Meâric

Semîn el-Halebî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

28307. Metin

سورة المعارج قوله: {سَأَلَ} : قرأ نافع وابنُ عامر بألفٍ مَحْضَةٍ. والباقون بهمزةٍ مُحَقَّقةٍ، وهي الأصلُ، وهي اللغةُ الفاشيةُ. ثم لك في «سأل» وجهان أحدُهما: أنْ يكونَ قد ضُمِّنَ معنى دعا؛ فلذلك تعدَّى بالباء، كما تقول: دعوت بكذا. والمعنى: دعا داعٍ بعذابٍ. والثاني: أَنْ يكونَ على أصلِه. والباءُ بمعنى عن، كقوله:

Meâric Suresi Cenâb-ı Hakk'ın: {سَأَلَ} “İstedi/sordu” kavli: Nâfi‘ ve İbn Âmir, katıksız bir elifle [harekesiz hemze şeklinde sâle (سال) diye] okumuşlardır. Diğer kıraat imamları ise tahkikli hemze ile [se'ele (سَأَلَ) şeklinde] okumuşlardır ki asıl olan ve yaygın kabul gören lügat de budur. Ardından «سأل» kelimesinde senin için iki vecih söz konusudur: Birincisi: [Kelimenin] çağırdı/istedi (دعا) anlamını tazammun etmiş (içermiş) olmasıdır; nitekim tıpkı senin «şunu istedim/çağırdım» (دعوت بكذا) demen gibi bu sebeple bâ (ب) harf-i cerri ile müteaddî olmuştur. Mana ise: «Dua eden/isteyen biri bir azap istedi/çağırdı» şeklindedir. İkincisi ise: Kendi asıl anlamı üzere olmasıdır. [Bu durumda] bâ (ب) harfi, şairin şu sözünde olduğu gibi «عن» (hakkında/dair) anlamındadır:

28308. Metin

٤٣٢٦ - فإن تَسْألوني بالنساء. . . . . . . . . ... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

4326 - Kadınlar hakkında bana soracak olursanız. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

28309. Metin

«فأسْأل بن خبيرا» ، وقد تقدَّم تحقيقُه. والأولُ أَوْلَى؛ لأن التجوُّزَ في الفعل أَوْلَى منه في الحرف لقوتِه.

«O halde bunu bir bilene sor» [ifadesinde de böyledir]; nitekim bunun tahkiki daha önce geçmişti. Birinci vecih daha evladır; çünkü fiilde mecaz yapılması, kuvvetinden dolayı harfte [mecaz] yapılmasından daha evladır.

28310. Metin

وأمَّا القراءةُ بالألفِ ففيها ثلاثةُ أوجهٍ، أحدها: أنها بمعنى قراءةِ الهمزة، وإنما خُفِّفَتْ بقَلْبِها ألفاً، وليس بقياسِ تخفيفِ مثِلها، بل قياسُ تخفيفِها جَعْلُها بينَ بينَ. والباءُ على هذا الوجهِ كما في الوجهِ الذي

Elif ile olan kıraate gelince, onda üç vecih bulunmaktadır: Birincisi: Hemzeli kıraat anlamında olmasıdır; [hemze] sadece elife kalbedilerek teshil edilmiştir (hafifletilmiştir). Gerçi onun gibisinin teshilinde kıyas bu değildir; aksine onun teshilindeki kıyas, [hemzeyi] beyne-beyne (hemze ile elif arası) kılmaktır. Bâ (ب) harf-i cerri ise bu veche göre, az önce geçen

28311. Metin

تقدَّم. الثاني: أنها مِنْ سال يَسال مثلُ خاف يَخاف. وعينُ الكلمةِ واوٌ. قال الزمخشري: «وهي لغةُ قريش يقولون: سِلْتَ تَسالُ، وهما يتسايلان» . قال الشيخ: «وينبغي أَنْ يُتَثَبَّتَ في قوله:» إنها لغةُ قريشٍ، لأنَّ ما جاء في القرآنِ من باب السؤالِ هو مهموزٌ، أو أصلُه الهمزُ، كقراءةِ مَنْ قرأ «وسَلُوا اللهُ مِنْ فضلِه» [النساء: ٣٢] إذ لا جائزٌ أَنْ يكونَ مِنْ «سال» التي عينُها واوٌ، إذ كان يكون ذلك «وسَالوا اللهَ» مثلَ «خافوا» ، فيَبْعُدُ أن يجيءَ ذلك كلُّه على لغةِ غيرِ قريشٍ، وهم الذين نَزَل القرآنُ بلغتِهم إلاَّ يسيراً، فيه لغةُ غيرِهم. ثم في كلامِ الزمخشريِّ «وهما يتسايَلان» بالياء، وهو وهمٌ من النسَّاخ، إنما الصوابُ: يتساوَلان بالواو، لأنه صَرَّحَ أولاً أنه من السُوال يعني بالواو الصريحةِ، وقد حكى أبو زيدٍ عن العربِ: «هما يتساولان» . الثالث: أنَّها مِنْ السَّيَلان. والمعنى: سالَ وادٍ في جهنم بعذابٍ، فالعينُ ياءٌ، ويؤيِّدُه قراءةُ ابن عباس «سالَ سَيْلٌ» . قال الزمخشريُّ: «والسَّيْلُ مصدرٌ في معنى السائلِ كالغَوْر بمعنى الغائر. والمعنى: اندفع عليهم وادي عذابٍ» انتهى. والظاهرُ الوجهُ الأولُ لثبوتِ ذلك لغةً مشهورةً قال:

vecihteki gibidir. İkincisi: Tıpkı hâfe yehâfu (خاف يَخاف) gibi sâle yesâlu (سال يَسال) fiilinden olmasıdır. Kelimenin ayne'l-fiili (orta harfi) vâv'dır. Zemahşerî şöyle demiştir: «Bu Kureyş'in lügatidir; sılte tesâlu (سِلْتَ تَسالُ - sen sordun/sorarsın) ve humâ yetesâyelâni (وهما يتسايلان - o ikisi karşılıklı soruyorlar) derler.» Şeyh [Ebû Hayyân] demiştir ki: «Onun ‘Bu Kureyş'in lügatidir’ sözünde durup iyice düşünmek gerekir; zira Kur'an'da sorma babından gelen ne varsa hepsi hemzelidir veya aslı hemzedir; nitekim {وَسْـَٔلُوا اللّٰهَ مِنْ فَضْلِهِ} “Allah'tan lütfunu isteyin” [Nisâ 32] şeklinde okuyan kimsenin kıraati de böyledir. Çünkü bunun ayne'l-fiili vâv olan ‘sâle’den (سال) gelmesi caiz değildir; zira öyle olsaydı tıpkı ‘hâfû’ (خافوا) gibi ‘ve sâlullâhe’ (وسَالوا اللهَ) olurdu. Dolayısıyla az bir kısmı hariç bizzat kendi lügatleriyle Kur'an inmiş olan Kureyş'in dışındaki bir lügate bunların tamamının hamledilmesi uzak bir ihtimaldir. Ayrıca Zemahşerî'nin ifadesindeki yâ ile olan ‘ve humâ yetesâyelâni’ (وهما يتسايَلان) kelimesi müstensihlerin bir vehmidir (hatasıdır); doğrusu vâv ile ‘yetesâvelâni’ (يتساولان) şeklindedir. Çünkü o ilk başta bunun açıkça vâv ile süâl'den (السُوال) olduğunu belirtmiştir; nitekim Ebû Zeyd de Araplardan ‘humâ yetesâvelâni’ (هما يتساولان) sözünü nakletmiştir.» Üçüncüsü: [Kelimenin] seyelân (السَّيَلان - akmak) kökünden olmasıdır. Mana şudur: Cehennemde bir vadi azap ile aktı. Dolayısıyla ayne'l-fiili yâ'dır. İbn Abbâs'ın ‘sâle seylün’ (سالَ سَيْلٌ) kıraati de bunu desteklemektedir. Zemahşerî şöyle demiştir: «‘es-Seyl’ (السَّيْلُ), gâir (batan) anlamındaki gavr (الغَوْر) gibi sâil (akan) anlamında bir masdardır. Mana ise: Üzerlerine bir azap vadisi taştı/hücum etti demektir» [ifade] sona erdi. Meşhur bir lügat olarak sübut bulmasından dolayı birinci vecih daha zâhirdir. Şair şöyle demiştir:

28312. Metin

٤٣٢٧ - سالَتْ هُذَيْلٌ رسولَ اللهِ فاحشةً ... ضَلَّتْ هُذَيلٌ بما سالَتْ ولم تُصِبِ

4327 - Hüzeyl kabilesi Allah Resûlü'nden çirkin bir şey istedi ... Hüzeyl istediği şey yüzünden saptı ve isabet edemedi.

28313. Metin

وقرأ أُبَيٌّ وعبد الله «سال سالٌ» مثلَ «مال» وتخريجُها: أنَّ الأصلَ «سائلٌ» فحُذِفَتْ عينُ الكلمةِ وهي الهمزةُ، واللامُ محلُّ الإِعرابِ وهذا كما قيل: «هذا شاكٌ» في شائِكِ السِّلاح وقد تقدَّم الكلامُ على مادةِ السؤالِ في أول البقرة، / فعليك باعتبارِه.

Ubeyy ve Abdullah [İbn Mes‘ûd], mâl (مال) kelimesi gibi «سال سالٌ» [sâle sâlün] şeklinde okumuşlardır. Bunun tahrîci şöyledir: Aslı ‘sâilün’ (سائلٌ) idi; kelimenin ayne'l-fiili olan hemze hazfedildi, lâm ise irabın mahallidir. Bu, silâhı keskin/batıcı (شائِكِ السِّلاح) manasında ‘hâzâ şâkin’ (هذا شاكٌ) denilmesine benzer. Soru (سؤال) maddesi hakkındaki bahis Bakara suresinin başında geçmişti; / ona müracaat etmelisin.

28314. Metin

والباءُ تتعلَّق ب «سال» من السَّيَلان تعلُّقَها ب «سال الماءُ بزيدٍ» . وجَعَلَ بعضُهم الباءَ متعلقةً بمصدرٍ دَلَّ عليه فِعْلُ السؤال، كأنه قيل: ما سؤالُهم؟ فقيل: سؤالُهم بعذابٍ، كذا حكاهُ الشيخ عن الإِمام فخر الدين، ولم يَعْتَرِضْه. وهذا عَجَبٌ؛ فإنَّ قولَه أولاً «إنه متعلِّقٌ بمصدرٍ دَلَّ عليه فِعْلُ السؤال» يُنافي تقديرَه بقولِه: «سؤالُهم بعذاب» ؛ لأنَّ الباءَ في هذا التركيبِ المقدَّرِ تتعلَّق بمحذوفٍ لأنها خبرُ المبتدأ، لا بالسؤال.

Bâ (ب) harf-i cerri, akmak (seyelân) anlamındaki «سال» fiiline, tıpkı «Su Zeyd ile birlikte aktı/Zeyd'i sürükleyip aktı» (سال الماءُ بزيدٍ) cümlesindeki taalluku gibi taalluk eder. Bazıları ise bâ harf-i cerrini soru fiilinin delalet ettiği bir masdara taalluk ettirmişlerdir; sanki: «Onların sorusu nedir?» denilmiş, ardından: «Onların sorusu bir azap hakkındadır» (سؤالُهم بعذاب) denilmiş gibidir. Şeyh [Ebû Hayyân] bunu İmam Fahruddin [er-Râzî]'den nakletmiş ve ona itiraz etmemiştir. Bu ise şaşılacak bir durumdur; zira onun ilk önce söylediği «soru fiilinin delalet ettiği bir masdara taalluk etmektedir» sözü, «onların sorusu azap iledir/hakkındadır» (سؤالُهم بعذاب) şeklindeki takdiriyle çelişmektedir. Çünkü bu takdir edilen terkipte bâ harf-i cerri mahzuf bir kelimeye taalluk eder, zira o mübtedanın haberidir, yoksa soru masdarına [taalluk etmez].

28315. Metin

وقال الزمخشري: «وعن قتادةَ: سأل سائلٌ عن عذابِ الله بمَنْ يَنْزِلُ وعلى مَنْ يقعُ؟ فَنَزَلَتْ، و» سأَل «على هذا الوجهِ مُضَمَّنٌ معنى عُنِيَ واهتمَّ» .

Zemahşerî şöyle demiştir: «Katâde'den rivayet edildiğine göre: İsteyen/soran biri Allah'ın azabının kime ineceğini ve kimin başına geleceğini sordu; bunun üzerine bu ayet indi. Bu veche göre «سأل» kelimesi, ilgilendi ve ehemmiyet verdi (عُنِيَ واهتمَّ) manasını tazammun etmiştir.»

28316. Metin

قوله: {لِلْكَافِرِينَ} : فيه أوجهٌ، أحدُها: أَنْ يتعلَّقَ ب «سأل» مضمَّناً معنى «دَعا» كما تقدَّم، أي: دعا لهم بعذابٍ واقع. الثاني: أَنْ يتعلَّقَ ب «واقعٍ» واللامُ للعلةِ، أي: نازلٌ لأجلِهم. الثالث: أن يتعلَّقَ بمحذوفٍ صفةً ثانيةً ل «عذابٍ» ، أي: كائنٍ للكافرين. الرابع: أَنْ

Cenâb-ı Hakk'ın: {لِلْكَافِرِينَ} “Kâfirler için” kavlinde birkaç vecih vardır: Birincisi: Daha önce geçtiği üzere «dua etti/istedi» (دَعا) manasını tazammun etmiş olarak «سأل» fiiline taalluk etmesidir; yani: Onların aleyhine vuku bulacak bir azap diledi/istedi. İkincisi: «واقعٍ» kelimesine taalluk etmesidir ve lâm illet (sebep) içindir; yani: Onların yüzünden/onlar için inecek olan. Üçüncüsü: Mahzuf bir kelimeye taalluk ederek «عذابٍ» kelimesinin ikinci sıfatı olmasıdır; yani: Kâfirlere ait olan/vuku bulacak olan. Dördüncüsü:

28317. Metin

يكونَ جواباً للسائلِ، فيكونَ خبرَ مبتدأ مضمرٍ، أي: هو للكافرين. الخامس: أَنْ تكونَ اللامُ بمعنى على، أي: واقعٍ على الكافرين، ويؤيِّده قراءةُ أُبَيّ «على الكافرين» ، وعلى هذا فهي متعلِّقةٌ ب «واقعٍ» لا على الوجهِ الذي تقدَّم قبلَه.

Soruyu sorana bir cevap olmasıdır; bu durumda gizli bir mübtedanın haberi olur, yani: «O, kâfirler içindir» (هو للكافرين) takdirindedir. Beşincisi: Lâm harfinin «على» (üzerine/aleyhine) manasında olmasıdır; yani: Kâfirlerin üzerine vuku bulacak olan. Ubeyy'in «على الكافرين» kıraati de bunu destekler. Buna göre bu [lâm], kendisinden önceki vecihten farklı olarak doğrudan «واقعٍ» kelimesine müteallıktır.

28318. Metin

وقال الزمخشريُّ: «فإنْ قلتَ: بم يتصِلُ قولُه» للكافرين «؟ قلت: هو على القولِ الأولِ متصلٌ بعذاب صفةً له، أي: بعذابٍ واقعٍ كائنٍ للكافرين، أو بالفعل، أي: دعا للكافرين بعذابٍ واقعٍ، أو بواقع، أي: بعذابٍ نازلٍ لأَجْلِهم. وعلى الثاني: هو كلامٌ مبتدأٌ، جواباً للسائل، أي: هو للكافرين» انتهى.

Zemahşerî şöyle demiştir: «Eğer: ‘{لِلْكَافِرِينَ} kavli neye bağlıdır?’ dersen, derim ki: Birinci kavle göre azap (عذاب) kelimesine sıfat olarak bağlıdır; yani ‘kâfirlere ait gerçekleşecek bir azap ile’ demektir; yahut fiile bağlıdır, yani ‘kâfirlerin aleyhine gerçekleşecek bir azap diledi/istedi’ demektir; yahut vâkı‘ (واقع) kelimesine bağlıdır, yani ‘onların yüzünden inecek bir azap ile’ demektir. İkinci kavle göre ise, soruyu sorana bir cevap olarak müstakil bir kelamdır (mübteda-haberdir); yani ‘o, kâfirler içindir’ demektir» [ifade] sona erdi.

28319. Metin

قال الشيخ: «وقال الزمشخريُّ:» أو بالفعلِ، أي: دعا للكافرين، ثم قال: وعلى الثاني وهو ثاني ما ذَكَرَ في توجيهِه للكافرين قال: هو كلامٌ مبتدأٌ جواباً للسائلِ، أي: هو للكافرين. وكان قد قَرَّر أنَّ «سَأَلَ» ضُمِّن معنى «دعا» فعُدِّيَ تعديتَه، كأنه قال: دعا داعٍ بعذابٍ، مِنْ قولِك: دعا بكذا إذا استدعاه وطَلَبه، ومنه قولُه تعالى: {يَدْعُونَ فِيهَا بِكلِّ فَاكِهَةٍ} [الدخان: ٥٥] انتهى. فعلى ما قَرَّره أنه متعلِّقٌ ب «دعا» يعني ب «سأل» ،

Şeyh [Ebû Hayyân] demiştir ki: «Zemahşerî: ‘Yahut fiile bağlıdır, yani kâfirlerin aleyhine istedi/dua etti’ demiş, ardından: ‘İkinci kavle göre ise -ki bu, {لِلْكَافِرِينَ} kavlinin tevcihinde zikrettiği ikinci husustur- o, soruyu sorana bir cevap olarak müstakil bir kelamdır (cümledir); yani o, kâfirler içindir’ demiştir. Oysa o, «سَأَلَ» fiilinin «دعا» (dua etti/istedi) manasını tazammun ettiğini ve onun gibi müteaddî olduğunu takrir etmişti; sanki: ‘İsteyen biri bir azap istedi/dua etti’ demiştir ki bu, bir kimsenin bir şeyi talep edip istediğinde söylediğin ‘filan şeyi istedi/çağırdı’ (دعا بكذا) sözünden gelir; nitekim Allah Teâlâ'nın: {يَدْعُونَ فِيهَا بِكُلِّ فَاكِهَةٍ} “Orada her türlü meyveyi isterler” [Duhân 55] kavli de bundandır. Dolayısıyla onun takrir ettiği üzere bu ifade «دعا» fiiline yani «سأل» fiiline müteallık iken,

28320. Metin

فكيف يكونُ كلاماً مبتدأ جواباً للسائلِ، أي: هو للكافرين؟ هذا لا يَصِحُّ «.

nasıl soruyu sorana cevap olarak müstakil bir kelam (cümle) olup ‘o, kâfirler içindir’ anlamına gelebilir? Bu sahih değildir.»

28321. Metin

هذا كلامُ الشيخِ برُمَّتِه، وقد غَلِط على أبي القاسم في فَهْمِه عنه قولَه:» وعلى الثاني إلى آخره «فمِنْ ثَمَّ جاء التَّخْبيطُ الذي ذكرَه. والزمخشريُّ إنما عنى بالثاني قولَه:» وعن قتادةَ سأل سائلٌ عن عذابِ الله على مَنْ يَنْزِلُ وبمَنْ يقع، فنزلَتْ، وسأَلَ على هذا الوجهِ مُضَمَّنٌ معنى عُنِيَ واهتم «فهذا هو الوجهُ الثاني المقابِلُ للوجهِ الأولِ: وهو أنَّ» سأَلَ «مضمَّنٌ معنى» دعا «، ولا أدري كيف تَخَبَّط على الشيخِ حتى وقع فيما وَقَعَ، ونَسَبَ الزمخشريَّ إلى الغَلَطِ، وأنه أخذ قولَ قتادةَ والحسنِ وأفسَده؟ والترتيبُ الذي رتَّبه الزمخشريُّ في تعلُّقِ اللامِ مِنْ أحسنِ ما يكونُ صناعةً ومعنى.

Şeyh'in sözü tamamen bundan ibarettir. O, Ebu'l-Kâsım [ez-Zemahşerî]'nin «İkinci kavle göre ise... ilâ âhirihi» sözünü anlamada ona haksızlık etmiş/yanılmıştır; nitekim zikrettiği kargaşa da buradan kaynaklanmıştır. Zemahşerî ‘ikinci’ sözüyle yalnızca şunu kastetmiştir: «Katâde'den rivayet edildiğine göre: Bir soran Allah'ın azabının kime ineceğini ve kime vuku bulacağını sordu; bunun üzerine bu ayet indi. ‘Sordu’ (سأَلَ) fiili bu veche göre ilgilendi ve ehemmiyet verdi (عُنِيَ واهتم) manasını tazammun etmiştir.» İşte birinci vechün -ki o da «سأَلَ» fiilinin «دعا» manasını tazammun etmesidir- karşısındaki ikinci vecih budur. Şeyh'e ne oldu da böyle bir kargaşaya düşüp bu hatayı yaptı ve Zemahşerî'yi hataya nispet ederek onun Katâde ile Hasan'ın sözünü alıp bozduğunu söyledi, bilemiyorum. Zemahşerî'nin lâm harfinin taalluku hususunda yaptığı sıralama ise hem kural hem de mana bakımından olabilecek en güzel sıralamalardandır.

28322. Metin

قوله: {لَيْسَ لهُ دافِعٌ} يجوزُ أَنْ يكونَ نعتاً آخر ل» عذابٍ «، وأَنْ يكونَ مستأنفاً، والأولُ أظهرُ، وأَنْ يكونَ حالاً مِنْ» عذاب «لتخصُّصه: إمَّا بالعملِ، وإمَّا بالصفة، وأَنْ يكونَ حالاً من الضميرِ في» للكافرين «إنْ جَعَلْناه نعتاً ل» عذابٍ «.

Cenâb-ı Hakk'ın: {لَيْسَ لَهُ دَافِعٌ} “Onu savacak hiçbir şey/kimse yoktur” kavlinin, «عذابٍ» kelimesi için bir başka sıfat olması da müstakil bir cümle (istînâf) olması da caizdir; birinci ihtimal daha zâhirdir. Yine ister ameliyle isterse sıfatıyla tahsis edilmiş olmasından ötürü «عذاب» kelimesinden hâl olması caiz olduğu gibi; şayet onu «عذابٍ» kelimesine sıfat kılarsak {لِلْكَافِرِينَ} kavlindeki zamirden hâl olması da caizdir.

28323. Metin

قوله: {مِّنَ الله} : يجوزُ أَنْ يتعلَّق ب «دافعٌ» بمعنى: ليس له دافعٌ مِنْ جهته إذا جاء وقتُه، وأَنْ يتعلَّقَ ب «واقع» وبه بَدَأَ الزمخشريُّ، أي: واقعٌ من عندِه. وقال أبو البقاء: «ولم يَمْنَعِ النفيُ من ذلك؛ لأنَّ» ليس «فعلٌ» ، كأنه استشعرَ أنَّ ما قبلَ النفيِ لاَ يعملُ فيما بعدَه، فأجاب: بأنَّ النفيَ لَمَّا كان فِعْلاً ساغ ذلك.

Cenâb-ı Hakk'ın: {مِّنَ اللّٰهِ} “Allah'tan” kavli: Vakti geldiğinde O'nun tarafından [gelen azabı] savacak kimse yoktur anlamında «دافعٌ» kelimesine taalluk edebileceği gibi; Zemahşerî'nin de öncelikle zikrettiği üzere O'nun katından vuku bulacak anlamında «واقع» kelimesine de taalluk edebilir. Ebü'l-Bekâ şöyle demiştir: «Nefiy (olumsuzluk) buna engel olmamıştır; çünkü «ليس» bir fiildir.» Sanki o, nefiy edatından önce gelen kelimenin nefiyden sonra gelen kısımda amel edemeyeceğini hissetmiş ve: «Nefiy bir fiil olunca bu caiz olmuştur» diye cevap vermiştir.

28324. Metin

وقال الشيخ: «والأجودُ أَنْ يكونَ» من الله «متعلقاً ب» واقعٍ «، و» ليس له دافعٌ «جملةُ اعتراضٍ بين العاملِ ومعمولِه» انتهى. وهذا إنما يأتي على القولِ بأنَّ الجملةَ مستأنفةٌ، لا صفةٌ ل «عذاب» وهو غيرُ الظاهرِ، كما تقدَّم لأَخْذِ الكلامِ بعضِه بحُجْزَةِ بعضٍ.

Şeyh [Ebû Hayyân] demiştir ki: «En uygun olanı {مِّنَ اللّٰهِ} kavlinin «واقعٍ» kelimesine müteallık olması, {لَيْسَ لَهُ دَافِعٌ} kavlinin ise âmil ile ma‘mûlü arasında bir itiraz (ara) cümlesi olmasıdır» [ifade] sona erdi. Bu görüş ancak cümlenin «عذاب» kelimesine sıfat değil de müstakil (istînâfiye) olduğu kavline göre geçerlidir; oysa daha önce geçtiği üzere sözün birbirine kenetlenmiş olmasından dolayı zâhir olan bu değildir.

28325. Metin

قوله: {ذِي} صفقةٌ ل «الله» . والعامَّةُ «تَعْرُج» بالتاء «منْ فوقُ. والكسائيُّ بالياءِ مِنْ تحتُ وهما كقراءتَيْ» فناداه الملائكةُ «، التاءِ، واسْتَضْعَفَها بعضهُم: من حيث إنَّ مَخْرَج الجيمَ بعيدٌ/ مِنْ مَخْرَجِ التاءِ. وأُجيب عن ذلك: بأنَّها قريبةٌ من الشينِ؛ لأنَّ النَّفَس الذي في الشينِ يُقَرِّبُها مِنْ مَخْرَجِ التاءِ، الجيمُ تُدْغَمُ في الشين لِما بينهما من التقاربِ في المَخْرَجِ والصفةِ، كما تقدَّم في {أَخْرَجَ شَطْأَهُ} [الفتح: ٢٩] فَحُمِل الإِدغامُ في التاءِ على الإِدغامِ في الشينِ؛ لِما بينَ الشينِ والتاءِ من التقاربِ. وأُجيب أيضاً: بأنَّ الإِدغامَ يكونُ لمجرَّدِ الصفاتِ، وإنْ لم يتقارَبَا في المَخْرَجِ، والجيمُ تُشارِكُ التاءَ في الاستفالِ والانفتاحِ والشِّدَّةِ. وتقدَّم الكلامُ على المعارجِ في الزخرف.

Cenâb-ı Hakk'ın: {ذِي} “Sahibi” kavli, «الله» lafzının sıfatıdır. Cumhur [bu fiili] üstten iki noktalı te ile «تَعْرُجُ» [ta‘rucu] şeklinde okumuştur. Kisâî ise alttan iki noktalı ye ile [ya‘rucu şeklinde] okumuştur ki bu ikisi {فَنَادَتْهُ الْمَلٰٓئِكَةُ} “Melekler ona seslendi” [Âl-i İmrân 39] ayetindeki te'li ve ye'li iki kıraat gibidir. Bazıları cîm harfinin mahrecinin / te harfinin mahrecinden uzak olması gerekçesiyle [Kisâî'nin kıraatini] zayıf görmüşlerdir. Buna şöyle cevap verilmiştir: [Cîm] şîn harfine yakındır; zira şîn harfindeki nefes onu te harfinin mahrecine yaklaştırır. Tıpkı {اَخْرَجَ شَطْـَٔهُ} “Filizini çıkardı” [Fetih 29] ayetinde geçtiği gibi, mahreç ve sıfattaki yakınlıktan ötürü cîm harfi şîn harfine idgam edilir; dolayısıyla şîn ile te arasındaki yakınlıktan ötürü te harfine yapılan idgam da şîn harfine yapılan idgama hamledilmiştir. Yine şöyle de cevap verilmiştir: İdgam mahreçte yakın olmasalar bile yalnızca sıfatlar sebebiyle de olur; nitekim cîm harfi istifâl (incelik), infitâh (açıklık) ve şiddet sıfatlarında te harfi ile müşterektir. Meâric (yükselme dereceleri) hakkındaki bahis ise Zuhruf suresinde geçmişti.

28326. Metin

قوله: {والروح} : مِنْ بابِ عطفِ الخاصِّ على العامِّ، إنْ أُريد بالروح جبريلُ ﵇، أَو مَلَكٌ آخرُ مِنْ جِنسِهم، وأُخِّر هنا، وقُّدِّم في قولِه: {يَوْمَ يَقُومُ الروح والملائكة صَفّاً} [النبأ: ٣٨] لأنَّ المَقَامَ هنا يَقْتَضي تَقَدُّمَ الجمع على الواحدِ من حيث إنه مَقامُ تَخْويفٍ وتهويلٍ. و «وكان مِقْدارُه» صفةٌ ل «يومَ» ، والجملةُ مِنْ «تَعْرُجُ» مستأنفةٌ.

Cenâb-ı Hakk'ın: {وَالرُّوحُ} “Ve Rûh” kavli: Şayet Rûh ile kastedilen Cibrîl aleyhisselâm veya onların cinsinden bir başka melek ise, hâssın (özelin) âmma (genele) atfedilmesi kabilindendir. [Rûh kelimesi] burada sonra zikredilmiş, {يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلٰٓئِكَةُ صَفّاً} “Rûh ve meleklerin saf saf duracağı gün” [Nebe 38] kavlinde ise öne alınmıştır; zira buradaki makam, korkutma ve dehşet makamı olması hasebiyle çoğulun tekilden önce gelmesini iktiza etmektedir. {وَكَانَ مِقْدَارُهُ} “Ki onun miktarı... idi” cümlesi «يَوْمٍ» kelimesinin sıfatıdır. «تَعْرُجُ» ile başlayan cümle ise müstakil bir cümledir.

28327. Metin

قوله: {فِي يَوْمٍ} فيه وجهان، أظهرُهما: تَعلُّقُه ب «تُعْرُجُ» . والثاني: أنه يتعلَّقُ ب «دافعٌ» وعلى هذا فالجملةُ مِنْ قولِه «تَعْرُجُ الملائكةُ» معترضةٌ، والضميرُ في «إليه» الظاهرُ عَوْدُه على الله تعالى. قيل: يعودُ على المكانِ لدلالةِ الحالِ والسياقِ عليه. والضميرُ في «يَرَوْنه» و «نَراه» لليومِ إنْ أُريد به يومُ القيامة. وقيل: للعذاب.

Cenâb-ı Hakk'ın: {فِي يَوْمٍ} “Bir günde” kavlinde iki vecih vardır; en zâhir olanı: «تَعْرُجُ» fiiline taalluk etmesidir. İkincisi: «دافعٌ» kelimesine taalluk etmesidir; buna göre «تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ» kavlinden itibaren gelen cümle itiraziyedir (ara cümledir). «إِلَيْهِ» kavlindeki zamirin zâhir olanı Allah Teâlâ'ya dönmesidir. Hâlin ve siyakın ona delalet etmesinden ötürü mekâna döndüğü de söylenmiştir. {يَرَوْنَهُ} “Onu görüyorlar” ve {وَنَرَاهُ} “Biz ise onu görüyoruz” fiillerindeki zamir, şayet bununla kıyamet günü kastedildiyse o güne aittir. Azaba ait olduğu da söylenmiştir.

28328. Metin

قوله: {يَوْمَ تَكُونُ} : فيه أوجهٌ، أحدُها: أَنَّه متعلِّقٌ ب «قريباً» ، وهذا إذا كان الضميرُ في «نراه» للعذاب ظاهرٌ. الثاني: أَنْ يتعلَّقَ بمحذوفٍ يَدُلُّ عليه «واقع» ، أي: يقعُ يومَ يكونُ. الثالث: [أن يتعلَّقَ] بمحذوفٍ مقدَّرٍ بعده، أي: يومَ يكونُ كان كيتَ وكيتَ. الرابع: أنه بدلٌ من الضميرِ في «نَراه» إذا كان عائداً على يومِ القيامة. الخامس: أنه بدلٌ مِنْ «في يومٍ» فيمَنْ عَلَّق ب «واقع» . قاله الزمخشريُّ. وإنما قال فيمَنْ عَلَّقَهُ ب «واقع» لأنه إذا عُلِّق ب «تَعْرُج» كما تقدَّم في أحدِ الوجَهْين استحال أَنْ يُبْدَلَ عنه هذا؛ لأنَّ عُروجَ الملائكةِ ليس هو في هذا اليومِ الذي تكونُ السماءُ فيه كالمُهْلِ والجِبالُ

Cenâb-ı Hakk'ın: {يَوْمَ تَكُونُ} “Olduğu gün” kavlinde birkaç vecih vardır: Birincisi: {قَرِيباً} “Yakın” kelimesine müteallık olmasıdır; bu da {نَرَاهُ} kavlindeki zamir azaba ait olduğunda zâhirdir. İkincisi: «واقع» kelimesinin delalet ettiği mahzuf bir kelimeye taalluk etmesidir; yani: «Olduğu gün vuku bulur» takdirindedir. Üçüncüsü: [Kendisinden sonra takdir edilen] mahzuf bir kelimeye taalluk etmesidir; yani: «Olduğu gün şöyle şöyle oldu/olur» takdirindedir. Dördüncüsü: Kıyamet gününe dönmesi durumunda {نَرَاهُ} fiilindeki zamirden bedel olmasıdır. Beşincisi: [Bu ifadeyi] «واقع» kelimesine taalluk ettiren kimselerin görüşüne göre {فِي يَوْمٍ} ifadesinden bedel olmasıdır. Bunu Zemahşerî söylemiştir. Zemahşerî'nin bunu ‘onu «واقع» kelimesine taalluk ettirenlere göre’ şeklinde kayıtlamasının sebebi şudur: İki vecihten birinde geçtiği üzere eğer «تَعْرُجُ» fiiline taalluk ettirilirse, bunun ondan bedel kılınması imkânsız olur; zira meleklerin urûcu (yükselmesi), göğün erimiş maden gibi, dağların ise

28329. Metin

كالعِهْنِ، ويَشْتَغِلُ كلُّ حميمٍ عن حميمِه. قال الشيخ: «ولا يجوزُ هذا» يعني إبداله مِنْ «في يوم» . قال: «لأنَّ في يوم» وإنْ كان في موضعِ نصبٍ لا يُبْدَلُ منه منصوبٌ؛ لأنَّ مثلَ هذا ليس بزائدٍ ولا محكومٍ له بحكمِ الزائدِ ك «رُبَّ» ، وإنما يجوزُ مراعاةُ الموضعِ في حرفِ الجرِّ الزائدِ كقولِه:

atılmış renkli yün gibi olduğu ve her bir candan dostun kendi dostundan gafil kalıp meşgul olduğu bu günde gerçekleşmez. Şeyh [Ebû Hayyân] demiştir ki: «Bu caiz değildir», yani onun {فِي يَوْمٍ} kavlinden bedel yapılması [caiz değildir]. Şöyle demiştir: «Çünkü {فِي يَوْمٍ} kavli her ne kadar nasb mahallinde olsa da ondan mensub bir bedel getirilemez; zira bunun gibisi zâid bir harf değildir ve ‘rubbe’ (رُبَّ) gibi zâid hükmünde de kabul edilmez. Mahalle riayet etmek (mahallen irab vermek), şairin şu sözünde olduğu gibi ancak zâid harf-i cerde caiz olur:

28330. Metin

٤٣٢٨ - أبَني لُبَيْنَى لَسْتُما بِيَدٍ ... إلاَّ يَداً ليسَتْ لها عَضُدُ

4328 - Ey Lübeynâ'nın iki oğlu! Siz ikiniz arkası olmayan bir elden başka bir el değilsiniz.

28331. Metin

وكذلك لا يجوزُ «مَرَرْتُ بزيدٍ الخياطَ» على موضع «بزيدٍ» ولا «مَرَرْتُ بزيدٍ وعمراً» ولا «غَضِبْتُ على زيد وجعفراً» ولا «مَرَرْتُ بعمروٍ أخاك» على مراعاةِ الموضع «. قلت: قد تقدَّم أنَّ قراءةَ {وامسحوا بِرُؤُوسِكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ} [المائدة: ٤] من هذا البابِ فيمَنْ نصبَ الأرجل فيكُنْ هذا مثلَه، وقد تقدَّم فلا نُعيده.

Aynı şekilde ‘bi-Zeydin’ (بزيدٍ) ifadesinin mahalline riayetle [mensub olarak] ‘merartu bi-Zeydini'l-hayyâta’ (مَرَرْتُ بزيدٍ الخياطَ), ‘merartu bi-Zeydin ve Amran’ (مَرَرْتُ بزيدٍ وعمراً), ‘gadıbtu alâ Zeydin ve Ca‘feran’ (غَضِبْتُ على زيد وجعفراً) ve mahalle riayetle ‘merartu bi-Amrin ehâke’ (مَرَرْتُ بعمروٍ أخاك) demek caiz değildir.» Derim ki: {وَامْسَحُوا بِرُؤُوسِكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ} “Başlarınızı meshedin ve ayaklarınızı da [yıkayın]” [Mâide 6] ayetindeki kıraatin, ‘ercul’ kelimesini nasb ile okuyanlara göre bu baptan olduğu daha önce geçmişti; dolayısıyla bu da onun gibi olsun. Bu konu daha önce geçmişti, binaenaleyh tekrar etmiyoruz.

28332. Metin

ثم قال الشيخ:» فإنْ قلتَ: الحركةُ في «يومَ تكون» حركةُ بناءٍ لا حركةُ إعرابٍ فهو مجرورٌ مثلُ «في يومٍ» قلت: لا يجوزُ بِناؤُه على

Ardından Şeyh [Ebû Hayyân] şöyle demiştir: «Eğer: ‘{يَوْمَ تَكُونُ} ifadesindeki hareke irab harekesi değil bina harekesidir; dolayısıyla o da tıpkı {فِي يَوْمٍ} gibi mecrurdur’ dersen, derim ki: Basralıların mezhebine göre bunun mebni olması caiz değildir;

28333. Metin

مذهبِ البَصْريين؛ لأنه أُضيفَ إلى مُعْرَبٍ، لكنه يجوزُ على مذهب الكوفيين، فيتمشَّى كلامُ الزمخشريِّ على مذهبِهم إنْ كان استَحْضَره وقَصَده «. انتهى. قولُه:» إنْ كان اسْتَحْضره «فيه تحامُلٌ على الرجلِ. وأيُّ كبيرِ أَمرٍ في هذا حتى لا يَسْتَحْضِرَ مثلَ هذا؟ والتبجُّحُ بمثلِ هذا لا يليق ببعضِ الطلبةِ، فإنها من الخلافِيَّاتِ المشهورة شُهْرَةَ:

çünkü mu‘reb bir kelimeye [cümleye] izafe edilmiştir. Fakat Kûfelilerin mezhebine göre caizdir; dolayısıyla Zemahşerî'nin sözü -şayet bunu aklında tutup kastettiyse- onların mezhebine göre yürür.» [İfade] sona erdi. [Ebû Hayyân'ın] «Şayet bunu aklında tuttuysa» sözünde adama [Zemahşerî'ye] karşı bir haksızlık ve taarruz vardır. Bunda, böylesi bir şeyi hatırında tutamayacak kadar büyütülecek ne vardır ki? Böyle bir meseleyle böbürlenmek talebenin bir kısmına bile yakışmaz; zira bu:

28334. Metin

قِفا نَبْكِ. . . . . . . . . . . . . ... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

«Durun, ağlayalım...» (قِفا نَبْكِ) [mısraının] şöhreti gibi meşhur hilâfî (ihtilaflı) meselelerdendir. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

28335. Metin

وتقدَّم الكلامُ على المُهْل في الدخان. وأمَّا العِهْنُ فقيل: الصوفُ مطلقاً. وقيل: بقَيْدِ كونِه أحمر. وقيل: بِقَيْدِ كونِه مَصْبوغاً. وقيل: بقَيْدِ كونِه مَصْبوغاً ألواناً، وهذا أَلْيَقُ بالتشبيه؛ لأنَّ الجبالَ متلوِّنةٌ، كما قال تعالى: {جُدَدٌ بِيضٌ وَحُمْرٌ} [فاطر: ٢٧] .

el-Muhl (المُهْل) kelimesi hakkındaki bahis Duhân suresinde geçmişti. el-‘Ihn (العِهْن) kelimesine gelince: Mutlak olarak yündür denilmiştir. Kırmızı olması kaydıyla yündür de denilmiştir. Boyanmış olması kaydıyla [yündür] de denilmiştir. Çeşitli renklere boyanmış olması kaydıyla [yündür] de denilmiştir ki teşbihe en uygun olanı da budur; zira Allah Teâlâ'nın: {جُدَدٌ بِيضٌ وَحُمْرٌ} “Beyazlı ve kırmızılı yollar” [Fâtır 27] buyurduğu gibi dağlar da rengârenktir.

28336. Metin

قوله: {وَلاَ يَسْأَلُ حَمِيمٌ} : قرأ العامَّةُ «يَسْأَلُ» مبنياً للفاعل. والمفعولُ الثاني محذوفٌ فقيل: تقديرُه لا يَسْألُه نَصْرَهُ ولا شفاعتَه لعِلْمِه أنَّ ذلك مفقودٌ. وقيل: لا يَسْأله شيئاً مِنْ حَمْل أَوْزارِه. وقيل: «حميماً» منصوبٌ على إسقاطِ الخافض، أي: عن حميمٍ لشُغْلِهِ عنه. وقرأ أبو جعفر وأبو حيوة وشيبةٌ وابنُ كثير في روايةٍ «يُسْأل»

Cenâb-ı Hakk'ın: {وَلَا يَسْـَٔلُ حَمِيمٌ} “Hiçbir candan dost sormaz” kavli: Cumhur, failine bina edilmiş olarak (malûm sıygada) «يَسْأَلُ» [yes'elu] şeklinde okumuştur. İkinci mef‘ûl mahzuftur; bunun, bunun imkânsız olduğunu bildiğinden ötürü ‘ona yardımını da şefaatini de sormaz/istemez’ takdirinde olduğu söylenmiştir. Yine ‘kendi günah yüklerinden bir şey taşımasını ondan istemez’ [takdirinde olduğu] da söylenmiştir. Yine «حميماً» kelimesinin harf-i cerrin hazfedilmesiyle mansub olduğu, yani kendi derdiyle meşgul olduğundan dolayı ‘candan dostundan [sormaz/ilgilenmez]’ (عن حميم) manasında olduğu da söylenmiştir. Ebû Ca‘fer, Ebû Hayve, Şeybe ve bir rivayette İbn Kesîr mef‘ûlüne bina edilmiş olarak (meçhul sıygada) «يُسْأَلُ» [yus'elu]

28337. Metin

مبنياً للمفعول. فقيل: «حميماً» مفعولٌ ثانٍ، لا على إسقاطِ حرفٍ، والمعنى: لا يُسألُ إحضارَه. وقيل: بل هو على إسقاطِ «عن» ، أي: عن حميم.

şeklinde okumuşlardır. Bu durumda «حميماً» kelimesinin bir harfin hazfiyle değil doğrudan ikinci mef‘ûl olduğu söylenmiştir; mana ise: Onun getirilmesi istenmez şeklindedir. Bilakis bunun «عن» harfinin hazfiyle olduğu, yani ‘candan dosttan [sorulmaz]’ (عن حميم) manasına geldiği de söylenmiştir.

28338. Metin

قوله: {يُبَصَّرُونَهُمْ} : عُدِّي بالتضعيفِ إلى ثانٍ وقام الأولُ مَقامَ الفاعلِ. وفي محلِّ هذه الجملةِ وجهان، / أحدُهما: أنَّها في موضعِ الصفةِ لحَميم. والثاني: أنها مستأنفةٌ. قال الزمخشري: «فإنْ قلتَ: ما موقعُ» يُبَصَّرُونْهم «؟ قلت: هو كلامٌ مستأنفٌ، كأنَّه لَمَّا قال: لا يَسْأل حَميمٌ حَميماً قيل: لعلَّه لا يُبَصَّرُه. فقيل: يُبَصَّرُونهم» . ثم قال: «ويجوزُ أَنْ يكونَ» يُبَصَّرُونهم «صفةً، أي: حميماً مُبَصَّرين مُعَرِّفين إياهم» انتهى. وإنما جُمِع الضميران في «يُبَصَّرُونهم» وهما للحميمَيْن حَمْلاً على معنى العموم لأنهما نكرتان في سياقِ نَفْي. وقرأ قتادةُ «يُبْصِرُونهم» مبنياً للفاعل مِنْ أَبْصَرَ، أي: يُبْصِرُ المؤمنُ الكافرَ في النار. وتقدَّمَتْ القراءةُ في «يومئذٍ» فتحاً وجَرَّاً في هود. والعامَّةُ على إضافة «عذاب» ل «يَوْمِئذ» ، وأبو حيوةَ بتنوينِ العذاب، ونَصْبِ «يَوْمئذٍ» على الظرف. وقال الشيخ هنا: «الجمهورُ بكسرِها، أي: ميم يومِئذ، والأعرج وأبو حيوة بفتحِها» انتهى. وقد تقدَّم أنَّ الفتح قراءةُ نافعٍ والكسائيِّ.

Cenâb-ı Hakk'ın: {يُبَصَّرُونَهُمْ} “Onlar birbirlerine gösterilirler” kavli: Şedde ile ikinci mef‘ûle müteaddî kılınmış, birinci mef‘ûl ise failin (nâib-i failin) makamına geçmiştir. Bu cümlenin / irab mahallinde iki vecih vardır: Birincisi: «حمِيم» kelimesinin sıfatı konumunda olmasıdır. İkincisi: Müstakil bir cümle (istînâfiye) olmasıdır. Zemahşerî şöyle demiştir: «Eğer: ‘{يُبَصَّرُونَهُمْ} kavlinin konumu nedir?’ dersen, derim ki: O müstakil bir kelamdır; sanki ‘Hiçbir candan dost diğer candan dosta sormaz’ denilince, ‘Belki de onu görmüyordur’ denilmiş, bunun üzerine: ‘Onlar birbirlerine gösterilirler’ buyrulmuştur.» Ardından şöyle demiştir: «{يُبَصَّرُونَهُمْ} kavlinin sıfat olması da caizdir; yani ‘birbirlerine gösterilmiş, birbirlerine tanıtılmış candan dostlar’ demektir» [ifade] sona erdi. {يُبَصَّرُونَهُمْ} kavlindeki iki candan dosta ait olan iki zamirin çoğul kılınması, nefyin siyakında nekire olmalarından dolayı umum (genellik) manasına hamledilmesindendir. Katâde ‘ebsara’ (أَبْصَرَ) fiilinden malûm olarak «يُبْصِرُونهم» [yubsırûnehum] şeklinde okumuştur; yani: Mümin kâfiri ateşte görür. «يومئذٍ» kelimesindeki fethalı ve kesreli okuyuş Hûd suresinde geçmişti. Cumhur «عذاب» kelimesinin «يَوْمِئذ» kelimesine izafesiyle okumuştur; Ebû Hayve ise azab kelimesini tenvinli, «يَوْمئذٍ» kelimesini ise zarf olarak nasb ile okumuştur. Şeyh burada: «Cumhur onun, yani yevmeizin mîminin kesresiyle okumuştur; el-A‘rec ve Ebû Hayve ise fethasıyla okumuştur» demiştir. Fethanın Nâfi‘ ve Kisâî'nin kıraati olduğu daha önce geçmişti.

28339. Metin

قوله: {وَفَصِيلَتِهِ} : قال ثعلب: «الفَصيلةُ: الآباء الأَدْنَوْن» . وقال أبو عبيدة: «الفَخِذُ» . وقيل: عشيرتُه الأقربون. وقد تقدَّم ذِكْر ذلك عند قولِه: {شُعُوباً وَقَبَآئِلَ} [الحجرات: ١٣] . و «تُؤْويه» لم يُبْدِلْه السوسيُّ عن أبي عمروٍ قالوا: لأنَّه يُؤَدِّي إلى لفظٍ هو أثقلُ منه، والإِبدالُ للتخفيفِ. وقرأ الزُّهريُّ «تُؤْوِيْهُ» و «تُنْجِيْهُ» بضمِّ هاءِ الكنايةِ، وهو الأصلُ و «ثم يُنْجِيه» عطفٌ على «يَفْتدي» فهو داخِلٌ في حَيِّز «لو» وتقدَّمَ الكلامُ فيها: هل هي مصدريةٌ أم شرطيةٌ في الماضي؟ ومفعولُ «يَوَدُّ» محذوفٌ، أي: يَوَدُّ النجاةَ. وقيل: إنها هنا بمعنى «إنْ» ، وليس بشيءٍ. وفاعلُ «يُنْجِيه» : إمَّا ضميرُ الافتداءِ الدالُّ عليه «يَفْتدي» ، أو ضميرُ مَنْ تقدَّم ذِكْرُهم، وهو قولُه {وَمَن فِي الأرض} . و «مَنْ [في الأرض] » مجرورٌ عطفاً على «بنيه» وما بعدَه، أي: يَوَدُّ الافتداءَ ب {مَن في الأرض} أيضاً. و «جميعاً» إمَّا حالٌ، وإمَّا تأكيدٌ، ووُحِّد باعتبارِ اللفظِ. و «كَلاَّ» رَدْعٌ وزَجْرٌ عن اعتقادِ ذلك.

Cenâb-ı Hakk'ın: {وَفَصِيلَتِهِ} “Ve kabilesini/aşiretini” kavli: Sa‘leb şöyle demiştir: «el-Fasîle (الفَصيلةُ), en yakın babalardır [yakın akrabadır].» Ebû Ubeyde ise: «Aşiretin bir koludur (el-fahiz)» demiştir. En yakın akrabaları olduğu da söylenmiştir. Bunun zikri daha önce {شُعُوباً وَقَبَٓائِلَ} “Milletler ve kabileler” [Hucurât 13] kavlinde geçmişti. {تُـْٔوِيهِ} “Kendisini barındıran” kelimesini Sûsî, Ebû Amr'dan rivayetinde hemzeyi elife kalbetmemiştir (ibdâl yapmamıştır); demişlerdir ki: Çünkü bu, kendisinden daha ağır bir lafza yol açar; oysa ibdâl teshil (hafifletme) içindir. ez-Zührî zamir olan he harfinin dammesiyle «تُؤْوِيْهُ» [tü'vîhû] ve «تُنْجِيْهُ» [tüncîhû] şeklinde okumuştur ki asıl olan da budur. {ثُمَّ يُنْجِيهِ} “Sonra kendisini kurtarsın” kavli «يَفْتَدِي» fiiline matuftur; dolayısıyla «لو» edatının alanına dâhildir. «لو» edatının geçmiş zamanda masdariyye mi yoksa şartiyye mi olduğu hakkındaki bahis daha önce geçmişti. {يَوَدُّ} fiilinin mef‘ûlü mahzuftur; yani: Kurtuluşu temenni eder/ister. Buradaki «لو» edatının «إنْ» manasında olduğu da söylenmişse de bu bir şey değildir (tutarsızdır). {يُنْجِيهِ} fiilinin faili: Ya «يَفْتَدِي» fiilinin delalet ettiği fidye verme (iftidâ) zamiridir ya da daha önce zikri geçenlerin zamiridir ki bu da Cenâb-ı Hakk'ın: {وَمَنْ فِي الْاَرْضِ} “Ve yeryüzünde bulunan kimseleri” kavlidir. {وَمَنْ [فِي الْاَرْضِ]} kavli, {بَنِيهِ} kelimesine ve sonrasına matuf olarak mecrurdur; yani: Aynı şekilde {مَنْ فِي الْاَرْضِ} “Yeryüzünde bulunan kimseleri” de fidye vermeyi temenni eder. {جَمِيعاً} “Hepsini” kelimesi ya hâldir ya da tebittir (tekittir); lafza itibar edilerek müfred getirilmiştir. {كَلَّا} “Hayır, asla!” kelimesi ise bunu ummaktan ve böyle inanmaktan menedip azarlamadır (red‘ ve zecrdir).

28340. Metin

قوله: {إِنَّهَا لظى نَزَّاعَةً} : في الضميرِ ثلاثةُ أوجُهٍ، أحدُها: أنه ضميرُ النار، وإنْ لم يَجْرِ لها ذِكْرٌ لدلالةِ لفظِ «عذاب» عليها. والثاني: أنه ضميرُ القصةِ. الثالث: أنه ضميرٌ مبهمٌ يُتَرْجِمُ عنه

Cenâb-ı Hakk'ın: {إِنَّهَا لَظَى} “Şüphesiz o, alev alev yanan bir ateştir” kavli: [İnnehâ'daki] zamirde üç vecih vardır: Birincisi: «عذاب» lafzının ona delalet etmesinden ötürü, daha önce zikri geçmemiş olsa bile cehennem ateşinin zamiri olmasıdır. İkincisi: Kıssa zamiri olmasıdır. Üçüncüsü: Kendisini haberin açıkladığı müphem bir zamir olmasıdır;

28341. Metin

الخبرُ، قاله الزمخشري. وقد تقدَّم تحقيقُ ذلك في قوله تعالى: {إِنْ هِيَ إِلاَّ حَيَاتُنَا الدنيا} . فعلى الأولِ يجوزُ في {لظى نَزَّاعَةً} أوجهٌ: أَنْ يكونَ «لَظى» خبرَ «إنَّ» ، أي: إنَّ النارَ لَظى، و «نَزَّاعةٌ» خبرٌ ثانٍ، أو خبرُ مبتدأ مضمرٍ، أي: هي نَزَّاعةٌ، أو يكونُ «لَظَى» بدلاً من الضميرِ المنصوبِ، و «نَزَّاعةٌ» خبرُ إنَّ، وعلى الثاني يكونُ «لَظى نَزَّاعةٌ» جملةً من مبتدأ وخبرٍ، في محلِّ الرفعِ خبراً ل «إنَّ» مفسِّرةً لضمير القصة، وكذا على الوجهِ الثالثِ. ويجوزُ أَنْ يكونَ «نَزَّاعةٌ» صفةً ل «لَظى» إذا لم تجعَلْها عَلَماً؛ بل بمعنى اللَّهَبِ، وإنما أُنِّث النعتُ فقيل: «نَزَّاعةٌ» لأنَّ اللهَبَ بمعنى النار، قاله الزمخشريُّ وفيه نظرٌ لأنَّ «لظى» ممنوعةٌ من الصَّرْفِ اتفاقاً.

bunu Zemahşerî söylemiştir. Bunun tahkiki daha önce Cenâb-ı Hakk'ın: {إِنْ هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا} “O, bizim dünya hayatımızdan başkası değildir” kavlinde geçmişti. Birinci veche göre {لَظَى نَزَّاعَةً} kavlinde birkaç vecih caizdir: «لَظَى» kelimesinin «إنَّ» edatının haberi olmasıdır; yani: «Şüphesiz cehennem ateşi alev alev yanan bir ateştir» takdirindedir; «نَزَّاعَةٌ» kelimesi ise ikinci haberdir veya gizli bir mübtedanın haberidir, yani: «O, söküp koparandır» (هي نزاعةٌ) takdirindedir. Yahut «لَظَى» kelimesi mensub zamirden bedel, «نَزَّاعَةٌ» kelimesi ise «إنَّ» edatının haberi olur. İkinci veche göre «لَظَى نَزَّاعَةٌ» kavli mübteda ve haberden oluşan bir cümle olup, kıssa zamirini tefsir eden «إنَّ» edatının merfû konumdaki haberi olur; üçüncü veche göre de böyledir. «لَظَى» kelimesini özel isim (alem) kılmayıp bilakis alev (لهب) manasında kıldığın takdirde «نَزَّاعَةٌ» kelimesinin «لَظَى» için sıfat olması da caizdir; nitekim sıfat müennes kılınarak «نَزَّاعَةٌ» denilmiştir, çünkü alev nar (ateş) anlamındadır; bunu Zemahşerî söylemiştir. Ancak bunda tutarsızlık vardır, zira «لظى» kelimesi ittifakla gayr-i munsarıftır.

28342. Metin

قال الشيخ بعد حكايته الثالثَ عن الزمخشري: «ولا أدري ما هذا المضمرُ الذي تَرْجَمَ عنه الخبرُ؟ وليس هذا من المواضعِ التي يُفَسِّرُ فيها المفردُ الضميرَ، ولولا أنه ذَكَرَ بعد هذا» أو ضمير القصة «لَحَمَلْتُ كلامَه عليه» . قلت: متى جعله ضميراً مُبْهماً لَزِمَ أنَنْ يكونَ مفسَّراً بمفرد، وهو إمَّا «لظى» ، على أَنْ يكونَ «نزاعةٌ» خبرَ مبتدأ مضمرٍ، وإمَّا «نزاعةٌ» على أَنْ يكونَ «لظى» بدلاً من الضميرِ، وهذا أقربُ. ولا يجوزُ أَنْ يكونَ «لظى نَزَّاعةٌ» مبتدأ وخبراً، والجملةُ خبرٌ ل «إنَّ» على أَنْ يكونَ الضميرُ مبهماً لئلا يَتَّحِدَ القولان، أعني هذا القولَ وقولَ إنها ضميرُ القصة، ولم يُعْهَدُ ضميرٌ مُفَسَّرٌ بجملةٍ إلاَّ ضميرُ الشأنِ والقصةِ.

Şeyh [Ebû Hayyân], Zemahşerî'den üçüncü ihtimali naklettikten sonra şöyle demiştir: «Haberin açıkladığı bu gizli zamir nedir, bilmiyorum? Zira burası müfred bir kelimenin zamiri tefsir ettiği yerlerden değildir; şayet bundan sonra ‘yahut kıssa zamiridir’ dememiş olsaydı onun sözünü buna hamlederdim.» Derim ki: Onu müphem bir zamir kıldığı zaman, onun mutlaka müfred bir kelime ile tefsir edilmiş olması gerekir; bu da «نزاعةٌ» kelimesinin gizli bir mübtedanın haberi olması takdirine göre ya «لظى» kelimesidir, yahut «لظى» kelimesinin zamirden bedel olması takdirine göre «نزاعةٌ» kelimesidir ki bu daha uygundur. Bu iki kavlin -yani bu kavil ile onun kıssa zamiri olduğu kavlinin- birbiriyle aynı olmaması için, zamirin müphem olması esasına göre «لظى نَزَّاعَةٌ» ifadesinin mübteda ve haber olup cümlenin «إنَّ» edatının haberi olması caiz değildir; zira şân ve kıssa zamiri dışında cümle ile tefsir edilen bir zamir bilinmemektedir.

28343. Metin

وقراءةُ الرفعِ في «نَزَّاعَةٌ» هي قراءةُ العامَّةِ. وقرأ حفص وأبو حيوة والزعفَرانيُّ واليزيديُّ وابنُ مقسم «نَزَّاعَةً» بالنصب. وفيها وجهان، أحدُهما: أَنْ ينتصبَ على الحالِ. وفي صاحبِها أوجهٌ، أحدُهما: أنه الضميرُ المُسْتَكِنُّ في «لَظَى» لأنَّها، وإنْ كانَتْ عَلَماً، فهي جارِيَةٌ مَجْرَى المشتقات كالحارثِ والعَبَّاس، وذلك لأنها بمعنى التَّلَظِّي «، وإذا عَمِلَ العَلَمُ الصريحُ والكُنْيَةُ في الظروف فلأَنْ يعملَ العَلَمُ الجاري مَجْرى المشتقاتِ في الأحوالِ أَوْلَى وأَحْرى. ومِنْ مجيء ذلك قولُه:

«نَزَّاعَةٌ» kelimesindeki ref‘ (ötreli) kıraat cumhurun kıraatidir. Hafs, Ebû Hayve, Za‘ferânî, Yezîdî ve İbn Miksem ise «نَزَّاعَةً» [nezzâ‘aten] şeklinde nasb ile okumuşlardır. Bunda iki vecih vardır: Birincisi: Hâl olarak mensub olmasıdır. Hâl sahibinde ise birkaç vecih vardır: Birincisi: «لَظَى» kelimesindeki müstetir (gizli) zamir olmasıdır; çünkü o her ne kadar özel isim olsa da tıpkı Hâris ve Abbâs gibi müştakların (türemiş kelimelerin) hükmündedir; zira o alev alev yanmak (التَّلَظِّي) anlamındadır. Sarih özel isim ve künye zarflarda amel edebildiğine göre, müştak hükmünde olan özel ismin hâllerde amel etmesi evleviyetle daha lâyık ve uygundur. Bunun gelişine şairin şu sözü örnektir:

28344. Metin

٤٣٣٠ - أنا أبو المِنْهالِ بعضَ الأَحْيانْ ... ضَمَّنه معنى» أنا المشهورُ في بعض الأحيان «. الثاني: أنه فاعلُ» تَدْعو «وقُدِّمَتْ حالُه عليه، أي: تدعو/ حالَ كونِها نَزَّاعةً.

4330 - Ben bazı vakitlerde Ebû Minhâl'im ... [şair bunu] ‘Ben bazı vakitlerde meşhur olan kimseyim’ manasını tazammun ettirmiştir. İkincisi: «تَدْعُو» fiilinin faili olması ve hâlinin onun önüne geçirilmiş olmasıdır; yani: / Söküp koparıcı olduğu hâlde çağırır.

28345. Metin

ويجوز أَنْ تكونَ هذه الحالُ مؤكِّدةً، لأنَّ «لظى» هذا شأنُها، وهو معروفٌ مِنْ أمرِها، وأَنْ تكونَ منتقِلَةً؛ لأنه أمرٌ توقيفيٌّ. الثالث: أنه محذوفٌ هو والعاملُ، تقديرُه: تتلَظَّى نَزَّاعَةً. ودَلَّ عليه «لَظَى» .

Bu hâlin müekkide (pekiştirici) olması caizdir; zira «لظى» ateşinin şânı budur ve onun durumundan bilinen bir şeydir; intikâl edici (geçici/müntekıle) olması da caizdir, zira bu sem‘î (tevkîfî) bir husustur. Üçüncüsü: [Hâl sahibinin] âmili ile birlikte mahzuf olmasıdır, takdiri: «Söküp kopararak alev alev yanar» (تتلَظَّى نَزَّاعَةً) şeklindedir; buna «لَظَى» lafzı delalet etmiştir.

28346. Metin

الثاني من الوجهَيْن الأَوَّلَيْن: أنَّها منصوبةٌ على الاختصاصِ. وعَبَّر عنه الزمخشريُّ بالتَّهْويل، كما عَبَّر عن وجهِ رَفْعِها على خبرِ ابتداءٍ مضمرٍ، والتقدير: أعني نَزَّاعةً، وأخصُّها. وقد مَنَعَ المبِّردُ نصبَ «نَزَّاعة» قال: «لأنَّ الحالَ إنما يكونُ فيما يجوزُ أَنْ يكونَ وأَنْ لا يكونَ، و» لَظى «

İlk iki vecihten ikincisi: İhtisas üzere mensub olmasıdır. Zemahşerî, gizli bir mübtedanın haberi olarak ref‘ edilmesi vechini ifade ettiği gibi bunu da tevhîl (korkutma/dehşete düşürme) ifadesiyle dile getirmiştir; takdiri: «Söküp koparanı kastediyorum, özellikle onu belirtiyorum» şeklindedir. el-Müberred «نَزَّاعة» kelimesinin nasbını menetmiş ve: «Çünkü hâl ancak olması da olmaması da caiz olan şeylerde bulunur; oysa ‘lezâ’

28347. Metin

لا تكونُ إلاَّ نَزَّاعةً، قاله عند مكي، ورَدَّ عليه بقولِه تعالى: {وَهُوَ الحق مُصَدِّقاً} [البقرة: ٩١] ، {وهذا صِرَاطُ رَبِّكَ مُسْتَقِيماً} [الأنعام: ١٢٦] قال:» فالحقُّ لا يكونُ إلاّ مصدِّقاً، وصراطُ ربِّكَ لا يكونُ إلاَّ مُسْتقيماً «. قلت: المبردُ بنى الأمرَ على الحالِ المبيِّنة، وليس ذلك بلازم؛ إذ قد وَرَدَتِ الحالُ مؤكِّدةً، كما أورده مكيٌّ وإنْ كان خلافَ الأصلِ.

ancak söküp koparıcı olur» demiştir; bunu Mekkî'nin yanında söylemiş, o da Allah Teâlâ'nın: {وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً} “O, doğrulayıcı olduğu hâlde haktır” [Bakara 91] ve {وَهٰذَا صِرَاطُ رَبِّكَ مُسْتَقِيماً} “İşte bu, dosdoğru olarak Rabbinin yoludur” [En‘âm 126] kavilleriyle ona reddiye vererek: «Hak ancak doğrulayıcı olur, Rabbinin yolu da ancak dosdoğru olur» demiştir. Derim ki: el-Müberred meseleyi mübeyyine (açıklayıcı) hâl üzerine bina etmiştir, oysa bu zorunlu değildir; zira her ne kadar asıl olanın hilafına olsa da Mekkî'nin zikrettiği gibi hâl müekkide (pekiştirici) olarak da gelmiştir.

28348. Metin

واللَّظى في الأصلِ: اللَّهَبُ. ونُقل عَلَماً لجهنمَ، ولذلك مُنِعَ من الصَّرْفِ. والشَّوَى: الأطرافُ جمع شَواة كنَوى ونَواة. وقيل: الشَّوى: الأعضاءُ التي ليسَتْ بمَقْتَل، ومنه: رماه فأَشْواه، أي: لم يُصِبْ مَقْتَلَه. وقيل: الشَّوى: جمعُ شَواة، وهي جِلْدَةُ الرأسِ، وأُنْشد للأعشى:

el-Lezâ (اللَّظى) aslında alev demektir. Sonradan cehennem için özel isim yapılmıştır, bu sebeple de gayr-i munsarıf kılınmıştır. eş-Şevâ (الشَّوَى): Uç azalar, etraftır; nevât (çekirdek) kelimesinin çoğulunun nevâ gelmesi gibi şevât (شَواة) kelimesinin çoğuludur. Şevâ'nın, öldürücü olmayan organlar olduğu da söylenmiştir; nitekim ‘onu vurdu ve öldürücü olmayan yerine isabet ettirdi’ (رماه فأَشْواه) denilir. Şevâ'nın; şevât'ın çoğulu olup bunun da kafa derisi olduğu söylenmiştir; el-A‘şâ'nın şu beyti inşâd edilmiştir:

28349. Metin

٤٣٣ - ١- قالت قُتَيْلَةُ مالَهُ ... قد جُلِّلَتْ شَيْباً شَواتُهْ

4331 - Kuteyle dedi ki: Ona ne oldu da kafa derisi baştan başa ağardı?

28350. Metin

وقيل: هو جِلْدُ الإِنسانِ. والشَّوى أيضاً: رُذالُ المالِ، والشيءُ اليسيرُ. و» تَدْعُو «يجوزُ أَنْ يكونَ خبراً لإِنَّ، أو خبراً لمبتدأ محذوفٍ، أو حالٌ من» لَظى «، أو مِنْ» نَزَّاعة «على القراءَتَيْن فيها؛ لأنها تتحمَّلُ ضميراً.

Bunun insanın derisi olduğu da söylenmiştir. eş-Şevâ aynı zamanda malın değersizi ve az olan şey demektir. {تَدْعُو} “Çağırır” kavlinin «إنَّ» edatının haberi olması, yahut mahzuf bir mübtedanın haberi olması, yahut «لَظَى» kelimesinden hâl olması, yahut -zamir yüklenebildiği için- her iki kıraate göre de «نَزَّاعة» kelimesinden hâl olması caizdir.

28351. Metin

قوله: {هَلُوعاً} : حالٌ مقدرةٌ. والهَلَعُ مُفَسَّر بما

Cenâb-ı Hakk'ın: {هَلُوعاً} “Çok hırslı ve sabırsız” kavli: Mukadder bir hâldir. el-Hele‘ (الهَلَعُ), kendisinden

28352. Metin

بعده، وهو قولُه: «إذا» و «إذا» قال ثعلب: «سألني محمد بنُ عبد الله ابن طاهر ما الهَلَعُ؟ فقلت: قد فسَّره اللهُ، ولا يكون أَبْيَنَ مِنْ تفسيرِه، وهو الذي إذا نالَه شرٌ أظهرَ شِدَّةَ الجَزَعِ، وإذا ناله خيرٌ بَخِلَ به ومَنَعَه الناس» انتهى. وأصلُه في اللغةِ على ما قال أبو عبيد أَشَدُّ الحِرْصِ وأسْوَأُ الجَزَع. وقيل: هو الفَزَعُ والاضطرابُ السريعُ عند مَسِّ المكروهِ، والمَنعُ السريعُ عند مَسِّ الخيرِ، مِنْ قولِهم: ناقةٌ هِلْواع، أي: سريعةُ السَّيْرِ.

sonra gelen «إذا» ve «إذا» kavliyle tefsir edilmiştir. Sa‘leb şöyle demiştir: «Muhammed b. Abdullah b. Tâhir bana: ‘Hele‘ nedir?’ diye sordu. Ben de: ‘Allah onu tefsir etmiştir, O'nun tefsirinden daha açığı olamaz; o, kendisine bir kötülük dokunduğunda aşırı sabırsızlık ve feryat gösteren, bir hayır dokunduğunda ise cimrilik edip onu insanlardan esirgeyen kimsedir’ dedim» [ifade] sona erdi. Ebû Ubeyd'in belirttiğine göre lügatteki aslı en şiddetli hırs ve en kötü sabırsızlıktır. Hoşa gitmeyen bir şey dokunduğunda süratli bir korku ve telaş, hayır dokunduğunda ise süratli bir engelleme/esirgeme olduğu da söylenmiştir; nitekim ‘hızlı yürüyen deve’ anlamında «ناقةٌ هِلْواع» denir.

28353. Metin

قوله: {جَزُوعاً} : و «مَنوعاً» فيهما ثلاثةُ أوجهٍ، أحدُها: أنهما منصوبان على الحال من الضمير في «هلُوعا» وهو العاملُ فيهما، والتقدير: هَلُوعاً حالَ كونِه جَزُوعاً وقتَ مَسِّ الشرِّ، ومنوعاً وقتَ مسِّ الخيرِ. والظرفان معمولان لهاتَيْنِ الحالَيْنِ. وعَبَّر أبو البقاء عن هذا الوجهِ بعبارةٍ مُوْهِمَةٍ. وهو يريدُ ما ذكَرْتُه فقال: «جَزوعاً حالٌ أخرى، والعاملُ فيها هَلُوعا» . فقولُه: «أخرى» يُوهم أنها حالٌ ثانية وليسَتْ متداخِلَةً، لولا قولُه: «والعاملُ فيها هَلُوعا» . الثاني: أَنْ يكونا خبَرَيْن ل كان أو صار مضمرةً، أي: إذا مَسَّه الشرُّ كان أو صار جزوعا، وإذا مَسَّه الخيرُ كان أو صار منوعاً قاله مكي. وعلى هذا فإذا شرطيةٌ، وعلى الأولِ ظرفٌ مَحْضٌ، العاملُ فيه ما بعدَه، كما تقدَّم. الثالث: أنهما نعتٌ ل «هَلُوعا» قاله مكي. إلاَّ أنَّه

Cenâb-ı Hakk'ın: {جَزُوعاً} “Çok feryat eden/sabırsız” ve {مَنُوعاً} “Çok engelleyen/esirgeyen” kavillerinde üç vecih vardır: Birincisi: {هَلُوعاً} kelimesindeki zamirden hâl olarak mensub olmalarıdır ve bu ikisinde âmil olan da odur; takdiri ise: «Kötülük dokunduğu vakit pek sabırsız, hayır dokunduğu vakit pek cimri ve engelleyici olduğu hâlde hırslı ve sabırsızdır» şeklindedir. Bu iki zarf ise bu iki hâlin ma‘mûlüdür. Ebü'l-Bekâ bu vechi vehim uyandıran bir ifadeyle aktarmıştır. Oysa benim zikrettiğim şeyi kastederek şöyle demiştir: «‘Cezû‘an’ başka bir hâldir, onda âmil olan ise ‘helû‘an’ kelimesidir.» Şayet ‘Onda âmil olan helû‘an kelimesidir’ dememiş olsaydı, onun ‘başka bir hâl’ sözü bunun iç içe geçmiş (mütedâhil) değil de ikinci bir müstakil hâl olduğu vehmini verirdi. İkincisi: Gizli bir ‘kâne’ veya ‘sâre’ fiilinin iki haberi olmalarıdır; yani: «Kendisine şer dokunduğu vakit pek sabırsız olur, hayır dokunduğu vakit ise pek cimri ve engelleyici olur» takdirindedir; bunu Mekkî söylemiştir. Buna göre ‘izâ’ şartiyedir; birinci veche göre ise daha önce geçtiği üzere âmili kendisinden sonra gelen kısım olan sırf bir zarftır. Üçüncüsü: «هَلُوعا» kelimesinin sıfatı olmalarıdır; bunu Mekkî söylemiştir. Ancak o

28354. Metin

قال: «وفيه بُعْدٌ؛ لأنك تَنْوي به التقديمَ قبل» إذا «انتهى. وهذا الاستبعادُ ليس بشيءٍ، فإنه غايةُ ما فيه تقديمُ الظرفِ على عاملِه، وإنما المحذورُ تقديمُ معمولِ النعتِ على المنعوتِ.

şöyle demiştir: «Bunda bir uzaklık (zayıflık) vardır; çünkü bununla ‘izâ’ kelimesinden öncesine takdim etmeyi niyet etmektesin» [ifade] sona erdi. Bu uzak görme bir şey değildir; zira bunun nihai noktası zarfın âmilinin önüne geçmesidir; asıl sakıncalı olan ise sıfatın ma‘mûlünün mevsûftan öne geçirilmesidir.

28355. Metin

قوله: {إِلاَّ المصلين} : استثناءٌ من «الإِنسان» إذ المرادُ به الجنسُ. ومثلُه: {إِنَّ الإنسان لَفِى خُسْرٍ إِلاَّ الذين آمَنُواْ} [العصر: ٢-٣] .

Cenâb-ı Hakk'ın: {إِلَّا الْمُصَلِّينَ} “Namaz kılanlar müstesna” kavli: Cins kastedildiği için «insan» kelimesinden yapılan bir istisnadır. Şunun benzeridir: {إِنَّ الْإِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍۙ ¤ إِلَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا} “Şüphesiz insan ziyandadır, ancak iman edenler müstesna” [Asr 2-3].

28356. Metin

وقرأ حفص: «بشهاداتِهم» جمعاً، اعتباراً بتعدُّدِ الأنواعِ. والباقون بالإِفرادِ، إذ المرادُ الجنسُ.

Hafs, türlerin çokluğuna itibar ederek çoğul olarak «بِشَهَادَاتِهِمْ» [bi-şehâdâtihim] şeklinde okumuştur. Diğer kıraat imamları ise cins kastedildiği için müfred olarak [bi-şehâdetihim şeklinde] okumuşlardır.

28357. Metin

قوله: {عِزِينَ} : حالٌ من «للذين كفروا» وقيل: حالٌ من الضمير في «مُهْطِعين» ، فتكون حالاً متداخلةً. و «عن اليمين» يجوزُ أَنْ يتعلَّقَ ب «عِزين» لأنه بمعنى متفرِّقين، قاله أبو البقاء، وأَنْ يتعلَّقُ بمُهْطِعين، أي: مُسْرِعِين عن هاتَيْن الجهتَين، وأَنْ يتعلَّقَ بمحذوفٍ على أنَّه حالٌ، أي: كائنين عن اليمين، قاله أبو البقاء. وعِزِيْن جمعُ «عِزَة» والعِزَةُ: الجماعة، قال مكي: «وإنما جُمِع بالواوِ/ والنونِ لأنه مؤنثٌ لا يَعْقِلُ؛ لكونَ ذلك عِوَضاً مِمَّا حُذِفَ منه. قيل: إنَّ أصلَه

Cenâb-ı Hakk'ın: {عِزِينَ} “Ayrı ayrı fırkalar hâlinde” kavli: «İnkâr edenler için» ifadesinden hâldir. {مُهْطِعِينَ} “Boyunlarını uzatarak koşanlar” kelimesindeki zamirden hâl olduğu da söylenmiştir; bu durumda mütedâhil (iç içe geçmiş) bir hâl olur. «عن اليمين» (sağdan) ifadesinin ise «عِزِينَ» kelimesine müteallik olması câizdir, çünkü 'ayrılmış/dağılmış kimseler' anlamındadır; bunu Ebü'l-Bekâ söylemiştir. «مُهْطِعِينَ» kelimesine müteallik olması da câizdir, yani: 'bu iki yönden koşarak gelenler' demektir. Hâl olmak üzere mahzûf bir kelimeye müteallik olması da câizdir, yani: 'sağ tarafta bulunan kimseler olarak' [demektir]; bunu da Ebü'l-Bekâ söylemiştir. «عِزِينَ» kelimesi «عِزَة» (ıze) kelimesinin çoğuludur; ıze ise cemaat (topluluk) demektir. Mekkî şöyle demiştir: «Vav ve nûn ile [cem-i müzekker sâlim kalıbında] çoğul yapılmıştır; zira o akılsız bir müennestir ve bu çoğul eki, ondan hazfedilen şeyin yerine bedel kılınmıştır. Denildi ki: Aslı...

28358. Metin

عِزْهَة، كما أنَّ أصلَ سَنَةَ سَنْهَة ثم حُذِفَتِ الهاءُ» انتهى. قوله: «لا يَعْقِلُ» سهوٌ لأنَّ الاعتبارَ بالمدلولِ، ومدلولُه بلا شك عقلاءُ.

...«عِزْهَة» [ızheh] idi; nitekim «سَنَة» [sene] kelimesinin aslı da «سَنْهَة» [senheh] olup sonra hâ harfi hazfedilmiştir.» [İfade] sona erdi. [Mekkî'nin] «akılsızdır» sözü bir sehvidir (yanılgıdır); çünkü itibar medlûle (anlamına) göredir ve bunun medlûlü hiç şüphesiz akıl sahibi kimselerdir.

28359. Metin

واختلفوا في لام «عِزَة» على ثلاثةِ أقوالٍ، أحدُها: أنَّها واوٌ مِنْ عَزَوْتُه أَعْزُوْه، أي: نَسَبْتُه؛ وذلك أنَّ المنسوبَ مضمومٌ إلى المنسوبِ إليه، كما أنَّ كلَّ جماعةٍ مضمومٌ بعضُها إلى بعضٍ. الثاني: أنَّها ياءٌ، إذ يُقال: عَزَيْتُه بالياء، أَعْزِيْهِ بمعنى: عَزَوْته، فعلى هذا في لامِها لغتان، الثالث: أنها هاءٌ، ويُجْمَعُ تكسيراً على عِزَىً نحو: كِسْرة وكِسَر، واسْتُغْنِي بهذا التكسيرِ عن جمعِها بالألفِ والتاءِ، فلم يقولوا: عِزات كما لم يقولوا في شَفَة وأَمَة: شِفات ولا إمات استغناءً بشِفاهٍ وإماءٍ، وقد كَثُرَ ورودُه مجموعاً بالواوِ والنون. قال الراعي:

«عِزَة» kelimesinin lâmü'l-fiili (üçüncü kök harfi) hakkında üç görüş üzere ihtilaf etmişlerdir: Birincisi: Onun nispet ettim anlamındaki «عَزَوْتُهُ أَعْزُوهُ» [azeftuhu a‘zûhu] ifadesinden gelen bir vâv olduğudur; zira nispet edilen şey nispet edildiği şeye bitiştirilir/katılır; nitekim her topluluğun da bir kısmı diğerine katılmış/eklenmiştir. İkincisi: Yâ harfi olduğudur; nitekim «عَزَوْتُهُ» anlamında yâ ile «عَزَيْتُهُ أَعْزِيهِ» [azeytuhu a‘zîhi] da denir. Buna göre lâmü'l-fiilinde iki lehçe vardır. Üçüncüsü: Hâ harfi olduğudur. «كِسْرَة» kelimesinin «كِسَر» çoğulu gibi [kuralsız] kırık çoğul olarak «عِزَى» [ızâ] şeklinde çoğul yapılır; bu kırık çoğulla yetinilerek elif ve tâ ile çoğul yapılması terk edilmiştir. Bu sebeple «شِفَاه» ve «إِمَاء» çoğullarıyla yetinilip «شَفَة» ve «أَمَة» kelimelerinde «شِفَات» ve «إِمَات» denilmediği gibi «عِزَات» da dememişlerdir. Kelimenin vâv ve nûn ile çoğul olarak gelmesi ise çoktur. Râî şöyle demiştir:

28360. Metin

٤٣٣٢ - أخليفةَ الرحمنِ إنَّ عَشيرتي ... أَمسَوْا سَوامُهُمُ عِزِيْنَ فُلُوْلا

4332 - Ey Rahmân'ın halifesi! Şüphesiz benim aşiretimin / Otlayan develeri ayrı ayrı bölükler hâlinde dağılmış olarak akşamladı.

28361. Metin

وقال الكميت:

Kümeyt de şöyle demiştir:

28362. Metin

٤٣٣٣ - ونحن وجَنْدَلٌ باغٍ تَرَكْنا ... كتائبَ جَنْدَلٍ شَتَّى عِزِيْنا

4333 - Biz ve haddi aşan Cendel [savaştık ve] / Cendel'in birliklerini darmadağınık, bölük bölük bıraktık.

28363. Metin

وقال عنترة:

Antere de şöyle demiştir:

28364. Metin

٤٣٣٤ - وقِرنٍ قد تَرَكْتُ لِذي وَلِيٍّ ... عليه الطيرُ كالعُصَبِ العِزِيْن

4334 - Nice denk düşmanı bir velî/yakın için [yere serilmiş] bıraktım ki / Üzerindeki kuşlar bölük bölük cemaatler gibidir.

28365. Metin

وقال آخر:

Bir başkası da şöyle demiştir:

28366. Metin

٤٣٣٥ - ترانا عنده والليلُ داجٍ ... على أبوابِه حِلَقاً عِزِيْنا

4335 - Gece zifiri karanlıkken bizi onun yanında / Kapılarında halkalar ve bölükler hâlinde görürsün.

28367. Metin

وقال آخر:

Bir başkası da şöyle demiştir:

28368. Metin

٤٣٣٦ - فلما أَنْ أَتَيْنَ على أُضاخٍ ... تَرَكْنَ حَصاه أَشْتاتاً عِزينا

4336 - [Develer] Udâh bölgesine geldiklerinde / Onun çakıllarını darmadağınık ve bölük bölük savurup bıraktılar.

28369. Metin

والعِزَةُ لغةً: الجماعةُ في تَفْرِقَةً. هذا قولُ أبي عبيدة. وقال الأصمعيُّ: «العِزُون: الأصناف. يقال: في الدار عِزُون، أي: أصناف» وقال غيرُه: الجماعةُ اليسيرةُ كالثلاثةِ والأربعةِ. وقال الراغب: «وقيل: هو مِنْ قولِهم: عَزِيَ عَزاءً فهو عَزٍ إذا صَبَرَ، وتَعَزَّى: تَصَبَّر، فكأنها اسمٌ للجماعة التي يتأسَّى بعضُهم ببعض.

Lügatte el-‘Ize (العِزَة); ayrılık/dağınıklık halindeki topluluk demektir. Bu, Ebû Ubeyde'nin kavlidir. Asmaî ise şöyle demiştir: «el-‘Izûn (العِزُون), sınıflar/fırkalar demektir. ‘Evde ızûn vardır’ yani ‘çeşitli sınıflar/fırkalar vardır’ denir.» Başkası da şöyle demiştir: Üç ve dört kişi gibi az bir topluluktur. Râgıb ise şöyle demiştir: «Sabrettiğinde ‘sabretti, sabırlıdır’ anlamında «عَزِيَ عَزَاءً فَهُوَ عَزٍ» ve «تَعَزَّى: تَصَبَّرَ» denilmesinden türediği de söylenmiştir; sanki bu, birbirine teselli veren topluluğun adıdır.»

28370. Metin

قوله: {أَن يُدْخَلَ} : العامَّةُ على بنائِه للمفعول. وزيدُ بن علي والحسن وابن يعمر وأبو رجاء وعاصمٌ في روايةٍ على بنائِه للفاعلِ.

Cenâb-ı Hakk'ın: {أَن يُدْخَلَ} “Girdirilmeyi [mi umuyor?]” kavli: Genel kıraat (cumhûr) meçhul (mef'ûl) bina iledir. Zeyd b. Ali, Hasan[-ı Basrî], İbn Ya'mer, Ebû Recâ ve bir rivayette Âsım ise ma'lûm (fâil) bina ile [أَنْ يَدْخُلَ / girmeyi mi şeklinde] okumuşlardır.

28371. Metin

قوله: {فَلاَ أُقْسِمُ} : قد تقدَّم غيرَ مرةٍ. وقرأ جماعة «فلأُقْسِمُ» دون ألفٍ. والعامَّةُ على جمعِ المَشارق والمغارب. والجحدريُّ وابنُ محيصن بإفرادِهِما.

Cenâb-ı Hakk'ın: {فَلَا أُقْسِمُ} “Hayır, yemin ederim” kavli: Defalarca geçmişti. Bir grup elif olmaksızın «فَلَأُقْسِمُ» şeklinde okumuştur. Genel kıraat (cumhûr) {الْمَشَارِقِ وَالْمَغَارِبِ} “Doğuların ve batıların” kelimelerini çoğul okumuştur. Cahderî ve İbn Muhaysın ise her ikisini de müfred olarak [المشرق والمغرب şeklinde] okumuşlardır.

28372. Metin

و «إنَّا لَقادِرون» جوابُ القسمِ. وقرأ العامَّةُ «يُلاقُوا» ، وأبو جعفر وابن محيصن «يَلْقَوْا» مضارع لَقِيَ.

{إِنَّا لَقَادِرُونَ} “Şüphesiz biz muktediriz/güç yetirenleriz” ifadesi yeminin cevabıdır. Genel kıraat (cumhûr) {يُلَاقُوا} “Kavuşsunlar/karşılaşsınlar” şeklinde; Ebû Ca'fer ve İbn Muhaysın ise «لَقِيَ» fiilinin muzarisi olan «يَلْقَوْا» şeklinde okumuşlardır.

28373. Metin

قوله: {يَوْمَ يَخْرُجُونَ} : يجوزُ أَنْ يكونَ بدلاً مِنْ «يَوْمَهم» أو منصوباً بإضمار أَعني. ويجوزُ على رَأْيِ الكوفيين أن يكون خبرَ ابتداءٍ مضمرٍ، وبُنِي على الفتحِ، وإنْ أُضيفَ إلى مُعْربٍ، أي: هو يومَ يَخْرُجون، كقولِه: {هذا يَوْمُ يَنفَعُ} وقد مَرَّ الكلامُ فيه مُشْبعاً. والعامَّةُ على بناءِ «يَخْرُجون» للفاعلِ، ورُوي عن عاصمٍ

Cenâb-ı Hakk'ın: {يَوْمَ يَخْرُجُونَ} “Çıkacakları gün” kavli: {يَوْمَهُمُ} “[o tehdit edildikleri] günlerine” kelimesinden bedel olması veya gizli bir «أَعْنِي» (kastediyorum) fiiliyle mensub olması câizdir. Kûfelilerin görüşüne göre ise gizli bir mübtedanın haberi olması ve mu'reb bir kelimeye izâfe edilmiş olsa dahi fetha üzere mebnî kılınması da câizdir; yani: «O, çıkacakları gündür» takdirindedir; nitekim Cenâb-ı Hakk'ın: {هٰذَا يَوْمُ يَنْفَعُ} “Bu, fayda vereceği gündür” kavlinde olduğu gibidir ve buna dair açıklama etraflıca geçmişti. Genel kıraat (cumhûr) {يَخْرُجُونَ} kelimesini ma'lûm (fâil) bina ile okumuştur; Âsım'dan ise...

28374. Metin

بناؤُه للمفعولِ.

...meçhul (mef'ûl) bina ile [يُخْرَجُونَ / çıkarılacakları gün şeklinde] okuduğu rivayet edilmiştir.

28375. Metin

قوله: {سِرَاعاً} حالٌ مِنْ فاعل «يَخْرُجون» جمعَ سريع كظِراف في ظَريف. و «كأنَّهم» حالٌ مِنْ ضميرِ الحالِ فتكونُ متداخلةً.

Cenâb-ı Hakk'ın: {سِرَاعاً} “Hızlıca/koşarak” kavli: {يَخْرُجُونَ} fiilinin fâilinden hâldir; «ظَرِيف» kelimesinin çoğulunun «ظِرَاف» gelmesi gibi «سَرِيع» kelimesinin çoğuludur. {كَأَنَّهُمْ} “Sanki onlar... gibidirler” cümlesi ise hâlin zamirinden [ikinci bir] hâldir; dolayısıyla mütedâhil (iç içe geçmiş) bir hâl olur.

28376. Metin

قوله: {إلى نُصُبٍ} متعلِّقٌ بالخبرِ. والعامَّةُ على «نَصْبٍ» بالفتح والإِسكان، وابنُ عامر وحفصٌ بضمتين، وأبو عمران الجوني ومجاهد بفتحتَيْن، والحسنُ وقتادةُ بضمةٍ وسكون. فالأُولى هو اسمٌ مفردٌ بمعنى العَلَم المنصوبِ الذي يُسْرِع الشخصُ نحوَه. وقال أبو عمروٍ: «هو شَبَكَةُ الصائدِ يُسْرِع إليها عند وقوعِِ الصيدِ فيها مخافةَ انفلاتِه» . وأمَّا الثانيةُ فتحتمل ثلاثَة أوجهٍ. أحدها: / أنه اسمٌ مفردٌ بمعنى الصَّنَمِ المنصوبِ للعبادة، وأنشد للأعشى:

Cenâb-ı Hakk'ın: {إِلَى نُصُبٍ} “Dikili bir hedefe/puta doğru” kavli haberle mütealliktir. Genel kıraat (cumhûr) fetha ve sükûn ile «نَصْبٍ» [nasb] şeklinde okumuştur; İbn Âmir ve Hafs iki zamme ile [نُصُبٍ / nusub], Ebû İmrân el-Cevnî ve Mücâhid iki fetha ile [نَصَبٍ / nasab], Hasan[-ı Basrî] ve Katâde ise bir zamme ve bir sükûn ile [نُصْبٍ / nusb] şeklinde okumuşlardır. Birinci kıraatteki kelime, kişinin kendisine doğru hızla koştuğu dikilmiş işaret/hedef anlamında müfred bir isimdir. Ebû Amr şöyle demiştir: «Bu, avcının av kaçmasın korkusuyla av düştüğünde hızla koştuğu av ağıdır/tuzağıdır.» İkinci kıraate gelince, üç vechi ihtiva eder: Birincisi: İbadet için dikilmiş put anlamında müfred bir isim olmasıdır. A'şâ'nın şu beyti inşad edilmiştir:

28377. Metin

٤٣٣٧ - وذا النُّصُبَ المَنْصُوبَ لا تَعْبُدَنَّه ... لعاقبةٍ واللَّهَ ربَّك فاعْبُدَا

4337 - Sakın dikilmiş olan şu puta ibadet etme / Akıbetin için; yalnız Rabbin olan Allah'a ibadet et!

28378. Metin

الثاني: أنه جمعُ نِصاب ككُتُب في كِتاب. الثالث: أنه جمعُ نَصْبٍ نحو: رَهْن في رُهُن، وسَقْف في سُقُف، وهذا قولُ أبي الحسن. وجَمْعُ الجمعِ أَنْصاب. وأمَّا الثالثةُ فَفَعَل بمعنى مَفْعول، أي: مَنْصوب كالقَبَضِ والنَّقَضِ. والرابعةُ تخفيفٌ من الثانية

İkincisi: «كِتَاب» kelimesinin çoğulunun «كُتُب» gelmesi gibi «نِصَاب» kelimesinin çoğulu olmasıdır. Üçüncüsü: «رَهْن» kelimesinin «رُهُن», «سَقْف» kelimesinin «سُقُف» şeklinde çoğul yapılması gibi «نَصْب» kelimesinin çoğulu olmasıdır; bu Ebü'l-Hasan [el-Ahfeş]'in kavlidir. Çoğulunun çoğulu ise «أَنْصَاب» gelir. Üçüncü okuyuşa gelince; mef'ûl (dikilmiş) anlamında «فَعَل» veznidir; «قَبَض» (kabzedilen) ve «نَقَض» (yıkılan) kelimelerinde olduğu gibi «مَنْصُوب» (dikilen) demektir. Dördüncü okuyuş ise ikinci okuyuşun hafifletilmiş (tahfif edilmiş) şeklidir.

28379. Metin

ويُوْفِضونَ، أي: يُسْرعون. وقيل: يَسْتَبْقون. وقيل: يَسْعَوْن. وقيل: يَنْطَلقون. وهي متقاربَةٌ. وأنشد:

{يُوفِضُونَ} “Koşuşurlar/akın ederler” yani: Hızla koşarlar. Yarışırlar, sa'y ederler (çaba ile koşarlar) veya akın edip giderler de denilmiştir; bunlar birbirine yakın anlamlardır. Şu beyit inşad edilmiştir:

28380. Metin

٤٣٣٨ - فوارِسُ ذُبْيانَ تحت الحَدِيْ ... دِ كالجِنِّ تُوْفِضُ مِنْ عَبْقَرِ

4338 - Zübyân süvarileri demir zırhlar altında / Sanki Abkar'dan koşup gelen cinler gibidirler.

28381. Metin

وقال آخر:

Bir başkası da şöyle demiştir:

28382. Metin

٤٣٣٩ - لأَنعتَنْ نَعامةً مِيفاضا ... خَرْجاءَ [تَعْدُو] تَطْلُبُ الإِضاضا

4339 - Elbette çok hızlı koşan bir devekuşunu vasfedeceğim; / Alacalıdır, sığınak arayarak koşmaktadır.

28383. Metin

أي مُسْرِعة.

Yani hızla koşan demektir.

28384. Metin

قوله: {خَاشِعَةً} : حالٌ: إمَّا مِنْ فاعلِ «يُوْفِضون» ، وهو أقربُ أو مِنْ فاعل «يَخْرجُون» ، وفيه بُعْدٌ منه، وفيه تعدُّدُ الحالِ لذي حالٍ واحدة وفيه الخلافُ. و «أبْصارُهم» فاعلٌ. وقراءةُ العامَّةِ على تنوينِ «ذِلَّةٌ» والابتداءُ ب «ذلك اليومُ» ، وخبرُه «الذي كانوا» . وقرأ يعقوب والتمار بإضافة «ذِلَّةُ» إلى «ذلك» وجَرِّ «اليوم» لأنه صفةٌ ل «ذلك» . و «الذي» نعتٌ ل «اليوم» . و «تَرْهَقُهُم» : يجوزُ أَنْ يكونَ استئنافاً، وأَنْ يكونَ حالاً مِنْ فاعل «يُوْفِضون» ، أو «يَخْرُجون» ، ولم يَذْكُرْ مكيٌّ غيرَه.

Cenâb-ı Hakk'ın: {خَاشِعَةً} “Düşmüş/yere eğilmiş olarak” kavli hâldir: Ya daha yakın olan {يُوفِضُونَ} fiilinin fâilinden hâldir ya da {يَخْرُجُونَ} fiilinin fâilinden hâldir; ancak bundan [araya giren kısımlardan dolayı] bir uzaklık vardır ve bunda tek bir zü'l-hâl (hâl sahibi) için birden fazla hâl bulunması durumu vardır ki bu konuda ihtilaf mevcuttur. {أَبْصَارُهُمْ} “Gözleri” kelimesi fâildir. Genel kıraat (cumhûr) {ذِلَّةٌ} “Bir zillet” kelimesini tenvinli okuyup {ذٰلِكَ الْيَوْمُ} “İşte o gün” ifadesini mübteda, {الَّذِي كَانُوا} “Vadedilmekte oldukları [gündür]” kısmını ise onun haberi yaparak [yeni bir cümleye] başlamıştır. Ya'kûb ve et-Temmâr ise «ذِلَّةُ» kelimesini «ذٰلِكَ» kelimesine izâfe ederek ve «الْيَوْمِ» kelimesini de «ذٰلِكَ» kelimesinin sıfatı olduğu için mecrûr kılarak [تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةُ ذٰلِكَ الْيَوْمِ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ şeklinde] okumuşlardır; {الَّذِي} ise «الْيَوْمِ» kelimesinin sıfatıdır. {تَرْهَقُهُمْ} “Onları bürür/kaplar” cümlesinin ise isti'nâf (yeni başlangıç) cümlesi olması câiz olduğu gibi, {يُوفِضُونَ} veya {يَخْرُجُونَ} fiilinin fâilinden hâl olması da câizdir; Mekkî bundan başkasını zikretmemiştir.