Tahrîm

Şinkîtî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

28322. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

28323. Metin

سُورَةُ التَّحْرِيمِ

Tahrîm Suresi

28324. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ الْآيَةَ.

Yüce Allah'ın şu buyruğu: { يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ } “Ey Peygamber! Allah'ın sana helâl kıldığını niçin haram kılıyorsun?” ayeti.

28325. Metin

تَقَدَّمَ فِي أَوَّلِ السُّورَةِ قَبْلَهَا بَيَانُ عَلَاقَةِ الْأُمَّةِ بِالْخِطَابِ الْخَاصِّ بِهِ ﷺ وَقَدِ اخْتُلِفَ فِي تَحْرِيمِ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَهُ بَيْنَ كَوْنِهِ الْعَسَلَ أَوْ هُوَ مَارِيَةُ جَارِيَتُهُ ﷺ وَسَيَأْتِي زِيَادَةُ إِيضَاحِهِ عَنِ الْكَلَامِ عَلَى حُكْمِهِ.

Bir önceki surenin başında, Hz. Peygamber'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) has olan hitapla ümmetin ilişkisinin açıklaması geçmişti. Allah'ın kendisine helâl kıldığı şeyi haram kılmasının; bal mı, yoksa cariyesi Mâriye (radıyallâhu anhâ) mı olduğu hususunda ihtilaf edilmiştir. Bunun hükmüne dair açıklama ileride daha ayrıntılı olarak gelecektir.

28326. Metin

وَقَوْلُهُ تَعَالَى: لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ تَبْتَغِي مَرْضَاةَ أَزْوَاجِكَ [٦٦ \ ١] ، ظَاهِرٌ فِيهِ مَعْنَى الْعِتَابِ، كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: عَبَسَ وَتَوَلَّى أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى [٨٠ \ ١ - ٣] .

Yüce Allah'ın: { لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ تَبْتَغِي مَرْضَاةَ أَزْوَاجِكَ } “Eşlerinin hoşnutluğunu arzulayarak, Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram kılıyorsun?” [Tahrîm 66/1] buyruğunda, tıpkı Yüce Allah'ın: { عَبَسَ وَتَوَلَّى أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى } “Kendisine o âmâ geldi diye yüzünü ekşitti ve çevirdi. Nereden bilirsin, belki de o arınacaktı!” [Abese 80/1-3] buyruğunda olduğu gibi açık bir sitem anlamı bulunmaktadır.

28327. Metin

وَكِلَاهُمَا لَهُ عَلَاقَةٌ بِالْجَانِبِ الشَّخْصِيِّ سَوَاءٌ ابْتِغَاءُ مَرْضَاةِ الْأَزْوَاجِ، أَوِ اسْتِرْضَاءُ صَنَادِيدِ قُرَيْشٍ، وَهَذَا مِمَّا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ التَّشْرِيعَ الْإِسْلَامِيَّ لَا مَدْخَلَ لِلْأَغْرَاضِ الشَّخْصِيَّةِ فِيهِ.

Her iki durumun da şahsi yönle bir irtibatı vardır; ister eşlerin hoşnutluğunu arzu etmek olsun, ister Kureyş'in ileri gelenlerini razı etmeye çalışmak olsun. Bu da İslam teşriinde (hukukunda) şahsi gayelere yer olmadığının delillerindendir.

28328. Metin

وَبِهَذَا نَأْخُذُ بِقِيَاسِ الْعَكْسِ دَلِيلًا وَاضِحًا عَلَى بُطْلَانِ قَوْلِ الْقَائِلِينَ: إِنَّ إِعْمَارَهُ ﷺ لِعَائِشَةَ مِنَ التَّنْعِيمِ كَانَ تَطْيِيبًا لِخَاطِرِهَا، وَلَا يَصِحُّ لِأَحَدٍ غَيْرَهَا.

Bununla zıtlık kıyası yoluyla, 'Hz. Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Âişe'ye Ten'îm'den umre yaptırması onun gönlünü hoş etmek içindi, ondan başka hiç kimse için geçerli değildir' diyenlerin görüşünün batıl olduğuna dair açık bir delil elde etmekteyiz.

28329. Metin

وَمَحَلُّ الِاسْتِدْلَالِ هُوَ أَنَّ مَنْ لَيْسَ لَهُ حَقٌّ فِي تَحْرِيمِ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَهُ ابْتِغَاءَ مَرْضَاةِ أَزْوَاجِهِ لَا يَحِلُّ لَهُ إِحْلَالُ وَتَجْوِيزُ مَا لَا يَجُوزُ ابْتِغَاءَ مَرْضَاتِهِنَّ، وَهَذَا ظَاهِرٌ بَيِّنٌ، وَلِلَّهِ الْحَمْدُ.

İstidlâl noktası şudur: Eşlerinin rızasını kazanmak uğruna Allah'ın kendisine helâl kıldığı şeyi haram kılmaya hakkı olmayan bir kimsenin, yine onların rızasını kazanmak uğruna caiz olmayan bir şeyi helâl ve meşru kılması da caiz olmaz. Bu gayet açık ve nettir, hamd Allah'a mahsustur.

28330. Metin

أَمَّا تَحِلَّةُ الْيَمِينِ وَكَفَّارَةُ الْحَنْثِ وَغَيْرُ ذَلِكَ، فَقَدْ تَقَدَّمَ بَيَانُهُ لِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللَّهُ بِاللَّغْوِ فِي أَيْمَانِكُمْ [٢ \ ٢٢٥] .

Yeminin çözülmesi, yemin bozma kefareti ve benzeri hususlara gelince; Şeyh'in -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- bu konudaki açıklaması Yüce Allah'ın: { لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللَّهُ بِاللَّغْوِ فِي أَيْمَانِكُمْ } “Allah sizi yeminlerinizdeki lağvden (kasıtsız yeminlerden) sorumlu tutmaz” [Bakara 2/225] buyruğunda geçmişti.

28331. Metin

أَمَّا حَقِيقَةُ التَّحْرِيمِ هُنَا، وَنَوْعُ الْكَفَّارَةِ، وَهَلْ كَفَّرَ ﷺ عَنْ ذَلِكَ أَمْ أَنَّ اللَّهَ غَفَرَ لَهُ فَلَمْ يَحْتَجْ لِتَكْفِيرٍ، فَقَدْ أَوْضَحَهُ الشَّيْخُ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - فِي مُذَكِّرَةِ الْإِمْلَاءِ عِنْدَ هَذِهِ الْآيَةِ.

Buradaki haram kılmanın mahiyeti, kefaretin türü, Hz. Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bundan dolayı kefaret verip vermediği yoksa Allah'ın onu bağışlayıp kefarete ihtiyaç bırakmadığı mı hususunu Şeyh -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- bu ayetin tefsirindeki ders notlarında (Müzekkiratü'l-İmlâ) açıklamıştır.

28332. Metin

وَفِي الْأَضْوَاءِ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى فِي أَوَّلِ سُورَةِ «الْأَحْزَابِ» : وَمَا جَعَلَ أَزْوَاجَكُمُ اللَّائِي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهَاتِكُمْ [٣٣ \ ٤] ، وَذَلِكَ أَنَّ لِلْعُلَمَاءِ نَحْوُ عِشْرِينَ قَوْلًا، وَرَجَّحَ الْقَوْلَ بِأَنَّ التَّحْرِيمَ ظِهَارٌ لِمَا يَدُلُّ عَلَيْهِ ظَاهِرُ الْقُرْآنِ، وَأَنَّ الْقَوْلَ الَّذِي يَلِيهِ أَنَّهُ يَمِينٌ، وَنَاقَشَ الْمَسْأَلَةَ بِأَدِلَّتِهَا هُنَاكَ.

Ayrıca el-Advâ'da, Ahzâb Suresi'nin başındaki Yüce Allah'ın: { وَمَا جَعَلَ أَزْوَاجَكُمُ اللَّائِي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهَاتِكُمْ } “Kendilerinden zıhâr yaptığınız eşlerinizi de sizin anneleriniz kılmamıştır” [Ahzâb 33/4] buyruğunun tefsirinde de açıklamıştır. Şöyle ki, bu konuda âlimlerin yaklaşık yirmi görüşü vardır. Şeyh, Kur'an'ın zahirinin delalet etmesi sebebiyle haram kılmanın zıhâr olduğu görüşünü tercih etmiş, bundan sonraki kuvvetli görüşün ise yemin olduğu yönündeki görüş olduğunu belirtmiş ve meseleyi delilleriyle orada tartışmıştır.

28333. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنْ تَتُوبَا إِلَى اللَّهِ فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُمَا.

Yüce Allah'ın şu buyruğu: { إِنْ تَتُوبَا إِلَى اللَّهِ فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُمَا } “Eğer ikiniz Allah'a tövbe ederseniz, muhakkak ki kalpleriniz kaymıştır.”

28334. Metin

أُطْلِقَتِ التَّوْبَةُ هُنَا وَقُيِّدَتْ فِي الْآيَةِ بَعْدَهَا بِأَنَّهَا تَوْبَةٌ نَصُوحٌ، فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَصُوحًا [٦٦ \ ٨] .

Burada tövbe mutlak (kayıtsız) olarak zikredilmiş, bundan sonraki ayette ise Yüce Allah'ın: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَصُوحًا } “Ey iman edenler! Allah'a nasûh (samimi ve kesin) bir tövbe ile tövbe edin” [Tahrîm 66/8] buyruğunda olduğu gibi 'nasûh' (samimi) tövbe olarak kayıtlanmıştır.

28335. Metin

وَحَقِيقَةُ التَّوْبَةِ النَّصُوحِ وَشُرُوطُهَا وَآثَارُهَا تَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ [٢٤ \ ٣١] .

Nasûh tövbenin mahiyeti, şartları ve tesirleri, Şeyh'in -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- Yüce Allah'ın: { وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ } “Ey müminler! Hepiniz toptan Allah'a tövbe edin” [Nûr 24/31] buyruğunun tefsirinde geçmişti.

28336. Metin

وَقَوْلُهُ تَعَالَى: فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُمَا. قَالَ الشَّيْخُ فِي إِمْلَائِهِ: (صَغَتْ) : بِمَعْنَى مَالَتْ وَرَضِيَتْ وَأَحَبَّتْ مَا كَرِهَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ. اهـ.

Yüce Allah'ın: { فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُمَا } “Muhakkak ki kalpleriniz kaymıştır” buyruğu hakkında Şeyh ders notlarında şöyle demiştir: 'Sağat (صَغَتْ); meyletti, razı oldu ve Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) hoşlanmadığı şeyi sevdi anlamındadır.' [Şeyh'in sözü burada bitti.]

28337. Metin

وَقَالَ: (وَقُلُوبُكُمَا) جَمْعٌ مَعَ أَنَّهُ لِاثْنَتَيْنِ هُمَا حَفْصَةُ وَعَائِشَةُ، فَقِيلَ: لِأَنَّ الْمَعْنَى مَعْلُومٌ وَالْجَمْعَ أَخَفُّ مِنَ الْمُثَنَّى إِذَا أُضِيفَ. وَقِيلَ هُوَ مِمَّا اسْتُدِلَّ بِهِ عَلَى أَنَّ أَقَلَّ الْجَمْعِ اثْنَيْنِ كَمَا فِي الْمِيرَاثِ فِي قَوْلِهِ: فَإِنْ كَانَ لَهُ إِخْوَةٌ [٤ \ ١١] .

Yine şöyle demiştir: 'Hitap iki kişiye yani Hafsa ve Âişe'ye olduğu halde { قُلُوبُكُمَا } çoğul lafızla getirilmiştir. Denildi ki: Çünkü mana bellidir ve tamlama yapıldığında çoğul lafız ikil lafızdan daha hafiftir (telaffuzu kolaydır). Yine denildi ki: Bu ayet, miras konusundaki { فَإِنْ كَانَ لَهُ إِخْوَةٌ } “Eğer kardeşleri varsa” [Nisâ 4/11] ayetinde olduğu gibi çoğulun en azının iki olduğuna delil getirilen hususlardandır.'

28338. Metin

وَجَوَابُ الشَّرْطِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: إِنْ تَتُوبَا مَحْذُوفٌ تَقْدِيرُهُ، فَذَلِكَ وَاجِبٌ عَلَيْكُمَا ; لِأَنَّ قُلُوبَكُمَا مَالَتْ إِلَى مَا لَا يُحِبُّهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ. اهـ.

Yüce Allah'ın: { إِنْ تَتُوبَا } “Eğer ikiniz tövbe ederseniz” buyruğundaki şartın cevabı hazfedilmiştir (cümlede gizlidir); takdiri ise şöyledir: [Bilin ki] bu size vaciptir; çünkü kalpleriniz Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) hoşlanmadığı şeye meyletmiştir. [Şeyh'in sözü burada bitti.]

28339. Metin

وَقَدَّرَهُ الْقُرْطُبِيُّ بِذَلِكَ خَيْرٌ لَكُمْ وَمَعْنَاهُمَا مُتَقَارِبٌ.

Kurtubî ise şartın cevabını, '[bu] sizin için hayırlıdır' şeklinde takdir etmiştir ki her iki takdirin anlamı birbirine yakındır.

28340. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِنْ تَظَاهَرَا عَلَيْهِ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ مَوْلَاهُ وَجِبْرِيلُ وَصَالِحُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمَلَائِكَةُ بَعْدَ ذَلِكَ ظَهِيرٌ.

Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَإِنْ تَظَاهَرَا عَلَيْهِ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ مَوْلَاهُ وَجِبْرِيلُ وَصَالِحُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمَلَائِكَةُ بَعْدَ ذَلِكَ ظَهِيرٌ } “Eğer ona karşı birbirinize arka çıkarsanız, bilesiniz ki onun dostu ve yardımcısı Allah'tır, Cibrîl'dir, müminlerin salih olanlarıdır; bunlardan sonra bütün melekler de ona yardımcıdır.”

28341. Metin

قَالَ أَبُو حَيَّانَ: الْوَقْفُ عَلَى (مَوْلَاهُ) ، وَتَكُونُ الْوَلَايَةُ خَاصَّةً بِاللَّهِ، وَيَكُونُ (جِبْرِيلُ) مُبْتَدَأً وَمَا بَعْدَهُ عُطِفَ عَلَيْهِ، (وَظَهِيرٌ) خَبَرٌ، وَعَلَيْهِ يَكُونُ جِبْرِيلُ ذُكِرَ مَرَّتَيْنِ بِالْخُصُوصِ أَوَّلًا وَبِالْعُمُومِ ثَانِيًا.

Ebû Hayyân şöyle demiştir: Vakıf (durak) { مَوْلَاهُ } kelimesi üzerindedir ve velayet yalnızca Allah'a mahsus olur. { جِبْرِيلُ } mübteda (özne), sonrasındakiler ona matuf (bağlanan), { ظَهِيرٌ } ise haber (yüklem) olur. Buna göre Cibrîl, önce özel olarak, sonra da genel olarak iki defa zikredilmiş olur.

28342. Metin

وَقِيلَ: الْوَقْفُ عَلَى (جِبْرِيلَ) مَعْطُوفًا عَلَى لَفْظِ الْجَلَالَةِ فِي الْوِلَايَةِ، ثُمَّ ابْتُدِئَ بِصَالِحِ الْمُؤْمِنِينَ وَعُطِفَ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ، وَيَدْخُلُ فِيهِمْ جِبْرِيلُ ضِمْنًا. اهـ.

Denildi ki: Vakıf, velayet hususunda lafzatullaha matuf kılınarak { جِبْرِيلَ } kelimesi üzerindedir; sonra { صَالِحُ الْمُؤْمِنِينَ } ile [yeni cümleye] başlanmış ve melekler de onlara atfedilmiştir. Bu durumda Cibrîl zımnen onların (meleklerin) içine girer. [Ebû Hayyân'ın sözü burada bitti.]

28343. Metin

فَعَلَى الْوَقْفِ الْأَوَّلِ يَكُونُ دَرْجُ صَالِحِ الْمُؤْمِنِينَ بَيْنَ جِبْرِيلَ وَبَيْنَ الْمَلَائِكَةِ تَنْبِيهًا عَلَى عُلُوِّ مَنْزِلَةِ صَالِحِ الْمُؤْمِنِينَ، وَبَيَانِ مَنْزِلَتِهِمْ مِنْ عُمُومِ الْمَلَائِكَةِ بَعْدَ جِبْرِيلَ، وَعَلَى الْوَقْفِ الثَّانِي فِيهِ عِطْفُ جِبْرِيلَ عَلَى لَفْظِ الْجَلَالَةِ فِي الْوَلَايَةِ بِالْوَاوِ، وَلَيْسَ فِيهِ مَا يُوهِمُ التَّعَارُضَ مَعَ الْحَدِيثِ فِي ثُمَّ إِذْ مَحَلُّ الْعَطْفِ هُوَ الْوِلَايَةُ، وَهِيَ قَدْرٌ مُمْكِنٌ مِنَ الْخَلْقِ وَمِنَ اللَّهِ تَعَالَى كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: هُوَ الَّذِي أَيَّدَكَ بِنَصْرِهِ وَبِالْمُؤْمِنِينَ [٨ \ ٦٢] لِأَنَّ النَّصْرَ يَكُونُ مِنَ اللَّهِ وَيَكُونُ مِنَ الْعِبَادِ، مِنْ بَابِ الْأَخْذِ بِالْأَسْبَابِ: إِلَّا تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللَّهُ [٩ \ ٤٠] .

Birinci vakfa göre salih müminlerin Cibrîl ile melekler arasına yerleştirilmesi, salih müminlerin mertebesinin yüceliğine ve Cibrîl'den sonra genel melekler katındaki konumlarının beyanına dikkat çekmek içindir. İkinci vakfa göre ise velayet konusunda Cibrîl'in 'vav' bağlacı ile lafzatullaha atfedilmesi söz konusudur; bunda 'sümme' (sonra) ile ilgili hadisle çelişki vehmettirecek bir durum yoktur. Çünkü atfın konusu velayettir (yardımlaşmadır); bu da Yüce Allah'ın: { هُوَ الَّذِي أَيَّدَكَ بِنَصْرِهِ وَبِالْمُؤْمِنِينَ } “Seni yardımıyla ve müminlerle destekleyen O'dur” [Enfâl 8/62] buyruğunda olduğu gibi hem yaratılmışlardan hem de Yüce Allah'tan gerçekleşmesi mümkün olan bir husustur. Zira yardım hem Allah'tan hem de sebeplere sarılma kabilinden kullardan olur: { إِلَّا تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللَّهُ } “Eğer siz ona yardım etmezseniz, bilesiniz ki Allah ona yardım etmiştir” [Tevbe 9/40].

28344. Metin

وَكَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَيَنْصُرُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ [٥٩ \ ٨] .

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: { وَيَنْصُرُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ } “Allah'a ve Resûlüne yardım ederler” [Haşr 59/8].

28345. Metin

وَقَوْلِهِ: مَنْ أَنْصَارِي إِلَى اللَّهِ [٣ \ ٥٢] ، بِخِلَافِ سِيَاقِ الْحَدِيثِ، فَقَدْ كَانَ فِي مَوْضُوعِ الْمَشِيئَةِ حِينَمَا قَالَ الْأَعْرَابِيُّ: مَا شَاءَ اللَّهُ وَشِئْتَ. فَقَالَ لَهُ ﷺ: «أَجَعَلْتَنِي لِلَّهِ نِدًّا؟ قُلْ مَا شَاءَ اللَّهُ وَحْدَهُ» ; لِأَنَّ حَقِيقَةَ الْمَشِيئَةِ لِلَّهِ تَعَالَى وَحْدَهُ كَمَا فِي قَوْلِهِ: وَمَا تَشَاءُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ [٨١ \ ٢٩] ، وَكَقَوْلِهِ: بَلْ لِلَّهِ الْأَمْرُ جَمِيعًا [١٣ \ ٣١] ، وَكَقَوْلِهِ: لِلَّهِ الْأَمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ [٣٠ \ ٤] .

Ve şöyle buyurmaktadır: { مَنْ أَنْصَارِي إِلَى اللَّهِ } “Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?” [Âl-i İmrân 3/52]. Hadisin bağlamı ise bundan farklıdır; zira o, bir bedevinin 'Allah ve sen dilerseniz' dediği meşiet (dileme) konusundaydı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona: «Beni Allah'a denk mi kıldın? Yalnızca Allah dilerse de!» buyurmuştur. Çünkü hakiki meşiet (dileme) yalnız Yüce Allah'a aittir; nitekim şöyle buyrulmuştur: { وَمَا تَشَاءُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ } “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” [Tekvîr 81/29], yine şöyle buyrulmuştur: { بَلْ لِلَّهِ الْأَمْرُ جَمِيعًا } “Hayır, bütün işler Allah'a aittir” [Ra'd 13/31] ve şöyle buyrulmuştur: { لِلَّهِ الْأَمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ } “Önünde de sonunda da emir Allah'ındır” [Rûm 30/4].

28346. Metin

وَمِنَ اللَّطَائِفِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَإِنْ تَظَاهَرَا عَلَيْهِ إِلَى آخِرِ مَا سَمِعْتُهُ مِنَ الشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - أَنَّهُ قَالَ: إِنَّ الْمُتَظَاهِرَتَيْنِ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ امْرَأَتَانِ فَقَطْ تَآمَرَتَا عَلَيْهِ فِيمَا بَيْنَهُمَا، فَجَاءَ بَيَانُ الْمُوَالِينَ لَهُ ضِدَّهُمَا كُلَّ مَنْ ذُكِرَ فِي الْآيَةِ. فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ مَوْلَاهُ وَجِبْرِيلُ وَصَالِحُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمَلَائِكَةُ، مَا يَدُلُّ عَلَى عِظَمِ كَيْدِهِنَّ وَضَعْفِ الرِّجَالِ أَمَامَهُنَّ، وَقَدْ أَشَارَ إِلَى ذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظِيمٌ [١٢ \ ٢٨] ، بَيْنَمَا قَالَ فِي كَيْدِ الشَّيْطَانِ: إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا [٤ \ ٧٦] .

Yüce Allah'ın: { وَإِنْ تَظَاهَرَا عَلَيْهِ } “Eğer ona karşı birbirinize arka çıkarsanız...” buyruğuna dair Şeyh'ten -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- işittiğim nüktelerden biri şudur: Şeyh şöyle demiştir: 'Resûlullah'a (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı birlik olanlar, kendi aralarında ona karşı plan kuran sadece iki kadındı. Onlara karşı Peygamber'in dost ve yardımcıları olarak ayette zikredilenlerin tamamı beyan edilmiştir: { فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ مَوْلَاهُ وَجِبْرِيلُ وَصَالِحُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمَلَائِكَةُ } “Bilesiniz ki onun dostu ve yardımcısı Allah'tır, Cibrîl'dir, müminlerin salih olanlarıdır ve meleklerdir”. Bu da onların hilesinin büyüklüğünü ve erkeklerin onların karşısındaki zayıflığını gösterir. Yüce Allah'ın: { إِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظِيمٌ } “Şüphesiz sizin tuzağınız pek büyüktür” [Yûsuf 12/28] buyruğu buna işaret ederken, şeytanın tuzağı hakkında ise: { إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا } “Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır” [Nisâ 4/76] buyurmuştur.'

28347. Metin

وَقَدْ عَبَّرَ الشَّاعِرُ عَنْ ذَلِكَ بِقَوْلِهِ:

Şair bu durumu şu sözüyle dile getirmiştir:

28348. Metin

مَا اسْتَعْظَمَ الْإِلَهُ كَيْدَهُنَّهْ ... إِلَّا لِأَنَّهُنَّ هُنَّ هُنَّهْ

İlah onların tuzağını büyük saymadı ... sırf onlar, evet onlar oldukları için.

28349. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: عَسَى رَبُّهُ إِنْ طَلَّقَكُنَّ أَنْ يُبْدِلَهُ أَزْوَاجًا خَيْرًا مِنْكُنَّ مُسْلِمَاتٍ مُؤْمِنَاتٍ قَانِتَاتٍ تَائِبَاتٍ عَابِدَاتٍ سَائِحَاتٍ ثَيِّبَاتٍ وَأَبْكَارًا.

Yüce Allah'ın şu buyruğu: { عَسَى رَبُّهُ إِنْ طَلَّقَكُنَّ أَنْ يُبْدِلَهُ أَزْوَاجًا خَيْرًا مِنْكُنَّ مُسْلِمَاتٍ مُؤْمِنَاتٍ قَانِتَاتٍ تَائِبَاتٍ عَابِدَاتٍ سَائِحَاتٍ ثَيِّبَاتٍ وَأَبْكَارًا } “Eğer o sizi boşayacak olursa, Rabbi ona sizin yerinize sizden daha hayırlı, Müslüman, inanan, boyun eğen, tövbe eden, ibadet eden, oruç tutan/hicret eden, dul ve bakire eşler verebilir.”

28350. Metin

فِيهِ بَيَانُ أَنَّ الْخَيْرِيَّةَ الَّتِي يَخْتَارُهَا اللَّهُ لِرَسُولِهِ ﷺ فِي النِّسَاءِ هِيَ تِلْكَ الصِّفَاتُ مِنَ الْإِيمَانِ وَالصَّلَاحِ.

Bunda, Allah'ın Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) için kadınlarda seçtiği hayırlılığın; iman ve salah gibi işte bu sıfatlar olduğunun beyanı vardır.

28351. Metin

وَجَاءَ الْحَدِيثُ «فَعَلَيْكَ بِذَاتِ الدِّينِ تَرِبَتْ يَمِينُكَ» .

Hadiste de şöyle buyrulmuştur: «Sen dindar olanı seç ki elin bereketlensin.»

28352. Metin

وَقَوْلُهُ تَعَالَى: وَلَأَمَةٌ مُؤْمِنَةٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكَةٍ وَلَوْ أَعْجَبَتْكُمْ [٢ \ ٢٢١] .

Ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَلَأَمَةٌ مُؤْمِنَةٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكَةٍ وَلَوْ أَعْجَبَتْكُمْ } “İman etmiş bir cariye, hoşunuza gitse bile müşrik bir kadından kesinlikle daha hayırlıdır” [Bakara 2/221].

28353. Metin

وَفِي تَقْدِيمِ الثَّيِّبَاتِ عَلَى الْأَبْكَارِ هُنَا فِي مَعْرِضِ التَّخْيِيرِ مَا يُشْعِرُ بِأَوْلَوِيَّتِهِنَّ، مَعَ أَنَّ الْحَدِيثَ: «هَلَّا بِكْرًا تُدَاعِبُكَ وَتُدَاعِبُهَا» ، وَنِسَاءُ الْجَنَّةِ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌّ، فَفِيهِ أَوْلَوِيَّةُ الْأَبْكَارِ، وَقَدْ أَجَابَ الْمُفَسِّرُونَ بِأَنَّ هَذَا لِلتَّنْوِيعِ فَقَطْ، وَأَنَّ الثَّيِّبَاتِ فِي الدُّنْيَا وَالْأَبْكَارَ فِي الْجَنَّةِ كَمَرْيَمَ ابْنَةِ عِمْرَانَ، وَالَّذِي يَظْهَرُ وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ، أَنَّهُ لَمَّا كَانَ فِي مَقَامِ الِانْتِصَارِ لِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَتَنْبِيهِهِنَّ لِمَا يَلِيقُ بِمَقَامِهِ عِنْدَهُنَّ ذَكَرَ مِنَ الصِّفَاتِ الْعَالِيَةِ دِينًا وَخُلُقًا، وَقَدَّمَ الثَّيِّبَاتِ ; لِيُبَيِّنَ أَنَّ الْخَيْرِيَّةَ فِيهِنَّ بِحَسَبِ الْعِشْرَةِ وَمَحَاسِنِ الْأَخْلَاقِ.

Burada seçenek sunulurken dulların bakirelerden önce zikredilmesinde, onların önceliğini hissettiren bir durum vardır; oysa hadiste: «Seninle oynaşacak, senin de kendisiyle oynaşacağın bir bakire ile evlenseydin ya!» buyrulmuş ve cennet kadınları hakkında da { لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌّ } [Rahmân 55/56] denilerek bakirelerin önceliği belirtilmiştir. Müfessirler buna, buradaki zikrin sadece çeşitlilik bildirmek için olduğu, dulların dünyada, bakirelerin ise İmran kızı Meryem gibi cennette olacağı cevabını vermişlerdir. Açıkça görünen ve doğrusunu Allah Teâlâ'nın bildiği şudur ki: Resûlullah'a (sallallâhu aleyhi ve sellem) destek olma ve eşlerine onun kendi yanlarındaki yüce makamına layık olanı hatırlatma makamında olunduğu için din ve ahlak bakımından yüksek sıfatlar zikredilmiş; kadınlardaki hayırlılığın güzel geçim ve ahlak güzelliğine göre olduğunu açıklamak üzere dullar öne geçirilmiştir.

28354. Metin

وَقَوْلُهُ تَعَالَى: عَسَى رَبُّهُ إِنْ طَلَّقَكُنَّ، لَمْ يُبَيِّنْ هَلْ طَلَّقَهُنَّ، أَمْ لَا؟ مَعَ أَنَّ عَسَى مِنَ اللَّهِ لِلتَّحْقِيقِ، وَلَكِنَّهُ لَمْ يَقَعْ طَلَاقُهُنَّ كَمَا بَيَّنَهُ تَعَالَى فِي سُورَةِ «الْأَحْزَابِ» ، بِأَنَّهُ تَعَالَى خَيَّرَهُنَّ بَيْنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ، وَبَيْنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَزِينَتِهَا، فَاخْتَرْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَالدَّارَ الْآخِرَةَ فَلَمْ يُطَلِّقْهُنَّ، وَلَمْ يُبْدِلْهُ أَزْوَاجًا خَيْرًا مِنْهُنَّ.

Yüce Allah'ın: { عَسَى رَبُّهُ إِنْ طَلَّقَكُنَّ } “Eğer o sizi boşayacak olursa, Rabbi...” buyruğunda, onları boşayıp boşamadığı açıklanmamıştır. Gerçi Allah tarafından olan 'asâ' (عَسَى) tahakkuk (kesinlik) bildirir; ancak Ahzâb Suresi'nde Yüce Allah'ın beyan ettiği üzere onları boşama vuku bulmamıştır. Çünkü Allah Teâlâ onları Allah ve Resûlü ile dünya hayatı ve süsü arasında muhayyer bırakmış (seçim hakkı tanımış); onlar da Allah'ı, Resûlünü ve ahiret yurdunu seçmişlerdir. Dolayısıyla Peygamber onları boşamamış ve Allah da ona onların yerine kendilerinden daha hayırlı eşler vermemiştir.

28355. Metin

وَقَدْ بَيَّنَ الشَّيْخُ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - هَذِهِ الْمَسْأَلَةَ وَإِخْلَالَ الزَّوَاجِ إِلَيْهِ وَتَحْرِيمَ النِّسَاءِ بَعْدَهُنَّ عَلَيْهِ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَحْلَلْنَا لَكَ أَزْوَاجَكَ الْآيَةَ [٣٣ \ ٥٠] .

Şeyh -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- bu meseleyi, evliliğin onun için helâl kılınmasını ve bu eşlerden sonra başka kadınların ona haram kılınmasını Yüce Allah'ın: { يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَحْلَلْنَا لَكَ أَزْوَاجَكَ } “Ey Peygamber! Biz sana eşlerini helâl kıldık...” [Ahzâb 33/50] ayetinin tefsirinde açıklamıştır.

28356. Metin

وَقَوْلِهِ: تُرْجِي مَنْ تَشَاءُ مِنْهُنَّ [٣٣ \ ٥١] .

Ve şu buyruğunda: { تُرْجِي مَنْ تَشَاءُ مِنْهُنَّ } “Onlardan dilediğini geriye bırakır, [dilediğini yanına alırsın]” [Ahzâb 33/51].

28357. Metin

وَقَوْلِهِ: لَا يَحِلُّ لَكَ النِّسَاءُ مِنْ بَعْدُ وَلَا أَنْ تَبَدَّلَ بِهِنَّ مِنْ أَزْوَاجٍ وَلَوْ أَعْجَبَكَ حُسْنُهُنَّ الْآيَةَ [٣٣ \ ٥٢] .

Ve şu buyruğunda: { لَا يَحِلُّ لَكَ النِّسَاءُ مِنْ بَعْدُ وَلَا أَنْ تَبَدَّلَ بِهِنَّ مِنْ أَزْوَاجٍ وَلَوْ أَعْجَبَكَ حُسْنُهُنَّ } “Bundan sonra artık başka kadınlar sana helâl olmaz; güzellikleri hoşuna gitse bile onları başka eşlerle değiştirmek de [helâl değildir]...” [Ahzâb 33/52].

28358. Metin

وَبَيَّنَ النَّاسِخَ مِنَ الْمَنْسُوخِ فِي ذَلِكَ فِي دَفْعِ إِيهَامِ الِاضْطِرَابِ عَنْ آيَاتِ الْكِتَابِ.

Bu konudaki nâsih ve mensûh olan hükümleri 'Def'u Îhâmi'l-İdtırâb an Âyâti'l-Kitâb' adlı eserinde açıklamıştır.

28359. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَعْتَذِرُوا الْيَوْمَ.

Yüce Allah'ın şu buyruğu: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَعْتَذِرُوا الْيَوْمَ } “Ey inkâr edenler! Bugün özür dilemeyin.”

28360. Metin

لَمْ يُبَيِّنْ هُنَا نَوْعَ الِاعْتِذَارِ الَّذِي نُهُوا عَنْهُ وَلَا سَبَبَ النَّهْيِ عَنْهُ لِمَاذَا؟ وَلَا زَمَنَهُ، وَقَدْ بَيَّنَ تَعَالَى نَوْعَ اعْتِذَارِهِمْ فِي مِثْلِ قَوْلِهِ تَعَالَى: حَتَّى إِذَا ادَّارَكُوا فِيهَا جَمِيعًا قَالَتْ أُخْرَاهُمْ لِأُولَاهُمْ رَبَّنَا هَؤُلَاءِ أَضَلُّونَا فَآتِهِمْ عَذَابًا ضِعْفًا مِنَ النَّارِ [٧ \ ٣٨] .

Burada menedildikleri özrün türü, bundan niçin nehyedildiklerinin sebebi ve bunun zamanı açıklanmamıştır. Yüce Allah onların özür dileme türünü şu gibi ayetlerinde açıklamıştır: { حَتَّى إِذَا ادَّارَكُوا فِيهَا جَمِيعًا قَالَتْ أُخْرَاهُمْ لِأُولَاهُمْ رَبَّنَا هَؤُلَاءِ أَضَلُّونَا فَآتِهِمْ عَذَابًا ضِعْفًا مِنَ النَّارِ } “Nihayet hepsi orada birbiri ardınca toplanınca, sonrakiler öncekiler için: 'Rabbimiz! Bizi saptıranlar işte bunlardır; onlara ateşten kat kat azap ver!' derler” [A'râf 7/38].

28361. Metin

وَكَقَوْلِهِ تَعَالَى: ثُمَّ لَمْ تَكُنْ فِتْنَتُهُمْ إِلَّا أَنْ قَالُوا وَاللَّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ انْظُرْ كَيْفَ كَذَبُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ [٦ \ ٢٣] .

Ve Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: { ثُمَّ لَمْ تَكُنْ فِتْنَتُهُمْ إِلَّا أَنْ قَالُوا وَاللَّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ انْظُرْ كَيْفَ كَذَبُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ } “Sonra onların mazeretleri: 'Rabbimiz olan Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar değildik' demekten başka bir şey olmadı. Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler!” [En'âm 6/23-24].

28362. Metin

وَكَقَوْلِهِ بَعْدَهَا: وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَالَيْتَنَا نُرَدُّ وَلَا نُكَذِّبَ بِآيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ [٦ \ ٢٧] فَهَذَا غَايَةٌ فِي الِاعْتِذَارِ، وَلَكِنَّهُمْ نُهُوا عَنْهُ وَذَلِكَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، كَمَا فِي قَوْلِهِ: إِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَالَيْتَنَا نُرَدُّ، أَيْ: إِلَى الدُّنْيَا.

Ve bundan sonraki şu buyruğunda olduğu gibi: { وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَالَيْتَنَا نُرَدُّ وَلَا نُكَذِّبَ بِآيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ } “Ateşin karşısında durdurulup da: 'Ah, keşke dünyaya geri döndürülsek de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve müminlerden olsak!' dediklerini bir görsen!” [En'âm 6/27]. Bu, özür dilemenin son noktasıdır; fakat bundan menedilmişlerdir. Bu da { إِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَالَيْتَنَا نُرَدُّ } “Ateşin karşısında durdurulup da: 'Ah, keşke dünyaya geri döndürülsek!' dediklerinde” buyruğunda ifade edildiği üzere kıyamet günündedir.

28363. Metin

وَقَدْ نُهُوا عَنْ هَذَا الِاعْتِذَارِ ; لِأَنَّهُ لَا يَنْفَعُهُمْ كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: فَيَوْمَئِذٍ لَا يَنْفَعُ الَّذِينَ ظَلَمُوا مَعْذِرَتُهُمْ وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ [٣٠ \ ٥٧] .

Bu özürden menedilmişlerdir; çünkü Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi artık onlara fayda vermez: { فَيَوْمَئِذٍ لَا يَنْفَعُ الَّذِينَ ظَلَمُوا مَعْذِرَتُهُمْ وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ } “Artık o gün, zulmedenlere mazeretleri fayda vermez ve onlardan Allah'ı razı etmeye çalışmaları da istenmez” [Rûm 30/57].

28364. Metin

وَقَوْلِهِ: يَوْمَ لَا يَنْفَعُ الظَّالِمِينَ مَعْذِرَتُهُمْ وَلَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُوءُ الدَّارِ [٤٠ \ ٥٢] .

Ve şu buyruğunda: { يَوْمَ لَا يَنْفَعُ الظَّالِمِينَ مَعْذِرَتُهُمْ وَلَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُوءُ الدَّارِ } “O gün zalimlere mazeretleri hiçbir fayda sağlamaz. Lanet de onlaradır, yurdun en kötüsü (cehennem) de onlaradır” [Mü'min 40/52].

28365. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَصُوحًا.

Yüce Allah'ın şu buyruğu: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَصُوحًا } “Ey iman edenler! Allah'a samimi ve kesin bir tövbe ile tövbe edin.”

28366. Metin

تَقَدَّمَتِ الْإِحَالَةُ عَلَى كَلَامِ الشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - فِي بَيَانِ أَنْوَاعِ التَّوْبَةِ، وَشُرُوطِ كَوْنِهَا نَصُوحًا عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعًا [٢٤ \ ٣١] .

Tövbe çeşitlerinin ve tövbenin nasûh olmasının şartlarının beyanı konusunda Şeyh'in -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- Yüce Allah'ın: { وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعًا } “Hepiniz Allah'a tövbe edin” [Nûr 24/31] buyruğundaki sözlerine daha önce atıf yapılmıştı.

28367. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: نُورُهُمْ يَسْعَى بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِمْ إِلَى آخِرِ الْآيَةِ.

Yüce Allah'ın şu buyruğu: { نُورُهُمْ يَسْعَى بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِمْ } “Işıkları önlerinde ve sağlarında koşar...” ayetin sonuna kadar.

28368. Metin

تَقَدَّمَ بَيَانُ هَذَا النُّورِ وَحَالَتِهِمْ تِلْكَ لِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - فِي سُورَةِ «الْحَدِيدِ» عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعَى نُورُهُمْ بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِمْ [٥٧ \ ١٢] .

Bu nurun ve onların o halinin açıklaması, Şeyh -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- tarafından Hadîd Suresi'nde Yüce Allah'ın: { يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعَى نُورُهُمْ بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِمْ } “Mümin erkeklerle mümin kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarken gördüğün gün” [Hadîd 57/12] buyruğunun tefsirinde geçmişti.

28369. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ.

Yüce Allah'ın şu buyruğu: { يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ } “Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara sert davran.”

28370. Metin

فِيهِ الْأَمْرُ بِقِتَالِ الْكُفَّارِ، وَالْمُنَافِقِينَ وَالْغِلْظَةِ عَلَيْهِمْ، وَمَعْلُومٌ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَاتَلَ الْكُفَّارَ، وَلَمْ يُعْلَمْ أَنَّهُ قَاتَلَ الْمُنَافِقِينَ قِتَالَهُ لِلْكُفَّارِ، فَمَا نَوَّعَ قِتَالَهُ ﷺ لِلْمُنَافِقِينَ وَبَيَّنَهُ؟ وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ.

Bunda kâfirlerle ve münafıklarla savaşma ve onlara sert davranma emri vardır. Bilinmektedir ki Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) kâfirlerle savaşmıştır; ancak münafıklarla kâfirlerle savaştığı gibi savaştığı bilinmemektedir. Peki, onun (sallallâhu aleyhi ve sellem) münafıklarla cihadının türü nedir ve bunu nasıl açıklamıştır? Doğrusunu en iyi Allah Teâlâ bilir.

28371. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَجَاهِدْهُمْ بِهِ جِهَادًا كَبِيرًا [٢٥ \ ٥٢] ، أَيْ: بِالْقُرْآنِ لِقَوْلِهِ قَبْلَهُ: وَلَقَدْ صَرَّفْنَاهُ بَيْنَهُمْ لِيَذَّكَّرُوا فَأَبَى أَكْثَرُ النَّاسِ إِلَّا كُفُورًا وَلَوْ شِئْنَا لَبَعَثْنَا فِي كُلِّ قَرْيَةٍ نَذِيرًا فَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَجَاهِدْهُمْ بِهِ جِهَادًا كَبِيرًا [٢٥ \ ٥٠] .

Yüce Allah'ın: { وَجَاهِدْهُمْ بِهِ جِهَادًا كَبِيرًا } “Ve bununla (Kur'an'la) onlara karşı büyük bir cihad ver” [Furkân 25/52] buyruğu, yani Kur'an'la [cihad et demektir]; zira bundan önce şöyle buyrulmuştur: { وَلَقَدْ صَرَّفْنَاهُ بَيْنَهُمْ لِيَذَّكَّرُوا فَأَبَى أَكْثَرُ النَّاسِ إِلَّا كُفُورًا وَلَوْ شِئْنَا لَبَعَثْنَا فِي كُلِّ قَرْيَةٍ نَذِيرًا فَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَجَاهِدْهُمْ بِهِ جِهَادًا كَبِيرًا } “Andolsun ki düşünüp öğüt alsınlar diye bunu aralarında türlü türlü şekillerde açıkladık; fakat insanların çoğu inkârcılıktan başkasına yanaşmadı. Eğer dileseydik her kente bir uyarıcı gönderirdik. O halde kâfirlere boyun eğme ve bununla onlara karşı büyük bir cihad ver!” [Furkân 25/50-52].

28372. Metin

وَمَعْلُومٌ أَنَّ الْمُنَافِقِينَ كَافِرُونَ، فَكَانَ جِهَادُهُ ﷺ لِلْكُفَّارِ بِالسَّيْفِ وَمَعَ الْمُنَافِقِينَ بِالْقُرْآنِ.

Bilinmektedir ki münafıklar kâfirdir; dolayısıyla onun (sallallâhu aleyhi ve sellem) kâfirlere karşı cihadı kılıçla, münafıklara karşı [cihadı] ise Kur'an ile olmuştur.

28373. Metin

كَمَا جَاءَ عَنْهُ ﷺ فِي عَدَمِ قَتْلِهِمْ ; لِئَلَّا يَتَحَدَّثَ النَّاسُ أَنَّ مُحَمَّدًا يَقْتُلُ أَصْحَابَهُ، وَلَكِنْ كَانَ جِهَادُهُمْ بِالْقُرْآنِ لَا يَقِلُّ شِدَّةً عَلَيْهِمْ مِنَ السَّيْفِ، لِأَنَّهُمْ أَصْبَحُوا فِي خَوْفٍ وَذُعْرٍ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ، وَأَصْبَحَتْ قُلُوبُهُمْ خَاوِيَةً كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ، وَهَذَا أَشَدُّ عَلَيْهِمْ مِنَ الْمُلَاقَاةِ بِالسَّيْفِ، وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.

Nitekim insanlar 'Muhammed ashabını öldürüyor' diye konuşmasınlar diye onları öldürmediği hakkında kendisinden (sallallâhu aleyhi ve sellem) rivayet gelmiştir. Fakat onlara karşı Kur'an ile yapılan cihad, kendilerine kılıçtan daha az şiddetli değildi. Çünkü onlar korku ve dehşet içinde her çığlığı kendi aleyhlerine sanır hale gelmişlerdi; kalpleri boşalmış, adeta dayanmış kütükler gibi olmuşlardı. Bu da onlara kılıçla karşılaşmaktan daha ağır geliyordu. İlim Allah Teâlâ katındadır.

28374. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا لِلَّذِينَ كَفَرُوا امْرَأَةَ نُوحٍ وَامْرَأَةَ لُوطٍ كَانَتَا تَحْتَ عَبْدَيْنِ مِنْ عِبَادِنَا صَالِحَيْنِ فَخَانَتَاهُمَا فَلَمْ يُغْنِيَا عَنْهُمَا مِنَ اللَّهِ شَيْئًا.

Yüce Allah'ın şu buyruğu: { ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا لِلَّذِينَ كَفَرُوا امْرَأَةَ نُوحٍ وَامْرَأَةَ لُوطٍ كَانَتَا تَحْتَ عَبْدَيْنِ مِنْ عِبَادِنَا صَالِحَيْنِ فَخَانَتَاهُمَا فَلَمْ يُغْنِيَا عَنْهُمَا مِنَ اللَّهِ شَيْئًا } “Allah, inkâr edenlere Nuh'un karısı ile Lût'un karısını misal verdi. Onlar, kullarımızdan iki salih kulun nikâhı altındaydılar; fakat onlara hıyanet ettiler de o iki kul, Allah'tan gelen hiçbir şeyi onlardan savamadı.”

28375. Metin

أَجْمَعَ الْمُفَسِّرُونَ هُنَا عَلَى أَنَّ الْخِيَانَةَ لَيْسَتْ زَوْجِيَّةً.

Müfessirler burada [söz konusu edilen] hıyanetin zevcelik (namus) hıyaneti olmadığı konusunda icma etmişlerdir.

28376. Metin

وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: نِسَاءُ الْأَنْبِيَاءِ مَعْصُومَاتٌ، وَلَكِنَّهَا خِيَانَةٌ دِينِيَّةٌ بِعَدَمِ إِسْلَامِهِنَّ وَإِخْبَارِ أَقْوَامِهِنَّ بِمَنْ يُؤْمِنَّ مَعَ أَزْوَاجِهِنَّ. اهـ.

İbn Abbâs şöyle demiştir: 'Peygamberlerin hanımları [namus konusunda] korunmuştur. Fakat bu, onların Müslüman olmamaları ve kocalarıyla birlikte iman edenleri kavimlerine haber vermeleri şeklindeki dini bir hıyanettir.' [İbn Abbâs'ın sözü burada] bitti.

28377. Metin

وَقَدْ يُسْتَأْنَسُ لِقَوْلِ ابْنِ عَبَّاسٍ هَذَا بِتَحْرِيمِ التَّزَوُّجِ مِنْ نِسَاءِ النَّبِيِّ ﷺ بَعْدَهُ، وَالتَّعْلِيلُ لَهُ بِأَنَّ ذَلِكَ يُؤْذِيهِ، كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَمَا كَانَ لَكُمْ أَنْ تُؤْذُوا رَسُولَ اللَّهِ وَلَا أَنْ تَنْكِحُوا أَزْوَاجَهُ مِنْ بَعْدِهِ أَبَدًا إِنَّ ذَلِكُمْ كَانَ عِنْدَ اللَّهِ عَظِيمًا [٣٣ \ ٥٣] .

İbn Abbâs'ın bu sözü için, Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vefatından sonra onun hanımlarıyla evlenmenin haram kılınması ve bunun gerekçesinin de onu incitmesi olarak belirtilmesi delil/dayanak gösterilebilir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَمَا كَانَ لَكُمْ أَنْ تُؤْذُوا رَسُولَ اللَّهِ وَلَا أَنْ تَنْكِحُوا أَزْوَاجَهُ مِنْ بَعْدِهِ أَبَدًا إِنَّ ذَلِكُمْ كَانَ عِنْدَ اللَّهِ عَظِيمًا } “Allah'ın Resûlü'nü incitmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını nikâhlamanız size asla helal olmaz. Muhakkak ki bu, Allah katında büyük bir günahtır.” [Ahzâb 33/53].

28378. Metin

فَإِذَا كَانَ تَسَاؤُلُهُنَّ بِدُونِ حِجَابٍ يُؤْذِيهِ، وَالزَّوَاجُ بِهِنَّ مِنْ بَعْدِهِ عِنْدَ اللَّهِ عَظِيمٌ، فَكَيْفَ إِذَا كَانَ غَيْرُ التَّسَاؤُلِ وَبِغَيْرِ الزَّوَاجِ؟ إِنَّ مَكَانَةَ الْأَنْبِيَاءِ عِنْدَ اللَّهِ أَعْظَمُ مِنْ ذَلِكَ.

Onlardan perdesiz bir şey istemek onu incitiyorsa ve vefatından sonra onlarla evlenmek Allah katında büyük bir günah ise, istemenin dışında ve evlilik haricinde [bir durum söz konusu] olduğunda nasıl olur? Şüphesiz peygamberlerin Allah katındaki makamı bundan çok daha yücedir.

28379. Metin

وَقَوْلُهُ تَعَالَى: فَلَمْ يُغْنِيَا عَنْهُمَا مِنَ اللَّهِ شَيْئًا، فِيهِ بَيَانُ أَنَّ الْعَلَاقَةَ الزَّوْجِيَّةَ لَا تَنْفَعُ شَيْئًا مَعَ الْكُفْرِ، وَقَدْ بَيَّنَ تَعَالَى مَا هُوَ أَهَمُّ مِنْ ذَلِكَ فِي عُمُومِ الْقَرَابَاتِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ [٢٦ \ ٨٨] .

Yüce Allah'ın: { فَلَمْ يُغْنِيَا عَنْهُمَا مِنَ اللَّهِ شَيْئًا } “O iki kul, Allah'tan gelen hiçbir şeyi onlardan savamadı” buyruğunda, küfür ile birlikte evlilik bağının hiçbir fayda sağlamayacağının beyanı vardır. Yüce Allah bundan daha mühim olanını akrabalıkların geneli hakkında da beyan etmiştir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: { يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ } “O gün ne mal fayda verir ne de oğullar” [Şuarâ 26/88].

28380. Metin

وَقَوْلِهِ: يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ الْآيَةَ [٨٠ \ ٣٤ - ٣٥] .

Ve şu buyruğu: { يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ } “Kişinin kardeşinden, annesinden ve babasından kaçacağı gün...” ayet [Abese 80/34-35].

28381. Metin

وَجَعَلَ اللَّهُ هَاتَيْنِ الْمَرْأَتَيْنِ مَثَلًا لِلَّذِينَ كَفَرُوا، وَهُوَ شَامِلٌ لِجَمِيعِ الْأَقَارِبِ كَمَا قَدَّمْنَا.

Allah bu iki kadını inkâr edenlere bir misal kılmıştır; bu da daha önce belirttiğimiz gibi bütün akrabaları kapsamaktadır.

28382. Metin

وَقَدْ سَمِعْتُ مِنَ الشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - فِي مَعْرِضِ مُحَاضَرَةٍ لَهُ الِاسْتِطْرَادَ فِي ذَلِكَ، وَذَكَرَ قِصَّةَ هَاتَيْنِ الْمَرْأَتَيْنِ، وَقِصَّةَ إِبْرَاهِيمَ مَعَ أَبِيهِ وَنُوحٍ مَعَ وَلَدِهِ، فَاسْتَكْمَلَ جِهَاتِ الْقَرَابَاتِ زَوْجَةٍ مَعَ زَوْجِهَا، وَوَلَدٍ مَعَ وَالِدِهِ، وَوَالِدٍ مَعَ وَلَدِهِ. وَذَكَرَ حَدِيثَ. «يَا فَاطِمَةُ اعْمَلِي ; فَإِنِّي لَا أُغْنِي عَنْكِ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا» .

Şeyh'ten -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- verdiği bir ders esnasında bu hususu genişleterek anlattığını işitmiştim; bu iki kadının kıssasını, İbrahim'in babasıyla ve Nuh'un oğluyla olan kıssasını zikredip akrabalık cihetlerinin tamamını -eşin eşiyle, çocuğun babasıyla ve babanın çocuğuyla olan durumunu- eksiksiz saymıştı. Ve şu hadisi zikretmişti: 'Ey Fâtıma! [Salih] amel işle; zira ben Allah'tan gelecek hiçbir şeyi senden savamam.'

28383. Metin

ثُمَّ قَالَ: لِيَعْلَمِ الْمُسْلِمُ أَنَّ أَحَدًا لَا يَمْلِكُ نَفْعَ أَحَدٍ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَلَوْ كَانَ أَقْرَبَ قَرِيبٍ

Sonra şöyle dedi: Müslüman bilsin ki, kıyamet gününde en yakın akraba bile olsa hiç kimse bir başkasına fayda sağlama gücüne sahip değildir;

28384. Metin

إِلَّا بِوَاسِطَةِ الْإِيمَانِ بِاللَّهِ، وَبِمَا يُكْرِمُ اللَّهُ بِهِ مَنْ شَاءَ بِالشَّفَاعَةِ، كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمَانٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ الْآيَةَ [٥٢ \ ٢١] .

Ancak Allah'a iman vasıtasıyla ve Allah'ın dilediği kimseye şefaat ile ikram edeceği [nimetler] müstesnadır; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: { وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمَانٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ } “İman edenler ve soyları da imanda kendilerine tabi olanlar var ya, işte biz onların nesillerini de kendilerine katarız...” ayet [Tûr 52/21].

28385. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا لِلَّذِينَ آمَنُوا امْرَأَةَ فِرْعَوْنَ إِذْ قَالَتْ رَبِّ ابْنِ لِي عِنْدَكَ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ وَنَجِّنِي مِنْ فِرْعَوْنَ وَعَمَلِهِ وَنَجِّنِي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ.

Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا لِلَّذِينَ آمَنُوا امْرَأَةَ فِرْعَوْنَ إِذْ قَالَتْ رَبِّ ابْنِ لِي عِنْدَكَ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ وَنَجِّنِي مِنْ فِرْعَوْنَ وَعَمَلِهِ وَنَجِّنِي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ } “Allah, iman edenlere de Firavun'un karısını misal verdi. O şöyle demişti: 'Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavun'dan ve onun [kötü] işinden kurtar ve beni zalimler topluluğundan da kurtar!'”

28386. Metin

جَاءَ فِي هَذَا الْمَثَلِ بَيَانٌ مُقَابِلٌ لِلْبَيَانِ الْمُتَقَدِّمِ وَالْمَفْهُومِ الْمُخَالِفِ لَهُ، وَهُوَ أَنَّ الْمُؤْمِنَ لَا تَضُرُّهُ مُعَاشَرَةُ الْكَافِرِ، كَمَا أَنَّ الْكَافِرَ لَا تَنْفَعُهُ مُعَاشَرَةُ الْمُؤْمِنِ، وَفِي هَذَا الْمَثَلِ قَالَ الشَّيْخُ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - فِي مُذَكِّرَةِ الْإِمْلَاءِ:

Bu misalde, önceki açıklamanın ve onun mefhum-ı muhalifinin (zıt anlamının) karşılığı olan bir beyan gelmiştir: Nasıl ki kâfire müminle birlikte yaşamak fayda vermiyorsa, mümine de kâfirle birlikte yaşamak zarar vermez. Bu misal hakkında Şeyh -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- İmlâ Notları'nda şöyle demiştir:

28387. Metin

لَقَدِ اخْتَارَتِ امْرَأَةُ فِرْعَوْنَ فِي طَلَبِهَا حُسْنَ الْجِوَارِ قَبْلَ الدَّارِ. اهـ.

Firavun'un karısı talebinde, evden önce komşunun güzelliğini (yakınlığını) tercih etmiştir. [Şeyh'in sözü burada] bitti.

28388. Metin

أَيْ: فِي قَوْلِهَا: ابْنِ لِي عِنْدَكَ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ الْآيَةَ [٦٦ \ ١١] .

Yani onun: { ابْنِ لِي عِنْدَكَ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ } “Bana katında, cennette bir ev yap...” ayet [Tahrîm 66/11] sözünde [bunu tercih etmiştir].

28389. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَمَرْيَمَ ابْنَةَ عِمْرَانَ الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهِ مِنْ رُوحِنَا.

Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَمَرْيَمَ ابْنَةَ عِمْرَانَ الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهِ مِنْ رُوحِنَا } “İffetini koruyan İmrân kızı Meryem'i de [misal verdi]. Biz onun içine ruhumuzdan üfledik.”

28390. Metin

بَيَّنَ تَعَالَى الْمُرَادَ بِالرُّوحِ بِأَنَّهُ جِبْرِيلُ ﵇ فِي قَوْلِهِ: فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا [١٩ \ ١٧] ، وَهُوَ جِبْرِيلُ.

Yüce Allah: { فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا } “Ona ruhumuzu gönderdik de o, kendisine kusursuz bir insan şeklinde göründü” [Meryem 19/17] buyruğunda ruh ile kastedilenin Cibril (aleyhisselâm) olduğunu açıklamıştır; o da Cibril'dir.

28391. Metin

كَمَا فِي قَوْلِهِ: نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ أَيْ نَزَلَ جِبْرِيلُ بِالْقُرْآنِ، وَفِي هَذِهِ الْآيَةِ رَدٌّ عَلَى النَّصَارَى اسْتِدْلَالَهُمْ بِهَا عَلَى أَنَّ عِيسَى ﵇ ابْنُ اللَّهِ وَمِنْ رُوحِهِ تَعَالَى، ﷾ عَنْ ذَلِكَ عُلُوًّا كَبِيرًا، وَبَيَانُ هَذَا الرَّدِّ أَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا تَعْدِيَةُ أَرْسَلَ بِنَفْسِهِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الَّذِي أُرْسِلَ يُمْكِنُ إِرْسَالُهُ بِنَفْسِهِ، وَهُوَ فَرْقٌ عِنْدَ أَهْلِ اللُّغَةِ، بَيْنَمَا يُرْسِلُ نَفْسَهُ وَمَا يُرْسِلُ مَعَ غَيْرِهِ كَالرِّسَالَةِ وَالْهَدِيَّةِ، فَيُقَالُ فِيهِ: أَرْسَلْتُ إِلَيْهِ بِكَذَا، كَمَا فِي قَوْلِهِ: وَإِنِّي مُرْسِلَةٌ إِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ الْآيَةَ [٢٧ \ ٣٥] .

Nitekim: { نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ } “Onu Güvenilir Ruh (Cibril) indirdi” buyruğunda da böyledir; yani Cibril Kur'an'ı indirmiştir. Bu ayette Hıristiyanların, İsa'nın (aleyhisselâm) Allah'ın oğlu ve Yüce Allah'ın ruhundan olduğuna dair bu ayetten delil getirmelerine bir reddiye vardır; [Allah], bundan pek yücedir ve münezzehtir. Bu reddiyenin açıklaması şudur: Yüce Allah'ın: { فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا } “Ona ruhumuzu gönderdik” buyruğunda, 'ersele' (gönderdi) fiilinin bizzat mef'ûle geçişli olması (müteaddî oluşu), gönderilen varlığın kendi başına gönderilmeye elverişli olduğuna delalet eder. Dil âlimleri nezdinde, bizzat gönderilen ile mektup ve hediye gibi başkasıyla gönderilen şeyler arasında fark vardır; zira [başkasıyla gönderilende]: 'Ona şöyle bir şey gönderdim' (erseletü ileyhi bi-kezâ) denir. Nitekim Yüce Allah'ın: { وَإِنِّي مُرْسِلَةٌ إِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ } “Ben onlara bir hediye göndereyim...” ayetinde [Neml 27/35] de böyledir.

28392. Metin

فَالْهَدِيَّةُ لَا تُرْسَلُ بِنَفْسِهَا، وَمِثْلُهُ بَعَثْتُ، تَقُولُ: بَعَثْتُ الْبَعِيرَ مِنْ مَكَانِهِ، وَبَعَثْتُ مَبْعُوثًا، وَبَعَثْتُ بِرِسَالَةٍ، ثَانِيًا قَوْلُهُ: فَتَمَثَّلَ لَهَا لَفْظُ الرُّوحِ مُؤَنَّثٌ، كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: فَلَوْلَا إِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَ وَأَنْتُمْ حِينَئِذٍ تَنْظُرُونَ [٥٦ \ ٨٣ - ٨٤] ، أَنَّثَ الْفِعْلَ فِي بَلَغَتْ، وَهُنَا الضَّمِيرُ مُذَكَّرٌ عَائِدٌ لِجِبْرِيلَ.

Çünkü hediye kendi başına gönderilmez. 'Baastü' (gönderdim/harekete geçirdim) fiili de böyledir; dersin ki: 'Deveyi yerinden kaldırdım/harekete geçirdim', 'Bir elçi gönderdim' ve 'Bir mektup gönderdim'. İkincisi: Yüce Allah'ın: { فَتَمَثَّلَ لَهَا } “Ona [insan şeklinde] göründü” buyruğudur. 'Ruh' lafzı müennestir (dişildir); nitekim Yüce Allah'ın: { فَلَوْلَا إِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَ وَأَنْتُمْ حِينَئِذٍ تَنْظُرُونَ } “Hele o can boğaza dayandığı zaman -ki siz o sırada bakıp durursunuz-” [Vâkıa 56/83-84] buyruğunda 'belağat' (dayandı) fiili müennes kılınmıştır. Burada ise zamir müzekker (eril) olup Cibril'e dönmektedir.

28393. Metin

وَقَوْلُهُ: فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا، وَلَوْ أَنَّهُ مِنْ رُوحِ اللَّهِ عَلَى مَا ذَهَبَ إِلَيْهِ النَّصَارَى، لَمَا كَانَ فِي حَاجَةٍ إِلَى هَذَا التَّمْثِيلِ.

Ve O'nun: { فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا } “Kendisine kusursuz bir insan şeklinde göründü” buyruğudur. Eğer o, Hıristiyanların iddia ettiği gibi Allah'ın [bizzat] ruhundan olsaydı, bu şekilde insan suretine bürünmeye ihtiyaç duymazdı.

28394. Metin

ثَالِثًا قَوْلُهُ لَهَا: إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ [١٩ \ ١٩] وَرَسُولُ رَبِّهَا هُوَ جِبْرِيلُ ﵇ وَلَيْسَ رُوحَهُ تَعَالَى.

Üçüncüsü: [Meleğin] ona: { إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ } “Ben yalnızca Rabbinin bir elçisiyim” [Meryem 19/19] sözüdür. Rabbinin elçisi ise Yüce Allah'ın [zatına ait bir] ruhu değil, Cibril'dir (aleyhisselâm).

28395. Metin

رَابِعًا: قَوْلُهُ: لِأَهَبَ لَكِ غُلَامًا زَكِيًّا [١٩ \ ١٩] ، وَلَمْ يُقَلْ لِأَهَبَ لَكِ رُوحًا مِنَ اللَّهِ.

Dördüncüsü: [Meleğin] { لِأَهَبَ لَكِ غُلَامًا زَكِيًّا } “Sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlayayım diye [geldim]” [Meryem 19/19] sözüdür; 'Sana Allah'tan bir ruh bağışlayayım' denilmemiştir.

28396. Metin

وَمِنْ هَذَا أَيْضًا قَوْلُهُ تَعَالَى لِلْمَلَائِكَةِ: إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ طِينٍ [٣٨ \ ٧١] يَعْنِي آدَمَ ﵇: فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي [١٥ \ ٢٩] ، أَيْ: نَفَخْتُ فِيهِ الرُّوحَ الَّتِي بِهَا الْحَيَاةُ: فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ [١٥ \ ٢٩] . فَلَوْ أَنَّ الرُّوحَ مِنَ اللَّهِ لَكَانَ آدَمُ أَوْلَى مِنْ عِيسَى ; لِأَنَّهُ لَمْ يَذْكُرْ إِرْسَالَ رَسُولٍ لَهُ، وَقَدْ قَالَ تَعَالَى: إِنَّ مَثَلَ عِيسَى عِنْدَ اللَّهِ كَمَثَلِ آدَمَ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ [٣ \ ٥٩] ، فَكَذَلِكَ عِيسَى ﵇ لَمَّا بَشَّرَتْهَا بِهِ الْمَلَائِكَةُ: قَالَتْ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي وَلَدٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ قَالَ كَذَلِكِ اللَّهُ يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ إِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ [٣ \ ٤٧] ، فَكُلٌّ مِنْ آدَمَ وَعِيسَى، قَالَ لَهُ تَعَالَى: كُنْ فَكَانَ وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ.

Bu kabilden olmak üzere Yüce Allah'ın meleklere şu buyruğu da vardır: { إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ طِينٍ } “Ben çamurdan bir insan yaratacağım” [Sâd 38/71] -yani Âdem'i (aleyhisselâm)-: { فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي } “Onu biçimlendirip içine ruhumdan üflediğim zaman” [Hicr 15/29] -yani içine hayat kaynağı olan ruhu üflediğimde-: { فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ } “hemen ona secdeye kapanın!” [Hicr 15/29]. Eğer ruh Allah'tan [O'nun zatının bir parçası] olsaydı, Âdem İsa'dan daha evlâ olurdu; zira onun için bir elçi gönderildiği zikredilmemiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { إِنَّ مَثَلَ عِيسَى عِنْدَ اللَّهِ كَمَثَلِ آدَمَ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ } “Şüphesiz Allah katında İsa'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir: Onu topraktan yarattı, sonra ona 'Ol!' dedi, o da hemen oluverdi” [Âl-i İmrân 3/59]. Aynı şekilde İsa (aleyhisselâm) hakkında melekler Meryem'e müjde verince: { قَالَتْ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي وَلَدٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ قَالَ كَذَلِكِ اللَّهُ يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ إِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ } “[Meryem] dedi ki: 'Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?' [Melek] dedi ki: 'Öyledir, Allah dilediğini yaratır; bir işe hükmettiği zaman ona sadece 'Ol!' der, o da hemen oluverir'” [Âl-i İmrân 3/47]. Dolayısıyla hem Âdem'e hem de İsa'ya Yüce Allah 'Ol' demiş, onlar da oluvermiştir. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.