29076. Metin
سورة النبأ قوله: {عَمَّ} : قد تقدَّم أن البزيَّ يُدخل هاءَ السكتِ عوضاً من ألف «ما» الاستفهاميةِ في الوقف. ونُقِلَ عن ابن كثير أنه يَقرأ «عَمَّه» بالهاء وَصْلاً، أجرى الوصل مُجرى الوقف. وقرأ عبد الله وأُبَيّ وعكرمة «عَمَّا» بإثبات الألفِ. وقد تقدَّم أنه يجوزُ ضرورةً أو في قليلٍ من الكلام. ومنه:
Nebe Suresi Cenâb-ı Hakk'ın: {عَمَّ} “Neyi [soruşturup duruyorlar?]” kavli: Daha önce el-Bezzî'nin vakıf halinde soru edatı olan «mâ»nın elifi yerine sekt he'sini getirdiği geçmişti. İbn Kesîr'den ise vasıl halinde de vakıf gibi kabul ederek he ile «عَمَّه» şeklinde okuduğu nakledilmiştir. Abdullah, Übey ve İkrime ise elifi sabit tutarak «عَمَّا» şeklinde okumuşlardır. Bunun şiir zaruretinde veya az da olsa kelâmda caiz olduğu daha önce geçmişti. Şiirdeki şu kullanım da bundandır:
29077. Metin
٤٤٦٤ - على ما قامَ يَشْتِمُني لَئيمٌ ... كخِنْزيرٍ تَمَرَّغَ في رَمادِ
4464 - Alçak bir adam neye dayanarak bana sövüp duruyor / Küllere bulanmış bir domuz gibi.
29078. Metin
/ وتقدم أنَّ الزمخشريَّ جَعَلَ منه {بِمَا غَفَرَ لِي رَبِّي} في يس [الآية: ٢٧] . و «عَمَّ» فيه قولان، أحدُهما: وهو الظاهرُ أنَّه متعلِّقٌ ب «يتساءلون» هذا الظاهرِ. قال أبو إسحاق: «الكلامُ تامٌّ في قوله:» عَمَّ يتساءلون «،
Zemahşerî'nin Yâsîn Suresi'ndeki {بِمَا غَفَرَ لِي رَبِّي} “Rabbimin beni bağışladığını...” kavlini de bundan saydığı daha önce geçmişti. {عَمَّ} hakkında iki görüş vardır; birincisi -ki zahir olan budur- açıkta geçen «yetesâelûn» fiiline müteallık (bağlı) olmasıdır. Ebû İshak şöyle demiştir: «{عَمَّ يَتَسَآءَلُونَ} kavlinde söz tamdır.
29079. Metin
ثم كان مقتضى القول أن يُجيبَ مُجيبٌ، فيقولَ: يتساءلون عن النبأ العظيم، فاقتضى إيجازُ القرآنِ وبلاغتُه أَنْ يبادِرَ المحتَجُّ بالجوابِ التذي تقتضيه الحالُ والمحاورةُ اقتضاباً للحُجَّة، وإسراعاً إلى مَوْضِعِ قَطْعِهم» . والثاني: أنَّه متعلِّقٌ بفعلٍ مقدرٍ ويتعلَّقُ {عَنِ النبإ العظيم} بهذا الفعلِ الظاهرِ. قال الزمخشري: «وعن ابن كثيرٍ أنه قرأ» عَمَّهْ «بهاءِ السَّكْتِ. ولا يَخْلو: إمَّا أَنْ يجريَ الوصلُ مَجْرى الوقفِ، وإمَّا أَنْ يقفَ ويَبْتَدِىءَ {يَتَسَآءَلُونَ عَنِ النبإ العظيم} على أَنْ يُضْمَرَ» يتساءلون «؛ لأنَّ ما بعده يُفَسِّرُه كشيءٍ يُبْهَمُ ثم يُفَسَّرُ» .
Ardından sözün gereği, bir cevap verenin çıkıp: 'Büyük haberden soruşuyorlar' demesiydi; fakat Kur'an'ın îcâzı ve belâgati, delili kestirmeden ortaya koymak ve onların sözlerini hemen kesip susturmak amacıyla, delil getirenin durumun ve muhaverenin gerektirdiği cevabı hemen vermesini iktiza etmiştir.» İkincisi: Takdirî bir fiile müteallık olması ve {عَنِ النبإ العظيم} “Büyük haberden” kavlinin ise bu açık fiile müteallık olmasıdır. Zemahşerî şöyle demiştir: «İbn Kesîr'den sekt he'si ile «عَمَّهْ» okuduğu rivayet edilmiştir. Bu ya vaslın vakıf gibi sayılmasıdır ya da vakıf yapıp {يَتَسَآءَلُونَ عَنِ النبإ العظيم} “O büyük haberi soruşturup duruyorlar” diye başlanmasıdır; bu durumda bir «yetesâelûn» fiili gizlenmiş (takdir edilmiş) olur, zira sonrasındaki ifade, önce müphem bırakılıp sonra açıklanan bir şey gibi onu tefsir etmektedir.»
29080. Metin
قوله: {عَنِ النبإ} : يجوزُ فيه ما جازَ في قولِه {لأَيِّ يَوْمٍ أُجِّلَتْ} [المرسلات: ١٣] في البدليةِ والتعلُّقِ بفعلٍ مقدَّرٍ. ويَزيد عليه هنا أنَّه يتعلَّقُ بالفعل الظاهرِ، ويتعلَّقُ ما قبلَه بمضمرٍ، كما تقدَّم عن الزمخشريِّ. وقال ابن عطية: «قال أكثرُ النحاة: قوله: {عَنِ النبإ العظيم} متعلِّقٌ ب» يتساءلون «الظاهرِ، كأنَّه قال: لِمَ يتساءلون عن النبأ» ؟ وقوله: «عَمَّ» هو استفهامُ تفخيمٍ وتعظيمٍ.
Cenâb-ı Hakk'ın: {عَنِ النبإ} “O haberden” kavli: Burada, {لأَيِّ يَوْمٍ أُجِّلَتْ} “Hangi güne ertelendi?” kavlinde bedel olma ve takdirî bir fiile taalluk etme hususunda caiz olan şeyler caizdir. Burada fazladan olarak, açık fiile müteallık olması ve öncesinin de Zemahşerî'den aktarıldığı üzere muzmer (gizli) bir fiile taalluk etmesi caizdir. İbn Atiyye şöyle demiştir: «Nahivcilerin çoğu şöyle demiştir: {عَنِ النبإ العظيم} “Büyük haberden” kavli açıkta olan «yetesâelûn» fiiline müteallıktır; sanki: 'Haberden niçin soruşuyorlar?' demiştir.» «Amme» ifadesi ise tefhim ve tazim (büyütme ve önem vurgulama) için bir soru edatıdır.
29081. Metin
قوله: {الذي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ} : «مُخْتلفون» خبرُ «هم» والجارُّ متعلِّقٌ به. والموصولُ يحتملُ الحركاتِ الثلاثَ إتْباعاً وقَطْعاً رفعاً ونصباً.
Cenâb-ı Hakk'ın: {الذي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ} “Ki onlar onda anlaşmazlık içindedirler” kavli: «Muhtelifûn», «hüm» mübtedasının haberidir; car-mecrur da ona müteallıktır. İsmi mevsul ise irabında sıfat olarak uymak (itbâ) yahut övgü/zem kastıyla kesilmek (kat') suretiyle merfû ve mansûb olmak üzere üç harekeyi de alabilir.
29082. Metin
قوله: {كَلاَّ سَيَعْلَمُونَ، ثُمَّ كَلاَّ سَيَعْلَمُونَ} : التكرارُ للتوكيد. وقد زَعَمَ الشيخُ جمالُ الدين ابنُ مالك أنَّه مِنْ بابِ التوكيدِ اللفظيِّ. ولا يَضُرُّ توسُّطُ حرفِ العطفِ. والنَّحْوِيُّون يَأَبَوْن هذا. ولا يُسَمُّونه إلاَّ عَطْفاً. وإنْ أفادَ التأكيدَ. والعامَّةُ على الغَيْبة في الفعلَيْن. والحسنُ وابنُ دينار وابن عامر بخلافٍ عنه بتاءِ الخطاب فيهما. والضحاك: الأولُ كالحسن، والثاني كالعامَّةِ. والغَيْبَةُ والخطابُ واضحان.
Cenâb-ı Hakk'ın: {كَلاَّ سَيَعْلَمُونَ، ثُمَّ كَلاَّ سَيَعْلَمُونَ} “Hayır! Yakında bilecekler. Sonra yine hayır! Yakında bilecekler” kavli: Tekrar, tekit içindir. Şeyh Cemâlüddin İbn Mâlik, bunun lafzî tekit kabilinden olduğunu ileri sürmüştür; araya atıf harfinin girmesi buna engel değildir. Nahivciler ise bunu kabul etmezler ve tekit ifade etse dahi bunu yalnızca atıf olarak isimlendirirler. Genel kıraat (cumhur), her iki fiilde de gaib sigası iledir. Hasan, İbn Dînâr ve kendisinden gelen bir rivayette İbn Âmir her ikisinde muhatap «tâ»sı ile [te'lemûne şeklinde] okumuşlardır. Dahhâk ise ilkini Hasan gibi [muhatap], ikincisini ise cumhur gibi [gaib] okumuştur. Gaib ve muhatap vecihleri açıktır.
29083. Metin
قوله: {مِهَاداً} : مفعولٌ ثانٍ لأنَّ الجَعْلَ بمعنى التصييرِ. ويجوزُ أَنْ يكونَ بمعنى الخَلْق، فيكونَ «مِهادا» حالاً مقدرة، و «أوتاداً» كذلك ولا بُدَّ مِنْ تأويلِها بمشتق أيضاً، أي: مُثَبَّتاتٍ. وأمَّا «سُباتاً» فالظاهر كونُه مفعولاً ثانياً. و «لباساً» فيه استعارةٌ حسنةٌ وعليه قولُه:
Cenâb-ı Hakk'ın: {مِهَاداً} “Bir döşek” kavli: İkinci mef'ûldür; çünkü buradaki kılmak (ce'l) fiili dönüştürmek (tasyîr) anlamındadır. Yaratmak (halk) anlamında olması da caizdir; bu takdirde {مِهَاداً} “bir döşek” mukadder bir hâl olur. {أوتاداً} “kazıklar” kelimesi de böyledir ve mutlaka türemiş bir kelimeyle, yani 'sağlamlaştırılmışlar olarak' şeklinde tevil edilmesi gerekir. {سُباتاً} “dinlenme” kelimesine gelince, zahir olan onun ikinci mef'ûl olmasıdır. {لباساً} “bir örtü” kelimesinde ise güzel bir istiare vardır; şairin şu sözü de bu kabildendir:
29084. Metin
٤٤٦٥ - وكم لِظَلامِ الليلِ عندك مِنْ يدٍ ... تُخَبِّرُ أنَّ المانَوِيَّةَ تَكْذِبُ
4465 - Gecenin karanlığının senin katında ne çok lütfu vardır / Ki Maniheistlerin yalan söylediğini haber verir.
29085. Metin
وقرأ العامَّةُ «مِهاداً» ، ومجاهد وعيسى وبعضُ الكوفيين «مَهْداً»
Cumhur «مِهاداً» (mihâden) şeklinde, Mücâhid, Îsâ ve bazı Kûfeliler ise «مَهْداً» (mehden) şeklinde okumuştur.
29086. Metin
وقد تقدَّم هاتان القراءتان في سورة طه، وأنَّ الكوفيين قَرؤوا «مَهْداً» في طه والزخرف فقط. وتقدَّم الفرقُ بينهما ثَمَّةَ.
Bu iki kıraat Tâhâ Suresi'nde geçmişti; ayrıca Kûfelilerin «مَهْداً» kıraatini yalnızca Tâhâ ve Zuhruf surelerinde okudukları ve aralarındaki fark da orada geçmişti.
29087. Metin
قوله: {وَهَّاجاً} : الوَهَّاجُ: المُضِيءُ المُتلألىءُ، مِنْ قولِهم: وَهَجَ الجَوْهَرُ، أي: تلألأ. ويُقال: وَهِجَ يَوْهَجُ كوَجِلَ يَوْجَلُ، ووَهَجَ يَهِجُ كوَعَدَ يَعِدُ.
Cenâb-ı Hakk'ın: {وَهَّاجاً} “Alev alev parıldayan” kavli: Vehhâc; aydınlatan, parıldayan demektir. Arapların: «وَهَجَ الجَوْهَرُ» (Cevher parıldadı) sözünden gelir. Bu fiil, «وَجِلَ يَوْجَلُ» vezninde «وَهِجَ يَوْهَجُ» şeklinde ve «وَعَدَ يَعِدُ» vezninde «وَهَجَ يَهِجُ» şeklinde de kullanılır.
29088. Metin
قوله: {مِنَ المعصرات} : يجوزُ في «مِنْ» أَنْ تكونَ على بابِها من ابتداءِ الغاية، وأَنْ تكونَ للسببية. ويَدُلُّ قراءةُ عبدِ الله بنِ يزيد وعكرمة وقتادة «بالمُعْصِرات» بالباءِ بدلَ «مِنْ» وهذا على خلافٍ في «المُعْصِرات» ما المرادُ بها؟ فقيل: السحاب. يقال: أَعْصَرَتْ السَّحائِبُ، أي: شارَفَتْ أَنْ تُعْصِرَها الرياحُ فتُمْطِرَ كقولك: «أجَزَّ الزرعُ» إذا حان له أن يُجَزَّ. ومنه «أَعْصَرَتِ الجارِيَةُ» إذا حان لها أَنْ تحيضَ. قاله الزمخشريُّ. وأنشد ابنُ قتيبة لأبي النجم:
Cenâb-ı Hakk'ın: {مِنَ المعصرات} “Sıkan [bulutlar]dan” kavli: «Min» edatının kendi asıl mânası olan başlangıç (ibtidâ-i gâye) bildirmesi caiz olduğu gibi, sebebiyet için olması da caizdir. Abdullah b. Yezîd, İkrime ve Katâde'nin «min» yerine «bâ» ile «بالمُعْصِرات» şeklindeki kıraati de buna delalet eder. Bu durum, «el-Mu'sırât» ile ne kastedildiği konusundaki ihtilafa dayanır. Denildi ki: O bulutlardır. «أَعْصَرَتْ السَّحائِبُ» denir ki; rüzgârların kendilerini sıkıp yağmur yağdırması vaktinin yaklaşması demektir; tıpkı ekinin biçilme vakti geldiğinde «أجَزَّ الزرعُ» demen gibidir. Hayız vakti yaklaşan kız çocuğu için söylenen «أَعْصَرَتِ الجارِيَةُ» ifadesi de bundandır. Bunu Zemahşerî söylemiştir. İbn Kuteybe, Ebü'n-Necm'in şu beytini inşad etmiştir:
29089. Metin
٤٤٦٦ - تَمْشي الهُوَيْنَى ساقِطاً خِمارُها ... قد أَعْصَرَتْ أو قَدْ دَنَا إعْصارُها
4466 - Başörtüsü düşmüş vaziyette salına salına yürüyor / Ergenlik çağına girmiş veya ergenliği yaklaşmış.
29090. Metin
قلت: ولولا تأويلُ «أَعْصَرَتْ» بذلك لكان ينبغي أَنْ تكونَ المُعْصَرات بفتح الصادِ اسمَ مفعول؛ لأنَّ الرياحَ تُعْصِرُها.
Ben derim ki: «A'sarat» fiilinin bu tevili olmasaydı, kelimenin sâd harfinin fethasıyla ism-i mef'ûl olarak «el-Mu'sarât» şeklinde olması gerekirdi; çünkü onları sıkan rüzgârlardır.
29091. Metin
وقال الزمخشري: «وقرأ عكرمةُ» بالمُعْصِرات «. وفيه وجهان: أَنْ يُراد الرياحُ التي حانَ لها أَنْ تُعْصِرَ السحابَ، وأَنْ يُرادَ السحائبُ؛ لأنَّه إذا كان الإِنزالُ منها فهو بها/ كما تقول: أَعْطى مِنْ يدِه درهماً، وأَعْطى بيدِه. وعن مجاهد: المُعْصِرات: الرياحُ ذواتُ الأعاصيرِ. وعن الحسن وقتادة: هي السماواتُ. وتأويلُه: أنَّ الماءَ يَنْزِلَ من السماءِ إلى السحاب فكأنَّ السماواتِ يَعْصِرْنَ، أي: يَحْمِلْنَ على العَصْر ويُمَكِّنَّ منه. فإنْ قلتَ: فما وَجْهُ مَنْ قرأ» من المُعْصِرات «وفسَّرها بالرياح ذواتِ الأعاصيرِ، والمطرُ لا يَنْزِلُ من الرياح؟ قلت: الرياحُ هي التي تُنْشِىءُ السحابَ وتَدِرُّ أخلافَه، فيَصِحُّ أَنْ تُجْعَلَ مَبْدأً للإِنزال. وقد جاء: إنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ الرياحَ فتحملُ الماءَ من السماء، فإنْ صَحَّ ذلك فالإِنْزالُ منها ظاهرٌ. فإنْ قلت: ذكر ابن كَيْسانَ: أنه جَعَلَ المُعْصِرات بمعنى المُغِيثات، والعاصِرُ هو المُغيث لا المُعْصِر. يقال: عَصَرَهُ فاعْتَصَرَ. قلت: وَجْهُه أَنْ يُرادَ: اللاتي أَعْصَرْن، أي: حان لها أَنْ تُعْصِرَ، أي: تُغيث» . قلت: يعني أنَّ «عَصَرَ» بمعنى الإِغاثةِ ثلاثيٌّ، فكيف قيل هنا: مُعْصِرات بهذا المعنى، وهو من الرُّباعي؟ فأجاب عنه بما تقدَّم، يعني أنَّ الهمزةَ بمعنى الدُّخولِ في الشيء.
Zemahşerî şöyle demiştir: «İkrime «بالمُعْصِرات» şeklinde okumuştur. Bunda iki vecih vardır: Bulutları sıkma vakti gelmiş olan rüzgârların kastedilmiş olması ve bulutların kastedilmiş olması; zira indirme işlemi bulutlardan olunca, bulutlar vasıtasıyla olmuş olur; nitekim 'Elinden bir dirhem verdi' denildiği gibi 'Eliyle verdi' de denir. Mücâhid'den nakledildiğine göre mu'sırât: Kasırgalı rüzgârlardır. Hasan ve Katâde'den nakledildiğine göre ise onlar göklerdir. Bunun tevili şöyledir: Su gökten buluta iner, dolayısıyla sanki gökler sıkmaktadır; yani sıkmaya sevk etmekte ve buna imkân vermektedir. Eğer: 'Peki, «مِنَ المعصرات» okuyup bunu kasırgalı rüzgârlar diye tefsir edenin gerekçesi nedir; zira yağmur rüzgârlardan inmez?' dersen, derim ki: Bulutları oluşturan ve onların memelerini sağan rüzgârlardır; dolayısıyla indirme eyleminin başlangıcı kılınmaları sahihtir. Nitekim şöyle bir rivayet de gelmiştir: 'Şüphesiz Allah rüzgârları gönderir, onlar da suyu gökten taşırlar.' Eğer bu sahihse, indirmenin rüzgârlardan olması açıktır. Eğer: 'İbn Keysân, mu'sırâtı imdada koşan/yardım eden (el-muğîsât) anlamında kılmıştır; oysa imdada yetişene mu'sır değil 'âsır denir. Nitekim «عَصَرَهُ فاعْتَصَرَ» (Ondan yardım istedi, o da yardım etti) denilir' dersen; derim ki: Bunun yönü, 'i'sâr edenler', yani imdada yetişme (iğâse) vakti gelenler anlamının kastedilmiş olmasıdır.» Ben derim ki: Yani iğâse anlamındaki «asere» sülâsîdir; peki burada bu anlamda rubâîden olan «mu'sırât» nasıl denilmiştir? İşte buna yukarıda geçen şekilde cevap vermiştir; yani hemze bir şeye girmek/vaktinin gelmesi anlamındadır.
29092. Metin
قوله: {ثَجَّاجاً} الثَّجُّ: الانصِبابُ بكثرةٍ وشِدَّةٍ. وفي الحديث: «
Cenâb-ı Hakk'ın: {ثَجَّاجاً} “Şarıl şarıl” kavli: Secc; bolca ve şiddetle dökülmektir. Hadiste şöyle buyrulmuştur: «
29093. Metin
أحَبُّ العملِ إلى اللَّهِ العَجُّ والثَّجُّ» فالعَجُّ: رَفْعُ الصوتِ بالتلبيةِ، والثَّجُّ: إراقةُ دماءِ الهَدْيِ. يقال: ثَجَّ الماءُ بنفسِه، أي: انصَبَّ وثَجَجْتُه أنا، أي: صَبَبْتُه ثَجّاً وثُجوجاً، فيكونُ لازماً ومتعدياً. وقال الشاعر:
Allah'a en sevimli amel acc ve seccdir.» Acc: Telbiye ile sesi yükseltmek; secc ise kurbanlıkların kanını akıtmaktır. «ثَجَّ الماءُ بنفسِه» denir ki 'Su kendiliğinden döküldü' demektir; «ثَجَجْتُه أنا» ise 'Onu şarıl şarıl akıttım' demektir; dolayısıyla bu fiil hem lâzım (geçişsiz) hem de müteaddî (geçişli) olarak kullanılır. Şair şöyle demiştir:
29094. Metin
٤٤٦٧ - إذا رَجَفَتْ فيها رَحَىً مُرْجَحِنَّةٌ ... تَبَعَّجَّ ثَجَّاجاً غَزيرَ الحوافِلِ
4467 - Ağır ağır hareket eden yüklü bir bulut orada sarsıldığında / Şarıl şarıl akan, yan kolları bol sular fışkırttı.
29095. Metin
وقرأ الأعرج «ثجَّاحاً» بالحاءِ المهملةِ أخيراً. وقال الزمخشري: «ومَثاجِحُ الماءِ مَصابُّه، والماءُ يَنْثَجِحُ في الوادي» .
el-A'rec ise sonunu noktasız hâ ile «ثجَّاحاً» (seccâhan) şeklinde okumuştur. Zemahşerî şöyle demiştir: «Mesâcihu'l-mâ', suyun döküldüğü yerlerdir; su vadide aktığında 'insehace' denir.»
29096. Metin
قوله: {أَلْفَافاً} : فيه أوجهٌ: أحدُها: أنَّه لا واحدَ له. قال الزمخشري: «ألفافاً» : ملتفَّةٌ لا واحدَ له كالأوْزَاعِ والأَخْيافِ «. والثاني: أنه جمعُ» لِفّ «بكسرِ اللام، فيكونُ نحو: سِرّ وأَسْرار. وأنشد أبو علي الطوسي:
Cenâb-ı Hakk'ın: {أَلْفَافاً} “Sarmaş dolaş” kavli: Bunda birkaç vecih vardır: Birincisi: Tekilinin olmamasıdır. Zemahşerî şöyle demiştir: «'Elfâf': Sarmaş dolaş olmuş [bahçeler]dir; 'evzâ' ve 'ahyâf' kelimeleri gibi tekili yoktur.» İkincisi: Lâm harfinin kesrasıyla «liff» kelimesinin çoğulu olmasıdır; bu takdirde 'sırr-esrâr' gibi olur. Ebû Ali et-Tûsî şu beyti inşad etmiştir:
29097. Metin
٤٤٦٨ - جَنَّةٌ لِفٌّ وعَيْشٌ مُغْدِقُ ... ونَدامى كلُّهم بِيْضٌ زُهُرْ
4468 - Ağaçları sarmaş dolaş bir bahçe ve bol bir geçim / Ve hepsi ak yüzlü, parlak meclis arkadaşları.
29098. Metin
وهذا قولُ أكثرِ أهلِ اللغة. الثالث: أنه جمعُ لفيف، قاله الكسائي.
Dil ehlinin çoğunun görüşü budur. Üçüncüsü: «Lefîf» kelimesinin çoğulu olmasıdır; bunu Kisâî söylemiştir.
29099. Metin
ومثلُه: شريف وأَشْراف، وشهيد وأشهاد. وقال الشاعر:
Bunun benzeri: Şerîf-eşrâf ve şehîd-eşhâd kelimeleridir. Şair şöyle demiştir:
29100. Metin
٤٤٦٩ - أحابِيْشُ أَلفْافٌ تبايَنَ فَرْعُهُمْ ... وجِذْمُهُمُ عن نسبةِ المتعرّفِ
4469 - Farklı kollara ayrılmış sarmaş dolaş kabileler / Dalları da kökleri de nesep bilenin nispetinden uzaktır.
29101. Metin
الرابع: أنه جمعُ الجمعِ؛ وذلك أنَّ الأصلَ» ألَفُّ «في المذكر، و» لَفَّاءُ «في المؤنث كَأْحمر وحمراء، ثم جُمِعا على لُفّ كحُمْر، ثم جُمع لُفّ على أَلْفاف، إذا صار لُفٌّ بزنة قُفْلٍ فجُمع جَمْعَه، قاله ابن قتيبة. إلا أن الزمخشري، قال:» وما أظنُّه واجداً له نظيراً مِن نحو: خُضْر وأَخْضار، وحُمْر وأَحْمار «. قلت كأنّه يَسْتَبْعِدُ هذا القولَ من حيث إن نَظَائِرَه لا تُجْمَعُ على أَفْعال؛ إذ لا يُقال: خُضْر وأخْضار، ولا حُمْر وأَحْمار، وإن كانا جمعَيْنِ لأَخْضَر وخَضْراء، وأَحْمر وحَمْراء، وهذا غيرُ لازمٍ؛ لأنَّ جمعَ الجمعِ لا يَنْقاسُ، ويكفي أَنْ يكونَ له نظيرٌ في المفردات كما رأيتَ مِنْ أنَّ لُفّاً صارَ يضارِعُ قُفْلاً؛ ولهذا امتنعوا مِنْ تكسيرِ مَفاعل ومَفاعيل لعدمِ نظيرٍ في المفرداتِ يُحْمَلان عليه. الخامس: قال الزمخشري:» ولو قيل: هو جمعُ مُلْتَفَّة بتقدير حَذْفِ الزوائد لكان قولاً وجيهاً «. قلت: وفيه تكلُّفُ لا حاجةَ إليه، وأيضاً فغالبُ عباراتِ النحاة
Dördüncüsü: Çoğulun çoğulu (cem'u'l-cem') olmasıdır; şöyle ki: Aslı müzekker için «eleff», müennes için 'ahmer-hamrâ' gibi «leffâ»dır; sonra 'humr' gibi «luff» şeklinde çoğul yapılmış, ardından «luff» kelimesi 'kufl' vezninde olunca onun çoğulu gibi «elfâf» şeklinde çoğul yapılmıştır; bunu İbn Kuteybe söylemiştir. Ancak Zemahşerî şöyle demiştir: «Bunun 'hudr-ahdâr' ve 'humr-ahmâr' gibi bir benzerini bulabileceğini sanmıyorum.» Ben derim ki: Sanki o, benzerlerinin 'ef'âl' vezninde çoğul yapılmaması hasebiyle bu görüşü uzak görmektedir; zira ahdar-hadrâ ve ahmer-hamrâ'nın çoğulu olmalarına rağmen 'hudr-ahdâr' veya 'humr-ahmâr' denilmez. Fakat bu zorunlu bir kural değildir; zira cem'u'l-cem' kıyasî değildir ve tekillerde bir benzerinin bulunması yeterlidir; nitekim 'luff' kelimesinin 'kufl' veznine benzediğini gördün; işte bu yüzden tekillerde kendilerine kıyas edilecek bir benzer bulunmadığı için mefâ'il ve mefâ'îl vezinlerini yeniden çoğul yapmaktan kaçınmışlardır. Beşincisi: Zemahşerî şöyle demiştir: «Eğer zait harflerin hazfedildiği takdir edilerek 'mülteffe'nin çoğuludur denilseydi, bu da tutarlı bir görüş olurdu.» Ben derim ki: Bunda ihtiyaç duyulmayan bir zorlama vardır; ayrıca nahivcilerin ibarelerinin çoğunda
29102. Metin
في حَذْف الزوائِد إنما هو في التصغير. تقول: تصغيرُ الترخيم بحذفِ الزوائد، وفي المصادر يقولون: هذا المصدرُ على حَذْفِ الزوائِد.
zait harflerin hazfi sadece tasgîrde (küçültme isminde) geçer. 'Zaitlerin hazfiyle yapılan terhîm tasgîri' derler; mastarlarda ise 'bu mastar zaitlerin hazfi üzeredir' derler.
29103. Metin
قوله: {يَوْمَ يُنفَخُ} : يجوزُ أَنْ يكونَ بدلاً مِنْ «يومَ الفَصْل» أو عطفَ بيانٍ له، أو منصوباً بإضمار «أعني» و «أفْواجاً» حالٌ مِنْ فاعل «تأْتون» . وتقدَّمَ «فُرَاتاً» [الفرقان: ٥٣] . و «فُتِحَتْ» بالتخفيف والتشديد في الزُّمَر.
Cenâb-ı Hakk'ın: {يَوْمَ يُنفَخُ} “Üfleneceği gün” kavli: {يَوْمَ الْفَصْلِ} “Hüküm günü” ifadesinden bedel veya onun atf-ı beyânı olması ya da gizli bir «a'nî» (yani ... kastediyorum) fiiliyle mansûb olması caizdir. {أفْواجاً} “Bölük bölük” kelimesi ise {تَأْتُونَ} “Gelirsiniz” fiilinin failinden hâldir. {فُرَاتاً} “Tatlı su” kelimesi Furkân Suresi'nde [53. ayet]; {فُتِحَتْ} “Açılmıştır” kelimesi ise Zümer Suresi'nde şeddesiz ve şeddeli kıraatleriyle geçmişti.
29104. Metin
قوله: {لِّلطَّاغِينَ} : يجوزُ أَنْ يكونَ صفةً لِمْرصاداً، وأنْ يكونَ حالاً مِنْ «مآباً» كان صفتَه فلَّما تقدَّم نُصِب على الحال. وعلى هذَيْن الوجهَيْنِ فيتعلَّق بمحذوفٍ. ويجوزُ أَنْ يكونَ متعلقاً بنفسِ «مِرْصاداً» أو بنفسِ «مآباً» لأنه بمعنى مَرْجِع. وقرأ ابن يَعمر وأبو عمرو المنقري «أنَّ جهنمَ» بفتح «أنَّ» . قال الزمخشري: «على تعليل قيامِ السَّاعةِ بأنَّ جهنمَ كانت مِرْصاداً للطاغين، كأنه قيل: كان ذلك لإِقامةِ الجزاءِ» . قلت: يعني أنَّه علةٌ لقولِه «يومَ يُنْفَخُ» إلى آخره.
Cenâb-ı Hakk'ın: {لِّلطَّاغِينَ} “Azgınlar için” kavli: {مِرْصَاداً} “Bir gözetleme yeri” kelimesinin sıfatı olması caiz olduğu gibi, {مَآباً} “Bir varış yeri” kelimesinin hâli olması da caizdir; onun sıfatı iken öne geçtiği için hâl olarak mansûb kılınmıştır. Bu iki veche göre mahzûfa müteallıktır. Bizzat {مِرْصَاداً} kelimesine veya mercî (dönüş yeri) anlamında olduğu için bizzat {مَآباً} kelimesine müteallık olması da caizdir. İbn Ya'mer ve Ebû Amr el-Minkarî «إنَّ» edatını fetha ile «أَنَّ جَهَنَّمَ» şeklinde okumuşlardır. Zemahşerî şöyle demiştir: «Cehennemin azgınlar için bir gözetleme yeri olmasının, kıyametin kopuş sebebi kılınması kabilindendir; sanki: 'Bu durum cezanın gerçekleşmesi içindi' denilmiştir.» Ben derim ki: Yani bu, {يَوْمَ يُنفَخُ} “Üfleneceği gün” kavlinden sonrasının illetidir.
29105. Metin
وقرأ أبو عياض «في الصُّوَر» بفتحِ الواو. وتقدَّمَ مثلُه.
Ebû İyâd ise vâv harfinin fethasıyla «في الصَّوَرِ» şeklinde okumuştur. Bunun benzeri daha önce geçmişti.
29106. Metin
قوله: {لاَّبِثِينَ} : منصوبٌ على الحالِ من الضميرِ المستترِ في «للطَّاغِين» وهي حالٌ مقدرةٌ. وقرأ حمزةُ «لَبِثِيْنَ» دونَ ألفٍ، والباقون «لابِثين» بها. وضَعَّفَ مكيٌّ قراءةَ حمزةَ، قال: «ومَنْ قرأ» لبِثين «، شَبَّهه بما هو خِلْقَةٌ في الإِنسان نحو: حَذِر وفَرِق، وهو بعيدٌ؛ لأنَّ اللُّبْثَ ليس مِمَّا يكونُ خِلْقَةً في الإِنسان، وبابُ فَعِل إنما هو لِما يكونُ خِلْقَةً في الإِنسانِ، وليس اللُّبْثُ بخِلْقةٍ» . ورَجَّح الزمخشريُّ قراءةَ حمزةَ فقال: «قُرِىءَ: لابِثين ولَبِثين. والَّلبِثُ أَقْوى» ؛ لأنَّ اللابِثَ يُقال لِمَنْ وجِدَ منه الُّلبْثُ، ولا يُقال: لِبثٌ إلاَّ لمَنْ شأنُه الُّلبْثُ كالذي يَجْثُمُ بالمكانِ، لا يكاد يَنْفَكُّ منه «. قلت: وما قاله الزمخشريُّ أَصْوَبُ. وأمَّا قولُ مكيّ: الُّلبْثُ ليس خِلْقَةً فمُسَلَّمٌ؛ لكنه بُوْلِغَ في ذلك فجُعِلَ بمنزلةِ الأشياءِ الخِلْقيَّة.
Cenâb-ı Hakk'ın: {لاَّبِثِينَ} “Kalanlar olarak” kavli: {لِّلطَّاغِينَ} “Azgınlar için” ifadesindeki müstetir zamirden hâl olarak mansûbtur ve mukadder bir hâldir. Hamza elifsiz olarak «لَبِثِيْنَ» şeklinde, diğerleri ise elifle «لاَبِثِينَ» şeklinde okumuşlardır. Mekkî, Hamza'nın kıraatini zayıf bularak şöyle demiştir: «Kim «لَبِثِينَ» okursa, bunu 'hazir' ve 'ferik' gibi insandaki fıtrî/yaratılıştan gelen vasıflara benzetmiş olur ki bu uzaktır; çünkü bir yerde kalmak (lübs) insanda yaratılıştan olan bir şey değildir ve 'fa'il' vezni ancak insanda yaratılıştan bulunan şeyler için kullanılır, kalmak ise fıtrî bir yaratılış değildir.» Zemahşerî ise Hamza'nın kıraatini tercih ederek şöyle demiştir: ««لابِثِين» ve «لَبِثِين» şeklinde okunmuştur. «الَّلبِثُ» daha kuvvetlidir; çünkü «لابِث» kendisinden kalma eylemi sâdır olan kimse için kullanılır; «لَبِث» ise ancak bir mekâna çöküp oradan neredeyse hiç ayrılmayan kimse gibi kalmak şânı olan kimse için kullanılır.» Ben derim ki: Zemahşerî'nin söylediği daha isabetlidir. Mekkî'nin: 'Kalmak yaratılıştan değildir' sözü kabul edilir; fakat bu konuda mübalağa yapılmış ve bu eylem yaratılıştan gelen vasıflar konumuna getirilmiştir.
29107. Metin
قوله: {أَحْقَاباً} منصوبٌ على الظرفِ، وناصبهُ» لا بثين «، هذا هو المشهورُ. وقيل: هو منصوبٌ بقولِه» لا يَذُوقون «وهذا عند مَنْ يرى تقديمَ معمولِ ما بعد» لا «عليها، وهو أحدُ الأوجه، وقد تقدَّم هذا مستوفىً في أواخر الفاتحة. وجَوَّز الزمخشريُّ أَنْ ينتصِبَ على الحالِ، قال:» وفيه وجهٌ آخر: وهو أَنْ يكونَ مِنْ حَقِبَ عامُنا: إذا قَلَّ
Cenâb-ı Hakk'ın: {أَحْقَاباً} “Devirler boyunca” kavli: Zarf olarak mansûbtur; nâsıbı (onu nasbedeni) ise «lâbisîn» kelimesidir, meşhur olan görüş budur. «Lâ yezûkûne» sözüyle mansûb olduğu da söylenmiştir; bu ise «lâ» edatından sonra gelen mamulün «lâ»nın önüne geçebileceğini kabul edenlere göredir ki bu da vecihlerden biridir; bu konu Fâtiha Suresi'nin sonlarında etraflıca geçmişti. Zemahşerî ise bunun hâl olarak mansûb olmasını caiz görerek şöyle demiştir: «Bunda başka bir vecih daha vardır: O da yağmuru ve hayrı azaldığında 'Hakibe âmünâ' denilmesinden türemiş olmasıdır; nitekim rızkı geciken kimseye 'Hakibe fülânün' denir, kendisi 'hakib' çoğulu ise 'ahkâb' gelir; böylece onlardan bir hâl olarak mansûb olur; mânası:
29108. Metin
مطرُه وخيرُه، وحَقِبَ فلانٌ: إذا أَخْطَأَهُ الرِّزْقُ فهو حَقِبٌ، وجمعهُ أَحْقاب، فينتصِبُ حالاً عنهم بمعنى: لابثين فيها حَقِبين جَحِدين «. وقد تقدَّم الكلامُ على» الحُقُب «، وما قيل فيه في سورة الكهف.
orada rızkı ve hayrı kesilmiş, mahrum kimseler olarak kalanlar demektir.» «Hukub» kelimesine ve onun hakkında söylenenlere dair açıklama Kehf Suresi'nde geçmişti.
29109. Metin
قوله: {لاَّ يَذُوقُونَ} : فيه أوجهٌ، أحدُها: أنه متسأنفٌ أخبر عنهم بذلك. الثاني: أنه حالٌ من الضمير في «لابثين» أي: لابِثين غيرَ ذائقين، فهي حالٌ متداخلةٌ. الثالث: أنه صفةٌ لأَحْقاب. قال مكي: «واحتمل الضميرَ لأنه فِعْلٌ، فلم يجبْ إظهارُه، وإن كان قد جَرَى صفةً على غير مَنْ هُوَ له، وإنما جاز أَنْ يكونَ نعتاً ل» أحقاب «لأجْل الضميرِ العائدِ على الأَحْقاب في» فيها «ولو كان في موضع» يَذُوْقون «اسمُ فاعلٍ لكان لا بُدَّ مِنْ إظهارِ الضميرِ إذا جَعَلْتَه وصفاً لأَحْقاب» . الرابع: أنه تفسيرٌ لقولِه «أحقاباً» إذا جَعَلْتَه منصوباً على الحالِ بالتأويلِ الذي تقدَّم ذِكْرُه عن الزمخشريِّ فإنه قال: «وقولُه: لا يَذوقون فيها بَرْداً ولا شَراباً تفسيرٌ له. الخامس: أنه حالٌ أخرى مِنْ» للطَّاغين «ك» لابِثين «.
Cenâb-ı Hakk'ın: {لاَّ يَذُوقُونَ} “Tatmazlar” kavli: Bunda birkaç vecih vardır: Birincisi: Müste'nefe (yeni bir başlangıç cümlesi) olup onlardan bu şekilde haber verilmiş olmasıdır. İkincisi: {لاَّبِثِينَ} “Kalanlar olarak” kelimesindeki zamirden hâl olmasıdır; yani 'tatmayarak kalanlar' demektir ki bu takdirde tedâhül etmiş (iç içe geçmiş) hâl olur. Üçüncüsü: «Ahkâb» kelimesinin sıfatı olmasıdır. Mekkî şöyle demiştir: «Fiil olduğu için zamiri taşımıştır, bu yüzden sıfatı olduğu kimseden başkasına cari olsa bile zamirin açığa çıkarılması vacip olmamıştır; «ahkâb» kelimesine sıfat olması ise sadece {فِيهَا} “Orada” ifadesindeki «ahkâb»a dönen zamir sebebiyledir. Şayet {يَذُوقُونَ} yerinde bir ism-i fâil olsaydı, onu «ahkâb»a sıfat yaptığın takdirde zamiri açığa çıkarman zorunlu olurdu.» Dördüncüsü: «Ahkâben» kelimesini Zemahşerî'den daha önce zikredilen teville hâl olarak mansûb kıldığında, onun açıklaması (tefsiri) olmasıdır; nitekim o şöyle demiştir: «Cenâb-ı Hakk'ın {لَّا يَذُوقُونَ فِيهَا بَرْدًا وَلَا شَرَابًا} “Orada ne bir serinlik ne de bir içecek tadarlar” kavli bunun tefsiridir.» Beşincisi: {لاَّبِثِينَ} gibi {لِّلطَّاغِينَ} “Azgınlar için” ifadesinden ikinci bir hâl olmasıdır.
29110. Metin
قوله: {إِلاَّ حَمِيماً} : يجوزُ أَنْ يكونَ استثناءً متصلاً من قولِه «شَراباً» وهذا واضِحٌ. والثاني: أنَّه منقطعٌ. قال الزمخشري: «يعني لا يذُوقون فيها بَرْداً ولا رَوْحاً يُنَفِس عنهم حَرَّ النارِ، ولا شَراباً يُسَكِّن مِنْ عَطَشِهم، ولكنْ يَذُوقون فيها حميماً وغَسَّاقاً» .
Cenâb-ı Hakk'ın: {إِلاَّ حَمِيماً} “Yalnızca kaynar su” kavli: {شَرَاباً} “Bir içecek” sözünden muttasıl istisna olması caizdir ve bu açıktır. İkincisi: Münkatı' istisna olmasıdır. Zemahşerî şöyle demiştir: «Yani orada ateşin sıcağını kendilerinden hafifletecek bir serinlik ve rahatlık, yahut susuzluklarını dindirecek bir içecek tatmazlar; lakin orada kaynar su ve irin tadarlar.»
29111. Metin
قلت: ومكيٌّ لَمَّا جَعَله منقطعاً جعل البَرْدَ عبارةً عن النومِ، قال: «فإن جَعَلْتَه النومَ كان» حميماً «استثاءً ليس من الأول» . وإنما الذي حَمَلَ الزمخشريُّ على الانقطاع مع صِدْقِ اسم الشرابِ على الحميمِ والغَسَّاقِ وَصْفُه له بقولِه «ولا شَراباً يُسَكِّنُ مِنْ عَطَشِهم» فبهذا القَيْدِ صار الحميمُ ليس من جنسِ هذا الشراب. وإطلاقُ البَرْدِ على النوم لغةُ هُذَيْلٍ. وأنشد:
Ben derim ki: Mekkî bunu münkatı' kıldığında «berd» kelimesini uyku anlamında kabul etmiştir; nitekim o şöyle der: «Eğer onu uyku kılarsan, {حَمِيماً} “Kaynar su” önceki ifadenin cinsinden olmayan bir istisna olur.» Zemahşerî'yi -içecek ismi hem kaynar suya hem de irine tam olarak uyduğu halde- istisnanın münkatı' olduğuna sevk eden şey, içeceği «susuzluklarını dindirecek bir içecek» şeklinde nitelemiş olmasıdır; işte bu kayıt sebebiyle kaynar su bu içeceğin cinsinden olmaktan çıkmıştır. «Berd» kelimesinin uyku için kullanılması Hüzeyl kabilesinin lügatidir. Şair şöyle demiştir:
29112. Metin
٤٤٧٠ - فإن شِئْتِ حَرَّمْتُ النِّساءَ سواكمُ ... وإنْ شِئْتِ لم أَطْعَمْ نُقاخاً ولا بَرْداً
4470 - Eğer dilersen sizden başka kadınları kendime haram kılarım / Ve eğer dilersen ne tatlı soğuk su ne de uyku tadarım.
29113. Metin
وفي كلامِ بعضِ الأعراب «مَنَعَ البَرْدُ البَرْدَ» قيل: وسُمِّي بذلك لأنه يقطعُ سَوْرةَ العطشِ. والذَّوْقُ على هذين القولين أعني كونَه رَوْحاً يُنَفِّسُ عنهم الحَرَّ، وكونَه النومَ مجازٌ. وأمَّا على قولِ مَنْ جعله اسماً للشرابِ الباردِ المُسْتَلَذُّ، ويُعْزَى لابنِ عباس، وأنشد قولَ حَسَّانَ ﵁:
Bazı bedevilerin kelâmında «مَنَعَ البَرْدُ البَرْدَ» (Soğuk, uykuyu engelledi) ifadesi yer alır. Denildi ki: Susuzluğun hararetini kestiği için uykuya bu isim verilmiştir. Bu iki görüşe göre -yani sıcaklığı hafifleten bir rahatlık olması ile uyku olması veçhlerine göre- tatmak (zevk) mecazdır. İbn Abbâs'a nispet edilen ve içilen lezzetli soğuk içecek ismi kılanların görüşüne göre ise -ki Hassân radıyallâhu anh'ın şu beytini inşad etmiştir:
29114. Metin
٤٤٧١ - يَسْقُونَ مْن وَرَدَ البَرِيصَ عليهمُ ... بَرْداً يُصَفِّقُ بالرَّحيقِ السَّلْسَلِ
4471 - Berîs pınarına kendilerine varan kimseye içirirler / Boğazdan akıp giden saf şarapla karıştırılmış soğuk bir içecek.
29115. Metin
وقول الآخر:
Diğer şairin şu sözü de böyledir:
29116. Metin
٤٤٧٢ - أَمانِيُّ مِنْ سُعْدَى حِسانٌ كأنَّما ... سَقَتكَ بها سُعْدى على ظَمَأ بَرْدا
4472 - Su'dâ'dan gelen güzel temenniler sanki / Susuzluk anında Su'dâ'nın sana sunduğu soğuk bir içecektir.
29117. Metin
فالذَّوْقُ حقيقةٌ، إلاَّ أنه يصير فيه تَكْرارٌ بقولِه بعد ذلك: «ولا شراباً» .
Bu takdirde tatmak (zevk) hakikattir; ancak sonrasında gelen {وَلا شَرَاباً} “Ne de bir içecek” kavliyle bir tekrar meydana gelmiş olur.
29118. Metin
الثالث: أنه بدلٌ مِنْ قولِه «ولا شراباً» ، وهو الأحسنُ لأنَّ الكلامَ غيرُ موجَبٍ. وتقدَّم خلافُ القُراء في {وَغَسَّاقاً} تخفيفاً وتثقيلاً، والكلامُ عليه وعلى حميم.
Üçüncüsü: {وَلا شَرَاباً} “Ne de bir içecek” kavlinden bedel olmasıdır; kelâm olumsuz (gayr-i mûceb) olduğu için en güzel vecih de budur. Kurrânın {وَغَسَّاقاً} “Ve irin” kelimesindeki şeddeli ve şeddesiz okuyuş ihtilafları ile bu kelime ve «hamîm» hakkındaki tahliller daha önce geçmişti.
29119. Metin
قوله: {جَزَآءً} : منصوبٌ على المصدر/ وعاملُه: إمَّا قولُه «لا يذوقون» إلى آخرِه: لأنَّه في قوةِ: جُوزوا بذلك، وإمَّا محذوفٌ. ووِفاقاً نعتٌ له على المبالغةِ، أو على حَذْفِ مضافٍ، أي: ذا موافقة. وقرأ أبو حيوة وابنُ أبي عبلة بتشديد الفاء مِنْ وفَّقه لكذا.
Cenâb-ı Hakk'ın: {جَزَآءً} “Bir ceza olarak” kavli: Mef'ûl-i mutlak (mastar) olarak mansûbtur; âmili ise ya 'bununla cezalandırıldılar' anlamını taşıdığı için {لاَّ يَذُوقُونَ} “Tatmazlar” kavlinden itibaren gelen kısımdır ya da mahzûf bir fiildir. {وِفَاقاً} “Uygun” kelimesi ise mübalağa yoluyla veya muzafın hazfiyle 'uygunluk sahibi' anlamında onun sıfatıdır. Ebû Hayve ve İbn Ebî Able, fâ harfinin şeddesiyle bir şeye muvaffak kılmak kökünden «وِفَّاقاً» şeklinde okumuşlardır.
29120. Metin
قوله: {كِذَّاباً} : قرأ العامَّةُ كِذَّاباً بتشديدِ الذَّالِ. وكان مِنْ حَقِّ مصدرِ فَعَّل أَنْ يأتيَ على التفعيل نحو: صَرَّف تَصْريفاً. قال الزمخشري: «وفِعَّال في باب فَعَّلَ كلِّه فاشٍ في كلامِ فصحاءَ مِنْ العرب، لا يقولون غيرَه. وسَمِعَني بعضُهم أُفَسِّرُ آية، فقال:» لقد فَسَّرْتَها فِسَّاراً ما سُمِعَ بمثِله «. قال غيرُه: وهي لغةُ بعضِ العرب يمانيةٌ، وأنشد:
Cenâb-ı Hakk'ın: {كِذَّاباً} “Yalanladıkça yalanladılar” kavli: Cumhur, zâl harfinin şeddesiyle «كِذَّاباً» şeklinde okumuştur. «Fa''ale» kalıbının mastarının 'sarrafe-tasrîfen' gibi tef'îl vezninde gelmesi asıl olandır. Zemahşerî şöyle demiştir: «Fa''ale kalıbının tamamında fi''âl vezni, fasih Arapların kelâmında yaygındır ve ondan başkasını söylemezler. Onlardan biri bir ayeti tefsir ettiğimi işitince: 'Onu benzeri duyulmamış bir tefsir edişle (fissâren) tefsir ettin' demiştir.» Başkası ise şöyle demiştir: Bu bazı Arapların Yemen lehçesidir. Şu beyti inşad etmiştir:
29121. Metin
٤٤٧٣ - لقد طالَ ما ثَبَّطْتَني عن صَحابتي ... وعن حاجةٍ قِضَّاؤُها مِنْ شِفائِيا
4473 - Ne kadar da uzun süre beni arkadaşlarımdan alıkoydun / Ve giderilmesi şifam olacak bir ihtiyaçtan.
29122. Metin
يريد: تَقَضِّيْها. والأصلُ على التَّفْعيل، وإنَّما هو مثلُ: زَكَّى تَزْكِية. وسُمع بعضُهم يَسْتَفْتي في حَجِّه، فقال:» آلحَلْقُ أحَبُّ إليك أم القِصَّار «يريد التقصيرَ» .
Burada 'kıddâ' ile kastedilen 'takaddî'dir (ihtiyacın giderilmesidir). Asıl olan tef'îl veznidir; bu ise 'zekkâ-tezkiye' gibidir. Haccı hakkında fetva isteyen bir bedevînin: 'Tıraş olmak mı (el-halk) sana daha sevimlidir yoksa kısaltmak mı (el-kıssâr)?' dediği işitilmiştir; 'el-kıssâr' ile saçları kısaltmayı (taksîr) kastetmektedir.»
29123. Metin
وقرأ علي ﵁ والأعمش وأبو رجاء وعيسى البصرة بالتخفيف، وهو مصدرٌ: إمَّا لهذا الفعل الظاهرِ على حَذْفِ الزوائِد، وإمَّا لفعلٍ مقدَّرٍ ك {أَنبَتَكُمْ مِّنَ الأرض نَبَاتاً} [نوح: ١٧] . قال الزمخشري: وهو مثلُ قولِه: {أَنبَتَكُمْ مِّنَ الأرض نَبَاتاً} يعني: وكَذَّبوا بآياتِنا فكَذَبوا كِذاباً، أو تَنْصِبُه ب «كَذَّبوا» ؛ لأنَّه يتضمَّنُ معنى كَذَبوا؛ لنَّ كلَّ مُكَذِّبٍ بالحقِّ كاذبٌ، وإنْ جَعَلْتَه بمعنى المكاذَبَةِ فمعناه: وكذَّبوا بآياتِنا فكاذَبوا مُكاذَبَةً، أو كَذَّبوا بها مُكاذِبين؛ لأنَّهم إذا كانوا عند المسلمين كاذبين، وكان المسلمون عندهم كاذبين، فبَينهم مكاذَبَةٌ، أو لأنهم يتكلَّمون بما هو إفراطٌ في الكذبِ، فِعْلَ مَنْ يغالِبُ في أمرٍ فيَبْلُغُ فيه أقصى جُهْدِه «. وقال أبو الفضل:» وذلك لغةٌ لليمينِ، وذلك بأَنْ يَجعلوا مصدرَ «كَذَب» مخففاً «كِذاباً» . بالتخفيف، مثل: كَتَبَ كِتاباً، فصار المصدرُ هنا مِنْ معنى الفِعْلٍ دونَ لفظِه مثلَ: أَعْطَيْته عَطاءً. قلت: أمَّا كَذَبَ كِذاباً بالتخفيف فيهما
Ali radıyallâhu anh, A'meş, Ebû Recâ ve Îsâ el-Basrî zâl harfinin şeddesiz haliyle «كِذَاباً» (kizâben) şeklinde okumuşlardır. Bu da bir mastardır: Ya zait harflerin hazfiyle açıkta bulunan bu fiilin mastarıdır ya da {أَنبَتَكُمْ مِّنَ الأرض نَبَاتاً} “Sizi yerden bir bitki olarak bitirdi” kavlinde olduğu gibi takdirî bir fiilin mastarıdır. Zemahşerî şöyle demiştir: «Bu, Cenâb-ı Hakk'ın {أَنبَتَكُمْ مِّنَ الأرض نَبَاتاً} kavli gibidir; yani: 'Ayetlerimizi yalanladılar da tam bir yalanlayışla yalan söylediler' demektir. Yahut onu {كَذَّبُوا} “Yalanladılar” fiili ile nasbedersin; çünkü bu fiil 'kezebû' (yalan söylediler) anlamını içerir, zira hakkı her yalanlayan kimse yalancıdır. Eğer onu 'mükâzebe' (karşılıklı yalanlaşma) anlamında kılarsan mânası: 'Ayetlerimizi yalanladılar da karşılıklı bir yalanlaşmaya girdiler' veya 'karşılıklı yalanlayarak ayetleri yalanladılar' şeklinde olur; çünkü onlar Müslümanların katında yalancı idiler, Müslümanlar da onların katında yalancı idi, böylece aralarında karşılıklı bir yalanlama vardı; yahut yalan söylemede aşırıya kaçan, bir meselede galip gelmeye çalışıp var gücünü ortaya koyan kimsenin davranışı gibi konuştukları içindir.» Ebü'l-Fadl şöyle demiştir: «Bu, yemin lehçesidir; şöyle ki 'kezebe' fiilinin mastarını 'ketebe-kitâben' gibi şeddesiz olarak «kizâben» yaparlar; böylece buradaki mastar 'a'taytühû atâen' ifadesinde olduğu gibi lafzından değil anlamından türediği fiilin mastarı olmuş olur.» Ben derim ki: Her ikisinde de şeddesiz olarak «kezebe kizâben» kullanımı
29124. Metin
فمشهورٌ، ومنه قولُ الأعشى:
meşhurdur; A'şâ'nın şu sözü de bundandır:
29125. Metin
٤٤٧٤ - فَصَدَقْتُها وكَذَبْتُها ... والمَرْءُ يَنْفَعُه كِذابُه
4474 - Ona hem doğru söyledim hem yalan söyledim / Ki kişiye bazen yalan söylemesi fayda verir.
29126. Metin
وقرأ عمر بن عبد العزيز والماجشون «كُذَّاباً» بضمِّ الكاف وشدِّ الذال، وفيها وجهان، أحدُها: أنه جمع كاذِب نحر: ضُرَّاب في ضارب. وانتصابُه على هذا على الحالِ المؤكِّدة، أي: وكَذَّبوا في حالِ كونِهم كاذبين. والثاني: أنَّ الكُذَّاب بمعنى الواحدِ البليع في الكذب. يقال: رجلٌ كُذَّاب كقولِك: «حُسَّان» فيُجْعَلُ وصفاً لمصدر كَذَّبوا، أي: تَكْذيباً كُذَّاباً مُفْرِطاً كَذِبُه، قالهما الزمخشري.
Ömer b. Abdilazîz ve Mâcişûn, kâf harfinin zammesi ve zâl harfinin şeddesiyle «كُذَّاباً» (küzzâben) şeklinde okumuşlardır. Bunda iki vecih vardır: Birincisi; bunun 'dârib-durrâb' gibi 'kâzib'in çoğulu olmasıdır. Bu takdirde nasbı, tekit edici hâl (hâl-i müekkide) olmasına göredir; yani: "Yalancı oldukları halde yalanladılar" demektir. İkincisi; 'el-küzzâb' kelimesinin yalan söylemede mübalağa eden tekil kişi anlamında olmasıdır. Nitekim 'hussân' (pek güzel) demen gibi 'raculün küzzâb' (aşırı yalancı adam) denilir. Böylece {كَذَّبُوا} “Yalanladılar” fiilinin mastarına sıfat kılınır; yani: "Yalanı aşırı olan tam bir yalanlama ile yalanladılar" demek olur. Bu iki vechi de Zemahşerî zikretmiştir.
29127. Metin
قوله: {وَكُلَّ شَيْءٍ أَحْصَيْنَاهُ} : العامَّةُ على النصبِ على الاشتغال، وهذا الراجحُ لتقدُّمِ جملةٍ فعليةٍ. وقرأ أبو السَّمَّال برفعِه على الابتداء وما بعدَه الخبرُ. وهذه الجملةُ مُعْتَرَضٌ بها بين السبب والمُسَبَّب؛ لأنَّ الأَصل: وكَذَّبوا بآياتنا كِذَّاباً فذوقوا. فقوله «فذوقوا» مُتَسَبِّبٌ عن تكذيبهم.
Cenâb-ı Hakk'ın: {وَكُلَّ شَيْءٍ أَحْصَيْنَاهُ} “Biz her şeyi sayıp kaydettik” kavline gelince: Genel kıraat ehli, iştigal kuralı uyarınca nasb ile okumuştur; fiil cümlesi öne geçtiği için râcih olan da budur. Ebü's-Semmâl ise mübteda (özne) olarak ref' ile okumuştur, sonrası ise haberdir (yüklemdir). Bu cümle, sebep ile müsebbeb (sonuç) arasına girmiş bir itirâziyyedir (ara cümledir); çünkü sözün aslı şöyledir: "Ayetlerimizi yalanladıkça yalanladılar, artık tadın!". Dolayısıyla {فَذُوقُوا} “Artık tadın” kavli, onların yalanlamalarının bir sonucudur.
29128. Metin
قوله: {كِتَاباً} فيه أوجهٌ: أحدُها: أنه مصدرٌ مِنْ معنى «أَحْصَيْنا» ، أي: إحصاءً. فالتجوُّزُ في نفسِ المصدرِ. الثاني: أنَّه مصدرٌ ل «أَحْصَيْنا» لأنَّه في معنى «كَتَبْنا» فالتجوُّزُ في نفسِ الفعلِ. قال الزمخشري: «
Cenâb-ı Hakk'ın: {كِتَاباً} “Bir kitap olarak / yazarak” kavlinde ise birkaç vecih vardır: Birincisi; {أَحْصَيْنَاهُ} “Onu sayıp kaydettik” fiilinin mânasından bir mastar olmasıdır, yani 'ihsâen' (sayıp kaydetmek olarak) demektir; bu durumda mecaz bizzat mastarın kendisindedir. İkincisi; {كَتَبْنَا} “Yazdık” mânasında olduğu için {أَحْصَيْنَاهُ} fiilinin mastarı olmasıdır; bu durumda ise mecaz bizzat fiilin kendisindedir. Zemahşerî şöyle demiştir: «
29129. Metin
لالتقاءِ الإِحصاء والكَتْبِ في معنى الضَّبْطِ والتحصيل» . الثالث: أَنْ يكونَ منصوباً على الحالِ بمعنى: مكتوباً في اللوح.
Sayma (ihsâ) ile yazmanın (ketb) zapt ve tespit mânasında birleşmesinden dolayıdır.» Üçüncüsü: Levh-i Mahfûz'da yazılmış olarak mânasında hâl konumunda mansub olmasıdır.
29130. Metin
قوله: {حَدَآئِقَ} : يجوزُ أَنْ يكونَ بدلاً مِنْ «مَفازاً» بدلَ اشتمال، أو بدلَ كل مِنْ كل مبالغةً: في أَنْ جُعِلَتْ نفسُ هذه الأشياء مفازاً. ويجوز أَنْ يكونَ منصوباً بإضمار «أَعْني» . وقيل: «مَفازاً» بمعنى الفوز فيقدَّرُ مضافٌ، أي: فوزَ حدائق.
Cenâb-ı Hakk'ın: {حَدَآئِقَ} “Bahçeler” kavli: {مَفَازاً} “Bir kurtuluş ve kazanç yeri” kelimesinden bedel-i iştimal yahut bu şeylerin bizzat kendisinin bir kurtuluş kılınması yoluyla mübalağa kasdıyla bedel-i kül olması caizdir. Gizli bir 'a'nî' (yani şunu kastediyorum) fiiliyle mansub olması da caizdir. Şöyle de denilmiştir: {مَفَازاً} kelimesi 'el-fevz' (kurtuluş/kazanç) mânasındadır ve takdirî bir muzâf (tamlanan) vardır, yani: 'fevze hadâika' (bahçelerin kazancı) demektir.
29131. Metin
قوله: {وَكَوَاعِبَ} : الكواعب: جمع كاعِب، وهي مَنْ كَعَبَ ثَدْيُها، أي: استدارَ. قال:
Cenâb-ı Hakk'ın: {وَكَوَاعِبَ} “Göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar” kavli: 'el-Kevâ'ib', 'kâ'ib' kelimesinin çoğuludur; o da göğüsleri belirginleşip yuvarlaklaşan genç kız demektir. Şair şöyle demiştir:
29132. Metin
٤٤٧٥ - وكان مِجَنِّي دونَ مَنْ كَنْتُ أتَّقي ... ثلاثُ شُخوصٍ كاعِبانِ ومُعْصِرُ
4475 - Korkup çekindiğim kimselere karşı kalkanım / Üç şahıstı: Biri ergenliğe yeni girmiş, ikisi göğüsleri belirginleşmiş genç kız.
29133. Metin
وقال قيس بن عاصم المِنْقَري:
Kays b. Âsım el-Minkarî de şöyle demiştir:
29134. Metin
٤٤٧٦ - وكم مِنْ حَصانٍ قد حَوَيْنا كَريمةٍ ... ومِنْ كاعبٍ لم تَدْرِما البؤسُ مُعْصِرِ
4476 - Nice iffetli, soylu kadınları esir aldık / Ve henüz sıkıntının ne olduğunu bilmeyen, ergenliğe adım atmış göğüsleri belirgin nice genç kızı.
29135. Metin
والأَتراب تقدَّم ذكرُهن:
'el-Etrâb' (yaşıtlar) kelimesinin zikri ise daha önce geçmişti.
29136. Metin
قوله: {دِهَاقاً} : صفةٌ ل كأس. والدِّهاقُ: المَلأَى المُتْرَعَةُ. قيل: هو مأخوذٌ مِنْ دَهَقَه، أي: ضَغَطَهُ وشَدَّه بيدِه، كأنه ملأ اليدَ فانضغطَ. قال الشاعر:
Cenâb-ı Hakk'ın: {دِهَاقاً} “Dolu dolu” kavli: 'Ke's' (kadeh) kelimesinin sıfatıdır. 'ed-Dihâk', ağzına kadar doldurulmuş, taşkın demektir. Şöyle de denilmiştir: Bu kelime 'dehakahû' (onu sıktı, eliyle bastırdı) fiilinden alınmıştır; sanki eli doldurup sıkıştırmış gibidir. Şair şöyle demiştir:
29137. Metin
٤٤٧٧ - لأَنْتِ إلى الفؤادِ أحَبُّ قُرْباً ... من الصَّادي إلى الكأسِ الدهاق
4477 - Elbette sen kalbime yakınlıkça daha sevgilisin / Susuzluktan yanan kimseye dopdolu bir kadehin sevimli gelmesinden!
29138. Metin
/ وقيل: الدِّهاقُ: المتتابِعة. وأُنْشِد:
Şöyle de denilmiştir: 'ed-Dihâk', peş peşe sunulan [kadehler] demektir. Şu beyit inşad edilmiştir:
29139. Metin
٤٤٧٨ - أتانا عامِرٌ يَبْغي قِراناً ... فأتْرَعْنا له كأساً دِهاقا
4478 - Âmir bize konukluk isteyerek geldi / Biz de onun için peş peşe dopdolu bir kadeh sunduk.
29140. Metin
قوله: {وَلاَ كِذَّاباً} : الكسائيُّ بالتخفيف. والباقون بالتثقيلِ، وإنما وافق الكسائيُّ الجماعةَ في الأولِ للتصريحِ بفعلِه المشدَّدِ المقتضي لعدمِ التخفيفِ في «كِذّاباً» وهذا ما تقدَّم في قولِه {فَتُفَجِّرَ الأنهار} [الإِسراء: ٩١] حيث لم يُخْتَلَفْ فيه، للتصريح معه بفعلهِ، بخلافِ الأول. وقال مكيٌّ «مَنْ شَدَّد جَعَلَه مصدرَ» كَذَّبَ «زِيْدَتْ فيه الألفُ كما زِيْدَتْ في» إكراماً «، وقولُهم» تَكْذيباً «جعلوا التاءَ عوضاً مِنْ تشديدِ العينِ، والياءَ
Cenâb-ı Hakk'ın: {وَلاَ كِذَّاباً} “Ne de bir yalanlama” kavli: Kisâî zâl harfini şeddesiz okumuştur. Diğerleri ise şeddeli okumuşlardır. Kisâî'nin ilk ayette cumhura muvafakat etmesi, orada şeddeli fiilinin açıkça zikredilmiş olmasından dolayıdır ki bu durum «كِذّاباً» kelimesinde şeddesiz okumamayı gerektirir; nitekim bu husus {فَتُفَجِّرَ الأنهار} “Nehirler fışkırtasın” kavlinde geçtiği gibidir; zira orada fiili açıkça geçtiği için hakkında ihtilaf edilmemiştir, buradaki ilk yerin aksine. Mekkî şöyle demiştir: «Şeddeli okuyan kimse, onu 'kezzebe' fiilinin mastarı kılmıştır; tıpkı 'ikrâmen' kelimesinde ziyade edildiği gibi buna da elif ziyade edilmiştir. Arapların 'tekzîben' sözünde ise tâ harfini aynü'l-fiilin şeddesine karşılık bedel, yâ harfini ise
29141. Metin
بدلاً من الألف، غيَّروا أوَّلَه كما غيَّروا آخره. وأصلُ مصدر الرباعيِّ أَنْ يأتيَ على عَدَدِ حروفِ الماضي بزيادة ألفٍ، مع تغييرِ الحركات. وقد قالوا» تَكَلُّماً «فأتى المصدرُ على عددِ حروفِ الماضي بغير زيادةِ ألفٍ؛ لكثرة حروفِه، وضُمَّت اللامُ، ولم تُكْسَرْ لأنَّه ليسَ اسمٌ على تَفَعِّل، ولم تُفْتَحْ لئلا يَشْتَبِهَ بالماضي» وقراءةُ الكسائيِّ «كِذاباً» بالتخفيفِ، جعله مصدرَ: كَذَّبِ كِذاباً. وقيل: هو مصدرُ «كَذَب» كقولِك: كَتَبَ كِتاباً.
elifin yerine bedel kılmışlar; böylece kelimenin sonunu değiştirdikleri gibi başını da değiştirmişlerdir. Dört harfli (rubâî) fiilin mastarında asıl olan, hareke değişiklikleriyle birlikte mâzî fiilin harf sayısı üzerine bir elif ilavesiyle gelmesidir. Nitekim 'tekelleme' fiilinden 'tekellümen' demişlerdir ve harflerinin çokluğundan ötürü mastar elif ziyadesi olmaksızın mâzînin harf sayısı üzere gelmiştir; lâm harfi zammelenmiştir, 'tefa''il' vezninde bir isim olmadığı için kesrelenmemiştir, mâzî fiille karışmasın diye de fethalanmamıştır.» Kisâî'nin şeddesiz olarak «كِذاباً» şeklindeki kıraati ise, onu 'kezzebe-kizâben' kalıbının mastarı kılmasıdır. Şöyle de denilmiştir: 'ketebe-kitâben' demen gibi 'kezebe' fiilinin mastarıdır.
29142. Metin
قوله: {جَزَآءً} : مصدرٌ مؤكِّدٌ منصوبٌ بمعنى: إنَّ للمتقين مَفازاً، كأنه قيل: جازى المتقين بمَفازٍ.
Cenâb-ı Hakk'ın: {جَزَآءً} “Bir mükâfat olarak” kavli: {إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفَازاً} “Şüphesiz takva sahipleri için bir kurtuluş vardır” mânasında mansub tekit edici bir mastardır; sanki "Takva sahiplerini bir kurtuluşla mükâfatlandırdı" denilmiş gibidir.
29143. Metin
قوله: «عَطاءً» بدلٌ مِنْ «جَزاءً» وهو اسمُ مصدرٍ. قال:
Cenâb-ı Hakk'ın: «عَطَاءً» kavli, «جَزَاءً» kelimesinden bedeldir ve o bir ism-i mastardır (mastar ismidir). Şair şöyle demiştir:
29144. Metin
٤٤٧٩ -. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . ... وبعدَ عَطائِك المِئةَ الرِّتاعا
4479 - ... / Ve senin bol bol otlayan yüz deveyi bağışlamandan sonra.
29145. Metin
وجعله الزمخشريُّ منصوباً ب «جزاءً» نَصْبَ المفعولِ به. ورَدَّه الشيخُ: بأنَّه جَعَلَ «جزاءً» مصدراً مؤكداً لمضمونِ الجملةِ التي هي «إنَّ للمتقين [مفازاً] » . قال: «والمصدرُ المؤكِّد لا يعملُ؛ لأنه لا ينحلُّ لحرفٍ مصدريِ والفعلِ، ولا نعلَمُ في ذلك خلافاً» .
Zemahşerî ise bu kelimeyi mef'ûlün bih nasbı ile «جَزَاءً» lafzının mansubu kılmıştır. Şeyh [Ebû Hayyân] ise bunu reddederek: Zemahşerî'nin «جَزَاءً» lafzını {إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ [مَفَازاً]} “Şüphesiz takva sahipleri için [bir kurtuluş vardır]” cümlesinin mânasını tekit eden bir mastar kıldığını belirtmiş ve şöyle demiştir: «Tekit edici mastar amel etmez; çünkü mastar harfine ve fiile çözümlenemez, bu konuda bir ihtilaf olduğunu da bilmiyoruz.»
29146. Metin
قوله: {حِسَاباً} صفةٌ ل «عطاءً» والمعنى: كافياً، فهو مصدرٌ أقيم مُقامَ الوصفِ، أو بُوْلغ فيه، أو على حَذْفِ مضافٍ مِنْ قولِهم: أَحْسَبَنِي
Cenâb-ı Hakk'ın: {حِسَاباً} “Hesapsız / yeterli” kavli, «عَطَاءً» kelimesinin sıfatıdır; anlamı: 'kâfiyen' (yetecek kadar, bolca) demektir. Bu durumda o, sıfat makamına kaim kılınmış bir mastardır veya kendisinde mübalağa yapılmıştır yahut Arapların 'ahsebenî
29147. Metin
الشيءُ، أي: كفاني. وقرأ أبو البرهسم وشُرَيْح بن يزيد الحمصي بتشديد السينِ مع بقاءِ الحاءِ على كسرِها. وتخريجُها أنه مصدرٌ مثلُ كِذَّاب، أقيم مُقامَ الوصفِ، أي: عطاءً مُحْسِباً، أي: كافياً. وابن قطيب كذلك إلاَّ أنَّه فتح الحاءَ، قال أبو الفتح: «بنى فَعَّالاً مِنْ أَفْعَلَ كدَرَّاك مِنْ أَدْرَك» يعني أنه صفةٌ مبالغةٍ، مِنْ أَحْسَبَ بمعنى كافي كذا. وابنُ عباس «حَسَنَا» بالنون من الحُسن. وسِراج «حَسْباً» بفتحِ الحاء وسكونِ السينِ والباءِ الموحَّدة، أي: عطاءً كافياً، مِنْ قولِك: حَسْبُك كذا، أي: كافيك.
eş-şey'u' (o şey bana yetti) sözünden hareketle muzâfın hazfiyle bu anlamdadır. Ebü'l-Berhesm ve Şüreyh b. Yezîd el-Hımsî, hâ harfinin kesresini koruyarak sîn harfinin şeddesiyle okumuşlardır. Bunun tahrîci ise; 'kizzâb' gibi bir mastar olup sıfat makamına kaim kılınmasıdır, yani: 'atâen muhsibin' (yeten bir bağış) demektir. İbn Kuteyb de aynı şekilde okumuştur, ancak o hâ harfini fethalamıştır. Ebü'l-Feth şöyle demiştir: «'Edrake-derrâk' gibi 'ef'ale' vezninden 'fa''âl' veznini türetmiştir.» Yani bu, 'ahsebe' fiilinden 'yeten' mânasında bir mübalağa sıfatıdır. İbn Abbâs ise nûn harfiyle ve güzellik (hüsn) kökünden «حَسَناً» (hasenen) şeklinde okumuştur. Sirâc da hâ harfinin fethası, sîn harfinin sükûnu ve tek noktalı bâ ile «حَسْباً» şeklinde okumuştur; yani 'hasbuke kezâ' (bu sana yeter/kâfidir) sözünden hareketle "yeterli bir bağış" demektir.
29148. Metin
قوله: {رَّبِّ السماوات} : قرأ نافع وابن كثير وأبو عمروٍ برفع «ربُّ السماواتِ» و «الرحمنُ» . وابن عامر وعاصم بخفضِها، والأخَوان بخفض الأولِ ورَفْعِ الثاني. فأمَّا رَفْعُهما فيجوزُ مِنْ أوجهٍ، أحدها: أَنْ يكونَ «ربُّ» خبرَ مبتدأ مضمرٍ، أي: هو ربُّ. و «الرحمنُ» كذلك، أو مبتدأٌ خبرُه «لا يَمْلِكون» . الثاني: أَنْ يُجْعَلَ «ربُّ»
Cenâb-ı Hakk'ın: {رَّبِّ السماوات} “Göklerin Rabbi” kavli: Nâfi', İbn Kesîr ve Ebû Amr «رَبُّ السَّمَاوَاتِ» ve «الرَّحْمَنُ» kelimelerini ref' ile okumuşlardır. İbn Âmir ve Âsım her ikisini mecrur; iki kardeş [Hamza ve Kisâî] ise birincisini mecrur, ikincisini merfû okumuşlardır. Her ikisinin merfû oluşuna gelince, bu birkaç vecihten caizdir: Birincisi; «رَبُّ» kelimesinin gizli bir mübtedanın haberi olmasıdır, yani: "O, Rabbidir" demektir; «الرَّحْمَنُ» kelimesi de böyledir yahut o bir mübtedadır ve haberi {لاَ يَمْلِكُونَ} “Güç yetiremezler” cümlesidir. İkincisi; «رَبُّ» kelimesinin
29149. Metin
مبتدأً، و «الرحمنُ» خبرُه، و «لا يَمْلِكون» خبرٌ ثانٍ، أو مستأنفٌ. الثالث: أَنْ يكونَ «ربُّ» مبتدأً أيضاً و «الرحمنُ» نعتُه، و «لا يَمْلِكون» خبرُ «رَبُّ» . الرابع: أنْ يكونَ «رَبُّ» مبتدأ، و «الرحمنُ» مبتدأٌ ثانٍ، و «لا يَمْلِكون» خبرُه، والجملةُ خبرُ الأولِ. وحَصَلَ الرَّبْطُ بتكريرِ المبتدأ بمعناه، وهو رأيُ الأخفش. ويجوزُ أَنْ يكونَ «لا يَمْلكون» حالاً، وتكونُ لازمةً.
mübteda, «الرَّحْمَنُ» kelimesinin onun haberi, {لاَ يَمْلِكُونَ} “Güç yetiremezler” cümlesinin ise ikinci haber veya müste'nefe (yeni bir başlangıç cümlesi) kılınmasıdır. Üçüncüsü; «رَبُّ» kelimesinin yine mübteda, «الرَّحْمَنُ» kelimesinin onun sıfatı, {لاَ يَمْلِكُونَ} cümlesinin de «رَبُّ» kelimesinin haberi olmasıdır. Dördüncüsü; «رَبُّ» kelimesinin [birinci] mübteda, «الرَّحْمَنُ» kelimesinin ikinci mübteda, {لاَ يَمْلِكُونَ} cümlesinin onun haberi olması ve bu cümlenin de birinci mübtedanın haberini teşkil etmesidir. Buradaki irtibat (râbıt), mübtedanın kendi mânasıyla tekrar edilmesiyle sağlanmıştır; bu da Ahfeş'in görüşüdür. {لاَ يَمْلِكُونَ} cümlesinin hâl olması ve bu hâlin de lâzım (ayrılmaz) bir hâl olması caizdir.
29150. Metin
وأمَّا جَرُّهما فعلى البدل، أو البيانِ، أو النعتِ، كلاهما للأول، إلاَّ أنَّ تكريرَ البدلِ فيه نظرٌ، وقد نَبَّهْتُ على ذلك في أواخر هذا الموضوع، آخرِ الفاتحةِ، أو يُجْعَلُ «ربِّ السماواتِ» تابعاً للأولِ، و «الرحمن» تابعاً للثاني على ما تقدَّم. وأمَّا جَرُّ الأولِ فعلى التبعيَّةِ للأولِ، ورفعُ الثاني فعلى الابتداءِ، والخبرُ الجملةُ الفعليةُ، أو على أنه خبرُ مبتدأ مضمرٍ، و «لا يَمْلِكون» على ما تقدَّم من الاستئنافِ، أو الخبرِ الثاني، أو الحالِ اللازمةِ.
Her ikisinin mecrur oluşuna gelince; bu da her ikisinin birden birinciye nispetle bedel veya atf-ı beyân yahut sıfat olması iledir; ancak bedelin tekrar edilmesinde nazar (eleştiri) vardır; nitekim bu konunun sonlarında, Fâtiha Sûresi'nin sonunda buna dikkat çekmiştim. Yahut «رَبِّ السَّمَاوَاتِ» bir öncekine tâbi, «الرَّحْمَنِ» ise daha önce geçtiği üzere ikinciye tâbi kılınır. Birincinin mecrur olmasına gelince; bu bir öncekine tâbi olmasından ötürüdür; ikincinin merfû oluşu ise mübteda olmasına binaendir ve haberi fiil cümlesidir yahut gizli bir mübtedanın haberi olması iledir; {لاَ يَمْلِكُونَ} “Güç yetiremezler” cümlesi ise yukarıda geçtiği üzere istînâfiyye, ikinci haber veya lâzım hâldir.
29151. Metin
قوله: {يَوْمَ يَقُومُ} : منصوبٌ: إمَّا ب «لا يتكلَّمون» بعدَه، وإمَّا ب «لا يَمْلِكون» و «صَفَّا» حالٌ، أي: مُصْطَفِّيْنَ، و «لا يتكلَّمون» : إمَّا حالٌ وإمَّا مستأنفٌ.
Cenâb-ı Hakk'ın: {يَوْمَ يَقُومُ} “Ayakta duracağı gün” kavli: Ya kendisinden sonraki {لاَ يَتَكَلَّمُونَ} “Konuşamazlar” fiiliyle ya da {لاَ يَمْلِكُونَ} “Güç yetiremezler” fiiliyle mansubdur. {صَفّاً} “Saf saf” kelimesi hâldir, yani: 'saf bağlamış olarak' demektir. {لاَ يَتَكَلَّمُونَ} “Konuşamazlar” cümlesi ise ya hâl ya da müste'nefedir.
29152. Metin
قوله: {إِلاَّ مَنْ أَذِنَ} يجوزُ أَنْ يكونَ بدلاً مِنْ واو «يتكلمون» ، وهو الأَرْجَحُ لكونِه غيرَ موجَبٍ، وأَنْ يكونَ منصوباً على أصلِ الاستثناء.
Cenâb-ı Hakk'ın: {إِلاَّ مَنْ أَذِنَ} “İzin verdiği kimse müstesna” kavli: {يَتَكَلَّمُونَ} “Konuşurlar” fiilindeki vâv zamirinden bedel olması caizdir ki cümlenin menfi (olumsuz) olması sebebiyle en tercihe şayan olan da budur; istisnanın aslı üzere [müstesna olarak] mansub olması da caizdir.
29153. Metin
قوله: {يَوْمَ يَنظُرُ} : يجوزُ أَنْ يكونَ/ بدلاً مِنْ «يَومَ» قبلَه، وأنْ يكونَ منصوباً ب «عذاباً» ، أي: العذابُ واقعٌ في ذلك
Cenâb-ı Hakk'ın: {يَوْمَ يَنظُرُ} “Kişinin bakacağı gün” kavli: Kendisinden önceki {يَوْمَ} zarfından bedel olması da, {عَذَاباً} “Bir azap” kelimesiyle mansub olması da caizdir; yani: Azap o günde vuku bulacaktır.
29154. Metin
اليوم. وجَوَّزَ أبو البقاء أَنْ يكونَ نعتاً ل «قريباً» ، ولو جعله نعتاً ل «عذاباً» لكان أَوْلى، والعامَّةُ بفتح ميم «المَرْءُ» ، وهي العاليةُ. وابنُ أبي إسحاق بضَمِّها وهي لغةٌ: يُتْبِعون الفاءَ اللامَ. وخَطَّأَ أبو حاتمٍ هذه القراءةَ، وليس بصوابٍ لثبوتِها لغةً.
Ebü'l-Bekâ, bu ifadenin {قَرِيباً} “Yakın” kelimesine sıfat olmasını da caiz görmüştür; ancak onu {عَذَاباً} “Bir azap” kelimesine sıfat kılsaydı daha evlâ olurdu. Kıraat ehlinin geneli «المَرْءُ» kelimesinin mîm harfini fethalı okumuştur ki fasih ve yaygın olan da budur. İbn Ebî İshak ise zamme ile okumuştur; bu da fâ harfini lâm harfine tâbi kıldıkları bir lehçedir. Ebû Hâtim bu kıraatin hatalı olduğunu söylemiştir; ancak dilde sübut bulduğu için onun bu değerlendirmesi doğru değildir.
29155. Metin
قوله: {مَا قَدَّمَتْ} يجوزُ أَنْ تكونَ استفهاميةً مُعلِّقَةً ل «يَنْظُرُ» على أنَّه من النظر، فتكونُ الجملةُ في موضعِ نصبٍ على إسقاط الخافضِ، وأَنْ تكونَ موصولةً مفعولاً بها، والنظرُ بمعنى الانتظار، أي: ينتظرُ الذي قَدَّمَتْه يداه. والعامَّةُ لا يُدْغِمون تاءَ «كنتُ» في «تُراباً» قالوا: لأنَّ الفاعلَ لا يُحْذَفُ، والإِدغامُ يُشْبه الحذفَ. وفي قولِه «ويقولُ الكافرُ» وَضْعُ ظاهرٍ موضعَ مضمرٍ شهادةً عليه بذلك.
Cenâb-ı Hakk'ın: {مَا قَدَّمَتْ} “Neyi önden gönderdiğine” kavli: Gözle veya ibretle bakmak mânasında kılınması üzere {يَنظُرُ} “Bakar” fiilini amelde ta'lik eden (hükmen askıya alan) bir istifhâm edatı olması caizdir; bu takdirde cümle cer edatının düşürülmesiyle (hazf-i hâfız ile) nasb mahallinde olur; mevsûl ismi olup mef'ûlün bih olması ve nazarın da 'intizâr' (bekleme) mânasında olması da caizdir; yani: İki elinin önden takdim ettiğini bekler. Genel kıraat ehli {كُنتُ} “Oldum” fiilinin tâ harfini {تُرَاباً} “Toprak” kelimesine idğam etmezler. Şöyle demişlerdir: Çünkü fâil (özne zamiri) hazfedilmez, idğam ise hazfe benzer. Cenâb-ı Hakk'ın «ve yekûlü'l-kâfiru» (kâfir diyecektir) kavlinde ise, aleyhine bir şahitlik olsun diye zamir yerine zâhir isim açıkça zikredilmiştir.