27632. Metin
سورة المجادِلَةَ قوله: {قَدْ سَمِعَ} : «قد» هنا للتوقُّع. قال الزمخشري: «لأنه ﵇ والمجادِلَةَ كانا يتوقعان أن يَسمعَ الله مجادلتَها وشكواها، ويُنَزِّلَ في ذلك ما يُفَرِّجُ عنها. وإظهارُ الدالِ عند السينِ قراءةُ الجماعة إلاَّ أبا عمروٍ والأخوين. ويُنْقَلُ عن الكسائي أنه قال:» مَنْ بَيَّنَ الدالَ عند السين فلسانُه أعجميٌّ وليس بعربي «وهذا غيرُ مُعَرَّجٍ عليه. و» في زَوْجِها «أي في شأنِه من ظِهارِه إياها.
Mücâdele Suresi Cenâb-ı Hakk'ın: {قَدْ سَمِعَ} “[Allah] muhakkak işitmiştir” kavli: Buradaki «قد» (kad) beklenti (tevakku') içindir. ez-Zemahşerî şöyle demiştir: "Çünkü o [aleyhisselâm] ve mücadele eden kadın, Allah'ın kadının tartışmasını ve şikâyetini işitmesini ve bu hususta onun sıkıntısını giderecek bir hüküm indirmesini bekliyorlardı. Dâl harfinin sîn harfi yanında izhar edilmesi (belirgin okunması), Ebû Amr ve el-Ahveyn (Hamza ve Kisâî) dışındaki cumhurun kıraatidir. el-Kisâî'den: 'Dâl harfini sîn yanında kim açıkça telaffuz ederse onun dili yabancıdır (a'cemîdir), Arapça değildir' dediği nakledilir ki bu itibar edilmeyen bir görüştür. «فِي زَوْجِهَا» 'kocası hakkında' ifadesi ise, kocasının kendisine zıhâr yapması meselesi hakkındadır."
27633. Metin
قوله: {وتشتكي إِلَى الله} يجوزُ فيه وجهان، أظهرُهما: أنها عطفٌ على» تُجادِلُك «فهي صلةٌ أيضاً. والثاني: أنَّها في موضع نصبٍ على الحالِ أي: تجادِلُك شاكيةً حالَها إلى اللَّهِ، وكذا الجملةُ مِنْ قولِه: {والله يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمآ} والحاليةُ فيما أَبْعَدُ. /
Cenâb-ı Hakk'ın: {وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ} “ve Allah'a şikâyet eden” kavlinde iki vecih caizdir; en açığı: «تُجَادِلُكَ» üzerine matuf olmasıdır, dolayısıyla o da sıladır. İkincisi: Hâl olarak nasb mahallindedir, yani: hâlini Allah'a şikâyet eder vaziyette seninle tartışan [kadın]. Aynı şekilde: {وَاللَّهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَا} “Allah ise sizin konuşmanızı işitmektedir” kavlindeki cümle de böyledir; [fakat bunda] hâl olması daha uzaktır. /
27634. Metin
قوله: {الذين يُظَاهِرُونَ} : قد تقدَّم الخلافُ في «يُظاهِرون» في سورةِ الأحزاب وكذا في «اللائي» فأَغْنَى عن إعادتِه
Cenâb-ı Hakk'ın: {الَّذِينَ يُظَاهِرُونَ} “Zıhâr yapanlar” kavli: «يُظَاهِرُونَ» kelimesindeki ihtilaf Ahzâb Suresi'nde geçmişti; aynı şekilde «اللَّائِي» kelimesinde de [geçmişti], dolayısıyla burada tekrarlanmasına gerek kalmamıştır.
27635. Metin
هنا وأُبي هنا «يَتَظاهَرُون» وعنه أيضاً «يَتَظَهَّرُوْن» . وفي «الذين» وجهان، أحدهما: أنه مبتدأٌ، وخبرُه قولُه: {مَّا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ} . والثاني: أنَّه منصوبٌ ب «بصير» على مذهبِ سيبويهِ في جوازِ إعمالِ فَعيل، قاله مكي، يعني أنَّ سيبويه يُعْمل فعيلاً من أمثلةِ المبالغةِ، وهو مذهبٌ مَطْعونٌ فيه على سيبويِهِ؛ لأنه استدلَّ على إعمالِه بقولِ الشاعر:
Burada Übeyy [kıraatinde] «يَتَظَاهَرُونَ», ondan gelen diğer bir rivayette ise «يَتَظَهَّرُونَ» şeklindedir. «الَّذِينَ» kelimesinde iki vecih vardır: Birincisi: Mübtedadır, haberi ise: {مَّا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ} “onlar onların anaları değillerdir” kavlidir. İkincisi: Sîbeveyh'in faîl (فَعِيل) vezninin amel etmesini caiz görme mezhebine göre «بَصِيرٌ» ile mansubdur; bunu Mekkî söylemiştir. Yani Sîbeveyh, mübalağa kalıplarından olan faîl veznini amel ettirir; bu ise Sîbeveyh'e yöneltilen itirazlardan biri olan bir mezheptir. Zira o, bunun amel etmesine şairin şu sözünü delil getirmiştir:
27636. Metin
٤٢٣٨ - حتى شآها كَليلٌ مَوْهِناً عَمِلٌ ... باتَتْ طِراباً وبات الليلَ لم يَنَمِ
4238 - Hattâ şe'âhâ kelîlün mevhenen 'amilün ... Bâtet tırâben ve bâtel-leyle lem yenemi
27637. Metin
ورُدَّ عليه: بأنَّ «مَوْهِناً» ظرفُ زمانٍ، والظروفُ تعملُ فيها روائحُ الأفعالِ. وللكلامِ في المسألةِ موضعٌ هو أليقُ به مِنْ هنا ولكنَّ المعنى يَأْبى ما قاله مكيٌّ.
Ona şöyle itiraz edilmiştir: «مَوْهِناً» zaman zarfıdır ve zarflarda fiil kokusu taşıyan (fiilimsi) kelimeler bile amel edebilir. Bu meseleye dair sözün buradakinden daha uygun bir yeri vardır; ne var ki mana Mekkî'nin söylediği şeyi reddetmektedir.
27638. Metin
وقرأ العامَّةُ «أمَّهاتِهم» بالنصب على اللغة الحجازية الفصحى كقولِه: {مَا هذا بَشَراً} [يوسف: ٣١] وعاصم في روايةٍ بالرفعِ على اللغةِ
Cumhur, {مَا هَذَا بَشَراً} “Bu bir insan değildir” kavlinde olduğu gibi en fasih Hicaz lehçesine göre «أُمَّهَاتِهِمْ» kelimesini nasb ile okumuştur. Âsım ise bir rivayette [Temîm] lehçesine göre ref ile okumuştur;
27639. Metin
التميميةِ، وإنْ كانَتْ هي القياسَ لعدمِ اختصاصِ الحرفِ. وقرأ عبدُ الله «بأمَّهاتهم» بزيادة الباءِ، وهي تحتمل اللغتين. وقال الزمخشري: «وزيادةُ الباء في لغة مَنْ ينصِبُ» . قلت: هذا هو مذهبُ أبي علي، يرى أنَّ الباءَ لا تُزاد إلاَّ إذا كانَتْ «ما» عاملةً فلا تُزاد في التميمية ولا في الحجازيةِ إذا مَنَعَ مِنْ عملها مانعٌ نحو: «ما إنْ زيدٌ بقائمٍ» . وهذا مردودٌ بقولِ الفرزدق وهو تميمي:
Temîm lehçesi, harfin [isme veya fiile] ihtisası bulunmadığından dolayı kıyasa daha uygun olsa da böyledir. Abdullah [b. Mes'ûd] ise bâ harfinin ziyadesiyle «بِأُمَّهَاتِهِمْ» şeklinde okumuştur ki bu her iki lehçeye de ihtimal taşır. ez-Zemahşerî: "Bâ harfinin ziyadesi [mâyı amel ettirip haberi] nasb edenlerin lehçesindedir" demiştir. Derim ki: Bu, Ebû Ali'nin mezhebidir; o, bâ'nın ancak «ما» عاملة (amel eden) olduğu zaman ziyade kılınacağını savunur. Dolayısıyla Temîm lehçesinde veya Hicaz lehçesinde «مَا إِنْ زَيْدٌ بِقَائِمٍ» örneğinde olduğu gibi amel etmesini engelleyen bir mani bulunduğunda bâ ziyade edilemez. Bu görüş, kendisi de Temîmî olan el-Ferazdak'ın şu sözüyle reddedilmiştir:
27640. Metin
٤٢٣٩ - لَعَمْرُك ما مَعْنٌ بتارِكِ حقِّه ... ولا مُنْسِىءٌ مَعْنٌ ولا مُتَيَسِّرُ
4239 - Le'amruke mâ Ma'nün bi-târiki hakkıhî ... Ve lâ münsiün Ma'nün ve lâ müteyessirû
27641. Metin
وبقول الآخر:
Ve diğer bir [şairin] şu sözüyle:
27642. Metin
٤٢٤٠ - لَعَمْرُك ما إنْ أبو مالكٍ ... بواهٍ ولا بضعيفٍ قِواهْ
4240 - Le'amruke mâ in Ebû Mâlikin ... Bi-vâhin ve lâ bi-za'îfin kuvâh
27643. Metin
فزادها مع «ما» الواقع بعدها «إنْ» .
[Şair], kendisinden sonra «إنْ» gelmiş olan «ما» ile birlikte bâ harfini ziyade etmiştir.
27644. Metin
قوله: {مُنكَراً مِّنَ القول وَزُوراً} نعتان لمصدر محذوف أي: قولاً منكراً، وزوراً أي: كذباً وبُهْتاناً قاله مكي وفيه نظرٌ؛ إذ يصيرُ
Cenâb-ı Hakk'ın: {مُنكَراً مِّنَ الْقَوْلِ وَزُوراً} “çirkin ve yalan bir söz” kavli: Mahzuf bir masdarın iki sıfatıdır; yani: "çirkin bir söz (kavlen münkeran)" ve zûr yani "yalan ve bühtan bir söz" [demektir]. Bunu Mekkî söylemiştir ancak bunda eleştiriye açık bir yön vardır; zira takdir:
27645. Metin
التقدير: ليقولون قولاً منكراً من القول، فيصير قولُه «من القول» لا فائدةً فيه. والأَوْلَى أَنْ يُقال: نعتان لمعفولٍ محذوفٍ لفهم المعنى أي: ليقولونَ شيئاً مُنْكراً من القولِ لتفيدَ الصفة غيرَ ما أفاده الموصوفُ.
"Sözden çirkin bir söz söylerler" (le-yekûlûne kavlen münkeran mine'l-kavli) şeklinde olur ki bu durumda «مِنَ الْقَوْلِ» ifadesi faidesiz kalır. En evlâ olanı şöyle denilmesidir: Mananın anlaşılması sebebiyle mahzuf bir mef'ûlün iki sıfatıdır; yani: sıfatın mevsufun ifade ettiğinden farklı bir mana ifade etmesi için "Sözden çirkin bir şey söylerler" (le-yekûlûne şey'en münkeran mine'l-kavli) takdirindedir.
27646. Metin
قوله: {والذين يُظَاهِرُونَ} : مبتدأٌ. وقولُه: «فتحريرُ رقبةٍ» مبتدأٌ، وخبرُه مقدرٌ أي: فعليهم. أو فاعلٌ بفعلٍ مقدرٍ أي: فيلزَمُهم تحريرُ، أو خبرُ مبتدأ مضمرٍ أي: فالواجبُ عليهم تحريرُ. وعلى التقادير الثلاثةِ فالجملةُ خبرُ المبتدأ، ودخلَتِ الفاءُ لِما تضَمَّنه المبتدأُ مِنْ معنى الشرط.
Cenâb-ı Hakk'ın: {وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ} “Zıhâr yapanlar” kavli: Mübtedadır. «فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ» “bir köle azat etmelidir” kavli ise mübtedadır ve haberi takdir edilmiştir, yani: "üzerlerine gerekir (fe-aleyhim)". Yahut mukadder bir fiilin fâilidir, yani: "onlara azat etmek gerekir (fe-yelzemühüm tahrîru)". Yahut muzmer bir mübtedanın haberidir, yani: "onlara vacip olan azat etmektir (fe'l-vâcibü aleyhim tahrîru)". Bu üç takdire göre de cümle, mübtedanın haberidir. Mübteda şart manası içerdiği için başına fâ (فَ) dahil olmuştur.
27647. Metin
قوله: {لِمَا قَالُواْ} في هذه اللامِ أوجهٌ، أحدُها: أنَّها متعلقةٌ ب «يعودون» . وفيه معانٍ، أحدُها: والذين مِنْ عادتِهم أنهم كانوا يقولون هذا القولَ في الجاهليةِ، ثم يعودُون لمثلِه في الإِسلام. الثاني: ثم يتداركون ما قالوا؛ لأن المتدارِكَ للأمرِ عائدٌ إليه ومنه: «عادَ غيثٌ على ما أفسَد» أي: تداركه بالإِصلاح والمعنى: أنَّ تدارُكَ هذا القولِ وتلافيَه، بأَنْ يكفِّر حتى ترجعَ حالُهما كما كانت قبل الظِّهار. الثالث: أَنْ يُرادَ بما قالوا ما حَرَّموه على أنفسِهم بلفظِ الظِّهار، تنزيلاً للقولِ منزلةَ المقولِ فيه نحو ما ذُكِر في قولِه تعالى: {وَنَرِثُهُ مَا يَقُولُ} [مريم: ٨٠] والمعنى: ثم يريدون العَوْدَ للتَّماسِّ، قال ذلك الزمخشريُّ. قلت: وهذا الثالثُ هو معنى ما رُوِي عن مالك والحسن والزهري: ثم يعودون للوَطْء أي: يعودون لِما قالوا إنهم لا يعودون إليه، فإذا ظاهَرَ ثم وَطِىء لَزِمَتْه الكفارةُ
Cenâb-ı Hakk'ın: {لِمَا قَالُوا} “söylediklerinden” kavlindeki bu lâm harfinde birkaç vecih vardır. Birincisi: «يَعُودُونَ» fiiline müteallık olmasıdır. Bunda da birkaç mana vardır: Birincisi: Âdetleri Câhiliye döneminde bu sözü söylemek olup da sonra İslâm'da bunun benzerine dönenler. İkincisi: Sonra söyledikleri sözü telafi ederler; zira bir işi telafi eden kimse ona geri dönmüş sayılır. «عَادَ غَيْثٌ عَلَى مَا أَفْسَدَ» (Yağmur ifsat ettiği şeyi ıslah ederek telafi etti) sözü de bu kabildendir. Mana şudur: Bu sözün telafisi ve telafi edilmesi, [aralarındaki] durum zıhârdan önceki haline dönsün diye kefaret vermesidir. Üçüncüsü: Söylenen sözün (el-kavl), hakkında söz söylenen şey (el-makûlü fîh) makamına indirilmesi suretiyle -Yüce Allah'ın: {وَنَرِثُهُ مَا يَقُولُ} “Onun söylediği şeye biz vâris oluruz” kavlinde zikredildiği gibi- söyledikleri sözle, zıhâr lafzıyla kendilerine haram kıldıkları şeyin kastedilmesidir. Mana: "Sonra temas etmeye dönmek isterler" demektir; bunu ez-Zemahşerî söylemiştir. Derim ki: Bu üçüncü vecih, Mâlik, el-Hasan ve ez-Zührî'den rivayet edilen: "Sonra cimaya dönerler, yani dönmeyeceklerini söyledikleri şeye dönerler; zıhâr yapıp sonra cima ederse,
27648. Metin
عند هؤلاء. الرابع: «لما قالوا» أي: يقولونه ثانياً فلو قال: «أنتِ عليَّ كظهر أمِّي» مرةًَ واحدةً كفَّارةٌ؛ لأنه لم يَعُدْ لِما قال. وهذا منقولٌ عن بُكَيْرِ بنِ عبد الله الأشجِّ وأبي حنيفةَ وأبي العالية والفراء في آخرين، وهو مذهبُ الفقهاءِ الظاهريين. الخامس: أن المعنى: أَنْ يَعْزِمَ على إمساكِها فلا يُطَلِّقَها بعد الظِّهار، حتى يمضيَ زمنٌ يمكنُ أَنْ يطلِّقَها فيه، فهذا هو العوْدَ لِما قال، وهو مذهبُ الشافعيِّ ومالك وأبي حنيفةَ أيضاً. وقال: / العَوْدُ هنا ليس تكريرَ القولِ، بل بمعنى العَزْمِ على الوَطْءِ.
bu kimselere göre kefaret gerekir" manasıdır. Dördüncüsü: «لِمَا قَالُوا» yani: onu ikinci kez söylerlerse; şayet bir kimse bir defa «أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي» (Sen bana annemin sırtı gibisin) derse [bu görüşe göre] kefaret [gerekmez], çünkü söylediği söze geri dönmemiştir (tekrarlamamıştır). Bu, Bükeyr b. Abdillâh el-Eşecc, Ebû Hanîfe, Ebu'l-Âliye, el-Ferrâ ve başkalarından nakledilmiştir ve Zâhirî fakihlerinin mezhebidir. Beşincisi: Mana, zıhârdan sonra onu boşamayıp nikâhında tutmaya azmetmesi ve onu boşayabileceği bir sürenin geçmesidir; işte söylediğine dönmek (el-avd) budur. Bu, eş-Şâfiî, Mâlik ve Ebû Hanîfe'nin de mezhebidir. Ve [eş-Şâfiî] şöyle demiştir: / Buradaki avd (dönüş), sözü tekrarlamak değil, bilakis cimaya azmetmek manasındadır.
27649. Metin
وقال مكي: «اللامُ متعلقةٌ ب» يعودون «أي: يعودون لوَطْءِ المقولِ فيه الظهارُ، وهُنَّ الأزواجُ، ف» ما «والفعلُ مصدرٌ أي: لمقولِهم، والمصدرُ في موضعِ المفعولِ به نحو:» هذا دِرْهَمٌ ضَرْبُ الأمير «أي: مَضْرُوبُه، فيصير معنى» لقولهم «للمقولِ فيه الظِّهارُ أي:» لوَطْئِه «. قلت: وهذا معنى قولِ الزمخشريِّ في الوجه الثالث الذي تَقَدَّم تقريرُه عن الحسنِ والزهري ومالك، إلاَّ أنَّ مكيَّاً قَيَّد ذلك بكونِ» ما «مصدريةً حتى يقعَ المصدرُ الموؤلُ موضعَ اسمِ مفعول.
Mekkî şöyle demiştir: "Lâm harfi «يَعُودُونَ» fiiline müteallıktır; yani: hakkında zıhâr söylenen kimselerle -ki onlar eşlerdir- cimaya dönerler. «مَا» ve fiil ise masdardır, yani: 'söyledikleri şeye (li-makûlihim)'; masdar ise «هَذَا دِرْهَمٌ ضَرْبُ الْأَمِيرِ» (Bu, emirin bastığı [darbettiği] dirhemdir), yani madrûbuhû (onun basılmışı) ifadesinde olduğu gibi mef'ûlun bih konumundadır. Böylece «لِقَوْلِهِمْ» ifadesinin manası, hakkında zıhâr söylenen şeye yani 'onunla cima etmeye' döner." Derim ki: Bu, ez-Zemahşerî'nin üçüncü vecihteki sözünün manasıdır ki daha önce el-Hasan, ez-Zührî ve Mâlik'ten açıklandığı üzere geçmiştir. Ne var ki Mekkî, tevil edilen masdarın ism-i mef'ûl yerine geçebilmesi için bunu «مَا» harfinin masdariyye olması şartına bağlamıştır.
27650. Metin
وفيه نظرٌ؛ إذ يجوز ذلك، وإنْ كانت» ما «غيرَ مصدرية، لكونِها بمعنى الذي أو نكرةً موصوفةً، بل جَعْلُها غيرَ مصدريةٍ أَوْلَى؛ لأن المصدرَ المؤولَ فرعُ المصدرِ الصريحِ، إذ الصريحُ أصلٌ للمؤول به
Bunda eleştiriye açık bir yön vardır; zira «مَا» masdariyye olmayıp 'ellezî' (ism-i mevsûl) manasında veya mevsûf bir nekra olsa da bu caizdir. Hatta onu gayr-ı masdariyye kılmak daha evlâdır; çünkü müevvel masdar sarîh masdarın fer'idir, zira sarîh masdar kendisiyle tevil edilenin aslıdır.
27651. Metin
ووَضْعُ المصدرِ موضعَ اسم المفعولِ خلافُ الأصلِ، فيلزمُ الخروجُ عن الأصل بشيئين: بالمصدرِ المؤولِ.
Masdarın ism-i mef'ûl yerine konması ise asla aykırıdır; dolayısıyla iki şeyle asıldan çıkılmış olur: Müevvel masdarla,
27652. Metin
ثم وقوعِه موقعَ اسمِ المفعول، والمحفوظُ من لسانِهم إنما هو وَضْعُ المصدرِ الصريح موضعَ المفعولِ لا المصدرِ المؤولِ فاعرِفْه. لا يُقال: إنَّ جَعْلَها غيرَ مصدريةٍ يُحْوِجُ إلى تقديرِ حذفِ مضافٍ ليصِحَّ المعنى به أي: يعودون لوَطْءِ التي ظاهَرَ منها، أو امرأةٍ ظاهَرَ منها، أو يعودون لإِمساكِها، والأصلُ عدمُ الحذفِ؛ لأن هذا مشتركُ الإِلزام لنا ولكم، فإنكم تقولون أيضاً: لا بُدَّ مِنْ تقديرِ مضافٍ أي: يعودون لوَطْءِ أو لإِمساكِ المقولِ فيه الظِّهارُ. ويدل على جوازِ كَوْنِ «ما» في هذا الوجهِ غيرَ مصدريةٍ ما أشار إليه أبو البقاء، فإنه قال: «يتعلَّقُ ب» يعودون «بمعنى: يعودون للمقول فيه. هذا إنْ جَعَلْتَ» ما «مصدريةً، ويجوز أَنْ تجعلَها بمعنى الذي ونكرةً موصوفةً» .
ve ardından onun ism-i mef'ûl konumuna geçmesiyle. Onların (Arapların) dilinden nakledilen şey ise müevvel masdarın değil, sarîh masdarın mef'ûl yerine konmasıdır; bunu iyi bil! "Onu gayr-ı masdariyye kılmak, mananın sahih olması için mahzuf bir muzâf takdir etmeyi gerektirir; yani: zıhâr yaptığı kadının cimasına yahut zıhâr yaptığı kadına dönerler veya onu nikâhta tutmaya dönerler, asıl olan ise hazfin bulunmamasıdır" denilemez; zira bu bağlayıcı durum hem bizim hem de sizin için ortaktır, çünkü siz de: "Muzâf takdiri kaçınılmazdır; yani hakkında zıhâr söylenen kadının cimasına veya nikâhta tutulmasına dönerler" diyorsunuz. Bu vecihte «مَا» harfinin gayr-ı masdariyye olmasının caiz olduğuna Ebu'l-Bekâ'nın işaret ettiği şu söz delalet eder: "«يَعُودُونَ» fiiline müteallıktır, manası: hakkında söz söylenene dönerler demektir. Bu, «مَا»yı masdariyye kılarsan böyledir; onu 'ellezî' manasında veya mevsûf bir nekra kılman da caizdir."
27653. Metin
الثاني: أنَّ اللامَ تتعلَّقُ ب «تحرير» . وفي الكلامَ تقديمٌ وتأخيرٌ. والتقدير: والذين يُظاهرون مِنْ نِسائِهم فعليهم تحريرُ رقبةٍ؛ لِما نَطقوا به من الظِّهار ثم يعودُون للوَطْءِ بعد ذلك. وهذا ما نقله مكيٌّ وغيرُه عن أبي الحسن الأخفش. قال الشيخ: «وليس بشيءٍ لأنه يُفْسِدُ نَظْمَ الآية» . وفيه نظرٌ. لا نُسَلِّم فسادَ النظمِ مع دلالةِ المعنى على التقديمِ والتأخير، ولكنْ نُسَلِّم أنَّ ادعاءَ التقديمِ والتأخيرِ لا حاجةَ إليه؛ لأنه خلافُ الأصل.
İkincisi: Lâm harfinin «تَحْرِيرُ» kelimesine müteallık olmasıdır. Kelamda takdim ve tehir vardır. Takdiri şöyledir: Kadınlarından zıhâr yapanlar, söyledikleri zıhâr sözü sebebiyle üzerlerine bir köle azat etmek gerekir; sonra bundan sonra cimaya dönerler. Bu, Mekkî ve başkalarının Ebu'l-Hasan el-Ahfeş'ten naklettiği görüştür. Şeyh [Ebû Hayyân]: "Bu hiçbir şey değildir (geçersizdir), çünkü ayetin nazmını bozar" demiştir. Bu eleştiriye açıktır; mananın takdim ve tehire delaleti varken nazmın bozulduğunu kabul etmeyiz, ancak takdim ve tehir iddiasına ihtiyaç olmadığını kabul ederiz; zira bu asla aykırıdır.
27654. Metin
الثالث: أن اللامَ بمعنى «إلى» . الرابع: أنها بمعنى «في» نَقَلهما أبو البقاء، وهما ضعيفان جداً، ومع ذلك فهي متعلِّقَةٌ ب «يَعُودون» . الخامس: أنها متعلِّقةٌ ب «يقولون» . قال مكي: «وقال قتادةُ: ثم يعودون لِما قالوا من التحريمِ فيُحِلُّونه، فاللامُ على هذا تتعلَّقُ ب» يقولون «. قلتُ: ولا أدري ما هذا الذي قاله مكي، وكيف فَهم تعلُّقَها ب» يقولون «على تفسيرِ قتادةَ، بل تفسيرُ قتادةَ نصٌّ في تعلُّقِها ب» يَعودون «، وليس لتعلُّقِها ب» يقولون «وجهٌ.
Üçüncüsü: Lâm harfinin «إِلَى» manasında olmasıdır. Dördüncüsü: «فِي» manasında olmasıdır; bunları Ebu'l-Bekâ nakletmiştir ve ikisi de son derece zayıftır, bununla birlikte yine de «يَعُودُونَ» fiiline müteallıktır. Beşincisi: «يَقُولُونَ» [fiiline] müteallık olmasıdır. Mekkî şöyle demiştir: "Katâde: 'Sonra söyledikleri haram kılma sözüne dönüp onu helal kılarlar' demiştir; dolayısıyla lâm harfi buna göre «يَقُولُونَ» [fiiline] müteallık olur." Derim ki: Mekkî'nin bu söylediğinin ne olduğunu ve Katâde'nin tefsirinden lâmın «يَقُولُونَ» fiiline taallukunu nasıl anladığını bilmiyorum; bilakis Katâde'nin tefsiri onun «يَعُودُونَ» fiiline taallukunda açıktır ve «يَقُولُونَ» fiiline taallukunun hiçbir tutar yanı yoktur.
27655. Metin
قوله: {فَصِيَامُ} و «فإِطعامُ» كقولِه: {فَتَحْرِيرُ} في ثلاثة الأوجهِ المتقدمةِ. و «مِنْ قبلِ» متعلِّقٌ بالفعل أو الاستقرارِ المتقدِّمِ أي: فيلزَمُه تحريرُ أو صيام، أو فعليه كذا مِنْ قبلِ تَماسِّهما. والضميرُ في «يتماسَّا» للمُظاهِرِ والمُظاهَرِ منها لدلالةِ ما تقدَّم عليهما.
Cenâb-ı Hakk'ın: {فَصِيَامُ} “[üzerine düşen] oruç tutmaktır” ve «فَإِطْعَامُ» kavilleri, geçen üç vecih bakımından {فَتَحْرِيرُ} “[üzerine düşen] azat etmektir” kavli gibidir. «مِنْ قَبْلِ» ise geçen fiile veya istikrara müteallıktır; yani: birbiriyle temas etmelerinden önce azat etmek yahut oruç tutmak gerekir veya üzerine şu gerekir. «يَتَمَاسَّا» fiilindeki zamir, daha önceki ifadelerin kendilerine delaleti sebebiyle zıhâr yapan kimseye ve kendisiyle zıhâr yapılan kadına aittir.
27656. Metin
قوله: {يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ} : فيه أوجهٌ، أحدُها: أنه منصوبٌ ب «عذابٌ مُهينٌ» . الثاني: أنه منصوبٌ بفعلٍ مقدرٍ. فقدَّره أبو البقاء «يُهانون أو يُعَذَّبون» ، أو استقرَّ لهم ذلك يومَ يَبْعَثهم «وقَدَّره الزمخشري ب اذْكُرْ قال:» تعظيماً لليوم «. الثالث: أنه منصوبٌ
Cenâb-ı Hakk'ın: {يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ} “onları dirilteceği gün” kavlinde birkaç vecih vardır: Birincisi: «عَذَابٌ مُّهِينٌ» ile mansub olmasıdır. İkincisi: Mukadder bir fiille mansub olmasıdır; Ebu'l-Bekâ bunu "Aşağılanırlar veya azap edilirler yahut onları dirilteceği gün bu onlar için kesinleşmiştir" şeklinde takdir etmiştir. ez-Zemahşerî ise "Günü tazim etmek (büyüklüğünü vurgulamak) için" diyerek «اذْكُرْ» (hatırla) fiiliyle takdir etmiştir. Üçüncüsü: Mansub olmasıdır;
27657. Metin
ب» لهم «، قاله الزمخشري. أي: بالاستقرار الذي تَضَمَّنه لوقوعِه خبراً. الرابع: أنه منصوبٌ ب» أَحْصاه «قاله أبو البقاء. وفيه قَلَقٌ؛ لأنَّ الضميرَ في» أحْصاه «يعود على ما عَمِلوا.
«لَهُمْ» ile [mansub olmasıdır], bunu ez-Zemahşerî söylemiştir; yani haber olarak vuku bulması sebebiyle içerdiği istikrar ile mansubdur. Dördüncüsü: «أَحْصَاهُ» ile mansub olmasıdır, bunu Ebu'l-Bekâ söylemiştir. Ancak bunda bir tutarsızlık vardır; zira «أَحْصَاهُ» fiilindeki zamir onların yaptıklarına (mâ amilû) racidir.
27658. Metin
قوله: {مَا يَكُونُ مِن نجوى} : «يكونُ» تامةٌ و «من نَجْوى» فاعلُها. و «مِنْ» مزيدةٌ فيه. ونجوى في الأصل مصدرٌ فيجوزُ أَنْ يكونَ باقياً على أصلِه، ويكون مضافاً لفاعِله، أي: ما يوجَدُ مِنْ تناجي ثلاثةٍ. ويجوز أَنْ يكونَ على حَذْفِ مضافٍ أي: مِنْ ذوي نَجْوى. ويجوزُ أَنْ يكونَ أطلق على الأشخاصِ المتناجينِ مبالغةً، فعلى هذَيْن الوجهَيْن ينخفضُ «ثلاثة» على أحدِ وجْهَين: إمَّا البدلِ مِنْ ذوي المحذوفة، وإمَّا الوصفِ لها على التقدير الثاني، وإمَّا البدلِ أو الصفةِ ل «نَجْوَى» على التقدير الثالث.
Cenâb-ı Hakk'ın: {مَا يَكُونُ مِن نَّجْوَى} “hiçbir gizli fısıldaşma olmaz ki” kavli: «يَكُونُ» tâmm fiildir, «مِنْ نَجْوَى» ise onun fâilidir. «مِنْ» harfi fâilde zâiddir. Necvâ (نَجْوَى) kelimesi aslında masdardır; dolayısıyla aslı üzere kalması ve fâiline muzâf olması caizdir, yani: "Üç kişinin fısıldaşmasından hiçbir şey bulunmaz/meydana gelmez" demektir. Muzâf hazfi üzere olması da caizdir, yani: "Gizli fısıldaşan kimselerden (min zevî necvâ)". Mübalağa yoluyla fısıldaşan şahıslara ıtlak edilmiş olması da caizdir. Bu iki veche göre «ثَلَاثَةٍ» kelimesi iki vecihten biriyle mecrur olur: Ya mahzuf olan 'zevî' kelimesinden bedeldir yahut ikinci takdire göre onun sıfatıdır; üçüncü takdire göre ise «نَجْوَى» kelimesinin bedeli veya sıfatıdır.
27659. Metin
وقرأ ابن أبي عبلة «ثلاثةً» و «خمسةً» نصباً على الحال. وفي صاحبها وجهان، أحدهما: أنه محذوفٌ مع رافعِه، تقديرُه: يتناجَوْن ثلاثةً، وحُذف لدلالةِ «نجوى» عليه. والثاني: أنه الضمير المستكِنُّ/ في «نجوى» إذا جَعَلْناها بمعنى المتناجِين، قاله الزمخشريُّ. قال مكي: «ويجوز في الكلام رَفْعُ» ثلاثة «على البدل مِنْ موضع» نَجْوى «، لأنَّ موضعَها رفعٌ و» مِنْ «زائدةٌ، ولو نصَبْتَ» ثلاثة «على الحال من الضمير
İbn Ebî Able «ثَلَاثَةً» ve «خَمْسَةً» kelimelerini hâl olarak nasb ile okumuştur. Hâlin sahibinde (zülhâl) iki vecih vardır: Birincisi: Kendisini ref eden amiliyle birlikte mahzuftur; takdiri: "Üç kişi olarak fısıldaşırlar (yetenâcevne selâseten)" şeklindedir ve «نَجْوَى» kelimesinin ona delaleti sebebiyle hazfedilmiştir. İkincisi: «نَجْوَى» kelimesini fısıldaşanlar manasında kabul ettiğimizde onun içindeki müstetir zamirdir; / bunu ez-Zemahşerî söylemiştir. Mekkî şöyle demiştir: "Kelamda (Arapçada), «نَجْوَى» kelimesinin mahallinden bedel olarak «ثَلَاثَةٌ» kelimesinin ref'i caizdir; zira onun mahalli ref'tir ve «مِنْ» zâiddir. Şayet «نَجْوَى» kelimesini fısıldaşanlar manasında kabul ettiğinde «ثَلَاثَةً» kelimesini merfû zamirden hâl yaparak nasb etsen
27660. Metin
المرفوع إذا جَعَلْتَ» نجوى «بمعنى المتناجين جازَ في الكلام» . قلت: أمَّا الرفعُ فلم يُقْرَأْ به فيما عَلِمْتُ، وهو جائزٌ في غير القرآن كما قال. وأمَّا النصبُّ فقد عَرَفْتَ مَنْ قرأ به فكأنَّه لم يَطَّلعْ عليه.
bu da kelamda caiz olurdu." Derim ki: Ref'e gelince, bildiğim kadarıyla bu şekilde kıraat edilmemiştir; onun dediği gibi Kur'an dışı kelamda caizdir. Nasba gelince, onunla kimin kıraat ettiğini öğrenmiş oldun; sanki [Mekkî] bu kıraatten haberdar olmamıştı.
27661. Metin
قوله: {إِلاَّ هُوَ رَابِعُهُمْ} «إلاَّ هو خامسُهم» {إِلاَّ هُوَ مَعَهُمْ} كلُّ هذه الجملِ بعد «إلاَّ» في موضعِ نصبٍ على الحالِ أي: ما يوجَدُ شَيْءٌ من هذه الأشياءِ إلاَّ في حالٍ مِنْ هذه الأحوالِ، فالاستثناءُ مفرَّغٌ من الأحوال العامة.
Cenâb-ı Hakk'ın: {إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ} “mutlaka O dördüncüleridir”, «إِلَّا هُوَ خَامِسُهُمْ» “mutlaka O beşincileridir” ve {إِلَّا هُوَ مَعَهُمْ} “mutlaka O onlarla beraberdir” kavilleri: «إِلَّا» harfinden sonra gelen bütün bu cümleler hâl olarak nasb mahallindedir; yani: bu durumlardan herhangi bir durum olmaksızın bu şeylerden hiçbiri meydana gelmez. Dolayısıyla istisna, genel hâllerden müferrağ istisnadır.
27662. Metin
وقرأ أبو جعفر: «ما تكونُ» بتاءِ التأنيث لتأنيث النجوى. قال أبو الفضل: إلاَّ أنَّ الأكثرَ في هذا البابِ التذكيرُ على ما في العامة؛ لأنه مُسْنَدٌ إلى «مِنْ نجوى» ، وهو اسمُ جنسٍ مذكرٌ.
Ebû Ca'fer, necvânın müennesliği sebebiyle müenneslik tâ'sı ile «مَا تَكُونُ» şeklinde okumuştur. Ebu'l-Fazl şöyle demiştir: Ancak bu bâbda çoğunluğun tercihi, cumhurun kıraatinde olduğu gibi müzekker kılmaktır; zira fiil, müzekker bir cins ismi olan «مِنْ نَجْوَى» ifadesine isnad edilmiştir.
27663. Metin
قوله: {وَلاَ أَكْثَرَ} العامَّةُ على الجرِّ عطفاً على لفظ «نجوى» . وقرأ الحسن والأعمش وابن أبي إسحاق وأبو حيوة ويعقوبُ «ولا أكثرُ» بالرفع. وفيه وجهان، أحدُهما: أنه معطوفٌ على موضع «نَجْوى» لأنه مرفوعٌ، و «مِنْ» مزيدةٌ فيه. فإن كان مصدراً كان على حَذْفِ مضافٍ كما تقدَّم أي: مِنْ ذوي نجوى، وإن كان بمعنى المتناجِين فلا حاجةَ إلى ذلك. والثاني: أن يكونَ «أَدْنى» مبتدأ، و {إِلاَّ هُوَ مَعَهُمْ} خبرُه، فيكون «ولا أكثرُ» عطفاً على المبتدأ، وحينئذ يكون «ولا أَدْنَى» من باب عطفِ الجملِ لا المفرداتِ.
Cenâb-ı Hakk'ın: {وَلَا أَكْثَرَ} “ne de daha çok” kavli: Cumhur, «نَجْوَى» kelimesinin lafzına matuf olarak cer ile okumuştur. el-Hasan, el-A'meş, İbn Ebî İshâk, Ebû Hayve ve Ya'kûb ise ref ile «وَلَا أَكْثَرُ» şeklinde okumuşlardır. Bunda iki vecih vardır: Birincisi: «نَجْوَى» kelimesinin mahalline matuftur; çünkü mahalli merfûdur ve «مِنْ» onda zâiddir. Şayet masdar ise daha önce geçtiği gibi mahzuf bir muzâf takdirindedir, yani: "gizli fısıldaşanlardan (min zevî necvâ)"; şayet fısıldaşanlar manasında ise buna ihtiyaç yoktur. İkincisi: «أَدْنَى» kelimesinin mübteda, {إِلَّا هُوَ مَعَهُمْ} “mutlaka O onlarla beraberdir” kavlinin onun haberi olmasıdır; bu takdirde «وَلَا أَكْثَرُ» mübtedaya matuf olur ve o zaman «وَلَا أَدْنَى» müfredlerin değil cümlelerin atfı bâbından olur.
27664. Metin
وقرأ الحسن ويعقوب أيضاً ومجاهد والخليل «ولا أكبرُ» بالباء الموحدة والرفعِ على ما تقدَّم. وزيد بن علي «يُنْبِهِمْ» مِنْ أَنْبأ؛ إلاَّ أنه حذف الهمزةَ وكسرَ الهاءَ، وقُرِىء كذلك، إلاَّ أنَّه بإثباتِ الهمزةِ وضمِّ الهاءِ. والعامَّةُ بالتشديد مِنْ نَبَّأ.
el-Hasan, yine Ya'kûb, Mücâhid ve el-Halîl tek noktalı bâ ile ve yukarıda geçtiği üzere ref ile «وَلَا أَكْبَرُ» şeklinde okumuşlardır. Zeyd b. Ali ise hemzeyi hazfedip he harfini kesre yaparak enbee (أَنْبَأَ) fiilinden «يُنْبِهِمْ» şeklinde okumuştur; yine hemzenin sübutu ve he'nin dammesiyle de okunmuştur. Cumhur ise nebbee (نَبَّأَ) fiilinden şeddeli olarak [«يُنَبِّئُهُمْ» şeklinde] okumuştur.
27665. Metin
قوله: {وَيَتَنَاجَوْنَ} : قرأ حمزة «يَنْتَجُوْنَ» من الانتجاء من النجوى. والباقون «يتناجَوْن» من التناجي مِن النجوى أيضاً. قال أبو علي: «والافتعال والتفاعُلُ يجريان مَجْرىً واحداً، ومِنْ ثَمَّ صَحَّحوا: ازدَوَجُوا واعْتَوَرَوا لَمَّا كانا في معنى: تزاوَجُوا وتعاوَنوا. وجاء {حتى إِذَا اداركوا} و {ادركوا} [الأعراف: ٣٨] قلت: ويؤيِّد قراءةَ العامة الإِجماعُ على» تناجَيْتُمْ «و» فلا تَتَناجوا «، و» وتناجَوْا «، فهذه مِن التفاعُل لا غيرُ، إلا ما روي عن عبد الله أنه قرأ» إذا انْتَجَيْتُم فلا تَنْتَجُوا «ونقل الشيخُ عن الكوفيين والأعمش» فلا تَنْتَجُوا «كقراءةِ عبدِ الله. وأصل تَنْتَجُون: تَنْتَجِيُوْن» . ويتَناجَوْن يتناجَيُون فاسْتُثْقِلَتِ الضمةُ على الياء فحُذِفَت، فالتقى ساكنان فحذفت الياءُ لالتقائِهما. أو نقول: تحرَّك حرفُ العلةِ وانفتح ما قبله فَقُلِبَ ألفاً، فالتقى ساكنان فحذِف أوَّلهما وبقيت الفتحةُ دالةً على الألف.
Cenâb-ı Hakk'ın: {وَيَتَنَاجَوْنَ} “ve fısıldaşırlar” kavli: Hamza, yine necvâ kökünden gelen el-inticâ (الِانْتِجَاء) masdarından «يَنْتَجُونَ» şeklinde okumuştur. Diğer kıraat imamları ise yine necvâ kökünden gelen et-tenâcî (التَّنَاجِي) masdarından «يَتَنَاجَوْنَ» şeklinde okumuşlardır. Ebû Ali şöyle demiştir: "İftiâl (افْتِعَال) ve tefâul (تَفَاعُل) babları aynı minval üzere işler; bundan dolayı tezâvecû ve te'âvenû manasında olduklarında izdevecû (ازْدَوَجُوا) ve i'teverû (اعْتَوَرُوا) kelimelerini sahih (illet kuralı uygulamadan) bırakmışlardır. Ayette de {حَتَّى إِذَا ادَّارَكُوا} “nihayet hepsi bir araya toplanınca” ve {ادَّرَكُوا} şeklinde gelmiştir. Derim ki: Cumhurun kıraatini, «تَنَاجَيْتُمْ», «فَلَا تَتَنَاجَوْا» ve «وَتَنَاجَوْا» kelimelerindeki icmâ teyit etmektedir; nitekim bunlar sadece tefâul babındandır. Ancak Abdullah [b. Mes'ûd]'dan «إِذَا انْتَجَيْتُمْ فَلَا تَنْتَجُوا» şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Şeyh [Ebû Hayyân] da Kûfelilerden ve el-A'meş'ten Abdullah'ın kıraati gibi «فَلَا تَنْتَجُوا» okuyuşunu nakletmiştir. «تَنْتَجُونَ» kelimesinin aslı «تَنْتَجِيُونَ»dur. «يَتَنَاجَوْنَ» kelimesinin aslı ise «يَتَنَاجَيُونَ»dur; yâ harfi üzerindeki damme ağır bulunup hazfedilmiş, iki sâkin harf bir araya gelince de karşılaşmaları sebebiyle yâ hazfedilmiştir. Yahut şöyle deriz: İllet harfi harekeli olup öncesi meftûh olduğu için elife dönüştü; iki sâkin harf bir araya gelince birincisi hazfedildi ve fetha elife delalet etmek üzere baki kaldı.
27666. Metin
[وقرأ] أبو حيوة «بالعِدْوان» بكسرِ العين.
Ebû Hayve, ayın harfinin kesresiyle «بِالْعِدْوَانِ» şeklinde [okumuştur].
27667. Metin
وقد تقدَّم قراءتا «ليحزنَ» بالضم والفتح في آل عمران. وقُرِىء بفتح الياءِ والزاي على أنه مسندٌ إلى الموصولِ بعده فيكونُ فاعلاً.
«لِيَحْزُنَ» kelimesinin zamme ve fetha ile olan iki kıraati Âl-i İmrân Suresi'nde geçmişti. Kendisinden sonraki ism-i mevsûle isnad edilmesi ve onun fâil olması üzere yâ ve zâ harflerinin fethasıyla [«لِيَحْزَنَ الَّذِينَ آمَنُوا» şeklinde] de okunmuştur.
27668. Metin
وقوله: {وَلَيْسَ بِضَآرِّهِمْ} يجوزُ أَنْ يكونَ اسمُ «ليس» ضميراً عائداً على الشيطان، وأَنْ يكونَ عائداً على الحزنِ المفهومِ مِنْ «ليحزنَ» قاله الزمخشري. والأولُ أَوْلَى للتصريحِ بما يعود عليه. [وقرأ] الضحاك «ومعصيات» جمعاً.
Cenâb-ı Hakk'ın: {وَلَيْسَ بِضَآرِّهِمْ} “onlara zarar veremez” kavlinde: «لَيْسَ»nin isminin şeytana raci bir zamir olması caiz olduğu gibi, «لِيَحْزُنَ» kelimesinden anlaşılan hüzne raci olması da caizdir; bunu ez-Zemahşerî söylemiştir. Birincisi, zamirin raci olduğu şeyin açıkça belirtilmiş olması sebebiyle daha evlâdır. ed-Dahhâk ise cemi olarak «وَمَعْصِيَاتِ» şeklinde [okumuştur].
27669. Metin
قوله: {لَوْلاَ يُعَذِّبُنَا} [المجادلة: ٨] هذه الجملةُ التحضيضيةُ في موضع نصبٍ بالقول.
Cenâb-ı Hakk'ın: {لَوْلَا يُعَذِّبُنَا} “bize azap etse ya!” kavli: Bu teşvik/tahdîd cümlesi, kavl (söz) fiili sebebiyle nasb mahallindedir.
27670. Metin
وقرأ نافع وابن عامر وحفص وأبو بكرٍ بخلافٍ عنه بضم شين «انشُزوا» في الحرفَيْن، والباقون بكسرِها، وهما لغتان بمعنىً واحد. يُقال: نَشَزَ أي ارتفع يَنْشِز ويَنْشُزُ كعَرَش يَعْرِش ويَعْرُش،
Nâfi', İbn Âmir, Hafs ve kendisinden gelen bir rivayetle Ebû Bekr, her iki yerde de «انْشُزُوا» kelimesinin şîn harfini zamme ile okumuşlar; diğer kıraat imamları ise kesre ile [«انْشِزُوا» şeklinde] okumuşlardır. Bunlar aynı manada iki lehçedir. Yükseldi manasında «نَشَزَ يَنْشِزُ ve يَنْشُزُ» denir; tıpkı «عَرَشَ يَعْرِشُ ve يَعْرُشُ»,
27671. Metin
وعَكَفَ يَعْكِف ويَعْكُف. وقد تقدَّم الكلامُ على هذه المادة في البقرة.
ve «عَكَفَ يَعْكِفُ ve يَعْكُفُ» gibi. Bu maddeye dair açıklama Bakara Suresi'nde geçmişti.
27672. Metin
قوله: {فِي المجالس} قرأ عاصم «المجالس» جمعاً اعتباراً بأنَّ لكلِّ واحدٍ منهم مجلساً. والباقون بالإِفراد، إذ المرادُ مجلسُ الرسولِ ﷺ، وهو أحسنُ مِنْ كونِه واحداً أريد به الجمعُ. وقُرىء «في المجلَس» بفتح اللام وهو المصدرُ أي: تَفَسَّحوا في جلوسِكم ولا تتضايَقوا. وقرأ الحسن وداود بن أبي هند وعيسى وقتادة «تَفاسَحُوا» والفُسْحَةُ: السَّعَةُ. وفَسَح له أي: وسَّعَ له.
Cenâb-ı Hakk'ın: {فِي الْمَجَالِسِ} “meclislerde” kavli: Âsım, onlardan her birinin bir meclisi olduğu mülahazasıyla cemi olarak «الْمَجَالِسِ» şeklinde okumuştur. Diğer kıraat imamları ise müfred olarak [«فِي الْمَجْلِسِ» şeklinde] okumuşlardır; zira murad edilen Resûlullah'ın [sallallâhu aleyhi ve sellem] meclisidir ki bu, onunla ceminin kastedildiği tek bir meclis olmasından daha güzeldir. Lâm harfinin fethasıyla masdar olarak «فِي الْمَجْلَسِ» şeklinde de okunmuştur, yani: Oturmanızda birbirinize yer açın ve sıkışmayın [demektir]. el-Hasan, Dâvûd b. Ebî Hind, Îsâ ve Katâde «تَفَاسَحُوا» şeklinde okumuşlardır. el-Fusha (الْفُسْحَةُ) genişlik demektir. «فَسَحَ لَهُ» ise ona genişlik sağladı (yer açtı) manasındadır.
27673. Metin
قوله: {والذين أُوتُواْ} يجوز أَنْ يكونَ معطوفاً على «الذين آمنوا» فهو مِنْ عطفِ الخاصِّ على العامِّ؛ لأن الذين أُوْتوا العلمَ بعضُ المؤمنين منهم. ويجوزُ أَنْ يكونَ «والذين أُوْتُوا» مِنْ عطفِ الصفاتِ أي: تكونُ الصفاتُ لذاتٍ واحدةٍ، كأنه قيل: يرفعُ الله المؤمنين العلماءَ. و «دَرَجاتٍ» مفعولٌ ثانٍ، وقد تقدَّم الكلامُ على نحوِ ذلك في الأنعام. وقال ابنُ عباس: تمَّ الكلامُ عند قولِه «منكم» وينتصِبُ «الذين أُوْتُوا» بفعلٍ مضمرٍ أي: ويَخُصُّ الذين أوتوا اللمَ بدرجات/، أو ويرْفعُهم درجاتٍ.
Cenâb-ı Hakk'ın: {وَالَّذِينَ أُوتُوا} “ve kendilerine [ilim] verilenleri” kavli: «الَّذِينَ آمَنُوا» üzerine matuf olması caizdir; dolayısıyla bu, hassın âm üzerine atfı kabilindendir, zira kendilerine ilim verilenler müminlerin bir kısmıdır. «وَالَّذِينَ أُوتُوا» ifadesinin sıfatların atfı kabilinden olması da caizdir; yani sıfatlar tek bir zata ait olur, sanki: "Allah âlim müminleri yükseltir" denilmiş gibi olur. «دَرَجَاتٍ» kelimesi ise ikinci mef'ûldür; bunun benzerine dair açıklama En'âm Suresi'nde geçmişti. İbn Abbâs şöyle demiştir: Kelam «مِنْكُمْ» “içinizden” kavlinde tamam olmuştur; «الَّذِينَ أُوتُوا» ise muzmer bir fiille nasb edilir, yani: / "İlim verilenleri derecelerle mümtaz kılar yahut onları derecelerle yükseltir."
27674. Metin
قوله: {فَإِذْ لَمْ تَفْعَلُواْ} في «إذْ» هذه ثلاثة أقوالٍ، أحدها: أنها على بابِها من المُضِيِّ. والمعنى: أنكم تركتم ذلك فيما مضى فتداركوه بإقامةِ الصلاةِ، قاله أبو البقاء. الثاني: أنَّها بمعنى «إذا»
Cenâb-ı Hakk'ın: {فَإِذْ لَمْ تَفْعَلُوا} “Mademki yapmadınız” kavlindeki bu «إِذْ» hakkında üç görüş vardır: Birincisi: Geçmiş zaman ifade etme aslı üzere olmasıdır. Mana şudur: Siz bunu geçmişte terk ettiniz, öyleyse namazı dosdoğru kılarak bunu telafi edin; bunu Ebu'l-Bekâ söylemiştir. İkincisi: «إِذَا» manasında olmasıdır;
27675. Metin
كقولِه: {إِذِ الأغلال} [غافر: ٧١] وقد تقدَّم الكلامُ فيه. الثالث: أنها بمعنى «إنْ» الشرطيةِ وهو قريبٌ مِمَّا قبلَه، إلاَّ أنَّ الفرقَ بين «إنْ» و «إذا» معروفٌ. ورُوي عن أبي عمرو «خَبِيرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ» بالياءِ مِنْ تحتُ. والمشهورُ عنه بتاءِ الخطاب كالجماعة.
Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın: {إِذِ الْأَغْلَالُ} “Boyunlarında lâleler olduğu zaman” kavlinde olduğu gibi; buna dair açıklama daha önce geçmişti. Üçüncüsü: Şart bildiren «إِنْ» manasında olmasıdır ki bu da bir öncekinin manasına yakındır; ancak «إِنْ» ile «إِذَا» arasındaki fark malumdur. Ebû Amr'dan alttan iki noktalı yâ ile «خَبِيرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ» şeklinde rivayet edilmiştir. Ondan meşhur olan rivayet ise cumhur gibi hitap tâ'sı iledir [«بِمَا تَعْمَلُونَ»].
27676. Metin
قوله: {مَّا هُم مِّنكُمْ وَلاَ مِنْهُمْ} : يجوزُ في هذه الجملةِ ثلاثةُ أوجهٍ، أحدُها: أنها مستأنفةٌ لا موضعَ لها من الإِعراب. أخبر عنهم بأنهم ليسوا من المؤمنين الخُلَّصِ. ولا من الكافرين الخلَّصِ، بل كقولِه: {مُّذَبْذَبِينَ بَيْنَ ذلك لاَ إلى هؤلاء وَلاَ إِلَى هؤلاء} [النساء: ١٤٣] . فالضميرُ في «ما هم» عائدٌ على الذين تَوَلَّوا، وهم المنافقون. وفي «منهم» عائدٌ على اليهود أي: الكافرين الخُلَّص. والثاني: أنها حالٌ مِنْ فاعل «تَوَلَّوا» والمعنى: على ما تقدَّم أيضاً. والثالث: أنها صفةٌ ثانيةً ل «قوماً» ، فعلى هذا يكون الضميرُ في «ما هم» عائداً على «قوماً» ، وهم اليهودُ. والضميرُ في «منهم» عائدٌ على الذين تَوَلَّوا يعني: اليهودُ ليسوا منكم أيها المؤمنون، ولا من المنافقين، ومع ذلك تولاَّهم المنافقون، قاله ابن عطية. إلاَّ أنَّ فيه تنافُرَ الضمائرِ؛ فإن الضميرَ في «ويَحْلِفون» عائدٌ على الذين تَوَلَّوْا، فعلى الوجهين الأوَّلَيْن تتحد الضمائرُ لعَوْدِها على الذين تَوَلَّوا، وعلى الثالث تختلفُ كما عَرَفْتَ تحقيقَه.
Cenâb-ı Hakk'ın: {مَّا هُم مِّنكُمْ وَلَا مِنْهُمْ} “Onlar ne sizdendirler ne de onlardandır” kavli: Bu cümlede üç vecih caizdir: Birincisi: İrabdan mahalli olmayan istînâfiyye (başlangıç) cümlesi olmasıdır. Onların halis müminlerden olmadıklarını ve halis kâfirlerden de olmadıklarını haber vermiştir; bilakis Yüce Allah'ın: {مُّذَبْذَبِينَ بَيْنَ ذَلِكَ لَا إِلَى هَؤُلَاءِ وَلَا إِلَى هَؤُلَاءِ} “Bunun arasında bocalayıp dururlar; ne bunlara ne de şunlara [bağlanırlar]” kavlindeki gibidir. «مَا هُمْ»daki zamir dost edinenlere racidir ki onlar münafıklardır. «مِنْهُمْ»deki zamir ise Yahudilere yani halis kâfirlere racidir. İkincisi: «تَوَلَّوْا» fiilinin fâilinden hâl olmasıdır; mana yine yukarıda geçtiği gibidir. Üçüncüsü: «قَوْماً» kelimesinin ikinci sıfatı olmasıdır; bu takdirde «مَا هُمْ»daki zamir «قَوْماً» kelimesine raci olur ki onlar Yahudilerdir. «مِنْهُمْ»deki zamir ise dost edinenlere raci olur; yani: Yahudiler ne sizdendir ey müminler, ne de münafıklardandır; buna rağmen münafıklar onları dost edinmişlerdir. Bunu İbn Atiyye söylemiştir. Ne var ki bunda zamirlerin tenâfuru (uyumsuzluğu) vardır; zira «وَيَحْلِفُونَ»daki zamir dost edinenlere racidir. İlk iki veche göre zamirler dost edinenlere raci olduğu için birlik arz eder, üçüncü veche göre ise tahkikini öğrendiğin üzere farklılık gösterir.
27677. Metin
قوله: {وَهُمْ يَعْلَمُونَ} جملةٌ حاليةٌ أي: يعلمون أنه كذِبٌ فيَمينُهم يمينٌ غموسٌ لا عُذْرَ لهم فيها.
Cenâb-ı Hakk'ın: {وَهُمْ يَعْلَمُونَ} “bile bile” kavli hâl cümlesidir; yani: onun yalan olduğunu bilirler, dolayısıyla yeminleri kendisinde hiçbir mazeretleri bulunmayan yemin-i gamûstur (batıran/günaha sokan yalandan yemindir).
27678. Metin
قوله: {أَيْمَانَهُمْ جُنَّةً} : مفعولان ل «اتَّخذوا» . وقرأ العامَّةُ «أَيْمانَهم» بفتحِ الهمزةِ جمع يمين. والحسن بكسرِها مصدراً. وقوله: {لَّن تُغْنِيَ عَنْهُمْ} قد تقدَّمَ في آل عمران.
Cenâb-ı Hakk'ın: {أَيْمَانَهُمْ جُنَّةً} “yeminlerini kalkan” kavli: «اتَّخَذُوا» fiilinin iki mef'ûlüdür. Cumhur, yemîn kelimesinin çoğulu olarak hemzenin fethasıyla «أَيْمَانَهُمْ» şeklinde okumuştur. el-Hasan ise masdar olarak kesre ile [«إِيمَانَهُمْ» şeklinde] okumuştur. Cenâb-ı Hakk'ın: {لَّن تُغْنِيَ عَنْهُمْ} “onlara fayda vermeyecektir” kavli ise Âl-i İmrân Suresi'nde geçmişti.
27679. Metin
قوله: {استحوذ} : جاءَ به على الأصلِ، وهو فصيحٌ استعمالاً، وإنْ شَذَّ قياساً. وقد أَخْرجه عمرُ ﵁ على القياس فقرأ «استحاذ» كاستقام، وتقدَّمَتْ هذه المادةُ في سورةِ النساءِ عند قولِه: {أَلَمْ نَسْتَحْوِذْ} [النساء: ١٤١] .
Cenâb-ı Hakk'ın: {اسْتَحْوَذَ} “hâkimiyeti altına almıştır” kavli: Aslı üzere (i'lâl kuralı uygulanmadan) gelmiştir; kıyasa göre şâzz olsa da kullanım bakımından fasihtir. Ömer [radıyallâhu anh] ise bunu kıyasa uygun hale getirerek «اسْتَقَامَ» gibi «اسْتَحَاذَ» şeklinde okumuştur. Bu madde Nisâ Suresi'nde Yüce Allah'ın: {أَلَمْ نَسْتَحْوِذْ} “üstünlük sağlamadık mı?” kavlinde geçmişti.
27680. Metin
قوله: {كَتَبَ الله لأَغْلِبَنَّ} : يجوز أَنْ يكونَ «كَتَبَ» جرى مَجْرَى القَسَم فأُجيبَ بما يُجاب به. وقال أبو البقاء: «وقيل: هي جوابُ» كَتَبَ «لأنَّه بمعنى قال» . وهذا ليس بشيءٍ لأنَّ «قال» لا يَقْتضِي جواباً فصوابُه ما قَدَّمْتُه. ويجوزُ أَنْ يَكون «لأَغْلِبَنَّ» جوابَ قسمٍ مقدرٍ، وليس بظاهر.
Cenâb-ı Hakk'ın: {كَتَبَ اللَّهُ لَأَغْلِبَنَّ} “Allah: 'Mutlaka galip geleceğim' diye yazmıştır” kavli: «كَتَبَ» fiilinin kasem (yemin) yerine geçmesi ve kaseme verilen cevapla cevaplanmış olması caizdir. Ebu'l-Bekâ: "Denildi ki: Bu cümle «كَتَبَ» fiilinin cevabıdır; çünkü o 'dedi' manasındadır" demiştir. Bu ise bir değer taşımaz (tutarsızdır); zira «قَالَ» fiili bir cevap iktiza etmez, doğrusu benim önce belirttiğimdir. «لَأَغْلِبَنَّ» ifadesinin mukadder bir kasemin cevabı olması da caizdir ancak bu zâhir (açık) değildir.
27681. Metin
قوله: {يُوَآدُّونَ} : هو المفعولُ الثاني ل «تَجِدُ» ويجُوز أَنْ تكونَ المتعديةَ لواحدٍ بمعنى صادَفَ ولقي، فيكون «يوادُّون» . حالاً أو صفةً ل «قوماً» . والواوُ في «ولو كانوا» حاليةٌ وتقدم تحريرُه غيرَ
Cenâb-ı Hakk'ın: {يُوَادُّونَ} “sevgi besleyen” kavli: «تَجِدُ» fiilinin ikinci mef'ûlüdür. Fiilin rastladı, buldu manasında tek mef'ûle müteaddî olması da caizdir; bu durumda «يُوَادُّونَ» cümlesi «قَوْماً» kelimesinin hâli veya sıfatı olur. «وَلَوْ كَانُوا»daki vâv ise hâliyedir ve bunun tahlili daha önce defalarca...
27682. Metin
مرة. وقدَّم أولاً الآباءَ لأنهم تجبُ طاعتُهم على أبناءِهم، ثم ثّنَّى بالأبناءِ لأنهم أَعْلَقُ بالقلوب وهم حَبَّاتُها:
defalarca [geçmişti]. İlk olarak babaları öne geçirdi; çünkü evlatları üzerine onlara itaat vaciptir. Sonra evlatları ikinci sırada zikretti; çünkü onlar kalplere en çok bağlı olanlardır ve onun habbeleridir (ciğerpareleridir):
27683. Metin
٤٢٤١ - فإنما أَوْلادُنا بَيْنَا ... أكبادُنا تَمْشِي على الأرضِ
4241 - Bizim aramızdaki evlatlarımız ancak... Yeryüzünde yürüyen ciğerlerimizdir.
27684. Metin
الأبياتُ المشهورة في الحماسةِ، ثَلَّثَ بالإِخوان لأنهم هم الناصرُون بمنزلة العَضُدِ من الذِّراع. قال:
[Bu,] el-Hamâse'deki meşhur beyitlerdendir. Üçüncü olarak kardeşleri zikretti; zira onlar yardımcılardır, kol için pazı mesabesindedirler. [Şair] şöyle demiştir:
27685. Metin
٤٢٤٢ - أخاك أخاك إنَّ مِنْ لا أخا له ... كساعٍ إلى الهَيْجا بغيرِ سلاحِ
4242 - Kardeşine [sarıl], kardeşine! Zira kardeşi olmayan kimse... Savaşa silahsız koşan gibidir.
27686. Metin
وإنَّ ابنَ عمِّ المَرْءِ فاعْلَمْ جناحُه ... وهل ينهَضُ البازي بغير جَناح؟
Bil ki kişinin amcaoğlu onun kanadıdır... Doğan kuşu hiç kanatsız havalanabilir mi?
27687. Metin
ثم رَبَّع بالعشيرةِ، لأنَّ بها يسْتغاثُ، وعليها يُعْتمد. قال:
Sonra dördüncü olarak akrabayı/aşireti zikretti; çünkü onlardan yardım istenir ve onlara güvenilir. [Şair] şöyle demiştir:
27688. Metin
٤٢٤٣ - لا يَسْألون أخاهم حين يَنْدُبُهُم ... في النائباتِ على ما قال بُرْهانا
4243 - Sıkıntılı anlarda kardeşleri onları yardıma çağırdığı vakit... Söylediği söze dair ondan delil istemezler.
27689. Metin
وقرأ أبو رجاء «عشيراتِهم» بالجمع، كما قرأها أبو بكر في التوبة كذلك. وقرأ العامَّةُ «كَتَبَ» مبنياً للفاعل وهو اللَّهُ تعالى، «
Ebû Recâ «عَشِيرَاتِهِمْ» şeklinde cemi (çoğul) olarak okumuştur; nitekim Ebû Bekr de Tevbe Suresi'nde bunu böyle okumuştur. Cumhur ise fâiline mebni (etken) olarak «كَتَبَ» [şeklinde] okumuştur ki fâil Yüce Allah'tır, «
27690. Metin
الإِيمانَ» نصباً وأبو حيوةَ وعاصمٌ في رواية المفضل «كُتِبَ» مبنياً للمفعول، «الإِيمانُ» رفعٌ به. والضميرُ في «منه» للَّهِ تعالى. وقيل: يعودُ على الإِيمان؛ لأنه رُوحٌ يَحْيا به المؤمنون في الدارَيْنِ.
الإِيمَانَ» kelimesi de mensuptur. Ebû Hayve ile Mufaddal rivayetinde Âsım ise mef'ûlüne mebni (edilgen) olarak «كُتِبَ», «الإِيمَانُ» kelimesini de onunla merfû okumuşlardır. «مِنْهُ»deki zamir Yüce Allah'a aittir. İmana raci olduğu da söylenmiştir; zira o, müminlerin iki cihanda da kendisiyle dirildiği bir ruhtur.