32474. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
32475. Metin
سُورَةُ الْقَارِعَة
KÂRİA SURESİ
32476. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: الْقَارِعَةُ مَا الْقَارِعَةُ وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْقَارِعَةُ.
Allah Teâlâ'nın: { الْقَارِعَةُ مَا الْقَارِعَةُ وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْقَارِعَةُ } “Yürekleri dehşetle sarsan o kıyamet! Nedir o yürekleri dehşetle sarsan kıyamet? Yürekleri dehşetle sarsan o kıyametin ne olduğunu sana ne bildirdi?” sözü.
32477. Metin
وَتَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ فِي أَوَّلِ سُورَةِ الْوَاقِعَةِ، وَقَالَ: كَالطَّامَّةِ وَالصَّاخَّةِ، وَالْآزِفَةِ، وَالْقَارِعَةِ. اهـ. أَيْ وَكَذَلِكَ الصَّاخَّةُ وَالسَّاعَةُ.
Şeyh'in -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- Vâkıa Suresi'nin başında geçen açıklaması şöyledir; o şöyle demiştir: "et-Tâmme, es-Sâhha, el-Âzife ve el-Kâria gibi..." [İntihâ/Sözün sonu]. Yani aynı şekilde es-Sâhha ve es-Sâat de böyledir.
32478. Metin
وَمَعْلُومٌ أَنَّ الشَّيْءَ إِذَا عَظُمَ خَطَرُهُ كَثُرَتْ أَسْمَاؤُهُ.
Bilindiği üzere, bir şeyin önemi ve tehlikesi büyüdükçe isimleri de çoğalır.
32479. Metin
أَوْ كَمَا رُوِيَ عَنِ الْإِمَامِ عَلِيٍّ: كَثْرَةُ الْأَسْمَاءِ تَدُلُّ عَلَى عِظَمِ الْمُسَمَّى.
Veya İmam Ali'den rivayet edildiği gibi: "İsimlerin çokluğu, isimlendirilen şeyin büyüklüğüne delalet eder."
32480. Metin
وَمَعْلُومٌ أَنَّ ذَلِكَ لَيْسَ مِنَ الْمُتَرَادِفَاتِ، فَإِنَّ لِكُلِّ اسْمٍ دَلَالَةً عَلَى مَعْنًى خَاصٍّ بِهِ.
Bilindiği üzere bu durum eş anlamlılıktan kaynaklanmaz; zira her ismin kendine has özel bir anlama delaleti vardır.
32481. Metin
فَالْوَاقِعَةُ لِصِدْقِ وُقُوعِهَا، وَالْحَاقَّةُ لِتَحَقُّقِ وُقُوعِهَا، وَالطَّامَّةُ لِأَنَّهَا تَطِمُ وَتَعُمُّ بِأَحْوَالِهَا، وَالْآزِفَةُ مِنْ قُرْبِ وُقُوعِهَا «أَزِفَتِ الْآزِفَةُ» مِثْلُ «اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ» ، وَهَكَذَا هُنَا.
Nitekim el-Vâkıa, gerçekleşmesinin kesinliğinden; el-Hâkka, vukuunun hak ve sabit oluşundan; et-Tâmme, halleriyle her şeyi kaplayıp kuşatmasından; el-Âzife ise vukuunun yakınlığından dolayı bu şekilde isimlendirilmiştir. { أَزِفَتِ الْآزِفَةُ } “Yaklaşan yaklaştı” ifadesi, { اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ } “Kıyamet saati yaklaştı” ifadesi gibidir; burada da durum böyledir.
32482. Metin
قَالُوا: الْقَارِعَةُ: مِنْ قَرْعِ الصَّوْتِ الشَّدِيدِ لِشِدَّةِ أَهْوَالِهَا.
Demişlerdir ki: el-Kâria (الْقَارِعَةُ), dehşetinin şiddeti sebebiyle şiddetli sesin çarpmasından (el-kar') türemiştir.
32483. Metin
وَقِيلَ: الْقَارِعَةُ اسْمٌ لِلشِّدَّةِ.
Denildi ki: el-Kâria, şiddet ve zorluk için kullanılan bir isimdir.
32484. Metin
قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: تَقُولُ الْعَرَبُ: قَرَّعَتْهُمُ الْقَارِعَةُ وَفَقَّرَتْهُمُ الْفَاقِرَةُ، إِذَا وَقَعَ بِهِمْ أَمْرٌ فَظِيعٌ.
Kurtubî şöyle demiştir: Araplar, başlarına korkunç bir olay geldiğinde; "قَرَّعَتْهُمُ الْقَارِعَةُ وَفَقَّرَتْهُمُ الْفَاقِرَةُ" (Büyük felaket onların başını çaldı, beli büken bela onları ezdi) derler.
32485. Metin
قَالَ ابْنُ جَرِيرٍ:
İbn Cerîr şöyle demiştir:
32486. Metin
وَقَارِعَةٌ مِنَ الْأَيَّامِ لَوْلَا ... سَبِيلُهُمْ لَزَاحَتْ عَنْكَ حِينًا
"Zamanın büyük bir felaketi, eğer onların yolu olmasaydı... Bir süreliğine senden uzaklaşırdı."
32487. Metin
وَقَالَ تَعَالَى: وَلَا يَزَالُ الَّذِينَ كَفَرُوا تُصِيبُهُمْ بِمَا صَنَعُوا قَارِعَةٌ [١٣ \ ٣١] ، وَهِيَ الشَّدِيدَةُ مِنْ شَدَائِدِ الدَّهْرِ.ُُ
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { وَلَا يَزَالُ الَّذِينَ كَفَرُوا تُصِيبُهُمْ بِمَا صَنَعُوا قَارِعَةٌ } [er-Ra'd: 13/31] “Yaptıkları işler yüzünden inkâr edenlerin başlarına ansızın büyük bir bela inmeye devam edecek...” Bu da zamanın şiddetli felaketlerinden bir felakettir.
32488. Metin
وَقَوْلُهُ: وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْقَارِعَةُ، تَقَدَّمَ قَوْلُهُمْ: إِنَّ كُلَّ مَا جَاءَ «وَمَا أَدْرَاكَ» أَنَّهُ يُدْرِيهِ، وَمَا جَاءَ «وَمَا يُدْرِيكَ» لَا يُدْرِيهِ.
O'nun: { وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْقَارِعَةُ } “Yürekleri dehşetle sarsan o kıyametin ne olduğunu sana ne bildirdi?” sözüne gelince; daha önce [âlimlerin] şu sözü geçmişti: İçinde "وَمَا أَدْرَاكَ" geçen her yerde Allah onu bildirmiştir; "وَمَا يُدْرِيكَ" geçen yerlerde ise bildirmemiştir.
32489. Metin
وَقَدْ أَدْرَاهُ هُنَا بِقَوْلِهِ: يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ [١٠١ \ ٤ - ٥] ، وَهَذَا حَالٌ مِنْ أَحْوَالِهَا.
Nitekim burada da: { يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ } [el-Kâria: 101/4-5] “O gün insanlar, etrafa saçılmış pervaneler gibi olurlar. Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur” buyurarak ona bildirmiştir. Bu da onun hallerinden bir haldir.
32490. Metin
وَقَدْ بَيَّنَ بَعْضَ الْأَحْوَالِ الْأُخْرَى فِي الْوَاقِعَةِ بِأَنَّهَا خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ [٥٦ \ ٣] ، وَفِي الطَّامَّةِ وَالصَّاخَّةِ: يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ [٧٨ \ ٤٠] .
Diğer bazı hallerini de Vâkıa Suresi'nde: { خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ } [el-Vâkıa: 56/3] “[O], alçaltıcı, yükselticidir” şeklinde; et-Tâmme ve es-Sâhha'da ise: { يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ } [en-Nebe: 78/40] “İnsanın kendi elleriyle önden gönderdiklerine bakacağı [gün]” şeklinde açıklamıştır.
32491. Metin
وَقَوْلُهُ: يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ [٨٠ \ ٣٤ - ٣٥] .
Ve O'nun: { يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ } [Abese: 80/34-35] “Kişinin kardeşinden, annesinden ve babasından kaçacağı gün” sözü [de bunlardandır].
32492. Metin
وَأَيْضًا فَإِنَّ كُلَّ حَالَةٍ يَذْكُرُ مَعَهَا الْحَالَ الَّذِي يُنَاسِبُهَا، فَالْقَارِعَةُ مِنَ الْقَرْعِ وَهُوَ الضَّرْبُ، نَاسَبَ أَنْ يَذْكُرَ مَعَهَا مَا يُوهِنُ قُوَى الْإِنْسَانِ إِلَى ضِعْفِ الْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ، وَيُفَكِّكُ تَرَابُطَ الْجِبَالِ إِلَى هَبَاءِ الْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ.
Ayrıca [Allah Teâlâ], her durumla birlikte ona uygun olan hali zikreder. el-Kâria, vurup çarpmak anlamına gelen el-kar'dan (الْقَرْع) türemiştir. Bu sebeple onunla birlikte, insanın gücünü etrafa saçılmış pervanelerin zayıflığına düşürecek ve dağların birbirine kenetlenmiş yapısını atılmış yün tozuna çevirecek şeylerin zikredilmesi uygun düşmüştür.
32493. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ.
Allah Teâlâ'nın: { يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ } “O gün insanlar, etrafa saçılmış pervaneler gibi olurlar” sözü.
32494. Metin
الْفَرَاشُ: جَمْعُ فَرَاشَةٍ.
el-Ferâş (الْفَرَاشُ), feraşe (فَرَاشَة / pervane, kelebek) kelimesinin çoğuludur.
32495. Metin
وَقِيلَ: هِيَ الَّتِي تَطِيرُ وَتَتَهَافَتُ فِي النَّارِ.
Denildi ki: O, uçup ateşe hücum eden [küçük kelebektir].
32496. Metin
وَقِيلَ: طَيْرٌ رَقِيقٌ يَقْصِدُ النَّارَ وَلَا يَزَالُ يَتَقَحَّمُ عَلَى الْمِصْبَاحِ وَنَحْوِهِ حَتَّى يَحْتَرِقَ.
Denildi ki: Ateşe yönelen, kandil ve benzerinin içine yanıncaya kadar kendini art arda atan narin bir uçucu canlıdır.
32497. Metin
وَذَكَرَ الشَّيْخُ فِي إِمْلَائِهِ قَوْلَ جَرِيرٍ:
Şeyh, ders notlarında Cerîr'in şu sözünü zikretmiştir:
32498. Metin
إِنَّ الْفَرَزْدَقَ مَا عَلِمْتُ وَقَوْمَهُ ... مِثْلَ الْفَرَاشِ غَشَيْنَ نَارَ الْمُصْطَلَى
"Şüphesiz Ferazdak ve kavmi, bildiğim kadarıyla... Isınan kimsenin ateşine üşüşen pervaneler gibidir."
32499. Metin
وَقَالَ الْفَرَّاءُ: هُوَ غَوْغَاءُ الْجَرَادِ الَّذِي يَنْتَشِرُ فِي الْأَرْضِ وَيَرْكَبُ بَعْضُهُ بَعْضًا مِنَ الْهَوْلِ.
Ferrâ şöyle demiştir: O, yeryüzüne yayılan ve dehşetten birbiri üstüne yığılan çekirge sürüsüdür.
32500. Metin
وَنَقَلَ الْقُرْطُبِيُّ عَنِ الْفَرَّاءِ: أَنَّهُ الْهَمَجُ الطَّائِرُ مِنْ بَعُوضٍ وَغَيْرِهِ.
Kurtubî, Ferrâ'dan şunu nakletmiştir: O, sivrisinek ve benzeri uçuşan küçük haşerelerdir.
32501. Metin
وَمِنْهُ الْجَرَادُ. وَيُقَالُ: هُوَ أَطْيَشُ مِنْ فَرَاشَةٍ قَالَ:
Çekirge de bunlardandır. "O, pervaneden daha şaşkındır" denilir. [Şair] şöyle demiştir:
32502. Metin
طُوَيْشٌ مِنْ نَفَرِ أَطْيَاشِ ... أَطْيَشُ مِنْ طَائِرَةِ الْفَرَاش
"Şaşkınlar güruhundan küçük bir şaşkındır... Uçuşan pervaneden daha sersemdir."
32503. Metin
وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ جَابِرٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «مَثَلِي وَمَثَلُكُمْ كَمَثَلِ رَجُلٍُُ
Sahih-i Müslim'de Câbir'den [rivayet edildiğine göre] o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Benimle sizin misaliniz, bir adamın misali gibidir ki;
32504. Metin
أَوْقَدَ نَارًا فَجَعَلَ الْجَنَادِبُ وَالْفَرَاشُ يَقَعْنَ فِيهَا، وَهُوَ يَذُبُّهُنَّ عَنْهَا. وَأَنَا آخِذٌ بِحُجُزِكُمْ عَنِ النَّارِ وَأَنْتُمْ تَفَلَّتُونَ مِنْ يَدِي» .
bir ateş yakmış, çekirgeler ve pervaneler de o ateşe düşmeye başlamış, o da onları ateşten kovmaya çalışmaktadır. Ben de sizi ateşten korumak için eteklerinizden tutuyorum; siz ise benim elimden kurtulup [ateşe] atılıyorsunuz.»
32505. Metin
وَالْمَبْثُوثُ: الْمُنْتَشِرُ.
el-Mebsûs (الْمَبْثُوثُ), etrafa yayılmış demektir.
32506. Metin
وَمِثْلُهُ قَوْلُهُ: يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْدَاثِ كَأَنَّهُمْ جَرَادٌ مُنْتَشِرٌ [٥٤ \ ٧] .
O'nun şu sözü de bunun gibidir: { يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْدَاثِ كَأَنَّهُمْ جَرَادٌ مُنْتَشِرٌ } [el-Kamer: 54/7] “Kabirlerden, etrafa yayılmış çekirgeler gibi çıkarlar.”
32507. Metin
وَتَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ بَيَانُهُ فِي سُورَةِ «اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ» ، وَسُورَةِ «ق وَالْقُرْآنِ» ، وَسُورَةِ «يس وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ» . بِمَا يُغْنِي عَنْ إِعَادَتِهِ هُنَا.
Şeyh -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- bunu "İkterebeti's-Sâa" (Kamer), "Kâf ve'l-Kur'ân" (Kâf) ve "Yâsîn ve'l-Kur'âni'l-Hakîm" (Yâsîn) surelerinde burada tekrar etmeye gerek bırakmayacak şekilde açıklamıştı.
32508. Metin
وَقَدْ قِيلَ: إِنَّ وَصْفَهَا بِالْفَرَاشِ فِي أَوَّلِ حَالِهَا فِي الِاضْطِرَابِ وَالْحَيْرَةِ.
Denildi ki: Onların ilk durumlarında pervaneye benzetilmeleri, çalkantı ve şaşkınlık içinde olmalarından dolayıdır.
32509. Metin
وَوَصْفَهُمْ كَالْجَرَادِ فِي الْكَثْرَةِ وَوَحْدَةِ الِاتِّجَاهِ: مُهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِي [٥٤ \ ٨] .
Çekirge gibi nitelendirilmeleri ise çokluk ve tek bir yöne yönelme bakımındandır: { مُهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِي } [el-Kamer: 54/8] “O çağırıcıya doğru koşarak...”
32510. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ.
Allah Teâlâ'nın: { وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ } “Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur” sözü.
32511. Metin
تَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ فِي سُورَةِ الْوَاقِعَةِ بَيَانُ أَحْوَالِ الْجِبَالِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ بَدْئِهَا بِكَثِيبٍ مَهِيلٍ، ثُمَّ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ، ثُمَّ تَسِيرُ كَالسَّرَابِ.
Şeyh -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- Vâkıa Suresi'nde kıyamet gününde dağların akıp giden bir kum yığını olmasından başlayıp, sonra atılmış renkli yün gibi olmasına, ardından serap gibi akıp gitmesine kadar geçireceği halleri açıklamıştı.
32512. Metin
وَأَحَالَ فِيهَا عَلَى غَيْرِهَا، كَقَوْلِهِ: تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ [٢٧ \ ٨٨] .
Orada, O'nun şu sözü gibi başka ayetlere de atıfta bulunmuştu: { تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ } [en-Neml: 27/88] “Sen onları hareketsiz sanırsın, oysa onlar bulutların geçişi gibi geçer giderler.”
32513. Metin
وَتَقَدَّمَتِ الْإِشَارَةُ إِلَى ذَلِكَ فِي سُورَةِ «سَأَلَ سَائِلٌ» .
Buna "Seele sâilun" (Meâric) Suresi'nde de işaret edilmişti.
32514. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: فَأَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ.
Allah Teâlâ'nın: { فَأَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ } “Artık kimin tartıları ağır gelirse, işte o, hoşnut edici bir hayat içindedir” sözü.
32515. Metin
فِي قَوْلِهِ: ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ دَلَالَةٌ عَلَى وَقْعِ الْوَزْنِ لِكُلِّ إِنْسَانٍ.
O'nun: "tartıları ağır gelirse" sözünde, her insan için tartı işleminin gerçekleşeceğine bir delalet vardır.
32516. Metin
وَالْمَوَازِينُ: يُرَادُ بِهَا الْمَوْزُونُ، وَيُرَادُ بِهَا آلَةُ الْوَزْنِ، كَالْمَعَايِيرِ، وَهُمَا مُتَلَازِمَانِ.
el-Mevâzîn (الْمَوَازِينُ) ile tartılan ameller kastedilebileceği gibi, ölçü aletleri gibi tartı aletinin kendisi de kastedilmiş olabilir; bu ikisi birbirini gerektirir.
32517. Metin
وَتَقَدَّمَ أَنَّ الْمَعَايِيرَ بِالذَّرَّةِ وَأَقَلَّ مِنْهَا.
Ölçülerin zerre miktarınca ve ondan daha azı ile olacağı daha önce geçmişti.
32518. Metin
وَقَدْ جَاءَ نُصُوصٌ عَلَى وَضْعِ الْمَوَازِينِ وَإِقَامَتِهَا بِالْعَدْلِ وَالْقِسْطِ.
Mizanların kurulacağına ve adaletle, hakkaniyetle ikame edileceğine dair nasslar gelmiştir.
32519. Metin
وَتَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ بَيَانُ ذَلِكَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَإِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ أَتَيْنَا بِهَا وَكَفَى بِنَا حَاسِبِينَ [٢١ \ ٤٧] .
Şeyh -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- bunu, Allah Teâlâ'nın şu sözünün tefsirinde açıklamıştı: { وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَإِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ أَتَيْنَا بِهَا وَكَفَى بِنَا حَاسِبِينَ } [el-Enbiyâ: 21/47] “Kıyamet günü için adalet terazilerini kurarız; hiçbir kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmez. Bir hardal tanesi ağırlığınca bile olsa onu getiririz. Hesap görücü olarak biz yeteriz.”
32520. Metin
وَقَوْلُهُ: فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ، قَالُوا: بِمَعْنَى مُرْضِيَّةٍ، وَرَاضِيَةٌ أَصْلُهَا مُرْضِيَّةٌ، كَمَا فِي قَوْلِهِ: وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاعِمَةٌ لِسَعْيِهَا رَاضِيَةٌ [٨٨ \ ٨ - ٩] ، إِسْنَادُ الرِّضَى لِلْعِيشَةِ، عَلَى أَنَّهَا هِيَ فَاعِلَةُ الرِّضَى ; لِأَنَّ كَلِمَةَ الْعِيشَةِ جَامِعَةٌ لِنَعِيمِ الْجَنَّةِ وَأَسْبَابِ النَّعِيمِ، رَاضِيَةٌ طَائِعَةٌ لَيِّنَةٌ لِأَصْحَابِ الْجَنَّةِ، فَتُفَجَّرُ لَهُمُ الْأَنْهَارُ طَوَاعِيَةً، وَتَدْنُو الثِّمَارُ طَوَاعِيَةً، كَمَا فِي قَوْلِهِ: قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ [٦٩ \ ٢٣] .
O'nun: { فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ } “işte o, hoşnut edici bir hayat içindedir” sözüne gelince; [âlimler] "hoşnut olunan (mardıyye)" anlamında olduğunu söylemişlerdir. Râdiye (رَاضِيَة), aslen mardıyye (مُرْضِيَّة) demektir; nitekim: { وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاعِمَةٌ لِسَعْيِهَا رَاضِيَةٌ } [el-Gâşiye: 88/8-9] “O gün birtakım yüzler de nimet içindedir; yaptıklarından ötürü hoşnutturlar” ayetinde olduğu gibi. Hoşnutluğun yaşayışa isnat edilmesi, onun bizzat hoşnutluğun faili olması sebebiyledir; çünkü "yaşayış" kelimesi cennet nimetlerini ve nimet sebeplerini kapsamaktadır; [bu hayat] cennet ehline karşı boyun eğmiş, uysal ve yumuşaktır. Böylece nehirler onlar için kendiliğinden fışkırır, meyveler kendiliğinden yaklaşır; nitekim: { قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ } [el-Hâkka: 69/23] “Onun devşirilecek meyveleri pek yakındır” ayetinde buyurulduğu gibi.
32521. Metin
فَالْقَوْلُ الْأَوَّلُ: هُوَ الْمَعْرُوفُ فِي الْبَلَاغَةِ بِإِطْلَاقِ الْمَحَلِّ وَإِرَادَةِ الْحَالِّ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: فَلْيَدْعُ نَادِيَهُ [٩٦ \ ١٧] .
Birinci görüş: Belagatte mekanın zikredilip mekanda bulunanın kastedilmesi (ıtlâku'l-mahall ve irâdetu'l-hâl) olarak bilinen kuraldır; nitekim Allah Teâlâ'nın: { فَلْيَدْعُ نَادِيَهُ } [el-Alak: 96/17] “O hemen meclisini çağırsın!” buyurması gibidir.
32522. Metin
وَالنَّادِي: مَكَانُ مُنْتَدَى الْقَوْمِ، أَيْ يُنَادِي بَعْضُهُمْ بَعْضًا لِلِاجْتِمَاعِ فِيهِ.
en-Nâdî (النَّادِي), kavmin toplanma mekanıdır; yani orada toplanmak için birbirlerini çağırırlar.
32523. Metin
وَالْمُرَادُ: مَنْ يَحُلُّ فِي هَذَا النَّادِي، وَيَكُونُ هُنَا أَطْلَقَ الْمَحَلَّ وَهُوَ مَحَلُّ الْعِيشَةِ، وَأَرَادَ الْحَالَّ فِيهَا.
Kastedilen ise bu mecliste bulunan kimselerdir. Burada da mekan olan yaşantı mekanı mutlak olarak zikredilmiş, onda bulunan kimse kastedilmiştir.
32524. Metin
وَعَلَى الثَّانِي: فَهُوَ إِسْنَادٌ حَقِيقِيٌّ مِنْ إِسْنَادِ الرِّضَى لِمَنْ وَقَعَ مِنْهُ أَوْ قَامَ بِهِ. وَمِمَّا هُوَ جَدِيرٌ بِالذِّكْرِ أَنَّ حَمْلَهُ عَلَى الْأُسْلُوبِ الْبَيَانِيِّ لَيْسَ مُتَّجَهًا كَالْآيَةِ الْأُخْرَى ; لِأَنَّ الْعِيشَةَ لَيْسَتْ مَحَلًّا لِغَيْرِهَا بَلْ هِيَ حَالَّةٌ، وَالْمَحَلُّ الْحَقِيقِيُّ هُوَ الْجَنَّةُ وَالْعِيشَةُ حَالَّةٌ فِيهَا، وَهِيَ اسْمٌ لِمَعَانِي النَّعِيمِ كَمَا تَقَدَّمَ، فَيَكُونُ حَمْلُ الْإِسْنَادِ عَلَى الْحَقِيقَةِ أَصَحُّ.
İkinci görüşe göre ise bu, hoşnutluğun kendisinden sadır olduğu veya kendisinde var olduğu şeye isnat edilmesi kabilinden hakiki bir isnattır. Şunu belirtmek gerekir ki, onun diğer ayetteki gibi beyan üslubuna (mecaza) hamledilmesi isabetli değildir; çünkü yaşayış, başkası için mekan (mahall) değil, aksine mekanda yerleşendir (hâll). Gerçek mekan ise cennettir ve yaşayış onda yerleşmiştir. O, daha önce geçtiği üzere nimet manalarının bir ismidir. Dolayısıyla isnadın hakikate hamledilmesi daha doğrudur.
32525. Metin
وَقَدْ جَاءَتِ الْأَحَادِيثُ: أَنَّ الْجَنَّةَ تُحِسُّ بِأَهْلِهَا وَتَفْرَحُ بِعَمَلِ الْخَيْرِ، كَمَا أَنَّهَا تَتَزَيَّنُ وَتَبْتَهِجُ فِي رَمَضَانَ، وَأَنَّهَا تَنَاظَرَتْ مَعَ النَّارِ. وَكُلٌّ يُدْلِي بِأَهْلِهِ وَفَرَحِهِ بِهِمْ، حَتَّى وَعَدَ اللَّهُ كُلًّا بِمِلْئِهَا.
Nitekim hadislerde cennetin kendi ehlini hissettiği ve hayır amellerle sevindiği, Ramazan ayında süslenip neşelendiği ve cehennem ile tartıştığı rivayet edilmiştir. Her ikisi de kendi ehlini ve onlara olan sevincini öne sürmüş, nihayetinde Allah her ikisine de kendilerini doldurmayı vadetmiştir.
32526. Metin
وَنُصُوصُ تَلَقِّي الْحُورِ وَالْوِلْدَانِ وَالْمَلَائِكَةِ فِي الْجَنَّةِ لِأَهْلِ الْجَنَّةِ بِالرِّضَى وَالتَّحِيَّةِ مَعْلُومَةٌ.
Cennette hurilerin, vildanların ve meleklerin cennet ehlini rıza ve tebrikle karşılamalarına dair nasslar malumdur.
32527. Metin
وَقَوْلُهُ: لَهُمْ فِيهَا فَاكِهَةٌ وَلَهُمْ مَا يَدَّعُونَ [٣٦ \ ٥٧] ، أَيْ: لَا يَتَأَخَّرُ عَنْهُمْ شَيْءٌ.
O'nun: { لَهُمْ فِيهَا فَاكِهَةٌ وَلَهُمْ مَا يَدَّعُونَ } [Yâsîn: 36/57] “Orada onlar için her çeşit meyve vardır ve istedikleri her şey onlarındır” buyruğu, yani onlardan hiçbir şey geri kalmaz/gecikmez [demektir].
32528. Metin
وَقَوْلُهُ: وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ [٣٩ \ ٧٣] .
O'nun: { وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ } [ez-Zümer: 39/73] “Bekçileri onlara: 'Selam sizlere, tertemiz geldiniz! Artık ebedi kalmak üzere girin buraya' derler” buyruğu [da böyledir].
32529. Metin
وَقَوْلُهُ: فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌّ [٥٥ \ ٥٦] .
O'nun: { فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌّ } [er-Rahmân: 55/56] “Oralarda bakışlarını sadece eşlerine dikmiş öyle kadınlar vardır ki, onlardan önce kendilerine ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur” buyruğu [da böyledir].
32530. Metin
وَقَاصِرَاتُ الطَّرْفِ عَنْ رِضًى بِأَهْلِهِنَّ. وَمِنْهُ حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِ [٥٥ \ ٧٢] ، أَيْ عَلَى أَزْوَاجِهِنَّ.
Bakışlarını sadece eşlerine dikmiş olmaları, eşlerinden hoşnut olmalarındandır. { حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِ } [er-Rahmân: 55/72] “Çadırlara kapanmış huriler vardır” ayeti de bu kabildendir; yani [bakışları ve ilgileri sadece] eşlerine hasredilmiştir.
32531. Metin
وَقَوْلُهُ: وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا وَذُلِّلَتْ قُطُوفُهَا تَذْلِيلًا [٧٦ \ ١٤] ، وَنَحْوُ ذَلِكَ، مِمَّا يُشْعِرُ بِأَنَّ نَعِيمَ الْجَنَّةِ بِنَفْسِهِ رَاضٍ بِأَهْلِ الْجَنَّةِ، وَاللَّهُ ﷾ أَعْلَمُ.
O'nun: { وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا وَذُلِّلَتْ قُطُوفُهَا تَذْلِيلًا } [el-İnsân: 76/14] “Ağaçlarının gölgeleri üzerlerine sarkmış, devşirilecek meyveleri de alabildiğine kolaylaştırılmıştır” buyruğu ve benzerleri, cennet nimetinin bizzat kendisinin cennet ehlinden hoşnut olduğunu hissettirmektedir. Allah celle celâluhu en iyisini bilir.
32532. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ.
Allah Teâlâ'nın: { وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ } “Kimin de tartıları hafif gelirse, artık onun anası (varacağı yer) Hâviye'dir” buyruğu.
32533. Metin
وَقَعَ الْخِلَافُ فِي الْمُرَادِ مِنْ قَوْلِهِ: فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ، هَلِ الْمُرَادُ بِأُمِّهِ مَأْوَاهُ وَهِيَ النَّارُ، وَأَنَّ هَاوِيَةً مِنْ أَسْمَائِهَا، أَمِ الْمُرَادُ بِأُمِّهِ رَأْسُهُ وَأَنَّ هَاوِيَةً مِنَ الْهُوِيِّ، فَيُلْقَى فِي النَّارِ مُنَكِّسًا رَأْسَهُ يَهْوِي فِي النَّارِ.
O'nun: { فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ } “artık onun anası (varacağı yer) Hâviye'dir” sözünden ne kastedildiği hususunda ihtilaf vaki olmuştur: Acaba "anası" ile kastedilen onun sığınağı olan cehennem midir ve "Hâviye" onun isimlerinden biri midir, yoksa "anası" ile kastedilen onun başı mıdır ve "hâviye" düşmek/yuvarlanmak (el-hüviyy) kökünden olup baş aşağı cehenneme atılacak ve cehenneme yuvarlanacak mıdır?
32534. Metin
وَقَدْ بَحَثَ الشَّيْخُ رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ ذَلِكَ فِي دَفْعِ إِيهَامِ الِاضْطِرَابِ، وَلَا يَبْعُدُ مَنْ يَقُولُ إِنَّهُ لَا تَعَارُضَ بَيْنَ الْقَوْلَيْنِ.
Şeyh -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- bunu Def'u Îhâmi'l-Iztırâb'da ele almıştır. Bu iki görüş arasında bir çelişki olmadığını söyleyen kimsenin görüşü de uzak bir ihtimal değildir.
32535. Metin
فَتَكُونُ «أُمُّهُ هَاوِيَةٌ» ، وَهِيَ النَّارُ وَيُلْقَى فِيهَا مُنَكَّسًا تَهْوِي رَأْسُهُ وَالْعِيَاذُ بِاللَّهِ.
Buna göre onun "anası Hâviye", yani cehennem olur ve oraya başı aşağı doğru yuvarlanarak baş aşağı atılır -Allah'a sığınırız-.
32536. Metin
وَحَكَى الْقُرْطُبِيُّ عَلَى أَنَّ الْأُمَّ بِمَعْنَى قَوْلِ لَبِيَدٍ:
Kurtubî, "ümm" (ana) kelimesinin Lebîd'in şu sözündeki anlamda olduğunu nakletmiştir:
32537. Metin
فَالْأَرْضُ مَعْقِلُنَا وَكَانَتْ أُمَّنَا ... فِيهَا مَقَابِرُنَا وَفِيهَا نُوَلَدُ
"Yeryüzü sığınağımızdır ve o bizim anamızdı / Kabirlerimiz oradadır ve orada doğarız."
32538. Metin
وَعَلَى مَعْنَى الْهَاوِيَةِ الْبَعِيدَةِ وَالدَّاهِيَةِ، قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Hâviye'nin uzak ve büyük felaket anlamında oluşuna şairin şu sözü [örnektir]:
32539. Metin
يَا عَمْرُو لَوْ نَالَتْكَ رِمَاحُنَا ... كُنْتَ كَمَنْ تَهْوِي بِهِ الْهَاوِيَهْ
"Ey Amr! Mızraklarımız sana ulaşmış olsaydı / Hâviye'nin (uçurumun) içine yuvarladığı kimse gibi olurdun."
32540. Metin
وَالْهَاوِيَةُ: مَكَانُ الْهَوِيِّ.
el-Hâviye (الْهَاوِيَة), düşüş (hüviyy) yeridir.
32541. Metin
كَمَا قِيلَ:
Nitekim şöyle denilmiştir:
32542. Metin
أَكَلْتُ دَمًا إِنْ لَمْ أَرْعَكِ بِضَرَّةٍ ... بَعِيدَةِ مَهْوَى الْقُرْطِ مَيَّاسَةَ الْقَدّ
"Kan yemiş olayım eğer seni bir kuma ile korkutmazsam / Küpe düşüş yeri uzak (boynu uzun), salına salına yürüyen boylu poslu [bir kuma ile]."
32543. Metin
أَوْ طَيِّبَةَ النَّشْرِ.
Veya "kokusu güzel" [şeklinde rivayet edilmiştir].
32544. Metin
وَفِي الْحَدِيثِ: «إِنَّ أَحَدَكُمْ لَيَتَكَلَّمُ بِالْكَلِمَةِ لَا يَرَى بِهَا بَأْسًا يَهْوِي بِهَا فِي النَّارِ سَبْعِينَ خَرِيفًا» .
Hadiste de şöyle buyrulmuştur: “Şüphesiz sizden biri, kendisinde bir sakınca görmediği bir kelimeyi söyler de o sebeple cehennemde yetmiş sonbahar (yıl) derinliğe yuvarlanır.”
32545. Metin
نَسْأَلُ اللَّهَ السَّلَامَ.
Allah'tan selamet dileriz.
32546. Metin
وَقَدْ فَسَّرَ الْهَاوِيَةَ بِمَا بَعْدَهَا: وَمَا أَدْرَاكَ مَا هِيَهْ نَارٌ حَامِيَةٌ [١٠١ \ ١٠ - ١١] .ُُ
[Allah Teâlâ], Hâviye'yi peşinden gelen şu ayetle açıklamıştır: { وَمَا أَدْرَاكَ مَا هِيَهْ نَارٌ حَامِيَةٌ } [el-Kâria: 101/10-11] “Onun ne olduğunu sen nereden bileceksin? O, kızgın bir ateştir!”
32547. Metin
وَقَدْ فَسَّرَ الْهَاوِيَةَ بِأَنَّهَا أَسْفَلُ دَرَكَاتِ النَّارِ. عِيَاذًا بِاللَّهِ.
Hâviye, cehennemin en alt derekesi (tabakası) olarak da tefsir edilmiştir. Allah'a sığınırız.
32548. Metin
وَقَدْ جَاءَ قَوْلُهُ تَعَالَى: كَلَّا لَيُنْبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِ وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحُطَمَةُ نَارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ [١٠٤ \ ٤ - ٦] .
Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { كَلَّا لَيُنْبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِ وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحُطَمَةُ نَارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ } [el-Hümeze: 104/4-6] “Hayır! Andolsun ki o, Hutame'ye atılacaktır. Hutame'nin ne olduğunu sen nereden bileceksin? O, Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir.”
32549. Metin
وَالنَّبْذُ: الطَّرْحُ، مِمَّا يُرَجِّحُ مَا قُلْنَاهُ مِنْ إِمْكَانِ إِرَادَةِ الْمَعْنَيَيْنِ كَوْنُ أُمِّهِ هِيَ الْهَاوِيَةُ أَيِ النَّارُ، يَهْوِي فِيهَا عَلَى أُمِّ رَأْسِهِ، وَذَلِكَ بِالنَّبْذِ فِي الْهَاوِيَةِ بَعِيدَةِ الْمَهْوَى، وَعَادَةُ الْجِسْمِ إِذَا أُلْقِيَ مِنْ شَاهِقٍ بَعِيدًا يُسْبِقُهُ إِلَى أَسْفَلَ أَثْقَلُهُ، وَأَثْقَلُ جِسْمِ الْإِنْسَانِ رَأْسُهُ. وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ.
en-Nebz (النَّبْذ), fırlatıp atmak demektir. Bu da, iki anlamın birden kastedilmiş olabileceğine dair söylediğimiz görüşü kuvvetlendirmektedir: Yani onun anası Hâviye, yani ateştir; oraya başının üstü (ümmü re'si) üzere yuvarlanır. Bu da derinliği uzak olan Hâviye'ye fırlatılıp atılmasıyla olur. Nitekim bir cisim yüksek bir yerden uzağa atıldığında, aşağıya doğru en ağır kısmı önden gider; insan bedeninin en ağır kısmı ise başıdır. Allah Teâlâ en iyisini bilir.