30138. Metin
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
30139. Metin
سُورَةُ النَّبَأِ.
Nebe' Suresi.
30140. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: عَمَّ يَتَسَاءَلُونَ عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ ثُمَّ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { عَمَّ يَتَسَاءَلُونَ عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ ثُمَّ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ } “Birbirlerine neyi sorup duruyorlar? O büyük haberi mi? Ki onlar onda anlaşmazlığa düşmektedirler. Hayır! Yakında bilecekler. Yine hayır! Yakında bilecekler.”
30141. Metin
عَمَّ أَصْلُهُ عَنْ مَا أُدْغِمَتِ النُّونَ فِي الْمِيمِ، ثُمَّ حُذِفَ أَلِفُ الْمِيمِ، لِدُخُولِ حَرْفِ الْجَرِّ عَلَيْهِ ; لِلْفَرْقِ بَيْنَ مَا الِاسْتِفْهَامِيَّةِ وَمَا الْمَوْصُولَةِ.
{ عَمَّ } kelimesinin aslı { عَنْ مَا } şeklindedir; nûn harfi mîm harfine idğam edilmiş, ardından soru edatı olan "mâ" ile ilgi zamiri (ism-i mevsûl) olan "mâ" arasındaki farkı belirtmek üzere başına cer harfi girdiği için mîm'in elifi hazfedilmiştir (düşürülmüştür).
30142. Metin
وَالْمَعْنَى: عَنْ أَيِّ شَيْءٍ يَتَسَاءَلُونَ، وَقَدْ يُفْصَلُ حَرْفُ الْجَرِّ عَنْ مَا، فَلَا يُحْذَفُ الْأَلِفُ.
Anlam şudur: "Neyi sorup duruyorlar?" Bazen cer harfi "mâ"dan ayrı yazılır ve bu durumda elif hazfedilmez.
30143. Metin
وَأَنْشَدَ الزَّمَخْشَرِيُّ قَوْلَ حَسَّانٍ ﵁:
Zemahşerî, Hassân'ın (radıyallâhu anh) şu sözünü şiir olarak aktarmıştır:
30144. Metin
عَلَى مَا قَامَ يَشْتُمُنِي لَئِيمٌ ... كَخِنْزِيرٍ تَمَرَّغَ فِي رَمَادِ
Kül içinde debelenen bir domuz gibi olan o alçak, neyin üzerine kalkıp bana sövüyor?
30145. Metin
وَقَالَ فِي الْكَشَّافِ: وَعَنِ ابْنِ كَثِيرٍ أَنَّهُ قَرَأَ «عَمَّهْ» بِهَاءِ السَّكْتِ، ثُمَّ وَجَّهَهَا بِقَوْلِهِ: إِمَّا أَنْ يُجْرَى الْوَصْلُ مُجْرَى الْوَقْفِ، وَإِمَّا أَنْ يَقِفَ وَيَبْتَدِئَ: يَتَسَاءَلُونَ عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ، عَلَى أَنْ يُضْمَرَ يَتَسَاءَلُونَ ; لِأَنَّ مَا بَعْدَهُ يُفَسِّرُهُ.
el-Keşşâf'ta şöyle demiştir: İbn Kesîr'den, sekteli he ile «عَمَّهْ» şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Ardından bunu şu sözleriyle gerekçelendirmiştir: Ya vasıl (ulama) vakıf (durma) gibi değerlendirilir, ya da durur ve sonrasındaki ifade onu açıkladığı için gizli bir { يَتَسَاءَلُونَ } fiilini takdir ederek { يَتَسَاءَلُونَ عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ } diye yeniden başlar.
30146. Metin
وَقَالَ الْقُرْطُبِيُّ: قَوْلُهُ: عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ: لَيْسَ مُتَعَلِّقًا بِـ: يَتَسَاءَلُونَ الْمَذْكُورِ فِي التِّلَاوَةِ، وَلَكِنْ يُقَدَّرُ فِعْلٌ آخَرُ عَمَّ يَتَسَاءَلُونَ عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ، وَإِلَّا لَأُعِيدَ الِاسْتِفْهَامُ: أَعَنِ النَّبَأِ الْعَظِيمِ؟
Kurtubî ise şöyle demiştir: { عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ } ifadesi, tilavette zikredilen { يَتَسَاءَلُونَ } fiiline bağlı değildir; aksine { عَمَّ يَتَسَاءَلُونَ عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ } şeklinde başka bir fiil takdir edilir, aksi takdirde soru { أَعَنِ النَّبَأِ الْعَظِيمِ؟ } şeklinde yinelenirdi.
30147. Metin
وَعَلَى كُلٍّ، فَإِنَّ مَا تَسَاءَلُوا عَنْهُ أُبْهِمَ أَوَّلًا، ثُمَّ بُيِّنَ بَعْدَهُ بِأَنَّهُمْ: يَتَسَاءَلُونَ عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ، وَلَكِنْ بَقِيَ بَيَانُ هَذَا النَّبَإِ الْعَظِيمِ مَا هُوَ؟ . فَقِيلَ: هُوَ الرَّسُولُ ﷺ فِي بَعْثَتِهِ لَهُمْ. وَقِيلَ: فِي الْقُرْآنِ الَّذِي أُنْزِلَ عَلَيْهِ يَدْعُوهُمْ بِهِ. وَقِيلَ فِي الْبَعْثِ بَعْدَ الْمَوْتِ.
Her halükarda, haklarında soru sordukları şey önce kapalı tutulmuş, ardından { عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ } “O büyük haberi [soruyorlar]” denilerek açıklanmıştır. Ancak bu "büyük haber"in ne olduğu açıklamaya muhtaç kalmıştır. Şöyle denilmiştir: O, kendilerine gönderilişi hususunda Resûl'dür (sallallâhu aleyhi ve sellem). Bir diğer görüşe göre: Kendisiyle onları davet ettiği, ona indirilen Kur'an'dır. Bir diğer görüşe göre de: Ölümden sonraki diriliştir.
30148. Metin
وَقَدْ رَجَّحَ ابْنُ جَرِيرٍ: احْتِمَالَ الْجَمِيعِ وَأَلَّا تَعَارُضَ بَيْنَهَا.
İbn Cerîr, hepsinin ihtimal dahilinde olduğunu ve aralarında bir çelişki bulunmadığını tercih etmiştir.
30149. Metin
وَالْوَاقِعُ أَنَّهَا كُلُّهَا مُتَلَازِمَةٌ ; لِأَنَّ مَنْ كَذَّبَ بِوَاحِدٍ مِنْهَا كَذَّبَ بِهَا كُلِّهَا، وَمَنْ صَدَّقَ بِوَاحِدٍ مِنْهَا صَدَّقَ بِهَا كُلِّهَا، وَمَنِ اخْتَلَفَ فِي وَاحِدٍ مِنْهَا لَا شَكَّ أَنَّهُ يَخْتَلِفُ فِيهَا كُلِّهَا.
Gerçek şu ki bunların hepsi birbiriyle bağlantılıdır; zira bunlardan birini yalanlayan hepsini yalanlamış olur, birini doğrulayan hepsini doğrulamış olur ve birinde ihtilafa düşen şüphesiz hepsinde ihtilafa düşer.
30150. Metin
وَلَكِنَّ السِّيَاقَ فِي النَّبَأِ وَهُوَ مُفْرَدٌ. فَمَا الْمُرَادُ بِهِ هُنَا بِالذَّاتِ؟
Fakat bağlam "nebe'" (haber) lafzı üzerinedir ve o tekildir. O halde burada bizzat kastedilen nedir?
30151. Metin
قَالَ ابْنُ كَثِيرٍ وَالْقُرْطُبِيُّ: مَنْ قَالَ إِنَّهُ الْقُرْآنُ: قَالَ بِدَلِيلِ قَوْلِهِ: قُلْ هُوَ نَبَأٌ عَظِيمٌ أَنْتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ [٣٨ \ ٦٧ - ٦٨] .
İbn Kesîr ve Kurtubî şöyle demiştir: Onun Kur'an olduğunu söyleyen kimse, { قُلْ هُوَ نَبَأٌ عَظِيمٌ أَنْتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ } “De ki: 'O, büyük bir haberdir. Siz ise ondan yüz çeviriyorsunuz.'” [Sâd, 38/67-68] ayetini delil getirmiştir.
30152. Metin
وَمَنْ قَالَ: إِنَّهُ الْبَعْثُ، قَالَ بِدَلِيلِ الْآتِي بَعْدَهَا: إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ مِيقَاتًا [٧٨ \ ١٧] .
Onun diriliş olduğunu söyleyen kimse ise, sonrasında gelen { إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ مِيقَاتًا } “Şüphesiz hüküm günü belirlenmiş bir vakittir” [Nebe', 78/17] ayetini delil getirmiştir.
30153. Metin
وَالَّذِي يَظْهَرُ - وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ -: أَنَّ أَظْهَرَهَا دَلِيلًا هُوَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ وَالْبَعْثِ ; لِأَنَّهُ جَاءَ بَعْدَهُ بِدَلَائِلِ وَبَرَاهِينِ الْبَعْثِ كُلِّهَا، وَعَقَّبَهَا بِالنَّصِّ عَلَى يَوْمِ الْفَصْلِ صَرَاحَةً، أَمَّا بَرَاهِينُ الْبَعْثِ فَهِيَ مَعْلُومَةٌ أَرْبَعَةٌ: خَلْقُ الْأَرْضِ وَالسَّمَاوَاتِ، وَإِحْيَاءُ الْأَرْضِ بِالنَّبَاتِ، وَنَشْأَةُ الْإِنْسَانِ مِنَ الْعَدَمِ، وَإِحْيَاءُ الْمَوْتَى بِالْفِعْلِ فِي الدُّنْيَا لِمُعَايَنَتِهَا. وَكُلُّهَا مَوْجُودَةٌ هُنَا.
Açıkça görünen -en doğrusunu Allah Teâlâ bilir- şudur: Delili en açık olanı kıyamet günü ve yeniden diriliştir; çünkü bundan sonra dirilişin delil ve bürhanlarının tamamı getirilmiş, ardından da açık bir ifadeyle fasl (hüküm) gününe yer verilmiştir. Dirilişin delilleri ise bilinen dört şeydir: Yerin ve göklerin yaratılışı, yerin bitkilerle canlandırılması, insanın yoktan var edilmesi ve dünyada bizzat müşahede edilmesi için ölülerin diriltilmesi. Bunların hepsi burada mevcuttur.
30154. Metin
أَمَّا خَلْقُ الْأَرْضِ وَالسَّمَاوَاتِ، فَنَبَّهَ عَلَيْهِ بِقَوْلِهِ: أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ مِهَادًا وَالْجِبَالَ أَوْتَادًا [٧٨ \ ٦ - ٧] ، وَقَوْلِهِ: وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًا وَجَعَلْنَا سِرَاجًا وَهَّاجًا [٧٨ \ ١٢ - ١٣] ، فَكُلُّهَا آيَاتٌ كَوْنِيَّةٌ دَالَّةٌ عَلَى قُدْرَتِهِ تَعَالَى كَمَا قَالَ: لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ [٤٠ \ ٥٧] .
Yerin ve göklerin yaratılışına şu buyruklarıyla dikkat çekilmiştir: { أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ مِهَادًا وَالْجِبَالَ أَوْتَادًا } “Biz yeri bir döşek, dağları da birer kazık yapmadık mı?” [Nebe', 78/6-7] ve { وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًا وَجَعَلْنَا سِرَاجًا وَهَّاجًا } “Üstünüze yedi sağlam [gök] bina ettik ve parıl parıl yanan bir kandil koyduk” [Nebe', 78/12-13]. Bunların tümü, Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi, O'nun kudretine delalet eden kevnî ayetlerdir: { لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ } “Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür” [Mü'min, 40/57].
30155. Metin
وَأَمَّا إِحْيَاءُ الْأَرْضِ بِالنَّبَاتِ فَفِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَأَنْزَلْنَا مِنَ الْمُعْصِرَاتِ مَاءً ثَجَّاجًا لِنُخْرِجَ بِهِ حَبًّا وَنَبَاتًا وَجَنَّاتٍ أَلْفَافًا [٧٨ \ ١٤ - ١٦] كَمَا قَالَ تَعَالَى: وَمِنْ آيَاتِهِ أَنَّكَ تَرَى الْأَرْضَ خَاشِعَةً فَإِذَا أَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ إِنَّ الَّذِي أَحْيَاهَا لَمُحْيِي الْمَوْتَى [٤١ \ ٣٩] .
Yerin bitkilerle diriltilmesine gelince, bu Yüce Allah'ın şu buyruğundadır: { وَأَنْزَلْنَا مِنَ الْمُعْصِرَاتِ مَاءً ثَجَّاجًا لِنُخْرِجَ بِهِ حَبًّا وَنَبَاتًا وَجَنَّاتٍ أَلْفَافًا } “Taneler, bitkiler ve sarmaş dolaş olmuş bağlar bahçeler çıkaralım diye sıkışan bulutlardan şarıl şarıl su indirdik” [Nebe', 78/14-16]. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَمِنْ آيَاتِهِ أَنَّكَ تَرَى الْأَرْضَ خَاشِعَةً فَإِذَا أَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ إِنَّ الَّذِي أَحْيَاهَا لَمُحْيِي الْمَوْتَى } “O'nun ayetlerindendir ki sen yeryüzünü boynu bükük (kupkuru) görürsün. Üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir ve kabarır. Kuşkusuz ona can veren, elbette ölüleri de dirilticidir” [Fussilet, 41/39].
30156. Metin
وَأَمَّا نَشْأَةُ الْإِنْسَانِ مِنَ الْعَدَمِ، فَفِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَخَلَقْنَاكُمْ أَزْوَاجًا [٧٨ \ ٨] ، أَيْ: أَصْنَافًا، كَمَا قَالَ تَعَالَى: قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنْشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ [٣٦ \ ٧٩] .
İnsanın yoktan yaratılmasına gelince, bu Yüce Allah'ın şu buyruğundadır: { وَخَلَقْنَاكُمْ أَزْوَاجًا } “Sizi çiftler halinde yarattık” [Nebe', 78/8], yani çeşit çeşit; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنْشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ } “De ki: 'Onları ilk defa yaratan diriltecektir. O, her türlü yaratmayı hakkıyla bilendir'” [Yâsîn, 36/79].
30157. Metin
وَأَمَّا إِحْيَاءُ الْمَوْتَى فِي الدُّنْيَا بِالْفِعْلِ، فَفِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا [٧٨ \ ٩]
Dünyada ölülerin bizzat diriltilmesine gelince, bu Yüce Allah'ın şu buyruğundadır: { وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا } “Uykunuzu bir dinlenme kıldık” [Nebe', 78/9].
30158. Metin
وَالسُّبَاتُ: الِانْقِطَاعُ عَنِ الْحَرَكَةِ. وَقِيلَ: هُوَ الْمَوْتُ، فَهُوَ مِيتَةٌ صُغْرَى، وَقَدْ سَمَّاهُ اللَّهُ وَفَاةً فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنْفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا [٣٩ \ ٤٢] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَهُوَ الَّذِي يَتَوَفَّاكُمْ بِاللَّيْلِ وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُمْ بِالنَّهَارِ ثُمَّ يَبْعَثُكُمْ فِيهِ [٦ \ ٦٠] ، وَهَذَا كَقَتِيلِ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَطُيُورِ إِبْرَاهِيمَ، فَهَذِهِ آيَاتُ الْبَعْثِ ذُكِرَتْ كُلُّهَا مُجْمَلَةً.
Subât (سُبَات): Hareketsiz kalmak demektir. Bir görüşe göre o ölümdür; yani küçük bir ölümdür. Nitekim Allah Teâlâ şu buyruğunda onu vefat olarak adlandırmıştır: { اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنْفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا } “Allah, ölümleri vaktinde canları alır; ölmeyenleri de uykularında [alır]” [Zümer, 39/42] ve Yüce Allah'ın şu buyruğunda: { وَهُوَ الَّذِي يَتَوَفَّاكُمْ بِاللَّيْلِ وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُمْ بِالنَّهَارِ ثُمَّ يَبْعَثُكُمْ فِيهِ } “Geceleyin sizi vefat ettiren (uyutan), gündüzün ne işlediğinizi bilen, sonra sizi onda dirilten (uyandıran) O'dur” [En'âm, 6/60]. Bu, İsrâiloğulları'nın maktulü ve İbrâhim'in kuşları gibidir; işte bu diriliş ayetlerinin tamamı icmalen (özetle) zikredilmiştir.
30159. Metin
وَقَدْ تَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - إِيرَادُهَا مُفَصَّلَةً فِي أَكْثَرَ مِنْ مَوْضِعٍ، وَلِذَا عَقَّبَهَا تَعَالَى بِقَوْلِهِ: إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ مِيقَاتًا [٧٨ \ ١٧] ، أَيْ: لِلْبَعْثِ الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ، يَكُونُ السِّيَاقُ مُرَجِّحًا لِلْمُرَادِ بِالنَّبَأِ هُنَا.
Şeyh -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- bunları birden fazla yerde ayrıntılı olarak zikretmişti. Bu sebeple Yüce Allah bunların ardından: { إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ مِيقَاتًا } “Şüphesiz hüküm günü belirlenmiş bir vakittir” [Nebe', 78/17] buyurmuştur, yani hakkında ihtilafa düştükleri yeniden diriliş için. Dolayısıyla bağlam, burada "nebe'" ile kastedileni belirlemede tercih sebebi olmaktadır.
30160. Metin
وَيُؤَكِّدُ ذَلِكَ أَيْضًا، كَثْرَةُ إِنْكَارِهِمْ وَشِدَّةُ اخْتِلَافِهِمْ فِي الْبَعْثِ أَكْثَرَ مِنْهُمْ فِي الْبَعْثَةِ وَفِي الْقُرْآنِ، فَقَدْ أَقَرَّ أَكْثَرُهُمْ بِبَلَاغَةِ الْقُرْآنِ، وَأَنَّهُ لَيْسَ سِحْرًا وَلَا شِعْرًا، كَمَا أَقَرُّوا جَمِيعًا بِصِدْقِهِ ﵇ وَأَمَانَتِهِ، وَلَكِنَّ شِدَّةَ اخْتِلَافِهِمْ فِي الْبَعْثِ كَمَا فِي أَوَّلِ سُورَةِ «ص» وَ «ق» ، فَفِي «ص» قَالَ تَعَالَى: وَعَجِبُوا أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌ أَجَعَلَ الْآلِهَةَ إِلَهًا وَاحِدًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ [٣٨ \ ٤ - ٥] .
Bunu ayrıca, onların peygamberliğe ve Kur'an'a nispetle dirilişi daha çok inkâr etmeleri ve bu husustaki şiddetli ihtilafları da teyit etmektedir. Zira onların çoğu Kur'an'ın belagatine, onun ne sihir ne de şiir olduğuna ikrar etmiş, yine hepsi onun (aleyhisselâm) doğruluğunu ve güvenilirliğini kabul etmiştir. Ancak Sâd ve Kâf surelerinin başlarında olduğu gibi diriliş hakkındaki ihtilafları pek şiddetliydi. Sâd Suresi'nde Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَعَجِبُوا أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌ أَجَعَلَ الْآلِهَةَ إِلَهًا وَاحِدًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ } “Aralarından kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve inkârcılar: 'Bu, yalancı bir büyücüdür. Tanrıları tek bir ilah mı yaptı? Doğrusu bu pek şaşılacak bir şeydir!' dediler” [Sâd, 38/4-5].
30161. Metin
وَفِي «ق» قَالَ تَعَالَى: بَلْ عَجِبُوا أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ فَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا شَيْءٌ عَجِيبٌ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ، فَهُمْ أَشَدُّ اسْتِبْعَادًا لِلْبَعْثِ مِمَّا قَبْلَهُ، - وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ -.
Kâf Suresi'nde ise Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { بَلْ عَجِبُوا أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ فَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا شَيْءٌ عَجِيبٌ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ } “Aksine aralarından kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar da o inkârcılar: 'Bu şaşılacak bir şeydir! Ölüp toprak olduğumuz zaman mı? Bu, pek uzak bir dönüştür' dediler.” Dolayısıyla onlar dirilişi, öncesindekilerden çok daha uzak görüyorlardı -en doğrusunu Allah Teâlâ bilir-.
30162. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: كَلَّا سَيَعْلَمُونَ ثُمَّ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { كَلَّا سَيَعْلَمُونَ ثُمَّ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ } “Hayır! Yakında bilecekler. Yine hayır! Yakında bilecekler.”
30163. Metin
لَمْ يُبَيِّنْ هُنَا هَلْ عَلِمُوا أَمْ لَا. وَلَكِنَّ ذِكْرَ آيَاتِ الْقُدْرَةِ الْبَاهِرَةِ عَلَى إِحْيَائِهِمْ بَعْدَ الْمَوْتِ بِمَثَابَةِ إِعْلَامِهِمْ بِمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ، لِأَنَّهُ بِمَنْزِلَةِ مَنْ يَقُولُ لَهُمْ: إِنْ كُنْتُمْ مُخْتَلِفِينَ فِي إِثْبَاتِ الْبَعْثِ وَنَفْيِهِ، فَهَذِهِ هِيَ آيَاتُهُ وَدَلَائِلُهُ فَاعْتَبِرُوا بِهَا وَقَايِسُوهُ عَلَيْهَا، وَالْقَادِرُ عَلَى إِيجَادِ تِلْكَ، قَادِرٌ عَلَى إِيجَادِ نَظِيرِهَا.
Burada bilip bilmedikleri açıklanmamıştır. Ancak ölümden sonra onları diriltmeye dair göz kamaştırıcı kudret ayetlerinin zikredilmesi, ihtilaf ettikleri hususta onlara bir bildirim mesabesindedir. Zira bu, onlara: "Eğer dirilişin ispatı ve nefyi hususunda ihtilaf ediyorsanız, işte onun ayetleri ve delilleri bunlardır; onlardan ibret alın ve dirilişi onlara kıyaslayın. Bunları var etmeye gücü yeten, benzerini var etmeye de kadirdir" diyen kimsenin durumu gibidir.
30164. Metin
وَلَكِنَّ الْعِلْمَ الْحَقِيقِيَّ بِالْمُعَايَنَةِ لَمْ يَأْتِ بَعْدُ لِوُجُودِ السِّينِ وَهِيَ لِلْمُسْتَقْبَلِ، وَقَدْ جَاءَ فِي سُورَةِ «التَّكَاثُرِ» فِي قَوْلِهِ: أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ حَتَّى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ كَلَّا لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ لَتَرَوُنَّ الْجَحِيمَ ثُمَّ لَتَرَوُنَّهَا عَيْنَ الْيَقِينِ [١٠٢ \ ١ - ٧] ، وَهَذَا الَّذِي سَيَعْلَمُونَهُ يَوْمَ الْفَصْلِ الْمَنْصُوصِ عَلَيْهِ
Fakat bizzat görerek elde edilen hakiki bilgi, geleceğe delalet eden sîn harfinden dolayı henüz gelmemiştir. Nitekim Tekâsür Suresi'nde şu buyrukta yer almıştır: { أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ حَتَّى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ كَلَّا لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ لَتَرَوُنَّ الْجَحِيمَ ثُمَّ لَتَرَوُنَّهَا عَيْنَ الْيَقِينِ } “Çoklukla övünmek sizi kabirleri ziyaret edinceye kadar oyaladı. Hayır! Yakında bileceksiniz. Yine hayır! Yakında bileceksiniz. Hayır! Kesin bir bilgiyle bilseydiniz, andolsun o cehennemi mutlaka görürdünüz. Sonra andolsun onu kesin olarak gözünüzle göreceksiniz” [Tekâsür, 102/1-7]. İşte onların bilecekleri bu durum, hüküm günüdür ve metinde açıkça belirtilmiştir
30165. Metin
فِي السِّيَاقِ: إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ مِيقَاتًا [٧٨ \ ١٧] .
Bağlamda şöyle geçer: { إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ مِيقَاتًا } “Şüphesiz hüküm günü belirlenmiş bir vakittir” [Nebe', 78/17].
30166. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ مِهَادًا
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ مِهَادًا } “Yeri bir döşek kılmadık mı?”
30167. Metin
قُرِئَ بِالْإِفْرَادِ، «مَهْدًا» أَيْ: كَالْمَهْدِ لِلطِّفْلِ، وَتَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - بَيَانُ ذَلِكَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْدًا وَسَلَكَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا.
Tekil olarak «مَهْدًا» şeklinde de okunmuştur, yani çocuk için beşik gibi. Şeyh -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun-, Yüce Allah'ın: { الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْدًا وَسَلَكَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا } buyruğunun tefsirinde bunu daha önce açıklamıştı.
30168. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ لِبَاسًا وَجَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشًا
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ لِبَاسًا وَجَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشًا } “Uykunuzu bir dinlenme kıldık. Geceyi bir örtü yaptık. Gündüzü de bir geçim zamanı kıldık.”
30169. Metin
تَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - بَيَانُ هَذِهِ الثَّلَاثَةِ، كَوْنُ النَّوْمِ سُبَاتًا: رَاحَةً أَوْ مَوْتًا، وَاللَّيْلِ لِبَاسًا: سَاتِرًا وَمُرِيحًا، وَالنَّهَارِ مَعَاشًا: لِطَلَبِ الْمَعَاشِ، وَذَلِكَ عِنْدَ كَلَامِهِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى مِنْ سُورَةِ «الْفُرْقَانِ» : وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ لِبَاسًا وَالنَّوْمَ سُبَاتًا وَجَعَلَ النَّهَارَ نُشُورًا [٢٥ \ ٤٧] ، وَكُلُّهَا آيَاتٌ دَالَّاتٌ عَلَى الْقُدْرَةِ عَلَى الْبَعْثِ، كَمَا تَقَدَّمَتِ الْإِشَارَةُ إِلَيْهِ.
Şeyh -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun-, uykunun subât (dinlenme veya ölüm), gecenin libâs (örtücü ve dinlendirici) ve gündüzün meâş (geçim arama vakti) oluşuna dair bu üç hususun açıklamasını, Furkân Suresi'ndeki Yüce Allah'ın şu buyruğunu ele alırken daha önce yapmıştı: { وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ لِبَاسًا وَالنَّوْمَ سُبَاتًا وَجَعَلَ النَّهَارَ نُشُورًا } “Geceyi sizin için bir örtü, uykuyu bir dinlenme kılan ve gündüzü de bir yayılma (çalışma) vakti yapan O'dur” [Furkân, 25/47]. Bunların hepsi, daha önce işaret edildiği üzere, dirilişe olan kudrete delalet eden ayetlerdir.
30170. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًا
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًا } “Üstünüze yedi sağlam [gök] bina ettik.”
30171. Metin
أَيِ: السَّمَاوَاتِ السَّبْعَ، وَتَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - بَيَانُ ذَلِكَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى فِي سُورَةِ «ق» : أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ [٥٠ \ ٦] ، وَسَاقَ النُّصُوصَ مُمَاثِلَةً هُنَاكَ.
Yani yedi kat göğü. Şeyh -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun-, Kâf Suresi'ndeki Yüce Allah'ın şu buyruğunda bunu daha önce açıklamıştı: { أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ } “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina ettik, nasıl süsledik ve onda hiçbir çatlak yoktur!” [Kâf, 50/6]. Orada buna benzer nasları serdetmiştir.
30172. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَتَأْتُونَ أَفْوَاجًا
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَتَأْتُونَ أَفْوَاجًا } “Sûra üflendiği gün, bölük bölük gelirsiniz.”
30173. Metin
النَّفْخُ فِي الصُّورِ لِلْبَعْثِ، وَهَذَا مَعْلُومٌ، وَتَأْتُونَ أَفْوَاجًا: قَدْ بَيَّنَ حَالَ هَذَا الْمَجِيءِ مِثْلَ قَوْلِهِ تَعَالَى: يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْدَاثِ سِرَاعًا [٧٠ \ ٤٣] ، وَقَوْلِهِ: كَأَنَّهُمْ جَرَادٌ مُنْتَشِرٌ مُهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِي [٥٤ \ ٧ - ٨] ، وَالْأَفْوَاجُ هُنَا قِيلَ: الْأُمَمُ الْمُخْتَلِفَةُ كَقَوْلِهِ: يَوْمَ نَدْعُوا كُلَّ أُنَاسٍ بِإِمَامِهِمْ فَمَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ الْآيَةَ [١٧ \ ٧١] ، وَلَكِنَّ الْآيَةَ بِتَاءِ الْخِطَابِ: فَتَأْتُونَ مِمَّا يُشْعِرُ بِأَنَّ الْأَفْوَاجَ فِي هَذِهِ الْأُمَّةِ.
Sûra üflenmesi diriliş içindir, bu bilinmektedir. { فَتَأْتُونَ أَفْوَاجًا } “Bölük bölük gelirsiniz” ifadesine gelince, bu gelişin hali Yüce Allah'ın şu buyruklarında açıklanmıştır: { يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْدَاثِ سِرَاعًا } “Kabirlerden hızlıca çıkarlar” [Meâric, 70/43] ve { كَأَنَّهُمْ جَرَادٌ مُنْتَشِرٌ مُهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِي } “Sanki yayılmış çekirgeler gibi o çağırıcıya doğru koşarak...” [Kamer, 54/7-8]. Buradaki bölüklerin (efvâc), Yüce Allah'ın: { يَوْمَ نَدْعُوا كُلَّ أُنَاسٍ بِإِمَامِهِمْ فَمَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ } “Bütün insanları önderleriyle çağıracağımız gün; artık kime kitabı sağından verilirse...” [İsrâ, 17/71] buyruğunda olduğu gibi farklı ümmetler olduğu söylenmiştir. Ancak ayet hitap tasıyla { فَتَأْتُونَ } şeklinde gelmiştir ki bu da bölüklerin bu ümmetten olacağını hissettirmektedir.
30174. Metin
وَقَدْ رَوَى الْقُرْطُبِيُّ وَغَيْرُهُ أَثَرًا عَنْ مُعَاذٍ، أَنَّهُ سَأَلَ عَنْهَا رَسُولَ اللَّهِ ﷺ فَقَالَ: «يَا مُعَاذُ، سَأَلْتَ عَنْ أَمْرٍ عَظِيمٍ مِنَ الْأُمُورِ» ، ثُمَّ أَرْسَلَ عَيْنَيْهِ وَقَالَ: «تُحْشَرُ عَشَرَةُ أَصْنَافٍ مِنْ أُمَّتِي» وَسَاقَهَا، وَكَذَلِكَ سَاقَهَا الزَّمَخْشَرِيُّ، وَقَالَ ابْنُ حَجَرٍ فِي الْكَافِي الشَّافِي فِي تَخْرِيجِ
Nitekim Kurtubî ve diğerleri Muâz'dan bir rivayet nakletmişlerdir; o, bunu Resûlullah'a (sallallâhu aleyhi ve sellem) sormuş, o da: «Ey Muâz! Çok büyük bir meseleden sordun» buyurmuş, sonra gözlerinden yaşlar boşanmış ve şöyle demiştir: «Ümmetimden on sınıf insan haşrolunur...» ve hadisi nakletmiştir. Aynı şekilde Zemahşerî de rivayet etmiş, İbn Hacer ise el-Kâfi'ş-Şâfî fî Tahrîci
30175. Metin
أَحَادِيثِ الْكَشَّافِ: أَخْرَجَهُ الثَّعْلَبِيُّ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ مِنْ رِوَايَةِ مُحَمَّدِ بْنِ زُهَيْرٍ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ الْهِنْدِيِّ، عَنْ حَنْظَلَةَ السَّدُوسِيِّ، عَنْ أَبِيهِ، عَنِ الْبَرَاءِ بْنِ عَازِبٍ، عَنْهُ بِطُولِهِ وَهِيَ: «بَعْضُهُمْ عَلَى صُورَةِ الْقِرَدَةِ، وَبَعْضُهُمْ عَلَى صُورَةِ الْخَنَازِيرِ، وَبَعْضُهُمْ مُنَكِّسُونَ أَرْجُلَهُمْ فَوْقَ وُجُوهِهِمْ يُسْحَبُونَ عَلَيْهَا، وَبَعْضُهُمْ عُمْيًا، وَبَعْضُهُمْ صُمًّا، بُكْمًا، وَبَعْضُهُمْ يَمْضُغُونَ أَلْسِنَتَهُمْ، فَهِيَ مُدَلَّاتٌ عَلَى صُدُورِهِمْ يَسِيلُ الْقَيْحُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ يَتَقَذَّرُهُمْ أَهْلُ الْجَمْعِ، وَبَعْضُهُمْ مُقَطَّعَةٌ أَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ، وَبَعْضُهُمْ مُصَلَّبُونَ عَلَى جُذُوعٍ مِنْ نَارٍ، وَبَعْضُهُمْ أَشَدُّ نَتَنًا مِنَ الْجِيَفِ، وَبَعْضُهُمْ مُلْبَسُونَ جِلْبَابًا سَابِغَةً مِنْ قَطْرَانٍ لَازِقَةً بِجُلُودِهِمْ» .
Ehâdîsi'l-Keşşâf adlı eserinde şöyle demiştir: Bunu Sa'lebî ve İbn Merdûye; Muhammed b. Züheyr rivayetiyle, Muhammed b. el-Hindî'den, o Hanzale es-Sedûsî'den, o babasından, o da Berâ b. Âzib'den uzun bir metin olarak tahriç etmiştir ki o şöyledir: «Onlardan bazıları maymunlar suretinde, bazıları domuzlar suretinde, bazıları ayakları başlarının üzerinde ters çevrilmiş ve yüzleri üzerinde sürüklenir vaziyette, bazıları kör, bazıları sağır ve dilsiz, bazıları dilleri göğüslerine sarkmış şekilde dillerini çiğnerken ve ağızlarından irin akıp mahşer halkı onlardan iğrenirken, bazıları elleri ve ayakları kesilmiş, bazıları ateşten kütükler üzerine asılmış, bazıları leşlerden daha pis kokulu ve bazıları da derilerine yapışmış katrandan geniş giysiler giydirilmiş haldedir.»
30176. Metin
أَمَّا الَّذِينَ عَلَى صُورَةِ الْخَنَازِيرِ: فَأَهْلُ السُّحْتِ، وَالْمُنَكَّسُونَ: أَكَلَةُ الرِّبَا، وَالْعُمْيُ: الْجَائِرُونَ فِي الْحُكْمِ، وَالصُّمُّ: الْمُعْجَبُونَ بِأَعْمَالِهِمْ، وَالَّذِينَ يَمْضُغُونَ أَلْسِنَتَهُمُ: الْعُلَمَاءُ وَالْقُصَّاصُ الَّذِينَ خَالَفَ قَوْلُهُمْ أَعْمَالَهُمْ، وَمَقْطُوعُو الْأَيْدِي: مُؤْذُو الْجِيرَانِ، وَالْمُصَلَّبُونَ: السُّعَاةُ بِالنَّاسِ إِلَى السُّلْطَانِ، وَالَّذِينَ أَشَدُّ نَتَنًا: مُتِّبِعُو الشَّهَوَاتِ، وَمَانِعُو حَقِّ اللَّهِ فِي أَمْوَالِهِمْ، وَلَابِسُو الْجِلْبَابِ: أَهْلُ الْكِبْرِ وَالْفَخْرِ. انْتَهَى بِإِيجَازٍ بِالْعِبَارَةِ. وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ.
Domuzlar suretinde olanlar haram yiyenler; ters çevrilenler faiz yiyenler; körler hükümde zulmedenler; sağırlar amelleriyle böbürlenenler; dillerini çiğneyenler sözleri amellerine uymayan âlimler ve kıssacılar; elleri kesilenler komşularına eziyet edenler; asılanlar insanları sultana gammazlayanlar; en pis kokulular şehvetlerine uyanlar ve mallarındaki Allah'ın hakkını vermeyenler; o katranlı giysiyi giyenler ise kibir ve övünme ehlidir. İbarece özetlenerek aktarılan kısım bitti. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.
30177. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَسُيِّرَتِ الْجِبَالُ فَكَانَتْ سَرَابًا
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَسُيِّرَتِ الْجِبَالُ فَكَانَتْ سَرَابًا } “Dağlar yürütülmüş, serap oluvermiştir.”
30178. Metin
تَقَدَّمَ بَيَانُ أَحْوَالِهَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَتَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - بَيَانُ ذَلِكَ مُفَصَّلًا ; عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى مِنْ سُورَةِ «طه» : وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْجِبَالِ فَقُلْ يَنْسِفُهَا رَبِّي نَسْفًا [٢٠ \ ١٠٥] ، وَعِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى فِي سُورَةِ «النَّمْلِ» : وَتَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ [٢٧ \ ٨٨] .
Kıyamet gününde dağların hallerinin açıklaması daha önce geçmişti. Şeyh -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun-, Tâhâ Suresi'ndeki Yüce Allah'ın şu buyruğunda: { وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْجِبَالِ فَقُلْ يَنْسِفُهَا رَبِّي نَسْفًا } “Sana dağları sorarlar; de ki: 'Rabbim onları un ufak edip savuracak'” [Tâhâ, 20/105] ve Neml Suresi'ndeki Yüce Allah'ın şu buyruğunda: { وَتَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ } “Sen dağları görürsün de onları hareketsiz sanırsın; oysa onlar bulutların geçişi gibi geçer giderler” [Neml, 27/88] bunu ayrıntılı olarak açıklamıştı.
30179. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: لَابِثِينَ فِيهَا أَحْقَابًا لَا يَذُوقُونَ فِيهَا بَرْدًا وَلَا شَرَابًا إِلَّا حَمِيمًا وَغَسَّاقًا
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { لَابِثِينَ فِيهَا أَحْقَابًا لَا يَذُوقُونَ فِيهَا بَرْدًا وَلَا شَرَابًا إِلَّا حَمِيمًا وَغَسَّاقًا } “Orada çağlar boyu kalacaklardır. Orada kaynar su ve irinden başka ne bir serinlik ne de bir içecek tadarlar.”
30180. Metin
لَمْ يُبَيِّنِ الْأَحْقَابَ هُنَا كَمْ عَدَدُهَا، وَهَذِهِ مَسْأَلَةُ فَنَاءِ النَّارِ، وَعَدَمِ فَنَائِهَا.
Burada ahkâbın (çağların) sayısının ne kadar olduğu açıklanmamıştır; bu da cehennemin yok olması veya yok olmaması meselesidir.
30181. Metin
وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْأَحْقَابِ هُنَا: جُزْءٌ مِنَ الزَّمَنِ لَا كُلُّهُ، وَهِيَ الْأَحْقَابُ الْمَوْصُوفُ حَالُهُمْ فِيهَا لِمَا بَعْدَهُمْ مِنْ كَوْنِهِمْ لَا يَذُوقُونَ فِيهَا، أَيْ: فِي النَّارِ أَحْقَابًا مِنَ الزَّمَنِ، لَا يَذُوقُونَ بَرْدًا وَلَا شَرَابًا إِلَّا حَمِيمًا وَغَسَّاقًا.
Bir görüşe göre buradaki ahkâb ile kastedilen: Zamanın tamamı değil, bir kısmıdır; bu, sonrasındaki durumları nitelenen çağlardır ki o da orada yani cehennemde birtakım çağlar boyunca kaynar su ve irinden başka ne bir serinlik ne de bir içecek tatmamalarıdır.
30182. Metin
أَمَّا بَقِيَّةُ الْأَحْقَابِ فَيُقَالُ لَهُمْ: فَلَنْ نَزِيدَكُمْ إِلَّا عَذَابًا [٧٨ \ ٣٠] ، وَهَذِهِ الْمَسْأَلَةُ قَدْ بَحَثَهَا الشَّيْخُ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - فِي كِتَابِ دَفْعِ إِيهَامِ الِاضْطِرَابِ، عِنْدَ الْكَلَامِ
Geriye kalan çağlara gelince, onlara: { فَلَنْ نَزِيدَكُمْ إِلَّا عَذَابًا } “Artık size azaptan başka hiçbir şeyi artırmayacağız” [Nebe', 78/30] denilir. Bu meseleyi Şeyh -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun-, Def'u Îhâmi'l-Iztırâb adlı kitabında bu ayeti
30183. Metin
عَلَى هَذِهِ الْآيَةِ، وَفِي سُورَةِ «الْأَنْعَامِ» عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: قَالَ النَّارُ مَثْوَاكُمْ خَالِدِينَ فِيهَا إِلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ الْآيَةَ [٦ \ ١٢٨] ، وَهُوَ بَحْثٌ مُطَوَّلٌ، وَسَيُطْبَعُ الْكِتَابُ - بِإِذْنِ اللَّهِ تَعَالَى - مَعَ هَذِهِ التَّتِمَّةِ.
ve En'âm Suresi'ndeki Yüce Allah'ın: { قَالَ النَّارُ مَثْوَاكُمْ خَالِدِينَ فِيهَا إِلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ } “[Allah] buyurur ki: 'Allah'ın dilediği hariç, içinde ebedî kalacağınız yer ateştir'” [En'âm, 6/128] buyruğunu incelerken ele almıştır; bu uzun bir incelemedir ve söz konusu kitap -Allah Teâlâ'nın izniyle- bu tekmile (tamamlama) ile birlikte basılacaktır.
30184. Metin
وَذَكَرَ الْقُرْطُبِيُّ فِي مَعْنَى الْحِقَبِ آثَارًا عَدِيدَةً مِنْهَا: عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ ﵁، قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: «وَاللَّهِ لَا يَخْرُجُ مِنَ النَّارِ مَنْ دَخَلَهَا حَتَّى يَكُونَ فِيهَا أَحْقَابًا. الْحِقْبُ: بِضْعٌ وَثَمَانُونَ سَنَةَ، وَالسَّنَةُ ثَلَاثُمِائَةٍ وَسِتُّونَ يَوْمًا، كُلُّ يَوْمٍ أَلْفُ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ. فَلَا يَتَّكِلَنَّ أَحَدُكُمْ عَلَى أَنَّهُ يَخْرُجُ مِنَ النَّارِ» . ذَكَرَهُ الثَّعْلَبِيُّ.
Kurtubî, hıkb kelimesinin anlamı hakkında birçok rivayet zikretmiştir; bunlardan biri Ömer b. el-Hattâb'dandır (radıyallâhu anh); o şöyle demiştir: Nebî (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: «Vallahi ateşe giren kimse, orada ahkâb (çağlar) boyu kalmadıkça oradan çıkamaz. Bir hıkb: Seksen küsur yıldır. Bir yıl ise saydıklarınızdan her bir günü bin yıl olan üç yüz altmış gündür. Sakın hiçbiriniz cehennemden çıkacağına güvenmesin.» Bunu Sa'lebî zikretmiştir.
30185. Metin
وَقَدْ رَجَّحَ الْقُرْطُبِيُّ دَوَامَهُمْ - أَيِ: الْكُفَّارُ فِي النَّارِ - أَبَدَ الْآبِدِينَ. اهـ.
Kurtubî, onların -yani kâfirlerin cehennemde- ebediyen kalacakları görüşünü tercih etmiştir. [Kurtubî'den aktarım] bitti.
30186. Metin
وَكُلَّ شَيْءٍ أَحْصَيْنَاهُ كِتَابًا
{ وَكُلَّ شَيْءٍ أَحْصَيْنَاهُ كِتَابًا } “Biz ise her şeyi bir kitapta sayıp kaydettik.”
30187. Metin
قِيلَ الْمُرَادُ بِالشَّيْءِ هُنَا: أَعْمَالُ الْعِبَادِ، أَيْ: أَنَّهُ بَعْدَ قَوْلِهِ: جَزَاءً وِفَاقًا [٧٨ \ ٢٦] ، أَيْ: وِفْقَ أَعْمَالِهِمْ بِدُونِ زِيَادَةٍ وَلَا نَقْصٍ، قَالَ: وَقَدْ أَحْصَيْنَا أَعْمَالَهُمْ وَكَتَبْنَاهَا، وَهَذَا كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا فِيهِ وَيَقُولُونَ يَاوَيْلَتَنَا مَالِ هَذَا الْكِتَابِ لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً إِلَّا أَحْصَاهَا وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًا وَلَا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا [١٨ \ ٤٩] .
Buradaki şeyden kastın kulların amelleri olduğu söylenmiştir; yani { جَزَاءً وِفَاقًا } “Uygun bir karşılık olarak” [Nebe', 78/26] yani ne fazla ne eksik amellerine tam denk bir karşılık buyurduktan sonra: Biz onların amellerini sayıp yazdık demiştir. Bu, Yüce Allah'ın şu buyruğu gibidir: { وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا فِيهِ وَيَقُولُونَ يَاوَيْلَتَنَا مَالِ هَذَا الْكِتَابِ لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً إِلَّا أَحْصَاهَا وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًا وَلَا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا } “Kitap ortaya konmuştur; suçluların onda yazılı olanlardan korktuklarını görürsün ve: 'Vay halimize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!' derler. Yaptıklarını hazır bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmez” [Kehf, 18/49].
30188. Metin
وَقَوْلِهِ: مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ [٥٠ \ ١٨] ، وَقَوْلِهِ: فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ [٩٩ \ ٧ - ٨] ، وَقَوْلِهِ: أَحْصَاهُ اللَّهُ وَنَسُوهُ [٥٨ \ ٦] .
Ve O'nun şu buyruğu gibidir: { مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ } “İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyen, dediklerini zapteden bir melek hazır bulunmasın” [Kâf, 50/18]; yine O'nun şu buyruğu gibidir: { فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ } “Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onun mükâfatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir” [Zilzâl, 99/7-8] ve şu buyruğu gibidir: { أَحْصَاهُ اللَّهُ وَنَسُوهُ } “Allah onu bir bir sayıp kaydetmiştir, onlar ise unutmuşlardır” [Mücâdele, 58/6].
30189. Metin
وَاللَّفْظُ عَامٌّ فِي كُلِّ شَيْءٍ، وَيَشْهَدُ لَهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ [٥٤ \ ٤٩] وَبِقَدَرٍ فِيهِ مَعْنَى الْإِحْصَاءِ، وَفِي السُّنَّةِ: حَدِيثُ الْقَلَمِ الْمَشْهُورُ، وَكَقَوْلِهِ: وَكُلَّ شَيْءٍ أحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ [٣٦ \ ١٢] ، وَتَقَدَّمَ فِي سُورَةِ «الْجِنِّ» قَوْلُهُ تَعَالَى: وَأَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ وَأَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا [٧٢ \ ٢٨] .
Lafız her şey hakkında umumidir (geneldir). Buna Yüce Allah'ın: { إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ } “Şüphesiz biz her şeyi bir kaderle (ölçüyle) yarattık” [Kamer, 54/49] buyruğu şahittir. "Bi-kader" lafzında ihsâ (sayıp takdir etme) manası vardır. Sünnette de meşhur kalem hadisi vardır; tıpkı O'nun: { وَكُلَّ شَيْءٍ أحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ } “Biz her şeyi apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) sayıp tespit ettik” [Yâsîn, 36/12] buyruğunda olduğu gibi. Cin Suresi'nde de daha önce Yüce Allah'ın: { وَأَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ وَأَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا } “(Allah) onların yanında bulunan her şeyi kuşatmış ve her şeyi bir bir sayıp kaydetmiştir” [Cin, 72/28] buyruğu geçmişti.
30190. Metin
وَهَذِهِ الْآيَةُ أَعْظَمُ الدَّلَالَاتِ عَلَى قُدْرَتِهِ تَعَالَى وَسِعَةِ عِلْمِهِ، وَأَلَّا يَفُوتَهُ شَيْءٌ قَطُّ، وَأَنَّهُ يَعْلَمُ بِالْجُزْئِيَّاتِ عِلْمَهُ بِالْكُلِّيَّاتِ.
Bu ayet; Allah Teâlâ'nın kudretine, ilminin genişliğine, hiçbir şeyin O'nun bilgisinden asla kaçamayacağına ve O'nun cüz'iyyâtı (tikel varlıkları) külliyyâtı (tümel varlıkları) bildiği gibi bildiğine dair en büyük delillerdendir.
30191. Metin
وَكَمَا تَقَدَّمَ فِي سُورَةِ «الْمُجَادَلَةِ» : مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلَا خَمْسَةٍ إِلَّا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلَا أَدْنَى مِنْ ذَلِكَ وَلَا أَكْثَرَ إِلَّا هُوَ مَعَهُمْ أَيْنَ مَا كَانُوا ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ [٥٨ \ ٧] .
Mücâdele Suresi'nde daha önce geçtiği üzere: { مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلَا خَمْسَةٍ إِلَّا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلَا أَدْنَى مِنْ ذَلِكَ وَلَا أَكْثَرَ إِلَّا هُوَ مَعَهُمْ أَيْنَ مَا كَانُوا ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ } “Üç kişi gizlice konuşsa mutlaka dördüncüleri O'dur; beş kişi olsalar altıncıları O'dur. Bunlardan daha az yahut daha çok da olsalar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka O onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü onlara yaptıklarını haber verecektir. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir” [Mücâdele, 58/7].
30192. Metin
وَكَذَلِكَ التَّفْصِيلُ فِي قَوْلِهِ: وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لَا يَعْلَمُهَا إِلَّا هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ إِلَّا يَعْلَمُهَا وَلَا حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الْأَرْضِ وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ.
Aynı şekilde şu buyruktaki tafsilat da böyledir: { وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لَا يَعْلَمُهَا إِلَّا هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ إِلَّا يَعْلَمُهَا وَلَا حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الْأَرْضِ وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ } “Gaybın anahtarları O'nun katındadır, onları ancak O bilir. Karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. Düşen hiçbir yaprak yoktur ki O onu bilmesin. Yerin karanlıklarındaki hiçbir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın.”
30193. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفَازًا
Yüce Allah'ın: { إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفَازًا } “Şüphesiz takva sahipleri için bir kurtuluş vardır” buyruğudur.
30194. Metin
بَيَّنَهُ بَعْدَهُ بِقَوْلِهِ تَعَالَى: حَدَائِقَ وَأَعْنَابًا إِلَى قَوْلِهِ: جَزَاءً مِنْ رَبِّكَ عَطَاءً حِسَابًا [٧٨ \ ٣٢ - ٣٦] .
Bunu ardından gelen: { حَدَائِقَ وَأَعْنَابًا } “Bahçeler ve üzüm bağları” ayetinden { جَزَاءً مِنْ رَبِّكَ عَطَاءً حِسَابًا } “Rabbinden bir mükâfat, bol ve tam bir bağış olarak” [Nebe', 78/32-36] ayetine kadar olan buyruğuyla açıklamıştır.
30195. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: عَطَاءً حِسَابًا
Yüce Allah'ın: { عَطَاءً حِسَابًا } “Bol ve tam bir bağış olarak” buyruğudur.
30196. Metin
فِي حَقِّ الْكُفَّارِ قَالَ: جَزَاءً وِفَاقًا، وَفِي حَقِّ الْمُؤْمِنِينَ قَالَ عَطَاءً حِسَابًا.
Kâfirler hakkında: { جَزَاءً وِفَاقًا } “Uygun bir ceza olarak” buyurmuş, müminler hakkında ise: { عَطَاءً حِسَابًا } “Bol ve tam bir bağış olarak” buyurmuştur.
30197. Metin
فَفِي الْأَوَّلِ بَيَانُ أَنَّ مُجَازَاتِهِمْ وِفْقَ أَعْمَالِهِمْ وَلَا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا. وَفِي الثَّانِي بَيَانٌ بِأَنَّ هَذَا النَّعِيمَ عَطَاءٌ مِنَ اللَّهِ وَتَفَضُّلٌ عَلَيْهِمْ بِهِ مِنَ الْأَصْلِ، وَهُوَ الْمَفَازُ الْمُفَسَّرُ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَأُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَ [٣ \ ١٨٥] .
Birincisinde, cezalarının amellerine tam denk olduğu ve Rabbinin hiç kimseye zulmetmeyeceği beyanı vardır. İkincisinde ise bu nimetin Allah'tan bir bağış olduğu ve aslen onlara lütfedildiği beyanı yer alır. Bu da Yüce Allah'ın: { فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَأُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَ } “Kim cehennem ateşinden uzaklaştırılıp cennete konursa o gerçekten kurtulmuştur” [Âl-i İmrân, 3/185] buyruğunda tefsir edilen kurtuluştur (mefâz).
30198. Metin
وَدُخُولُ الْجَنَّةِ ابْتِدَاءً عَطَاءٌ مِنَ اللَّهِ كَمَا فِي حَدِيثِ: «لَنْ يَدْخُلَ أَحَدُكُمُ الْجَنَّةَ بِعَمَلِهِ» ، وَقَوْلُهُ: حِسَابًا: إِشْعَارٌ بِأَنَّ تَفَاوُتَ أَهْلِ الْجَنَّةِ فِي الْجَنَّةِ بِالْحِسَابِ وَنَتَائِجِ الْأَعْمَالِ. وَقِيلَ حِسَابًا: بِمَعْنَى كِفَايَةٍ، حَتَّى يَقُولَ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمْ: حَسْبِي حَسْبِي. أَيْ: كَافِينِي.
Cennete ilk giriş, şu hadiste olduğu gibi Allah'tan bir bağıştır: «Hiçbiriniz ameliyle cennete giremez». Ayetteki { حِسَابًا } “hisâben” kelimesi, cennet ehlinin cennetteki derecelerinin farklılığının hesap ve amellerin neticelerine göre olacağına bir işarettir. “Hisâben” kelimesinin “yetecek kadar/bol bol” manasında olduğu da söylenmiştir; öyle ki her biri: «Hasbî hasbî» yani “bana yeter, bana kâfidir” der.
30199. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلَائِكَةُ صَفًّا تَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - بَيَانُهُ عِنْدَ الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى مِنْ سُورَةِ «الْكَهْفِ» : وَعُرِضُوا عَلَى رَبِّكَ صَفًّا [١٨ \ ٤٨] .
Yüce Allah'ın: { يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلَائِكَةُ صَفًّا } “Rûh'un ve meleklerin saf saf duracakları gün” buyruğunun açıklaması, Şeyh -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- tarafından Kehf Suresi'ndeki: { وَعُرِضُوا عَلَى رَبِّكَ صَفًّا } “Ve Rabbine saf saf arz olunmuşlardır” [Kehf, 18/48] buyruğu incelenirken geçmişti.
30200. Metin
وَقَدْ ذَكَرَ ابْنُ كَثِيرٍ لِمَعْنَى الرُّوحِ هُنَا سَبْعَةَ أَقْوَالٍ هِيَ: أَرْوَاحُ بَنِي آدَمَ، أَوْ بَنُو آدَمَ أَنْفُسُهُمْ، أَوْ خَلْقٌ مِنْ خَلْقِ اللَّهِ عَلَى صُوَرِ بَنِي آدَمَ لَيْسُوا بِمَلَائِكَةٍ وَلَا بَشَرٍ، وَيَأْكُلُونَ
İbn Kesîr buradaki Rûh manası için yedi görüş zikretmiştir; bunlar: Âdemoğullarının ruhlarıdır, bizzat Âdemoğullarının kendileridir yahut Allah'ın melek veya insan olmayan, yiyip
30201. Metin
وَيَشْرَبُونَ، أَوْ جِبْرِيلُ أَوِ الْقُرْآنُ، أَوْ مَلَكٌ عَظِيمٌ بِقَدْرِ جَمِيعِ الْمَخْلُوقَاتِ. وَنَقَلَهَا الزَّمَخْشَرِيُّ، وَحَكَاهَا الْقُرْطُبِيُّ، وَزَادَ ثَامِنًا: وَهُمْ حَفَظَةٌ عَلَى الْمَلَائِكَةِ، وَتَوَقَّفَ ابْنُ جَرِيرٍ فِي تَرْجِيحِ وَاحِدٍ مِنْهَا.
içen Âdemoğulları suretindeki yaratıklarından biridir, Cebrail'dir, Kur'an'dır veya bütün mahlukat büyüklüğünde ulu bir melektir. Bunları Zemahşerî nakletmiş, Kurtubî de aktarıp sekizinci bir görüş olarak: "Onlar meleklerin koruyucularıdır" ilavesini yapmıştır. İbn Cerîr ise bunlardan birini tercih etmekten geri durmuştur.
30202. Metin
وَالَّذِي يَشْهَدُ لَهُ الْقُرْآنُ بِمِثْلِ هَذَا النَّصِّ أَنَّهُ جِبْرِيلُ ﵇، كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ أَمْرٍ [٩٧ \ ٤] ، فَفِيهِ عَطْفُ الْمَلَائِكَةِ عَلَى الرُّوحِ مِنْ بَابِ عَطْفِ الْعَامِّ عَلَى الْخَاصِّ، وَفِي سُورَةِ «الْقَدْرِ» عَطْفُ الْخَاصِّ عَلَى الْعَامِّ. وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ.
Kur'an'ın bu tür lafızla şahitlik ettiği görüş ise onun Cebrail (aleyhisselâm) olduğudur; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: { تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ أَمْرٍ } “O gecede melekler ve Rûh, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner dururlar” [Kadr, 97/4]. Bu ayette [Nebe' Suresi'nde] meleklerin Rûh'a atfedilmesi, âm (genel) olanın hâs (özel) olana atfedilmesi kabilindendir; Kadr Suresi'nde ise hâs olan âm olana atfedilmiştir. Allah Teâlâ en doğrusunu bilir.
30203. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: لَا يَتَكَلَّمُونَ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ
Yüce Allah'ın: { لَا يَتَكَلَّمُونَ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ } “Rahmân'ın izin verdiği kimseden başkası konuşamaz” buyruğudur.
30204. Metin
قَالَ الزَّمَخْشَرِيُّ: لِشِدَّةِ هَوْلِ الْمَوْقِفِ، وَهَؤُلَاءِ وَهُمْ أَكْرَمُ الْخَلْقِ عَلَى اللَّهِ وَأَقْرَبُهُمْ إِلَى اللَّهِ، لَا يَتَكَلَّمُونَ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ، فَغَيْرُهُمْ مِنَ الْخَلْقِ مِنْ بَابٍ أَوْلَى.
Zemahşerî şöyle demiştir: Duruş yerinin korkunçluğunun şiddetinden dolayıdır. Bunlar, Allah katında yaratılmışların en şereflisi ve Allah'a en yakın olanları oldukları halde ancak Rahmân'ın izin verdiği kimse konuşabilirse, yaratılmışların diğerleri konuşamamaya evleviyetle (katbekat) lâyıktır.
30205. Metin
وَقَالَ ابْنُ كَثِيرٍ: هُوَ مِثْلَ قَوْلِهِ تَعَالَى: يَوْمَ يَأْتِ لَا تَكَلَّمُ نَفْسٌ إِلَّا بِإِذْنِهِ [١١ \ ١٠٥] ، وَمِثْلُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ [٢ \ ٢٥٥] .
İbn Kesîr de şöyle demiştir: Bu, Yüce Allah'ın: { يَوْمَ يَأْتِ لَا تَكَلَّمُ نَفْسٌ إِلَّا بِإِذْنِهِ } “O gün geldiğinde, O'nun izni olmaksızın hiç kimse konuşamaz” [Hûd, 11/105] buyruğu gibidir. Benzer şekilde Yüce Allah'ın: { مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ } “O'nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir?” [Bakara, 2/255] buyruğu da böyledir.
30206. Metin
وَالْوَاقِعُ أَنَّ هَذَا كُلَّهُ مِمَّا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ ذَلِكَ الْيَوْمَ لَا سُلْطَةَ وَلَا سُلْطَانَ لِأَحَدٍ فَقَطْ، حَتَّى وَلَا بِكَلِمَةٍ إِلَّا مَا أُذِنَ فِيهَا، كَمَا قَالَ تَعَالَى: لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ [٤٠ \ ١٦] .
Gerçek şu ki bütün bunlar, o gün sadece ve sadece hiç kimsenin yetkisinin ve hükümranlığının bulunmayacağına, hatta izin verilen müstesna tek bir söz bile söylenemeyeceğine delalet eder; nitekim Yüce Allah: { لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ } “Bugün mülk kimindir? Tek ve Kahhâr olan Allah'ındır” [Mü'min, 40/16] buyurmuştur.
30207. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى ذَلِكَ الْيَوْمُ الْحَقُّ
Yüce Allah'ın: { ذَلِكَ الْيَوْمُ الْحَقُّ } “İşte bu, hak gündür” buyruğudur.
30208. Metin
هُوَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ لِاسْمِ الْإِشَارَةِ، وَقَدْ أُشِيرَ إِلَيْهِ بِالِاسْمِ الْخَاصِّ بِالْبَعِيدِ ذَلِكَ بَدَلًا مِنْ هَذَا، مَعَ قُرْبِ التَّكَلُّمِ عَلَيْهِ ; وَلَكِنْ إِمَّا لِبُعْدِهِ زَمَانِيًّا عَنْ زَمَنِ التَّحَدُّثِ عَنْهُ، وَإِمَّا لِبُعْدِ مَنْزِلَتِهِ وَعِظَمِ شَأْنِهِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: الم ذَلِكَ الْكِتَابُ [٢ \ ١ - ٢] ، وَفِي هَذَا عَوْدٌ عَلَى بَدْءٍ فِي أَوَّلِ السُّورَةِ، وَهُوَ إِذَا كَانُوا يَتَسَاءَلُونَ مُسْتَغْرِبِينَ أَوْ مُنْكِرِينَ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ، فَإِنَّهُمْ سَيَعْلَمُونَ حَقًّا، وَهَا هُوَ الْيَوْمُ الْحَقُّ لَا لَبْسَ فِيهِ وَلَا شَكَّ لَيَرَوْنَهُ عَيْنَ الْيَقِينِ.
İşaret isminden dolayı bu, kıyamet günüdür. Ondan bahsedilmesinin yakın olmasına rağmen, "hâzâ (bu)" yerine uzağa işaret eden "zâlike (şu / işte o)" ismiyle işaret edilmiştir; bu ya ondan bahsedilen zamandan zamansal olarak uzaklığı içindir ya da mertebesinin yüceliği ve şanının büyüklüğü içindir. Nitekim Yüce Allah'ın: { الم ذَلِكَ الْكِتَابُ } “Elif. Lâm. Mîm. İşte o kitap...” [Bakara, 2/1-2] buyruğunda da böyledir. Bunda, surenin başına bir dönüş vardır; o da şudur: Şayet onlar kıyamet gününü yadırgayarak yahut inkâr ederek birbirlerine soruyor idiyseler, gerçekten bileceklerdir; işte bu, içinde hiçbir kapalılık ve şüphe bulunmayan hak gündür, onu mutlaka ayne'l-yakîn (bizzat görerek) müşahede edeceklerdir.
30209. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: فَمَنْ شَاءَ اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ مَآبًا.
Yüce Allah'ın: { فَمَنْ شَاءَ اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ مَآبًا } “Artık dileyen Rabbine varan bir yol (dönüş yeri) tutsun” buyruğudur.
30210. Metin
الْمَآبُ: الْمَرْجِعُ، كَمَا تَقَدَّمَ مِثْلُهُ فَمَنْ شَاءَ اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ سَبِيلًا [٧٣ \ ١٩] ، فَإِذَا كَانَ هَذَا الْيَوْمُ كَائِنًا حَقًّا، وَالنَّاسُ فِيهِ إِمَّا إِلَى جَهَنَّمَ،
el-Meâb (الْمَآبُ): Dönüş yeri demektir; daha önce geçen şu ayetin benzeridir: { فَمَنْ شَاءَ اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ سَبِيلًا } “Artık dileyen Rabbine varan bir yol tutsun” [Müzzemmil, 73/19]. Mademki bu gün hak olarak vuku bulacaktır ve o günde insanlar ya cehenneme,
30211. Metin
كَانَتْ مِرْصَادًا لِلطَّاغِينَ مَآبًا [٧٨ \ ٢١ - ٢٢] ، وَإِمَّا مَفَازًا حَدَائِقَ وَأَعْنَابًا [٧٨ \ ٣١ - ٣٢] ، فَبَعْدَ هَذَا الْبَيَانِ: فَمَنْ شَاءَ اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ مَآبًا، يَؤُوبُ بِهِ عِنْدَ رَبِّهِ مَآبًا يَرْضَاهُ لِنَفْسِهِ، وَمَنْ شَاءَ هُنَا نَصٌّ فِي التَّخْيِيرِ، وَلَكِنَّ الْمَقَامَ لَيْسَ مَقَامَ تَخْيِيرٍ، وَإِنَّمَا هُوَ بِمَثَابَةِ قَوْلِهِ تَعَالَى: فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ إِنَّا أَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ نَارًا الْآيَةَ [١٨ \ ٢٩] .
{ كَانَتْ مِرْصَادًا لِلطَّاغِينَ مَآبًا } “(Cehennem) azgınlar için bir dönüş yeri olarak gözetleme yeridir” [Nebe', 78/21-22] veya bir kurtuluşa, { مَفَازًا حَدَائِقَ وَأَعْنَابًا } “Bir kurtuluşa, bahçelere ve üzüm bağlarına” [Nebe', 78/31-32] varacaklardır; işte bu açıklamadan sonra: { فَمَنْ شَاءَ اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ مَآبًا } “Artık dileyen Rabbine varan bir dönüş yeri tutsun”, yani kendisi için razı olacağı bir dönüşle Rabbinin katına dönsün. Buradaki “dileyen” ifadesi muhayyer bırakma (serbestlik) lafzıdır; fakat makam muhayyer bırakma makamı değildir. Aksine bu, Yüce Allah'ın şu buyruğu mesabesindedir: { فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ إِنَّا أَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ نَارًا } “Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. Şüphesiz biz zalimler için bir ateş hazırladık” [Kehf, 18/29].
30212. Metin
فَهُوَ إِلَى التَّهْدِيدِ أَقْرَبُ، كَمَا أَنَّ فِيهِ اعْتِبَارَ مَشِيئَةِ الْعَبْدِ فِيمَا يَسْلُكُ. وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ.
Dolayısıyla bu tehdide daha yakındır; ayrıca bunda kulun tutacağı yoldaki meşîetinin (iradesinin) dikkate alınması da vardır. Allah Teâlâ en doğrusunu bilir.
30213. Metin
وَيَدُلُّ عَلَى التَّهْدِيدِ مَا جَاءَ بَعْدَهُ.
Tehdide delalet eden husus, ardından gelen kısımdır.
30214. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنَّا أَنْذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا
Yüce Allah'ın: { إِنَّا أَنْذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا } “Şüphesiz biz sizi yakın bir azap ile uyardık” buyruğudur.
30215. Metin
وَقَوْلُهُ: يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ [٧٨ \ ٤٠] ، وَهَذَا كُلُّهُ تَحْذِيرٌ شَدِيدٌ، وَحَثٌّ أَكِيدٌ عَلَى السَّعْيِ الْحَثِيثِ لِفِعْلِ الْخَيْرِ، وَطَلَبِ النَّجَاةِ فِي الْيَوْمِ الْحَقِّ. نَسْأَلُ اللَّهَ السَّلَامَةَ وَالْعَافِيَةَ.
Ve O'nun: { يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ } “O gün insan, ellerinin önceden takdim ettiklerine bakar” [Nebe', 78/40] buyruğudur. Bütün bunlar şiddetli bir sakındırma, hayır işlemeye ve hak olan günde kurtuluşu aramaya yönelik kesin bir teşviktir. Allah'tan selamet ve afiyet dileriz.
30216. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ
Yüce Allah'ın: { يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ } “O gün insan ellerinin önceden takdim ettiklerine bakar” buyruğudur.
30217. Metin
قَدْ بَيَّنَ تَعَالَى نَتِيجَةَ هَذَا النَّظَرِ إِمَّا الْمَسَرَّةَ بِهِ وَإِمَّا الْفَزَعَ مِنْهُ، كَمَا فِي قَوْلِهِ: يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُوءٍ تَوَدُّ لَوْ أَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُ أَمَدًا بَعِيدًا وَيُحَذِّرُكُمُ اللَّهُ نَفْسَهُ وَاللَّهُ رَءُوفٌ بِالْعِبَادِ [٣ \ ٣٠] .
Yüce Allah, bu bakışın neticesinin ya sevinç ya da dehşet ve korku olacağını şu buyruğunda olduğu gibi beyan etmiştir: { يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُوءٍ تَوَدُّ لَوْ أَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُ أَمَدًا بَعِيدًا وَيُحَذِّرُكُمُ اللَّهُ نَفْسَهُ وَاللَّهُ رَءُوفٌ بِالْعِبَادِ } “O gün her nefis, yaptığı her hayrı hazır bulur; yaptığı her kötülüğü de hazır bulur ve kendisiyle onun arasında uzak bir mesafe olmasını ister. Allah sizi kendisinden sakındırır. Allah kullarına çok şefkatlidir” [Âl-i İmrân, 3/30].