Binûn

İmruülkays’ın Muallakası

Kaynak: İmruülkays’ın Muallakası · İmruülkays · Arapça metin · Türkçe çeviri

قِفَا نَبْكِ مِنْ ذِكْرَى حَبِيبٍ وَمَنْزِلِ بِسِقْطِ اللِّوَى بَيْنَ الدَّخُولِ وَحَوْمَلِ

Durun, ağlayalım bir sevgilinin ve bir yurdun hatırasına, Dahûl ile Havmel arasında, Livâ'nın kum kıyısında.

فَتُوضِحَ فَالْمِقْرَاةِ لَمْ يَعْفُ رَسْمُهَا لِمَا نَسَجَتْهَا مِنْ جَنُوبٍ وَشَمْأَلِ

Tûdıh'ta ve Mikrât'ta; izleri silinmedi, Çünkü güney ve kuzey rüzgârları onu dokuyup durdu.

تَرَى بَعَرَ الْأَرْآمِ فِي عَرَصَاتِهَا وَقِيعَانِهَا كَأَنَّهُ حَبُّ فُلْفُلِ

Avlularında ak ceylanların kığısını görürsün, Düzlüklerinde de; sanki karabiber taneleri.

كَأَنِّي غَدَاةَ الْبَيْنِ يَوْمَ تَحَمَّلُوا لَدَى سَمُرَاتِ الْحَيِّ نَاقِفُ حَنْظَلِ

Ayrılık sabahı, yüklerini vurdukları gün sanki ben, Obanın akasyaları yanında ebucehil karpuzu yaran biriydim.

وُقُوفًا بِهَا صَحْبِي عَلَيَّ مَطِيَّهُمْ يَقُولُونَ لَا تَهْلِكْ أَسًى وَتَجَمَّلِ

Arkadaşlarım binekleri başımda durmuş, "Kederden helâk olma, sabırlı ol!" diyorlardı.

وَإِنَّ شِفَائِي عَبْرَةٌ إِنْ سَفَحْتُهَا وَهَلْ عِنْدَ رَسْمٍ دَارِسٍ مِنْ مُعَوَّلِ

Şifam dökeceğim bir gözyaşıdır; Ama silinmiş bir iz başında ağlamanın ne faydası var?

كَدِينِكَ مِنْ أُمِّ الْحُوَيْرِثِ قَبْلَهَا وَجَارَتِهَا أُمِّ الرَّبَابِ بِمَأْسَلِ

Bu, ondan önce Ümmü'l-Hüveyris'le olan hâlin gibidir, Ve komşusu Ümmü'r-Rebâb'la Me'sel'deki hâlin gibi.

فَفَاضَتْ دُمُوعُ الْعَيْنِ مِنِّي صَبَابَةً عَلَى النَّحْرِ حَتَّى بَلَّ دَمْعِي مِحْمَلِي

Özlemden gözlerimin yaşları boşandı Göğsüme; öyle ki gözyaşım kılıç kayışımı ıslattı.

أَلَا رُبَّ يَوْمٍ لَكَ مِنْهُنَّ صَالِحٍ وَلَا سِيَّمَا يَوْمٍ بِدَارَةِ جُلْجُلِ

Nice güzel günün geçti onlarla senin; Hele Dâretü Cülcül'deki o gün!

وَيَوْمَ عَقَرْتُ لِلْعَذَارَى مَطِيَّتِي فَيَا عَجَبًا مِنْ رَحْلِهَا الْمُتَحَمَّلِ

Ve kızlar için devemi kestiğim gün; Ne şaşılacak şey ki yükünü onlar taşıdı!

يَظَلُّ الْعَذَارَى يَرْتَمِينَ بِلَحْمِهَا وَشَحْمٍ كَهُدَّابِ الدِّمَقْسِ الْمُفَتَّلِ

Kızlar onun etini birbirine atıp durdu, Bir de bükülmüş ipek saçağı gibi yağını.

وَيَوْمَ دَخَلْتُ الْخِدْرَ خِدْرَ عُنَيْزَةَ فَقَالَتْ لَكَ الْوَيْلَاتُ إِنَّكَ مُرْجِلِي

Ve hevdeye, Uneyze'nin hevdesine girdiğim gün, "Yazıklar olsun sana, beni yaya bırakacaksın!" dedi.

تَقُولُ وَقَدْ مَالَ الْغَبِيطُ بِنَا مَعًا عَقَرْتَ بَعِيرِي يَا امْرَأَ الْقَيْسِ فَانْزِلِ

Hevde ikimizle birlikte yana yatarken diyordu: "Devemi yaraladın, ey İmruülkays, in!"

فَقُلْتُ لَهَا سِيرِي وَأَرْخِي زِمَامَهُ وَلَا تُبْعِدِينِي مِنْ جَنَاكِ الْمُعَلَّلِ

Ona dedim ki: "Sür, yularını gevşet; Beni tadına doyulmayan meyvenden uzak tutma."

فَمِثْلِكِ حُبْلَى قَدْ طَرَقْتُ وَمُرْضِعًا فَأَلْهَيْتُهَا عَنْ ذِي تَمَائِمَ مُغِيلِ

Senin gibi nice hamile ve emzikli kadına gece vakti vardım; Onu, muska takılı, gebeyken emzirdiği çocuğundan alıkoydum.

إِذَا مَا بَكَى مِنْ خَلْفِهَا انْحَرَفَتْ لَهُ بِشِقٍّ وَشِقٌّ عِنْدَنَا لَمْ يُحَوَّلِ

Çocuk arkasından ağladığında ona döndü Bir yanıyla; öbür yanı yanımda kaldı, çevrilmedi.

وَيَوْمًا عَلَى ظَهْرِ الْكَثِيبِ تَعَذَّرَتْ عَلَيَّ وَآلَتْ حَلْفَةً لَمْ تَحَلَّلِ

Bir gün de kum tepesinin sırtında bana nazlandı Ve bozulmayacak bir yeminle yemin etti.

أَفَاطِمَ مَهْلًا بَعْضَ هَذَا التَّدَلُّلِ وَإِنْ كُنْتِ قَدْ أَزْمَعْتِ صَرْمِي فَأَجْمِلِي

Ey Fâtıma, bu nazın birazını bırak; Benden ayrılmaya karar verdiysen güzellikle ayrıl.

وَإِنْ كُنْتِ قَدْ سَاءَتْكِ مِنِّي خَلِيقَةٌ فَسُلِّي ثِيَابِي مِنْ ثِيَابِكِ تَنْسُلِ

Eğer benden bir huy seni incittiyse, Elbiselerimi elbiselerinden sıyır, ayrılsın.

أَغَرَّكِ مِنِّي أَنَّ حُبَّكِ قَاتِلِي وَأَنَّكِ مَهْمَا تَأْمُرِي الْقَلْبَ يَفْعَلِ

Seni cüretlendiren, sana olan aşkımın beni öldürecek olması Ve kalbimin, ne emretsen yapması mıdır?

وَمَا ذَرَفَتْ عَيْنَاكِ إِلَّا لِتَقْدَحِي بِسَهْمَيْكِ فِي أَعْشَارِ قَلْبٍ مُقَتَّلِ

Gözlerin yaş döktüyse ancak vurmak için, İki okunla, paramparça bir kalbin parçalarına.

وَبَيْضَةِ خِدْرٍ لَا يُرَامُ خِبَاؤُهَا تَمَتَّعْتُ مِنْ لَهْوٍ بِهَا غَيْرَ مُعَجَّلِ

Ve çadırına yanaşılamayan, perdede saklı yumurta gibi nice kızla Acele etmeden eğlenip hoşça vakit geçirdim.

تَجَاوَزْتُ أَحْرَاسًا وَأَهْوَالَ مَعْشَرٍ عَلَيَّ حِرَاصٍ لَوْ يُشِرُّونَ مَقْتَلِي

Bekçileri ve bir topluluğun saldığı korkuları aştım; Beni öldürüp bunu duyurmaya can atıyorlardı.

إِذَا مَا الثُّرَيَّا فِي السَّمَاءِ تَعَرَّضَتْ تَعَرُّضَ أَثْنَاءِ الْوِشَاحِ الْمُفَصَّلِ

Süreyyâ gökte göründüğü sırada, Boncuklu bir kuşağın dizileri gibi uzanarak.

فَجِئْتُ وَقَدْ نَضَّتْ لِنَوْمٍ ثِيَابَهَا لَدَى السِّتْرِ إِلَّا لِبْسَةَ الْمُتَفَضِّلِ

Geldim; o uyumak için elbisesini çıkarmıştı, Perdenin yanında, yalnız ev giysisi üzerinde kalmıştı.

فَقَالَتْ يَمِينُ اللَّهِ مَا لَكَ حِيلَةٌ وَمَا إِنْ أَرَى عَنْكَ الْعَمَايَةَ تَنْجَلِي

Dedi ki: "Allah'a yemin olsun, senin için çare yok; Bu delilikten vazgeçeceğini de sanmıyorum."

خَرَجْتُ بِهَا تَمْشِي تَجُرُّ وَرَاءَنَا عَلَى أَثَرَيْنَا ذَيْلَ مِرْطٍ مُرَحَّلِ

Onu dışarı çıkardım; yürüyor, ardımızdan İzlerimizin üstüne nakışlı eteğini sürüyordu.

فَلَمَّا أَجَزْنَا سَاحَةَ الْحَيِّ وَانْتَحَى بِنَا بَطْنُ حِقْفٍ ذِي رُكَامٍ عَقَنْقَلِ

Obanın meydanını geçtiğimizde ve bizi içine aldığında Yığılı kumlardan kıvrımlı bir kum tepesinin çukuru,

إِذَا الْتَفَتَتْ نَحْوِي تَضَوَّعَ رِيحُهَا نَسِيمَ الصَّبَا جَاءَتْ بِرَيَّا الْقَرَنْفُلِ

Bana döndükçe kokusu yayılırdı, Karanfil kokusunu getiren saba rüzgârı gibi.

إِذَا قُلْتُ هَاتِي نَوِّلِينِي تَمَايَلَتْ عَلَيَّ هَضِيمَ الْكَشْحِ رَيَّا الْمُخَلْخَلِ

"Ver, bana lütfet" dediğimde bana doğru eğildi; İnce belli, halhal yeri dolgun.

مُهَفْهَفَةٌ بَيْضَاءُ غَيْرُ مُفَاضَةٍ تَرَائِبُهَا مَصْقُولَةٌ كَالسَّجَنْجَلِ

İnce yapılı, beyaz, karnı iri değil; Göğsünün üstü ayna gibi parlak.

كَبِكْرِ مُقَانَاةِ الْبَيَاضِ بِصُفْرَةٍ غَذَاهَا نَمِيرُ الْمَاءِ غَيْرُ الْمُحَلَّلِ

Beyazı sarıya çalan delinmemiş inci gibi, Kimsenin konmadığı berrak bir suyla beslenmiş.

تَصُدُّ وَتُبْدِي عَنْ أَسِيلٍ وَتَتَّقِي بِنَاظِرَةٍ مِنْ وَحْشِ وَجْرَةَ مُطْفِلِ

Yüz çevirir, düz yanağını gösterir ve korunur, Vecre'nin yabanilerinden, yavrusu olan bir ceylanın bakışıyla.

وَجِيدٍ كَجِيدِ الرِّئْمِ لَيْسَ بِفَاحِشٍ إِذَا هِيَ نَصَّتْهُ وَلَا بِمُعَطَّلِ

Boynu ak ceylanın boynu gibi, aşırı uzun değil Onu kaldırdığında; süssüz de değil.

وَفَرْعٍ يُغَشِّى الْمَتْنَ أَسْوَدَ فَاحِمٍ أَثِيثٍ كَقِنْوِ النَّخْلَةِ الْمُتَعَثْكِلِ

Sırtını örten saçları kömür gibi siyah, Gür; salkımları sarkmış bir hurma dalı gibi.

غَدَائِرُهُ مُسْتَشْزِرَاتٌ إِلَى الْعُلَا تَضِلُّ الْمَدَارَى فِي مُثَنًّى وَمُرْسَلِ

Örgüleri yukarı doğru toplanmış; Taraklar kıvrık ve salık saçlar arasında kaybolur.

وَكَشْحٍ لَطِيفٍ كَالْجَدِيلِ مُخَصَّرٍ وَسَاقٍ كَأُنْبُوبِ السَّقِيِّ الْمُذَلَّلِ

İnce beli örülmüş bir yular gibi, Bacağı sulanan hurmalar arasında biten bir saz sapı gibi.

وَتَعْطُو بِرَخْصٍ غَيْرِ شَثْنٍ كَأَنَّهُ أَسَارِيعُ ظَبْيٍ أَوْ مَسَاوِيكُ إِسْحِلِ

Kaba olmayan yumuşak parmaklarıyla uzanır; sanki onlar Zabî kurtçukları ya da ishil ağacından misvaklar.

تُضِيءُ الظَّلَامَ بِالْعِشَاءِ كَأَنَّهَا مَنَارَةُ مُمْسَى رَاهِبٍ مُتَبَتِّلِ

Akşam karanlığı onunla aydınlanır; sanki o, Dünyadan el çekmiş bir rahibin akşam kandili.

وَتُضْحِي فَتِيتُ الْمِسْكِ فَوْقَ فِرَاشِهَا نَؤُومُ الضَّحَا لَمْ تَنْتَطِقْ عَنْ تَفَضُّلِ

Kuşluk vakti yatağında misk kırıntıları bulunur; Kuşluk uykusunu seven, ev giysisinin üstüne kuşak bağlamayan biri.

إِلَى مِثْلِهَا يَرْنُو الْحَلِيمُ صَبَابَةً إِذَا مَا اسْبَكَرَّتْ بَيْنَ دِرْعٍ وَمِجْوَلِ

Onun gibisine aklı başında olan bile özlemle bakar, Kız elbisesiyle kadın giysisi arasında boy attığında.

تَسَلَّتْ عَمَايَاتُ الرِّجَالِ عَنِ الصِّبَا وَلَيْسَ صِبَايَ عَنْ هَوَاهَا بِمُنْسَلِ

Erkeklerin gençlik çılgınlıkları sevdadan sıyrıldı; Benim sevdam ise onun aşkından sıyrılmadı.

أَلَا رُبَّ خَصْمٍ فِيكِ أَلْوَى رَدَدْتُهُ نَصِيحٍ عَلَى تَعْذَالِهِ غَيْرِ مُؤْتَلِ

Senin yüzünden nice inatçı hasmı geri çevirdim; Öğüt veren, beni kınamaktan geri durmayan.

وَلَيْلٍ كَمَوْجِ الْبَحْرِ أَرْخَى سُدُولَهُ عَلَيَّ بِأَنْوَاعِ الْهُمُومِ لِيَبْتَلِي

Deniz dalgası gibi nice gece perdelerini saldı Üzerime türlü kederlerle, beni sınamak için.

فَقُلْتُ لَهُ لَمَّا تَمَطَّى بِجَوْزِهِ وَأَرْدَفَ أَعْجَازًا وَنَاءَ بِكَلْكَلِ

Belini uzatıp gerindiğinde ona dedim ki, Ardından kalçalarını getirip göğsüyle üzerime çöktüğünde:

أَلَا أَيُّهَا اللَّيْلُ الطَّوِيلُ أَلَا انْجَلِي بِصُبْحٍ وَمَا الْإِصْبَاحُ فِيكَ بِأَمْثَلِ

"Ey uzun gece, aydınlansana Bir sabahla! Gerçi sabah da senden daha iyi değil."

فَيَا لَكَ مِنْ لَيْلٍ كَأَنَّ نُجُومَهُ بِكُلِّ مُغَارِ الْفَتْلِ شُدَّتْ بِيَذْبُلِ

Ne gecesin sen, sanki yıldızların Sıkı bükülmüş iplerle Yezbül dağına bağlanmış.

كَأَنَّ الثُّرَيَّا عُلِّقَتْ فِي مَصَامِهَا بِأَمْرَاسِ كَتَّانٍ إِلَى صُمِّ جَنْدَلِ

Süreyyâ sanki durduğu yerde asılmış Keten halatlarla sert kayalara.

وَقَدْ أَغْتَدِي وَالطَّيْرُ فِي وُكُنَاتِهَا بِمُنْجَرِدٍ قَيْدِ الْأَوَابِدِ هَيْكَلِ

Kuşlar yuvalarındayken sabah erkenden çıkarım, Kısa tüylü, yaban hayvanlarına bağ olan iri bir atla.

مِكَرٍّ مِفَرٍّ مُقْبِلٍ مُدْبِرٍ مَعًا كَجُلْمُودِ صَخْرٍ حَطَّهُ السَّيْلُ مِنْ عَلِ

Saldırır, çekilir, ileri atılır, geri döner, hepsi bir arada; Selin yukarıdan indirdiği bir kaya parçası gibi.

كُمَيْتٍ يَزِلُّ اللِّبْدُ عَنْ حَالِ مَتْنِهِ كَمَا زَلَّتِ الصَّفْوَاءُ بِالْمُتَنَزَّلِ

Doru renklidir; keçe sırtının ortasından kayar, Düz kayanın üzerinden yağmurun kaydığı gibi.

مِسَحٍّ إِذَا مَا السَّابِحَاتُ عَلَى الْوَنَى أَثَرْنَ غُبَارًا بِالْكَدِيدِ الْمُرَكَّلِ

Akar gibi koşar; yüzer gibi koşan atlar yorgunlukla Ayakla dövülmüş sert toprakta toz kaldırırken.

عَلَى الْعَقْبِ جَيَّاشٍ كَأَنَّ اهْتِزَامَهُ إِذَا جَاشَ فِيهِ حَمْيُهُ غَلْيُ مِرْجَلِ

Koşu ardından koşuda da coşkundur; sanki homurtusu, İçindeki ateş kaynadığında, kaynayan bir kazanın sesidir.

يُطِيرُ الْغُلَامَ الْخِفَّ عَنْ صَهَوَاتِهِ وَيَلْوِي بِأَثْوَابِ الْعَنِيفِ الْمُثَقَّلِ

Hafif delikanlıyı sırtından uçurur, Beceriksiz, ağır binicinin elbiselerini savurur.

دَرِيرٍ كَخُذْرُوفِ الْوَلِيدِ أَمَرَّهُ تَقَلُّبُ كَفَّيْهِ بِخَيْطٍ مُوَصَّلِ

Hızlıdır; bir çocuğun fırıldağı gibi, İki eliyle, birbirine eklenmiş bir iple art arda çevirdiği.

لَهُ أَيْطَلَا ظَبْيٍ وَسَاقَا نَعَامَةٍ وَإِرْخَاءُ سِرْحَانٍ وَتَقْرِيبُ تَتْفُلِ

Ceylanın iki böğrü, devekuşunun iki bacağı onundur; Kurdun salınışı, tilki yavrusunun sıçrayışı.

كَأَنَّ عَلَى الْكَتْفَيْنِ مِنْهُ إِذَا انْتَحَى مَدَاكُ عَرُوسٍ أَوْ صَرَايَةُ حَنْظَلِ

Bir yana yöneldiğinde iki omzunun üstünde sanki Gelinin koku ezdiği bir taş ya da ebucehil karpuzunun parlak kabuğu var.

وَبَاتَ عَلَيْهِ سَرْجُهُ وَلِجَامُهُ وَبَاتَ بِعَيْنِي قَائِمًا غَيْرَ مُرْسَلِ

Gece eyeri ve gemi üstünde kaldı; Gözümün önünde ayakta durdu, salıverilmeden.

فَعَنَّ لَنَا سِرْبٌ كَأَنَّ نِعَاجَهُ عَذَارَى دُوَارٍ فِي الْمُلَاءِ الْمُذَيَّلِ

Önümüze bir sürü çıktı; dişileri sanki Etekli örtüler içinde Düvâr'ı dolanan genç kızlar.

فَأَدْبَرْنَ كَالْجَزْعِ الْمُفَصَّلِ بَيْنَهُ بِجِيدِ مُعَمٍّ فِي الْعَشِيرَةِ مُخْوَلِ

Arkalarını dönüp aralarına başka taneler dizilmiş akikler gibi gittiler; Amcası ve dayısı soylu bir gencin boynundaki boncuklar gibi.

فَأَلْحَقَنَا بِالْهَادِيَاتِ وَدُونَهُ جَوَاحِرُهَا فِي صُرَّةٍ لَمْ تُزَيَّلِ

At bizi öndekilere yetiştirdi; geride kalanlar ise Dağılmamış bir küme hâlinde duruyordu.

فَعَادَى عِدَاءً بَيْنَ ثَوْرٍ وَنَعْجَةٍ دِرَاكًا وَلَمْ يُنْضَحْ بِمَاءٍ فَيُغْسَلِ

Bir erkek yaban sığırıyla bir dişiyi koşup yakaladı, Art arda; terleyip yıkanmış gibi ıslanmadı bile.

وَظَلَّ طُهَاةُ اللَّحْمِ مِنْ بَيْنِ مُنْضِجٍ صَفِيفَ شِوَاءٍ أَوْ قَدِيرٍ مُعَجَّلِ

Et pişirenlerin kimi sıra sıra dizilmiş kebabı pişiriyor, Kimi kazanda aceleyle kaynatıyordu.

وَرُحْنَا وَرَاحَ الطَّرْفُ يَنْفُضُ رَأْسَهُ مَتَى مَا تَرَقَّ الْعَيْنُ فِيهِ تَسَهَّلِ

Akşam döndük; at da başını silkerek döndü; Göz onda yukarı tırmandıkça aşağı süzülür.

كَأَنَّ دِمَاءَ الْهَادِيَاتِ بِنَحْرِهِ عُصَارَةُ حِنَّاءٍ بِشَيْبٍ مُرَجَّلِ

Öndekilerin kanı onun göğsünde sanki Taranmış ak saça sürülmüş kına özü.

وَأَنْتَ إِذَا اسْتَدْبَرْتَهُ سَدَّ فَرْجَهُ بِضَافٍ فُوَيْقَ الْأَرْضِ لَيْسَ بِأَعْزَلِ

Arkasından bakarsan bacak arasını Yere yakın, gür bir kuyrukla kapatır; kuyruğu yana çarpık değildir.

أَحَارِ تَرَى بَرْقًا كَأَنَّ وَمِيضَهُ كَلَمْعِ الْيَدَيْنِ فِي حَبِيٍّ مُكَلَّلِ

Ey Hâris, bir şimşek görüyor musun? Çakışı sanki Yığılmış bulutlar içinde iki elin sallanışı gibi.

يُضِيءُ سَنَاهُ أَوْ مَصَابِيحُ رَاهِبٍ أَهَانَ السَّلِيطَ فِي الذُّبَالِ الْمُفَتَّلِ

Işığı parıldar; yahut bir rahibin kandilleri gibidir, Bükülmüş fitillerine bolca zeytinyağı döktüğü.

قَعَدْتُ لَهُ وَصُحْبَتِي بَيْنَ حَامِرٍ وَبَيْنَ إِكَامٍ بُعْدُ مَا مُتَأَمَّلِ

Arkadaşlarımla onu gözetlemeye oturdum, Hâmir ile İkâm arasında; uzaktan gözetledim onu.

وَأَضْحَى يَسُحُّ الْمَاءَ عَنْ كُلِّ فِيقَةٍ يَكُبُّ عَلَى الْأَذْقَانِ دَوْحَ الْكَنَهْبُلِ

Kuşluk vakti her duraklayışın ardından suyu dökmeye başladı, Kenehbel ağaçlarını yüzüstü devirerek.

وَتَيْمَاءَ لَمْ يَتْرُكْ بِهَا جِذْعَ نَخْلَةٍ وَلَا أُطُمًا إِلَّا مَشِيدًا بِجَنْدَلِ

Teymâ'da bir hurma gövdesi bırakmadı; Taşla yükseltilmiş olandan başka bir kale de bırakmadı.

كَأَنَّ طَمِيَّةَ الْمُجَيْمِرِ غُدْوَةً مِنَ السَّيْلِ وَالْغُثَّاءِ فَلْكَةُ مِغْزَلِ

Sanki sabahleyin Müceymir’deki Tamiyye dağı, Sel ve çerçöp içinde bir iğ ağırşağıydı.

كَأَنَّ أَبَانًا فِي أَفَانِينِ وَدْقِهِ كَبِيرُ أُنَاسٍ فِي بِجَادٍ مُزَمَّلِ

Ebân dağı yağmurunun sağanakları içinde sanki Çizgili abaya sarınmış bir kavim büyüğü.

وَأَلْقَى بِصَحْرَاءِ الْغَبِيطِ بَعَاعَهُ نُزُولَ الْيَمَانِي ذِي الْعِيَابِ الْمُخَوَّلِ

Gabît çölüne yükünü bıraktı, Heybeleri dolu Yemenli bir tüccarın konaklayışı gibi.

كَأَنَّ سِبَاعًا فِيهِ غَرْقَى غُدَيَّةً بِأَرْجَائِهِ الْقُصْوَى أَنَابِيشُ عُنْصُلِ

Sanki sabahleyin selinde boğulan yırtıcılar, Uzak kıyılarında sökülüp atılmış yaban soğanı kökleriydi.

عَلَى قَطَنٍ بِالشَّيْمِ أَيْمَنُ صَوْبِهِ وَأَيْسَرُهُ عَلَى السِّتَارِ فَيَذْبُلِ

Sağanağının sağ kanadı, gözümüzün önünde Katan üzerinde, Sol kanadı ise Sitâr ve Yezbül üzerindeydi.

وَأَلْقَى بِبُسْيَانَ مَعَ اللَّيْلِ بَرْكَهُ فَأَنْزَلَ مِنْهُ الْعُصْمَ مِنْ كُلِّ مَنْزِلِ

Geceleyin Busyân’a ağırlığını bıraktı; Dağ keçilerini her barınaktan aşağı indirdi.