94998. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
94999. Metin
القولُ في تأويل قوله جلَّ ثناؤُه وتقدست أسماؤه: {لإِيلَافِ قُرَيْشٍ (١) إِيلَافِهِمْ رِحْلَةَ الشِّتَاءِ وَالصَّيْفِ (٢) فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هَذَا الْبَيْتِ (٣) الَّذِي أَطْعَمَهُمْ مِنْ جُوعٍ وَآمَنَهُمْ مِنْ خَوْفٍ (٤)}.
Övgüsü yüce, isimleri mukaddes olan [Allah]'ın şu sözünün teviline dair açıklama: {لإِيلَافِ قُرَيْشٍ (١) إِيلَافِهِمْ رِحْلَةَ الشِّتَاءِ وَالصَّيْفِ (٢) فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هَذَا الْبَيْتِ (٣) الَّذِي أَطْعَمَهُمْ مِنْ جُوعٍ وَآمَنَهُمْ مِنْ خَوْفٍ (٤)} “Kureyş'i alıştırdığı için; onları kış ve yaz yolculuğuna alıştırdığı için, bu Ev'in (Kâbe'nin) Rabbine kulluk etsinler; O ki, onları açlıktan doyurdu ve korkudan emin kıldı.”
95000. Metin
اختلفت القرأةُ في قراءة: {لإِيلَافِ قُرَيْشٍ (١) إيلَافِهِمْ}؛ فقرأ ذلك عامةُ قرأةِ الأمصار بياء بعد همزةٍ: {لإِيلَافِ}، و {إلَافِهِمْ}، سوى أبى جعفرٍ، فإنه وافق في قوله: {لإيلَافِ}. فقرأه بياءٍ بعد همزةٍ، واختلف عنه في قوله: {إِيلَافِهِمْ}؛ فرُوى عنه أنه كان يقرؤُه (إِلْفِهِمْ) على أنه مصدرٌ من: ألِف يألفُ ألفًا، بغير ياء (¬١). وحكَى بعضُهم عنه أنه كان يقرؤه: (إِلَافِهِمْ) بغيرِ ياءٍ، مقصورةَ الألفِ.
Kurrâ {لإِيلَافِ قُرَيْشٍ (١) إيلَافِهِمْ} kıraatinde ihtilaf etmiştir. Şehirlerin kurrâsının geneli bunu, hemzeden sonra ya harfi ile {لإِيلَافِ} ve {إلَافِهِمْ} şeklinde okumuştur. Ancak Ebû Ca‘fer müstesnadır; o, {لإيلَافِ} sözünde [diğerlerine] muvafakat ederek hemzeden sonra ya harfiyle okumuş, {إِيلَافِهِمْ} sözünde ise kendisinden farklı rivayetler gelmiştir. Ondan, ya harfi olmaksızın (أَلِفَ يَأْلَفُ إِلْفًا) fiilinin masdarı olmak üzere (إِلْفِهِمْ) şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir (¬١). Bazıları da ondan, ya harfi olmaksızın elifin kasrıyla (إِلَافِهِمْ) şeklinde okuduğunu nakletmiştir.
95001. Metin
والصواب من القراءة في ذلك عندى من قرَأه: {لإِيلَافِ قُرَيْشٍ إِيلَافِهِمْ} بإثباتِ الياء فيهما بعد الهمزة، من: آلفَتُ الشيءَ أُولِفه إيلافًا؛ لإجماع الحجة من القرأة عليه ٢. وللعرب في ذلك لغتان؛ آلفتُ، وألفتُ. فمن قال: آلفَتُ بمدِّ الألفِ، قال: فأنا أُولِفُ إيلافًا، ومَن قال: ألِفت. بقصرِ الألف، قال: فأنا آلَفُ إلْفًا، وهو رجلٌ آلَفٌ إِلْفًا ٣.
Bana göre bu hususta doğru olan kıraat; hüccet ehli kurrânın üzerinde icmâ etmesi sebebiyle2, "bir şeye alıştırdım, alıştırırım, alıştırmak" (آلفتُ الشيءَ أُولِفه إيلافًا) [kullanımından hareketle], her ikisinde de hemzeden sonra yâ harfini sabit tutarak {لإِيلَافِ قُرَيْشٍ إِيلَافِهِمْ}1 şeklinde okuyanın [kıraatidir]. Bu hususta Arapların iki farklı kullanımı (lehçesi) vardır: Âleftü (آلفتُ) ve eliftü (ألفتُ). Elif'in uzatılmasıyla (med ile) "Âleftü" (آلفتُ) diyen kimse; [muzari ve masdarda] "fe ene ûlifü îlâfen" (فأنا أُولِفُ إيلافًا / ben alıştırırım, alıştırmak) der. Elif'in uzatılmamasıyla (kasr ile) "Eliftü" (ألِفت) diyen kimse ise; "fe ene âlefü ilfen" (فأنا آلَفُ إلْفًا / ben alışırım, alışmak) der. [Nitekim böyle biri için] "ve hüve racülün âlefun ilfen" (وهو رجلٌ آلَفٌ إِلْفًا / o pek cana yakın, alışan bir adamdır) denir.3
95002. Metin
وحُكِى عن عكرمة أنه كان يقرأُ ذلك: (لِيَأْلَفْ (¬١) قريش إِلْفَهم رحلةَ الشتاءِ والصيفِ).
İkrime'den, bunu (لِيَأْلَفْ قريش إِلْفَهم رحلةَ الشتاءِ والصيفِ) (¬١) şeklinde okuduğu nakledilmiştir.
95003. Metin
حدَّثني بذلك أبو كريبٍ، قال: ثنا وكيعٌ، عن أبي مكينٍ، عن عكرمة (¬٢).
Bunu bana Ebû Kureyb anlattı, dedi ki: Bize Vekî‘, Ebû Mekîn'den, o da İkrime'den nakletti (¬٢).
95004. Metin
وقد رُوى عن النبيِّ ﷺ في ذلك ما حدَّثنا ابن حميد، قال: ثنا مهرانُ، عن سفيانَ، عن ليثٍ، عن شهر بن حوشبٍ، عن أسماء بنت يزيد، قالت: سمعتُ النبي ﷺ يقرأ: (إلْفِهِمْ رِحْلَةَ الشِّتاءِ وَالصَّيْفِ) (¬٣).
Nitekim Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den de bu hususta İbn Humeyd'in bize anlattığı şu rivayet nakledilmiştir: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o Leys'ten, o Şehr b. Havşeb'den, o da Esmâ bint Yezîd'den rivayet etti; Esmâ dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in (إلْفِهِمْ رِحْلَةَ الشِّتاءِ وَالصَّيْفِ) şeklinde okuduğunu işittim (¬٣).
95005. Metin
واختلف أهلُ العربية في المعنى الجالبِ هذه اللام في قوله: {لإيلافِ ٤ قُرَيْشٍ}؛ فكان بعضُ نحويِّي البصرة يقولُ: الجالبُ لها قوله: {فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفِ مَّأْكُول} [القيل: ٥]. فهي في قول هذا القائل صلةٌ لقوله ٥: "جعلهم". فالواجب على هذا القولِ أن يكون معنى الكلام: ففعلنا بأصحاب الفيلِ هذا الفعل نعمةً منا على أهل هذا البيتِ، وإحسانًا منا إليهم، إلى نعمتنا عليهم في رحلة الشتاء والصيف. فتكون اللام في قوله: {لإِيلَافِ} بمعنى "إلى"، كأنه قيل: نعمةً لنعمةٍ، وإلى نعمةٍ. لأن "إلى" موضع اللامِ، واللام موضعَ "إلى". وقد قال معنى هذا القول بعضُ أهل التأويلِ.
Arap dili âlimleri {لإيلافِ 4 قُرَيْشٍ} “Kureyş'in alıştırılması için” ayetindeki bu lâm (ل) harfini gerektiren mana hususunda ihtilaf etmişlerdir. Basralı nahivcilerin bir kısmı şöyle diyordu: Bu [lâm] harfini gerektiren, {فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفِ مَّأْكُول} [Fîl: 5] “Böylece onları yenmiş ekin yaprağı gibi yaptı” ayetidir. Bu görüş sahibinin sözüne göre bu [lâm harfi], O'nun 5 "Onları yaptı (جعلهم)" ifadesine bağlıdır (müteallıktır). Bu görüşe göre sözün manasının şöyle olması gerekir: Kış ve yaz yolculuğunda onlara olan nimetimizin yanı sıra, bu Beyt'in (Kâbe'nin) ehline tarafımızdan bir nimet ve onlara bir ihsan olmak üzere Fil ehline bu muameleyi yaptık. Böylece {لإِيلَافِ} ifadesindeki lâm (ل) harfi "ilâ (إلى / -e, -a)" manasında olur; sanki "Nimete bir nimet [katmak] ve bir nimete doğru" denilmiş gibi olur. Çünkü "ilâ" lâm'ın yerine, lâm da "ilâ"nın yerine [kullanılabilir]. Tevil ehlinden bazıları da bu görüşün manasını ifade etmişlerdir.
95006. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك *
Bunu söyleyenlerin zikri:*
95007. Metin
حدثني محمدُ بن عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيح، عن مجاهد في قوله: {إِيلَافِهِمْ رِحْلَةَ الشَّتَاءِ وَالصَّيْفِ}. قال: إيلافهم ذلك، فلا يشُقُّ عليهم رحلة شتاءٍ ولا صيفٍ (¬١).
Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; ve bana el-Hâris anlattı, dedi ki: Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Verkâ anlattı; hepsi birden İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den {إِيلَافِهِمْ رِحْلَةَ الشَّتَاءِ وَالصَّيْفِ} “Onları kış ve yaz yolculuğuna alıştırdığı için” ayeti hakkında nakletti ki o şöyle demiştir: Onların buna alıştırılmasıdır; böylece ne kış ne de yaz yolculuğu onlara meşakkatli gelmez (¬١).
95008. Metin
حدثني إسماعيل بن موسى السديُّ، قال: أخبرنا شريكٌ، عن إبراهيم بن المهاجرِ، عن مجاهد: {لإيلَافِ قُرَيْشٍ}. قال: نعمتى على قريشٍ.
Bana İsmâil b. Mûsâ es-Süddî anlattı, dedi ki: Bize Şerîk, İbrâhim b. el-Muhâcir'den, o da Mücâhid'den {لإيلَافِ قُرَيْشٍ} “Kureyş'i alıştırdığı için” hakkında: "Kureyş'e olan nimetimdir" dediğini haber verdi.
95009. Metin
حدّثني محمدُ بنُ عبدِ اللَّهِ الهلاليُّ، قال: ثنا فَرْوةُ بنُ أَبي المَغْراءِ الكِنْديُّ، قال: ثنا شريكٌ، عن إبراهيم بن المهاجر، عن مجاهد مثله.
Bana Muhammed b. Abdillâh el-Hilâlî anlattı, dedi ki: Bize Ferve b. Ebi'l-Mağrâ el-Kindî anlattı, dedi ki: Bize Şerîk, İbrâhim b. el-Muhâcir'den, o da Mücâhid'den aynısını anlattı.
95010. Metin
حدثنا عمرو بن عليٍّ، قال: ثنا عامرُ بنُ إبراهيمَ الأصبهانيُّ، قال: ثنا خطابُ بنُ جعفر بن أبى المغيرة، قال: ثني أبي، عن سعيد بن جبيرٍ، عن ابن عباسٍ في قوله: {لإِيلَافِ قُرَيْشٍ}. قال: نعمتى على قريشٍ (¬٢).
Bize Amr b. Alî anlattı, dedi ki: Bize Âmir b. İbrâhim el-Isbehânî anlattı, dedi ki: Bize Hattâb b. Ca‘fer b. Ebî el-Muğîre anlattı, dedi ki: Bana babam, Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan {لإِيلَافِ قُرَيْشٍ} “Kureyş'i alıştırdığı için” ayeti hakkında: "Kureyş'e olan nimetimdir" dediğini nakletti (¬٢).
95011. Metin
وكان بعضُ نحويِّي الكوفةِ ٣ يقولُ: قد قيل هذا القولُ، ويقال: إنه ﵎ عجَّب نبيَّه ﷺ فقال: اعجَبْ يا محمد لنِعَمِ اللهِ على قريشٍ في إيلافِهم
Kûfe nahivcilerinden biri 4 şöyle diyordu: Bu görüş söylenmiştir. Şöyle de denilmektedir: Şüphesiz O [Tebâreke ve Teâlâ], Peygamberi'ni sallallâhu aleyhi ve sellem hayrete sevk ederek şöyle buyurdu: "Ey Muhammed! Allah'ın, Kureyş'i alıştırmasındaki nimetlerine hayret et!"
95012. Metin
رحلةَ الشتاء والصيفِ. ثم قال: فلا يتشاغَلوا بذلك عن الإيمان بالله واتِّباعك.
kış ve yaz yolculuğuna [olan nimetlerine]. Sonra da: Bununla meşgul olup da Allah'a imandan ve sana tabi olmaktan geri durmasınlar, buyurdu.
95013. Metin
يستدلُّ بقوله: {فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هَذَا الْبَيْتِ}.
[Bu nahivci], O'nun {فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هَذَا الْبَيْتِ} “bu Ev'in (Kâbe'nin) Rabbine kulluk etsinler” sözünü delil getirmektedir.
95014. Metin
وكان بعضُ أهل التأويل [يوجّه تأويل ذلك إلى نحوِ القولِ الذي ذكرنا عن بعض البصريين، غير أنه كان] (¬١) يوجه تأويل قوله: {لإيلَافِ قُرَيْشٍ}. إلى أُلفةِ بعضهم بعضًا.
Tevil ehlinden bazısı [bunun tevilini, Basralıların bazısından zikrettiğimiz görüşe benzer bir yöne hamletmekle birlikte] (¬١) {لإيلَافِ قُرَيْشٍ} “Kureyş'i alıştırdığı için” sözünün tevilini, onların birbirleriyle kaynaşmasına (ülfetine) hamletmekteydi.
95015. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
95016. Metin
حدَّثني يونس، قال: أخبرنا ابن وهبٍ، قال: قال ابنُ زيد في قولِه: {لإِيلَافِ قُرَيْشٍ}. فقرأ: {أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِأَصْحَبِ الْفِيلِ} [الفيل: ١] إلى آخرِ السورة. قال: هذا الإيلافِ قريش؛ صنعتُ هذا بهم لألفة قريشٍ؛ لئلا أفرِّقَ أُلفَتَهم وجماعتَهم. إنما جاء صاحبُ الفيلِ ليستبيدَ حريمَهم، فصنَع الله به به (¬٢) ذلك (¬٣).
Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, {لإِيلَافِ قُرَيْشٍ} “Kureyş'i alıştırdığı için” sözü hakkında sûrenin sonuna kadar {أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِأَصْحَبِ الْفِيلِ} [Fil: 1] “Görmedin mi Rabbin fil sahiplerine ne yaptı?” ayetini okuyup şöyle dedi: Bu, Kureyş'in ülfeti içindir; Kureyş'in kaynaşması, onların birlik ve beraberliğini dağıtmamak için onlara bunu yaptım. Fil sahibi sadece onların kutsal alanını yok etmek için gelmişti, Allah da ona (¬٢) bunu yaptı (¬٣).
95017. Metin
وأولى الأقوال في ذلك عندى بالصوابِ أن يقال: إن هذه اللامَ بمعنى التعجبِ، وإن معنى الكلام: اعجَبوا لإيلافِ قريشٍ رحلة الشتاءِ والصيفِ، وتركِهم عبادةَ ربِّ هذا البيتِ، الذي أطعمهم من جوع، وآمنهم من خوف (¬٤). والعرب إذا جاءت بهذه اللام، فأدخلوها في الكلام للتعجبِ، اكتفوا بها دليلا على التعجب من إظهار الفعل الذي يجلبها، كما قال الشاعرُ:
Bana göre bu konuda doğruluğa en yakın olan görüş; bu lâm harfinin taaccüb (şaşkınlık bildirme) anlamında olduğunu ve kelamın anlamının: "Kureyş'in kış ve yaz yolculuğuna olan ülfetine, kendilerini açlıktan doyuran ve korkudan emin kılan bu Ev'in Rabbine kulluk etmeyi terk etmelerine şaşın!" şeklinde olduğunu söylemektir (¬٤). Araplar bu lâm harfini getirip taaccüb için kelama dahil ettiklerinde, onu gerektiren fiili açıkça zikretmek yerine taaccübe delil olarak bu lâm ile yetinirler; nitekim şair şöyle demiştir:
95018. Metin
أغَرَّكَ أن قالوا لقُرَّةَ شاعرًا … فيا لِأباهُ من عَرِيفٍ وشاعِرِ
Onların Kurre'ye 'şair' demeleri mi seni aldattı? Babasına hayret doğrusu, ne [yaman] bir arif ve ne [yaman] bir şair!
95019. Metin
فاكتُفِى باللام دليلًا على التعجب من إظهار الفعل، وإنما الكلامُ: أَغرَّكَ أن قالوا: اعجَبوا لقرَّةَ شاعرًا. فكذلك قوله: {لإِيلَافِ}.
Burada fiili açıkça zikretmek yerine taaccübe delil olarak lâm harfi ile yetinilmiştir; asıl söz: "Onların 'Şair olan Kurra'ya şaşın!' demelerine mi aldandın?" şeklindedir. İşte {لإِيلَافِ} sözü de böyledir.
95020. Metin
وأما القولُ الذي قاله من حكَينا قولَه: إنها من صلة قوله: {فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَّأْكُولٍ}. فإن ذلك لو كان كذلك، لوجَب أن يكون {لإيلَافِ} بعضَ {أَلَمْ تَرَ}، وأن لا تكونَ سورةً منفصلةً من {أَلَمْ تَرَ}. وفى إجماع جميعِ المسلمين على أنهما سورتان تامَّتان، كلُّ واحدة منهما منفصلةٌ عن (¬١) الأخرى - ما يبينُ عن فساد القول الذي قاله من قال ذلك، ولو كان قوله: {لإِيلَافِ قُرَيْشٍ} من صلة قوله: {فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَّأْكُولٍ} [الفيل: ٥]. لم تكن {أَلَمْ تَرَ} * تامةً حتى توصل بقوله: {لإيلَافِ قُرَيْشٍ}؛ لأن الكلام لا يتمُّ إلا بانقضاء الخبر الذي ذُكر.
Görüşünü naklettiğimiz kimsenin, bu harfin {فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَّأْكُولٍ} “Sonunda onları yenilmiş ekin yaprağı gibi yaptı.” sözünün sılası (bağlantısı) olduğuna dair sözüne gelince; şayet durum böyle olsaydı, {لإيلَافِ} ifadesinin {أَلَمْ تَرَ} sûresinin bir parçası olması ve {أَلَمْ تَرَ} sûresinden ayrı müstakil bir sûre olmaması gerekirdi. Bütün Müslümanların bu ikisinin her birinin diğerinden (¬١) ayrı, tam iki sûre olduğu hususundaki icmâı, bu görüşü söyleyen kimsenin sözünün tutarsızlığını açıkça ortaya koymaktadır. Şayet O'nun {لإِيلَافِ قُرَيْشٍ} sözü, {فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَّأْكُولٍ} [Fil: 5] sözünün sılası olsaydı, {لإيلَافِ قُرَيْشٍ} sözüne bağlanmadıkça {أَلَمْ تَرَ} sûresi * tamamlanmış olmazdı; çünkü kelam ancak zikredilen haberin sona ermesiyle tamamlanır.
95021. Metin
وبنحو الذي قلنا في ذلك قال أهل التأويل.
Tevil ehli de bu hususta bizim söylediğimize benzer ifadeler kullanmıştır.
95022. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
95023. Metin
حدثني عليٌّ، قال: ثنا أبو صالح، قال: ثنى معاوية، عن عليٍّ، عن ابن عباس في قوله: (إلْفِهم رِحْلَةَ الشِّتاءِ وَالصَّيْفِ). يقولُ: لزومهم (¬٢).
Bana Alî anlattı, dedi ki: Bize Ebû Sâlih anlattı, dedi ki: Bana Muâviye, Alî'den, o da İbn Abbâs'tan (إلْفِهم رِحْلَةَ الشِّتاءِ وَالصَّيْفِ) sözü hakkında: "Onların [buna] devamlılığıdır (ayrılmazlığıdır)" dediğini anlattı (¬٢).
95024. Metin
حدثني محمد بن سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثني أبي، عن أبيه، عن ابن عباس في قوله: {لإِيلَافِ قُرَيْشٍ}. قال: نهاهم عن الرحلة، وأمَرهم أن يعبُدوا ربَّ هذا البيت، وكفاهم المؤنةَ، وكانت رحلتهم في الشتاء والصيف، فلم يكن لهم راحة في شتاء ولا صيف، فأطعمهم بعد ذلك من جوع،
Bana Muhammed b. Sa‘d anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bana amcam anlattı, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbâs'tan {لإِيلَافِ قُرَيْشٍ} “Kureyş'in alıştırılması için” ayeti hakkında şöyle dediğini nakletti: Onları yolculuktan1 nehyetti, bu Ev'in Rabbine kulluk etmelerini emretti ve onların geçim yükünü karşıladı. Onların yolculuğu kışın ve yazın idi; ne kışın ne de yazın onlar için bir rahat vardı. Bundan sonra onları açlıktan [kurtarıp] doyurdu2,
95025. Metin
وآمنهم من خوفٍ، وألِفوا الرحلةَ، فكانوا إذا شاءوا ارتحَلوا، وإذا شاءوا أقاموا، فكان ذلك من نعمة الله عليهم.
korkudan emin kıldı. Onlar yolculuğa alışmışlardı; dilediklerinde yola çıkarlar, dilediklerinde ikamet ederlerdi. Bu da Allah'ın onlara bir nimeti idi.
95026. Metin
حدثنا محمد بن المثنى، قال: ثنى عبد الأعلى، قال: ثنا داود، عن عكرمة قال: كانت قريشٌ قد ألفوا بُصْرَى واليمنَ؛ يختلفون إلى هذه في الشتاء، وإلى هذه في الصيف، {فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هَذَا الْبَيْتِ}. فأمرهم أن يقيموا بمكة (¬١).
Bize Muhammed b. el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bana Abdül‘a‘lâ anlattı, dedi ki: Bize Dâvûd, İkrime'den nakletti; İkrime dedi ki: Kureyş Busrâ'ya ve Yemen'e alışmıştı; kışın birine, yazın diğerine giderlerdi. {فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هَذَا الْبَيْتِ} “bu Ev'in (Kâbe'nin) Rabbine kulluk etsinler” buyurarak onlara Mekke'de ikamet etmelerini emretti (¬١).
95027. Metin
حدثنا ابن حميد، قال: ثنا مهران، عن سفيان، عن إسماعيل، عن أبى صالح: {لإِيلَافِ قُرَيْشِ (١) إيلَافِهِمْ}. قال: كانوا تُجَّارًا، فعلم الله حبَّهم للشامِ (¬٢).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o İsmâil'den, o da Ebû Sâlih'ten {لإِيلَافِ قُرَيْشِ (١) إيلَافِهِمْ} “Kureyş'i alıştırdığı için; onları alıştırdığı için” hakkında nakletti; o şöyle dedi: Onlar tüccardı; Allah onların Şam'a olan sevgisini bildi (¬٢).
95028. Metin
حدثنا ابن عبد الأعلى، قال: ثنا ابن ثور، عن معمر، عن قتادة: {لإِيلَافِ قُرَيْشٍ}. قال: عادة قريشٍ؛ عادتُهم رحلةُ الشتاء والصيف (¬٣).
Bize İbn Abdila‘lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma‘mer'den, o da Katâde'den {لإِيلَافِ قُرَيْشٍ} “Kureyş'i alıştırdığı için” hakkında: "Kureyş'in âdetidir; âdetleri kış ve yaz yolculuğuydu" dediğini anlattı (¬٣).
95029. Metin
حدِّثتُ عن الحسين، قال: سمعت أبا معاذ يقولُ: ثنا عبيد، قال: سمعتُ الضحاك يقولُ في قوله: {لإيلَافِ قُرَيْشٍ}: كانوا ألفوا الارتحالَ في القيظِ والشتاءِ.
Hüseyin'den nakledildiğine göre o şöyle demiştir: Ebû Muâz'ın şöyle dediğini işittim: Bize Ubeyd anlattı, dedi ki: Dahhâk'ın {لإيلَافِ قُرَيْشٍ} “Kureyş'i alıştırdığı için” sözü hakkında şöyle dediğini işittim: Onlar şiddetli sıcakta ve kışın yolculuk yapmaya alışmışlardı.
95030. Metin
وقوله: {إِيلَافِهِمْ}. مخفوضةٌ على الإبدال، كأنه قال: لإيلافِ قريش، لإيلافهم رحلة الشتاء والصيف.
O'nun {إِيلَافِهِمْ} sözü bedel olarak mecrurdur; sanki: "Kureyş'i alıştırdığı için, onları kış ve yaz yolculuğuna alıştırdığı için" denilmiş gibidir.
95031. Metin
وأما "الرحلةُ" فنُصبت بقوله: {إِيلَافِهِمْ}. ووقوعه عليها.
"Er-Rıhle" (الرِّحْلَة) kelimesine gelince; {إِيلَافِهِمْ} lafzının onu nasbetmesi ve fiilinin onun üzerine vaki olması sebebiyle mensuptur.
95032. Metin
وقوله: {رِحْلَةَ الشِّتَاءِ وَالصَّيْفِ}. يقولُ: رحلة قريشٍ الرحلتين؛ إحداهما
O'nun: {رِحْلَةَ الشِّتَاءِ وَالصَّيْفِ} “kış ve yaz yolculuğuna” sözü [hakkında] şöyle buyurmaktadır: Kureyş'in iki yolculuğudur ki bunlardan biri123
95033. Metin
إلى الشام في الصيفِ، والأخرى إلى اليمن في الشتاء.
yazın Şam'a, diğeri ise kışın Yemen'edir.
95034. Metin
حدثني يونس، قال: أخبرنا ابن وهبٍ، قال: قال ابن زيد في قوله: {رِحْلَةَ الشِّتَاءِ وَالصَّيْفِ}. قال: كانت لهم رحلتان؛ الصيف إلى الشام، والشتاءَ إلى اليمن في التجارة، إذا كان الشتاءُ امتنع الشامُ منهم لمكان البرد، وكانت رحلتهم في الشتاء إلى اليمن (¬١).
Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd {رِحْلَةَ الشِّتَاءِ وَالصَّيْفِ} “kış ve yaz yolculuğuna” sözü hakkında şöyle dedi: Onların iki yolculuğu vardı; yazın ticaret için Şam'a, kışın ise Yemen'e giderlerdi. Kış olduğunda soğuk sebebiyle Şam'a gidemezlerdi, bu yüzden kışın yolculukları Yemen'e olurdu (¬١).
95035. Metin
حدثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مهران، عن سفيانَ: {رِحْلَةَ الشِّتَاءِ وَالصَّيْفِ}.
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan {رِحْلَةَ الشِّتَاءِ وَالصَّيْفِ} “kış ve yaz yolculuğuna” ayeti hakkında nakletti:
95036. Metin
قال: كانوا تُجَّارًا (¬٢).
Dedi ki: Onlar tüccardı (¬٢).
95037. Metin
حدثنا ابن عبد الأعلى، قال: ثنا ابن ثورٍ، عن معمر، عن الكلبيِّ: {رِحْلَةَ الشِّتَاءِ وَالصَّيْفِ}. قال: كانت لهم رحلتان؛ رحلة في الشتاء إلى اليمن، ورحلةٌ في الصيف إلى الشام (¬٣).
Bize İbn Abdila‘lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma‘mer'den, o da el-Kelbî'den {رِحْلَةَ الشِّتَاءِ وَالصَّيْفِ} “kış ve yaz yolculuğuna” hakkında nakletti; dedi ki: Onların iki yolculuğu vardı; kışın Yemen'e bir yolculuk, yazın da Şam'a bir yolculuk (¬٣).
95038. Metin
حدثنا عمرُو بنُ عليٍّ، قال: ثنا عامرُ بنُ إبراهيم الأصبهانيُّ، قال: ثنا خطابُ ابنُ جعفر بن أبى المغيرة، قال: ثني أبي، عن سعيد بن جبيرٍ، عن ابن عباسٍ: {إِيلَافِهِمْ رِحْلَةَ الشِّتَاءِ وَالصَّيْفِ}. قال: كانوا يَشْتُون بمكةَ، ويَصِيفون بالطائف (¬٤).
Bize Amr b. Alî anlattı, dedi ki: Bize Âmir b. İbrâhim el-Isbehânî anlattı, dedi ki: Bize Hattâb b. Ca‘fer b. Ebî el-Muğîre anlattı, dedi ki: Bana babam, Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan {إِيلَافِهِمْ رِحْلَةَ الشِّتَاءِ وَالصَّيْفِ} “onları kış ve yaz yolculuğuna alıştırdığı için” hakkında: "Kışı Mekke'de geçirirler, yazı ise Tâif'te geçirirlerdi" dediğini anlattı (¬٤).
95039. Metin
وقوله: {فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هَذَا الْبَيْتِ}. يقولُ: فليقيموا بموضعهم ووطنهم من مكةَ، وليعبُدوا ربَّ هذا البيت. يعنى بالبيت الكعبةَ.
O'nun {فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هَذَا الْبَيْتِ} “bu Ev'in (Kâbe'nin) Rabbine kulluk etsinler” sözü; Mekke'deki yerlerinde ve yurtlarında ikamet etsinler ve bu Ev'in Rabbine kulluk etsinler, demektir. "Ev" ile Kâbe'yi kastetmektedir.
95040. Metin
كما حدَّثني يعقوب بن إبراهيم، قال: ثنا هشيمٌ، قال: أخبرنا مُغيرةُ، عن
Nitekim bana Ya‘kūb b. İbrâhim anlattı, dedi ki: Bize Huşeym anlattı, dedi ki: Bize Muğîre bildirdi, o da
95041. Metin
إبراهيمَ، أن عمرَ بن الخطابِ ﵁ صلَّى المغرب بمكة، فقرأ: {لإيلافِ قُرَيْشٍ}، فلما انتهى إلى قوله: {فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هَذَا الْبَيْتِ} أشار بيده إلى البيت (¬١).
İbrâhim'den nakletti; Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh Mekke'de akşam namazını kıldırdı ve {لإيلافِ قُرَيْشٍ} sûresini okudu; {فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هَذَا الْبَيْتِ} “bu Ev'in (Kâbe'nin) Rabbine kulluk etsinler” sözüne gelince eliyle Beyt'e (Kâbe'ye) işaret etti (¬١).
95042. Metin
حدَّثنا عمرُو بنُ عليٍّ، قال: ثنا عامرُ بنُ إبراهيمَ الأصبهانيُّ، قال: ثنا خطابُ بنُ جعفر بن أبى المغيرةِ، قال: ثني أبي، عن سعيد بن جبيرٍ، عن ابن عباسٍ في قوله: {فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هَذَا الْبَيْتِ}. قال: الكعبة (¬٢).
Bize Amr b. Alî anlattı, dedi ki: Bize Âmir b. İbrâhim el-Isbehânî anlattı, dedi ki: Bize Hattâb b. Ca‘fer b. Ebî el-Muğîre anlattı, dedi ki: Bana babam, Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan {فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هَذَا الْبَيْتِ} “bu Ev'in (Kâbe'nin) Rabbine kulluk etsinler” sözü hakkında: "Kâbe'dir" dediğini anlattı (¬٢).
95043. Metin
وقال بعضُهم: أُمِروا أن يألَفوا عبادةَ ربَّ مكة كإلفهم الرحلتين.
Bazıları da şöyle demiştir: İki yolculuğa alıştıkları gibi Mekke'nin Rabbine ibadete de alışmaları emredilmiştir.
95044. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
95045. Metin
حدَّثنا عمرو بن عبد الحميد الآمليُّ، قال: ثنا مروان، عن عاصم الأحول، عن عكرمة، عن ابن عباس في قول الله: {لإِيلافِ قُرَيْشٍ}. قال: أُمروا أن يألفوا عبادةَ ربِّ هذا البيتِ، كإلفهم رحلةَ الشتاء والصيف (¬٣).
Bize Amr b. Abdilhamîd el-Âmulî anlattı, dedi ki: Bize Mervân, Âsım el-Ahvel'den, o İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan Allah'ın {لإِيلافِ قُرَيْشٍ} “Kureyş'i alıştırdığı için” sözü hakkında nakletti; İbn Abbâs dedi ki: Kış ve yaz yolculuğuna alıştıkları gibi bu Ev'in Rabbine ibadete de alışmaları emredildi (¬٣).
95046. Metin
وقوله: {الَّذِى أَطْعَمَهُم مَّن جُوعٍ}. يقول: الذي أطعَم قريشًا من جوعٍ.
O'nun {الَّذِى أَطْعَمَهُم مَّن جُوعٍ} “O ki, onları açlıktan doyurdu” sözü; Kureyş'i açlıktan doyuran [demektir].
95047. Metin
كما حدثني عليٌّ، قال: ثنا أبو صالحٍ، قال: ثني معاوية، عن عليٍّ، عن ابن عباسٍ قوله: {الَّذِى أَطْعَمَهُم مَّن جُوعٍ}: يعنى قريشًا أهلَ مكةَ؛ بدعوةِ إبراهيمَ ﷺ حيث قال: {وَارْزُقَهُم مَّنَ الثَّمَرَاتِ} ٤ [إبراهيم: ٣٧].
Nitekim bana Ali anlattı, dedi ki: Bize Ebû Sâlih anlattı, dedi ki: Bana Muâviye, Ali'den, o da İbn Abbâs'tan O'nun: {الَّذِى أَطْعَمَهُم مَّن جُوعٍ} “O ki, onları açlıktan doyurdu” sözü hakkında nakletti; [İbn Abbâs] dedi ki: İbrâhim sallallâhu aleyhi ve sellem'in: {وَارْزُقَهُم مَّنَ الثَّمَرَاتِ} 4 “ve onları türlü ürünlerle rızıklandır” [İbrâhim: 37] dediği duası vesilesiyle Mekke ehli olan Kureyş'i [kastetmektedir].
95048. Metin
{وَءَامَنَهُم مَّنْ خَوْفٍ}. اختلَف أهل التأويل في معنى قوله: {وَءَامَنَهُم مِنْ خَوْفٍ}؛ فقال بعضُهم: معنى ذلك أنه آمنهم مما يخافُ منه مَنْ لم يكن من أهلِ الحرمِ؛ من الغاراتِ والحروبِ والقتالِ، والأمورِ التي كانت العرب يخافُ بعضُها من بعضٍ.
{وَءَامَنَهُم مَّنْ خَوْفٍ} “ve onları korkudan emin kıldı”. Tefsir ehli, O'nun {وَءَامَنَهُم مِنْ خَوْفٍ} “ve onları korkudan emin kıldı” sözünün anlamı hakkında ihtilaf etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Bunun anlamı; Harem ehlinden olmayan kimselerin korktuğu baskınlardan, savaşlardan, çatışmalardan ve Arapların birbirinden korktuğu şeylerden onları emin kıldığıdır.
95049. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
95050. Metin
حدثني عليٌّ، قال: ثنا أبو صالحٍ، قال: ثني معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابن عباسٍ: {وَءَامَنَهُم مَّنْ خَوْفٍ}: حيث قال إبراهيم ﵇: {رَبِّ اجْعَلْ هَذَا بَلَدًا آمِنًا} (¬١) [البقرة: ١٢٦].
Bana Alî anlattı, dedi ki: Bize Ebû Sâlih anlattı, dedi ki: Bana Muâviye, Alî'den, o da İbn Abbâs'tan {وَءَامَنَهُم مَّنْ خَوْفٍ} “ve onları korkudan emin kıldı” sözü hakkında [şöyle dediğini] nakletti: İbrâhim aleyhisselâm'ın {رَبِّ اجْعَلْ هَذَا بَلَدًا آمِنًا} (¬١) [el-Bakara: 126] “Rabbim! Burayı güvenli bir şehir kıl” dediği yerdir.
95051. Metin
حدثني محمد بن عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ قوله: {وَءَامَنَهُم مَّنْ خَوْفٍ}. قال: آمنهم من كلَّ عدوٍّ في حرمِهم (¬٢).
Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; [yine] bana el-Hâris anlattı, dedi ki: Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Varkā anlattı; hepsi birden İbn Ebî Necîh'ten, o Mücâhid'den O'nun {وَءَامَنَهُم مَّنْ خَوْفٍ} “ve onları korkudan emin kıldı” sözü hakkında şöyle dediğini nakletti: "Harem'lerinde onları her düşmandan emin kıldı." (¬٢)
95052. Metin
حدثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادة قوله: {لإيلَافِ قُرَيْشٍ إِيلَافِهِمْ}. قال: كان أهلُ مكة تجارًا، يتعاورون ٣ ذلك شتاءً وصيفًا، آمِنين في العربِ، وكانت العربُ يُغيرُ بعضُها على بعض لا يقدرون على ذلك، ولا يستطيعونه من الخوف، حتى إن كان الرجل منهم ليُصابُ في حيٍّ من أحياءِ العربِ، وإذا قيل: حِرْمِيٌّ. خُلِّيَ عنه وعن مالِه؛ تعظيمًا لذلك فيما أعطاهم الله من الأمنِ ٤.
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den O'nun {لإيلَافِ قُرَيْشٍ إِيلَافِهِمْ} “Kureyş'in alıştırılması, onların alıştırılması için” sözü hakkında şöyle dediğini nakletti: Mekke halkı tüccardı. Kışın ve yazın Araplar arasında güvende olarak bu [yolculuğu] aralarında nöbetleşe yaparlardı 3. Araplar ise birbirlerine baskın yaparlar, korkudan ötürü buna güç yetiremez ve bunu yapamazlardı. Hatta onlardan bir adam Arap kabilelerinden bir kabile içinde [saldırıya] uğrayacak olsa, 'Harem ehlindendir' denildiğinde, Allah'ın onlara lütfettiği güvene duyulan hürmetten ötürü kendisi de malı da serbest bırakılırdı 4.
95053. Metin
حدثنا ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابن ثورٍ، عن معمر، عن قتادةَ: {وَءَامَنَهُم مِنْ خَوْفٍ}. قال: كانوا يقولون: نحنُ من حَرَمِ اللهِ. فلا يَعرِضُ لهم أحدٌ في الجاهلية؛ يأمَنون بذلك، وكان غيرُهم من قبائل العربِ إذا خرج أغِيرَ عليه (¬١).
Bize İbn Abdi'l-A‘lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma‘mer'den, o Katâde'den {وَءَامَنَهُم مِنْ خَوْفٍ} “ve onları korkudan emin kıldı” hakkında şöyle dediğini nakletti: Câhiliye döneminde "Biz Allah'ın Harem ehlindeniz" derlerdi de kimse onlara dokunmazdı; bununla güvende olurlardı. Onların dışındaki Arap kabileleri ise [yola] çıktıklarında baskına uğrarlardı (¬١).
95054. Metin
حدثني يونس، قال: أخبرنا ابن وهب، قال: قال ابن زيد في قوله: {وَءَامَنَهُم مَّنْ خَوْفٍ}. قال: كانت العربُ يُغيرُ بعضُها على بعض، ويَسْبِى بعضُها بعضًا، فأمنوا من ذلك لمكانِ الحرمِ. وقرأ: {أَوَلَمْ نُمَكِّن لَّهُمْ حَرَمًا ءَامِنًا يُجبَى إِلَيْهِ ثَمَرَتُ كُلَّ شَيْءٍ} (¬٢) [القصص: ٥٧].
Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd O'nun {وَءَامَنَهُم مَّنْ خَوْفٍ} “ve onları korkudan emin kıldı” sözü hakkında şöyle dedi: Araplar birbirine baskın yapar ve birbirini esir alırdı; onlar ise Harem'in konumu sebebiyle bundan emin oldular. Ve {أَوَلَمْ نُمَكِّن لَّهُمْ حَرَمًا ءَامِنًا يُجبَى إِلَيْهِ ثَمَرَتُ كُلَّ شَيْءٍ} (¬٢) [el-Kasas: 57] “Biz onları, katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği güvenli bir Harem'e yerleştirmedik mi?” ayetini okudu.
95055. Metin
وقال آخرون: عُنِي بذلك: وآمنهم من الجُذَامِ.
Başkaları ise şöyle demiştir: Bununla, "ve onları cüzzamdan emin kıldı" anlamı kastedilmiştir.
95056. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
95057. Metin
حدَّثنا الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، قال: قال الضحاك: {وَءَامَنَهُم مَّنْ خَوْفٍ}. قال: من خوفهم من الجُذام (¬٣).
Bize el-Hâris anlattı, dedi ki: Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Varkā anlattı, dedi ki: Dahhâk {وَءَامَنَهُم مَّنْ خَوْفٍ} “ve onları korkudan emin kıldı” hakkında: "Cüzzam korkularından [emin kıldı]" dedi (¬٣).
95058. Metin
حدثنا ابن حميدٍ، قال: ثنا مهران (¬٤)، عن سفيانَ: {وَءَامَنَهُم مَّنْ خَوْفٍ}.
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân (¬٤), Süfyân'dan {وَءَامَنَهُم مَّنْ خَوْفٍ} “ve onları korkudan emin kıldı” hakkında nakletti:
95059. Metin
قال: من الجُذامِ وغيره (¬٥).
[Süfyân] dedi ki: "Cüzzamdan ve diğer [korkulardan emin kıldı]." (¬٥)
95060. Metin
حدثنا أبو كريب، قال: قال وكيعٌ: سمعتُ: {أَطْعَمَهُم مَّن جُوعٍ} له. قال: الجوع، {وَءَامَنَهُم مَّنْ خَوْفٍ}: الخوفُ الجُذَامُ.
Bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Vekî‘ dedi ki: {أَطْعَمَهُم مَّن جُوعٍ} “onları açlıktan [kurtarıp] doyurdu” [ayeti] hakkında işittim, 'Açlık...' dedi; {وَءَامَنَهُم مَّنْ خَوْفٍ} “ve onları korkudan emin kıldı” [hakkında ise şöyle dedi]: Korku, cüzzamdır.
95061. Metin
حدَّثنا عمرو بن عليٍّ، قال: ثنا عامر بن إبراهيم الأصبهاني، قال: ثنا خطاب بنُ جعفر بن أبى المغيرة، قال: ثني أبي، عن سعيد بن جبيرٍ، عن ابن عباس: {وَءَامَنَهُم مَّنْ خَوْفٍ}. قال: الخوفُ الجُذَامُ (¬١).
Bize Amr b. Alî anlattı, dedi ki: Bize Âmir b. İbrâhim el-Isbehânî anlattı, dedi ki: Bize Hattâb b. Ca‘fer b. Ebî el-Muğîre anlattı, dedi ki: Bana babam, Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan {وَءَامَنَهُم مَّنْ خَوْفٍ} “ve onları korkudan emin kıldı” sözü hakkında: "Korku, cüzzamdır" dediğini anlattı (¬١).
95062. Metin
والصوابُ من القولِ في ذلك أن يقالَ: إن الله تعالى ذكره أخبر أنه آمَنَهم من خوف، والعدوُّ مَخُوفٌ منه، والجُذَامُ مَخُوفٌ منه، ولم يخصُصِ الله الخبر عن أنه آمنهم من العدوِّ دونَ الجُذام، ولا من الجُذام دونَ العدوِّ، بل عمَّ الخبر بذلك، فالصواب أن يُعَمَّ كما عمَّ جَلَّ ثناؤُه، فيقال: آمنهم من المعنيين كليهما.
Bu konuda doğru olan görüş şöyle denilmesidir: Allah -zikri yücedir- onları korkudan emin kıldığını bildirmiştir; düşmandan da korkulur, cüzzamdan da korkulur. Allah bu haberi cüzzam hariç sadece düşmandan emin kıldığına veya düşman hariç sadece cüzzamdan emin kıldığına has kılmamış, bilakis haberi genel kılmıştır. Dolayısıyla doğru olan, O -senâsı yücedir- genel kıldığı gibi genel kılmak ve "Onları her iki durumdan da emin kılmıştır" demektir.
95063. Metin
آخرُ تفسير سورة "قريشٍ"
Kureyş Sûresi tefsirinin sonu.1