94811. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
94812. Metin
تفسير سورةِ "ويلٌ لكلِّ همزةٍ"
Veylün Li Külli Hümezeh Sûresi'nin Tefsiri
94813. Metin
القول في تأويل قوله جل ثناؤُه وتقدست أسماؤه: {وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ (١) الَّذِي جَمَعَ مَالًا وَعَدَّدَهُ (٢) يَحْسَبُ أَنَّ مَالَهُ أَخْلَدَهُ (٣) كَلَّا لَيُنْبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِ (٤) وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحُطَمَةُ (٥) نَارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ (٦) الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ (٧) إِنَّهَا عَلَيْهِمْ مُؤْصَدَةٌ (٨) فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ (٩)}.
Övgüsü yüce ve isimleri mukaddes olan [Allah]'ın şu âyetinin teviline dair söz: {وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ (١) الَّذِي جَمَعَ مَالًا وَعَدَّدَهُ (٢) يَحْسَبُ أَنَّ مَالَهُ أَخْلَدَهُ (٣) كَلَّا لَيُنْبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِ (٤) وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحُطَمَةُ (٥) نَارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ (٦) الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ (٧) إِنَّهَا عَلَيْهِمْ مُؤْصَدَةٌ (٨) فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ (٩)} “Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her bir kimsenin vay haline! O ki malı toplayıp onu tekrar tekrar saydı. Malının kendisini ebedî kıldığını sanır. Hayır! Andolsun ki o, Hutame'ye atılacaktır. Hutame'nin ne olduğunu sana bildiren nedir? [O], Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir; ki yüreklerin ta içine işler. Şüphesiz o [ateş], onların üzerine kapatılıp kilitlenmiştir; uzatılmış sütunlar içinde.”
94814. Metin
يعني تعالى ذكره بقوله: {وَيْلٌ لِّكُلَّ هُمَزَةٍ}: الوادى يسيل من صديدِ أهل النار وقيحهم، {لِكُلِّ هُمَزَةٍ}. يقولُ: لكلِّ مغتابٍ للناس، يغتابهم ويغُضُّهم (¬١). كما قال زيادٌ الأعجم (¬٢):
Zikri yüce olan [Allah], {وَيْلٌ لِّكُلَّ هُمَزَةٍ} “Arkadan çekiştirip duran her bir kimsenin vay haline!” sözüyle, cehennem ehlinin irin ve cerahatinden akan bir vadiyi kastetmektedir. {لِكُلِّ هُمَزَةٍ} “her bir hümezenin” [ifadesiyle] de insanları gıybet eden, onların arkasından konuşup onları küçümseyen (¬١) her kimseyi kastetmektedir. Ziyâd el-A'cem'in (¬٢) dediği gibi:
94815. Metin
تُدْلى بوُدِّى إذا لاقَيْتَنى كَذِبًا … وإن أُغَيَّبْ فأنت الهامِزُ اللُّمَزَهْ
Bana kavuştuğunda yalandan sevgini sunarsın, Ben ortalıkta yoksam, arkadan çekiştiren ve ayıplayan (hemmeze/lümmeze) sensin!
94816. Metin
ويعني باللمزةِ: الذي يعيبُ الناسَ، ويطعُنُ فيهم.
Lümeze ile de insanları ayıplayan ve onları kötüleyip dillerine dolayan kimseyi kastetmektedir.
94817. Metin
وبنحو الذي قلنا في ذلك قال أهل التأويل.
Tevil ehli de bu konuda bizim söylediğimize benzer şeyler söylemiştir.
94818. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
94819. Metin
حدثنا مُشَرَّفُ ٣ بنُ أبانٍ، قال: ثنا وكيعٌ، [عن أبيه] ٤، عن رجلٍ لم يسمِّه، عن أبي الجوزاء، قال: قلت لابن عباس: مَنْ هؤلاء ٥ الذين
Bize Müşerref3 b. Ebân rivayet edip dedi ki: Bize Vekî‘, [babasından]4, [o da] ismini vermediği bir kimseden, o da Ebu'l-Cevzâ'dan nakletti; [Ebu'l-Cevzâ] şöyle dedi: İbn Abbâs'a: "Şu kimseler5 kimlerdir ki...
94820. Metin
بدَأهم الله بالويلِ؟ قال: هم المَشَّاءون بالنميمةِ، المفرقون بين الأحبة، الباغُون أكبرَ العيب (¬١).
veyl ile başladığı şu kimseler kimlerdir?" diye sordum. O: "Onlar laf taşıyanlar, dostların arasını ayıranlar ve [insanlarda] en büyük kusuru arayanlardır" (¬١) dedi.
94821. Metin
حدثنا أبو كريبٍ، قال: ثنا وكيع، عن أبيه، عن رجل من أهل البصرةِ، عن أبي الجوزاء، قال: قلت لابن عباس: من هؤلاء الذين ندبهم الله إلى الويل؟ ثم ذكر نحوَ حديثِ مُشرَّف (¬٢) بن أبانٍ.
Bize Ebû Küreyb rivayet edip dedi ki: Bize Vekî‘, babasından, o Basra ehlinden bir adamdan, o da Ebu'l-Cevzâ'dan nakletti; o şöyle dedi: İbn Abbâs'a: "Allah'ın veyle sevk ettiği bu kimseler kimlerdir?" diye sordum; ardından Müşerref (¬٢) b. Ebân'ın hadisinin bir benzerini zikretti.
94822. Metin
حدثنا ابن حميد، قال: ثنا مهران، عن سفيان، عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهد: {وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ}. قال: الهمزةُ: يأكل لحوم الناسِ، واللمزةُ: الطَّعَّانُ (¬٣).
Bize İbn Humeyd rivayet edip dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den {وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ} “Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her bir kimsenin vay haline!” [âyeti hakkında] şöyle dediğini nakletti: "Hümeze: İnsanların etini yiyen (gıybet eden); lümeze ise: [insanları] kötüleyip dillerine dolayandır." (¬٣)
94823. Metin
وقد روى عن مجاهد خلافُ هذا القولِ، وهو ما حدثنا به أبو كريبٍ، قال: ثنا وكيعٌ، عن سفيان، عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ: {وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ}. قال: الهمزةُ: الطَّعَّانُ، واللمزةُ: الذي يأكل لحوم الناس (¬٤).
Mücâhid'den bu sözün aksi de rivayet edilmiştir ki o da şudur: Bize Ebû Küreyb rivayet edip dedi ki: Bize Vekî‘, Süfyân'dan, o İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den {وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ} “Arkadan çekiştirip duran her bir kimsenin vay haline!” [âyeti hakkında] şöyle dediğini nakletti: "Hümeze: [İnsanları] kötüleyip dillerine dolayan; lümeze ise: İnsanların etini yiyen (gıybet eden) kimsedir." (¬٤)
94824. Metin
حدثنا مُشرَّفُ (¬٥) بن أبانٍ الخطابُ، قال: ثنا وكيعٌ، قال: ثنا سفيان، عن ابن أبي نجيح، عن مجاهد مثله.
Bize Müşerref (¬٥) b. Ebân el-Hattâb rivayet edip dedi ki: Bize Vekî‘ rivayet edip dedi ki: Bize Süfyân, İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den bunun bir benzerini rivayet etti.
94825. Metin
ورُوِى عنه أيضًا خلافُ هذين القولين، وهو ما حدثنا به ابن بشار، قال: ثنا يحيى، قال: ثنا سفيان، عن ابن أبي نجيح، عن مجاهد: {وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ}. قال: أحدُهما الذي يأكل لحوم الناسِ، والآخرُ الطَّعَّانُ.
Ondan (Mücâhid'den) bu iki görüşün aksi de rivayet edilmiştir ki o da şudur: Bize İbn Beşşâr rivayet edip dedi ki: Bize Yahyâ rivayet edip dedi ki: Bize Süfyân, İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den {وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ} “Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her bir kimsenin vay haline!” [âyeti hakkında] şöyle dediğini nakletti: "Onlardan biri insanların etini yiyen (gıybet eden), diğeri ise [insanları] kötüleyip dillerine dolayandır."
94826. Metin
وهذا يدلُّ على أن الذي حدث بهذا الحديث قد كان أُشكل عليه تأويل الكلمتين؛ فلذلك اختلَف نقلُ الرواة عنه ما رَوَوا على ما ذكرت.
Bu durum, bu hadisi rivayet eden kimseye bu iki kelimenin tevilinin karışık geldiğine delalet etmektedir; bundan dolayı râvilerin ondan yaptıkları nakiller zikrettiğim şekilde farklılık göstermiştir.
94827. Metin
حدثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيد، قال: ثنا سعيد، عن قتادة: {وَيْلٌ لِّكُلَّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ}: أما الهمزة فآكل لحوم الناس، وأما اللمزةُ فالطَّعَّانُ عليهم.
Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den {وَيْلٌ لِّكُلَّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ} “Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her bir kimsenin vay haline!” hakkında şöyle dediğini nakletti: "Hümeze'ye gelince; o insanların etini yiyen (gıybet eden)dir. Lümeze'ye gelince; o insanları kötüleyip dillerine dolayandır."
94828. Metin
حدثنا ابن حميد، قال: ثنا مهران، عن سعيد بن أبي عروبة، عن قتادة، قال: الهمزة: آكل لحوم الناس، واللمزةُ: الطَّعَّانُ عليهم.
Bize İbn Humeyd rivayet edip dedi ki: Bize Mihrân, Saîd b. Ebî Arûbe'den, o Katâde'den şöyle dediğini nakletti: "Hümeze: İnsanların etini yiyen (gıybet eden); lümeze ise: İnsanları kötüleyip dillerine dolayandır."
94829. Metin
حدثنا ابن حميد، قال: ثنا مهران، عن سفيان، عن ابن خثيم (¬١)، عن سعيد بن جبير، عن ابن عباس: {وَيْلٌ لِّكُلَّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ}. قال: ويلٌ لكلِّ طعانٍ مغتاب (¬٢).
Bize İbn Humeyd rivayet edip dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o İbn Huseym'den (¬١), o Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan {وَيْلٌ لِّكُلَّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ} “Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her bir kimsenin vay haline!” hakkında şöyle dediğini nakletti: "Kötüleyip dillerine dolayan ve arkadan çekiştiren her bir kimsenin vay haline!" (¬٢)
94830. Metin
حدثنا ابن حميد، قال: ثنا مهران، عن أبي جعفر، عن الربيع، عن أبي العالية، قال: الهمزة يهمزه في وجهه، واللمزةُ (¬٣) من خلفه (¬٤).
Bize İbn Humeyd rivayet edip dedi ki: Bize Mihrân, Ebû Ca'fer'den, o er-Rebî'den, o da Ebu'l-Âliye'den şöyle dediğini nakletti: "Hümeze; yüzüne karşı alay edip çekiştiren; lümeze (¬٣) ise arkasından çekiştirendir." (¬٤)
94831. Metin
حدثنا ابن عبد الأعلى، قال: ثنا ابن ثورٍ، عن معمر، عن قتادة: قال: يهمزُه ويلمزه بلسانه وعينه، ويأكل لحوم الناسِ، ويطعُنُ عليهم (¬٥).
Bize İbn Abdila'lâ rivayet edip dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma'mer'den, o Katâde'den şöyle dediğini nakletti: "Diliyle ve gözüyle onu çekiştirip alay eder, insanların etini yer (gıybet eder) ve onları dillerine dolayıp kötüler." (¬٥)
94832. Metin
حدثني الحارث، قال: ثنا الحسن، قال: ثنا ورقاء ٦، عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ، قال: الهمزة باليد، واللمزةُ باللسان ٧.
Bana el-Hâris rivayet edip dedi ki: Bize el-Hasan rivayet edip dedi ki: Bize Verkâ'6, İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den şöyle dediğini nakletti: "Hümeze el ile, lümeze ise dil ile [yapılan ayıplama/çekiştirme]dir."7
94833. Metin
وقال آخرون في ذلك ما حدثني به يونس، قال: أخبرنا ابن وهب، قال: قال ابن زيد في قول الله: {وَيْلٌ لِّكُلَّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ}. قال: الهمزةُ: الذي يهمزُ الناسَ بيدِه، ويضربهم بلسانه، واللمزةُ: الذي يلمزُهم بلسانه ويَعيبُهم (¬١).
Başkaları ise bu hususta bana Yûnus'un rivayet ettiği şu görüşü söylemiştir: Bize İbn Vehb haber verip dedi ki: İbn Zeyd, Allah'ın: {وَيْلٌ لِّكُلَّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ} “Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her bir kimsenin vay haline!” kavli hakkında şöyle demiştir: "Hümeze: Eliyle insanları itip kakan ve diliyle onlara vuran; lümeze ise: Diliyle onları ayıplayıp kusurlarını ortaya döken kimsedir." (¬١)
94834. Metin
واختُلف في المعنيِّ بقوله: {وَيْلٌ لِّكُلَّ هُمَزَةٍ}؛ فقال بعضُهم: عُنِيَ بذلك رجلٌ من أهل الشرك بعينه. فقال بعضُ من قال هذا القول: هو جميل بن عامرٍ الجُمَحيُّ. وقال آخرون منهم: هو الأخنس بنُ شَرِيقٍ.
{وَيْلٌ لِّكُلَّ هُمَزَةٍ} “Arkadan çekiştirip duran her bir kimsenin vay haline!” buyruğunda kastedilen kimse hakkında ihtilaf edilmiştir: Onlardan bazısı: 'Bununla şirk ehlinden bizzat belirli bir adam kastedilmiştir' demiştir. Bu görüşü savunanların bir kısmı: 'O, Cemîl b. Âmir el-Cümahî'dir' derken, diğer bir kısmı da: 'O, Ahnes b. Şerîk'tir' demiştir.
94835. Metin
ذكرُ مَن قال: عُنِي به مشركٌ بعينه
Bununla bizzat belirli bir müşrikin kastedildiğini söyleyenlerin zikri:
94836. Metin
حدثني محمد بن سعد، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثنى أبي، عن أبيه، عن ابن عباس قوله: {وَيْلٌ لِّكُلَّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ}. قال: مشركٌ كان يلمزُ الناسَ ويَهْمِزُهم (¬٢).
Bana Muhammed b. Sa'd rivayet edip dedi ki: Bana babam rivayet etti, dedi ki: Bana amcam rivayet etti, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbâs'tan {وَيْلٌ لِّكُلَّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ} “Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her bir kimsenin vay haline!” âyeti hakkında şöyle dediğini nakletti: "[Bu,] insanları ayıplayıp arkalarından çekiştiren bir müşriktir." (¬٢)
94837. Metin
حدثني محمد بن عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدثني الحارثُ، قال: ثنا الحسن، قال: ثنا ورقاء، جميعا عن ابن أبي نجيح، عن رجل من أهلِ الرَّقَّةِ، قال: نزَلَتْ في جميلِ بن عامرٍ الجُمحيِّ.
Bana Muhammed b. Amr rivayet edip dedi ki: Bize Ebû Âsım rivayet edip dedi ki: Bize Îsâ rivayet etti. Bana el-Hâris de rivayet edip dedi ki: Bize el-Hasan rivayet edip dedi ki: Bize Verkā' rivayet etti. [Bu iki râvi] hep birlikte İbn Ebî Necîh'ten, o da Rakka ehlinden bir adamdan nakletti; o şöyle dedi: [Bu âyet,] Cemîl b. Âmir el-Cümahî hakkında inmiştir.
94838. Metin
حدثني الحارث، قال: ثنا الحسن، قال: ثنا ورقاء في قوله: {هُمَزَة لُّمَزَةٍ}. قال: ليست بخاصةٍ لأحدٍ، نزلت في جميل بن عامر. قال ورقاءُ: زعَم الرقاشيُّ.
Bana el-Hâris rivayet edip dedi ki: Bize el-Hasan rivayet edip dedi ki: Bize Verkā', {هُمَزَة لُّمَزَةٍ} “arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden” [sözü] hakkında rivayet edip şöyle dedi: "Hiç kimseye has değildir, Cemîl b. Âmir hakkında inmiştir." Verkā' dedi ki: [Bunu] er-Rekāşî iddia etmiştir.
94839. Metin
وقال بعضُ أهل العربية ٣: هذا من نوعِ ما تذكر العرب اسم الشيء العامِّ وهى
Arap dilcilerinden bazıları ise şöyle demiştir 3: Bu, Arapların genel bir şeyin ismini zikredip de onunla
94840. Metin
تقصدُ به الواحد، كما يقال في الكلام، إذا قال رجلٌ لأحدٍ: لا أزورك أبدًا: كل من لم يزُرنى فلست بزائرِه. وقائلُ ذلك يقصد جواب صاحبه القائل له: لا أزورك أبدًا.
tek bir kişiyi kastettiği kabildendir. Nitekim konuşma dilinde bir adam birisine: 'Seni asla ziyaret etmeyeceğim' dediğinde: 'Beni ziyaret etmeyeni ben de ziyaret etmem' denilmesi gibidir. Bunu söyleyen kişi, kendisine 'Seni asla ziyaret etmeyeceğim' diyen arkadaşına cevap vermeyi kastetmektedir."
94841. Metin
وقال آخرون: ذلك (¬١) معنيٌّ به كلُّ من كانت هذه الصفةُ صفته، ولم يُقصد به قصد آخر.
Başkaları ise şöyle demiştir: "Bununla (¬١) bu vasfa sahip olan herkes kastedilmiştir ve bunun dışında başka özel bir hedef gözetilmemiştir."
94842. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
94843. Metin
حدثني محمد بن عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصم، قال: ثنا عيسى، وحدثني الحارث، قال: ثنا الحسن، قال: ثنا ورقاء، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ في قول الله: {وَيْلٌ لِّكُلّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ}. قال: ليست بخاصةٍ لأحدٍ (¬٢).
Bana Muhammed b. Amr rivayet edip dedi ki: Bize Ebû Âsım rivayet edip dedi ki: Bize Îsâ rivayet etti. Bana el-Hâris de rivayet edip dedi ki: Bize el-Hasan rivayet edip dedi ki: Bize Verkā' rivayet etti. Hep birlikte İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den Allah'ın: {وَيْلٌ لِّكُلّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ} “Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her bir kimsenin vay haline!” kavli hakkında şöyle dediğini nakletti: "Hiç kimseye has değildir." (¬٢)
94844. Metin
والصوابُ من القولِ في ذلك أن يقال: إن الله عمَّ بالقول كلَّ همزةٍ لمزةٍ؛ كلُّ مَن كان بالصفة التي وُصف هذا الموصوفُ بها، سبيله سبيله كائنًا ما (¬٣) كان من الناس.
Bu konuda doğru olan söz şudur: Allah bu sözüyle arkadan çekiştirip alay eden her kimseyi genel kapsamda tutmuştur; bu vasıfla nitelenen özelliğe sahip olan her kim olursa olsun, insanlardan kim olursa (¬٣) olsun onun yolu da bunun yoludur.
94845. Metin
وقوله: {الَّذِى جَمَعَ مَالًا وَعَدَدَهُ}. يقولُ: الذي جمع مالا وأحصى عددَه، ولم ينفقه في سبيلِ اللَّهِ، ولم يُؤَدَّ حقَّ الله فيه، ولكنه جمعه فأوعاه وحفظه.
O'nun: {الَّذِى جَمَعَ مَالًا وَعَدَدَهُ} “O ki malı toplayıp onu tekrar tekrar saydı” kavli şöyle demektir: O kişi malı toplamış, sayısını hesaplamış, onu Allah yolunda harcamamış, onda Allah'ın hakkını ödememiş; aksine onu toplayıp kaplara koymuş ve saklamıştır.
94846. Metin
واختلفت القرأة في قراءة ذلك؛ فقرأه من قرَأةِ أهل المدينة أبو جعفرٍ، وعامةُ قرأة الكوفة سوى عاصمٍ: (جَمَّع) بالتشديد ٤، وقرأ ذلك عامة قرأة المدينة
Kıraat imamları bunun okunuşunda ihtilaf etmişlerdir; Medine ehli kurrâsından Ebû Ca‘fer ve Âsım hariç Kûfe kurrâsının geneli bunu şeddeli olarak (جَمَّع) [şeklinde] okumuştur 4. Medine kurrâsının geneli...
94847. Metin
والحجاز سوى أبى جعفرٍ؛ وعامة قرأة البصرة، ومن الكوفة عاصم: {جَمَعَ} بالتخفيف (¬١)، وكلُّهم مجمعون على تشديد الدال من {وَعَدَدَّهُ}، على الوجه الذي ذكَرتُ من تأويله. وقد ذُكر عن بعض المتقدمين بإسنادٍ غير ثابتٍ، أنه قرَأه: (جمع مالًا وعَدَدَه) بتخفيف الدال (¬٢)، بمعنى: جمع مالًا، وجمع عشيرته وعَدَدَه، وهذه قراءةٌ لا أستجيز القراءة بها؛ بخلافها قراءة الأمصار، وخروجها عما عليه الحجة مجمعةٌ في ذلك.
ve Hicaz kıraat ehlinin geneli, Basra kıraat ehlinin geneli ve Kûfe'den de Âsım ise şeddesiz olarak {جَمَعَ} “topladı” şeklinde okumuştur. (¬١) Hepsi de tevilinde zikrettiğim vech üzere {وَعَدَّدَهُ} “ve onu tekrar tekrar saydı” kelimesindeki dal harfinin şeddeli olması hususunda ittifak etmişlerdir. Önceki âlimlerin bazısından sabit olmayan bir isnadla, bunu dal harfinin şeddesiz kılınmasıyla (جمع مالاً وعدَدَه) (¬٢) şeklinde okuduğu nakledilmiştir; yani 'Mal topladı, aşiretini ve sayısını (hazırlığını) topladı' manasında. Bu, beldelerin kıraatine muhalif olması ve hüccetin üzerinde icma ettiği şeyin dışına çıkması sebebiyle kendisiyle okumayı caiz görmediğim bir kıraattir.
94848. Metin
وأما قوله: {جَمَعَ مَالًا}: فإن التشديد والتخفيف فيهما صوابان؛ لأنهما قراءتان معروفتان في قرأة الأمصار، متقاربتا المعنى، فبأيتِهما قرأ القارئُ فمصيبٌ.
{جَمَعَ مَالًا} “malı topladı” sözüne gelince; buradaki şeddeli ve şeddesiz okuyuşun her ikisi de doğrudur; zira bunlar beldelerin kıraat imamları arasında bilinen, anlamları birbirine yakın iki kıraattir. Okuyan kişi hangisiyle okursa okusun isabet etmiştir.
94849. Metin
وقوله: {يَحْسَبُ أَنَّ مَالَهُ أَخَلَدَهُ}. يقولُ: يحسب أن ماله الذي جمعه وأحصاه، وبخل بإنفاقه، مُخلِدُه في الدنيا فمزيلٌ عنه الموت! وقيل: {أَخْلَدَهُ}. والمعنى: يُخلِدُه؛ كما يقال للرجل الذي يأتى الأمر الذي يكون سببًا لهلاكه: عَطِب والله فلانٌ، وهلك والله فلانٌ. بمعنى أنه يعطبُ من فعله ذلك، ولمَّا يهلِكْ بعدُ ولم يعطَبْ، وكالرجل يأتى الموبقة من الذنوبِ: دخل والله فلان النار.
O'nun: {يَحْسَبُ أَنَّ مَالَهُ أَخَلَدَهُ} “Malının kendisini ebedî kıldığını sanır” kavli şöyle demektir: Toplayıp saydığı ve harcamakta cimrilik ettiği malının kendisini dünyada ebedî kılacağını, dolayısıyla ölümü kendisinden uzaklaştıracağını sanır! Şöyle de denilmiştir: {أَخْلَدَهُ} “ebedî kıldı” [geçmiş zaman kipiyle gelmiştir], anlamı ise 'onu ebedî kılacaktır' (yuhliduh) demektir; nitekim helakine sebep olacak bir işi yapan adama: 'Vallahi falan mahvoldu, vallahi falan helak oldu' denilmesi gibi. Yani henüz helak ve mahvolmamışken, bu fiili yüzünden mahvolacağı kastedilir. Tıpkı helak edici büyük günahlardan birini işleyen adam hakkında: 'Vallahi falan ateşe girdi' denilmesi gibi.
94850. Metin
وقوله: {كَلَّا}. يقول تعالى ذكره: ما ذلك كما ظنَّ، ليس ماله مُخلِدَه. ثم أخبر جل ثناؤُه أنه هالِكٌ ومعذَّبٌ على أفعاله ومعاصيه التي كان يأتيها في الدنيا، فقال جل ثناؤه: {لَيُنْبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِ}. يقولُ: ليقذفَنَّ يوم القيامة في الحطَمةِ. والحطمةُ اسمٌ من أسماءِ النارِ، كما قيل لها: جهنم، وسَقَرُ، ولَظَى. وأحسبها سمِّيت بذلك؛ لحَطْمِها كلَّ ما أُلقى فيها، كما يقال للرجل المأكولِ: الحُطَمَةُ.
O'nun: {كَلَّا} “Hayır!” kavli hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Durum onun sandığı gibi değildir; malı onu ebedî kılacak değildir. Sonra övgüsü yüce olan [Allah], dünyada işleyip durduğu fiilleri ve günahları sebebiyle onun helak olacağını ve azap göreceğini haber vererek şöyle buyurdu: {لَيُنْبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِ}1 “Yemin olsun ki o, mutlaka Hutame'ye atılacaktır.” [Yani] kıyamet gününde mutlaka Hutame'nin içine fırlatılıp atılacaktır. el-Hutame2 (الْحُطَمَة), tıpkı Cehennem, Sekar ve Lezâ denildiği gibi cehennem ateşinin isimlerinden bir isimdir. Zannımca ona bu ismin verilmesi, içine atılan her şeyi kırıp parçalamasından dolayıdır; nitekim çok obur/doymak bilmez kimseye de 'el-hutame' denilir.
94851. Metin
وذُكِر عن الحسن البصرى أنه كان يقرأُ ذلك: (لَيَنْبَذانِّ في الحُطَمَةِ). يعنى هذا الهمزةَ اللمزةَ ومالَه؛ فثنَّاه لذلك (¬١).
Hasan-ı Basrî'den bunu: (لَيُنْبَذَانِّ فِي الْحُطَمَةِ) şeklinde okuduğu zikredilmiştir. Yani bu hümeze-lümeze olan kimse ile onun malını kastetmiş, bu sebeple tesniye (ikil) yapmıştır. (¬١)
94852. Metin
وقوله: {وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحُطَمَةُ}. يقولُ: وأيُّ شيءٍ أشْعَرَك يا محمد ما الحطمةُ؟ ثم أخبره عنها ما هي، فقال جلَّ ثناؤُه:
O'nun: {وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحُطَمَةُ} “Hutame'nin ne olduğunu sana bildiren nedir?” kavli şöyle demektir: Ey Muhammed! Sana Hutame'nin ne olduğunu hangi şey bildirdi? Sonra övgüsü yüce olan [Allah], onun ne olduğunu ona haber vererek şöyle buyurdu:
94853. Metin
هي {نَارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ (٦) الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ}. يقولُ: التي يطَّلِعُ ألمُها ووَهَجها القلوب.
O, {نَارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ (٦) الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ} “Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir; ki yüreklerin ta içine işler”dir. Şöyle demektedir: Acısı ve alevi kalplere kadar ulaşan [ateştir].
94854. Metin
والاطلاعُ والبلوغُ قد يكونان بمعنًى؛ حُكى عن العرب سماعًا: متى طَلَعْتَ أرضنا؟ و: طلعت أرضى. بلغتُ.
İttılâ' (çıkıp ulaşmak) ile bülûğ (varmak/ulaşmak) aynı anlamda olabilir. Nitekim Araplardan işitilerek şöyle aktarılmıştır: 'متى طلعت أرضنا؟' (Toprağımıza ne zaman ulaştın?) ve 'طلعت أرضي' (Toprağıma ulaştım), yani vardım.
94855. Metin
وقوله: {إِنَّهَا عَلَيْهِم مُّوْصَدَةٌ}. يقول تعالى ذكرُه: إن الحطَمة التي وصفتُ صفتها، {عَلَيْهِم}. يعنى: على هؤلاء الهمازين اللمَّازين، {مُوْصَدَةٌ}. يعنى: مُطبقَةٌ، وهى تُهمَزُ ولا تُهمَزُ، وقد قُرئنا جميعًا (¬٢).
O'nun: {إِنَّهَا عَلَيْهِم مُّوْصَدَةٌ} “Şüphesiz o [ateş], onların üzerine kapatılıp kilitlenmiştir” kavlinde zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Sıfatını vasfettiğim bu Hutame, {عَلَيْهِم} “onların üzerine” yani arkadan çekiştirip alay eden bu kimselerin üzerine, {مُوْصَدَةٌ} “kapatılıp kilitlenmiştir” yani üstleri örtülüp kapatılmıştır. Bu kelime hemzeli ve hemzesiz olarak okunabilir; nitekim her ikisiyle de okunmuştur. (¬٢)
94856. Metin
وبنحو الذي قلنا في ذلك قال أهل التأويل.
Tevil ehli de bu konuda bizim söylediğimize benzer şeyler söylemiştir.
94857. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
94858. Metin
حدَّثنا أبو كريبٍ، قال: ثنا طَلْقٌ، عن ابن ظهير، عن السدي، عن أبي مالك، عن ابن عباس في: {مُوْصَدَةٌ}. قال: مُطبَقَةٌ (¬٣).
Bize Ebû Küreyb rivayet edip dedi ki: Bize Talk, İbn Zuhayr'den, o es-Süddî'den, o Ebû Mâlik'ten, o da İbn Abbâs'tan {مُوْصَدَةٌ} “kapatılıp kilitlenmiştir” [ifadesi] hakkında şöyle dediğini nakletti: "Kapatılmıştır." (¬٣)
94859. Metin
حدثني عبيد بن أسباط، قال: ثني أبي، عن فضيل بن مرزوق، عن عطية في
Bana Ubeyd b. Esbât rivayet edip dedi ki: Bana babam, Fudayl b. Merzûk'tan, o da Atiyye'den [şunun] hakkında nakletti:
94860. Metin
قوله: {إِنَّهَا عَلَيْهِم مُّوْصَدَةٌ}. قال: مُطبقَةٌ (¬١).
O'nun: {إِنَّهَا عَلَيْهِم مُّوْصَدَةٌ} “Şüphesiz o [ateş], onların üzerine kapatılıp kilitlenmiştir” kavli hakkında şöyle dedi: "Kapatılmıştır." (¬١)
94861. Metin
حدثنا ابن حميدٍ، قال: ثنا يعقوب، عن جعفرٍ، عن سعيد، قال: في النارِ رجلٌ، في شِعْبٍ من شعابها، ينادى مقدار ألف عام: يا حَنَّانُ يا مَنَّانُ. فيقولُ ربُّ العزَّة لجبريل: أخرج عبدى من النار. فيأتيها فيجدها مطبقةً، فيرجعُ فيقولُ: يا ربِّ، {إِنَّهَا عَلَيْهِم مُّوْصَدَةٌ}. فيقولُ: يا جبريل، فُكَّها وأخرج عبدى من النار. فيفكُّها، ويخرج مثل الخيال، فيطرحه (¬٢) على ساحل الجنة حتى يُنبتَ اللهُ له شعرًا ولحما ودمًا (¬٣).
Bize İbn Humeyd rivayet edip dedi ki: Bize Ya'kûb, Ca'fer'den, o Saîd'den [şöyle dediğini] nakletti: "Cehennemde, onun vadilerinden bir vadide bin yıl miktarında: 'Yâ Hannân, yâ Mennân!' diye seslenen bir adam vardır. Bunun üzerine İzzet Rabbi, Cebrail'e: 'Kulumu cehennemden çıkar' buyurur. [Cebrail] oraya gelir, fakat onu [kapıları] kapatılmış halde bulur. Geri dönüp der ki: 'Ey Rabbim! {إِنَّهَا عَلَيْهِم مُّوْصَدَةٌ} “Şüphesiz o [ateş], onların üzerine kapatılıp kilitlenmiştir”.' Bunun üzerine [Allah] şöyle buyurur: 'Ey Cebrail! Onu aç ve kulumu cehennemden çıkar.' O da onu açar, [kul] hayal gibi [erimiş bir halde] çıkar. [Cebrail] onu, Allah kendisi için saç, et ve kan bitirinceye kadar cennetin kıyısına bırakır." (¬٢) (¬٣)
94862. Metin
حدثني يعقوب بن إبراهيم، قال: ثنا ابنُ عليةَ، عن أبي رجاء، عن الحسن في قوله: {إِنَّهَا عَلَيْهِم مُّوْصَدَةٌ}. قال: مُطبقة (¬٤).
Bana Ya'kûb b. İbrâhîm rivayet edip dedi ki: Bize İbn Uleyye, Ebû Recâ'dan, o Hasan'dan O'nun: {إِنَّهَا عَلَيْهِم مُّوْصَدَةٌ} “Şüphesiz o [ateş], onların üzerine kapatılıp kilitlenmiştir” kavli hakkında şöyle dediğini nakletti: "Kapatılmıştır." (¬٤)
94863. Metin
حدثنا أبو كريب، قال: ثنا وكيعٌ، عن مُضَرَّسِ بن عبدِ اللَّهِ، قال: سمعت الضحاك: {إِنَّهَا عَلَيْهِم مُّوْصَدَةٌ}. قال: مُطبقة (¬٥).
Bize Ebû Küreyb rivayet edip dedi ki: Bize Vekî', Mudarris b. Abdillâh'tan nakletti; o şöyle demiştir: Dahhâk'ın {إِنَّهَا عَلَيْهِم مُّوْصَدَةٌ} “Şüphesiz o [ateş], onların üzerine kapatılıp kilitlenmiştir” [ayeti hakkında]: "Kapatılmıştır" dediğini işittim. (¬٥)
94864. Metin
حدثني محمد بن سعد، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثنى أبي، عن أبيه، عن ابن عباس: {إِنَّهَا عَلَيْهِم مُّؤْصَدَةٌ}. قال: عليهم مغلقةٌ.
Bana Muhammed b. Sa'd rivayet edip dedi ki: Bana babam rivayet etti, dedi ki: Bana amcam rivayet etti, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbâs'tan {إِنَّهَا عَلَيْهِم مُّؤْصَدَةٌ} “Şüphesiz o [ateş], onların üzerine kapatılıp kilitlenmiştir” [ayeti hakkında] şöyle dediğini nakletti: "Onların üzerine kilitlenmiştir."
94865. Metin
حدثنا بشر، قال: ثنا يزيد، قال: ثنا سعيد، عن قتادة: {إِنَّهَا عَلَيْهِم مُؤْصَدَةٌ}: أي: مُطبَقةٌ ٦.
Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet etti, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den {إِنَّهَا عَلَيْهِم مُؤْصَدَةٌ} “Şüphesiz o [ateş], onların üzerine kapatılıp kilitlenmiştir” [ayeti hakkında] şöyle dediğini nakletti: "Yani kapatılmıştır."6
94866. Metin
حدثني يونس، قال: أخبرنا ابن وهب، قال: قال ابن زيد في قوله: {إنَّهَا عَلَيْهِم مُّوْصَدَةٌ} قال: مُطبَقةٌ، والعرب تقول: أوصد البابَ: أغلَق.
Bana Yûnus rivayet edip dedi ki: Bize İbn Vehb haber verip dedi ki: İbn Zeyd O'nun: {إنَّهَا عَلَيْهِم مُّوْصَدَةٌ} “Şüphesiz o [ateş], onların üzerine kapatılıp kilitlenmiştir” kavli hakkında şöyle demiştir: "Kapatılmıştır. Araplar [kapıyı kilitledikleri zaman] 'evsada'l-bâb' (أوصد الباب) derler, yani kilitledi [demektir]."
94867. Metin
وقوله: {فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ}. اختلفت القرأة في قراءة ذلك؛ فقرأته عامة قرأةِ المدينة والبصرة: {فِي عَمَدٍ} بفتح العين والميم (¬١). وقرأ ذلك عامة قرأة الكوفة: (في عُمُدٍ) بضمِّ العين والميم (¬٢).
O'nun: {فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ} “Uzatılmış sütunlar içinde” kavline gelince: Kurrâ bunun okunuşunda ihtilaf etmiştir. Medine ve Basra kurrâsının geneli bunu ayın ve mimin fethasıyla {فِي عَمَدٍ} “sütunlar içinde” şeklinde okumuştur. (¬١) Kûfe kurrâsının geneli ise bunu ayın ve mimin dammesiyle (في عُمُدٍ) şeklinde okumuştur. (¬٢)
94868. Metin
والقولُ في ذلك عندنا أنهما قراءتان معروفتان، قد قرَأ بكلِّ واحدةٍ منهما علماء من القرأة، ولغتان صحيحتان، والعرب تجمعُ العمودَ عُمُدًا وعَمَدًا، بضمِّ الحرفين وفتحهما، وكذلك تفعلُ في جمعِ إهابٍ؛ تجمعه أُهُبًا، بضمِّ الألفِ والهاء، وأَهَبًا بفتحهما، وكذلك القضيمُ (¬٣)، فبأيتهما قرأ القارئَ فمصيبٌ.
Bu hususta bize göre doğru olan görüş şudur: Bunlar, her biriyle kurrâdan âlimlerin okuduğu meşhur iki kıraat ve sahih iki lehçedir. Araplar 'el-amûd' (سütun) kelimesini iki harfin dammesiyle 'umud' (عُمُد) ve fethasıyla 'amed' (عَمَد) şeklinde çoğul yaparlar. Nitekim 'ihâb' (tabaklanmamış deri) kelimesinin çoğulunda da böyle yapıp elif ve he harflerinin dammesiyle 'ühub' (أُهُب) ve fethalarıyla 'eheb' (أَهَب) şeklinde çoğul yaparlar; aynı şekilde 'el-kadîm' (¬٣) kelimesi de böyledir. Dolayısıyla okuyan kimse bu iki kıraatten hangisiyle okursa isabet etmiş olur.
94869. Metin
واختلف أهل التأويل في معنى ذلك؛ فقال بعضهم: [معنى ذلك] (¬٤): إنها عليهم مؤصدة بعمد ممددةٍ، أي: مغلقة مطبقة عليهم. وكذلك هو في قراءة عبدِ الله فيما بلغنا (¬٥).
Tevil ehli bunun anlamında ihtilaf etmiştir. Bazıları: "[Bunun anlamı]: Uzatılmış sütunlarla üzerlerine kilitlenmiştir, yani onların üzerine kilitlenip kapatılmıştır" demiştir. (¬٤) Bize ulaştığına göre Abdullah'ın kıraatinde de böyledir. (¬٥)
94870. Metin
حدثنا ابن حميد، قال: ثنا مهران، عن سفيان، عن قتادة: في قراءةِ عبدِ اللَّهِ: (إنها عليهم مؤْصَدَةٌ بِعَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ) (¬٦).
Bize İbn Humeyd rivayet edip dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o Katâde'den Abdullah'ın kıraatinde: (إنها عليهم مؤْصَدَةٌ بِعَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ) “Şüphesiz o [ateş], uzatılmış sütunlarla onların üzerine kapatılıp kilitlenmiştir” şeklinde olduğunu nakletti. (¬٦)
94871. Metin
وقال آخرون: بل معنى ذلك: إنما دخلوا في عمدٍ، ثم مُدَّت عليهم تلك العمدُ
Başkaları ise şöyle demiştir: Bilakis bunun anlamı şudur: Onlar sütunların içine sokulmuşlar, sonra da o sütunlar onların üzerine uzatılmıştır
94872. Metin
بعمادٍ.
[diğer] direklerle.
94873. Metin
ذكر من قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
94874. Metin
حدثني محمد بن سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثني أبي، عن أبيه، عن ابن عباس: {فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ}. قال: أدخلهم في عمدٍ، فمُدَّت عليهم بعمادٍ، وفى أعناقهم السلاسلُ، فسُدَّت بها الأبواب (¬١).
Bana Muhammed b. Sa'd rivayet edip dedi ki: Bana babam rivayet etti, dedi ki: Bana amcam rivayet etti, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbâs'tan {فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ} “Uzatılmış sütunlar içinde” [ayeti hakkında] şöyle dediğini nakletti: "Onları sütunların içine soktu, sonra bu sütunlar [diğer] direklerle onların üzerine uzatıldı; boyunlarında da zincirler vardır ve kapılar bunlarla kapatılmıştır." (¬١)
94875. Metin
حدثني يونس، قال: أخبرنا ابن وهب، قال: قال ابن زيد: {فِي عَمَدٍ}: من حديدٍ مغلولين فيها، وتلك العمدُ من نارٍ، قد احترقت من النار فهى من نارٍ، {مُمَدَّدَةٍ} (¬٢): لهم (¬٣).
Bana Yûnus rivayet edip dedi ki: Bize İbn Vehb haber verip dedi ki: İbn Zeyd şöyle demiştir: {فِي عَمَدٍ} “Sütunlar içinde”: [yani] içinde prangaya vuruldukları demirdendir; bu sütunlar ateştendir, ateşten yanıp kor haline gelmiştir, bu yüzden ateştendir, {مُمَدَّدَةٍ} “uzatılmış” (¬٢): onlar için [uzatılmıştır]. (¬٣)
94876. Metin
وقال آخرون: هي عَمَدٌ يعذَّبون بها.
Başkaları ise şöyle demiştir: Onlar, kendisiyle azap edildikleri sütunlardır.
94877. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
94878. Metin
حدثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادة: {فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ}: كنا نحدَّثُ أنها عمدٌ يعذَّبون بها في النارِ (¬٤).
Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den nakletti: {فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ} “Uzatılmış sütunlar içinde”: "Bize, bunların cehennemde kendisiyle azap edildikleri sütunlar olduğu anlatılırdı" dedi. (¬٤)
94879. Metin
قال بشرٌ: قال يزيد: في قراءةِ قتادةَ: {عَمَدٍ}.
Bişr dedi ki: Yezîd: "Katâde'nin kıraatinde: {عَمَدٍ} “sütunlar” şeklindedir" dedi.
94880. Metin
حدثنا ابن حميد، قال: ثنا مهرانُ، عن سعيدٍ، عن قتادة: {فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ}. قال: عمودٍ يعذَّبون به في النارِ.
Bize İbn Humeyd rivayet edip dedi ki: Bize Mihrân, Saîd'den, o da Katâde'den nakletti: {فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ} “Uzatılmış sütunlar içinde”. [Katâde]: "Cehennemde kendisiyle azap edildikleri bir sütundur" dedi.
94882. Metin
وأولى هذه (¬١) الأقوال بالصواب في ذلك قول من قال: معناه أنهم يعذَّبون بعمدٍ في النارِ. والله أعلم كيف تعذيبه إياهم بها، ولم يأتِنا خبرٌ تقومُ به الحجة بصفةِ تعذيبهم بها، ولا وُضِع لنا عليها دليلٌ، فندركَ به (¬٢) صفة ذلك، فلا قول فيه غيرَ الذي قلنا يصحُّ عندنا.
Bu hususta [zikredilen] bu görüşlerin (¬١) doğruya en yakın olanı: "Bunun anlamı, onların cehennemde sütunlarla azap edilecekleridir" diyen kimsenin görüşüdür. [Allah'ın] onlara bunlarla nasıl azap edeceğini en iyi Allah bilir. Onlara bunlarla nasıl azap edileceğinin niteliğine dair bize kesin delil teşkil eden bir haber gelmemiştir ve bunun keyfiyetini kavrayabileceğimiz bir delil de önümüze konulmamıştır (¬٢); dolayısıyla bu hususta bizim söylediğimizden başka bir görüş bize göre sahih değildir.
94883. Metin
آخر تفسير سورة "الهمزة"
Hümeze sûresi tefsirinin sonu.