33294. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
33295. Metin
سُورَةُ الْمَسَد
MESED SURESİ
33296. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ. التَّبُّ: الْقَطْعُ.
Yüce Allah'ın buyruğu: { تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ } “Ebu Leheb'in iki eli kurusun; kurudu da!” et-Tebb (التَّبُّ), kesilip kopmak demektir.
33297. Metin
وَمِنَ الْمَادَّةِ: بَتَّ بِتَقْدِيمِ الْبَاءِ، فَهِيَ تَدُورُ عَلَى مَعْنَى الْقَطْعِ، كَمَا يُفِيدُهُ فِقْهُ اللُّغَةِ فِي دَوَرَانِ الْمَادَّةِ عَلَى مَعْنًى وَاحِدٍ.
Aynı kökten [harf takdimiyle] gelen bette (بَتَّ) de -dilbiliminde (fıkhu'l-lüga) bir kökün tek bir anlam etrafında dönmesi kuralının ifade ettiği üzere- kesme anlamı etrafında döner.
33298. Metin
وَقَالَ: التَّبُّ، وَالتَّبَبُ، وَالتِّبَابُ، وَالتَّبِيبُ، وَالتَّتْبِيبُ: النَّقْصُ وَالْخَسَارُ، إِلَى أَنْ قَالَ: وَتَبَّتْ يَدَاهُ: ضَلَّتَا وَخَسِرَتَا.
[Sözlük yazarı] şöyle demiştir: et-Tebb (التَّبُّ), et-Tebeb (التَّبَبُ), et-Tibâb (التِّبَابُ), et-Tebîb (التَّبِيبُ) ve et-Tetbîb (التَّتْبِيبُ); noksanlık ve hüsran demektir. Devamında da: "Tebbet yedâhu; iki eli sapkınlığa düştü ve hüsrana uğradı" demiştir.
33299. Metin
وَقَالَ الْفَخْرُ الرَّازِيُّ: التَّبَاتُ: الْهَلَاكُ، وَنَظِيرُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَمَا كَيْدُ فِرْعَوْنَ إِلَّا فِي تَبَابٍ [٤٠ \ ٣٧] ، أَيْ: فِي هَلَاكٍ.
Fahruddin er-Râzî şöyle demiştir: et-Tebât (التَّبَاتُ), helak olmaktır. Bunun benzeri Yüce Allah'ın şu buyruğudur: { وَمَا كَيْدُ فِرْعَوْنَ إِلَّا فِي تَبَابٍ } [Mü'min, 40/37] “Firavun'un tuzağı ancak helak olmaya [mahkûmdur]”. Yani helak içindedir.
33300. Metin
وَذَلِكَ لِأَنَّ أَبَا لَهَبٍ أَهْلَكَ نَفْسَهُ بِفَسَادِ اعْتِقَادِهِ وَسُوءِ فِعَالِهِ، كَمَا جَاءَ فِي السُّنَّةِ قَوْلُ الْأَعْرَابِيِّ: هَلَكْتُ وَأَهْلَكْتُ: أَيْ بِوِقَاعِهِ أَهْلَهُ فِي رَمَضَانَ، وَجَاءَ قَوْلُهُ تَعَالَى: فَمَا أَغْنَتْ عَنْهُمْ آلِهَتُهُمُ الَّتِي يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ لَمَّا جَاءَ أَمْرُ رَبِّكَ وَمَا زَادُوهُمْ غَيْرَ تَتْبِيبٍ [١١ \ ١٠١] .
Bu da Ebu Leheb'in bozuk inancı ve kötü fiilleri sebebiyle kendini helak etmesinden ötürüdür. Nitekim Sünnette bedevinin, Ramazan'da eşiyle cinsel ilişkide bulunması sebebiyle "Helak oldum ve helak ettim" demesi şeklinde geçtiği gibi, Yüce Allah'ın şu buyruğunda da gelmiştir: { فَمَا أَغْنَتْ عَنْهُمْ آلِهَتُهُمُ الَّتِي يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ لَمَّا جَاءَ أَمْرُ رَبِّكَ وَمَا زَادُوهُمْ غَيْرَ تَتْبِيبٍ } [Hûd, 11/101] “Rabbinin emri geldiğinde Allah'ı bırakıp da yalvardıkları tanrıları kendilerine hiçbir fayda sağlamadı ve onlara helakten başka bir şey artırmadı.”
33301. Metin
فَقَالُوا: غَيْرَ خُسْرَانٍ، وَالْخُسْرَانُ يُؤَدِّي إِلَى الْهَلَاكِ، وَالْقَطْعِ.
Bunun için "hüsrandan başka [bir şey artırmadı]" demişlerdir. Hüsran ise helake ve kesilip mahvolmaya götürür.
33302. Metin
كَمَا جَاءَ فِي مَعْنَاهُ فِي قِصَّةِ صَالِحٍ عَلَيْهِ وَعَلَى نَبِيِّنَا الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ. قَوْلُهُ تَعَالَى: فَمَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ عَصَيْتُهُ فَمَا تَزِيدُونَنِي غَيْرَ تَخْسِيرٍ [١١ \ ٦٣] ، فَظَهَرَ مِنْ هَذَا كُلِّهِ أَنَّ مَعْنَى: تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ، دَائِرٌ بَيْنَ مَعْنَى الْقَطْعِ وَالْهَلَاكِ وَالْخُسْرَانِ.
Nitekim Salih'in -ona ve Peygamberimize salât ve selâm olsun- kıssasında da bu anlamda geçmiştir. Yüce Allah'ın şu buyruğu: { فَمَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ عَصَيْتُهُ فَمَا تَزِيدُونَنِي غَيْرَ تَخْسِيرٍ } [Hûd, 11/63] “Eğer O'na isyan edersem, Allah'a karşı beni kim koruyabilir? O halde siz bana hüsrandan başka bir şey artırmıyorsunuz.” Bütün bunlardan açığa çıkmıştır ki { تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ } ifadesinin anlamı; kesilme, helak olma ve hüsran anlamları etrafında dönmektedir.
33303. Metin
أَمَّا قَطْعُهَا فَلَمْ يُقَدِّرْ عَلَيْهِ قَطْعَ يَدَيْهِ قَبْلَ مَوْتِهِ.
Ellerinin kesilmesine gelince; ölümünden önce iki elinin kesilmesi ona takdir edilmemiştir.
33304. Metin
وَأَمَّا الْهَلَاكُ وَالْخُسْرَانُ: فَقَدْ هَلَكَ بِالْغُدَّةِ.
Helak ve hüsrana gelince; o, [bulaşıcı ve ölümcül] bir ur hastalığı (gudde) sebebiyle helak olmuştur.
33305. Metin
وَأَمَّا الْخُسْرَانُ: فَمَا أَشَدَّ خُسْرَانِهِ بَعْدَ هَذَا الْحُكْمِ عَلَيْهِ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى.
Hüsrana gelince; Yüce Allah'ın onun hakkındaki bu hükmünden sonra onun hüsranı ne de büyüktür!
33306. Metin
وَإِذَا كَانَ الْمَعْنَى قَدْ تَعَيَّنَ بِنَصِّ الْقُرْآنِ فِي الْهَلَاكِ وَالْخُسْرَانِ، فَمَا مَعْنَى إِسْنَادِ التَّبِّ لِلْيَدَيْنِ؟
Anlam Kur'an'ın nassıyla helak ve hüsran olarak belirlendiğine göre, tebb (helak/kuruma) fiilinin iki ele isnat edilmesinin anlamı nedir?
33307. Metin
الْجَوَابُ: أَنَّ ذَلِكَ مِنْ بَابِ إِطْلَاقِ الْبَعْضِ وَإِرَادَةِ الْكُلِّ كَمَا تَقَدَّمَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ [٩٦ \ ١٦] ، مَعَ أَنَّ الْكَاذِبَ هُوَ صَاحِبُهَا.
Cevap: Bu, Yüce Allah'ın { نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ } [Alak, 96/16] “O yalancı alından” buyruğunda geçtiği gibi, parçayı zikredip bütünü kastetme (mecâz-ı mürsel) kabilindendir; oysa yalancı olan o alnın sahibidir.
33308. Metin
وَقَدْ قَدَّمْنَا هُنَاكَ أَنَّ مِثْلَ هَذَا الْأُسْلُوبِ لَا بُدَّ فِيهِ مِنْ زِيَادَةِ اخْتِصَاصٍ لِلْجُزْءِ الْمَنْطُوقِ فِي الْمَعْنَى الْمُرَادِ.
Orada da belirtmiştik ki, bu tür bir üslupta lafzen zikredilen parçanın kastedilen anlamda fazladan bir hususiyeti bulunması zorunludur.
33309. Metin
فَلَمَّا كَانَ الْكَذِبُ يُسَوِّدُ الْوَجْهَ وَيُذِلُّ النَّاصِيَةَ، وَعَكْسُهُ الصِّدْقُ يُبَيِّضُ الْوَجْهَ وَيُعِزُّ النَّاصِيَةَ، أَسْنَدَ هُنَاكَ الْكَذِبَ إِلَى النَّاصِيَةِ لِزِيَادَةِ اخْتِصَاصِهَا بِالْكَذِبِ عَنِ الْيَدِ مَثَلًا.
Yalan yüzü karartıp alnı zillete düşürdüğü, bunun zıddı olan doğruluk da yüzü ak edip alnı aziz kıldığı için, orada yalan -mesela ele nispetle- yalana daha fazla tahsisi ve ilgisi bulunduğu için alna isnat edilmiştir.
33310. Metin
وَلَمَّا كَانَ الْهَلَاكُ وَالْخُسْرَانُ غَالِبًا بِمَا تَكْسِبُهُ الْجَوَارِحُ، وَالْيَدُ أَشَدُّ اخْتِصَاصًا فِي ذَلِكَ أُسْنِدَ إِلَيْهَا الْبَتُّ.
Helak ve hüsran da çoğunlukla organların kazandığı amellerle olduğu ve bu konuda elin daha güçlü bir hususiyeti bulunduğu için bett/kesilme (helak) ona isnat edilmiştir.
33311. Metin
وَمِمَّا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْمَرَدَّ صَاحِبُ الْيَدَيْنِ، مَا جَاءَ بَعْدَهَا، قَوْلُهُ تَعَالَى: وَتَبَّ، أَيْ: أَبُو لَهَبٍ نَفْسُهُ.
Hükmün mercîinin iki elin sahibi olduğuna delalet eden hususlardan biri de ardından gelen Yüce Allah'ın { وَتَبَّ } “kurudu da” yani Ebu Leheb'in bizzat kendisi helak oldu buyruğudur.
33312. Metin
وَسَوَاءٌ كَانَ قَوْلُهُ تَعَالَى: تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ، عَلَى سَبِيلِ الْإِخْبَارِ أَوِ الْإِنْشَاءِ، فَإِنَّهُ مُحْتَمَلٌ مِنْ حَيْثُ اللَّفْظِ.
Yüce Allah'ın { تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ } buyruğu ister haber bildirme ister inşâ (beddua) yoluyla olsun, lafız bakımından her ikisine de ihtimallidir.
33313. Metin
وَلَكِنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى بَعْدَهُ: وَتَبَّ، فَهُوَ إِخْبَارٌ، فَيَكُونُ الْأَوَّلُ لِلْإِنْشَاءِ كَقَوْلِهِ: قُتِلَ الْإِنْسَانُ مَا أَكْفَرَهُ [٨٠ \ ١٧] .
Fakat Yüce Allah'ın ondan sonra gelen { وَتَبَّ } buyruğu bir haberdir. Dolayısıyla birincisi, O'nun { قُتِلَ الْإِنْسَانُ مَا أَكْفَرَهُ } [Abese, 80/17] “Canı çıksın o insanın, ne nankördür o!” buyruğunda olduğu gibi inşâ (beddua) için olur.
33314. Metin
ثُمَّ جَاءَ الثَّانِي تَصْدِيقًا لَهُ، وَجَاءَتْ قِرَاءَةُ ابْنِ مَسْعُودٍ «وَقَدْ تَبَّ» .
Sonra ikincisi onu doğrulayıcı olarak gelmiştir. İbn Mes'ud'un kıraati de «وَقَدْ تَبَّ» (ve nitekim kurudu/helak oldu) şeklinde gelmiştir.
33315. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ. سَوَاءٌ كَانَتْ مَا اسْتِفْهَامِيَّةً فَهُوَ اسْتِفْهَامُ إِنْكَارٍ، أَوْ كَانَتْ نَافِيَةً فَإِنَّهُ نَصَّ عَلَى أَنَّ مَالَهُ لَمْ يُغْنِ عَنْهُ شَيْئًا.
Yüce Allah'ın buyruğu: { مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ } “Ona ne malı fayda verdi ne de kazandığı.” Buradaki mâ (مَا) ister soru edatı olup inkârî istifham olsun, isterse olumsuzluk edatı olsun, malının ona hiçbir fayda sağlamadığını açıkça belirtmektedir.
33316. Metin
وَقَوْلُهُ: وَمَا كَسَبَ.
Ve O'nun { وَمَا كَسَبَ } “ne de kazandığı” buyruğu.
33317. Metin
فَقِيلَ: أَيْ مِنَ الْمَالِ الْأَوَّلِ مَا وَرِثَهُ أَوْ مَا كَسَبَ مِنْ عَمَلٍ جَرَّ عَلَيْهِ هَذَا الْهَلَاكَ، وَهُوَ عَدَاؤُهُ لِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ.
Şöyle denilmiştir: Yani ilk zikredilen maldan maksat miras aldığı, [kazandığından maksat ise] bu helaki kendi başına saran ameli, yani Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e olan düşmanlığıdır.
33318. Metin
وَنَظِيرُ هَذِهِ الْآيَةِ الْمُتَقَدِّمَةِ: وَمَا يُغْنِي عَنْهُ مَالُهُ إِذَا تَرَدَّى [٩٢ \ ١١] .
Bu ayetin daha önce geçen benzeri şudur: { وَمَا يُغْنِي عَنْهُ مَالُهُ إِذَا تَرَدَّى } [Leyl, 92/11] “Düştüğü (veya helak olduğu) zaman malı ona hiçbir fayda vermez.”
33319. Metin
وَتَقَدَّمَ الْكَلَامُ عَلَيْهِ هُنَاكَ.
Buna dair açıklama orada geçmişti.
33320. Metin
وَتَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ رَحْمَةُ اللَّهُ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ بَيَانُ مَعْنَى مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ، عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: مِنْ وَرَائِهِمْ جَهَنَّمُ وَلَا يُغْنِي عَنْهُمْ مَا كَسَبُوا شَيْئًا وَلَا مَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْلِيَاءَ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ [٤٥ \ ١٠] .
Şeyh'in -Allah Teâlâ bize de ona da rahmet eylesin- { مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ } ayetinin anlamına dair açıklaması, Yüce Allah'ın şu buyruğunun tefsirinde geçmişti: { مِنْ وَرَائِهِمْ جَهَنَّمُ وَلَا يُغْنِي عَنْهُمْ مَا كَسَبُوا شَيْئًا وَلَا مَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْلِيَاءَ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ } [Câsiye, 45/10] “Arkalarından da cehennem vardır. Kazandıkları şeyler de Allah'ı bırakıp edindikleri dostlar da kendilerine hiçbir fayda vermez. Onlar için büyük bir azap vardır.”
33321. Metin
وَسَاقَ كُلَّ النُّصُوصِ فِي هَذَا الْمَعْنَى بِتَمَامِهَا.
Ve bu anlamdaki bütün nassları eksiksiz olarak aktarmıştı.
33322. Metin
تَنْبِيهٌ
UYARI
33323. Metin
فِي هَذِهِ الْآيَةِ سُؤَالَانِ هُمَا:
Bu ayette iki soru bulunmaktadır:
33324. Metin
أَوَّلًا: لَقَدْ كَانَ ﷺ مَعَ قَوْمِهِ فِي مَكَّةَ مُلَاطِفًا حَلِيمًا، فَكَيْفَ جَابَهَ عَمَّهُ بِهَذَا الدُّعَاءِ: تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ؟ وَالْجَوَابُ: أَنَّهُ كَانَ يُلَاطِفُهُمْ مَا دَامَ يَطْمَعُ فِي إِسْلَامِهِمْ، فَلَمَّا يَئِسَ مِنْ ذَلِكَ، كَانَ هَذَا الدُّعَاءُ فِي مَحَلِّهِ، كَمَا وَقَعَ مِنْ إِبْرَاهِيمَ ﵇، كَانَ يُلَاطِفُ أَبَاهُ: يَا أَبَتِ لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَ [١٩ \ ٤٤] . يَا أَبَتِ إِنِّي قَدْ جَاءَنِي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ فَاتَّبِعْنِي أَهْدِكَ صِرَاطًا سَوِيًّا [١٩ \ ٤٣] ، فَلَمَّا يَئِسَ مِنْهُ تَبَرَّأَ مِنْهُ كَمَا قَالَ تَعَالَى: فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ أَنَّهُ عَدُوٌّ لِلَّهِ تَبَرَّأَ مِنْهُ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَأَوَّاهٌ حَلِيمٌ [٩ \ ١١٤] .
Birincisi: [Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke'de kavmine karşı çok nazik ve yumuşak huylu (halîm) idi; öyleyse amcasını { تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ } “Ebu Leheb'in iki eli kurusun” şeklindeki bu beddua ile nasıl karşılamıştır? Cevap şudur: Onların Müslüman olmalarını umduğu sürece kendilerine yumuşak davranıyordu; bundan ümidini kesince, bu beddua yerinde olmuştur. Nitekim İbrahim aleyhisselâm'dan da bu vuku bulmuştur; babasına yumuşak davranarak şöyle diyordu: { يَا أَبَتِ لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَ } [Meryem, 19/44] “Babacığım! Şeytana kulluk etme!”, { يَا أَبَتِ إِنِّي قَدْ جَاءَنِي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ فَاتَّبِعْنِي أَهْدِكَ صِرَاطًا سَوِيًّا } [Meryem, 19/43] “Babacığım! Doğrusu bana, sana gelmeyen bir ilim geldi; öyleyse bana uy ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” Ondan ümidini kesince ise, Yüce Allah'ın buyurduğu gibi ondan uzaklaştı: { فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ أَنَّهُ عَدُوٌّ لِلَّهِ تَبَرَّأَ مِنْهُ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَأَوَّاهٌ حَلِيمٌ } [Tevbe, 9/114] “Onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine apaçık belli olunca, ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çok duygulu ve yumuşak huyludur.”
33325. Metin
وَالسُّؤَالُ الثَّانِي: وَهُوَ مَجِيءُ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَتَبَّ، بَعْدَ قَوْلِهِ: تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ، مَعَ أَنَّهَا كَافِيَةٌ سَوَاءٌ كَانَتْ إِنْشَاءً لِلدُّعَاءِ عَلَيْهِ أَوْ إِخْبَارًا بِوُقُوعِ ذَلِكَ مِنْهُ.
İkinci soru: Yüce Allah'ın { تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ } buyruğunun -ister aleyhine bir beddua inşâsı olsun isterse ondan bunun vuku bulduğuna dair bir haber olsun- tek başına yeterli olmasına rağmen ardından { وَتَبَّ } buyruğunun gelmesidir.
33326. Metin
وَالْجَوَابُ، وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ: أَنَّ الْأَوَّلَ لَمَّا كَانَ مُحْتَمِلًا الْخَبَرَ، وَقَدْ يَمْحُو اللَّهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ، أَوْ إِنْشَاءً وَقَدْ لَا يُنَفَّذُ كَقَوْلِهِ: قُتِلَ الْإِنْسَانُ مَا أَكْفَرَهُ [٨٠ \ ١٧] ، أَوْ يَحْمِلُ عَلَى الذَّمِّ فَقَطْ، وَالتَّقْبِيحِ فَجَاءَ «وَتَبَّ» لِبَيَانِ أَنَّهُ وَاقِعٌ بِهِ لَا مَحَالَةَ، وَأَنَّهُ مِمَّنْ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَاتُ رَبِّكَ لِيَيْأَسَ ﷺ، وَالْمُسْلِمُونَ مِنْ إِسْلَامِهِ. وَتَنْقَطِعُ الْمُلَاطَفَةُ مَعَهُ، وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ.
Cevap -doğrusunu Yüce Allah bilir-: Birincisi haber ihtimali taşıdığından ve Allah dilediğini silip dilediğini sabit kılabileceğinden; yahut inşâ (beddua) olup O'nun { قُتِلَ الْإِنْسَانُ مَا أَكْفَرَهُ } [Abese, 80/17] “Canı çıksın o insanın, ne nankördür o!” buyruğunda olduğu gibi infaz edilmeyebileceğinden veya sadece yerme ve çirkin göstermeye hamledilebileceğinden ötürü; bunun onun başına kesinlikle geleceğini ve [Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem ile Müslümanların onun iman etmesinden ümitlerini kesmeleri ve onunla yumuşak muamelenin kesilmesi için aleyhinde Rabbinin sözü hak olmuş kimselerden olduğunu beyan etmek üzere «وَتَبَّ» “kurudu da” ifadesi gelmiştir. Doğrusunu Yüce Allah bilir.
33327. Metin
وَقَدْ وَقْعَ مَا أَخْبَرَ اللَّهُ بِهِ، فَهُوَ مِنْ إِعْجَازِ الْقُرْآنِ أَنْ وَقَعَ مَا أَخْبَرَ بِهِ كَمَا أَخْبَرَ وَلَمْ يَتَخَلَّفْ.
Ve Allah'ın haber verdiği şey vuku bulmuştur. Haber verdiği şeyin haber verdiği gibi aynen vuku bulup hiç şaşmaması Kur'an'ın mucizelerindendir.
33328. Metin
وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ صِدْقًا وَعَدْلًا [٦ \ ١١٥] ، وَقَوْلُهُ: كَذَلِكَ حَقَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ فَسَقُوا أَنَّهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ [١٠ \ ٣٣] .
{ وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ صِدْقًا وَعَدْلًا } [En'âm, 6/115] “Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır.” Ve O'nun şu buyruğu: { كَذَلِكَ حَقَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ فَسَقُوا أَنَّهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ } [Yûnus, 10/33] “İşte böylece yoldan çıkanlar hakkında 'Onlar iman etmezler' diye Rabbinin sözü hak oldu.”
33329. Metin
نَسْأَلُ اللَّهَ الْعَافِيَةَ، إِنَّهُ سَمِيعٌ مُجِيبٌ.
Allah'tan afiyet dileriz; şüphesiz O, hakkıyla işitendir, dualara icabet edendir.