Binûn

8. Fasıl: Cihadı

Kaynak: Kasîde-i Bürde · Muhammed b. Saîd el-Bûsîrî · Arapça metin · Türkçe çeviri

الفصل الثامن: في جهاد النبي صلى الله عليه وآله وسلم وشرف وعظم ومجد وكرم ووالى عليه وأنعم

8. Fasıl: Cihadı

رَاعَتْ قُلُوبَ الْعِدَا أَنْبَاءُ بِعْثَتِهِ كَنَبْأَةٍ أَجْفَلَتْ غُفْلاً مِنَ الْغَنَمِ

Onun peygamberliğinin haberleri düşmanların kalplerine korku saldı; Otlağında habersizce otlayan koyunları ürküten bir aslan kükremesi gibi!

مَا زَالَ يَلْقَاهُمُ فِي كُلِّ مُعْتَرَكٍ حَتَّى حَكَوْا بِالْقَنَا لَحْماً عَلَى وَضَمِ

Onlarla her savaş meydanında çarpışıp durdu; Nihayet mızraklar altında kasap tahtasındaki etlere döndüler.

وَدُّوا الْفِرَارَ فَكَادُوا يَغْبِطُونَ بِهِ أَشْلاَءَ شَالَتْ مَعَ الْعِقْبَانِ وَالرَّخَمِ

Kaçıp kurtulmayı öyle arzuladılar ki az kalsın Kartallar ve akbabalarla havaya kalkan leş parçalarına gıpta edeceklerdi.

تَمْضِي اللَّيَالِي وَلاَ يَدْرُونَ عِدَّتَهَا مَا لَمْ تَكُنْ مِنْ لَيَالِي الأَشْهُرِ الْحُرُمِ

Geceler akıp gider de savaş korkusundan sayısını bilemezler; Meğer haram ayların gecelerinden olsun!

كَأَنَّمَا الدِّينُ ضَيْفٌ حَلَّ سَاحَتَهُمْ بِكُلِّ قَرْمٍ إِلَى لَحْمِ الْعِدَا قَرِمِ

Sanki din, Müslümanların avlusuna konmuş bir misafirdi; Düşman etine iştah duyan her ulu yiğitle birlikte.

يَجُرُّ بَحْرَ خَمِيسٍ فَوْقَ سَابِحَةٍ يَرْمِي بِمَوْجٍ مِنَ الأَبْطَالِ مُلْتَطِمِ

Süzülen atlar üzerinde dalgalanan koca bir ordu denizini sürükler; Birbirine çarpan kahramanlar dalgası fışkırtan bir ordu!

مِنْ كُلِّ مُنْتَدِبٍ لِلَّهِ مُحْتَسِبٍ يَسْطُو بِمُسْتَأْصِلٍ لِلْكُفْرِ مُصْطَلِمِ

Allah için seve seve atılan ve ecrini O'ndan bekleyen her erden ki Küfrü kökünden kazıyıp helak eden kılıçla hamle yapar.

حَتَّى غَدَتْ مِلَّةُ الإِسْلاَمِ وَهْيَ بِهِمْ مِنْ بَعْدِ غُرْبَتِهَا مَوْصُولَةَ الرَّحِمِ

Nihayet İslam milleti onların sayesinde, Yalnızlık ve garipliğin ardından akrabalık bağına ve gücüne kavuştu.

مَكْفُولَةً أَبَداً مِنْهُمْ بِخَيْرِ أَبٍ وَخَيْرِ بَعْلٍ فَلَمْ تَيْتَمْ وَلَمْ تَئِمِ

Onlar tarafından daima en hayırlı babanın ve en hayırlı eşin himayesinde oldu; Böylece ne yetim kaldı ne de dul!

هُمُ الْجِبَالُ فَسَلْ عَنْهُمْ مُصَادِمَهُمْ مَاذَا رَأَى مِنْهُمُ فِي كُلِّ مُصْطَدَمِ

Onlar dağlar gibidir; onlarla çarpışan hasma sor, Her vuruşmada onlardan neler gördüğünü!

وَسَلْ حُنَيْناً وَسَلْ بَدْراً وَسَلْ أُحُداً فُصُولَ حَتْفٍ لَهُمْ أَدْهَى مِنَ الْوَخَمِ

Huneyn’e sor, Bedir’e sor, Uhud’a sor; Onlara vebadan daha amansız birer ölüm faslı yaşatan o cenkleri!

الْمُصْدِرِي الْبِيضِ حُمْراً بَعْدَ مَا وَرَدَتْ مِنَ الْعِدَا كُلَّ مُسْوَدٍّ مِنَ اللِّمَمِ

O yiğitler ki düşmanın siyah saçlı başlarına soktuktan sonra Ak kılıçları kankırmızı çıkarırlar!

وَالْكَاتِبِينَ بِسُمْرِ الْخَطِّ مَا تَرَكَتْ أَقْلاَمُهُمْ حَرْفَ جِسْمٍ غَيْرَ مُنْعَجِمِ

Ve esmer Hattî mızraklarıyla öyle yazılar yazarlar ki Kalemleri, düşman bedeninde delinip noktalanmadık tek bir harf bırakmaz!

شَاكِي السِّلاَحِ لَهُمْ سِيمَا تُمَيِّزُهُمْ وَالْوَرْدُ يَمْتَازُ بِالسِّيمَا عَنِ السَّلَمِ

Tepeden tırnağa silahlıdırlar; onları ayıran bir nişanları vardır, Tıpkı kırmızı gülün görünüşüyle dikenli selem ağacından ayrıldığı gibi.

تُهْدِي إِلَيْكَ رِيَاحُ النَّصْرِ نَشْرَهُمُ فَتَحْسَبُ الزَّهْرَ فِي الأَكْمَامِ كُلَّ كَمِي

Zafer rüzgârları sana onların misk kokusunu ulaştırır; Böylece zırha bürünmüş her yiğidi goncasında açan bir çiçek sanırsın.

كَأَنَّهُمْ فِي ظُهُورِ الْخَيْلِ نَبْتُ رُباً مِنْ شِدَّةِ الْحَزْمِ لاَ مِنْ شَدَّةِ الْحُزُمِ

At sırtında sanki tepelerde kök salmış fidanlar gibidirler; Eyer bağlarının sıkılığından değil, sarsılmaz azim ve kararlılıklarından!

طَارَتْ قُلُوبُ الْعِدَا مِنْ بَأْسِهِمْ فَرَقاً فَمَا تُفَرِّقُ بَيْنَ الْبَهْمِ وَالْبُهَمِ

Düşmanların yürekleri onların heybetinden dehşetle uçtu da Artık kuzu sürüsüyle zırhlı yiğitleri birbirinden ayıramaz oldular!

وَمَنْ تَكُنْ بِرَسُولِ اللَّهِ نُصْرَتُهُ إِنْ تَلْقَهُ الأُسْدُ فِي آجَامِهَا تَجِمِ

Kimin yardımcısı Allah’ın Resûlü olursa, Ormanlarındaki aslanlar bile onunla karşılaşsa korkudan sinip susar.

وَلَنْ تَرَى مِنْ وَلِيٍّ غَيْرَ مُنْتَصِرٍ بِهِ وَلاَ مِنْ عَدُوٍّ غَيْرَ مُنْقَصِمِ

Onun sayesinde zafere ermemiş tek bir dost göremezsin, Ne de beli kırılıp helak olmamış tek bir düşman!

أَحَلَّ أُمَّتَهُ فِي حِرْزِ مِلَّتِهِ كَاللَّيْثِ حَلَّ مَعَ الأَشْبَالِ فِي أَجَمِ

Ümmetini kendi dininin sığınağına yerleştirdi; Tıpkı yavrularıyla birlikte koruluğuna yerleşen aslan gibi!

كَمْ جَدَّلَتْ كَلِمَاتُ اللَّهِ مِنْ جَدِلٍ فِيهِ وَكَمْ خَصَمَ الْبُرْهَانُ مِنْ خَصِمِ

Allah’ın kelimeleri onun hakkında tartışan nice hasmı yere sermiştir, Ve açık deliller nice inatçı münazara ehlini susturmuştur!

كَفَاكَ بِالْعِلْمِ فِي الأُمِّيِّ مُعْجِزَةً فِي الْجَاهِلِيَّةِ وَالتَّأْدِيبِ فِي الْيُتُمِ

Cahiliye çağında ümmi bir zâttan zuhur eden ilim sana bir mucize olarak yeter; Ve yetimlik içinde eriştiği o eşsiz edep ve ahlak!