بَانَتْ سُعَادُ فَقَلْبِي الْيَوْمَ مَتْبُولُ مُتَيَّمٌ إِثْرَهَا لَمْ يُفَدْ مَكْبُولُ
Süâd ayrıldı; bugün kalbim aşkla dermansız, Onun ardından kul edilmiş, fidyesi verilmemiş, bukağıya vurulmuş.
وَمَا سُعَادُ غَدَاةَ الْبَيْنِ إِذْ رَحَلُوا إِلَّا أَغَنُّ غَضِيضُ الطَّرْفِ مَكْحُولُ
Ayrılık sabahı göçüp gittiklerinde Süâd, Sesi genizden gelen, bakışı süzgün, sürmeli bir ceylandan başkası değildi.
تَجْلُو عَوَارِضَ ذِي ظَلْمٍ إِذَا ابْتَسَمَتْ كَأَنَّهُ مُنْهَلٌ بِالرَّاحِ مَعْلُولُ
Gülümsediğinde, su gibi parıldayan yan dişlerini açar; Sanki ağzı şarapla önce bir kez, sonra yeniden sulanmıştır.
شُجَّتْ بِذِي شَبَمٍ مِنْ مَاءِ مَحْنِيَةٍ صَافٍ بِأَبْطَحَ أَضْحَى وَهُوَ مَشْمُولُ
O şarap, vadinin kıvrımından alınmış soğuk bir suyla harmanlanmıştır; Çakıllı yatakta duran berrak bir su ki kuşluk vakti kuzey rüzgârıyla serinletilmiştir.
تَنْفِي الرِّيَاحُ الْقَذَى عَنْهُ وَأَفْرَطَهُ مِنْ صَوْبِ سَارِيَةٍ بِيضٌ يَعَالِيلُ
Rüzgârlar üzerindeki çerçöpü süpürür; onu doldurup taşıransa Geceleyin yağış getiren ak, bol yağmurlu bulutlardır.
أَكْرِمْ بِهَا خُلَّةً لَوْ أَنَّهَا صَدَقَتْ مَوْعُودَهَا أَوْ لَوْ أَنَّ النُّصْحَ مَقْبُولُ
Ne güzel bir sevgilidir o, ah bir de sadık kalsaydı Verdiği söze, yahut kendisine verilen öğüt tutulsaydı!
لَكِنَّهَا خُلَّةٌ قَدْ سِيطَ مِنْ دَمِهَا فَجْعٌ وَوَلَعٌ وَإِخْلَافٌ وَتَبْدِيلُ
Fakat o öyle bir sevgilidir ki kanına karışmıştır Yürek yakmak, yalan, sözünden dönmek ve vefasızlık.
فَمَا تَدُومُ عَلَى حَالٍ تَكُونُ بِهَا كَمَا تَلَوَّنُ فِي أَثْوَابِهَا الْغُولُ
Bulunduğu hiçbir hâl üzere sebat etmez, Tıpkı kılıktan kılığa bürünen çöl ifriti gibi.
وَلَا تُمْسِكُ بِالْعَهْدِ الَّذِي زَعَمَتْ إِلَّا كَمَا تُمْسِكُ الْمَاءَ الْغَرَابِيلُ
Verdiğini öne sürdüğü ahde hiç bağlı kalmaz, Ancak kalburların suyu tuttuğu kadar!
فَلَا يَغُرَّنَّكَ مَا مَنَّتْ وَمَا وَعَدَتْ إِنَّ الْأَمَانِيَّ وَالْأَحْلَامَ تَضْلِيلُ
Sakın seni aldatmasın onun umutlandırıp vadettikleri; Zira boş kuruntular ve düşler yalnızca birer yanılgıdır.
كَانَتْ مَوَاعِيدُ عُرْقُوبٍ لَهَا مَثَلًا وَمَا مَوَاعِيدُهَا إِلَّا الْأَبَاطِيلُ
Urkūb’un vaatleri onun için bir darbımesel olmuştur; Zaten onun vaatleri de asılsız yalanlardan ibarettir.
أَرْجُو وَآمُلُ أَنْ تَدْنُو مَوَدَّتُهَا وَمَا إِخَالُ لَدَيْنَا مِنْكَ تَنْوِيلُ
Sevgisinin yakınlaşmasını umuyor ve diliyorum; Oysa senden bize bir kavuşma payı düşeceğini hiç sanmıyorum.
أَمْسَتْ سُعَادُ بِأَرْضٍ لَا يُبَلِّغُهَا إِلَّا الْعِتَاقُ النَّجِيبَاتُ الْمَرَاسِيلُ
Süâd öyle bir diyara vardı ki oraya Ancak soylu, necip ve hızlı yürüyen develer ulaştırabilir.
وَلَنْ يُبَلِّغَهَا إِلَّا عُذَافِرَةٌ لَهَا عَلَى الْأَيْنِ إِرْقَالٌ وَتَبْغِيلُ
Oraya ancak öyle iri ve güçlü bir dişi deve ulaştırır ki Yorgunluğa rağmen adımlarını açar, tırıs ve çevik yürür.
مِنْ كُلِّ نَضَّاخَةِ الذِّفْرَى إِذَا عَرِقَتْ عُرْضَتُهَا طَامِسُ الْأَعْلَامِ مَجْهُولُ
Terlediğinde kulak arkalarından buram buram ter saçan cinstendir; Hedefi, işaretleri silinmiş ve izi belirsiz ıssız çölleri aşmaktır.
تَرْمِي الْغُيُوبَ بِعَيْنَيْ مُفْرَدٍ لَهَقٍ إِذَا تَوَقَّدَتِ الْحِزَّانُ وَالْمِيلُ
Görünmeyen ufukları, sürüden ayrılmış ak bir yaban öküzünün gözleriyle süzer; Sert taşlıklar ve mil tepeleri sıcaktan alev alev yandığı vakit.
ضَخْمٌ مُقَلَّدُهَا عَبْلٌ مُقَيَّدُهَا فِي خَلْقِهَا عَنْ بَنَاتِ الْفَحْلِ تَفْضِيلُ
Gerdanı iri, köstek yeri kalın ve sağlamdır; Beden yapısıyla öteki dişi develerden üstündür.
غَلْبَاءُ وَجْنَاءُ عُلْكُومٌ مُذَكَّرَةٌ فِي دَفِّهَا سَعَةٌ قُدَّامَهَا مِيلُ
Kalın enseli, dolgun yanaklı, erkek deve gibi güçlü ve iri yapılıdır; Böğrü geniştir ve boynu göğsünün önünde ileriye uzanır.
وَجِلْدُهَا مِنْ أَطُومٍ مَا يُؤَيِّسُهُ طِلْحٌ بِضَاحِيَةِ الْمَتْنَيْنِ مَهْزُولُ
Derisi deniz kaplumbağasının derisi gibidir, ona işlemez Sırtının güneşe bakan iki yanında cılız bir kene.
حَرْفٌ أَخُوهَا أَبُوهَا مِنْ مُهَجَّنَةٍ وَعَمُّهَا خَالُهَا قَوْدَاءُ شِمْلِيلُ
Sağlam yapılıdır; soylu bir anadan doğmuştur, kardeşi babasıdır; Amcası da dayısıdır; uzun boyunlu ve çeviktir.
يَمْشِي الْقُرَادُ عَلَيْهَا ثُمَّ يُزْلِقُهُ مِنْهَا لَبَانٌ وَأَقْرَابٌ زَهَالِيلُ
Kene üzerinde yürümeye kalksa kayıp düşer; Pürüzsüz göğsü ve cilalı gibi kaygan böğürleri onu tutmaz.
عَيْرَانَةٌ قُذِفَتْ فِي النَّحْضِ عَنْ عُرْضٍ مِرْفَقُهَا عَنْ بَنَاتِ الزَّوْرِ مَفْتُولُ
Yaban eşeği gibi atak ve çeviktir, enine boyuna dolgun etle bezenmiştir; Dirsekleri, göğsünün kaburgalarına sürtünmeyecek biçimde dışa doğru bükümlüdür.
كَأَنَّمَا فَاتَ عَيْنَيْهَا وَمَذْبَحَهَا مِنْ خَطْمِهَا وَمِنَ اللَّحْيَيْنِ بِرْطِيلُ
Gözlerinin ve boğazının ilerisinde kalan burnu ve iki çenesi, Sanki yontulmuş uzun ve sert bir kayadır.
تُمِرُّ مِثْلَ عَسِيبِ النَّخْلِ ذَا خُصَلٍ فِي غَارِزٍ لَمْ تَخَوَّنْهُ الْأَحَالِيلُ
Hurma dalını andıran püsküllü kuyruğunu sallar Sağımın yıpratmadığı, sütü çekilmiş memesinin üzerinde.
قَنْوَاءُ فِي حُرَّتَيْهَا لِلْبَصِيرِ بِهَا عِتْقٌ مُبِينٌ وَفِي الْخَدَّيْنِ تَسْهِيلُ
Kemerli burunludur; anlayan kimse için iki kulağında apaçık bir asalet parlar, Ve iki yanağında pürüzsüz bir yumuşaklık vardır.
تُخْدِي عَلَى يَسَرَاتٍ وَهِيَ لَاحِقَةٌ ذَوَابِلُ مَسُّهُنَّ الْأَرْضَ تَحْلِيلُ
Karnı sırtına çekilmiş, hafif adımlarla hızla yol alır; O ince bacaklarının yere değmesiyle kalkması bir olur.
سُمْرُ الْعُجَايَاتِ يَتْرُكْنَ الْحَصَى زِيَمًا لَمْ يَقِهِنَّ رُؤُوسَ الْأُكُمِ تَنْعِيلُ
Esmer kirişli ayakları çakılları darmadağın savurur; Tepelerin sivri taşlarına karşı hiçbir nalla korunmuş da değillerdir.
كَأَنَّ أَوْبَ ذِرَاعَيْهَا إِذَا عَرِقَتْ وَقَدْ تَلَفَّعَ بِالْقُورِ الْعَسَاقِيلُ
Terlediğinde iki ön ayağının hızla gidip gelişi, Serap küçük tepeleri bütünüyle bürüdüğü vakit;
يَوْمًا يَظَلُّ بِهِ الْحِرْبَاءُ مُصْطَخِدًا كَأَنَّ ضَاحِيَهُ بِالشَّمْسِ مَمْلُولُ
Öyle bir gün ki bukalemun sıcaktan kavrulup durur, Sanki güneşte kalan sırtı kızgın külde pişirilmiştir;
وَقَالَ لِلْقَوْمِ حَادِيهِمْ وَقَدْ جَعَلَتْ وُرْقُ الْجَنَادِبِ يَرْكُضْنَ الْحَصَى قِيلُوا
Deve kervancısı kafileye seslenip de Boz çekirgeler kızgın çakıllara çarparak sıçrarken "Öğle sıcağında dinlenin!" dediğinde;
شَدَّ النَّهَارِ ذِرَاعَا عَيْطَلٍ نَصَفٍ قَامَتْ فَجَاوَبَهَا نُكْدٌ مَثَاكِيلُ
Günün en kavurucu anında, orta yaşlı, uzun boylu bir kadının kolları gibidir; Ağıt için ayağa kalktığında, evlatlarını yitirmiş bahtsız analar ona karşılık verir.
نَوَّاحَةٌ رَخْوَةُ الضَّبْعَيْنِ لَيْسَ لَهَا لَمَّا نَعَى بِكْرَهَا النَّاعُونَ مَعْقُولُ
Sürekli ağıt yakan, dövünmekten kolları dermansız kalmış bir kadındır; Ölüm habercileri ilk göz ağrısını duyurduğunda aklı başından gitmiştir.
تَفْرِي اللَّبَانَ بِكَفَّيْهَا وَمِدْرَعُهَا مُشَقَّقٌ عَنْ تَرَاقِيهَا رَعَابِيلُ
İki eliyle göğsünü yırtıp paralar; elbisesi Köprücük kemiklerini açıkta bırakacak biçimde lime lime yırtılmıştır.
يَسْعَى الْوُشَاةُ جَنَابَيْهَا وَقَوْلُهُمُ إِنَّكَ يَا ابْنَ أَبِي سُلْمَى لَمَقْتُولُ
Kovucular bindiğim devenin iki yanında koşuşturup duruyor ve sözleri şudur: "Ey Ebû Sülmâ’nın oğlu, sen muhakkak öldürüleceksin!"
وَقَالَ كُلُّ خَلِيلٍ كُنْتُ آمُلُهُ لَا أُلْهِيَنَّكَ إِنِّي عَنْكَ مَشْغُولُ
Kendisinden vefa umduğum her dost şöyle dedi: "Seni boşuna oyalamayayım, benim kendi başımın derdi var."
فَقُلْتُ خَلُّوا سَبِيلِي لَا أَبَا لَكُمُ فَكُلُّ مَا قَدَّرَ الرَّحْمَنُ مَفْعُولُ
Dedim ki: "Çekilin yolumdan, babasız kalasıcalar! Zira Rahmân’ın takdir ettiği her ne varsa muhakkak olur."
كُلُّ ابْنِ أُنْثَى وَإِنْ طَالَتْ سَلَامَتُهُ يَوْمًا عَلَى آلَةٍ حَدْبَاءَ مَحْمُولُ
Her âdemoğlu, ne kadar uzun süre esen kalsa da, Gün gelir kambur bir sedye üzerinde taşınır.
أُنْبِئْتُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ أَوْعَدَنِي وَالْعَفْوُ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ مَأْمُولُ
Haber aldım ki Allah’ın Resûlü beni cezalandırmakla tehdit etmiş; Oysa Allah’ın Resûlü’nün katında daima af umulur.
مَهْلًا هَدَاكَ الَّذِي أَعْطَاكَ نَافِلَةَ الْقُرْآنِ فِيهَا مَوَاعِيظُ وَتَفْصِيلُ
Mühlet tanı bana! Sana bir lütuf olarak Kur’an’ı bağışlayan Zat sana yol göstersin; Onda nice öğütler ve apaçık açıklamalar vardır.
لَا تَأْخُذَنِّي بِأَقْوَالِ الْوُشَاةِ وَلَمْ أُذْنِبْ وَإِنْ كَثُرَتْ فِيَّ الْأَقَاوِيلُ
Kovucuların sözleriyle beni cezalandırma; Bir suç işlemedim ben, hakkımda söylentiler çoğalmış olsa bile!
لَقَدْ أَقُومُ مَقَامًا لَوْ يَقُومُ بِهِ أَرَى وَأَسْمَعُ مَا لَوْ يَسْمَعُ الْفِيلُ
Öyle bir yerde duruyorum ki orada duracak olsa, Benim görüp işittiklerimi bir fil işitecek olsa,
لَظَلَّ يُرْعَدُ إِلَّا أَنْ يَكُونَ لَهُ مِنَ الرَّسُولِ بِإِذْنِ اللَّهِ تَنْوِيلُ
Korkudan titrer dururdu; meğerki Allah’ın izniyle Resûl’den kendisine bir lütuf erişmiş olsun.
حَتَّى وَضَعْتُ يَمِينِي لَا أُنَازِعُهُ فِي كَفِّ ذِي نَقِمَاتٍ قِيلُهُ الْقِيلُ
Nihayet hiç çekişmeksizin sağ elimi uzatıp bıraktım Cezalandırmaya gücü yeten ve sözü kesin hüküm olan zatın avucuna.
لَذَاكَ أَهْيَبُ عِنْدِي إِذْ أُكَلِّمُهُ وَقِيلَ إِنَّكَ مَنْسُوبٌ وَمَسْؤُولُ
Doğrusu onunla konuştuğum sırada o, benim gözümde çok daha heybetliydi; Bana: "Nesebin sorulacak, hesaba çekileceksin!" dendiği vakit.
مِنْ خَادِرٍ مِنْ لُيُوثِ الْأُسْدِ مَسْكَنُهُ مِنْ بَطْنِ عَثَّرَ غِيلٌ دُونَهُ غِيلُ
İninde pusuya yatmış öyle yırtıcı bir aslandan bile ki barınağı Asser vadisinin bağrında, birbirini saran sık ormanlar ardındadır.
يَغْدُو فَيَلْحَمُ ضِرْغَامَيْنِ عَيْشُهُمَا لَحْمٌ مِنَ الْقَوْمِ مَعْفُورٌ خَرَادِيلُ
Sabah erkenden ava çıkar ve besleyip doyurur iki aslan yavrusunu; İnsanlardan koparılıp toprağa bulanmış, parça parça edilmiş etlerle.
إِذَا يُسَاوِرُ قِرْنًا لَا يَحِلُّ لَهُ أَنْ يَتْرُكَ الْقِرْنَ إِلَّا وَهُوَ مَجْدُولُ
Dengi bir hasmın üzerine atıldığında, kendine yakıştırmaz O hasmı yere sermeden bırakmayı.
مِنْهُ تَظَلُّ سِبَاعُ الْجَوِّ ضَامِزَةً وَلَا تُمْشَى بِوَادِيهِ الْأَرَاجِيلُ
Onun korkusundan ovanın yırtıcıları ses çıkaramaz, sinip kalır; Onun vadisinde yaya yolcular asla yürüyemez.
وَلَا يَزَالُ بِوَادِيهِ أَخُو ثِقَةٍ مُطَّرَحُ الْبَزِّ وَالدِّرْسَانِ مَأْكُولُ
Onun vadisinde cesaretine güvenen nice yiğit eksik olmaz ki Silahları ve eski giysileri bir yana atılmış, kendisi yem olmuştur.
إِنَّ الرَّسُولَ لَسَيْفٌ يُسْتَضَاءُ بِهِ مُهَنَّدٌ مِنْ سُيُوفِ اللَّهِ مَسْلُولُ
Şüphesiz Resûl, kendisinden aydınlık saçılan bir kılıçtır; Allah’ın kılıçlarından, kınından çekilmiş yalın bir Hint kılıcı!
فِي فِتْيَةٍ مِنْ قُرَيْشٍ قَالَ قَائِلُهُمْ بِبَطْنِ مَكَّةَ لَمَّا أَسْلَمُوا زُولُوا
O, Kureyş’ten öyle yiğitler arasındadır ki sözcüleri onlara Mekke’nin bağrında Müslüman olduklarında "Göç edin!" demişti.
زَالُوا فَمَا زَالَ أَنْكَاسٌ وَلَا كُشُفٌ عِنْدَ اللِّقَاءِ وَلَا مِيلٌ مَعَازِيلُ
Göç ettiler; fakat göç edenler ne acizlerdi ne de savaş meydanında kalkansızlar; Ne eyerde eğrilen korkaklardı ne de silahsız kimseler!
شُمُّ الْعَرَانِينِ أَبْطَالٌ لَبُوسُهُمُ مِنْ نَسْجِ دَاوُدَ فِي الْهَيْجَا سَرَابِيلُ
Başı dik, vakur yiğitlerdir; giysileri Savaş meydanında Dâvûd’un dokuduğu halkalı zırh gömlekleridir.
بِيضٌ سَوَابِغُ قَدْ شُكَّتْ لَهَا حَلَقٌ كَأَنَّهَا حَلَقُ الْقَفْعَاءِ مَجْدُولُ
Bembeyaz ve boydan boya uzanan zırhlardır ki halkaları birbirine geçirilmiştir; Sanki o halkalar kaf‘â bitkisinin kıvrım kıvrım örülmüş halkaları gibidir.
لَا يَفْرَحُونَ إِذَا نَالَتْ رِمَاحُهُمُ قَوْمًا وَلَيْسُوا مَجَازِيعًا إِذَا نِيلُوا
Mızrakları bir topluluğu vurduğunda kibre kapılıp şımarmazlar; Kendilerine bir darbe indiğinde de feryat edip yılgınlığa düşmezler.
يَمْشُونَ مَشْيَ الْجِمَالِ الزُّهْرِ يَعْصِمُهُمْ ضَرْبٌ إِذَا عَرَّدَ السُّودُ التَّنَابِيلُ
Ak tüylü develerin salınışı gibi vakur yürürler; onları koruyan Kara ve bodur adamlar savaştan kaçtığında vurdukları kılıç darbeleridir.
لَا يَقَعُ الطَّعْنُ إِلَّا فِي نُحُورِهِمْ وَمَا لَهُمْ عَنْ حِيَاضِ الْمَوْتِ تَهْلِيلُ
Mızrak darbeleri yalnız onların göğüslerine iner; Ölüm havuzlarının başından asla geri çekilmezler.