28049. Metin
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحِيمِ الرَّحِيمِ
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
28050. Metin
سُورَةُ الْمُنَافِقُونَ
Münafikûn Suresi
28051. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: إِذَا جَاءَكَ الْمُنَافِقُونَ قَالُوا نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَ.
Yüce Allah’ın buyruğu: { إِذَا جَاءَكَ الْمُنَافِقُونَ قَالُوا نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَ } “Münafıklar sana geldiklerinde: «Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah'ın elçisisin» derler. Allah da bilir ki sen elbette O'nun elçisisin. Allah, münafıkların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder.”
28052. Metin
قَالَ الشَّيْخُ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - فِي مُذَكِّرَةِ الدِّرَاسَةِ: الْخِطَابُ لِلنَّبِيِّ ﷺ وَالْمُنَافِقُونَ: جَمْعُ مُنَافِقٍ، وَهُوَ مَنْ يُظْهِرُ الْإِيمَانَ، وَيُسِرُّ الْكُفْرَ.
Şeyh -Allah Teâlâ bize de ona da rahmet eylesin- ders notlarında şöyle dedi: Hitap Peygamber’e sallallâhu aleyhi ve sellem yöneliktir. Münafıkûn: Münafık kelimesinin çoğuludur; o da imanı açığa vurup küfrü gizleyen kimsedir.
28053. Metin
(قَالُوا نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ) ، أَيْ: قَالُوا ذَلِكَ نِفَاقًا وَخَوْفًا، وَلَمْ يَقُولُوهُ خَالِصًا مِنْ قُلُوبِهِمْ. وَلِذَا قَالَ اللَّهُ: وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَ، وَإِنَّمَا شَهِدَ عَلَيْهِمْ بِالْكَذِبِ مَعَ أَنَّ ظَاهِرَ قَوْلِهِمْ حَقٌّ ; لِأَنَّ بَوَاطِنَهُمْ تُكَذِّبُ ظَوَاهِرَهُمْ، لِأَنَّ الْأَعْمَالَ بِالنِّيَّاتِ، وَإِنَّمَا كَسْرُ هَمْزَةِ إِنَّ فِي الْمَوَاضِعِ الثَّلَاثَةِ ; لِأَنَّهَا بَعْدَ فِعْلٍ مُعَلَّقٍ بِاللَّامِ، وَلَوْلَا ذَلِكَ لَفُتِحَتْ، لِأَنَّهَا فِي مَحَلِّ الْمَصْدَرِ.
{ قَالُوا نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ } “«Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah'ın elçisisin» derler”, yani bunu nifak ve korkudan dolayı söylediler; kalplerinden samimi olarak söylemediler. Bu yüzden Allah şöyle buyurdu: { وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَ } “Allah da bilir ki sen elbette O'nun elçisisin. Allah, münafıkların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder.” Sözlerinin zahiri hak olduğu halde Allah’ın onların aleyhine yalancılıkla şahitlik etmesi; bâtınlarının (içlerinin) zahirlerini (dışlarını) yalanlamasından ötürüdür, zira ameller niyetlere göredir. Üç yerde de { إِنَّ } hemzesinin kesreli okunması, lâm harfi ile muallak kılınmış (askıya alınmış) bir fiilden sonra gelmesi sebebiyledir. Şayet böyle olmasaydı, masdar konumunda olduğu için fethalı okunurdu.
28054. Metin
وَلِأَبِي حَيَّانَ قَوْلٌ حَسَنٌ فِي ذَلِكَ إِذْ قَالَ: إِنَّ قَوْلَهُمْ: (نَشْهَدُ) يَجْرِي مَجْرَى الْيَمِينِ، وَلِذَلِكَ تُلُقِّيَ بِمَا يُتَلَقَّى بِهِ الْقَسَمُ، وَكَذَا فِعْلُ الْيَقِينِ، وَالْعَلَمُ يَجْرِي مَجْرَى الْقَسَمِ بِقَوْلِهِ: إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ، أَعْنِي: بِقَصْدِ التَّوْكِيدِ بِإِنَّ وَاللَّامِ، ثُمَّ قَالَ: وَأَصْلُ الشَّهَادَةِ أَنْ يُوَاطِىءَ اللِّسَانُ الْقَلْبَ، هَذَا بِالنُّطْقِ وَذَلِكَ بِالِاعْتِقَادِ فَأَكْذَبَهُمُ اللَّهُ، وَفَضَحَهُمْ بِقَوْلِهِ: وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَ.
Ebû Hayyân bu konuda güzel bir söz söyleyerek şöyle demiştir: Onların { نَشْهَدُ } “Şahitlik ederiz” sözü yemin yerine geçer. Bundan dolayı kasem (yemin) cevabında kullanılan edatlarla karşılanmıştır. Aynı şekilde yakin ve ilim bildiren fiil de { إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ } “Sen muhakkak Allah'ın elçisisin” sözünde kasem yerine geçmektedir; yani inne (إِنَّ) ve lâm (لَ) ile tekit kastıyla. Sonra şöyle dedi: Şahitliğin aslı, dilin kalbe muvafakat etmesidir; dil sözle, kalp ise inançladır. Allah da onları yalanlamış ve { وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَ } “Allah da bilir ki sen elbette O'nun elçisisin. Allah, münafıkların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder” buyruğuyla onları rezil etmiştir.
28055. Metin
أَيْ: لَمْ تُوَاطِئُ قُلُوبُهُمْ أَلْسِنَتَهُمْ عَلَى تَصْدِيقِكَ، وَاعْتِقَادُهُمْ أَنَّكَ غَيْرُ رَسُولٍ، فَهُمْ كَاذِبُونَ عِنْدَ اللَّهِ وَعِنْدَ مَنْ عَرَفَ حَالَهُمْ، أَوْ كَاذِبُونَ عِنْدَ أَنْفُسِهِمْ، إِذْ أَنَّهُمْ يَعْتَقِدُونَ أَنَّ قَوْلَهُمْ: إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ كَذِبٌ.
Yani kalpleri, seni tasdik etme konusunda dillerine uymamıştır ve onların inancı senin peygamber olmadığın yönündedir. Dolayısıyla onlar Allah katında da, durumlarını bilen kimselerin katında da yalancıdırlar veya bizzat kendi nefisleri katında yalancıdırlar; çünkü onlar { إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ } “Sen muhakkak Allah'ın elçisisin” sözlerinin bir yalan olduğuna inanmaktadırlar.
28056. Metin
وَجَاءَ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ، بَيْنَ شَهَادَتِهِمْ وَتَكْذِيبِهِمْ إِيذَانًا بِأَنَّ الْأَمْرَ كَمَا قَالُوا عَلَى حَدِّ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَكَفَى بِاللَّهِ شَهِيدًا مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ [٤٨ \ ٢٨ - ٢٩] .
Yüce Allah’ın: { وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ } “Allah da bilir ki sen elbette O'nun elçisisin” buyruğu, onların şahitlikleri ile tekzip edilmeleri (yalanlanmaları) arasına, meselenin Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi onların dediği gibi [gerçek] olduğunu bildirmek için girmiştir: { وَكَفَى بِاللَّهِ شَهِيدًا مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ } “Şahit olarak Allah yeter. Muhammed Allah'ın elçisidir” [Fetih Suresi, 48/28-29].
28057. Metin
تَنْبِيهٌ
UYARI
28058. Metin
فِي هَذِهِ الْآيَةِ مَبْحَثٌ بَلَاغِيٌّ فِي تَقْسِيمِ الْكَلَامِ إِلَى خَبَرٍ وَإِنْشَاءٍ فَقَالُوا: الْخَبَرُ مَا احْتَمَلَ الصِّدْقَ وَالْكَذِبَ لِذَاتِهِ، فَذَهَبَ الْجُمْهُورُ إِلَى أَنَّهُ يَنْحَصِرُ فِيهِمَا بِلَا وَاسِطَةٍ، وَالْمُخْبِرُ إِمَّا صَادِقٌ وَإِمَّا كَاذِبٌ، وَهَذَا بِنَاءً عَلَى مُطَابَقَةِ الْخَبَرِ لِلْوَاقِعِ أَوْ عَدَمِ مُطَابَقَتِهِ، وَلَا عَلَاقَةَ لَهُ بِالِاعْتِقَادِ.
Bu ayette, kelamın haber ve inşâ olarak taksim edilmesine dair belağî bir bahis vardır. Şöyle demişlerdir: Haber, bizzat kendisi itibarıyla doğruluğu ve yalanı ihtiva eden şeydir. Cumhur, arada bir vasıta (üçüncü bir şık) olmaksızın haberin sadece bu ikisine münhasır olduğu ve haber verenin ya doğru sözlü ya da yalancı olduğu görüşüne gitmiştir. Bu da haberin vakıaya (gerçeğe) uygun düşmesine veya uygun düşmemesine dayalıdır ve inançla bir ilgisi yoktur.
28059. Metin
قَالَ السَّعْدُ فِي التَّلْخِيصِ، وَقَالَ بَعْضُ النَّاسِ: صِدْقُ الْخَبَرِ وَكَذِبُهُ مُطَابَقَتُهُ لِاعْتِقَادِ الْمُخْبِرِ، لَا لِلْوَاقِعِ، وَاسْتَدَلُّوا لِذَلِكَ بِأَنَّ عَدَمَ مُطَابَقَتِهِ لِلْوَاقِعِ يَكُونُ مِنْ قَبِيلِ الْخَطَأِ، لَا مِنْ قَبِيلِ الْكَذِبِ.
Sa‘d, et-Telhîs’te şöyle dedi: Bazı insanlar, haberin doğruluğu ve yalanının vakıaya değil, haber verenin inancına uygun düşmesi olduğunu söylemişler ve buna delil olarak da vakıaya uygun düşmemenin yalan kabilinden değil hata kabilinden olmasını göstermişlerdir.
28060. Metin
وَلِحَدِيثِ عَائِشَةَ ﵂ عَنِ ابْنِ عُمَرَ: مَا كَذَبَ وَلَكِنَّهُ وَهِمَ، وَهَذَا مَذْهَبُ الْجَاحِظِ وَهُوَ صِدْقُ الْخَبَرِ مُطَابَقَتُهُ لِلْوَاقِعِ مَعَ اعْتِقَادِ الْمُخْبِرِ مُسْتَدِلًّا بِالْآيَةِ: وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَ، مَعَ قَوْلِهِمْ: إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ، فَكَذَّبَهُمُ اللَّهُ مَعَ أَنَّ خَبَرَهُمْ مُطَابِقٌ لِلْوَاقِعِ، لَكِنَّهُمْ لَمْ يَعْتَقِدُوا مَا قَالُوا فَكَذَّبَهُمُ اللَّهُ لِذَلِكَ.
Ayrıca Âişe’nin radıyallâhu anhâ İbn Ömer hakkındaki: «Yalan söylemedi, fakat yanıldı» hadisine dayanmışlardır. Bu, Câhız’ın mezhebidir; o da haberin doğruluğunun, haber verenin inancıyla birlikte vakıaya uygun düşmesi olduğunu savunur ve şu ayeti delil getirir: { وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَ } “Allah, münafıkların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder”. Bu ifade, onların { إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ } “Sen muhakkak Allah'ın elçisisin” sözlerine rağmen gelmiştir. Verdikleri haber vakıaya uygun olduğu halde Allah onları yalanlamıştır; zira onlar söylediklerine inanmıyorlardı, Allah da bu sebeple onları yalanladı.
28061. Metin
وَمُقْتَضَى مَذْهَبِ الْجَاحِظِ الْقَوْلُ بِوُجُودِ وَاسِطَةٍ بَيْنَ الصِّدْقِ وَالْكَذِبِ، وَهِيَ عَدَمُ اعْتِقَادِ الْمُخْبِرِ لِمَا أَخْبَرَ بِهِ، وَلَوْ طَابَقَ الْوَاقِعَ، وَلَكِنْ مَا قَدَّمْنَاهُ مِنْ كَلَامِ أَبِي حَيَّانَ يَرُدُّ هَذَا الْمَذْهَبَ وَيُبْطِلُ اسْتِدْلَالَ الْجَاحِظِ وَمَنْ وَافَقَهُ بِالْآيَةِ ; لِأَنَّ تَكْذِيبَ اللَّهِ إِيَّاهُمْ مُنْصَبٌّ عَلَى قَوْلِهِمْ قَالُوا نَشْهَدُ، وَالشَّهَادَةُ أَخَصُّ مِنَ الْخَبَرِ، وَلِأَنَّهُمْ ضَمَّنُوا شَهَادَتَهُمُ التَّأْكِيدَ الْمُشْعِرَ بِالْقَسَمِ وَالْمُوحِيَ بِمُطَابَقَةِ الْقَوْلِ لِمَا فِي الْقَلْبِ وَلَا سِيَّمَا فِي هَذَا الْمَقَامِ، وَهُوَ مَقَامُ الْإِيمَانِ وَالتَّصْدِيقِ، فَأَكْذَبَهُمُ اللَّهُ فِي كَوْنِ إِخْبَارِهِمْ بِصُورَةِ الشَّهَادَةِ وَالْحَالِ أَنَّهُمْ لَمْ يَأْتُوا بِالشَّهَادَةِ عَلَى وَجْهِهَا وَهُوَ عَدَمُ مُطَابَقَتِهَا لِاعْتِقَادِهِمْ.
Câhız’ın mezhebinin gereği, doğruluk ile yalan arasında üçüncü bir vasıtanın var olduğunu söylemektir; o da vakıaya uygun olsa bile haber verenin haber verdiği şeye inanmamasıdır. Fakat Ebû Hayyân’dan daha önce aktardığımız sözler bu mezhebi reddetmekte, Câhız’ın ve ona muvafakat edenlerin ayetle delil getirmesini boşa çıkarmaktadır. Çünkü Allah’ın onları yalanlaması { قَالُوا نَشْهَدُ } “«Şahitlik ederiz» derler” sözlerine yöneliktir. Şahitlik ise haberden daha özeldir. Ayrıca onlar şahitliklerine yemin hissi veren ve özellikle bu makamda -ki o iman ve tasdik makamıdır- sözün kalpte olana uygunluğunu ima eden tekidi dahil etmişlerdir. Bu sebeple Allah, şahitliği gereği gibi getirmemiş olmaları -ki o da inançlarına uygun düşmemesidir- durumunda verdikleri haberin şahitlik suretinde olması hususunda onları yalanlamıştır.
28062. Metin
وَالْقُرْآنُ يَنْفِي وُجُودَ وَاسِطَةٍ بَيْنَ الصِّدْقِ وَالْكَذِبِ كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلَّا الضَّلَالُ [١٠ \ ٣٢] .
Kur’an, Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi doğruluk ile yalan arasında bir vasıtanın (üçüncü halin) varlığını nefyetmektedir: { فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلَّا الضَّلَالُ } “Haktan sonra sapıklıktan başka ne vardır?” [Yunus Suresi, 10/32].
28063. Metin
أَمَّا فِقْهُ الْيَمِينِ وَمَا تَنْعَقِدُ بِهِ وَأَحْكَامُهَا، فَقَدْ تَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - هَذَا الْمَبْحَثُ مُسْتَوْفًى فِي سُورَةِ «الْمَائِدَةِ» عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللَّهُ بِاللَّغْوِ فِي أَيْمَانِكُمْ الْآيَةَ [٥ \ ٨٩] .
Yeminin fıkhı, ne ile münakit olacağı (bağlayıcılık kazanacağı) ve hükümleri konusuna gelince; Şeyh -Allah Teâlâ bize de ona da rahmet eylesin- Maide Suresi'nde, Yüce Allah’ın: { لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللَّهُ بِاللَّغْوِ فِي أَيْمَانِكُمْ } “Allah sizi yeminlerinizdeki lağvden (boş sözden) dolayı sorumlu tutmaz” ayetinde [Maide Suresi, 5/89] bu bahsi etraflıca açıklamıştı.
28064. Metin
وَذُكِرَ فِي مَعْنَى لَغْوِ الْيَمِينِ عِنْدَ الْعُلَمَاءِ قَوْلَانِ:
Âlimler nezdinde lağv yemininin anlamı hususunda iki görüş zikredilmiştir:
28065. Metin
الثَّانِي مِنْهُمَا: هُوَ أَنْ يَحْلِفَ عَلَى مَا يَعْتَقِدُهُ فَيُظْهِرُ خِلَافَهُ وَعَزَاهُ لِمَالِكٍ، وَأَنَّهُ مَرْوِيٌّ عَنْ عَائِشَةَ، وَأَبِي هُرَيْرَةَ، وَابْنِ عَبَّاسٍ فِي أَحَدِ قَوْلَيْهِ، وَسَاقَ أَسْمَاءَ كَثِيرِينَ، وَلَا يَبْعُدُ أَنْ يُقَالَ: يَنْبَغِي أَنْ نُفَرِّقَ بَيْنَ الْحَدِّ اللُّغَوِيِّ عِنْدَ الْبَلَاغِيِّينَ، وَالْحَدِّ الشَّرْعِيِّ حَيْثُ يُقْبَلُ شَرْعًا مَا كَانَ مَبْنَاهُ عَلَى غَلَبَةِ الظَّنِّ عِنْدَ الْمُتَكَلِّمِ ; لِأَنَّهُ حَدُّ عِلْمِهِ، وَلِعَدَمِ الْمُؤَاخَذَةِ فِي الشَّرْعِ فِي مِثْلِ ذَلِكَ وَاللَّهُ أَعْلَمُ.
Bu iki görüşten ikincisi: Kişinin inandığı şey üzerine yemin edip de aksinin ortaya çıkmasıdır. [Şeyh] bunu Mâlik’e nispet etmiş ve Âişe, Ebû Hureyre ve iki görüşünden birinde İbn Abbâs’tan rivayet edildiğini belirtmiş, ayrıca birçok kişinin adını saymıştır. Şöyle denilmesi uzak bir ihtimal değildir: Belağatçıların lügat tanımı ile şeriatın tanımı arasını ayırmamız gerekir; zira konuşanın galip zannına dayanan durumlar şer‘an kabul edilir, çünkü bu onun ilminin sınırıdır ve şeriatta böylesi durumlarda sorumluluk yoktur. Doğrusunu en iyi Allah bilir.
28066. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: اتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ جُنَّةً.
Yüce Allah’ın buyruğu: { اتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ جُنَّةً } “Onlar yeminlerini bir kalkan edindiler.”
28067. Metin
قُرِئَ (أَيْمَانَهُمْ) بِفَتْحِ الْهَمْزَةِ جَمْعُ يَمِينٍ، وَقُرِئَ بِكَسْرِهَا مِنَ الْإِيمَانِ ضِدِّ الْكُفْرِ، أَيْ: مَا أَظْهَرُوهُ مِنْ أُمُورِ الْإِسْلَامِ.
(أَيْمَانَهُمْ) kelimesi, hemzenin fethasıyla yemîn kelimesinin çoğulu olarak okunmuştur; hemzenin kesrasıyla küfrün zıddı olan imandan (إِيمَانَهُمْ) olarak da okunmuştur, yani İslam’a dair açığa vurdukları şeyler anlamında.
28068. Metin
وَمِمَّا تَقَدَّمَ أَنَّ مِنْ أَنْوَاعِ الْبَيَانِ إِذَا كَانَ فِي الْآيَةِ قِرَاءَتَانِ، وَفِيهَا مَا يُرَجِّحُ إِحْدَاهُمَا، وَتَقَدَّمَ كَلَامُ أَبِي حَيَّانَ تَخْرِيجَهُ عَلَى الْيَمِينِ.
Daha önce geçen hususlardan biri de şudur: Bir ayette iki kıraat olduğunda ve aralarında birini tercih ettiren bir delil bulunduğunda, bu beyan türlerinden biridir. Ebû Hayyân’ın bunu yemin manasına hamletmesi daha önce geçmişti.
28069. Metin
وَلِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - فِي مُذَكِّرَةِ التَّدْرِيسِ قَوْلُهُ: الْأَيْمَانُ جُمَعُ يَمِينٍ، وَهِيَ الْحَلِفُ وَالْجُنَّةُ التُّرْسُ، وَهُوَ الْمِجَنُّ الَّذِي تُتَّقَى بِهِ السُّيُوفُ وَالنِّبَالُ وَالسِّهَامُ فِي الْحَرْبِ، وَالْمَعْنَى أَنَّ الْمُنَافِقِينَ إِذَا ظَهَرَ شَيْءٌ مِنْ نِفَاقِهِمْ أَوْ سُمِعَتْ عَنْهُمْ كَلِمَةُ كُفْرٍ، حَلَفُوا بِاللَّهِ أَنَّهُمْ مَا قَالُوا ذَلِكَ وَمَا فَعَلُوهُ، فَيَجْعَلُونَ حَلِفَهُمْ تُرْسًا يَقِيهِمْ مِنْ مُؤَاخَذَةِ النَّبِيِّ ﷺ بِذَنْبِهِمْ. كَمَا قَالَ تَعَالَى: يَحْلِفُونَ بِاللَّهِ مَا قَالُوا وَلَقَدْ قَالُوا كَلِمَةَ الْكُفْرِ الْآيَةَ [٩ \ ٧٤] . وَقَالَ: وَيَحْلِفُونَ بِاللَّهِ إِنَّهُمْ لَمِنْكُمْ وَمَا هُمْ مِنْكُمْ الْآيَةَ [٩ \ ٥٦] . وَقَالَ: يَحْلِفُونَ بِاللَّهِ لَكُمْ لِيُرْضُوكُمْ الْآيَةَ [٩ \ ٦٢] ، وَنَحْوَ ذَلِكَ، فَهَذِهِ نُصُوصٌ تَدُلُّ عَلَى أَنَّهُمْ يَحْلِفُونَ أَيْمَانًا عَلَى أَيْمَانِهِمْ.
Şeyh -Allah Teâlâ bize de ona da rahmet eylesin- ders notlarında şöyle demiştir: Eymân, yemîn kelimesinin çoğuludur ve ant içmektir. Cünne ise kalkandır; o da savaşta kılıçlardan, oklardan ve mızraklardan korunmak için kullanılan kalkandır. Manası şudur: Münafıklar, nifaklarından bir şey açığa çıktığında veya kendilerinden bir küfür sözü işitildiğinde, bunu söylemediklerine ve yapmadıklarına dair Allah’a yemin ederler; böylece yeminlerini, Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem kendilerini günahları sebebiyle muaheze etmesinden (cezalandırmasından) koruyan bir kalkan kılarlar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { يَحْلِفُونَ بِاللَّهِ مَا قَالُوا وَلَقَدْ قَالُوا كَلِمَةَ الْكُفْرِ } “(O küfür sözünü) söylemediklerine dair Allah'a yemin ediyorlar; andolsun ki o küfür sözünü söylediler” [Tevbe Suresi, 9/74]. Yine şöyle buyurmuştur: { وَيَحْلِفُونَ بِاللَّهِ إِنَّهُمْ لَمِنْكُمْ وَمَا هُمْ مِنْكُمْ } “Kesinlikle sizden olduklarına dair Allah'a yemin ederler; oysa onlar sizden değillerdir” [Tevbe Suresi, 9/56]. Ve şöyle buyurmuştur: { يَحْلِفُونَ بِاللَّهِ لَكُمْ لِيُرْضُوكُمْ } “Sizi razı etmek için Allah'a yemin ederler” [Tevbe Suresi, 9/62] ve benzeri ayetler. Bunlar, onların yeminleri üzerine yemin ettiklerini gösteren nasslardır.
28070. Metin
وَمِنْ جِهَةِ الْمَعْنَى: أَنَّ أَيْمَانَهُمْ وَحَلِفَهُمْ مُنْصَبٌّ عَلَى دَعْوَى إِيمَانِهِمْ، فَلَا انْفِكَاكَ بَيْنَ الْيَمِينِ وَالْإِيمَانَ ; لِأَنَّهُمْ يَحْلِفُونَ أَنَّهُمْ مُؤْمِنُونَ، وَالْيَمِينُ أَخَصُّ مِنَ الْإِيمَانِ، وَحَمْلُهُ عَلَى الْأَخَصِّ يَقْتَضِي وُجُودَ الْأَعَمِّ، فَالْحَلِفُ عَلَى الْإِيمَانِ يَسْتَلْزِمُ دَعْوَى الْإِيمَانِ وَزِيَادَةً، وَمُجَرَّدُ دَعْوَى الْإِيمَانِ لَا يَسْتَلْزِمُ التَّأْكِيدَ بِالْإِقْسَامِ وَالْحَلِفِ.
Mana yönünden ise: Onların yeminleri ve ant içmeleri, iman iddialarına yöneliktir. Dolayısıyla yemin ile iman birbirinden ayrılamaz; zira onlar mümin olduklarına dair yemin etmektedirler. Yemin ise imandan daha özeldir; ifadenin daha özele hamledilmesi daha genelin varlığını gerektirir. İman üzerine yemin etmek, iman iddiasını ve fazlasını zorunlu kılar; sadece iman iddiasında bulunmak ise kasem ve yeminle pekiştirmeyi zorunlu kılmaz.
28071. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ.
Yüce Allah’ın buyruğu: { فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } “Böylece Allah'ın yolundan alıkoydular.”
28072. Metin
قَالَ الشَّيْخُ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ -: أَيْ بِسَبَبِ اتِّخَاذِهِمْ أَيْمَانَهُمْ جُنَّةً وَخَفَاءِ كُفْرِهِمُ الْبَاطِنِ، تَمَكَّنُوا مِنْ صَدِّ بَعْضِ النَّاسِ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ، لِأَنَّ الْمُسْلِمِينَ يَظُنُّونَهُمْ إِخْوَانًا وَهُمْ أَعْدَاءٌ، وَشَرُّ الْأَعْدَاءِ مَنْ تَظُنُّ أَنَّهُ صَدِيقٌ وَلِذَا حَذَّرَ اللَّهُ نَبِيَهُ مِنْهُمْ بِقَوْلِهِ: هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ [٦٣ \ ٤] ، وَصَدُّهُمُ النَّاسَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ كَتَعْوِيقِهِمْ عَنِ الْجِهَادِ ; كَمَا بَيَّنَهُ بِقَوْلِهِ: قَدْ يَعْلَمُ اللَّهُ الْمُعَوِّقِينَ مِنْكُمْ وَالْقَائِلِينَ لِإِخْوَانِهِمْ هَلُمَّ إِلَيْنَا الْآيَةَ [٣٣ \ ١٨] . وَبِقَوْلِهِ: وَقَالُوا لَا تَنْفِرُوا فِي الْحَرِّ الْآيَةَ [٩ \ ٨١] . وَقَوْلِهِ: الَّذِينَ قَالُوا لِإِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُوا لَوْ أَطَاعُونَا مَا قُتِلُوا الْآيَةَ [٣ \ ١٦٨] .
Şeyh -Allah Teâlâ bize de ona da rahmet eylesin- şöyle dedi: Yani yeminlerini kalkan edinmeleri ve bâtınlarındaki (içlerindeki) küfrün gizli kalması sebebiyle, bazı insanları Allah yolundan alıkoymaya muvaffak oldular. Çünkü Müslümanlar onları kardeş zannederler, oysa onlar düşmandır; düşmanların en şerlisi ise dost zannettiğin kimsedir. Bu yüzden Allah, { هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ } “Düşman onlardır, onlardan sakın” [Münafikûn Suresi, 63/4] buyruğuyla Peygamberini onlardan sakındırmıştır. Onların insanları Allah yolundan alıkoymaları ise, cihaddan geri bırakmaları gibi durumlardır; nitekim bunu şu buyruğuyla açıklamıştır: { قَدْ يَعْلَمُ اللَّهُ الْمُعَوِّقِينَ مِنْكُمْ وَالْقَائِلِينَ لِإِخْوَانِهِمْ هَلُمَّ إِلَيْنَا } “Allah, içinizden (cihattan) alıkoyanları ve kardeşlerine «Bize gelin» diyenleri kesinlikle bilmektedir” [Ahzab Suresi, 33/18]. Yine şöyle buyurmuştur: { وَقَالُوا لَا تَنْفِرُوا فِي الْحَرِّ } “«Sıcakta sefere çıkmayın» dediler” [Tevbe Suresi, 9/81]. Ve şöyle buyurmuştur: { الَّذِينَ قَالُوا لِإِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُوا لَوْ أَطَاعُونَا مَا قُتِلُوا } “Kendileri oturup kaldıkları halde kardeşleri için: «Eğer bizi dinleselerdi öldürülmezlerdi» diyenler” [Âl-i İmrân Suresi, 3/168].
28073. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ.
Yüce Allah’ın buyruğu: { إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ } “Gerçekten onların yapmakta oldukları şey ne kötüdür!”
28074. Metin
قَالَ الشَّيْخُ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ -: (سَاءَ) فِعْلٌ جَامِدٌ لِإِنْشَاءِ الذَّمِّ بِمَعْنَى بِئْسَ. اهـ.
Şeyh -Allah Teâlâ bize de ona da rahmet eylesin- şöyle dedi: (سَاءَ) yergi inşâ etmek için kullanılan, (بِئْسَ) [ne kötü] anlamında camid (türe Companies) bir fiildir. [Sözü burada bitti.]
28075. Metin
وَقَدْ بَيَّنَ تَعَالَى تِلْكَ الْإِسَاءَةَ مِنَ الْمُنَافِقِينَ فِي عِدَّةِ جِهَاتٍ مِنْهَا قَوْلُهُ تَعَالَى: يُخَادِعُونَ اللَّهَ وَالَّذِينَ آمَنُوا [٢ \ ٩] . وَقَوْلُهُ: إِنَّ الْمُنَافِقِينَ يُخَادِعُونَ اللَّهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ [٤ \ ١٤٢] .
Yüce Allah münafıklardan sadır olan bu kötülüğü birçok yönden açıklamıştır. Bunlardan biri Yüce Allah’ın şu buyruğudur: { يُخَادِعُونَ اللَّهَ وَالَّذِينَ آمَنُوا } “Allah'ı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar” [Bakara Suresi, 2/9]. Ve şu buyruğudur: { إِنَّ الْمُنَافِقِينَ يُخَادِعُونَ اللَّهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ } “Şüphesiz münafıklar Allah'ı aldatmaya çalışırlar; oysa O, onların aldatmalarını kendi başlarına geçirendir” [Nisa Suresi, 4/142].
28076. Metin
وَكَانَ خِدَاعُهُمْ بِالْقَوْلِ وَبِالْفِعْلِ، وَخِدَاعُهُمْ بِالْقَوْلِ فِي قَوْلِهِ عَنْهُمْ: يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ [٤٨ \ ١١] .
Onların aldatması hem sözle hem de eylemle idi. Sözle olan aldatmaları, haklarında buyrulan şu ayettedir: { يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ } “Kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler” [Fetih Suresi, 48/11].
28077. Metin
وَخِدَاعُهُمْ فِي الْفِعْلِ فِي قَوْلِهِ عَنْهُمْ: وَإِذَا قَامُوا إِلَى الصَّلَاةِ قَامُوا كُسَالَى يُرَاءُونَ النَّاسَ [٤ \ ١٤٢] .
Eylemle olan aldatmaları ise haklarında buyrulan şu ayettedir: { وَإِذَا قَامُوا إِلَى الصَّلَاةِ قَامُوا كُسَالَى يُرَاءُونَ النَّاسَ } “Namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar” [Nisa Suresi, 4/142].
28078. Metin
وَفِي الْجِهَادِ قَوْلُهُمْ: إِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍ إِنْ يُرِيدُونَ إِلَّا فِرَارًا [٣٣ \ ١٣] .
Cihad konusundaki aldatmaları ise şu sözleridir: { إِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍ إِنْ يُرِيدُونَ إِلَّا فِرَارًا } “«Evlerimiz gerçekten korumasızdır» derler. Oysa evleri korumasız değildi; onlar sadece kaçmak istiyorlardı” [Ahzab Suresi, 33/13].
28079. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا فَطُبِعَ عَلَى قُلُوبِهِمْ.
Yüce Allah’ın buyruğu: { ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا فَطُبِعَ عَلَى قُلُوبِهِمْ } “Bu, onların önce iman edip sonra inkâr etmeleri, bu yüzden de kalplerinin mühürlenmiş olması sebebiyledir.”
28080. Metin
فِي هَذِهِ الْآيَةِ نَصٌّ عَلَى أَنَّ الطَّبْعَ عَلَى قُلُوبِهِمْ نَتِيجَةٌ لِكُفْرِهِمْ بَعْدَ إِيمَانِهِمْ، وَمِثْلُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: بَلْ طَبَعَ اللَّهُ عَلَيْهَا بِكُفْرِهِمْ [٤ \ ١٥٥] . وَكَقَوْلِهِ: فَلَمَّا زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ [٦١ \ ٥] .
Bu ayette, kalplerinin mühürlenmesinin imanlarından sonraki küfürlerinin bir neticesi olduğuna dair açık bir nass (hüküm) vardır. Bunun benzeri Yüce Allah’ın şu buyruğudur: { بَلْ طَبَعَ اللَّهُ عَلَيْهَا بِكُفْرِهِمْ } “Hayır, küfürleri sebebiyle Allah onların kalplerini mühürlemiştir” [Nisa Suresi, 4/155]. Ve şu buyruğu gibidir: { فَلَمَّا زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ } “Onlar yoldan sapınca Allah da kalplerini saptırdı” [Saff Suresi, 61/5].
28081. Metin
وَقَالَ الشَّيْخُ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - عَنْ بَعْضِ الْعُلَمَاءِ: ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ آمَنُوا، أَيْ: بِأَلْسِنَتِهِمْ نِفَاقًا ثُمَّ كَفَرُوا بِقُلُوبِهِمْ فِي الْحَقِيقَةِ. اهـ.
Şeyh -Allah Teâlâ bize de ona da rahmet eylesin- bazı âlimlerden naklen şöyle dedi: { ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ آمَنُوا } “Bu, onların iman etmeleri sebebiyledir”, yani münafıklık ederek dilleriyle [inandılar], { ثُمَّ كَفَرُوا } “sonra inkâr ettiler”, yani gerçekte kalpleriyle kâfir oldular. [Sözü burada bitti.]
28082. Metin
وَتَقَدَّمَ فِي أَوَّلِ سُورَةِ الْبَقَرَةِ خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ [٢ \ ٧] فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ بَعْدَ هَذَا الطَّبْعِ، وَمَعَ هَذَا الْخَتْمِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّا جَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَنْ يَفْقَهُوهُ [١٨ \ ٥٧] .
Bakara Suresi'nin başında: { خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ } “Allah onların kalplerini mühürlemiştir” [Bakara Suresi, 2/7] ayeti geçmişti; dolayısıyla onlar bu mühürlemeden sonra ve bu kilitlenme ile birlikte akletmezler; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { إِنَّا جَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَنْ يَفْقَهُوهُ } “Şüphesiz biz onu anlamasınlar diye kalplerinin üzerine örtüler gerdik” [Kehf Suresi, 18/57].
28083. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ.
Yüce Allah’ın buyruğu: { هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ } “Düşman onlardır, onlardan sakın.”
28084. Metin
فِيهِ مَا يُشْعِرُ بِحَصْرِ الْعَدَاوَةِ فِي الْمُنَافِقِينَ مَعَ وُجُودِهَا فِي الْمُشْرِكِينَ وَالْيَهُودِ، وَلَكِنَّ إِظْهَارَ الْمُشْرِكِينَ شِرْكَهُمْ، وَإِعْلَانَ الْيَهُودِ كُفْرَهُمْ مَدْعَاةٌ لِلْحَذَرِ طَبْعًا.
Bunda, müşriklerde ve Yahudilerde de düşmanlık bulunmasına rağmen, düşmanlığın münafıklara hasredildiğini hissettiren bir mana vardır. Ancak müşriklerin şirklerini açığa vurmaları ve Yahudilerin küfürlerini ilan etmeleri, tabiatı gereği sakınmayı gerektirir.
28085. Metin
أَمَّا هَؤُلَاءِ فَادِّعَاؤُهُمُ الْإِيمَانَ وَحَلِفُهُمْ عَلَيْهِ، قَدْ يُوحِي بِالرُّكُونِ إِلَيْهِمْ وَلَوْ رَغْبَةً فِي تَأْلِيفِهِمْ، فَكَانُوا أَوْلَى بِالتَّحْذِيرِ مِنْهُمْ لِشِدَّةِ عَدَاوَتِهِمْ وَلِقُوَّةِ مُدَاخَلَتِهِمْ مَعَ الْمُسْلِمِينَ، مِمَّا يُمَكِّنُهُمْ مِنَ الِاطِّلَاعِ عَلَى جَمِيعِ شُئُونِهِمْ.
Bunlara gelince; iman iddiasında bulunmaları ve buna yemin etmeleri, gönüllerini kazanma arzusuyla bile olsa onlara meyledilmesini telkin edebilir. Düşmanlıklarının şiddeti ve Müslümanların bütün işlerine muttali olmalarını sağlayacak derecede onlarla içli dışlı olmaları sebebiyle, kendilerinden sakındırılmaya en lâyık olanlar onlardı.
28086. Metin
وَقَدْ جَاءَ فِي آخِرِ السُّورَةِ كُلِّهِ كَاشِفًا لِحَقِيقَتِهِمْ وَمُبَيِّنًا شِدَّةَ عَدَاوَتِهِمْ سَوَاءٌ فِي قَوْلِهِمْ: لَا تُنْفِقُوا عَلَى مَنْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ حَتَّى يَنْفَضُّوا [٦٣ \ ٧] ، أَوْ فِي تَآمُرِهِمْ عَلَى الْمُسْلِمِينَ فِي قَوْلِهِمْ: لَئِنْ رَجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ [٦٣ \ ٨] . وَقَوْلِهِ: إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ [٦٣ \ ٦] .
Surenin sonundaki kısımların tamamı, gerek onların: { لَا تُنْفِقُوا عَلَى مَنْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ حَتَّى يَنْفَضُّوا } “Allah'ın elçisinin yanında bulunanlara infak etmeyin ki dağılıp gitsinler” [Münafikûn Suresi, 63/7] sözlerinde olsun, gerekse Müslümanlara karşı kurdukları tuzakla ilgili: { لَئِنْ رَجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ } “Andolsun, eğer Medine'ye dönersek, en üstün ve güçlü olan, en aşağılık olanı oradan mutlaka çıkaracaktır” [Münafikûn Suresi, 63/8] sözlerinde olsun, onların hakikatini ortaya çıkarıcı ve düşmanlıklarının şiddetini açıklayıcı olarak gelmiştir. Bir de Allah Teâlâ’nın: { إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ } “Şüphesiz Allah, yoldan çıkmış fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez” [Münafikûn Suresi, 63/6] buyruğu vardır.
28087. Metin
(هُمْ) هُنَا الْمُنَافِقُونَ ; كَقَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّ الْمُنَافِقِينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ [٩ \ ٦٧] .
Buradaki { هُمْ } [onlar] zamiri münafıklardır; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { إِنَّ الْمُنَافِقِينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ } “Şüphesiz münafıklar, fâsıkların ta kendileridir” [Tevbe Suresi, 9/67].
28088. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلِلَّهِ خَزَائِنُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ.
Yüce Allah’ın buyruğu: { وَلِلَّهِ خَزَائِنُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ } “Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır.”
28089. Metin
تَقَدَّمَ بَيَانُهُ لِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ [٣٩ \ ٦٣] .
Bunun açıklaması, Şeyh tarafından -Allah Teâlâ bize de ona da rahmet eylesin- Yüce Allah’ın: { لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ } “Göklerin ve yerin kilitleri (anahtarları) O'nundur” [Zümer Suresi, 39/63] buyruğunun tefsirinde geçmişti.
28090. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ.
Yüce Allah’ın buyruğu: { يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ } “«Andolsun, Medine'ye dönersek, en üstün olan en aşağılık olanı oradan mutlaka çıkaracaktır» diyorlar. Oysa izzet Allah'ın, elçisinin ve müminlerindir.”
28091. Metin
تَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - بَيَانُ مَا فِيهَا مِنَ الْقَوْلِ بِالْمُوجِبِ.
Bu ayette geçen kavl-i bi’l-mûceb (muhatabın sözünü lehine çevirme sanatı) konusunun açıklaması, Şeyh tarafından -Allah Teâlâ bize de ona da rahmet eylesin- daha önce yapılmıştı.
28092. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: يَأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُلْهِكُمْ أَمْوَالُكُمْ وَلَا أَوْلَادُكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ.
Yüce Allah’ın buyruğu: { يَأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُلْهِكُمْ أَمْوَالُكُمْ وَلَا أَوْلَادُكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ } “Ey iman edenler! Mallarınız ve evlatlarınız sizi Allah'ı zikretmekten alıkoymasın.”
28093. Metin
تَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - الْكَلَامُ عَلَيْهِ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: الْمَالُ وَالْبَنُونَ زِينَةُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا [١٨ \ ٤٦] ، وَقَدْ بَيَّنَ سَبَبَ لَهْوِ الْمَالِ وَالْوَلَدِ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ، بِأَنَّ الْعَبْدَ يُفْتَنُ فِي ذَلِكَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى الْآتِي فِي سُورَةِ «التَّغَابُنِ» : إِنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌ وَاللَّهُ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ [٦٤ \ ١٥] .
Buna dair açıklama Şeyh tarafından -Allah Teâlâ bize de ona da rahmet eylesin- Yüce Allah’ın: { الْمَالُ وَالْبَنُونَ زِينَةُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا } “Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür” [Kehf Suresi, 18/46] buyruğunun tefsirinde geçmişti. Mal ve evladın Allah’ı anmaktan alıkoyma sebebini, kulun bu konuda imtihan edilmesiyle açıklamış ve bu husus Teğâbün Suresi'nde gelecek olan Yüce Allah’ın şu buyruğunda belirtilmiştir: { إِنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌ وَاللَّهُ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ } “Doğrusu mallarınız ve evlatlarınız bir imtihandır; büyük mükâfat ise Allah'ın yanındadır” [Teğâbün Suresi, 64/15].
28094. Metin
أَيْ: لِمَنْ سَخَّرَ الْمَالَ فِي طَاعَةِ اللَّهِ، وَبِالتَّأَمُّلِ فِي آخِرِ هَذِهِ السُّورَةِ، وَآخِرِ الَّتِي قَبْلَهَا نَجِدُ اتِّحَادًا فِي الْمَوْضُوعِ وَالتَّوْجِيهِ.
Yani malı Allah’a itaatte seferber eden kimse için böyledir. Bu surenin sonu ile bir önceki surenin sonu incelendiğinde, konu ve yönlendirme bakımından bir birliktelik görülür.
28095. Metin
فَهُنَاكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً أَوْ لَهْوًا انْفَضُّوا إِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَائِمًا قُلْ مَا عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ مِنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِ وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ [٦٢ \ ١١] .
Orada Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: { وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً أَوْ لَهْوًا انْفَضُّوا إِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَائِمًا قُلْ مَا عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ مِنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِ وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ } “Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman ona doğru dağılıp gittiler ve seni ayakta bıraktılar. De ki: «Allah'ın katında olan, eğlenceden de ticaretten de daha hayırlıdır. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır»” [Cuma Suresi, 62/11].
28096. Metin
وَجَاءَ عَقِبَهُ مُبَاشَرَةً سُورَةُ: إِذَا جَاءَكَ الْمُنَافِقُونَ [٦٣ \ ١] ، وَلَعَلَّهُ مِمَّا يُشْعِرُ أَنَّ الَّذِينَ بَادَرُوا بِالْخُرُوجِ لِلْعِيرِ هُمُ الْمُنَافِقُونَ، وَتَبِعَهُمُ الْآخَرُونَ لِحَاجَتِهِمْ لِمَا تَحْمِلُ الْعِيرُ، وَهُنَا بَعْدَمَا رَكَنَ الْمُنَافِقُونَ لِلْمَالِ جَاءَ: لَا تُنْفِقُوا عَلَى مَنْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ حَتَّى يَنْفَضُّوا فَكَانَتْ أَمْوَالُهُمْ فِتْنَةً لَهُمْ فِي مَقَالَتِهِمْ تِلْكَ، فَحَذَّرَ اللَّهُ الْمُؤْمِنِينَ بِقَوْلِهِ: لَا تُلْهِكُمْ أَمْوَالُكُمْ وَلَا أَوْلَادُكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ، سَوَاءٌ كَانَ الْمُرَادُ بِالْأَمْوَالِ خُصُوصَ ذِكْرِ الْخُطْبَةِ وَالْعِيرِ الْمُتَقَدِّمِ ذِكْرُهُمَا، أَوْ عُمُومَ الْعِبَادَاتِ وَالْمُكْتَسَبَاتِ.
Bunun hemen ardından { إِذَا جَاءَكَ الْمُنَافِقُونَ } [Münafikûn Suresi, 63/1] suresi gelmiştir. Bu durum belki de kervana doğru çıkmakta acele edenlerin münafıklar olduğunu, diğerlerinin ise kervanın taşıdığı şeylere olan ihtiyaçları sebebiyle onlara uyduğunu hissettirmektedir. Burada ise münafıklar mala bel bağladıktan sonra: { لَا تُنْفِقُوا عَلَى مَنْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ حَتَّى يَنْفَضُّوا } “Allah'ın elçisinin yanında bulunanlara infak etmeyin ki dağılıp gitsinler” ayeti gelmiştir; dolayısıyla malları bu sözlerinde onlar için bir fitne (imtihan) olmuştur. Bunun üzerine Allah, { لَا تُلْهِكُمْ أَمْوَالُكُمْ وَلَا أَوْلَادُكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ } “Mallarınız ve evlatlarınız sizi Allah'ı zikretmekten alıkoymasın” buyruğu ile müminleri sakındırmıştır; mallardan maksat ister zikredilen hutbe ve kervan olsun, isterse genel olarak ibadetler ve kazançlar olsun.
28097. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَأَنْفِقُوا مِنْ مَا رَزَقْنَاكُمْ.
Yüce Allah’ın buyruğu: { وَأَنْفِقُوا مِنْ مَا رَزَقْنَاكُمْ } “Size rızık olarak verdiklerimizden infak edin.”
28098. Metin
فِيهِ الْإِنْفَاقُ مِنْ بَعْضِ مَا رَزَقَهُمْ، وَتَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - مَبْحَثُ الِاقْتِصَادِ فِي الْإِنْفَاقِ عِنْدَ قَوْلِهِ فِي أَوَّلِ سُورَةِ «الْبَقَرَةِ» : وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ [٢ \ ٣] .
Burada kendilerine rızık olarak verilen şeylerin bir kısmından infak edilmesi söz konusudur. İnfakta iktisatlı davranma bahsi, Şeyh tarafından -Allah Teâlâ bize de ona da rahmet eylesin- Bakara Suresi'nin başında geçen { وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ } “Ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler” [Bakara Suresi, 2/3] ayetinin tefsirinde geçmişti.
28099. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلَنْ يُؤَخِّرَ اللَّهُ نَفْسًا إِذَا جَاءَ أَجَلُهَا.
Yüce Allah’ın buyruğu: { وَلَنْ يُؤَخِّرَ اللَّهُ نَفْسًا إِذَا جَاءَ أَجَلُهَا } “Allah, eceli geldiğinde hiçbir kimseyi asla ertelemez.”
28100. Metin
وَكَذَلِكَ لَا يُقَدِّمُهَا عَلَيْهِ ; كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: لِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ إِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ فَلَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ [١٠ \ ٤٩] .
Aynı şekilde onu [ecel vaktinden] öne de almaz; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: { لِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ إِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ فَلَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ } “Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman ne bir saat erteleyebilirler ne de öne alabilirler” [Yûnus Suresi, 10/49].
28101. Metin
وَبَيَّنَ تَعَالَى عَدَمَ تَأَخُّرِهِمْ مَعَ أَنَّهُمْ وُعِدُوا بِأَنَّهُمْ يَصَّدَّقُونَ وَيَكُونُونَ مِنَ الصَّالِحِينَ، مُشِيرًا لِلسَّبَبِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ [٦٤ \ ١١] أَيْ: لَوْ أَخَّرَكُمْ ; لَأَنَّ شِيمَتَكُمُ الْكَذِبُ وَخَلْفُ الْوَعْدِ، وَأَنَّ هَذَا دَأَبُ أَمْثَالِهِمْ كَمَا بَيَّنَهُ تَعَالَى فِي قَوْلِهِ: وَأَنْذِرِ النَّاسَ يَوْمَ يَأْتِيهِمُ الْعَذَابُ فَيَقُولُ الَّذِينَ ظَلَمُوا رَبَّنَا أَخِّرْنَا إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ نُجِبْ دَعْوَتَكَ وَنَتَّبِعِ الرُّسُلَ أَوَلَمْ تَكُونُوا أَقْسَمْتُمْ مِنْ قَبْلُ مَا لَكُمْ مِنْ زَوَالٍ
Yüce Allah, sadaka vereceklerini ve salihlerden olacaklarını vadetmiş olmalarına rağmen [ecellerinin] ertelenmeyeceğini açıklamış ve Yüce Allah'ın: { وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ } “Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır” [Münafikûn Suresi, 63/11] buyruğundaki sebebe işaret etmiştir; yani şayet sizi erteleseydi [bile yine yapmazdınız], çünkü sizin tabiatınız yalan söylemek ve sözden dönmektir. Nitekim Yüce Allah'ın şu buyruğunda açıkladığı gibi onların benzerlerinin âdeti de budur: { وَأَنْذِرِ النَّاسَ يَوْمَ يَأْتِيهِمُ الْعَذَابُ فَيَقُولُ الَّذِينَ ظَلَمُوا رَبَّنَا أَخِّرْنَا إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ نُجِبْ دَعْوَتَكَ وَنَتَّبِعِ الرُّسُلَ أَوَلَمْ تَكُونُوا أَقْسَمْتُمْ مِنْ قَبْلُ مَا لَكُمْ مِنْ زَوَالٍ } “İnsanları, kendilerine azabın geleceği gün ile uyar. O gün zalimler derler ki: «Rabbimiz! Bizi yakın bir süreye kadar ertele de senin çağrına uyalım ve elçilere tâbi olalım.» [Onlara denir ki:] «Daha önce sizin için hiçbir zeval (son bulma) olmadığına yemin etmemiş miydiniz?»”
28102. Metin
[١٤ \ ٤٤] .
[İbrâhîm Suresi, 14/44].
28103. Metin
وَقَوْلُهُ تَعَالَى: حَتَّى إِذَا جَاءَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِ لَعَلِّي أَعْمَلُ صَالِحًا فِيمَا تَرَكْتُ كَلَّا إِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَائِلُهَا [٢٣ \ ٩٩ - ١٠٠] .
Ve Yüce Allah'ın buyruğu: { حَتَّى إِذَا جَاءَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِ لَعَلِّي أَعْمَلُ صَالِحًا فِيمَا تَرَكْتُ كَلَّا إِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَائِلُهَا } “Nihayet onlardan birine ölüm geldiği zaman der ki: «Rabbim! Beni geri döndürün; ta ki terk ettiğim [dünyada] salih bir amelde bulunayım.» Asla! Bu, onun söylediği bir sözden ibarettir” [Mü'minûn Suresi, 23/99-100].
28104. Metin
فَقَوْلُهُ تَعَالَى عَنْهُمْ: كَلَّا إِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَائِلُهَا، تُعَادِلُ فِي مَاصَدَقِهَا.
Yüce Allah'ın onlar hakkındaki: { كَلَّا إِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَائِلُهَا } “Asla! Bu, onun söylediği bir sözden ibarettir” buyruğu, gerçekliği (karşılık geldiği mana) bakımından şuna denktir:
28105. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ.
Yüce Allah'ın buyruğu: { وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ } “Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
28106. Metin
أَيْ: لَوْ أَخَّرَهُمْ لَنْ يَصْدُقُوا، وَلَنْ يَكُونُوا مِنَ الصَّالِحِينَ، وَاللَّهُ تَعَالَى مُحِيطٌ عِلْمُهُ بِمَا سَيَكُونُ، كَإِحَاطَتِهِ بِمَا قَدْ كَانَ، وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ.
Yani: Şayet onları erteleseydi, doğru söylemeyecekler ve salihlerden olmayacaklardı. Yüce Allah'ın ilmi, olmuş olanı kuşattığı gibi olacak olanı da kuşatıcıdır. En doğrusunu Yüce Allah bilir.