1. Metin
İkinci Keramet-i Aleviye
2. Metin
Yirmi Sekizinci Lem’anın Birinci Meselesi
3. Metin
Eskişehir Hapishanesinde ihtilattan ve konuşmaktan memnû olduğum zamanda karşımdaki kardeşlerime teselli için yazdığım kısacık fıkraların bir kısmıdır.
4. Metin
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
5. Metin
Hapsin bir latif hatırasıdır ki: Risale-i Nur gizlenir, fakat sönmez ve söndürülmez. Bir âlem-i mânâda Hazret-i İmam-ı Ali’nin radıyallâhu anh ilminden sordum: اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطِيرًا demişsin, muradın nedir? Dedi: عُجْمٍ yani hecevâri terkipsiz ve vefklerde rakamvâri, şekilsiz harflerdir ki “Latinî hurufudur.” Lâ-dini zamanında taammüm eder. Sonra sordum, “Ercüzende benden bahs ile ‘kendini muhafaza et’ demişsin. Hem tam vaktinde emrinizi gördük, fakat maatteessüf kendimizi muhafaza edemedik. Bu belaya düştük. Şahsımdan binler defa daha ehemmiyetli olan Risale-i Nur’dan bahs ve işaretin yok mu?” dedim.
6. Metin
Dedi, “Yalnız işaret değil, belki Celcelûtiyemde tasrih ediyorum.
7. Metin
Ben bu cevaptan sonra kasâid-i Aleviyeden en meşhur ve en ziyade esrarlı olan Celcelûtiye kasidesinde bu fıkrayı gördüm.
8. Metin
تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرّاً بَيَانَةًتُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرّاً تَنَوَّرَتْ
9. Metin
Dikkat ettim, sarahat derecesinde Risale-i Nur’a bakar. Ezcümle: Siraci’n-Nur bir tek fark ile tam ve aynen Risale-i Nur’dur. Çünkü Siraci’n-Nur’da ج, ا ل ile beraber otuz dört eder. Risalede ل ve ه otuz beş eder ki, bir tek fark var. O tek fark elif’dir. O da bine işaret eder. Hem birinci fıkra cifir ve ebced hesabıyla (şedde sayılmaz) bin üç yüz elli iki veya elli eder ki, bu tarih Risale-i Nur’un gizlenmesine ve gizli parlamasına ve iştiâline tam tevafuk eder.
10. Metin
Eğer بَيَانَةً kelimesi sayılmazsa HAŞİYE-1 o vakit سِرّاً kelimesinin ahirindeki tenvin, nun sayılır. Bin üç yüz otuz üç veya otuz beş olur ki, bu tarih Risale-i Nur’un mebde-i intişarıdır.
11. Metin
İkinci fıkra olan تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا yine on farkla Risâle-i Nûr’a ve farksız ‘Risâle-i Nûrî’ tevafuk etmekle beraber, tamam fıkra cifir ve ebced hesabıyla (şedde sayılmaz) bin iki yüz doksan üç eder ki, Risale-i Nur müellifinin tarih-i veladetidir. Ve سِرًّا 'deki tenvin, nun olsa bin üç yüz kırk üç olur ki, Risale-i Nur’dan Onuncu Söz’ün intişarı ile parlaması zamanıdır. Eğer اَلسُّرْجِ 'deki şeddeli س iki س sayılsa, tenvin ن sayılmazsa bin üç yüz elli üç eder ki, bu tarih Risale-i Nur’un bir musibet neticesinde muvakkat gizlenmesine ve gizli perde altında parlamasına ve tenvirine tam tevafuk eder.
12. Metin
Acaba Hazret-i Ali radıyallâhu anh gibi esrar-ı huruf ve cifir ilminde üstad-ı mutlak ve Celcelûtiye gibi cifirli, ebcedli, sırlı bir kasidesinde bu mânâ cihetiyle ve cifir itibariyle ve hakikat noktasında ve vakıa mutabık haysiyetiyle ve mukteza-yı hale muvafık olan müteaddit ve mânidar tevafukat-ı acibesi tesadüf olabilir mi? Hâşâ olamaz. Belki, Hazret-i Ali’nin radıyallâhu anh bir kerametidir. Ercüze’deki çok zahir olan meşhur kerametini teyid ve onunla teeyyüd eder.
13. Metin
Celcelûtiye’nin Risale-i Nur’a işaretini teyid eden cay-ı dikkat bir tevafuk var. Şöyle ki: Bu sırlı ve cifirli kasidenin cifrî, hesabî rakamları her satırın altında matbu olarak yazılmış o rakamlar ayrı ayrıdırlar. Fakat Risale-i Nur’dan bahsettiği yerde o cifrî rakamlar resmen kabul edilen miladî tarihine tevafuk ediyor. Ve o tarihin tarih-i kabulünü ve Risale-i Nur’un perde altında tenvirinin tarihini gösteriyor. Bin dokuz yüz yirmi dokuzdan tâ otuz dokuza tâ kırk dörde kadar gösterir. Otuz iki sayfadan ibaret olan o kasidenin yalnız bir iki yerinde bu zamanın miladî tarihini gösterir. Zannederim ki öteki yerde dahi bu zamandan bahsediyor. Daha tam anlamamışım. Hem başta Sûre-i İhlâs ile işaret edilen vefk-i müselles bin üç yüz elli bir eder. Hem bu işaret-i Aleviyeye bu da ima eder ki, o kasidenin nısf-ı evvelinde yetmiş fıkrada on yedi defa Nur kelimesini HAŞİYE-2 tekrar ediyor. Ve müteaddit defa Süryanice bedî mânâsında olan Celcelûtiye kelimesini öyle ehemmiyetle zikreder ki, kasidenin ismi Celcelûtiye olmuştur. Risale-i Nur, Esma-i Hüsna içinde ism-i Nur, ism-i Hakîm ve ism-i Bedi’in mazharıdır. Zahirinde, tarz-ı beyanında ism-i Bedi’in cilvesi görünüyor. Hem تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fıkrasından iki satır evvel bu fıkra-ı râ’na belki en ehemmiyetli ve en parlak fıkra olan اَقِدْ كَوْكَبِى بِاْلاِسْمِ نُورًا وَبَهْجَةًمَدَى الدَّهْرِ وَاْلاَيَّامِ يَانُورُ جَلْجَلَتْ yani, “Ya Rab! Benim yıldızımı nur eyle. Âhirzamana kadar bedi’ bir surette ışıklandır, şûlelendir…”
14. Metin
Evet İmam-ı Ali’nin radıyallâhu anh şu duası bu zamanda Risale-i Nur ile kabul olduğunu ve Risale-i Nur’u irade ettiğini şu bedî, acip tevafukat ispat eder. Şöyle ki: اَقِدْ كَوْكَبِى بِاْلاِسْمِ نُورًا tam tamına aynen cifir ve ebced hesabıyla Risale-i Nur oluyor. Çünkü nur kelimesi her ikisinde de var.
15. Metin
اَقِدْ كَوْكَبِى بِاْلاِسْمِ İki yüz doksan altı eder. Risale-i Nur’daki “risale” kelimesi aynen iki yüz doksan altıdır. Demek İmam-ı Ali radıyallâhu anh bütün ulumunun hazinesi olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın bir şûle-i i’cazı olan Risale-i Nur’u Cenâb-ı Haktan âhirzamanda Kur’ân’a çelik bir sur ve parlak bir yıldız olarak istemiş. HAŞİYE-3 Ve duası kabul olmuş. Daha Celcelûtiye’de bu zamana ve Risale-i Nur’a ima eden müteaddit emareler var.
16. Metin
Hattâ hayretimi mucib bir rüya Eskişehir hapsinde istintâkımdan bir gece evvel görüyorum ki: “Celcelûtiye’nin Süryanî şu fıkrası بِهَالٍ اَهِيلٍ شَلْعٍ شَلْعُوبٍ شَالِعٍطَهِىٍّ طَهُوبٍ طَيْطَهُوبٍ طَيَطَّهَتْ imdadıma yetişmiş. Beni sıkıntıdan kurtarmış. Ben birkaç defa tekrar edip okuyorum.” Uyandım. Yattım. Yine onunla meşgulüm. Sabahleyin fevka’l-me’mul istintâka çağırıldım. Hem fevkalade cevap verdim. Müdafaatımın en mühim ve memurları hayrette bırakan parçası tekellüfsüz tezahür etti. Fakat o parçayı ben kaleme alamadım. Onlar yazdılar. Her ne ise...
17. Metin
Bundan bu Celcelûtiye bize bakar. Bir hâtıra geldi. Baktım ki: O Süryanî fıkranın tam arkasında bir satır evvel Hazret-i İmam-ı Ali’nin radıyallâhu anh Risale-i Nur’u tasrih etmişim, diye başta yazdığım تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرّاً بَيَانَةً ve iki satır evvel اَقِدْ كَوْكَبِى بِاْلاِسْمِ نُورًا manidar, müjdeli, kerametkâr fıkraları bulunuyor. Anladım ki: Gecedeki meşguliyet kısmen bunun için imiş. Elhasıl, Celcelûtiye bu işaretiyle kaside-i Ercüziye’deki zahir keramât-ı Aleviyeyi hem teyid eder, hem onunla teeyyüd edip, işaretten sarahat derecesine takarrub ediyor.
18. Metin
Cay-ı dikkattir ki: Ben üveysî bir tarzda bir kısım ilm-i hakikatı Hüccetü’l-İslâm olan İmam-ı Gazali’den kuddise sirruhu almıştım. Şimdi anlıyorum ki, İmam-ı Gazali kuddise sirruhu aynı dersi üveysî bir tarzda İmam-ı Ali’den radıyallâhu anh almıştır. Demek Hazret-i İmam-ı Ali’nin radıyallâhu anh mühim bir şakirdi olan İmam-ı Gazali’nin kuddise sirruhu başı üstünde bu biçare talebesine şefkatkârâne, tesellidarâne en sıkıntılı bir zamanda bakması acip değil, belki lâzımdır ve öyle olmak gerektir. Risale-i Nur’a üç fıkrasında kuvvetli işaret eden Hazret-i Ali’nin radıyallâhu anh kaside-i Celcelûtiyesinin hiçbir cihetle tesadüfe hamledilmez. Tevafuklu bir kerametini beyan etmeye mecbur oldum.
19. Metin
Şöyle ki: Üç aydan beri her gün o kasideyi okuyorum. Yalnız sekiz sahifeyi halledemediğim bir vefka dair olduğu cihetle okumuyordum. Fakat ahirinde وَصَلِّ اِلٰهِى den başlayan ahirki iki sahifeyi ötekilerle beraber okurdum. Yetmiş defa kat’î, belki tahminime göre yüze yakın defalarda her defa istisnasız ne vakit elime alıp baştan okuduktan sonra ahirini açarken فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ ile başlayan sahife açılıyordu. Ben hayret ediyordum. Onu okumayarak iki sahife sonra وَصَلِّ اِلٰهِى ile başlayan iki sahife ahirini okuduklarıma zammederdim. Her ne vakit baştan okuduğum ve terkettiğim sekiz sahifeye gelirken kitabın bâki kalan yüze yakın sahifeleri içinde açtıkça yine فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ sahifesi açılıyordu. Hayret içinde hayret ediyordum. Elli defadan sonra dedim: “Acaba bu sahife neden açılıyor? Onu da okusam ne olur?” Baktım ki, Kaside-i Celcelûtiyeyi okuduğum maksadın neticesini o sahife gösteriyor. Ben de terk ettiğimden hatâ ettiğimi bildim. Ondan sonra okumaya başladım. Ondan sonra belki kırk defadan fazla ele aldıkça yine o sahife açılıyordu. Nihayet arkadaşlarıma hikâye ettim. Onlar da hayret içinde hayrette kaldılar. Dedim: “Bu Celcelûtiyenin bir kerametidir. Sizleri değil, başkalarını ikna edecek maddî bir delil elimde yok. Yalnız benim müşahedatım var. Benim müşahedatım başkasına hüccet olamaz. Ben de şimdiye kadar delilsiz dâvâları yazmak adetim değildi. Fakat madem bu tevafuk aciptir. Elbette işarettir ki, “Beni yaz.” İnanmayana kendini inandıracak ki yazdırmak istiyor. Cenâb-ı Hakka yüz bin şükür ediyorum ki, bana hem büyük bir teselli, hem dâvâma büyük bir delil gösterdi. Ve tevafukun beş altı nev’i bize ve mesleğimize medar-ı imtiyaz ve vesile-i teşvik olarak verilmiş. Ve her me’yusiyet ve gevşeklik zamanımızda bir kamçı-yı teşvik ve bir keramet-i hizmet-i Kur’ânîyeye, medar bir tevafuk-u lâtife imdadımıza yetiştiği gibi bu defa da yetişti.
20. Metin
Evet, kalben gayet alâkadar olduğum kardeşlerimin müfarakat zamanının pek yakın olduğu bir zamanda ve hapiste yalnız kalacağım bir anda ve üç ayda yetmiş defa acip bir tarzda bana açılan bir sahifenin kerametini dâvâ ettiğim ve delilsiz kaldığım bir hengamda Hazret-i Ali’nin radıyallâhu anh Celcelûtiye kasidesinin yetmiş defa bilâ-istisna bana açılan فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ 'dan başlayan üç-dört satırda üç-dört kuvvetli emare ve delil vardır ki, فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ hitab-ı umumisinde bize hususî bakıyor.
21. Metin
BİRİNCİ EMARE: فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ fıkrası hem makam, hem mânâ, hem cifir ve ebced hesabıyla bu nidâ-i umumi-i Alevî de hususi bir tarzda bu zamana ve Risale-i Nur’a ve Risale-i Nur’un müellifine bakıyor. Çünkü فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ cifir ve ebced hesabıyla bin üç yüz elli üç senesi zamanını tam gösterdiği ve o zamanda da Risale-i Nur ve şakirtlerinin en korkulu bir zamanıdır ki, altı satırda yedi defa لاَتَخْشَ kelimelerini tekrar ediyor فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ fıkrasındaki حَامِلَ اْلاِسْمِ Molla Said فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ Molla Kürd ve Molla Said Bedi’ yalnız üç farkla tevafuk sırrıyla gösteriyor. Ve bu isim sahibi bu hitapta hususi murad olduğuna işaret ediyor. Ve mânâsıyla da, “Ey bin üç yüz elli üç senesinin tarihinde bu İsm-i Âzamın hamili” yani “İsm-i Âzamı kendine muhafız ittihaz eden şahıs” demekle, o umumi hitapta böyle hususi bize bakıyor.
22. Metin
Çünkü lillahilhamd bin üç yüz elli üç tarihinde her yirmi dört saatte yüz yetmiş bir defa اَ ْلاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ olan İsm-i Âzamı okuyordum ve kendimi onunla muhafazaya çalışıyorum.
23. Metin
Evet kaside-i Ercüziye’sinde Sekine tabir ettiği ism-i Âzam ve Celcelûtiye’sinde Süryanî ve Arabî olarak yine müteaddit tarzda اَ ْلاِسْمُ الْمُعَظَّمُ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ gibi tabirlerle beyan ettiği Esma-i Sitte-i Meşhure ki, ism-i Âzamdır. Gösterdiği bin üç yüz elli üç tarihinde HAŞİYE-4 yüz yetmiş bir defa Esma-i Sittesi Risale-i Nur müellifinin daimi virdidir. Ve o yüz yetmiş bir defa okuduğum Esma-i Sitte ile beraber yetmiş bir âyeti yirmi dört saatte on dokuz defa okuyarak yekûnü bin üç yüz elli üçe, hem bir cihette bin üç yüz kırk bir eder ki, bu ism-i Âzama bin üç yüz kırktan beri devam ettiğimin tarihine tevafuk ediyor. Hem bir defasında on dokuz âyet ism-i Âzam ile beraber on dokuz defa daimî okunur. Ve âyetlerin tekrâratının hurufatının adedi altı bin altı yüz altmış altı. Ayât-ı Kur’âniyeye tevafuk ediyor. Sûre-i İhlasın üç ve Fâtiha-i Şerifenin tekerrür-ü nuzûlü için, iki olsa yine tam tamına tevafuk ediyor.
24. Metin
İKİNCİ EMARE: فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ الَّذِى satırından sonra فَقَاتِلْ وَلاَتَخْشَ وَحَارِبْ وَلاَتَخَفْ fıkrası pek zahir ve kat’i bir surette harb-i umumiyi gösterdiği gibi, harb-i umumide gayet tehlikeli bir surette harbe iştirak eden bu fakirin en korkunç zamanına bakar ve teselli eder ve “korkma” der.
25. Metin
Ve bu umumi hitapta hususi Risale-i Nur’un başlangıcı olan İşârâtü’l-İ’câz’ın mebde-i telifiyle ve âlem-i İslâmın en müthiş ve korkulu musibet zamanını mânâsıyla gösterdiği gibi cifir ve ebced hesabıyla da gösterir. Mânâ ile cifir hesabı ittifak ettiği yerde ima kuvvetlenip işaret derecesine çıkar. Çünkü وَلاَتَخْشَ Hicri bin üç yüz otuz yedi, Rumî iki küsür fark eder. O halde bin üç yüz otuz dörde iniyor, o tarihte yalnız tek başımla Rusya’nın şimalinde en korkulu bir vaziyette, esaretten firar ettiğimin zamanıdır. فَقَاتِلْ وَلاَتَخْشَ beraber olsa bin dokuz yüz kırk küsur oluyor ki, bunda Allahü âlem o tarihte diğer bir harb-i umumi çıkmasına ve iştirakimize işaret etmekle beraber, böyle büyük yekunlerde üç dört farkın ehemmiyeti olmadığından hem Rumî yerine Arabî bu Miladi tarihine girse beş altı sene fark ediyor. Yine otuz yedi tarihi evvelki hesaba tevafuk edip en korkulu vaziyetimizde teselli veriyor. وَحَارِبْ وَلاَتَخَفْ ise pek sarih bir surette harb-i umumiyi gösteriyor. Çünkü وَحَارِبْ وَلاَتَخَفْ mânâsı “dehşetli bir harb i ahir zamandan korkma” demekle beraber cifir ve ebced hesabıyla bin üç yüz otuz bir veyahut bin üç yüz otuz üç ettiğinden ve umumi hitaptan hususi bize baktığı sair emarelerle göründüğü gibi o tarihte harb-i umumide en müthiş bir vaziyete giriftar olmuştum. İşârâtü’l-İ’câz’ın müsvedde i evveliyesi düşmanın elinde parça parça olmuştu. Ben de bir defada dört mermi vücuduma isabet ederek birisinde yaralı ayağım kırık, su ve çamur içinde otuz dört saat ölüme muntazır ve etrafımda düşman askerleri muhasara ettiği bir hengamdır ki; en korkulu ve en me’yusiyetli zamanıma bakıyor. Öyleyse, o umum içinde hususî bize işaret ediyor HAŞİYE-5 denilebilir.
26. Metin
ÜÇÜNCÜ EMARE: Bu üç güz mevsimidir aynı zamanda medar-ı teselli üç kerameti görüyoruz.
27. Metin
Birincisi: Gavs-ı Âzam radıyallâhu anh يَا مُرِيدِى كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ
28. Metin
ِللّٰهِ مُخْلِصًا تَعِيشُ سَعِيدًا tabiri ile on beş emare-i kaviye ile bize baktığı ve teselli verdiği فَقُلْ وَلاَ تَخَفْ emriyle korkumuzu izale etmiş.
29. Metin
İkinci güzde: Aynı mevsimde Hazret-i Ali radıyallâhu anh aynen o kudsî hafidinin başı üstünde bize bakıp korkulu, me’yusiyetli vaziyetimizden ve yakında başımıza gelecek musibete karşı tahaffuz için ism-i Âzamı ders verip وَيَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ tabiriyle beş kuvvetli delillerle o umumi hitaptan bize hususi baktığını gördük.
30. Metin
Bu Üçüncü güzde: Bizi ikaz ettiği musibet başımıza geldiği ve hapse düştüğümüz ve bütün ruhumla ünsiyet ettiğim arkadaşlarımın müfarakat zamanında yine فَيَا حاَمِلَ اْلاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ diye kerametkârâne bize teselli ve korkumuzu izale eder bir tarzda beyanatı görüldü.
31. Metin
Latif tevafuktandır ki, üç güz mevsiminde aynı zamanda Sekizinci ve On Sekizinci ve Yirmi Sekizinci Lem’alarda bu üç keramat-ı azîmeye dair olduğundan ihtiyarımız olmadan onar fasıla ile; sekiz, on sekiz, yirmi sekize tevafuk ediyor. Bu altı satırda yedi defa Hazret-i İmam-ı Ali’nin radıyallâhu anh لاَ تَخْشَ diyerek bin üç yüz otuz yediden sonraki senelere, korkulu seneler olduğundan en ziyade Kur’ân hesabına perişaniyet ve havfa düşmüş olanlara teselli ve teşci’ etmesi bu umumi hitapta her bir seneye bir لاَ تَخْشَ kelimesiyle bakıp kırk ikiye ve daha sonrasına kadar.
32. Metin
Risale-i Nur’un mebde-i intişarı ve telifi ve bu fakir arkadaşlarımla beraber zamanın en dehşetli darbesine maruz olduğumuzdan bu umumi hitapta bize hususi baktığına kuvvetli bir emaredir. Eğer لاَ تَخْشَ mânâsında bulunan لاَ تَخَفْ، لاَ تَهْرَبْ، وَخَاصِمْ مَنْ تَشَاۤءُ gibi dört-beş kelime daha ilave olsa bizim ve Risale-i Nur’un intişariyle beraber en korkulu bir zamanda olduğumuzdan yine sair emaratın işârâtıyla bu fıkralar umumi hitap içinde hususi bir surette Risale-i Nur şakirtlerine bakar.
33. Metin
Ve bilhassa “Birbirine mukabil meliklerin ve reislerin tecavüzünden ve tevkifinden ve ihatasından korkma!” meâlinde olan وَلاَ تَخْشَ مِنْ بَاْسِ الْمُلُوكِ وَلَوْ طَغَتْوَلاَ تَخْشَ بَاْسًا لِلْمُلُوكِ وَلَوْ حَوَتْ iki fıkrayı şimdi tam izah edemediğim müteaddit emareler ile “Hakimler, padişahlar, reislerin sana karşı hücumlarından ve esaretlerinden ve yakalamalarından korkma!” diye olan hitab-ı umumisinde hususi bize bakıyor. Hem mânâca, hem cifirce hakiki ve layık muhatap olacak musibetzedeler içinde tam bizim gibi bu zamanda hiçbir kimse görülmüyor. Demek hususi bu iki fıkra bize bakar.
34. Metin
Hem فَيَا حاَمِلَ اْلاِسْمِ ilh. fıkrasının altındaki fıkra olan تَوَقّٰى بِهِ كُلَّ اْلاُمُورِ تَسَلَّمَتْ mânâsıyla yine cifir ve ebced hesabıyla HAŞİYE-6 بِهِ كُلَّ اْلاُمُورِ تَسَلَّمَتْ bin üç yüz elli dört Arabî tarihinde en sevdiğim kardeşlerimle hapiste me’yusiyetli bir vakitte, günde yüz yetmiş bir defa اَ ْلاِسْمُ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ tabir edilen ism-i Âzamı okuduğum bir zamanda elbette bu teselli-i selamet Celcelûtiye’nin umumi müjdesinde hususi bize baktığına ehl-i insaf tereddüt etmemeli. Çünkü hakkımızdaki düşman planından selamete çıkmak harikadır ki, onu gösteriyor.
35. Metin
Kasidenin ortasında en mühim ve en parlak yerde en mühim duasının neticesinde üç fıkrasının her birinde sarahata yakın Risale-i Nur’u mânâsıyla ve cifirle göstermesi burada فَيَا حاَمِلَ اْلاِسْمِ fıkrasında dahi Risale-i Nur şakirtlerine teselli ve teminat vermekle hususi bir surette baktığını kuvvetli teyid ediyor. Bu emareleri teyid eden şu noktadır ki, kaside-i Celcelûtiye umumiyeti itibariyle Süryanî, İbranî, esma-i İlâhiyeyi ve süver-i Kur’âniyeyi şefaatçı yapıp hususi münacat olduğu halde başta بَدَئْتُ بِبِسْمِ اللّٰهِ رُوحِى بِهِ اهْتَدَتْاِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ fıkrasıyla gösteriyor ki, bazı esrar-ı gaybiyenin keşfinden bahsedecek yalnız bir-iki yerde hususi münacât ve duadan istikbale bakar tarzı var ki, birisi; اَقِدْ كَوْكَبِى بِاْلاِسْمِ نُورًا ’den başlıyor, o üç satırda üç defa kuvvetli işaretle mânâ ve cifirle Risale-i Nur’u gösteriyor.
36. Metin
İkinci yer ise; فَيَا حاَمِلَ اْلاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ ile başlayan üç satırında üç kuvvetli işaretle Risale-i Nur şakirtlerine bakıyor. Yetmiş defa yüz ihtimal içinde bir sahifenin açılması tesadüf olmadığı gibi bu tarzdaki îmalar, emareler, işaretler elbette tesadüfî olamaz. Belki bir keramet-i gaybiyedir, Kur’ân-ı Hakîmin hizmetkârlarına bir ikramdır.
37. Metin
Hafız Tevfik’in fıkrasının tetimmesi
38. Metin
Re’fet, Hüsrev, Rüştü’ye hediyedir. فَيَا حاَمِلَ اْلاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ ilh. Bu beş altı satırda yedi fıkrasıyla, yedi cihetle Risale-i Nur müellifine işaret ettiği gibi, diğer üç fıkra da gerçi öteki fıkralar gibi kavi bir işaret değil, fakat bir hafî îmadan hâlî değildir. Madem bütün fıkralar işaret ediyorlar, bu üç fıkra dahi onlar gibi işaret etmek gerektir.
39. Metin
Ezcümle: اَقْبِلْ وَلاَ تَهْرَبْ fıkrası belki altı satırdaki on üç fıkrada istikbalde gelen ve müthiş korkulara düşen birisine hitap ediyor ki, “Karşıla... Kaçma!” deyip teşci’ ediyorlar. Sair fıkraların delaletiyle bu umumi hitapta hususi bir muhatap “Said Nursî”dir.
40. Metin
O halde يَا سَعِيدَ النُّورْسِى zammiyle bin üç yüz yirmi beş eder. Çünkü şeddeli nun iki nun ve اَلنُّورْسِى 'deki şeddeli ى iki ى 'dır. İşte o tarihte 31 Mart hâdisesi münasebetiyle İstanbul’dan kaçarak muvakkat bir zaman mücahede-i maneviyeyi bırakmak niyetiyle Hareket Ordusundan firar edip İzmit’e geldiği tarihe tevafuk ediyor.
41. Metin
وَلاَ عَقْرَبٌ تَرَى fıkrasında dahi muhatap, hususi o “Nursî” olduğundan يَا نُورْسِى izhar edilerek ilave edilse bin üç yüz kırk bir eder. İşte o tarihte ben Barla’da menfî olarak insan suretindeki akreplerin tacizleri altında azap çekerken harap ve hususi, küçük mescidimde otururken seccademin altında yeri bulunan ve emsalini görmediğim büyük bir akrep çıktı. Bir zât onu öldürdü. Daha ondan sonra on senedir dağlarda akrepli yerlerde kaldığım halde hiçbir akrebi görmedim. Bu fıkranın tam mânâsına mazhar oldum.
42. Metin
Eğer يَا نُورْسِى ’deki ى şeddeli olsa o vakit bin üç yüz elli bir eder ki o tarihte insan akreplerinin, o نُورْسِى ’nin mahvına ve idamına çalıştıkları ve fakat muvaffak olamadıkları zamanına tam tevafuk eder.
43. Metin
وَلاَ اَسَدٌ يَاْتِى اِلَيْكَ بِهَمْهَمَةٍ fıkrasının muhatabı müteaddit emarelerle يَاكُرْدِى 'dir. Çünkü Hazret-i İmam-ı Ali radıyallâhu anh Kaside-i Ercüzesinde يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ fıkrasında lafzen ve mânen “Kürdî” namını veriyor. O halde يَاكُرْدِى ’deki ى şeddesiz olsa o vakit bin üç yüz yirmi bir eder. O tarihte o “Kürdî,” Başît namındaki meşhur dağın başında bir taş üstünde akşam namazını kıldıktan sonra yalnız olarak otururken o dağın esedi ve arslanı hükmünde olan bir canavar kurt yanına geldi. Bir arkadaş gibi ona ilişmedi. Eğer ياَكُرْدِى ’deki ى şeddeli olsa o vakit bin üç yüz otuz bir eder ki, o tarihte Ermeni, Rus komitesinin canavarları her tarafta o “Kürdî”yi sardıkları ve katline çalıştıkları ve fakat muvaffak olamadıkları tarihe tam tamına tevafuk eder. İşte bin üç yüz otuz bir tarihine ve o dehşetli harb-i umuminin şiddetli zamanına ve Said Kürdî’nin en musibetli ve en korkulu zamanına Hazret-i İmam-ı Ali radıyallâhu anh bu altı satırda altı defa لاَ تَخْشَ، لاَ تَخْشَ، لاَ تَخْشَ diye mükerreren o tarihe işaret etmek elbette hiçbir cihetle tesadüf olmaz. Ve ilm-i esrar ve cifirde allâme-i ümmet olan Hazret-i Ali radıyallâhu anh sırlı ve kerametli olan meşhur Kaside-i Celcelûtiye’sinde istikbale bakan altı satırda altı defa mükerreren aynı tarihe ve aynı korkulu vaktine لاَ تَخْشَ kelimesinde cifir hesabıyla ve mânâsıyla göstermesi şeksiz, şüphesiz bir keramet-i gaybiyesidir. Resul-i Ekremden aleyhissalâtü vesselâm ders almış, ümmete ders vermiş.
44. Metin
Evet لاَ تَخْشَ cifir ve ebced hesabıyla bin üç yüz otuz bir eder. Çünkü لاَ تَخْشَ 'deki خ altı yüz ت dört yüz ‘ ش üç yüz لا otuz bir eder, mecmuu bin üç yüz otuz bir eder.
45. Metin
لاَ تَخْشَ مِنْ سَيْفٍ وَلاَ طَعْنِ خَنْجَرٍ fıkrasındaki مِنْ سَيْفٍ وَلاَ طَعْنِ خَنْجَرٍ cümlesi سَيْفٍ ahirindeki tenvin nun sayılmak şartıyla bin üç yüz dokuz eder. İşte o tarih ise لاَ تَخْشَ hitabına mazhar olan Risale-i Nur müellifini adet-i mahalliye ve silah-ı millî olan seyf ve hançerin hücumuna hedef olduğu, seyf ve hançeri beraberinde taşımaya mecbur olduğu ve kıskançlık sebebiyle Siirt’te âlimler ve talebelerin büyük bir münazaa ve kavgalarına maruz bulunduğu hengama tam tamına tevafuk eder. Bu tevafuk ise sair fıkraların ittifakıyla kuvvetleniyor. Îmadan, işaret belki delalet derecesine çıkıyor.
46. Metin
وَلاَ تَخْشَ مِنْ رُمْحٍ وَلاَ شَرٍّ اَسْهَمَتْ fıkrasındaki وَلاَ شَرٍّ اَسْهَمَتْ cümlesinde şeddeli “re” iki “re” ve üstündeki tenvin “nun” sayılmak şartıyla bin iki yüz doksan üç eder.
47. Metin
İşte bu tarih Rus’un Âlem-i İslâmın felaketine sebep olan doksan üç dehşetli harbin zamanına ve Risale-i Nur müellifinin tarih-i veladetine tam tamına tevafuku şüphesiz kasdi bir işaret-i gaybiyedir.
48. Metin
Eğer şeddeli “re” bir sayılsa ve tenvin sayılmazsa o vakit وَلاَ تَخْشَ مِنْ رُمْحٍ وَلاَ شَرٍّ اَسْهَمَتْ satırındaki رُمْحٍ وَلاَ شَرٍّ اَسْهَمَتْ fıkrası bin iki yüz doksan bir eder. Yalnız iki fark ile aynı tarihi gösterir.
49. Metin
Bu fıkranın cifrî işaretine mânâsı verdiği gibi sûret-i mânâ dahi letafetlendiriyor. Çünkü رُمْحٍ mızrak سَهْمٍ oktur. Mızrak ve oku harpte istimal eden Arap ile eski zaman bedevi adamlarıdır. Doksan Üç Harbi ise asr-ı bedeviyete yakın olmakla beraber mıntıka-i harre ehli olan mızraklı ve oklu Araplar o dehşetli harpte memalik-i bâridede kışta çarpıştıkları halde devlet-i İslâmiyenin mağlûbiyetiyle neticelenmesi ve o harpte Arabın acınacak vaziyetlerini Seyyid-i Arap olan Hazret-i İmam-ı Ali radıyallâhu anh görmüş gibi ifade ediyor. Evet, Üstad-ı Kudsisi ona göstermiş o da görmüş. Ve kahramanlık damarına dokunmuş, şiddetle korkma diye teşci’ etmiş.
50. Metin
Keramet-i Aleviyenin neticesi
51. Metin
Madem Hazret-i Ali radıyallâhu anh اَنَا مَدِينَةُ الْعِلْمِ وَعَلِىٌّ بَابُهَا hadîsine mazhardır. Hem madem Şah-ı Velayet ünvanını alarak harika kerametleri göstermiştir. Hem madem âhirzamanda gelen hadiselere karşı Kur’ân ve Âl-i Beyt cihetinde herkesten ziyade alâkadardır. Hem madem esrarlı Kaside-i Ercüze’de ve meşhur Kaside-i Celcelûtiye’sinde vâkıat-ı istikbaliyeden haber veriyor. Ve “esrar-ı gaybiyeyi benden sorunuz” diye iddia ederek kısmen dâvâsını ihbarat-ı sadıka-ı gaybiye ile ispat etmiştir. Hem madem o iki kasidesinde takip ettiği en mühim esas ve en büyük ders İsm-i Âzamdır. Ve ism-i Âzam ile meşgul olanlar ile konuşur, teselli ve teşci’ eder. Hem madem o kasideler istikbale baktıkları vakit çok emareler ve işaretler ile, hem mânâları ile, hem cifri hesabıyla şu zamanımızı ve şu zamandaki hadisat-ı acibeye parmak basıyor. Ve aynı hadiseyi mükerreren işaretle gösteriyor. Hem madem Risale-i Nur bu zamanda iman ve Kur’ân hizmetinde Hazret-i Ali’nin radıyallâhu anh nazarına çarpacak en ehemmiyetli bir hâdisedir. Ve Hazret-i Ali radıyallâhu anh tesisinde harika ilmiyle ve harikulâde şecaatiyle cihanpesendane hizmet ettiği ve üstünde titrediği hakaik-i imaniye ve Kur’âniyeyi harika bir tarzda kat’i burhanlarıyla ispat eden Risale-i Nur, o kudsi hakikatları güneş gibi göstermiştir. Hem madem Hazret-i Ali’nin radıyallâhu anh kudsi Üstadından aldığı ve bu ümmete verdiği en mühim dersi ve bu iki kaside-i gaybiyesinin mevzuu ve esası ve ruhu olan Sekine’yi ve İsm-i Âzamı bu zamanda herkesten ziyade kendine vird eden ve on üç seneden beri İsm-i Âzamla beraber binbir esma-i İlâhiye içinde bulunan Cevşenü’l-Kebîr ile ve o esma ile ulûm-u Kur’âniyenin hazinesini açan yüz yirmi risaleyi o esmanın feyzi ile Kur’ân’a tefsir yapan ve yirmi dört saatte yüz yetmiş bir defa Sekine...
52. Metin
Ve İsm-i Âzam denilen Esma-i Sitte-i Meşhureyi bin üç yüz mükerrer âyetle okuyan ve Âl-i Beytin mânevî ve gayet mühim bir mirası ve bir maden-i feyzi olan Cevşenü’l-Kebîr’i kendine üstad eden ve bidayette her günde bir defa bazen iki-üç defa tamamını okuyan ve talebelerine tavsiye eden adam, Risale-i Nur müellifidir. Hem madem iki kasidenin sarahata yakın altı yerinde ondan haber veriyor.
53. Metin
Hattâ yalnız فَيَا حاَمِلَ اْلاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ makamında dahi altı satırda altı defa لاَ تَخْشَ ile bu zamanın en müthiş hâdisesi olan Harb-i Umumiyi gösterip o harpte ilimce ve şeriatça ve şahısça korkulara düşen bir şakirdini teşci’ eden bu altı satır bilâistisna on üç cümlesiyle on üç defa aynı şakirdinin başına parmak basıyor. Ve on üç seneden beri İsm-i Âzama devam eden o şakirdin tarih-i hayatının on üç vakıat-ı mühimmesine on üç surette işaret ve umum işaretler birbirine kuvvet verip ittifak ettikleri adam, Risale-i Nur müellifidir. Elbette bu mezkur dokuz hakikat gayet kat’i bir surette netice verir ki Hazret-i Ali radıyallâhu anh Ercüze ve Celcelûtiye’sinde Risale-i Nur’u alkışlıyor, haber veriyor ve müellifi ile konuşuyor, teselli ediyor. اَلعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ، وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ HAŞİYE-7