19523. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
19524. Metin
سُورَةُ الْقَصَصِ
KASAS SURESİ
19525. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَنُرِيدُ أَنْ نَمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الْأَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثِينَ. قَدْ قَدَّمْنَا أَنَّ قَوْلَهُ هُنَا: وَنُرِيدُ أَنْ نَمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا، هُوَ الْكَلِمَةُ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ الْحُسْنَى عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ الْآيَةَ [٧ \ ١٣٧] ، وَلَمْ يُبَيِّنْ هُنَا السَّبَبَ الَّذِي جَعَلَهُمْ بِهِ أَئِمَّةً جَمْعَ إِمَامٍ، أَيْ: قَادَةً فِي الْخَيْرِ، دُعَاةً إِلَيْهِ عَلَى أَظْهَرِ الْقَوْلَيْنِ. وَلَمْ يُبَيِّنْ هُنَا أَيْضًا الشَّيْءَ الَّذِي جَعَلَهُمْ وَارِثِيهِ، وَلَكِنَّهُ تَعَالَى بَيَّنَ جَمِيعَ ذَلِكَ فِي غَيْرِ هَذَا الْمَوْضِعِ ; فَبَيَّنَ السَّبَبَ الَّذِي جَعَلَهُمْ بِهِ أَئِمَّةً فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُوا وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يُوقِنُونَ [٣٢ \ ٢٤] ، فَالصَّبْرُ وَالْيَقِينُ هُمَا السَّبَبُ فِي ذَلِكَ، وَبَيَّنَ الشَّيْءَ الَّذِي جَعَلَهُمْ لَهُ وَارِثِينَ بِقَوْلِهِ تَعَالَى: وَأَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذِينَ كَانُوا يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الْأَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الْآيَةَ [٧ \ ١٣٧] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ وَنَعْمَةٍ كَانُوا فِيهَا فَاكِهِينَ كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا قَوْمًا آخَرِينَ [٤٤ \ ٢٥ - ٢٨] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: فَأَخْرَجْنَاهُمْ مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا بَنِي إِسْرَائِيلَ [٢٦ \ ٥٧ - ٥٩] .
Yüce Allah'ın: { وَنُرِيدُ أَنْ نَمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الْأَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثِينَ } “Biz ise istiyorduk ki o yerde ezilip güçsüz bırakılanlara lütufta bulunalım, onları [hayıra yönlendiren] önderler yapalım ve onları [o topraklara] vârisler kılalım.” buyruğu. Buradaki: { وَنُرِيدُ أَنْ نَمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا } “[Ezilip güçsüz bırakılanlara] lütufta bulunmak istiyorduk” ifadesinin, Yüce Allah'ın: { وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنَى عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ } “Böylece Rabbinin İsrâiloğullarına verdiği güzel söz tam olarak gerçekleşti...” [el-A'râf 7/137] ayetindeki 'söz' (kelime) olduğunu daha önce açıklamıştık. Allah Teâlâ burada onları, iki görüşten daha kuvvetli olanına göre 'hayırda önderler ve hayra davetçiler' anlamında 'imam'ın çoğulu olan { أَئِمَّةً } (önderler) kılmasının sebebini belirtmemiştir. Aynı şekilde burada kendilerini neye vâris kıldığını da belirtmemiştir. Ancak Yüce Allah bunların tamamını bu surenin dışında açıklamıştır. Nitekim onları önderler kılmasının sebebini: { وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُوا وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يُوقِنُونَ } “Sabrettikleri ve ayetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, içlerinden emrimizle doğru yola ileten önderler kıldık.” [es-Secde 32/24] buyruğunda açıklamıştır; demek ki sabır ve yakîn (kesin inanç), bunun sebebi olmuştur. Kendilerini neye vâris kıldığını ise Yüce Allah şu buyruklarıyla açıklamıştır: { وَأَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذِينَ كَانُوا يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الْأَرْضِ وَمَغَارِبَهَا } “Ezilip horlanmakta olan o kavmi de [bereketlendirdiğimiz o] arzın doğularına ve batılarına vâris kıldık...” [el-A'râf 7/137], { كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ وَنَعْمَةٍ كَانُوا فِيهَا فَاكِهِينَ كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا قَوْمًا آخَرِينَ } “Geriye nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar ve içinde zevk sürdükleri nice nimetler bıraktılar! İşte böylece biz de onları başka bir kavme miras bıraktık.” [ed-Duhân 44/25-28] ve { فَأَخْرَجْنَاهُمْ مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا بَنِي إِسْرَائِيلَ } “Böylece biz onları bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve değerli makamlardan çıkardık. İşte böylece onlara İsrâiloğullarını vâris kıldık.” [eş-Şuarâ 26/57-59].
19526. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: فَالْتَقَطَهُ آلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَنًا. اعْلَمْ أَنَّ التَّحْقِيقَ إِنْ شَاءَ اللَّهُ، أَنَّ اللَّامَ فِي قَوْلِهِ: فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَنًا [٢٨ \ ٨] ، لَامُ التَّعْلِيلِ الْمَعْرُوفَةُ بِلَامِ كَيْ، وَذَلِكَ عَلَى سَبِيلِ الْحَقِيقَةِ لَا الْمَجَازِ، وَيَدُلُّ عَلَى ذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَمَا تَشَاءُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ [٧٦ \ ٣٠] .
Yüce Allah'ın: { فَالْتَقَطَهُ آلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَنًا } “Nihayet Firavun ailesi onu, kendilerine bir düşman ve bir üzüntü sebebi olsun diye bulup aldı.” buyruğu. Bil ki, inşâallâh tahkik edilen doğru görüşe göre: { لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَنًا } “...kendilerine bir düşman ve bir üzüntü [sebebi] olsun diye” [el-Kasas 28/8] ifadesindeki lâm harfi, 'key' lâmı olarak bilinen ta'lîl (gerekçe) lâmıdır. Bu da mecaz yoluyla değil, hakikat yoluyladır. Buna, Yüce Allah'ın şu buyruğu delalet etmektedir: { وَمَا تَشَاءُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ } “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” [el-İnsân 76/30].
19527. Metin
وَإِيضَاحُ ذَلِكَ أَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: وَمَا تَشَاءُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ، صَرِيحٌ فِي أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى يَصْرِفُ مَشِيئَةَ الْعَبْدِ وَقُدْرَتَهُ بِمَشِيئَتِهِ جَلَّ وَعَلَا، إِلَى مَا سَبَقَ بِهِ عِلْمُهُ، وَقَدْ صَرَفَ مَشِيئَةَ فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ بِمَشِيئَتِهِ جَلَّ وَعَلَا، إِلَى الْتِقَاطِهِمْ مُوسَى ; لِيَجْعَلَهُ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَنًا،
Bunun açıklaması şudur: Yüce Allah'ın: { وَمَا تَشَاءُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ } “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” buyruğu, Yüce Allah'ın kulun meşietini (dilemesini) ve kudretini Kendi meşietiyle ezeli ilminin geçmiş olduğu şeye yönelttiği hususunda açıktır. Nitekim Musa'yı kendilerine bir düşman ve üzüntü [sebebi] kılmak için Firavun'un ve kavminin dilemesini de Kendi meşietiyle Musa'yı bulup almalarına yöneltmiştir.
19528. Metin
فَكَأَنَّهُ يَقُولُ: قَدَّرْنَا عَلَيْهِمُ الْتِقَاطَهُ بِمَشِيئَتِنَا لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَنًا، وَهَذَا مَعْنًى وَاضِحٌ، لَا لَبْسَ فِيهِ وَلَا إِشْكَالَ، كَمَا تَرَى.
Sanki şöyle buyurmaktadır: Musa onlara bir düşman ve üzüntü sebebi olsun diye, bizim meşietimiz doğrultusunda onu bulup almalarını onların aleyhine takdir ettik. Görüldüğü gibi bu, içinde hiçbir kapalılık ve anlaşılmazlık olmayan apaçık bir anlamdır.
19529. Metin
وَقَالَ ابْنُ كَثِيرٍ ﵀ فِي تَفْسِيرِ هَذِهِ الْآيَةِ: وَلَكِنْ إِذَا نُظِرَ إِلَى مَعْنَى السِّيَاقِ، فَإِنَّهُ تَبْقَى اللَّامُ لِلتَّعْلِيلِ ; لِأَنَّ مَعْنَاهُ: أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَيِّضَهُمْ لِالْتِقَاطِهِ، لِيَجْعَلَهُ عَدُوًّا لَهُمْ وَحَزَنًا، فَيَكُونُ أَبْلَغَ فِي إِبْطَالِ حَذَرِهِمْ مِنْهُ، انْتَهَى مَحَلُّ الْغَرَضِ مِنْ كَلَامِهِ. وَهَذَا الْمَعْنَى هُوَ التَّحْقِيقُ فِي الْآيَةِ إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى، وَيَدُلُّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَمَا تَشَاءُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ، كَمَا بَيَّنَّا وَجْهَهُ آنِفًا.
İbn Kesîr rahimehullâh bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir: “Ancak bağlamın anlamına bakıldığında lâm harfi ta'lîl (gerekçe) için kalır. Zira bunun manası şudur: Allah Teâlâ, Musa'yı onlara düşman ve üzüntü kaynağı kılmak için onu bulup almalarına zemin hazırlamıştır. Böylece onların ondan sakınmalarını boşa çıkarmada [bu ifade] çok daha beliğ (etkili) olmaktadır.” [İbn Kesîr'in] sözünden maksat olan kısım burada bitti. İnşâallâh ayette tahkik edilen doğru anlam da budur. Az önce izah ettiğimiz vechile, Yüce Allah'ın: { وَمَا تَشَاءُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ } “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” buyruğu da buna delalet etmektedir.
19530. Metin
وَبِهَذَا التَّحْقِيقِ تَعْلَمُ أَنَّ مَا يَقُولُهُ كَثِيرٌ مِنَ الْمُفَسِّرِينَ، وَيُنْشِدُونَ لَهُ الشَّوَاهِدَ مِنْ أَنَّ اللَّامَ فِي قَوْلِهِ: لِيَكُونَ، لَامُ الْعَاقِبَةِ وَالصَّيْرُورَةِ خِلَافَ الصَّوَابِ، وَأَنَّ مَا يَقُولُهُ الْبَيَانِيُّونَ مِنْ أَنَّ اللَّامَ فِي قَوْلِهِ: لِيَكُونَ فِيهَا اسْتِعَارَةٌ تَبَعِيَّةٌ فِي مُتَعَلِّقِ مَعْنَى الْحَرْفِ، خِلَافَ الصَّوَابِ أَيْضًا.
Bu tahkik ile anlarsın ki; müfessirlerin çoğunun söylediği ve buna şahitler getirdiği, { لِيَكُونَ } “olsun diye” ifadesindeki lâmın akıbet ve sayrûret (sonuç bildiren) lâm olduğu görüşü isabetli değildir. Aynı şekilde belagat âlimlerinin (beyâncıların), { لِيَكُونَ } ifadesindeki lâmda harfin anlamının taalluk ettiği yerde bir istiare-i tebeiyye bulunduğu yönündeki sözleri de doğru değildir.
19531. Metin
وَإِيضَاحُ مُرَادِ الْبَيَانِيِّينِ بِذَلِكَ، هُوَ أَنَّ مِنْ أَنْوَاعِ تَقْسِيمِهِمْ لِمَا يُسَمُّونَهُ الِاسْتِعَارَةَ، الَّتِي هِيَ عِنْدَهُمْ مَجَازٌ عَلَاقَتُهُ الْمُشَابِهَةُ أَنَّهُمْ يُقَسِّمُونَهَا إِلَى اسْتِعَارَةٍ أَصْلِيَّةٍ، وَاسْتِعَارَةٍ تَبَعِيَّةٍ، وَمُرَادُهُمْ بِالِاسْتِعَارَةِ الْأَصْلِيَّةِ الِاسْتِعَارَةُ فِي أَسْمَاءِ الْأَجْنَاسِ الْجَامِدَةِ وَالْمُصَادَرِ، وَمُرَادُهُمْ بِاسْتِعَارَةِ التَّبَعِيَّةِ قِسْمَانِ: أَحَدُهُمَا: الِاسْتِعَارَةُ فِي الْمُشْتَقَّاتِ، كَاسْمِ الْفَاعِلِ وَالْفِعْلِ.
Belagat âlimlerinin bununla ne kastettiğinin açıklaması şudur: Onlara göre alakasının benzerlik olduğu bir mecaz olan istiareyi yaptıkları taksimat türlerinden biri; onu istiare-i asliyye ve istiare-i tebeiyye olmak üzere ayırmalarıdır. İstiare-i asliyye ile kastettikleri, camid (türe cringe meyen) cins isimlerinde ve masdarlardaki istiaredir. İstiare-i tebeiyye ile kastettikleri ise iki kısımdır: Birincisi: İsm-i fail ve fiil gibi müştak (türemiş) lafızlardaki istiare.
19532. Metin
وَالثَّانِي: الِاسْتِعَارَةُ فِي مُتَعَلِّقِ مَعْنَى الْحَرْفِ، وَهُوَ الْمَقْصُودُ بِالْبَيَانِ.
İkincisi: Harfin manasının taalluk ettiği şeydeki istiaredir ki burada açıklanmak istenen de budur.
19533. Metin
فَمِثَالُ الِاسْتِعَارَةِ الْأَصْلِيَّةِ عِنْدَهُمْ: رَأَيْتُ أَسَدًا عَلَى فَرَسِهِ، فَفِي لَفْظَةِ أَسَدٍ فِي هَذَا الْمِثَالِ اسْتِعَارَةٌ أَصْلِيَّةٌ تَصْرِيحِيَّةٌ عِنْدَهُمْ، فَإِنَّهُ أَرَادَ تَشْبِيهَ الرَّجُلِ الشُّجَاعِ بِالْأَسَدِ لِعَلَاقَةِ الشَّجَاعَةِ، فَحَذَفَ الْمُشَبَّهَ الَّذِي هُوَ الرَّجُلُ الشُّجَاعُ، وَصَرَّحَ بِالْمُشَبَّهِ بِهِ الَّذِي هُوَ الْأَسَدُ، عَلَى سَبِيلِ الِاسْتِعَارَةِ التَّصْرِيحِيَّةِ، وَصَارَتْ أَصْلِيَّةً ; لِأَنَّ الْأَسَدَ اسْمُ جِنْسٍ جَامِدٍ.
Onlara göre istiare-i asliyyenin örneği: 'Atının üzerinde bir aslan gördüm' sözündür. Bu örnekteki 'aslan' lafzında onlara göre bir istiare-i asliyye-i tasrihiyye vardır. Zira cesaret benzerliğinden ötürü cesur adamı aslana benzetmek istemiş; müşebbeh (benzeyen) olan cesur adamı hazfetmiş ve açık istiare (istiare-i tasrihiyye) yoluyla müşebbehün bih (kendisine benzetilen) olan aslanı açıkça zikretmiştir. 'Aslan' da camid bir cins ismi olduğu için bu istiare asliyye olmuştur.
19534. Metin
وَمِثَالُ الِاسْتِعَارَةِ التَّبَعِيَّةِ فِي الْمُشْتَقِّ عِنْدَهُمْ قَوْلُكُ: الْحَالُ نَاطِقَةٌ بِكَذَا، فَالْمُرَادُ عِنْدَهُمْ: تَشْبِيهُ دَلَالَةِ الْحَالِ بِالنُّطْقِ بِجَامِعِ الْفَهْمِ وَالْإِدْرَاكِ بِسَبَبِ كُلٍّ مِنْهُمَا، فَحَذَفَ الدَّلَالَةَ الَّتِي هِيَ الْمُشَبَّهُ، وَصَرَّحَ بِالنُّطْقِ الَّذِي هُوَ الْمُشَبَّهُ بِهِ عَلَى سَبِيلِ الِاسْتِعَارَةِ التَّصْرِيحِيَّةِ، وَاشْتُقَّ مِنَ النُّطْقِ اسْمُ الْفَاعِلِ الَّذِي هُوَ نَاطِقَةٌ، فَجَرَتِ الِاسْتِعَارَةُ التَّبَعَيَّةُ فِي اسْمِ الْفَاعِلِ الَّذِي هُوَ نَاطِقَةٌ، وَإِنَّمَا قِيلَ لَهَا تَبَعِيَّةٌ ; لِأَنَّهَا إِنَّمَا جَرَتْ فِيهِ تَبَعًا لِجَرَيَانِهَا فِي
Onlara göre müştaktaki (türemiş lafızdaki) istiare-i tebeiyyenin örneği ise senin: 'Hâl [durum] şunu söylüyor (nâtıka)' demendir. Onlara göre buradaki maksat şudur: Her ikisinin de idrak ve anlama vesilesi olması ortak paydasında durumun delaletini konuşmaya benzetmektir. Dolayısıyla müşebbeh olan delaleti hazfetmiş ve açık istiare yoluyla müşebbehün bih olan 'nutk'u (konuşmayı) açıkça belirtmiştir. Sonra nutuk masdarından 'nâtıka' (konuşan/söyleyen) ism-i faili türetilmiştir. Böylece 'nâtıka' ism-i failinde istiare-i tebeiyye cereyan etmiştir. Buna tebeiyye denmesinin sebebi ise, bunun
19535. Metin
الْمَصْدَرِ، الَّذِي هُوَ النُّطْقُ ; لِأَنَّ الْمُشْتَقَّ تَابِعٌ لِلْمُشْتَقِّ مِنْهُ، وَلَا يُمْكِنُ فَهْمُهُ بِدُونِ فَهْمِهِ، وَهَذَا التَّوْجِيهُ أَقْرَبُ مِنْ غَيْرِهِ مِمَّا يَذْكُرُونَهُ مِنْ تَوْجِيهِ مَا ذُكِرَ.
kendisinde cereyan etmesinin, kendisinden türediği masdar olan 'nutuk'ta cereyan etmesine tâbi olmasındandır. Zira müştak (türemiş lafız), kendisinden türediği köke tâbidir ve kök anlaşılmadan onun anlaşılması mümkün değildir. Bu izah, anılan mesele hakkında zikrettikleri diğer açıklamalara kıyasla [gerçeğe] en yakın olanıdır.
19536. Metin
وَمِثَالُ الِاسْتِعَارَةِ التَّبَعِيَّةُ عِنْدَهُمْ فِي مُتَعَلِّقِ مَعْنَى الْحَرْفِ، فِي زَعْمِهِمْ هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ، قَالُوا: اللَّامُ فِيهَا كَلَفْظِ الْأَسَدِ فِي الْمِثَالِ الْأَوَّلِ، فَإِنَّهُ أُطْلِقَ عَلَى غَيْرِ الْأَسَدِ لِمُشَابَهَةٍ بَيْنِهِمَا، قَالُوا: وَكَذَلِكَ اللَّامُ أَصْلُهَا مَوْضُوعَةٌ لِلدَّلَالَةِ عَلَى الْعِلَّةِ الْغَائِيَّةِ، وَعِلَّةُ الشَّيْءِ الْغَائِيَّةُ هِيَ مَا يَحْمِلُ عَلَى تَحْصِيلِهِ لِيَحْصُلَ بَعْدَ حُصُولِهِ، قَالُوا: وَالْعِلَّةُ الْغَائِيَّةُ لِلِالْتِقَاطِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: فَالْتَقَطَهُ، هِيَ الْمَحَبَّةُ وَالنَّفْعُ وَالتَّبَنِّي، أَيِ: اتِّخَاذُهُمْ مُوسَى وَلَدًا، كَمَا صَرَّحُوا بِأَنَّ هَذَا هُوَ الْبَاعِثُ لَهُمْ عَلَى الْتِقَاطِهِ وَتَرْبِيَتِهِ، فِي قَوْلِهِ تَعَالَى عَنْهُمْ: قُرَّةُ عَيْنٍ لِي وَلَكَ لَا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا [٢٨ \ ٩] ، فَهَذِهِ الْعِلَّةُ الْغَائِيَّةُ عِنْدَهُمْ هِيَ الَّتِي حَمَلَتْهُمْ عَلَى الْتِقَاطِهِ، لِتَحْصُلَ لَهُمْ هَذِهِ الْعِلَّةُ بَعْدَ الِالْتِقَاطِ.
Onların iddiasına göre, harfin manasının taalluk ettiği şeydeki istiare-i tebeiyyenin örneği ise bu ayet-i kerimedir. Şöyle dediler: Ayetteki lâm harfi, ilk örnekteki 'aslan' lafzı gibidir; nitekim o aralarındaki benzerlikten ötürü aslan dışındaki bir varlığa ıtlak edilmiştir (kullanılmıştır). Yine şöyle dediler: Aynı şekilde lâm harfi de aslen illet-i gâiyyeyi (nihai hedefi/amacı) göstermek üzere konulmuştur. Bir şeyin illet-i gâiyyesi ise, gerçekleştikten sonra meydana gelmesi için onu elde etmeye sevk eden gayedir. Dediler ki: Yüce Allah'ın: { فَالْتَقَطَهُ } “Onu bulup aldı” buyruğunda bulup almanın illet-i gâiyyesi sevgi, fayda ve evlat edinmektir; yani Musa'yı evlat edinmeleridir. Nitekim Yüce Allah'ın onlardan naklettiği: { قُرَّةُ عَيْنٍ لِي وَلَكَ لَا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا } “Bana da sana da göz aydınlığı olsun! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur ya da onu evlat ediniriz...” [el-Kasas 28/9] buyruğunda, onu bulup alıp büyütmelerindeki güdünün bu olduğunu açıkça ifade etmişlerdir. İşte onlara göre onları çocuğu almaya sevk eden bu illet-i gâiyye, alma fiilinden sonra elde edilsin diye idi.
19537. Metin
قَالُوا: وَلَمَّا كَانَ الْحَاصِلُ فِي نَفْسِ الْأَمْرِ بَعْدَ الِالْتِقَاطِ، هُوَ ضِدُّ مَا رَجَوْهُ وَأَمَّلُوهُ، وَهُوَ الْعَدَاوَةُ وَالْحَزَنُ، شُبِّهَتِ الْعَدَاوَةُ وَالْحَزَنُ الْحَاصِلَانِ بِالِالْتِقَاطِ بِالْمَحَبَّةِ وَالتَّبَنِّي وَالنَّفْعِ، الَّتِي هِيَ عِلَّةُ الِالْتِقَاطِ الْغَائِيَّةُ بِجَامِعِ التَّرَتُّبِ فِي كُلٍّ مِنْهُمَا، فَالْعِلَّةُ الْغَائِيَّةُ تَتَرَتَّبُ عَلَى مَعْلُولِهَا دَائِمًا تَرَتُّبَ رَجَاءٍ لِلْحُصُولِ، فَتَبَنِّيهِمْ لِمُوسَى وَمَحَبَّتُهُ كَانُوا يَرْجُونَ تَرَتُّبَهُمَا عَلَى الْتِقَاطِهِمْ لَهُ، وَلَمَّا كَانَ الْمُتَرَتِّبُ فِي نَفْسِ الْأَمْرِ عَلَى الْتِقَاطِهِمْ لَهُ هُوَ كَوْنُهُ عَدُوًّا لَهُمْ وَحَزَنًا، صَارَ هَذَا التَّرَتُّبُ الْفِعْلِيُّ شَبِيهًا بِالتَّرَتُّبِ الرَّجَائِي، فَاسْتُعِيرَتِ اللَّامُ الدَّالَّةُ عَلَى الْعِلَّةِ الْغَائِيَّةِ الْمُشْعِرَةِ بِالتَّرَتُّبِ الرَّجَائِي لِلتَّرَتُّبِ الْحُصُولِي الْفِعْلِيِّ الَّذِي لَا رَجَاءَ فِيهِ.
Şöyle dediler: Çocuğu aldıktan sonra fiili durumda gerçekleşen şey, onların umup arzu ettiklerinin zıddı -yani düşmanlık ve üzüntü- olunca; çocuğu almakla hasıl olan bu düşmanlık ve üzüntü, her ikisindeki 'sonradan ortaya çıkma/terettüp' ortak paydasıyla, çocuğu almanın illet-i gâiyyesi olan sevgiye, evlat edinmeye ve faydaya benzetilmiştir. Zira illet-i gâiyye, ma'lûlüne (sonucuna) daima bir 'gerçekleşme umudu terettübü' ile terettüp eder. Nitekim onlar Musa'yı evlat edinmeyi ve ona duyulacak sevgiyi, onu bulup almalarına bağlanmasını umuyorlardı. Oysa fiili durumda onu bulup almalarına bağlanan netice, onun kendilerine bir düşman ve üzüntü sebebi olması şeklinde gerçekleşince, bu fiilî neticelenme o ümide dayalı neticelenmeye benzetildi. Böylece ümide dayalı bir terettübü hissettiren ve illet-i gâiyyeye delalet eden lâm harfi, içinde hiçbir ümit bulunmayan fiilî/vâkî olan terettüp için istiare yoluyla kullanıldı.
19538. Metin
وَإِيضَاحُهُ أَنَّ تَرَتُّبَ الْحُزْنِ وَالْعَدَاوَةِ عَلَى الِالْتِقَاطِ أَشْبَهَ تَرَتُّبَ الْمَحَبَّةِ وَالتَّبَنِّي عَلَى الِالْتِقَاطِ، فَأُطْلِقَتْ لَامُ الْعِلَّةِ الْغَائِيَّةِ فِي الْحُزْنِ وَالْعَدَاوَةِ، لِمُشَابَهَتِهِمَا لِلتَّنَبِّي وَالْمَحَبَّةِ فِي التَّرَتُّبِ، كَمَا أُطْلِقَ لَفْظُ الْأَسَدِ عَلَى الرَّجُلِ الشُّجَاعِ، لِمُشَابَهَتِهِمَا فِي الشَّجَاعَةِ.
Bunun açıklaması şudur: Çocuğu almanın peşinden hüzün ve düşmanlığın doğması, çocuğu almanın peşinden sevgi ve evlat edinmenin doğmasına benzemiştir. Böylece cesaret ortak paydasından dolayı cesur adama 'aslan' lafzının verilmesi gibi, terettüp ortak paydasından dolayı da evlat edinme ve sevgiye olan benzerlik sebebiyle hüzün ve düşmanlık hakkında illet-i gâiyye lâmı kullanılmıştır.
19539. Metin
وَبَعْضُ الْبَلَاغِيِّينَ يَقُولُ: فِي هَذَا جَرَتِ الِاسْتِعَارَةُ الْأَصْلِيَّةُ أَوَّلًا بَيْنَ الْمَحَبَّةِ وَالتَّبَنِّي، وَبَيْنَ الْعَدَاوَةِ وَالْحُزْنِ اللَّذَيْنِ حُصُولُهُمَا هُوَ الْمَجْرُورُ، فَكَانَتِ الِاسْتِعَارَةُ فِي اللَّامِ تَبَعًا لِلِاسْتِعَارَةِ فِي الْمَجْرُورِ ; لِأَنَّ اللَّامَ لَا تَسْتَقِلُّ فَيَكُونُ مَا اعْتُبِرَ فِيهَا تَبَعًا لِلْمَجْرُورِ، الَّذِي هُوَ مُتَعَلِّقُ مَعْنَى الْحَرْفِ، وَبَعْضُهُمْ يَقُولُ: فَجَرَتِ الِاسْتِعَارَةُ أَوَّلًا فِي الْعَلِيَّةِ وَالْغَرَضِيَّةِ، وَتَبَعِيَّتُهَا فِي اللَّامِ، وَهُنَاكَ مُنَاقَشَاتٌ فِي التَّبَعِيَّةِ فِي مَعْنَى الْحَرْفِ تَرَكْنَاهَا، لِأَنَّ غَرَضَنَا بَيَانُ مُرَادِهِمْ بِالِاسْتِعَارَةِ التَّبَعِيَّةِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ بِإِيجَازٍ.
Belagat âlimlerinden bazıları şöyle der: Burada istiare-i asliyye ilk olarak sevgi ve evlat edinme ile bunların gerçekleşmesi mecrur olan düşmanlık ve hüzün arasında cereyan etmiştir. Lâm harfindeki istiare ise mecrurdaki istiareye tâbi olmuştur; çünkü lâm harfi tek başına müstakil bir anlam taşımaz, dolayısıyla onda dikkate alınan şey harfin manasının taalluk ettiği yer olan mecrura tâbi olur. Bazıları ise şöyle der: İstiare önce illet ve gaye olmada cereyan etmiş, bunun tâbiliği ise lâmda gerçekleşmiştir. Harfin manasındaki tâbilik hakkında burada başka tartışmalar da vardır fakat bizim amacımız onların bu ayetteki istiare-i tebeiyyeden ne kastettiklerini özetle açıklamak olduğu için onları terk ettik.
19540. Metin
وَإِذَا عَلِمْتَ مُرَادَهُمْ بِمَا ذُكِرَ، فَاعْلَمْ أَنَّ التَّحْقِيقَ إِنْ شَاءَ اللَّهُ هُوَ مَا قَدَّمْنَا، وَقَدْ أَوْضَحْنَا فِي رِسَالَتِنَا الْمُسَمَّاةِ «مَنْعُ جَوَازِ الْمَجَازِ فِي الْمُنَزَّلِ لِلتَّعَبُّدِ وَالْإِعْجَازِ» ، أَنَّ التَّحْقِيقَ أَنَّ الْقُرْآنَ لَا مَجَازَ فِيهِ، وَأَوْضَحْنَا ذَلِكَ بِالْأَدِلَّةِ الْوَاضِحَةِ.
Onların zikredilen şeyle ne kastettiklerini anladığına göre, bil ki inşâallâh tahkik edilen hakikat daha önce açıkladığımız görüştür. “Men'u Cevâzi'l-Mecâz fi'l-Münezzele li't-Ta'abbüdi ve'l-İ'câz” adlı risalemizde, tahkike göre Kur'an'da hiçbir mecaz bulunmadığını apaçık delillerle ortaya koymuştuk.
19541. Metin
وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: إِنَّ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِئِينَ [٢٨ \ ٨] ، أَيْ: مُرْتَكِبِينَ الْخَطِيئَةَ الَّتِي هِيَ الذَّنْبُ الْعَظِيمُ ; كَقَوْلِهِ تَعَالَى: مِمَّا خَطِيئَاتِهِمْ أُغْرِقُوا فَأُدْخِلُوا نَارًا [٧١ \ ٢٥] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: بَلَى مَنْ كَسَبَ سَيِّئَةً وَأَحَاطَتْ بِهِ خَطِيئَتُهُ الْآيَةَ [٢ \ ٨١] .
Yüce Allah'ın bu ayet-i kerimedeki: { إِنَّ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِئِينَ } “Şüphesiz Firavun, Hâmân ve onların askerleri hata eden kimselerdi (günahkârlardı).” [el-Kasas 28/8] buyruğu; büyük günah olan 'hatîe'yi işleyenlerdi demektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { مِمَّا خَطِيئَاتِهِمْ أُغْرِقُوا فَأُدْخِلُوا نَارًا } “Bunlar, hataları (günahları) yüzünden suda boğuldular ve ateşe sokuldular...” [Nûh 71/25] ve { بَلَى مَنْ كَسَبَ سَيِّئَةً وَأَحَاطَتْ بِهِ خَطِيئَتُهُ } “Evet, kim bir kötülük kazanır da günahı kendisini çepeçevre kuşatırsa...” [el-Bakara 2/81].
19542. Metin
وَمِنْ إِطْلَاقِ الْخَاطِئِ عَلَى الْمُذْنِبِ الْعَاصِي قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلَا طَعَامٌ إِلَّا مِنْ غِسْلِينٍ لَا يَأْكُلُهُ إِلَّا الْخَاطِئُونَ [٦٩ \ ٣٦ - ٣٧] ، وَقَوْلُهُ تَعَالَى: نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ [٩٦ \ ١٦] ، وَقَوْلُهُ: إِنَّكِ كُنْتِ مِنَ الْخَاطِئِينَ [١٢ \ ٢٩] ، وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.
Hâtı' (hata eden) kelimesinin günahkâr ve isyankâr kimse için kullanılmasının örneklerinden biri de Yüce Allah'ın şu buyruklarıdır: { وَلَا طَعَامٌ إِلَّا مِنْ غِسْلِينٍ لَا يَأْكُلُهُ إِلَّا الْخَاطِئُونَ } “Yara akıntısından (irinden) başka bir yiyecek de yoktur. Onu ancak günahkârlar yer.” [el-Hâkka 69/36-37], { نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ } “O yalancı, günahkâr alından!” [el-Alak 96/16] ve { إِنَّكِ كُنْتِ مِنَ الْخَاطِئِينَ } “...Çünkü sen günahkârlardan oldun!” [Yûsuf 12/29]. İlim Yüce Allah'ın katındadır.
19543. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: قَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا الْآيَاتِ. قَدْ قَدَّمْنَا إِيضَاحَهُ بِالْآيَاتِ الْقُرْآنِيَّةِ فِي سُورَةِ «مَرْيَمَ» .
Yüce Allah'ın: { قَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا } “Ailesine: 'Bekleyin, şüphesiz ben bir ateş gördüm' dedi...” ayetleri. Bunun açıklamasını Meryem Suresi'nde Kur'an ayetleriyle daha önce vermiştik.
19544. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّا رُبَّمَا تَرَكْنَا كَثِيرًا مِنَ الْآيَاتِ الَّتِي تَقَدَّمَ إِيضَاحُهَا مِنْ غَيْرِ إِحَالَةِ عَلَيْهَا، لِكَثْرَةِ مَا تَقَدَّمَ إِيضَاحُهُ.
Bil ki, daha önce açıklaması geçen pek çok ayeti, evvelce yapılan açıklamaların çokluğundan ötürü bazen oraya atıfta bulunmaksızın bırakmaktayız.
19545. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى وَأَتْبَعْنَاهُمْ فِي هَذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ هُمْ مِنَ الْمَقْبُوحِينَ.
Yüce Allah'ın buyruğu: { وَأَتْبَعْنَاهُمْ فِي هَذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ هُمْ مِنَ الْمَقْبُوحِينَ } “Biz bu dünyada onların arkasına bir lanet taktık; kıyamet gününde de onlar iğrenç kılınmış/kovulmuş kimselerden olacaklardır.”
19546. Metin
مَا ذَكَرَهُ جَلَّ وَعَلَا فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ مِنْ إِتْبَاعِهِ اللَّعْنَةَ لِفِرْعَوْنِ وَجُنُودِهِ، بَيَّنَهُ أَيْضًا فِي سُورَةِ «هُودٍ» ، بِقَوْلِهِ فِيهِمْ: وَأُتْبِعُوا فِي هَذِهِ لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ بِئْسَ الرِّفْدُ الْمَرْفُودُ [١١ \ ٩٩] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: مِنَ الْمَقْبُوحِينَ، قَالَ الزَّمَخْشَرِيُّ: أَيْ مِنَ الْمَطْرُودِينَ الْمُبْعَدِينَ، وَلَا يَخْفَى أَنَّ الْمَقْبُوحِينَ اسْمُ مَفْعُولٍ، قَبَّحَهُ إِذَا صَيَّرَهُ قَبِيحًا، وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.
Yüce Allah'ın bu ayet-i kerimede Firavun ve askerlerinin peşine lanet taktığına dair zikrettiği hususu, Hûd Suresi'nde de onlar hakkında şöyle buyurarak açıklamıştır: { وَأُتْبِعُوا فِي هَذِهِ لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ بِئْسَ الرِّفْدُ الْمَرْفُودُ } “Onlar hem bu dünyada hem de kıyamet gününde lanete tabi tutuldular. Verilen bu bağış ne kötü bir bağıştır!” [Hûd 11/99]. Yüce Allah'ın bu ayet-i kerimedeki: { مِنَ الْمَقْبُوحِينَ } “...iğrenç kılınanlardan/kovulanlardan” buyruğu hakkında Zemahşerî şöyle demiştir: 'Yani rahmetten kovulanlardan ve uzaklaştırılanlardandır.' 'el-Makbûhîn' kelimesinin, bir şeyi çirkin/kötü kıldığı zaman kullanılan 'kabbahehu' fiilinin ism-i mef'ûlü olduğu açıktır. İlim Yüce Allah'ın katındadır.
19547. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ. ذَكَرَ جَلَّ وَعَلَا فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنَّ نَبِيَّهُ ﷺ لَا يَهْدِي مَنْ أَحَبَّ هِدَايَتَهُ، وَلَكِنَّهُ جَلَّ
Yüce Allah'ın: { إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ } “Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi doğru yola iletemezsin; fakat Allah dilediğini doğru yola iletir. O, hidayete erecek olanları en iyi bilendir.” buyruğu. Yüce Allah bu ayet-i kerimede, Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'in hidayete ermesini sevdiği kimseyi doğru yola erdiremeyeceğini; bilakis dilediği kimseyi
19548. Metin
وَعَلَا هُوَ الَّذِي يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ هُدَاهُ، وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ.
doğru yola iletecek olanın Yüce Allah olduğunu ve hidayete erecekleri en iyi O'nun bildiğini zikretmiştir.
19549. Metin
وَهَذَا الْمَعْنَى الَّذِي دَلَّتْ عَلَيْهِ هَذِهِ الْآيَةُ جَاءَ مُوَضَّحًا فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ ; كَقَوْلِهِ تَعَالَى: إِنْ تَحْرِصْ عَلَى هُدَاهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ يُضِلُّ الْآيَةَ [١٦ \ ٣٧] ، وَقَوْلِهِ: وَمَنْ يُرِدِ اللَّهُ فِتْنَتَهُ فَلَنْ تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا أُولَئِكَ الَّذِينَ لَمْ يُرِدِ اللَّهُ أَنْ يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْ [٥ \ ٤١] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ، كَمَا تَقَدَّمَ إِيضَاحُهُ.
Bu ayetin delalet ettiği bu anlam pek çok ayette açıklanmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: { إِنْ تَحْرِصْ عَلَى هُدَاهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ يُضِلُّ } “Sen onların hidayete ermelerini çok arzu etsen de şüphesiz Allah, saptırdığı kimseyi doğru yola iletmez...” [en-Nahl 16/37], { وَمَنْ يُرِدِ اللَّهُ فِتْنَتَهُ فَلَنْ تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا أُولَئِكَ الَّذِينَ لَمْ يُرِدِ اللَّهُ أَنْ يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْ } “...Allah kimin fitneye düşmesini (sapmasını) murat ederse, artık sen onun için Allah'a karşı hiçbir şey yapamazsın. İşte onlar, Allah'ın kalplerini arındırmak istemediği kimselerdir...” [el-Mâide 5/41] ve daha önce açıklandığı gibi diğer ayetler bu kabildendir.
19550. Metin
وَقَوْلُهُ: وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ، جَاءَ مَعْنَاهُ مُوَضَّحًا فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ ; كَقَوْلِهِ: إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اهْتَدَى [٥٣ \ ٣٠] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ [١٦ \ ١٢٥] ، وَالْآيَاتُ بِمِثْلِ ذَلِكَ كَثِيرَةٌ، وَقَدْ أَوْضَحْنَا سَابِقًا أَنَّ الْهُدَى الْمَنْفِيَّ عَنْهُ ﷺ، فِي قَوْلِهِ تَعَالَى هُنَا: إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ، هُوَ هُدَى التَّوْفِيقِ ; لِأَنَّ التَّوْفِيقَ بِيَدِ اللَّهِ وَحْدَهُ، وَأَنَّ الْهُدَى الْمُثْبَتَ لَهُ ﷺ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ [٤٢ \ ٥٢] ، هُوَ هُدَى الدَّلَالَةِ عَلَى الْحَقِّ وَالْإِرْشَادِ إِلَيْهِ، وَنُزُولُ قَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ، فِي أَبِي طَالِبٍ مَشْهُورٌ مَعْرُوفٌ.
Ve Allah'ın: { وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ } “O, hidayete erecek olanları en iyi bilendir” buyruğunun manası birçok ayette açıklanmıştır; nitekim şöyle buyurmuştur: { إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اهْتَدَى } “Şüphesiz Rabbin, yolundan sapanı en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de en iyi bilendir.” [en-Necm 53/30] ve { إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ } “Şüphesiz Rabbin, yolundan sapanı en iyi bilendir ve O, hidayete erecek olanları da en iyi bilendir.” [en-Nahl 16/125]. Bu doğrultudaki ayetler pek çoktur. Yüce Allah'ın buradaki: { إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ } “Şüphesiz sen sevdiğini hidayete erdiremezsin” buyruğunda Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den nefyedilen (olumsuzlanan) hidayetin 'tevfik hidayeti' (kalbe iman verme) olduğunu, zira tevfikin yalnızca Allah'ın elinde bulunduğunu; Yüce Allah'ın: { وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ } “Şüphesiz sen doğru yola iletmektesin” [eş-Şûrâ 42/52] buyruğunda Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için sabit kılınan hidayetin ise hakka delalet etme ve ona irşad etme hidayeti olduğunu daha önce açıklamıştık. Yüce Allah'ın: { إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ } buyruğunun Ebû Tâlib hakkında inmiş olduğu meşhur ve bilinmektedir.
19551. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَمَا كُنْتَ تَرْجُو أَنْ يُلْقَى إِلَيْكَ الْكِتَابُ إِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ. قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ فِي أَوَّلِ سُورَةِ «الْكَهْفِ» ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ الْآيَةَ [١٨ \ ١] .
Yüce Allah'ın: { وَمَا كُنْتَ تَرْجُو أَنْ يُلْقَى إِلَيْكَ الْكِتَابُ إِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ } “Sen bu Kitab'ın sana vahyolunacağını ummazdın; bu ancak Rabbinden bir rahmettir...” buyruğu. Bunu açıklayan ayetleri, Kehf Suresi'nin başında Yüce Allah'ın: { الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ } “Hamd, kuluna Kitab'ı indiren Allah'a mahsustur...” [el-Kehf 18/1] buyruğu açıklanırken daha önce vermiştik.
19552. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ. كَقَوْلِهِ تَعَالَى: كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ [٥٥ \ ٢٦ \ ٢٧] ، وَالْوَجْهُ مِنَ الصِّفَاتِ الَّتِي يَجِبُ الْإِيمَانُ بِهَا مَعَ التَّنْزِيهِ التَّامِّ عَنْ مُشَابَهَةِ صِفَاتِ الْخَلْقِ، كَمَا أَوْضَحْنَاهُ فِي سُورَةِ «الْأَعْرَافِ» ، وَفِي غَيْرِهَا.
Yüce Allah'ın: { كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ } “O'nun Zatından (veçhinden) başka her şey helak olucudur.” buyruğu. Bu, Yüce Allah'ın şu buyruğu gibidir: { كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ } “Yer yüzünde bulunan her canlı yok olacaktır. Celâl ve ikram sahibi olan Rabbinin Zâtı (veçhi) ise bâki kalacaktır.” [er-Rahmân 55/26-27]. Veçh (Zat/Yüz), A'râf Suresi'nde ve diğer surelerde açıkladığımız üzere yaratılmışların sıfatlarına benzemekten tamamen tenzih edilerek inanılması gereken sıfatlardandır.
19553. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ. قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ فِي سُورَةِ «الْكَهْفِ» ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ أَحَدًا [١٨ \ ٢٦] ، وَقَدْ تَرَكْنَا ذِكْرَ إِحَالَاتٍ كَثِيرَةٍ فِي سُورَةِ «الْقَصَصِ» ، هَذِهِ.
Yüce Allah'ın: { لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ } “Hüküm O'nundur ve ancak O'na döndürüleceksiniz.” buyruğu. Bunu açıklayan ayetleri Kehf Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { وَلَا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ أَحَدًا } “O, Kendi hükmüne hiç kimseyi ortak etmez.” [el-Kehf 18/26] buyruğunun bahsinde daha önce vermiştik. Bu Kasas Suresi'nde [daha önce geçmiş olan] birçok atıfı zikretmeyi ise [uzatmamak adına] terk ettik.