الفصل الرابع: في مولده عليه أفضل الصلاة والسلام
4. Fasıl: Doğumu
أَبَانَ مَوْلِدُهُ عَنْ طِيبِ عُنْصُرِهِ يَا طِيبَ مُبْتَدَإٍ مِنْهُ وَمُخْتَتَمِ
Doğumu, soyunun ve özünün temizliğini açığa vurdu; Ne hoştur onun başlangıcı ve ne hoştur onun sonu!
يَوْمٌ تَفَرَّسَ فِيهِ الْفُرْسُ أَنَّهُمُ قَدْ أُنْذِرُوا بِحُلُولِ الْبُؤْسِ وَالنِّقَمِ
Öyle bir gündü ki Farslar o gün anladılar Kendilerine felaket ve azabın geleceğinin bildirildiğini.
وَبَاتَ إِيوَانُ كِسْرَى وَهْوَ مُنْصَدِعٌ كَشَمْلِ أَصْحَابِ كِسْرَى غَيْرَ مُلْتَئِمِ
Kisrâ’nın sarayı o gece ortadan yarıldı; Kisrâ’nın yandaşlarının bir daha toparlanamayan birliği gibi!
وَالنَّارُ خَامِدَةُ الأَنْفَاسِ مِنْ أَسَفٍ عَلَيْهِ وَالنَّهْرُ سَاهِي الْعَيْنِ مِنْ سَدَمِ
Ateşin, onun için duyduğu kederden nefesi kesilmişti; Nehir de derin üzüntüden akmaz olmuştu.
وَسَاءَ سَاوَةَ أَنْ غَاضَتْ بُحَيْرَتُهَا وَرُدَّ وَارِدُهَا بِالْغَيْظِ حِينَ ظَمِي
Sâve halkını göllerinin suyunun çekilip kuruması yasa boğdu; Suya koşan susuzları öfke ve kederle geri döndü.
كَأَنَّ بِالنَّارِ مَا بِالْمَاءِ مِنْ بَلَلٍ حُزْناً وَبِالْمَاءِ مَا بِالنَّارِ مِنْ ضَرَمِ
Sanki kederden, ateşte suyun ıslaklığı vardı; Suda da ateşin yakıcı alevi.
وَالْجِنُّ تَهْتِفُ وَالأَنْوَارُ سَاطِعَةٌ وَالْحَقُّ يَظْهَرُ مِنْ مَعْنىً وَمِنْ كَلِمِ
Cinler gaipten sesleniyor, nurlar her yanı aydınlatıyordu; Ve hakikat hem manasıyla hem sözüyle apaçık parıldıyordu.
عَمُوا وَصَمُّوا فَإِعْلاَنُ الْبَشَائِرِ لَمْ تُسْمَعْ وَبَارِقَةُ الإِنْذَارِ لَمْ تُشَمِ
Körleştiler ve sağırlaştılar; ne müjde sesleri Duyuldu, ne de uyarıcı şimşekler görülebildi.
مِنْ بَعْدِ مَا أَخْبَرَ الأَقْوَامَ كَاهِنُهُمْ بِأَنَّ دِينَهُمُ الْمُعْوَجَّ لَمْ يَقُمِ
Kâhinleri o kavimlere haber vermişken, Eğri büğrü dinlerinin artık ayakta kalamayacağını;
وَبَعْدَ مَا عَايَنُوا فِي الأُفْقِ مِنْ شُهُبٍ مُنْقَضَّةٍ وَفْقَ مَا فِي الأَرْضِ مِنْ صَنَمِ
Ve ufukta ardı ardına dökülen yıldızları gördükten sonra, Tıpkı yeryüzündeki putların birer birer devrilişi gibi!
حَتَّى غَدَا عَنْ طَرِيقِ الْوَحْيِ مُنْهَزِمٌ مِنَ الشَّيَاطِينِ يَقْفُو إِثْرَ مُنْهَزِمِ
Nihayet vahyin yolundan kovulup kaçan şeytanlar, Birbiri ardınca bozguna uğrayıp firar ettiler.
كَأَنَّهُمْ هَرَباً أَبْطَالُ أَبْرَهَةٍ أَوْ عَسْكَرٌ بِالْحَصَى مِنْ رَاحَتَيْهِ رُمِي
Kaçışlarında sanki onlar Ebrehe’nin cengâverleriydi; Yahut Peygamber’in avuçlarından üzerlerine çakıl savrulan o ordu gibi!
نَبْذاً بِهِ بَعْدَ تَسْبِيحٍ بِبَطْنِهِمَا نَبْذَ الْمُسَبِّحِ مِنْ أَحْشَاءِ مُلْتَقِمِ
O taşlar iki avuçta tesbih ettikten sonra öyle bir fırlatıldı ki Tıpkı tesbih eden Yûnus’un balığın karnından kıyıya atılışı gibi!