27863. Metin
سورة الجمعة قوله: {الملك} : هذه قراءةُ العامَّة أعني جرَّ «الملِكِ» وما بعده نعتاً له والبدلُ ضعيفٌ لاشتقاقِها. وقرأ أبو وائل ومسلمة ابن محارب ورؤبةُ بالرفعِ على إضمار مبتدأ مُقْتَضٍ للمدح. قال الزمخشريُّ: «ولو قُرِىء بالنصب على قولهم» الحمدُ الله أهلَ الحَمْد «لكان وجهاً» . وقرأ زيد بن علي «القَدُّوس» بفتح القاف. وتقدَّم الكلامُ عليه وعلى الأمِّيِّ والأمِّيِّين جَمْعِه. و «يَتْلُوا» وما بعده صفاتٌ لرسول.
Cuma Suresi {الملك} “hükümrandır” sözü: Bu, cumhurun kıraatidir; yani {الملِكِ} “hükümran” kelimesinin ve sonrasının, O'nun [Allah'ın] sıfatı olarak mecrûr okunmasıdır. Müştak (türemiş) olmaları sebebiyle bedel olması zayıftır. Ebû Vâil, Mesleme b. Muhârib ve Rû'be, övgü gerektiren gizli bir mübtedânın [haberi olarak] merfû okumuşlardır. Zemahşerî şöyle demiştir: «Eğer 'el-Hamdü lillâhi ehle'l-hamdi' sözlerindeki gibi mensûb okunsaydı, bu da bir vecih olurdu.» Zeyd b. Ali, {القَدُّوس} “mukaddestir” kelimesini kâf harfinin fethasıyla [el-Kaddûs şeklinde] okumuştur. Bu kelime ile {الأمِّيِّ} ve bunun çoğulu olan {الأمِّيِّين} hakkındaki açıklama daha önce geçmişti. {يَتْلُوا} “okur” ve sonrasındaki ifadeler ise [gönderilen] elçinin sıfatlarıdır.
27864. Metin
قوله: {وَآخَرِينَ} : فيه وجهان، أحدُهما: أنه مجرورٌ عطفاً على الأمِّيِّيْنَ، أي: وبَعَثَ في آخرين من الأمِّيِّيْنَ. و {لَمَّا يَلْحَقُواْ بِهِمْ} صفةٌ ل «آخرين» قبلُ. والثاني: أنه منصوبٌ عَطْفاً على الضمير المنصوبِ في «يَعَلِّمُهم» ، أي: ويُعَلِّمُ آخرين لم يَلْحقوا بهم وسيَلْحقون، وكلُّ مَنْ يَعْلَم شريعةَ محمدٍ ﷺ إلى آخرِ
{وَآخَرِينَ} “ve diğerlerine de” sözünde iki vecih vardır. Birincisi: {الأمِّيِّيْنَ} “ümmîler” kelimesine matuf olarak mecrûrdur; yani: [Aralarından] ümmî olan diğer bir topluluğa da [peygamber olarak] göndermiştir. {لَمَّا يَلْحَقُواْ بِهِمْ} “henüz onlara katılmamış olan” ifadesi, önceki {آخرين} “diğerlerine de” kelimesinin sıfatıdır. İkincisi: {يَعَلِّمُهم} “onlara öğretir” fiilindeki mensûb zamire matuf olarak mensûbtur; yani: Henüz onlara yetişmemiş olup ileride yetişecek olan diğer kimselere de öğretir. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in şeriatını ahir zamana kadar öğrenen herkes için
27865. Metin
الزمان فرسولُ اللَّهِ ﷺ مُعَلِّمه بالقوة؛ لأنه أصلُ ذلك الخيرِ العظيمِ والفَضْل الجَسيمِ.
Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem bilkuvve onun öğreticisidir; zira o, bu büyük hayrın ve yüce lütfun asıl kaynağıdır.
27866. Metin
قوله: {حُمِّلُواْ التوراة} : هذه قراءةُ العامَّةِ. وقرأ زيد بن علي ويحيى بن يعمر «حَمَلوا» مخففاً مبنياً للفاعل.
{حُمِّلُواْ التوراة} “kendilerine Tevrat yükletilip” sözü: Bu, cumhurun kıraatidir. Zeyd b. Ali ve Yahyâ b. Ya'mer ise şeddesiz ve mâlum sîga ile {حَمَلوا} şeklinde okumuşlardır.
27867. Metin
قوله {كَمَثَلِ الحمار} هذه قراءةُ العامَّةِ. وقرأ عبدُ الله «حِمارٍ» منكَّراً. وهو في قوة قراءةِ الباقين؛ لأنَّ المراد بالحمارِ الجنسُ. ولهذا وُصِفَ بالجملةِ بعده كما سيأتي. وقرأ المأمون ابن هارون الرشيد «يُحَمَّلُ» مشدَّداً مبنياً للمفعول. والجملة مِنْ «يَحْمِلُ» أو «يُحْمَّلُ» فيها وجهان، أحدُهما: وهو المشهورُ أنَّها في موضع الحال من «الحمار» والثاني: أنَّها في موضع الصفةِ للحمار لجريانِه مَجْرى النكرة؛ إذ المُرادِ به الجنسُ. قال الزمخشري: «أو الجرِّ على الوصفِ؛ لأنَّ الحمارَ كاللئيمِ في قوله:
{كَمَثَلِ الحمار} “eşeğin durumu gibidir” sözü: Bu, cumhurun kıraatidir. Abdullah [b. Mes'ûd] ise nekre olarak {حِمارٍ} şeklinde okumuştur. Bu, diğerlerinin kıraatiyle aynı kuvvettedir; zira merkepten kasıt cinstir. Bu sebeple ileride geleceği üzere kendisinden sonraki cümle ile nitelenmiştir. Harûn er-Reşîd'in oğlu el-Me'mûn, {يُحَمَّلُ} şeklinde şeddeli ve meçhul sîga ile okumuştur. {يَحْمِلُ} veya {يُحَمَّلُ} cümlesinde iki vecih vardır; birincisi -ki meşhur olanıdır-: {الحمار} kelimesinden hâl konumunda olmasıdır. İkincisi: Cins kastedildiği için nekre hükmünde olması hasebiyle {الحمار} kelimesinin sıfatı konumunda olmasıdır. Zemahşerî şöyle demiştir: «Veya sıfat olarak cer mahallindedir; çünkü el-hımâr (eşek), şairin şu sözündeki el-leîm (alçak adam) gibidir:
27868. Metin
٤٢٦١ - ولَقد أَمُرُّ على اللئيمِ يَسُبُّني ... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
4261 - Bana sövüp duran alçak adama uğrarım da... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
27869. Metin
وقد تقدَّم تحريرُ هذا، وأنَّ منه عند بعضِهم {وَآيَةٌ لَّهُمُ الليل نَسْلَخُ} [يس: ٣٧] وأنَّ» نَسْلَخُ «نعتٌ ل الليل. والجمهورُ يَجْعَلونه حالاً للتعريف
Bunun tahkiki daha önce geçmişti; bazılarna göre {وَآيَةٌ لَّهُمُ الليل نَسْلَخُ} “Gece de onlar için bir delildir; biz ondan sıyırıp çekeriz” [Yâsîn, 37] ayetindeki {نَسْلَخُ} cümlesinin {الليل} kelimesinin sıfatı olması da bu kabildendir. Cumhur ise lafzî belirlilikten ötürü
27870. Metin
اللفظي. وأمَّا على قراءةِ عبد الله فالجملةُ وصفٌ فقط، ولا يمتنعُ أَنْ تكونَ حالاً عند سيبويه.
bunu hâl kabul eder. Abdullah'ın kıraatine göre ise cümle sadece sıfattır; bununla birlikte Sîbeveyh'e göre hâl olması da imkânsız değildir.
27871. Metin
والأَسْفار: جمعُ سِفْرٍ، وهو الكتابُ المجتمعُ الأوراقِ.
el-Esfâr (الأَسْفار), sayfaları bir araya toplanmış büyük kitap anlamına gelen sifr (سِفْر) kelimesinin çoğuludur.
27872. Metin
قوله {بِئْسَ مَثَلُ القوم} فيه أوجهٌ، أحدها: وهو الظاهرُ المشهور أنَّ» مَثَلُ القوم «فاعلُ» بِئْس «. والمخصوصُ بالذَّمِّ الموصولُ بعده فَيُشْكِلُ؛ لأنه/ لا بُدَّ مِنْ تصادُقِ فاعلِ نِعْم وبِئْسَ والمخصوصِ، وهنا المَثَلُ ليس القومَ المكذِّبين. والجواب: أنَّه على حَذْفِ مضافٍ، أي: بِئْسَ مَثَلُ القومِ مَثَلُ الذين كَذَّبوا. الثاني: أنَّ» الذين «صفةٌ للقوم فيكونُ مجرورَ المحلِّ، والمخصوصُ بالذمِّ محذوفٌ لِفَهْمِ المعنى تقديره: بِئْس مَثَلُ القومِ المكذِّبين مَثَلُ هؤلاء، وهو قريبٌ من الأولِ. الثالث: أنَّ الفاعلَ محذوفٌ، وأنَّ مَثَلَ القومِ هو المخصوصُ بالذِّم، تقديرُه: بِئْسَ المَثَلُ مَثَلُ القوم، ويكونُ الموصولُ نعتاً للقوم أيضاً، وإليه يَنْحو كلامُ ابنِ عطيةً، فإنه قال:» والتقديرُ: بِئْسَ المَثَلُ مَثَلُ القومِ. وهذا فاسدٌ؛ لأنَّه لا يُحْذَفُ الفاعلُ عند البَصْريين، إلاَّ في مواضعَ ثلاثةٍ، ليس هذا منها، اللهم إلاَّ أَنْ يقولَ بقولِ الكوفيين. الرابع: أَنْ يكونَ التمييزُ محذوفاً، والفاعل المُفَسَّرُ به مستترٌ تقديرُه: بئس مَثَلاً مَثَلُ القوم، وإليه يَنْحو كلامُ الزمخشريِّ فإنه قال: «بئْسَ مَثَلاً مَثَلُ القوم» فيكونُ الفاعلُ
{بِئْسَ مَثَلُ القوم} “O topluluğun durumu ne kötüdür!” sözünde vecihler vardır. Birincisi -ki zahir ve meşhur olanıdır-: {مَثَلُ القوم} terkibi {بِئْس} fiilinin failidir. Zemme tahsis edilen (özel olarak yerilen) ise kendisinden sonraki ism-i mevsûldür. Bu durumda bir müşkil ortaya çıkar; zira {نِعْم} ve {بِئْسَ} fiillerinin faili ile mahsûsun (zemmedilenin) birbiriyle örtüşmesi gerekir; burada ise mesel (durum), yalanlayan topluluğun bizzat kendisi değildir. Cevap şudur: Burada bir muzâf hazfedilmiştir; yani [takdiri]: 'Yalanlayanların durumu, o topluluğun durumu ne kötüdür!' şeklindedir. İkincisi: {الذين} ism-i mevsûlü {القوم} kelimesinin sıfatıdır, dolayısıyla mahallen mecrûrdur; zemme tahsis edilen kısım ise anlamdan anlaşıldığı için hazfedilmiştir. Takdiri: 'Yalanlayan o kavmin durumu, şunların durumu ne kötüdür!' demektir ve bu birinciye yakındır. Üçüncüsü: Fail hazfedilmiştir ve {مَثَلُ القوم} terkibi zemme tahsis edilen kısımdır. Takdiri: 'O temsil ne kötü bir temsildir; kavmin temsilidir' şeklindedir; ism-i mevsûl de kavmin sıfatı olur. İbn Atiyye'nin sözü de bu yöndedir; nitekim o: «Takdiri: 'O temsil ne kötü bir temsildir; kavmin temsilidir'» demiştir. Bu görüş tutarsızdır; çünkü Basralılara göre fail, bu durumun dahil olmadığı üç yer dışında hazfedilmez; meğerki Kûfelilerin görüşünü benimsemiş olsun. Dördüncüsü: Temyiz hazfedilmiştir ve onunla açıklanan fail müstetirdir (gizlidir). Takdiri: 'Durum olarak o kavmin durumu ne kötüdür!' şeklindedir. Zemahşerî'nin sözü de buna meyletmektedir; nitekim o: «Durum olarak kavmin durumu ne kötüdür» demiştir. Bu durumda fail
27873. Metin
مستتراً، مُفَسَّرٌ ب «مَثَلاً» ، و «مَثَلُ القومِ» هو المخصوصُ بالذمِّ والموصولُ صفةٌ له، وحُذِفَ التمييزُ، وهذا لا يُجيزه سيبويهِ وأصحابُه البتةَ، نَصُّوا على امتناعِ حَذْفِ التمييزِ، وكيف يُحْذَفُ وهو مُبَيِّنٌ؟
müstetir olup {مَثَلاً} ile açıklanmıştır; {مَثَلُ القومِ} ise zemme tahsis edilen kısımdır, ism-i mevsûl de onun sıfatıdır ve temyiz hazfedilmiştir. Sîbeveyh ve arkadaşları buna kesinlikle cevaz vermezler; temyizin hazfedilmesinin imkânsız olduğunu açıkça belirtmişlerdir. Zaten açıklayıcı bir öge iken nasıl hazfedilebilir ki?
27874. Metin
قوله: {أَنَّكُمْ أَوْلِيَآءُ} : سادٌّ مَسَد المفعولَيْنِ، أو المفعولِ، على الخلافِ. و «لله» متعلِّقٌ ب «أَوْلياء» أو بمحذوف نعتاً ل أولياء و {مِن دُونِ الناس} كذلك.
{أَنَّكُمْ أَوْلِيَآءُ} “sizin dostlar olduğunuzu” sözü: İhtilafa göre iki mef'ûlün veya tek mef'ûlün yerine geçmiştir. {لله} “Allah'ın” ifadesi, {أَوْلياء} kelimesine veya {أولياء} için sıfat olan mahzûf bir kelimeye mütealliktir. {مِن دُونِ الناس} “insanlardan başka” ifadesi de böyledir.
27875. Metin
وقوله {فَتَمَنَّوُاْ الموت} جوابُ الشرطِ. والعامَّةُ بضمِّ الواوِ، وهو الأصلُ في واو الضميرِ. وابن السَّمَيْفع وابن يعمر وابن أبي إسحاق بكسرها، وهو أصلُ التقاءِ الساكنين. وابن السَّميفع أيضاً بفتحها، وهذا طَلَبٌ للتخفيف، وتقدَّم نحوُه في قولِه {اشتروا الضلالة} [البقرة: ١٦] وحكى الكسائيُّ إبدالَ الواوِ همزةً.
{فَتَمَنَّوُاْ الموت} “ölümü dileyin” sözü şartın cevabıdır. Cumhur vâv harfini damme ile okumuştur; zamir olan vâv harfinde asıl olan budur. İbnü's-Semeyfa', İbn Ya'mer ve İbn Ebî İshâk ise iki sâkinin karşılaşmasındaki asıl kural gereği kesre ile okumuşlardır. İbnü's-Semeyfa'dan hafifletme arayışıyla fetha ile okuduğu da rivayet edilmiştir; bunun benzeri {اشتروا الضلالة} “sapıklığı satın aldılar” [Bakara, 16] ayetinde geçmişti. Kisâî ise vâv harfinin hemzeye dönüştürüldüğünü nakletmiştir.
27876. Metin
قوله: {وَلاَ يَتَمَنَّونَهُ} : وقال في البقرة «ولن يتمنَّوْه» قال الزمشخري: «لا فرقَ بين» لا «و» لن «في أنَّ كلَّ واحدٍ منهما نفيٌ للمستقبل، إلاَّ أنَّ في» لن «تأكيداً وتشديداً ليس في» لا «، فأتى مرةً بلفظ التأكيد» ولن يتمنَّوْه «، ومرةً بغير لفظِه» ولا يتمنَّوْنه «. قال
{وَلاَ يَتَمَنَّونَهُ} “onu asla dileyemezler” sözü: Bakara sûresinde ise «ve len yetemennevhu» {وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ} buyurmuştur. Zemahşerî şöyle demiştir: «Her ikisinin de geleceği nefyetmesi bakımından 'lâ' ile 'len' arasında fark yoktur; ancak 'len' edatında 'lâ' edatında bulunmayan bir tekit ve şiddet vardır. Bu yüzden bir defasında tekit lafzıyla 've len yetemennevhu', bir defasında da bu lafız olmaksızın 've lâ yetemennevnehû' şeklinde gelmiştir.» [Ebû Hayyân der ki:] Şeyh [Zemahşerî] dedi ki:
27877. Metin
الشيخ:» وهذا رجوعٌ منه عن مذهبِه: وهو أنَّ «لن» تَقْتَضي النفي على التأبيد إلى مذهبِ الجماعة وهو أنَّها لا تَقْتَضْيه «قلت: وليس فيه رجوعٌ، غايةُ ما فيه أنه سكَتَ عنه، وتشريكُه بين» لا «و» لن «في نفي المستقبل لا يَنْفي اختصاصَ» لن «بمعنى آخرَ. وقد تقدَّم الكلامُ على هذا بأشبعَ منه هنا في البقرة.
«Bu, onun kendi mezhebi olan 'len edatının ebedî nefy gerektirdiği' görüşünden, cemaatin 'bunu gerektirmediği' yönündeki mezhebine dönmesidir.» Ben derim ki: Burada bir dönüş yoktur; olsa olsa bu hususta sükût etmiştir. Geleceğin nefyi konusunda 'lâ' ile 'len' edatlarını ortak tutması, 'len' edatının başka bir anlama mahsus olmasını nefyetmez. Bununla ilgili açıklama bundan daha doyurucu bir şekilde Bakara sûresinde geçmişti.
27878. Metin
قوله: {فَإِنَّهُ مُلاَقِيكُمْ} : في الفاءِ وجهان أحدُهما: أنها داخلةٌ لِما تَضَمَّنه الاسمُ مِنْ معنى الشرطِ، وحُكْمُ الموصوفِ بالموصول حكمُ الموصولِ في ذلك. والثاني: أنَّها مزيدةٌ مَحْضَةٌ لا للتضمين المذكور. وأفسدَ هؤلاء القولَ الأول بوجهَيْن، أحدُهما أنَّ ذلك إنَّما يجوز إذا كان المبتدأُ أو اسمُ «إنَّ» موصولاً، واسمُ «إنَّ» هنا ليس بموصولٍ، بل موصوفٌ بالموصول. والثاني: أنَّ الفِرارَ مِنْ الموتِ لا يُنْجَي منه، فلم يُشْبِهِ الشرطَ، يعنى أنه متحققٌ فلم يُشْبه الشرطَ الذي هو مِنْ شأنِه الاحتمالُ.
{فَإِنَّهُ مُلاَقِيكُمْ} “o mutlaka sizinle karşılaşacaktır” sözünde geçen fâ harfinde iki vecih vardır: Birincisi: İsmin içerdiği şart anlamından dolayı dahil olmuştur; zira ism-i mevsûlle nitelenen ismin hükmü, bu hususta ism-i mevsûlün hükmü gibidir. İkincisi: Söz konusu anlamı içermek için değil, sırf zâid olarak gelmiştir. Bu görüştekiler birinci görüşü iki yönden çürütmüşlerdir: Birincisi, bu durum ancak mübtedâ veya 'inne'nin ismi bizzat mevsûl olduğunda caizdir; buradaki 'inne'nin ismi ise mevsûl değil, mevsûlle nitelenen bir isimdir. İkincisi, ölümden kaçmak insanı kurtarmaz; dolayısıyla şarta benzememektedir. Yani ölüm kesin olarak gerçekleşecektir; bu yüzden doğasında ihtimal bulunan şart yapısına benzemez.
27879. Metin
وأُجيب عن الأول: بأنَّ الموصوفَ مع صفتِه كالشيءِ الواحدِ، ولأن «الذي» لا يكونَ إلاَّ صفةً. فإذا لم يُذْكَرِ الموصوفُ دخلَتِ الفاءُ، والموصوفُ مرادٌ، فكذلك إذا صَرَّح بها. وعن الثاني: بأنَّ خَلْقاً كثيراً يَظُنُّونَ أنَّ الفِرارَ مِنْ أسبابِ الموتِ يُنَجِّيهم إلى وقتٍ آخر. وجوزَّ مكي
Birinci itiraza şöyle cevap verilmiştir: Nitelenen isim sıfatıyla birlikte tek bir şey gibidir ve 'ellezî' sadece sıfat olur. Sıfatlanan açıkça zikredilmediğinde fâ dahil olur ve sıfatlanan kastedilir; açıkça zikredildiğinde de durum aynıdır. İkinci itiraza ise şöyle cevap verilmiştir: Pek çok insan ölüm sebeplerinden kaçmanın kendilerini başka bir vakte kadar kurtaracağını sanır. Mekkî ise
27880. Metin
أَنْ يكونَ الخبرُ قولَه {الذي تَفِرُّونَ مِنْهُ} ، وتكون الفاءُ جوابَ الجملة. قال: «كما تقول: زيدٌ منطلقٌ فقُمْ إليه» وفيه نظر؛ لأنه لا تَرَتُّبَ بين قولِه: {إِنَّ المَوْتَ الذي تَفِرُّونَ مِنْهُ} وبين قولِه: {فَإِنَّهُ مُلاَقِيكُمْ} فليس نظيراً لِما مَثَّله.
{الذي تَفِرُّونَ مِنْهُ} “kendisinden kaçtığınız” ifadesinin haber, fâ harfinin ise cümlenin cevabı olmasını caiz görmüştür. O: «Tıpkı senin 'Zeyd gidicidir, ona ayağa kalk' demen gibidir» demiştir. Fakat bu görüş tartışmalıdır; çünkü {إِنَّ المَوْتَ الذي تَفِرُّونَ مِنْهُ} “Kendisinden kaçtığınız ölüm şüphesiz” sözü ile {فَإِنَّهُ مُلاَقِيكُمْ} “o mutlaka sizinle karşılaşacaktır” sözü arasında [sebep-sonuç şeklinde] bir terettüp yoktur; dolayısıyla verdiği örneğe denk değildir.
27881. Metin
وقرأ زيد بن علي «إنه» دونَ فاء وفيها أوجه، أحدُها: أنَّه مستأنفٌ، وحينئذٍ يكونُ الخبرُ نفسَ الموصولِ كأنه قيلَ: إنَّ الموتَ هو الشيءُ الذي تَفِرُّونَ منه، قاله الزمخشري. الثاني: أنَّ الخبرَ الجملةُ: «إنَّه مُلاقيكم» . وحينئذٍ يكونُ الموصولُ نعتاً للموت. الثالث: أَنْ يكونَ «إنَّه» تأكيداً؛ لأنَّ الموتَ لَمَّا طال الكلامُ أُكِّدَ الحرفُ توكيداً لفظيَّاً، وقد عَرَفْتَ أنه لا يُؤَكَّدُ كذلك إلاَّ بإعادةِ ما دَخَلَ عليه. أو بإعادةِ ضميرِه، فأُكِّد بإعادةِ ضمير ما دَخَلَتْ عليه «إنَّ» وحينئذٍ يكون الموصولُ نعتاً للموتِ، و «مُلاقِيكم» خبرُه كأنه قيل: إنَّ الموتَ إنَّه مُلاقيكم.
Zeyd b. Ali fâ harfi olmaksızın {إنه} şeklinde okumuştur. Bunda vecihler vardır: Birincisi: Cümlenin müstakil (istînâf) olmasıdır; bu durumda haber bizzat ism-i mevsûlün kendisi olur. Sanki şöyle denilmiştir: Şüphesiz ölüm, kendisinden kaçtığınız şeydir. Bunu Zemahşerî söylemiştir. İkincisi: Haberin {إنَّه مُلاقيكم} cümlesi olmasıdır. Bu takdirde ism-i mevsûl 'el-mevt' kelimesinin sıfatı olur. Üçüncüsü: {إنَّه} ifadesinin tekit olmasıdır; zira söz uzayınca 'el-mevt' kelimesi lafzî olarak tekit edilmiştir. Bilindiği üzere harf ancak dahil olduğu şeyin iade edilmesiyle veya onun zamirinin iade edilmesiyle tekit edilebilir; burada da 'inne'nin dahil olduğu ismin zamiri iade edilerek tekit yapılmıştır. Bu durumda ism-i mevsûl 'el-mevt' kelimesinin sıfatı, {مُلاقِيكم} ise haber olur; sanki şöyle denilmiştir: Şüphesiz ölüm, muhakkak sizinle karşılaşacaktır.
27882. Metin
قوله: {مِن يَوْمِ الجمعة} : «مِنْ» هذه بيانٌ ل «إذا» وتفسيرٌ لها قاله الزمخشريُّ. وقال أبو البقاء: إنَّها بمعنى «في» ، أي: في يوم. وقرأ العامَّةُ «الجمعة» بضمَّتَيْن. وقرأ ابن الزبير وزيد ابن علي وأبو حيوة وأبو حيوة وأبو عمروٍ في روايةٍ بسكونِ الميم. فقيل: هي لغةٌ في الأولى وسُكِّنَتْ تخفيفاً، وهي لغةُ تميم. وقيل: / هو مصدرٌ بمعنى
{مِن يَوْمِ الجمعة} “Cuma günü” sözü: Buradaki {مِنْ} harf-i cerri {إذا} lafzının beyânı ve tefsiridir; bunu Zemahşerî söylemiştir. Ebû'l-Bekâ ise {في} (içinde) anlamında olduğunu, yani 'cuma gününde' demek olduğunu ifade etmiştir. Cumhur {الجمعة} kelimesini iki damme ile [el-Cumuati şeklinde] okumuştur. İbnü'z-Zübeyr, Zeyd b. Ali, Ebû Hayve ve bir rivayette Ebû Amr ise mîm harfinin sükûnu ile [el-Cum'ati şeklinde] okumuşlardır. Bunun birinci kullanımdaki bir lehçe olduğu ve hafifletmek için sâkin kılındığı söylenmiştir ki bu, Temîm lehçesidir. Bir görüşe göre de
27883. Metin
الاجتماع. وقيل: لَمَّا كان بمعنى الفعل صار كرجل هُزْأَة، أي: يُهْزَأ به، فلمَّا كان في الجمعة معنى التجمُّع أُسْكِن؛ لأنه مفعولٌ به في المعنى، أو يُشْبهه فصارَ كهُزْأَة الذي يُهْزأ به. قاله مكي، وكذا قال أبو البقاء: «هو بمعنى المُجْتَمَع فيه مثلَ: رجل ضُحْكَة، أي: يُضْحك منه» وقال مكي: «يجوزُ إسكان الميم استخفافاً. وقيل: هي لغةٌ» . قلت: قد تقدَّم أنها قراءةٌ، وأنها لغةُ تميم. وقال الشيخ: «ولغةٌ بفتحِها لم يُقْرَأ بها» قلت: قد نقلها قراءةً أبو البقاء فقال: «ويقرأ بفتح الميم بمعنى الفاعِل، أي: يومَ المكان الجامع. مثلَ: رجلٌ ضُحْكَة، أي: كثيرُ الضَّحِك» وقال مكي قريباً منه، فإنه قال: «وفيه لغةٌ ثالثةٌ بفتح الميم على نسبةِ الفعل إليها، كأنَّها تَجْمع الناسَ كما يُقال: رجلٌ لُحَنَة، إذا كان يُلَحِّن الناس، وقُرَأَة، إذا كان يُقْرِىءُ الناس» ، ونقلها قراءةً أيضاً الزمخشري، إلاَّ أنه جعلَ الجُمْعةَ بالسكون هو الأصلَ، وبالمضموم مخفَّفاً منه فقال: «يوم الجُمعة: يوم الفوجِ المجموعِ كقولهم: ضُحْكَة للمضحوك منه. ويومُ الجُمعة بفتح الميم: يومُ الوقتِ الجامعِ كقولهم: ضُحَكة ولُعَبة، ويومُ الجُمُعة تثقيلٌ للجُمْعَة كما قيل: عُسُرة في عُسْرة
toplanmak (el-ictimâ') anlamında bir masdardır. Yine denilmiştir ki: Fiil anlamında olunca, kendisiyle alay edilen kişi için kullanılan 'racülün hüz'eh' kelimesi gibi olmuştur; cuma kelimesinde toplanma anlamı bulununca sâkin yapılmıştır; çünkü o anlam bakımından mef'ûlün bihtir veya ona benzemektedir, böylece kendisiyle alay edilen 'hüz'eh' gibi olmuştur. Bunu Mekkî söylemiştir. Ebû'l-Bekâ da şöyle demiştir: «İçinde toplanılan [gün] anlamındadır; nitekim kendisinden gülünen kimse için 'racülün duhkeh' denmesi gibidir.» Mekkî: «Hafifletmek maksadıyla mîm harfinin sükûn ile okunması caizdir. Bunun bir lehçe olduğu da söylenmiştir» der. Ben derim ki: Bunun bir kıraat ve Temîm lehçesi olduğu daha önce geçmişti. Şeyh [Ebû Hayyân]: «Mîm'in fethasıyla olan lehçe ile ise kıraat yapılmamıştır» demiştir. Ben derim ki: Ebû'l-Bekâ bunu bir kıraat olarak nakletmiş ve: «Fâil anlamında mîm'in fethasıyla da okunur; yani toplayan yerin günü demektir. Tıpkı çok gülen adam için 'racülün dahakeh' denmesi gibi» demiştir. Mekkî de buna yakın bir ifadeyle şöyle demiştir: «Fiilin o güne nispet edilmesiyle mîm'in fethasıyla üçüncü bir lehçe daha vardır; sanki insanları topluyor gibidir; nitekim insanları yanlışa düşüren kimseye 'racülün luhaneh', insanlara kurra eğitimi veren kişiye de 'kurraeh' denmesi gibi.» Zemahşerî de bunu bir kıraat olarak nakletmiş, ancak sükûnlu olan 'el-cum'a' kelimesini asıl, dammeli olanı ise ondan hafifletilmiş kabul ederek şöyle demiştir: «Yevmü'l-Cüm'ati: Kendisine gülünene 'dühkeh' denmesi gibi, toplanmış topluluğun günüdür. Mîm'in fethasıyla 'Yevmü'l-Ceme'ati' ise; 'dahakeh' ve 'la'abeh' sözlerindeki gibi toplayıcı vaktin günüdür. 'Yevmü'l-Cümu'ati' ise, 'usr' kelimesinde 'usur' denmesi gibi 'el-cüm'a' kelimesinin ağırlaştırılmış şeklidir.
27884. Metin
وقُرِىء بهن جميعاً» وتقديرُه: يوم الوقتِ الجامعِ أحسنُ من تقدير أبي البقاءِ: يوم المكانِ الجامعِ؛ لأنَّ نسبةَ الجمعِ إلى الظرفَيْن مجازٌ فالأَوْلى إبقاؤُه زماناً على حالِه.
Ve hepsiyle de okunmuştur.» Zemahşerî'nin 'toplayıcı vaktin günü' şeklindeki takdiri, Ebû'l-Bekâ'nın 'toplayıcı mekânın günü' şeklindeki takdirinden daha güzeldir; çünkü toplama fiilinin her iki zarfa nispet edilmesi mecazdır, dolayısıyla kelimeyi kendi asıl hâli olan zaman anlamında bırakmak daha evladır.
27885. Metin
قوله: {انفضوا إِلَيْهَا} : أعاد الضمير على التجارة دونَ اللهو؛ لأنها الأهمُّ في السبب. قال ابن عطية: «وقال: إليها ولم يقل: إليهما تَهَمُّماً بالأهمِّ، إذ كانَتْ هي سببَ اللهوِ ولم يكن اللهوُ. سبَبَها. وتأمَّلْ أنْ قُدِّمِتْ التجارةُ على اللهو في الرؤية؛ لأنها أهمُّ وأُخِّرت مع التفضيل، لتقعَ النفسُ أولاً على الأَبْيَن» انتهى. وفي قولِه «لم يَقُلْ إليهما» ثم أَجابَ بما ذكَرَ نَظَرٌ لا يَخْفَى؛ لأنَّ العطفَ ب «أو» لا يُثنَّى معه الضميرُ ولا الخبرُ ولا الحالُ ولا الوصف؛ لأنها لأحدِ الشيئَيْن، ولذلك تأوَّل الناسُ «إنْ يكُنْ غنياً أو فقيراً فاللَّهُ أَوْلى بهما» كما قَدَّمتهُ في موضعِه، وإنما الجوابُ عنه: أنه وَحَدَّ الضميرَ لأنَّ العطفَ ب «أو» وإنما جيْءَ بضميرِ التجارة دونَ ضمير اللهوِ وإن كان جائزاً لِما ذكَره ابنُ عطيةَ مِنْ الجوابِ، وهو الاختمام كما قاله غيرُ واحدٍ. وقد قال الزمخشريُّ قريباً ممَّا قاله ابنُ عطية فإنه قال: «كيف قال: إليها، وقد ذكرَ شيئَيْن؟ قلت: تقديرُه: إذ رأوا تجارةً انفَضُّوا إليها أو لَهْواً انفَضُّوا إليه، فحذف أحدهما لدلالة المذكورِ عليه، وكذلك قراءةُ مَنْ قرأ» انفَضُّوا إليه «انتهى. قوله: قلتُ تقديرُه إلى آخره، يُشْعِرُ، بأنَّه كان حقُّ الكلام أَنْ
{انفضوا إِلَيْهَا} “ona yönelip dağıldılar” sözü: Zamiri eğlenceye değil ticarete döndürmüştür; çünkü asıl sebep odur. İbn Atiyye şöyle demiştir: «Daha önemli olana ihtimam göstermek amacıyla 'ileyhimâ' (ikisine) demeyip 'ileyhâ' (ona) demiştir; zira eğlencenin sebebi ticaret idi, ticaretin sebebi eğlence değildi. Dikkat edilirse, daha mühim olduğu için görme fiilinde ticaret eğlenceden önce getirilmiş; tafdîl (üstünlük) ifadesinde ise nefsin öncelikle daha açık ve net olana yönelmesi için sonraya bırakılmıştır» [sözü bitti]. Onun «'ileyhimâ' demedi» ifadesi ve ardından buna getirdiği cevap üzerinde gizli kalmayacak bir eleştiri noktası vardır; zira {أو} (veya) ile yapılan atıfta zamir, haber, hâl ve sıfat tesniye (ikil) yapılmaz; çünkü o, iki şeyden biri içindir. Bu sebepledir ki insanlar, ilgili yerinde zikrettiğim üzere: «İster zengin olsun ister fakir, Allah ikisine de daha yakındır» ayetini tevil etmişlerdir. Buradaki asıl cevap şudur: Atıf {أو} ile yapıldığı için zamir tekil getirilmiştir. Câiz olmasına rağmen eğlence zamiri yerine ticaret zamirinin getirilmesi ise, İbn Atiyye'nin verdiği cevapta belirttiği üzere ona verilen önemden (ihtimamdan) ötürüdür; nitekim bunu birden fazla âlim de söylemiştir. Zemahşerî de İbn Atiyye'nin söylediğine yakın bir ifade kullanarak şöyle demiştir: «İki şey zikrettiği hâlde nasıl 'ileyhâ' demiştir? Derim ki: Takdiri şöyledir: 'Bir ticaret gördüklerinde ona yönelip dağıldılar veya bir eğlence gördüklerinde ona yönelip dağıldılar.' Zikredilenin delalet etmesi sebebiyle birisi hazfedilmiştir. Nitekim 'infaddû ileyhi' şeklinde okuyan kimsenin kıraati de böyledir.» Onun «Derim ki takdiri şöyledir...» şeklindeki sözü, kelâmın hakkının
27886. Metin
يُثَنَّى الضمير، ولكنه حُذِف. وفيه ما قَدَّمتُه لك: مِنْ أنَّ المانعَ مِن ذَلك أمرٌ صناعيٌ وهو العطفُ ب» أو «.
zamirin tesniye kılınması gerektiği, fakat hazfedildiği hissini vermektedir. Oysa sana daha önce aktardığım gibi: Buna engel olan şey dilbilgisi kuralına ait (sınaî) bir durumdur; o da {أو} ile atıf yapılmış olmasıdır.
27887. Metin
وقرأ ابن أبي عبلةَ» إليه «أعاد الضميرَ إلى اللهو وقد نَصَّ على جوازِ ذلك الأخفش سَماعاً من العرب نحو:» إذا جاءك زيد أو هند فأَكْرِمه «وإن شئْتَ» فأكرِمْها «. وقرأ بعضهُم» إليهما «بالتثنية. وتخريجُها كتخريجِ {إِن يَكُنْ غَنِيّاً أَوْ فَقِيراً} [النساء: ١٣٥] وقد تقدَّم تحريرُه.
İbn Ebî Able ise zamiri eğlenceye döndürerek {إليه} şeklinde okumuştur. Ahfeş, Araplardan işitilen «Sana Zeyd veya Hind geldiğinde ona ikram et» [şeklindeki cümlede] dilersen müzekker zamirle 'fe-ekrimhu', dilersen müennes zamirle 'fe-ekrimhâ' demenin caiz olduğunu açıkça belirtmiştir. Bazıları ise tesniye ile {إليهما} şeklinde okumuşlardır. Bunun açıklaması {إِن يَكُنْ غَنِيّاً أَوْ فَقِيراً} “İster zengin olsun ister fakir” [Nisâ, 135] ayetinin açıklaması gibidir ve bunun tahkiki daha önce geçmişti.
27888. Metin
قوله: {وَتَرَكُوكَ} جملةٌ حاليةٌ مِنْ فاعل» انفَضُّوا «و» قد «مقدرةٌ عند بعضِهم وقولِه {مَا عِندَ الله خَيْرٌ} » ما «موصولَةٌ مبتدأ، و» خيرٌ «خبرُها.
{وَتَرَكُوكَ} “ve seni bıraktılar” sözü, {انفَضُّوا} fiilinin failinden hâl cümlesidir; bazılarna göre başında gizli bir {قد} vardır. {مَا عِندَ الله خَيْرٌ} “Allah'ın katında olan daha hayırlıdır” sözündeki {ما} ism-i mevsûl olup mübtedâ, {خَيْرٌ} ise onun haberidir.