Binûn

3. Fasıl: Peygamber Efendimiz’in ﷺ Medhi

Kaynak: Kasîde-i Bürde · Muhammed b. Saîd el-Bûsîrî · Arapça metin · Türkçe çeviri

الفصل الثالث: في مدح النبي صلى الله عليه وآله وسلم

3. Fasıl: Peygamber Efendimiz’in ﷺ Medhi

ظَلَمْتُ سُنَّةَ مَنْ أَحْيَا الظَّلاَمَ إِلَى أَنِ اشْتَكَتْ قَدَمَاهُ الضُّرَّ مِنْ وَرَمِ

Zulmettim karanlık geceleri ibadetle dirilten zatın sünnetine; Öyle ki iki ayağı şişip dermansızlıktan sızlanırdı.

وَشَدَّ مِنْ سَغَبٍ أَحْشَاءَهُ وَطَوَى تَحْتَ الْحِجَارَةِ كَشْحاً مُتْرَفَ الأَدَمِ

Açlıktan ötürü karnını sımsıkı bağlayıp sardı, Taşların altına o nazik tenli narin böğrünü.

وَرَاوَدَتْهُ الْجِبَالُ الشُّمُّ مِنْ ذَهَبٍ عَنْ نَفْسِهِ فَأَرَاهَا أَيَّمَا شَمَمِ

Altından ulu dağlar onu kendilerine çekmek istedi; O ise o dağlara nasıl eşsiz bir tokgözlülük gösterdi!

وَأَكَّدَتْ زُهْدَهُ فِيهَا ضَرُورَتُهُ إِنَّ الضَّرُورَةَ لاَ تَعْدُو عَلَى الْعِصَمِ

Muhtaçlığı, onun dünyaya karşı zühdünü daha da pekiştirdi; Zira çaresizlik, peygamberlik masumluğuna asla halel getiremez.

وَكَيْفَ تَدْعُو إِلَى الدُّنْيَا ضَرُورَةُ مَنْ لَوْلَاهُ لَمْ تُخْرَجِ الدُّنْيَا مِنَ الْعَدَمِ

İhtiyaç nasıl dünyalığa çağırabilir o zatı ki O olmasaydı dünya yokluk karanlığından varlığa çıkarılmazdı!

مُحَمَّدٌ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ وَالثَّقَلَيْنِ وَالْفَرِيقَيْنِ مِنْ عُرْبٍ وَمِنْ عَجَمِ

Muhammed iki cihanın ve ins ile cinnin efendisidir; Ve iki topluluğun: Hem Arabın hem Arap olmayanların!

نَبِيُّنَا الآمِرُ النَّاهِي فَلاَ أَحَدٌ أَبَرَّ فِي قَوْلِ لاَ مِنْهُ وَلاَ نَعَمِ

İyiliği emreden, kötülükten sakındıran peygamberimizdir; Ne "hayır" ne "evet" deyişinde ondan daha doğru sözlü kimse vardır.

هُوَ الْحَبِيبُ الَّذِي تُرْجَى شَفَاعَتُهُ لِكُلِّ هَوْلٍ مِنَ الأَهْوَالِ مُقْتَحَمِ

O öyle sevgilidir ki şefaati umulur Ansızın bastıran bütün korkunç dehşet anlarında.

دَعَا إِلَى اللَّهِ فَالْمُسْتَمْسِكُونَ بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ بِحَبْلٍ غَيْرِ مُنْفَصِمِ

O Allah’a çağırdı; ona sımsıkı tutunanlar Asla kopmayacak sağlam bir ipe sarılmışlardır.

فَاقَ النَّبِيِّينَ فِي خَلْقٍ وَفِي خُلُقٍ وَلَمْ يُدَانُوهُ فِي عِلْمٍ وَلاَ كَرَمِ

Surette de ahlakta da bütün nebileri geçti; Ne ilimde ne de cömertlikte ona yanaşabildiler.

وَكُلُّهُمْ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ مُلْتَمِسٌ غَرْفاً مِنَ الْبَحْرِ أَوْ رَشْفاً مِنَ الدِّيَمِ

Hepsi Allah’ın Resûlü’nden bir ihsan diler; Ya ummandan bir avuç su ya da sürekli yağan yağmurdan bir yudum!

وَوَاقِفُونَ لَدَيْهِ عِنْدَ حَدِّهِمِ مِنْ نُقْطَةِ الْعِلْمِ أَوْ مِنْ شَكْلَةِ الْحِكَمِ

Hepsi onun huzurunda kendi nasibinin sınırında durur; İlimden bir nokta ya da hikmetten bir hareke kadar payıyla.

فَهْوَ الَّذِي تَمَّ مَعْنَاهُ وَصُورَتُهُ ثُمَّ اصْطَفَاهُ حَبِيباً بَارِئُ النَّسَمِ

O, hem iç dünyası hem dış sureti kemale ermiş olandır; Sonra ruhları yaratan Allah onu kendine sevgili seçmiştir.

مُنَزَّهٌ عَنْ شَرِيكٍ فِي مَحَاسِنِهِ فَجَوْهَرُ الْحُسْنِ فِيهِ غَيْرُ مُنْقَسِمِ

Güzelliklerinde herhangi bir ortak bulunmaktan münezzehtir; Zira ondaki güzellik cevheri asla bölünme kabul etmez.

دَعْ مَا ادَّعَتْهُ النَّصَارَى فِي نَبِيِّهِمِ وَاحْكُمْ بِمَا شِئْتَ مَدْحاً فِيهِ وَاحْتَكِمِ

Hristiyanların peygamberleri hakkında iddia ettiklerini bir yana bırak; Sonra onu övmek için dilediğini söyle, istediğin hükmü ver!

وَانْسُبْ إِلَى ذَاتِهِ مَا شِئْتَ مِنْ شَرَفٍ وَانْسُبْ إِلَى قَدْرِهِ مَا شِئْتَ مِنْ عِظَمِ

Onun zâtına dilediğin şerefi izafe et, Ve onun yüce mertebesine dilediğin büyüklüğü nispet eyle!

فَإِنَّ فَضْلَ رَسُولِ اللَّهِ لَيْسَ لَهُ حَدٌّ فَيُعْرِبَ عَنْهُ نَاطِقٌ بِفَمِ

Zira Allah’ın Resûlü’nün faziletinin bir sınırı yoktur ki Ağzıyla konuşan bir insan onu tam olarak dile getirebilsin.

لَوْ نَاسَبَتْ قَدْرَهُ آيَاتُهُ عِظَماً أَحْيَا اسْمُهُ حِينَ يُدْعَى دَارِسَ الرِّمَمِ

Gösterdiği mucizeler büyüklükte kadrine denk olsaydı, Anıldığı anda onun adı çürümüş kemikleri diriltirdi.

لَمْ يَمْتَحِنَّا بِمَا تَعْيَا الْعُقُولُ بِهِ حِرْصاً عَلَيْنَا فَلَمْ نَرْتَبْ وَلَمْ نَهِمِ

Bize düşkünlüğünden, akılların aciz kalacağı şeylerle bizi sınamadı; Böylece ne şüpheye düştük ne de şaşkınlıkta bocaladık.

أَعْيَا الْوَرَى فَهْمُ مَعْنَاهُ فَلَيْسَ يُرَى فِي الْقُرْبِ وَالْبُعْدِ فِيهِ غَيْرُ مُنْفَحِمِ

Onun hakiki manasını kavramaktan bütün yaratılmışlar aciz kaldı; Yakın olsun uzak olsun, onu kavramakta aciz kalmayan görülmez.

كَالشَّمْسِ تَظْهَرُ لِلْعَيْنَيْنِ مِنْ بُعُدٍ صَغِيرَةً وَتُكِلُّ الطَّرْفَ مِنْ أَمَمِ

Güneş gibidir; uzaktan iki göze küçük görünür, Yakından bakıldığında ise gözleri kamaştırıp dermansız bırakır.

وَكَيْفَ يُدْرِكُ فِي الدُّنْيَا حَقِيقَتَهُ قَوْمٌ نِيَامٌ تَسَلَّوْا عَنْهُ بِالْحُلُمِ

Bu dünyada onun hakikatini nasıl kavrayabilir ki Uykuda kalıp da onun hakkında yalnızca düşlerle avunan bir topluluk?

فَمَبْلَغُ الْعِلْمِ فِيهِ أَنَّهُ بَشَرٌ وَأَنَّهُ خَيْرُ خَلْقِ اللَّهِ كُلِّهِمِ

Onun hakkında ilmin varacağı son nokta, onun bir beşer olduğudur; Ve Allah’ın yarattığı bütün mahlukatın en hayırlısı olduğu!

وَكُلُّ آيٍ أَتَى الرُّسْلُ الْكِرَامُ بِهَا فَإِنَّمَا اتَّصَلَتْ مِنْ نُورِهِ بِهِمِ

Yüce elçilerin gösterdiği her bir mucize, Ancak onun nurundan onlara ulaşabilmiştir.

فَإِنَّهُ شَمْسُ فَضْلٍ هُمْ كَوَاكِبُهَا يُظْهِرْنَ أَنْوَارَهَا لِلنَّاسِ فِي الظُّلَمِ

Zira o bir fazilet güneşidir, onlar ise o güneşin yıldızları; Karanlıklar içinde onun ışıklarını insanlara aksettirirler.

أَكْرِمْ بِخَلْقِ نَبِيٍّ زَانَهُ خُلُقٌ بِالْحُسْنِ مُشْتَمِلٍ بِالْبِشْرِ مُتَّسِمِ

Ne yücedir o nebinin yaratılışı ki onu ahlakı süslemiştir; Güzellikle kuşanmış, tebessüm ve güler yüzle bezenmiştir.

كَالزَّهْرِ فِي تَرَفٍ وَالْبَدْرِ فِي شَرَفٍ وَالْبَحْرِ فِي كَرَمٍ وَالدَّهْرِ فِي هِمَمِ

İncelikte çiçek, yücelikte dolunay gibidir; Cömertlikte deniz, azim ve himmette zaman gibidir.

كَأَنَّهُ وَهْوَ فَرْدٌ مِنْ جَلاَلَتِهِ فِي عَسْكَرٍ حِينَ تَلْقَاهُ وَفِي حَشَمِ

Heybeti ve azametinden ötürü tek başına olsa bile, Karşılaştığın anda sanki bir ordunun ve muhafızların içindedir.

كَأَنَّمَا اللُّؤْلُؤُ الْمَكْنُونُ فِي صَدَفٍ مِنْ مَعْدِنَيْ مَنْطِقٍ مِنْهُ وَمُبْتَسَمِ

Sanki sedefinde saklı inciler dökülür Onun konuşmasından ve gülümsediği dişlerinden.

لاَ طِيبَ يَعْدِلُ تُرْباً ضَمَّ أَعْظُمَهُ طُوبَى لِمُنْتَشِقٍ مِنْهُ وَمُلْتَثِمِ

Hiçbir koku, onun mübarek bedenini saran toprağa denk olamaz; Ne mutlu o toprağı koklayana ve onu öpene!