432. Metin
تأويلُ قولِه: "أعُوذُ".
"Eûzü" (أعُوذُ) [Sığınırım] sözünün tevili.
433. Metin
والاستعاذةُ الاستجارةُ.
İstiâze (sığınma), himaye ve koruma istemektir (isticâre).
434. Metin
وتأويلُ قولِ القائلِ: "أعُوذُ باللَّهِ مِن الشيطانِ": أسْتَجِيرُ باللَّهِ دونَ غيرِه مِن سائرِ خلقِه، مِن الشيطانِ، أن يَضُرَّني في ديني، أو يَصُدَّني عن حقٍّ يَلْزَمُني لربِّي.
Söz söyleyenin "Eûzü billâhi mine’ş-şeytân" (Şeytandan Allah’a sığınırım) sözünün tevili: Şeytanın dinimde bana zarar vermesinden yahut Rabbime karşı üzerime gereken bir haktan beni alıkoymasından ötürü, diğer bütün yaratılmışlarını bırakıp yalnız Allah’a sığınırım [demektir].
435. Metin
تأويلُ قولِه: "مِن الشيطانِ". والشيطانُ في كلامِ العربِ كلُّ مُتَمَرِّدٍ مِن الجنِّ والإنسِ والدَّوابِّ وكلِّ شيءٍ. ولذلك (¬١) قال ربُّنا جلّ ثناؤُه: {وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ} [الأنعام: ١١٢]. فجعَل مِن الإنسِ شياطينَ مثلَ الذي جعَل مِن الجنِّ.
"Mine’ş-şeytân" (مِن الشيطانِ) [Şeytandan] sözünün tevili: Arap kelâmında şeytan; cinlerden, insanlardan, binek hayvanlarından ve her şeyden haddi aşan/isyankâr (mütemerrid) olan her varlıktır. Bundan dolayıdır ki (¬١) övgüsü yüce olan Rabbimiz şöyle buyurmuştur: {وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ} “İşte böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık.” [el-En‘âm: 112]. Böylece cinlerden kıldığı gibi insanlardan da şeytanlar kılmıştır.
436. Metin
وقال عمرُ بنُ الخطابِ رحمةُ اللَّهِ عليه، وركِب بِرْذَوْنًا (¬٢) فجعَل يَتَبَخْتَرُ به، فجعَل يَضْرِبُه فلا يَزْدادُ إلا تَبَخْتُرًا، فنزَل عنه، وقال: ما حمَلْتُموني إلا على شيطانٍ، ما نزَلْتُ عنه حتى أنْكَرْتُ نفسي.
Ömer b. el-Hattâb -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bir beygire (birzevne) (¬٢) binmişti. Hayvan çalımlı çalımlı yürümeye başladı; Ömer ona vurdukça o çalımını daha da artırdı. Bunun üzerine ondan indi ve şöyle dedi: "Beni ancak bir şeytana bindirmişsiniz! Kendimi tanıyamaz hâle gelinceye kadar üzerinden inemedim."
437. Metin
حدَّثنا بذلك يونسُ بنُ عبدِ الأعلى، قال: أخبرَنا ابنُ وهبٍ، قال: أخبرَني هشامُ بنُ سعدٍ، عن زيدِ بنِ أسْلَمَ، عن أبيه، عن عمرَ (¬٣).
Bize bunu Yûnus b. Abdila‘lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: Bana Hişâm b. Sa‘d, Zeyd b. Eslem’den, o babasından, o da Ömer’den (¬٣) haber verdi.
438. Metin
قال أبو جعفرٍ: وإنما سُمِّي المُتَمَرِّدُ مِن كلِّ شيءٍ شيطانًا؛ لمفارقةِ أخلاقِه وأفعالِه أخلاقَ سائرِ جنسِه وأفعالَه، وبُعدِه مِن الخيرِ. وقد قيل: إنه أُخِذ مِن قولِ القائل:
Ebû Ca‘fer [et-Taberî] dedi ki: Her şeyin serkeş ve isyankâr olanına (mütemerrid), ahlâkı ve davranışları kendi cinsinin diğer fertlerinin ahlâk ve davranışlarından farklı olduğu ve hayırdan uzak bulunduğu için 'şeytan' adı verilmiştir. [Bu kelimenin], söyleyenin şu sözünden türetildiği de söylenmiştir:
439. Metin
شطَنَت دارِي مِن دارِك. يُريدُ بذلك: بَعُدَت. ومِن ذلك قولُ نابغةِ بني ذُبْيانَ (¬١):
"Şatanet dârî min dârik" (شطَنَت دارِي مِن دارِك). Bununla "uzaklaştı" (ba‘udet) anlamını kasteder. Benî Zübyânlı Nâbiga'nın şu sözü de bundandır (¬١):
440. Metin
نأتْ بسعادَ عنكَ نَوًى شَطُونُ … فبانَت والفؤادُ بها رَهينُ
"Uzak bir gurbet ayırdı seni Suâd’dan, / O ayrılıp gitti, gönül ise onda rehin kaldı."
441. Metin
والنَّوَى: الوجهُ الذي نوَتْه وقصَدَتْه. والشَّطونُ: البعيدُ. فكأن الشيطانَ على هذا التأويلِ فَيْعَالٌ مِن: شَطَن. ومما يَدُلُّ على أن ذلك كذلك قولُ أميةَ بنِ أبي الصَّلْتِ (¬٢):
"en-Nevâ" (النَّوَى): Niyet ettiği ve yöneldiği taraftır. "eş-Şatûn" (الشَّطونُ) ise uzaktır. Bu yoruma göre şeytan (şaytân), "şatana" (شَطَن) kökünden "fey‘âl" (فَيْعَال) veznindedir. Durumun böyle olduğuna delalet eden hususlardan biri de Ümeyye b. Ebi’s-Salt’ın şu sözüdür (¬٢):
442. Metin
أَيُّمَا شاطِنٍ عَصَاه عَكاه (¬٣) … ثم يُلْقَى في السِّجْنِ والأكْبالِ (¬٤)
"Ona isyan eden her bir şâtını (azgını) bağlayıp büker (¬٣) / Sonra zindana ve prangalara (¬٤) atılır."
443. Metin
ولو كان فَعْلانَ مِن: شاط يَشِيطُ لَقال: أَيُّمَا شائطٍ. ولكنه قال: أَيُّمَا شاطنٍ؛ لأنه مِن: شَطَن يَشْطُنُ، فهو شاطنٌ.
Eğer [şeytan kelimesi] "şâta / yeşîtu" (شاط يَشِيطُ) fiilinden "fa‘lân" (فَعْلان) vezninde olsaydı, "eyyümâ şâitin" derdi. Fakat o "eyyümâ şâtinin" demiştir; çünkü o "şatana / yeştunu" (شَطَن يَشْطُنُ) fiilindendir ve faili "şâtın"dır (شاطنٌ).
444. Metin
تأويلُ قولِه: "الرَّجيمِ".
"Er-Racîm" (الرَّجيمِ) sözünün tevili.
445. Metin
وأما الرجيمُ فهو فَعيلٌ بمعنى مفعولٍ (¬٥)، كقولِ القائلِ: كفٌّ خَضيبٌ، ولحيةٌ دَهينٌ، ورجلٌ لَعينٌ. يريدُ بذلك: مخضوبةٌ، ومدهونةٌ، وملعونٌ. وتأويلُ الرجيمِ: الملعونُ المشْتومُ. وكلُّ مَشْتومٍ بقولٍ رَديءٍ أو سبٍّ فهو مَرْجُومٌ. وأصلُ الرجمِ الرَّمْيُ، بقولٍ كان أو بفعلٍ. ومِن الرجمِ بالقولِ: قولُ أبي إبراهيمَ لإبراهيمَ صلواتُ اللَّهِ عليه: {لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ لَأَرْجُمَنَّكَ} [مريم: ٤٦].
"Er-Racîm"e (الرجيم) gelince; o, mef'ûl (ism-i mef'ûl) anlamında "fa‘îl" (فَعيل) veznindedir (¬٥); nitekim bir kimsenin "keffün hadîbun" (kınalanmış el), "lihyetün dehînun" (yağlanmış sakal) ve "racülün la‘înün" (lanetlenmiş adam) demesi gibidir. Bununla; kınalanmış (mahzûbe), yağlanmış (medhûne) ve lanetlenmiş (mel‘ûn) anlamını kasteder. "Er-Racîm"in tevili: Lanetlenmiş, sövülüp yerilmiş olandır. Kötü bir sözle veya sövgüyle yerilmiş olan her şey "mercûm"dur (taşlanmış/kovulmuş). "Recm"in aslı ise, ister sözle ister fiille olsun, atmaktır (fırlatmaktır). Söz ile yapılan recmden biri de İbrâhim'in -Allah’ın salâtı üzerine olsun- babasının İbrâhim'e söylediği şu sözdür: {لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ لَأَرْجُمَنَّكَ} “Eğer [bu davadan] vazgeçmezsen, seni mutlaka taşlarım!” [Meryem: 46].
446. Metin
وقد يجوزُ أن يكونَ قيل للشيطانِ: رجيمٌ؛ لأن اللَّهَ جلّ ثناؤُه طرَدَه مِن سماواتِه، ورجَمه بالشُّهُبِ الثَّواقبِ.
Şeytana "racîm" denilmesinin, Allah -senâsı yüce olsun- onu semalarından kovduğu ve kendisini yakıcı/delip geçen alevli yıldızlarla (şühub-ı sevâkıb) taşladığı için olması da mümkündür.
447. Metin
وقد رُوِي عن ابنِ عباسٍ أن أولَ ما نزَل جبريلُ [على النبيِّ ﷺ علَّمه الاستعاذةَ] (¬١).
İbn Abbâs'tan, Cebrâîl'in [Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e] ilk indiğinde [ona istiâzeyi (sığınmayı) öğrettiği] rivayet edilmiştir (¬١).
448. Metin
حدَّثنا أبو كُرَيْبٍ، قال: حدَّثنا عثمانُ بنُ سعيدٍ، قال: حدَّثنا بشرُ بنُ عُمارةَ، قال: حدَّثنا أبو رَوْقٍ، عن الضَّحَّاكِ، عن عبدِ اللَّهِ بنِ عباسٍ، قال: أولُ ما نزَل جبريلُ على محمدٍ قال: يا محمدُ استعِذْ (¬٢)، قُلْ: أسْتَعِيذُ بالسميعِ العليمِ مِن الشيطانِ الرجيمِ. ثم قال: قُلْ: بسمِ اللَّهِ الرحمنِ الرحيمِ. ثم قال: {اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ} [العلق: ١]. قال عبدُ اللَّهِ: وهي أولُ سورةٍ أنزلها اللَّهُ على محمدٍ بلسانِ جبريلَ، فأمَره أن يَتَعَوَّذَ باللهِ دونَ خَلْقِه (¬٣).
Bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize Osmân b. Saîd anlattı, dedi ki: Bize Bişr b. Umâre anlattı, dedi ki: Bize Ebû Ravk, ed-Dahhâk’tan, o Abdullah b. Abbâs’tan anlattı; [İbn Abbâs] dedi ki: Cebrâîl, Muhammed’e ilk indiğinde: "Ey Muhammed, sığınma talep et (istiâzede bulun) (¬٢); 'Semî‘ ve Alîm olan Allah’a kovulmuş şeytandan sığınırım' de!" buyurdu. Sonra: "Bismillâhirrahmânirrahîm de!" buyurdu. Ardından da: {اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ} “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” [el-Alak: 1] buyurdu. Abdullah [b. Abbâs] dedi ki: "Bu, Allah'ın Cebrâîl'in diliyle Muhammed'e indirdiği ilk suredir; [Allah] ona yaratılmışları bırakıp yalnız Allah'a sığınmasını emretmiştir" (¬٣).