Nâziât

Semîn el-Halebî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

29156. Metin

سورة النازعات قوله: {غَرْقاً} : يجوزُ فيه أَنْ يكونَ مصدراً على حَذْفِ الزوائد بمعنى: إغْراقاً، وانتصابُه بما قبلَه لملاقاتِه له في المعنى، وإمَّا على الحالِ، أي: ذواتَ إغْراقٍ. يُقال: أَغْرَقَ في الشيءِ يُغْرِقُ فيه إذا أَوْغَلَ وبَلَغَ أقصى غايتِه. ومنه: أغرقَ النازعُ في القَوْسِ، أي: بلغَ غايةَ المَدِّ.

Nâziât Suresi Cenâb-ı Hakk'ın: {غَرْقاً} “şiddetle / kökünden sökerek” kavli: Ziyade harflerin hazfedilmesi suretiyle [îğrâkan (إغراقاً)] anlamında masdar olması caizdir; anlamca örtüştüğü için kendisinden önceki fiil ile mansub olmuştur. Yahut hâl konumundadır, yani [zevat-i îğrâkın (şiddetle batıranlar/çekenler)] demektir. Bir kimse bir şeyde pek ileri gidip onun en son noktasına ulaştığında "أَغْرَقَ في الشيءِ يُغْرِقُ فيه" (o işte son dereceye vardı/derine daldı) denir. Nitekim "أغرقَ النازعُ في القَوْسِ" (yayı çeken kimse yayı çekmede son dereceye ulaştı) ifadesi de bundandır; yani germede son noktaya vardı demektir.

29157. Metin

ونَشْطاً وسَبْحاً وسَبْقاً كلُّها مصادرُ. والنَّشْطُ: الرَّبْطُ، والإِنْشاطُ: الحَلُّ. يقال: نَشَطَ البعيرَ: رَبَطه، وأَنْشَطَه: حَلَّه، ومنه: «كأنما أنشط مِنْ عقال» . فالهمزةُ للسَّلْبِ. ونَشِطَ: ذَهَبَ بسُرْعَةٍ. ومنه قيل لبقر الوَحْش: نَواشِط. قال هِمْيان بن قُحافة:

[Ayetlerdeki] Neşten (نَشْطاً), sebhan (سَبْحاً) ve sebkan (سَبْقاً) kelimelerinin hepsi masdardır. Neşt (النَّشْط), bağlamak; inşât (الإِنْشاط) ise çözmektir. "نَشَطَ البعيرَ" (deveyi bağladı), "أَنْشَطَه" (onu çözdü) denir. «كأنما أنشط مِنْ عقال» (Sanki bağından çözülmüş gibi) [hadisi] de bundandır. Buradaki hemze izâle (selb/giderme) içindir. "نَشِطَ" fiili ise süratle gitti demektir. Yaban sığırlarına "nevâşıt" (نَواشِط) denilmesi de bundandır. Hemyân b. Kuhâfe şöyle demiştir:

29158. Metin

٤٤٨٠ - أرى همومي تَنْشِطُ المَناشِطا ... الشَّامَ بي طَوْراً وطَوْراً واسِطا

4480 - Gam ve kederlerimin hızla akıp gittiğini görüyorum, Beni kâh Şam'a, kâh Vâsıt'a [sürükleyerek].

29159. Metin

وَنَشَطْتُ الحَبْلَ أَنْشِطُه أُنْشُوْطَة: عَقَدْتُه، وأَنْشَطْتُه مَدَدْتُه، ونَشَطَ كأَنْشَط. قال الزمخشري: «تُنْشِطُ الأرواحَ، أي: تُخْرِجُها، مِنْ نَشَطَ الدَّلْوَ مِنْ البئرِ إذا أَخْرجَها» .

"نَشَطْتُ الحَبْلَ أَنْشِطُه أُنْشُوْطَة" (ipi kolayca çözülecek bir ilmikle düğümledim) demektir; "أَنْشَطْتُه" ise onu çektim [çözdüm] demektir. "نَشَطَ" fiili bazen "أَنْشَطَ" gibi de gelir. Zemahşerî şöyle demiştir: «Ruhları çekip çıkarırlar; yani onları çıkarırlar. Bu da, kovayı kuyudan çekip çıkardığında söylenen 'نَشَطَ الدَّلْوَ مِنْ البئرِ' kullanımından gelir.»

29160. Metin

و «أَمْراً» مفعولٌ بالمُدَبِّراتِ. وقيل: حال: تُدَبِّرُهُ مَأْموراتٍ، وهو بعيدٌ. والمرادُ بهؤلاء: إمَّا طوائِفُ الملائكةِ، وإمَّا طوائِفُ خَيْلِ الغُزاةِ، وإمَّا النجومُ، وإمَّا المنايا، وإمَّا بَقَرُ الوَحْشِ، وما جَرَى مَجْراها لسُرْعَتِها، وإمَّا أرواحُ المؤمنين.

[Ayetteki] "Emran" (أَمْراً) kelimesi "el-Müdebbirât" (المُدَبِّراتِ) ism-i fâilinin mef'ûlüdür. [Bunun] "emredilmişler olarak onu tedbir ederler/yönetirler" anlamında hâl olduğu da söylenmiştir ki bu uzak bir ihtimaldir. Bu [yemin edilen] varlıklardan kasıt ise; ya melek zümreleri, ya gazilerin at fırkaları, ya yıldızlar, ya eceller/ölümler, ya süratleri sebebiyle yaban sığırları ve benzeri hayvanlar, ya da müminlerin ruhlarıdır.

29161. Metin

قوله: {يَوْمَ تَرْجُفُ} : منصوبٌ بفعلٍ مقدَّرٍ، هو جوابُ القسم تقديره: لَتْبُعَثُنَّ، لدلالةِ ما بعدَه عليه، قال الزمخشري: «فإنْ قلتَ: كيف جَعَلْتَ» يومَ تَرْجُفُ «ظرفاً للمُضْمرِ الذي هو لَتُبْعَثُنَّ، ولا يُبْعَثُون عند النَّفْخَةِ الأولى؟ قلت: المعنى: لتُبْعَثُنَّ في الوقتِ الواسعِ الذي تقع فيه النَّفْختان، وهم يُبْعَثُون في بعض ذلك الوقتِ الواسعِ، وهو وقتُ النَّفْخَةِ الأخرى، ودلَّ على ذلك أنَّ قولَه:» تَتْبَعُها الرَّادِفَةُ «جُعِل حالاً عن» الراجفة «. وقيل: العاملُ مقدَّرٌ غيرُ جوابٍ، أي: اذكُرْ يومَ تَرْجُفُ. وفي الجوابِ على هذا أوجهٌ، أحدُها: أنَّه قولُه: {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً} [النازعات: ٢٦] . واستقبحه أبو بكر بن الأنباريِّ لطولِ الفَصْل. الثاني: أنه قولُه: {هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ موسى} [النازعات: ١٥] لأنَّ» هل «بمعنى» قد «. وهذا غَلَطٌ؛ لأنَّه كما

Cenâb-ı Hakk'ın: {يَوْمَ تَرْجُفُ} “O gün sarsan sarsar” kavli: Takdiri "kesinlikle diriltileceksiniz" (لَتُبْعَثُنَّ) olan ve kendisinden sonrasının delaletiyle takdir edilen yeminin cevabı mahiyetindeki gizli bir fiille mansubdur. Zemahşerî şöyle demiştir: «Eğer dersen ki: 'İlk nefha vaktinde diriltilmedikleri halde {يَوْمَ تَرْجُفُ} ibaresini gizli olan 'kesinlikle diriltileceksiniz' fiilinin zarfı nasıl yaptın?' Derim ki: Anlam, 'Her iki nefhanın meydana geldiği o geniş vakitte kesinlikle diriltileceksiniz' demektir; nitekim onlar bu geniş vaktin bir kısmında, yani ikinci nefha vaktinde diriltilirler. {تَتْبَعُها الرَّادِفَةُ} kavlinin 'er-Râcife'den hâl kılınması da buna delalet etmiştir.» Bir görüşe göre ise âmil, cevabın dışında takdir edilmiş bir fiildir; yani: "Sarsan şeyin sarstığı günü hatırla" demektir. Bu takdire göre [yeminin] cevabı hususunda birtakım vecihler vardır: Birincisi, cevabın {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً} “Şüphesiz bunda bir ibret vardır” [en-Nâziât 26] kavli olmasıdır. Ebû Bekir b. el-Enbârî aranın çok uzaması sebebiyle bunu çirkin (zayıf) görmüştür. İkincisi, [soru edatı olan] "hel" (هَلْ) edatının [tahkik bildiren] "kad" (قَدْ) anlamında olması hasebiyle cevabın {هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ موسى} “Musa'nın haberi sana geldi mi?” [en-Nâziât 15] kavli olmasıdır. Bu ise bir hatadır; zira...

29162. Metin

قدَّمْتُ لك في {هَلْ أتى} [الإنسان: ١] أنها لا تكونُ بمعنى» قد «، إلاَّ في الاستفهام، على ما قال الزمخشري. الثالث: أنَّ الجواب {تَتْبَعُهَا} [النازعات: ٧] وإنما حُذِفَتِ اللامُ، والأصلُ: لَيَوْمَ تَرْجُفُ الراجفةُ تَتْبَعُها، فحُذِفَتِ اللامُ، ولم تَدْخُلْ نونُ التوكيدِ على» تَتْبَعُها «للفَصْلِ بين اللامِ المقدَّرَةِ وبين الفعلِ المُقْسَمِ عليه بالظرفِ. ومثلُه {لإِلَى الله تُحْشَرُونَ} [آل عمران: ١٥٨] . وقيل: في الكلامِ تقديمٌ وتأخيرٌ، أي: يومَ تَرْجُفُ الراجِفَةُ تَتْبَعُها الرادِفَةُ والنازعاتِ.

Zemahşerî'nin belirttiği üzere, {هَلْ أتى} “Geldi mi?” [el-İnsân 1] ayetinde sana daha önce açıkladığım gibi "hel" edatı ancak istifham (soru) bağlamında "kad" anlamında olur. Üçüncüsü: Cevabın {تَتْبَعُهَا} “onu ardı sıra gelen izler” [en-Nâziât 7] ifadesi olması ve sadece lâm harfinin hazfedilmiş olmasıdır. Aslı: "لَيَوْمَ تَرْجُفُ الراجفةُ تَتْبَعُها" şeklindedir; lâm hazfedilmiştir, takdir edilen lâm ile üzerine yemin edilen fiil arasına zarf girmesi sebebiyle de "تَتْبَعُها" fiiline tekit nûnu dahil olmamıştır. {لإِلَى الله تُحْشَرُونَ} “Kesinlikle Allah'ın huzurunda toplanacaksınız” [Âl-i İmrân 158] kavli de böyledir. Söz diziminde takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir; yani: "Sarsan sarsıp ardı sıra gelen onu izlediği gün, yemin olsun o söküp çıkaranlara..." demektir.

29163. Metin

وقال أبو حاتم:» هو على التقديم والتأخيرِ كأنه قال: فإذا هُمْ بالسَّاهِرَةِ والنَّازعاتِ «. قال ابن الأنباري:» هذا خطأٌ؛ لأنَّ الفاءَ لا يُفْتَتَحُ بها الكلامُ «. وقيل:» يومَ «منصوبٌ بما دَلَّ عليه» واجِفَةٌ «، أي: يومَ تَرْجُفُ وَجِفَت. وقيل: بما دَلَّ عليه خاشع، أي: يومَ تَرْجُفُ خَشَعَتْ.

Ebû Hâtim şöyle demiştir: «Bu, takdim ve tehir kabilindendir; sanki 'فإذا هُمْ بالسَّاهِرَةِ والنَّازعاتِ' (Bir de bakarsın onlar düzlüktedirler, yemin olsun o söküp çıkaranlara...) demiş gibidir.» İbnü'l-Enbârî ise: «Bu bir hatadır; zira söze 'fâ' (ف) harfi ile başlanmaz» demiştir. Bir görüşe göre "yevme" (يَوْمَ) kelimesi "vâcife" (واجِفَةٌ) kelimesinin delalet ettiği fiille mansubdur, yani: "Sarsıntının sarstığı gün [o kalpler] korkuyla çarpmıştır" demektir. Bir görüşe göre de "hâşia" (خاشِعَةٌ) kelimesinin delalet ettiği fiille mansubdur; yani: "Sarsıntının sarstığı gün [gözler] yere eğilmiştir" demektir.

29164. Metin

قوله: {تَتْبَعُهَا الرادفة} : يجوزُ أَنْ تكونَ حالاً من الراجفة، وأَنْ تكونَ مستأنفةً.

Cenâb-ı Hakk'ın: {تَتْبَعُهَا الرادفة} “Ardı sıra gelen onu izler” kavli: "er-Râcife"den hâl olması da, müstakil yeni bir cümle (istînâf) olması da caizdir.

29165. Metin

قوله: {قُلُوبٌ} : مبتدأٌ، و «يومئذٍ» منصوبٌ ب «واجفةٌ» ، وواجفة صفةُ القلوبِ، وهو المُسَوِّغُ للابتداءِ بالنكرةِ و «أَبْصارُها» مبتدأٌ ثانٍ، و «خاشِعة» خبرُه، وهو وخبرُ الأولِ. وفي الكلامِ حَذْفُ مُضافٍ تقديرُه: أبصارُ أصحابِ القلوب. وقال ابنُ عطية: «وجاز ذلك، أي: الابتداءُ بقلوب لأنَّها تخصَّصَتْ بقولِه:» يومئذٍ «. ورَدَّ

Cenâb-ı Hakk'ın: {قُلُوبٌ} “Kalpler [vardır]” kavli: Mübtedadır. "Yevmeizin" (يومئذٍ) kelimesi "vâcifetün" (واجفةٌ) ile mansubdur; "vâcifetün" ise "kulûb"un sıfatıdır ve nekire bir kelime ile cümleye başlanmasını (ibtidâ) caiz kılan unsur da budur. "Ebsâruhâ" (أَبْصارُها) ikinci mübtedadır, "hâşiatün" (خاشِعَةٌ) ise onun haberidir; bu [ikinci mübteda ile haberi] birinci [mübteda]nın haberidir. Sözde bir muzâfın hazfi söz konusudur; takdiri: "Kalp sahiplerinin gözleri" şeklindedir. İbn Atiyye şöyle demiştir: «Bu, yani 'kulûb' kelimesiyle cümleye başlamak, 'yevmeizin' sözüyle tahsis edildiği için caiz olmuştur.» Fakat...

29166. Metin

عليه الشيخُ: بأنَّ ظرفَ الزمانِ لا يُخَصِّصُ الجثثَ، يعني لا تُوصف به الجثثُ. والواجفةُ: الخائفةُ. يقال: وَجَفَ يَجِفُ وَجيفاً، وأصلُه اضطرابُ القَلْبِ وقَلَقُه. قال قيسُ بن الخطيم:

Şeyh [Ebû Hayyân], zaman zarfının zatları/cisimleri tahsis edemeyeceğini, yani zatların zaman zarfıyla nitelenemeyeceğini belirterek ona itiraz etmiştir. el-Vâcife (الواجفة), korkan demektir. "وَجَفَ يَجِفُ وَجيفاً" denir; bunun aslı ise kalbin çarpması ve huzursuzluğudur. Kays b. el-Hattîm şöyle demiştir:

29167. Metin

٤٤٨١ - إنَّ بني جَحْجَبَى وأُسْرَتَهُمْ ... أكبادُنا مِنْ ورائِهم تَجِفُ

4481 - Doğrusu Cahcebâoğulları ve onların kabilesi [savaştayken], Bizim ciğerlerimiz arkalarından korkuyla çarpar.

29168. Metin

/وعن ابن عباس: واجِفَةٌ: خائفةٌ، بلغة هَمْدان. ويُقال: وَجَبَ وَجيباً، بالباءِ الموحدةِ بدلَ الفاءِ.

İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre: Vâcife (واجِفَةٌ), Hemdân kabilesinin lügatinde korkan demektir. "Fâ" (ف) harfi yerine tek noktalı "bâ" (ب) harfi ile "وَجَبَ وَجيباً" şeklinde de söylenir.

29169. Metin

قوله: {فِي الحافرة} : الحافِرَة: الطريقةُ التي يَرْجِعُ الإِنسانُ فيها من حيث جاء. يقال: رَجَعَ في حافرتِه، وعلى حافرته. ثم يُعَبَّرُ بها عن الرجوعِ بالأحوال مِنْ آخرِ الأمرِ إلى أوَّلِه. قال:

Cenâb-ı Hakk'ın: {فِي الحافرة} “ilk halimize” kavli: el-Hâfire (الحافِرَة), insanın geldiği yoldan geri döndüğü tariktir. "رَجَعَ في حافرتِه" ve "على حافرته" (geldiği yoldan geri döndü / eski haline döndü) denir. Daha sonra bu ifade, durumların işin sonundan başlangıcına doğru geri döndürülmesini ifade etmek için kullanılmıştır. Şair şöyle demiştir:

29170. Metin

٤٤٨٢ - أحافِرَةً على صَلَعٍ وشَيْبٍ ... معاذَ اللَّهِ مِنْ سَفَهٍ وعارِ

4482 - Kellik ve ak saçlılık geldikten sonra eski [gençlik] haline dönmek mi? Beyinsizlikten ve utanılacak şeyden Allah'a sığınırım!

29171. Metin

وأصلُه: أنَّ الإِنسان إذا رَجَعَ في طريقِه أثَّرَتْ قدماه فيها حَفْراً. وقال الراغب: «وقولُه في الحافرة مَثَلٌ لمَنْ يُرَدُّ مِنْ حيث جاء، أي:

Bunun aslı şudur: İnsan yürüdüğü yoldan geri döndüğünde, ayakları o yolda çukurluk/iz (hafr) bırakır. Râgıb şöyle demiştir: «Ayet-i kerimedeki 'fil-hâfire' (في الحافرة) ifadesi, geldiği yere geri döndürülen kimse için bir meseldir; yani:

29172. Metin

أنَحْيا بعد أن نموتَ؟ وقيل: الحافرةُ: الأرضُ التي [جُعِلَتْ] قبورُهم فيها ومعناه: أإنَّا لَمَرْدُودون ونحن في الحافِرة؟ أي: في القبور. وقولُه:» في الحافرة «على هذا في موضعِ الحال. وقيل: رَجَع فلانٌ على حافِرَتِه، ورَجَع الشيخُ إلى حافرته، أي: هَرِمَ، كقولِه: {وَمِنكُم مَّن يُرَدُّ إلى أَرْذَلِ العمر} [النحل: ٧٠] . وقولُهم:» النَّقْدُ عند الحافِرة «لِما يُباع نَقْداً. وأصلُه في الفرس إذا بِيْع، فيُقال: لا يَزُول حافِرُه أو يُنْقَدَ ثمنُه. والحَفْرُ: تَأَكُّلُ الأسنانِ. وقد حَفَر فُوه، وقد أَحْفَر المُهْرُ للإِثْناءِ والإِرْباع، أي: دنا لأن يكونَ ثَنِيَّاً أو رُباعياً» انتهى. والحافِرَةُ قيل: فاعِلَة بمعنى مَفْعُولة. وقيل: على النَّسَب، أي: ذات حَفْرٍ، والمراد: الأرضُ. والمعنى: إنَّا لمَرْدُودون في قبورنا أحياءً. وقيل: الحافرة: جَمْعُ حافِر بمعنى القَدَم، أي: نمشي أحياءً على أقدامِنا، وَنَطَأُ بها الأرضَ. وقيل: هي أولُ الأمرِ. وتقولُ التجَّار: «النَّقْدُ في الحافِرة» ، أي: أوَّلُ السَّوْمِ. وقال الشاعر:

'Biz öldükten sonra tekrar dirilecek miyiz?' demektir. Bir görüşe göre hâfire, kabirlerinin içinde [bulunduğu] yerdir. Bunun anlamı: 'Bizler hâfiredeyken, yani kabirlerdeyken mi [hayata] döndürüleceğiz?' demektir. Bu takdire göre 'fil-hâfire' (في الحافرة) sözü hâl makamındadır. 'Filan kimse eski haline döndü' (رَجَع فلانٌ على حافِرَتِه) ve 'Yaşlı adam eski haline döndü' (رَجَع الشيخُ إلى حافرته) yani Cenâb-ı Hakk'ın: {وَمِنكُم مَّن يُرَدُّ إلى أَرْذَلِ العمر} “İçinizden kimi de ömrün en düşkün çağına ulaştırılır” [en-Nahl 70] kavlindeki gibi ihtiyarladı/çocuklaştı denir. Peşin satılan şeyler için 'Peşin para ayağın hemen basıldığı andadır' (النَّقْدُ عند الحافِرة) denmesi de bundandır; aslı at satıldığında 'Parası peşin ödenmedikçe toynağı (hâfiri) yerinden oynamaz' denilmesidir. Hafr (الحَفْر) ise dişlerin aşınması/çürümesidir; 'Ağzındaki dişleri aşındı' (حَفَر فُوه) denir. 'Tay ön dişlerini dökmeye yaklaştı' (أَحْفَر المُهْرُ للإِثْناءِ والإِرْباع) denmesi de seniy yahut rubâî olmaya yaklaşması demektir.» [Râgıb'ın sözü] bitti. el-Hâfire kelimesinin mef'ûl (mahfûre) anlamında fâil olduğu söylenmiştir. Nisbet anlamında olup "çukur sahibi" manasına geldiği ve bununla yeryüzünün kastedildiği de söylenmiştir. Anlam: "Bizler kabirlerimizdeyken diri olarak mı döndürüleceğiz?" demektir. Bir görüşe göre hâfire, ayak manasındaki "hâfir"in çoğuludur; yani "diri olarak ayaklarımız üzerinde yürüyecek ve onlarla yeryüzüne basacak mıyız?" demektir. Bir görüşe göre de o, işin ilk halidir. Tüccarlar «النَّقْدُ في الحافِرة» derler ki bu pazarlığın ilk anı demektir. Şair şöyle demiştir:

29173. Metin

٤٤٨٣ - آلَيْتُ لا أَنْساكُمُ فاعْلَموا ... حتى تُرَدَّ الناسُ في الحافِرَهْ

4483 - Biliniz ki sizi asla unutmayacağıma yemin ettim, İnsanlar ilk hallerine döndürülünceye [kıyamete] kadar!

29174. Metin

وقرأ أبو حيوة وابن أبي عبلة «في الحَفِرَة» بدون ألف. فقيل: هما بمعنى. وقيل: هي الأرض التي تَغَيَّرَتْ وأنْتَنَتْ بموتاها وأجسادِهم،

Ebû Hayve ve İbn Ebî Able elifsiz olarak "في الحَفِرَة" (el-Hafireti) şeklinde okumuşlardır. Bu iki kıraatin aynı anlamda olduğu söylenmiştir. Bir görüşe göre ise o, ölüleri ve onların cesetleri sebebiyle değişip kokmuş olan topraktır;

29175. Metin

مِنْ قولِهم: حَفِرت أسنانُه، أي: تَأَكَّلَتْ وتَغَيَّرَتْ. وقد تقدَّم خلافُ القراءِ في هذَيْن الاستفهامَيْنِ في سورةِ الرعد. وقوله: «في الحافِرَة» يجوزُ تعلُّقُه بمَرْدُوْدون، أو بمحذوفٍ على أنه حالٌ كما تقدَّم.

Bu da dişler aşınıp rengi değiştiğinde söylenen "حَفِرت أسنانُه" (dişleri çürüdü/bozuldu) kullanımından gelir. Bu iki istifham (soru) hususundaki kurrâ ihtilafı daha önce Ra'd Suresi'nde geçmişti. Cenâb-ı Hakk'ın: "fil-hâfire" (في الحافِرَة) kavlinin "merdûdûn" (مَرْدُوْدون) kelimesine müteallık olması da, daha önce geçtiği üzere hâl olarak mahzuf bir kelimeye taalluk etmesi de caizdir.

29176. Metin

قوله: {نَّخِرَةً} : قرأ الأخَوان وأبو بكر «ناخِرَة» بألفٍ، والباقون «نَخِرَة» بدونِها وهما كحاذِر وحَذِر، فاعِل لمَنْ صَدرَ منه الفِعْلُ، وفَعِل لِمَنْ كان فيه غَريزةً، أو كالغَريزة. وقيل: ناخِرة ونَخِرة بمعنى بالية. وقيل: ناخِرَة، أي: صارَتِ الريحُ تَنْخِرُ فيها، أي: تُصَوِّتُ، ونَخِرَة، أي: تَنْخِرُ فيها دائماً. وقيل: ناخِرَة: بالِية، ونَخِرَة: متآكلة. وعن أبي عمروٍ: الناخِرة: التي لم تَنْخَرْ بعدُ، والنَّخِرَةُ: البالية. وقيل: الناخِرَةُ: المُصَوِّتَةُ فيها الريحُ، والنَّخِرةُ: الباليةُ التي تَعَفَّنَتْ. قال الزمخشري: «يُقال: نَخِر العظمُ، فهو نَخِرٌ وناخِرٌ، كقولِك: طَمِعَ فهو طَمعٌ وطامعٌ، وفَعِل أَبْلَغُ مِنْ فاعِل، وقد قُرِىء بها، وهو البالي الأجوفُ الذي تَمُرُّ فيه الرِّيحُ فيُسْمَعُ له نَخِير» . قلت: ومنه قولُه:

Cenâb-ı Hakk'ın: {نَّخِرَةً} “çürümüş [kemikler]” kavli: İki Kardeş (Hamza ve Kisâî) ile Ebû Bekir elif ile "ناخِرَة" (nâhireten) şeklinde, diğer kıraat imamları ise elifsiz olarak "نَخِرَة" (nehireten) şeklinde okumuşlardır. Bu ikisi "hâzir" (حاذِر) ve "hazir" (حَذِر) gibidir; fâil (فاعِل) vezni fiil kendisinden sâdır olan kimse için, fe'il (فَعِل) vezni ise o vasıf kendisinde fıtri veya fıtri gibi olan kimse için kullanılır. "Nâhire" ve "nehire" kelimelerinin çürümüş (bâliye) anlamında olduğu söylenmiştir. Bir görüşe göre "nâhire", rüzgarın içine girip ses çıkardığı (tenhiru fîhâ); "nehire" ise rüzgarın içinde sürekli ses çıkardığı kemiktir. Bir görüşe göre "nâhire", çürümüş; "nehire" ise aşınıp ufalanmış demektir. Ebû Amr'dan nakledildiğine göre: "Nâhire", henüz çürümemiş olan; "nehire" ise tamamen çürüyüp dağılmış olandır. Bir görüşe göre "nâhire", içinde rüzgarın ses çıkardığı; "nehire" ise çürüyüp kokuşmuş olandır. Zemahşerî şöyle demiştir: «Kemik çürüdüğünde 'نَخِر العظمُ فهو نَخِرٌ وناخِرٌ' denir; nitekim 'طَمِعَ فهو طَمعٌ وطامعٌ' denmesi gibidir. 'Fe'il' (فَعِل) vezni 'fâil' (فاعِل) vezninden daha beliğdir ve bu şekilde de okunmuştur. O; rüzgarın içinden geçtiğinde kendisinden uğultu/hırıltı (nahîr) işitilen içi boşalmış çürük kemiktir.» Derim ki: Şairin şu sözü de bundandır:

29177. Metin

٤٤٨٤ - وأَخْلَيْتُها مِنْ مُخِّها فكأنَّها ... قواريرُ في أجوافِها الريحُ تَنْخِرُ

4484 - Onun iliğini boşalttım, öyle ki sanki o, İçlerinde rüzgarın uğuldadığı cam şişeler gibidir.

29178. Metin

وقال الراجزُ لفَرَسه:

Recez şairi de atı için şöyle demiştir:

29179. Metin

٤٤٨٥ - أَقْدِمْ نَجاحُ إنها الأَساوِرَهْ ... ولا يَهْوْلَنَّكَ رَحْلٌ نادِرَهْ

4485 - İleri atıl ey Necâh, karşındakiler Sasani süvarileridir (esâvire), Düşen bir eyer seni asla korkutmasın!

29180. Metin

فإنما قَصْرُك تُرْبُ السَّاهِرَهْ ... ثم تعودُ بعدها في الحافِرَهْ

Senin nihai yerin ancak yeryüzünün toprağıdır, Sonra da onun ardından ilk haline döneceksin,

29181. Metin

مِنْ بعدِ ما كنتَ عِظاماً ناخِرَهْ ... ونُخْرَةُ الرِّيْح بضمِّ النون: شِدَّةُ هبوبِها، والنُّخْرَةُ أيضاً: مُقَدَّمُ أَنْفِ الفَرَسِ والحمارِ والخِنْزير. يقال: هَشَم نُخْرَتَه، أي: مُقَدَّمَ أَنْفِه. و «إذا» منصوبٌ بمضمرٍ، أي: إذا كُنَّا كذا نُرَدُّ ونُبْعَثُ.

Çürümüş kemikler haline geldikten sonra... "Nuhretü'r-rîh" (نُخْرَةُ الرِّيْح), nûn harfinin dammesiyle, rüzgarın şiddetle esmesi demektir. "en-Nuhre" (النُّخْرَةُ) aynı zamanda atın, eşeğin ve domuzun burnunun ön kısmıdır. "هَشَم نُخْرَتَه" (burnunun ucunu kırdı) denir. [Ayetteki] "izâ" (إِذَا) gizli bir fiille mansubdur; yani: "Biz bu hale geldiğimiz vakit mi geri döndürülüp diriltileceğiz?" demektir.

29182. Metin

قوله: {تِلْكَ} : مبتدأٌ مُشارٌ بها إلى الرَّجْفة والرَّدَّة في الحافِرة. و «كَرَّةٌ» . خبرُها. و «خاسِرَةٌ» صفةٌ، أي: ذاتُ خُسْرانٍ، أو أُسْنِدَ إليها الخَسارُ، والمرادُ: أصحابُها، مجازاً. والمعنى: إنْ كان رجوعُنا إلى القيامةِ حَقَّاً فتلك الرَّجْعَةُ رَجْعَةٌ خاسِرَةٌ، وهذا أفادَتْه «إذَنْ» فإنها حرفُ جوابٍ وجزاءٍ عند الجمهور. وقيل: قد لا تكونُ جواباً. وعن الحسنِ: إنَّ «خاسرة» بمعنى كاذِبة.

Cenâb-ı Hakk'ın: {تِلْكَ} “İşte bu” kavli: Mübtedadır; bununla ilk hale dönüşe ve sarsıntıya işaret edilmektedir. "Kerretün" (كَرَّةٌ) onun haberidir. "Hâsiratün" (خاسِرَةٌ) ise sıfattır; yani hüsran sahibi [bir dönüştür] yahut mecaz yoluyla asıl kastedilen onun sahipleri olduğu halde hüsran dönüşe isnad edilmiştir. Anlamı şudur: Şayet kıyamete dönüşümüz gerçek ise, işte o dönüş hüsran dolu bir dönüştür. Bu anlamı "izen" (إِذَنْ) edatı sağlamıştır; zira o cumhura göre cevap ve ceza (karşılık) harfidir. Bazen cevap için olmayabileceği de söylenmiştir. Hasan[-ı Basrî]'den [gelen bir rivayete] göre "hâsira", asılsız/yalan (kâzibe) anlamındadır.

29183. Metin

قوله: {فَإِنَّمَا هِيَ} : «هي» ضميرُ الكَرَّة، أي: لا تَحْسَبوا تلك الكرَّةَ صعبةً على اللَّهِ تعالى. وقال الزمخشري: «فإنْ قلتَ: بِمَ تَعَلَّقَ قولُه:» فإنما هي «؟ قلت: بمحذوفٍ معناه: لا تَسْتَصْعِبوها، فإنما هي زَجْرَةٌ» . قلت: يعني بالتعلُّقِ من حيث المعنى، وهو العطفُ.

Cenâb-ı Hakk'ın: {فَإِنَّمَا هِيَ} “O ancak şundan ibarettir” kavli: Buradaki "hiye" (هي) zamiri dönüşe (kerre) aittir; yani o dönüşü Allah Teâlâ'ya zor sanmayınız demektir. Zemahşerî şöyle demiştir: «Eğer 'Cenâb-ı Hakk'ın {فَإِنَّمَا هِيَ} kavli neye taalluk etmektedir?' dersen, derim ki: Anlamı 'Onu zor görmeyiniz, zira o ancak tek bir haykırıştır' şeklinde olan mahzuf bir ifadeye müteallıktır.» Derim ki: [Zemahşerî] taalluk ile mana bakımından olan irtibatı, yani atfı kastetmektedir.

29184. Metin

قوله: {فَإِذَا هُم} : المفاجأةُ والتَّسَبُّبُ هنا واضحان والسَّاهرة قيل: وجهُ الأرضِ، والفَلاةُ، وُصِفَتْ بما يقع فيها، وهو السَّهَرُ

Cenâb-ı Hakk'ın: {فَإِذَا هُم} “Bir de bakarsın ki onlar” kavli: Burada sürpriz/ansızın olma hali (müfâcee) ve sebebiyet gayet açıktır. es-Sâhire (السَّاهرة) kelimesinin yeryüzü ve çöl olduğu söylenmiştir; orada meydana gelen şeyle, yani uykusuzlukla (seher) nitelenmiştir;

29185. Metin

لأجلِ الخوفِ. وقيل: لأنَّ السَّرابَ يَجْري فيها، مِنْ قولِهم: عَيْنٌ ساهرَةٌ. قال الزمخشري: «والسَّاهرةُ: الأرضُ البيضاءُ المستويةُ، سُمِّيَتْ بذلك؛ لأنَّ السَّرابَ يجري فيها، مِنْ قولهم/ عينٌ ساهِرَةٌ جارِيةُ الماء، وفي ضَدِّها نائمةٌ. قال الأشعت بن قيس:

[bu da] korku sebebiyledir. Serabın orada akıp durması sebebiyle böyle isimlendirildiği de söylenmiştir ki bu da "عَيْنٌ ساهرَةٌ" (uyumayan/sürekli akan pınar) tabirinden gelir. Zemahşerî şöyle demiştir: «es-Sâhire: Beyaz ve düz arazidir. Serabın orada akıp gitmesi sebebiyle böyle isimlendirilmiştir; bu da Arapların suyu devamlı akan pınar için 'عينٌ ساهِرَةٌ', bunun zıddı için ise 'nâime' demelerinden gelir. Eş'as b. Kays şöyle demiştir:

29186. Metin

٤٤٨٦ - وساهِرَةٍ يُضْحِي السَّرابُ مُجَلِّلاً ... لأَقْطارِها قد جُبْتُها مُتَلَثِّما

4486 - Kuşluk vakti serabın her tarafını kapladığı öyle bir düzlükten geçtim ki, Orasını yüzümü sarıp örtmüş vaziyette boydan boya aştım.

29187. Metin

أو لأنَّ ساكنَها لا ينامُ، خَوْفَ الهَلَكَة» انتهى. وقال أمية:

Yahut orada bulunan kimsenin helak olma korkusuyla uyuyamamasından [ötürü böyle adlandırılmıştır].» [Zemahşerî'nin sözü] bitti. Ümeyye şöyle demiştir:

29188. Metin

٤٤٨٧ - وفيها لَحْمُ ساهِرَةٍ وبَحْرٍ ... وما فاهوا لهمْ فيها مُقيمُ

4487 - Orada kara ve deniz [hayvanlarının] eti vardır, Ve ağızlarıyla söyledikleri her şey orada onlar için hazırdır.

29189. Metin

يريد: لحمُ حيوانِ أرضٍ ساهرةٍ. وقال أبو كبير الهذلي:

Bununla kara parçasındaki hayvanın etini kastetmektedir. Ebû Kebîr el-Hüzelî de şöyle demiştir:

29190. Metin

٤٤٨٨ - يَرْتَدْنَ ساهِرَةً كأنَّ جَميمَها ... وعَمِيْمَها أسْدافُ ليلٍ مُظْلِمٍ

4488 - [O develer] öyle geniş ve düz bir araziye giderler ki, oranın bol otları Ve gür bitkileri sanki karanlık gecenin zifiri karanlığı gibidir.

29191. Metin

قال الراغب: «هي وَجْهُ الأرضِ. وقيل: أرضُ القيامةِ. وحقيقَتُها

Râgıb şöyle demiştir: «O, yeryüzüdür. Kıyamet yeri olduğu da söylenmiştir. Onun asıl hakikati ise;

29192. Metin

التي يَكْثُرُ الوَطْءُ بها، كأنَّها سَهِرَتْ مِنْ ذلك، إشارةً إلى نحوِ قولِ الشاعر:

Şairin şu sözüne işaretle, sanki bundan dolayı uykusuz kalmışçasına üzerinde çokça çiğnenip yürünen arazidir:

29193. Metin

٤٤٨٩ -. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . ... تَحَرَّكَ يَقْظانُ الترابِ ونائِمُهْ

4489 - ... Toprağın uyanığı da uyuyanı da harekete geçti.

29194. Metin

والأَسْهَران: عِرْقان في الأنفِ» انتهى. والسَّاهُوْر: غلافُ القَمَرِ الذي يَدْخُل فيه عند كُسوفِه. قال:

el-Esherân (الأَسْهَران) ise burundaki iki damardır.» [Râgıb'ın sözü] bitti. es-Sâhûr (السَّاهُوْر) ise ayın tutulması esnasında içine girdiği kılıfıdır/örtüsüdür. Şair şöyle demiştir:

29195. Metin

٤٤٩٠ -. . . . . . . . . . . . . . . . . . . ... أو شُقَّةٌ أُخْرِجَتْ مِنْ بَطْنِ ساهُوْرِ

4490 - ... Yahut sâhûrun karnından çıkarılmış bir parçadır.

29196. Metin

أي: هذه المرأةُ بمنزلةِ قطعةِ القمر. وقال أميَّةُ:

Yani: Bu kadın ay parçası gibidir. Ümeyye de şöyle demiştir:

29197. Metin

٤٤٩١ -. . . . . . . . . . . . . . . . . . . ... قَمَرٌ وساهُوْرٌ يُسَلُّ ويُغْمَدُ

4491 - ... Kınından çekilip kınına sokulan bir ay ve sâhûr.

29198. Metin

قوله: {إِذْ نَادَاهُ} : «إذ» منصوبٌ ب «حديثُ» لا ب «أتاك» لاختلافِ وقتَيْهما. وتقدَّم الكلامُ في {طُوًى} [الآية: ١٢] في طه.

Cenâb-ı Hakk'ın: {إِذْ نَادَاهُ} “Hani ona nida etmişti” kavli: "İz" (إِذْ) kelimesi "etâke" (أتاك) ile değil "hadîsü" (حديثُ) ile mansubdur; zira ikisinin vakti farklıdır. {طُوًى} “Tuvâ” [en-Nâziât 16] kelimesine dair açıklama ise Tâhâ Suresi'nde geçmişti.

29199. Metin

قوله: {اذهب} : يجوزُ أَنْ يكونَ تفسيراً للنداءِ. ويجوزُ أن يكونَ على إضمارِ القولِ. وقيل: هو على حَذْفِ «أَنْ» ، أي: أَنْ اذهَبْ. ويَدُلُّ له قراءةُ عبد الله: «أَنْ اذْهَبْ» . و «أَنْ» هذه الظاهرةُ أو المقدرةُ يُحتمل أَنْ تكونَ تفسيريةً، وأَنْ تكونَ مصدريةً، أي: ناداه بكذا.

Cenâb-ı Hakk'ın: {اذهب} “Git” kavli: Nidanın tefsiri olması da, sözün (kavl) takdir edilmesiyle olması da caizdir. "En" (أَنْ) harfinin hazfedilmesiyle "أن اذهب" takdirinde olduğu da söylenmiştir. Abdullah [b. Mes'ûd]'un "أَنْ اذْهَبْ" şeklindeki kıraati de buna delalet eder. Zahir veya mukadder olan bu "en" (أَنْ) harfinin tefsîriyye olması da, masdariyye olması da muhtemeldir; yani: "Ona şöyle nida etti" demektir.

29200. Metin

قوله: {هَل لَّكَ} : خبرُ مبتدأ مضمرٍ. و «إلى أَنْ» متعلقٌ بذلك المبتدأ، وهو حَذْفٌ شائعٌ. والتقدير: هل لك سبيلٌ إلى التزكية ومثله: «هل لك في الخير» يريدون: هل لك رغبةٌ في الخير. وقال الشاعر:

Cenâb-ı Hakk'ın: {هَل لَّكَ} “İster misin?” kavli: Gizli bir mübtedanın haberidir. "İlâ en" (إلى أَنْ) ibaresi ise bu mübtedaya müteallıktır ve bu yaygın bir haziftir. Takdiri: "Arınmaya giden bir yolun var mı / ister misin?" (هل لك سبيلٌ إلى التزكية) şeklindedir. Nitekim "هل لك في الخير" (Hayra rağbetin/isteğin var mı?) sözü de böyledir; bununla "Hayırda bir arzun var mı?" demek isterler. Şair şöyle demiştir:

29201. Metin

٤٤٩٢ - فهل لكمُ فيها إليَّ فإنَّني ... بَصيرٌ بما أَعْيا النِّطاسِيَّ حِذْيَما

4492 - Bu hususta bana başvurmaya var mısınız? Zira ben, Mahir hekim Hızyem'i bile aciz bırakan şeyleri çok iyi bilirim.

29202. Metin

وقال أبو البقاء: «لَمَّا كان المعنى: أَدْعوك جاء ب» إلى «. وهذا لا يُفيدُ شيئاً في الإِعراب. وقرأ نافعٌ وابنُ كثير بتشديدِ الزاي مِنْ»

Ebu'l-Bekâ şöyle demiştir: «Mana 'Seni davet ediyorum' şeklinde olduğu için 'ilâ' (إلى) harf-i cerri gelmiştir.» Ancak bunun irap açısından bir faydası yoktur. Nâfi ve İbn Kesîr...

29203. Metin

تَزَّكَّى «والصادِ مِنْ» تَصَّدَّى «في السورةِ تحتها. والأصلُ: تتزَكَّى وتتصَدَّى، فالحَرَمِيَّان أدغما، والباقون حَذَفُوا نحو: {تَنَزَّلُ} [القدر: ٤] . وتقدَّم الخلافُ في أيَّتِهما المحذوفةِ.

... "tezzeccâ" (تَزَّكَّى) kelimesindeki zây harfini ve bir sonraki surede geçen "tassaddâ" (تَصَّدَّى) kelimesindeki sâd harfini şeddeli okumuşlardır. Asılları: "tetzeckâ" (تتزَكَّى) ve "tetasaddâ" (تتصَدَّى) şeklindedir; iki Harem imamı idgam yapmış, diğerleri ise {تَنَزَّلُ} “İnerler” [el-Kadr 4] ayetinde olduğu gibi [tâ harflerinden birini] hazfetmişlerdir. Hazfedilenin bu iki harften hangisi olduğu konusundaki ihtilaf daha önce geçmişti.

29204. Metin

قوله: {فَحَشَرَ فنادى} : لم يُذْكَر مفعولاهما؛ إذ المرادُ فَعَلَ ذلك، أو يكونُ التقدير: فَحَشَرَ قومَه فناداهم. وقوله «فقال» تفسيرٌ للنداء.

Cenâb-ı Hakk'ın: {فَحَشَرَ فنادى} “Derken [adamlarını] topladı ve seslendi” kavli: Bu iki fiilin mef'ûlleri zikredilmemiştir; zira murat bu işi yapmış olmasıdır, yahut takdiri: "Kavmini topladı ve onlara seslendi" (فَحَشَرَ قومَه فناداهم) şeklindedir. "Fe-kâle" (فقال) sözü ise nidanın tefsiridir.

29205. Metin

قوله: {نَكَالَ الآخرة} : يجوزُ أَنْ يكونَ مصدراً ل «أَخَذَ» ، والتجوُّزُ: إمَّا في الفعل، أي: نَكَّل بالأَخْذِ نَكالَ الآخرةِ، وإمَّا في المصدر، أي: أَخَذَه أَخْذَ نَكالٍ. ويجوزُ أَنْ يكونَ مفعولاً له، أي: لأجل نَكالِه. ويَضْعُفُ جَعْلُه حالاً لتعريفِهِ، وتأويلُه كتأويلِ جَهْدَك وطاقَتَك غيرُ مَقيس. ويجوزُ أَنْ يكونَ مصدراً مؤكِّداً لمضمونِ الجملةِ المتقدِّمةِ، أي: نَكَّل الله به نَكالَ الآخرةِ، قاله الزمخشري، وجعله ك {وَعْدَ الله} [النساء: ١٢٢] و {صِبْغَةَ الله} [البقرة: ١٣٨] . والنَّكالُ: بمنزلةِ التَّنْكيل، كالسَّلام بمعنى التَّسْليم. والآخرةُ والأولى: «إمَّا الداران، وإمَّا الكلمتان، فالآخرةُ قولُه: {أَنَاْ رَبُّكُمُ الأعلى} [النازعات: ٢٤] ، والأولى: {مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِّنْ إله غَيْرِي} [القصص: ٣٨] فحُذِفَ الموصوفُ للعِلْم به.

Cenâb-ı Hakk'ın: {نَكَالَ الآخرة} “ahiret azabıyla” kavli: "Ahaze" (أَخَذَ) fiilinin masdarı olması caizdir. Buradaki mecazilik; ya fiildedir, yani "yakalamak suretiyle ona ahiret cezası gibi ibretlik ceza verdi" demektir; yahut masdardadır, yani "onu ibretlik bir yakalayışla yakaladı" demektir. Mef'ûlün leh olması da caizdir; yani "onun cezalandırılması/ibret kılınması için" demektir. Marife olması sebebiyle hâl yapılması zayıf bir görüştür; "cehdeke" (جَهْدَك) ve "tâkateke" (طاقَتَك) kelimelerinin tevili gibi tevil edilmesi ise kıyasa uygun değildir. Önceki cümlenin anlamını pekiştiren bir masdar (masdar-ı müekkid) olması da caizdir; yani "Allah onu ahiret cezasıyla cezalandırdı" takdirindedir. Zemahşerî böyle demiş ve bunu {وَعْدَ الله} “Allah'ın vaadi olarak” [en-Nisâ 122] ile {صِبْغَةَ الله} “Allah'ın boyası” [el-Bakara 138] gibi değerlendirmiştir. Nekâl (النَّكال), "tenkîl" (cezalandırma/ibret kılma) derecesindedir; nitekim selâmın "teslîm" manasında olması gibidir. Ahiret ve ûlâ (الآخرةُ والأولى) ise: Ya iki yurt yahut iki sözdür; buna göre sonuncusu (el-âhire) onun: {أَنَاْ رَبُّكُمُ الأعلى} “Ben sizin en yüce rabbinizim” [en-Nâziât 24] sözü, ilki (el-ûlâ) ise: {مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِّنْ إله غَيْرِي} “Sizin için benden başka bir ilah tanımıyorum” [el-Kasas 38] sözüdür; bilindiği için mevsûf hazfedilmiştir.

29206. Metin

قوله: {أَمِ السمآء} : عطفٌ على «أنتم» وقوله: «بناها» بيانٌ لكيفيةِ خَلْقِه إياها. فالوقفُ على «السماء» ، والابتداءُ بما بعدَها. ونظيرُه ما مرَّ في الزخرف [الآية: ٥٨] {أَآلِهَتُنَا خَيْرٌ أَمْ هُوَ}

Cenâb-ı Hakk'ın: {أَمِ السمآء} “Yoksa gök mü?” kavli: "Entüm" (أنتم) [zamirine] matuftur. "Benâhâ" (بناها) sözü ise [Allah'ın] onu yaratış keyfiyetinin açıklamasıdır. Buna göre vakıf "es-Semâ'" (السماء) kelimesi üzerinde yapılır ve sonrasından başlanır. Bunun bir benzeri ez-Zuhruf Suresi'nde [58. ayette] geçen: {أَآلِهَتُنَا خَيْرٌ أَمْ هُوَ} “Bizim ilahlarımız mı daha hayırlı yoksa o mu?” ayetidir.

29207. Metin

قوله: {رَفَعَ سَمْكَهَا} : جملةٌ مفسِّرةٌ لكيفيةِ البناءِ. والسَّمْكُ: الارتفاعُ. ومعناه في الآيةِ كما قال الزمخشريُّ: «جَعَلَ مقدارَ ذهابِها في سَمْتِ العُلُوِّ مديداً رفعياً» . وسَمَكْتُ الشيءَ: رَفَعْتُه في الهواءِ. وسَمَك هو، أي: ارتفعَ سُمُوكاً فهو قاصِرٌ ومتعدٍّ. وسَنامٌ سامِكٌ تامِكٌ، أي: عالٍ مرتفعٌ. وسِماكُ البيت ما سَمَكْتُه به. والسِّماك: نجمٌ معروفٌ، وهما اثنان: رامحٌ وأَعْزَلُ. قال الشاعر:

Cenâb-ı Hakk'ın: {رَفَعَ سَمْكَهَا} “Onun boyunu yükseltti” kavli: Bina ediliş keyfiyetini açıklayan tefsir cümlesidir. Semk (السَّمْك), yükseklik demektir. Zemahşerî'nin de belirttiği gibi ayetteki anlamı: «Onun yukarı doğru uzanış miktarını uzun ve yüksek kıldı» şeklindedir. Bir şeyi havaya kaldırdığımda "Semektü'ş-şey'e" (سَمَكْتُ الشيءَ) denir. "Semeke huve" (وسَمَك هو) yani "yükseldi" dendiğinde "sümûk" (سُمُوكاً) masdarı gelir; dolayısıyla fiil hem geçişsiz (lâzım) hem de geçişli (müteaddî) olarak kullanılır. Yüksek ve dik hörgüce "Senâmun sâmikun tâmikun" (سَنامٌ سامِكٌ تامِكٌ) denir. "Simâku'l-beyt" (سِماكُ البيت) ise evi yükseltmek için kullandığın şeydir. Simâk (السِّماك) bilinen bir yıldızdır; râmıh ve a'zel olmak üzere iki tanedir. Şair şöyle demiştir:

29208. Metin

٤٤٩٣ - إنَّ الذي سَمَكَ السماءَ بنى لنا ... بيتاً دعائِمُه أعَزُّ وأَطْوَلُ

4493 - Göğü yükselten [Allah], bizim için ... direkleri daha üstün ve daha uzun bir ev bina etti.

29209. Metin

قوله: {وَأَغْطَشَ} : أي: أظلم بلغةِ أنْمار وأَشْعر. يقال: غَطِش الليلُ وغَطَّشْتُه أنا، وأَغْطَشْتُه قال:

Cenâb-ı Hakk'ın: {وَأَغْطَشَ} “Ve kararttı” kavli: Enmâr ve Eş'ar kabilelerinin lügatinde 'karanlık kıldı' demektir. Gece karardığında "Gatışe'l-leylu" (غَطِش الليلُ), ben onu kararttığımda "Gattaştuhû" (وغَطَّشْتُه أنا) ve "Ağtaştuhû" (وأَغْطَشْتُه) denir. [Şair] şöyle demiştir:

29210. Metin

٤٤٩٤ - عَقَرْتُ لهُمْ ناقتي مَوْهِناً ... فلَيْلُهُمُ مُدْلَهِمٌّ غَطِشْ

4494 - Gecenin bir vaktinde devemı boğazladım onlara, ... zira geceleri zifiri karanlık ve simsiyahtı.

29211. Metin

وليلٌ أغطشٌ وليلةٌ غَطْشاءُ. قال الراغب: «وأصلُه من الأَغْطشِ، وهو الذي في عَيْنه عَمَشٌ. ومنه فَلاةٌ غَطْشى لا يُهْتدى فيها. والتغاطُشُ: التَّعامي» انتهى. ويقال: أَغْطشَ الليلُ، قاصراً كأظلم، فأَفْعَلَ فيه متعدٍّ/ ولازمٌ.

[Karanlık gece için] "leylun eğtaşu" (ليلٌ أغطشٌ) ve "leyletun gatşâu" (ليلةٌ غَطْشاءُ) denir. Râgıb şöyle demiştir: «Kelimenin aslı, gözünde bulanıklık/görme zayıflığı (ameş) bulunan kimseye denilen 'el-ağtaş' (الأَغْطش) sözünden gelir. Yol bulunamayan çöle de bu kökten 'felâtun gatşâ' (فَلاةٌ غَطْشى) denir. 'et-Tegâtüş' (التغاطُشُ) ise kör gibi davranmak (taâmî) demektir.» (Alıntı bitti). 'Ezleme' (أظلم) gibi geçişsiz olarak "Ağtaşe'l-leylu" (أَغْطشَ الليلُ) da denir; dolayısıyla 'ef'ale' kalıbı bu kelimede hem geçişli hem de geçişsizdir.

29212. Metin

وقوله: {وَأَخْرَجَ ضُحَاهَا} فيه حَذْفٌ، أي: ضُحى شمسِها، أو أضافَ الليلَ والضُّحى لها للملابسةِ التي بينها وبينهما.

Cenâb-ı Hakk'ın: {وَأَخْرَجَ ضُحَاهَا} “ve aydınlığını çıkardı” kavlinde bir hazif vardır; yani "güneşinin aydınlığını" demektir, yahut gece ile kuşluk vaktini aralarındaki irtibat ve ilgi sebebiyle göğe izafe etmiştir.

29213. Metin

قوله: {بَعْدَ ذَلِكَ} : «بعد» على بابِها من التأخيرِ. ولا مُعارَضَةَ بينها وبين آيةِ فُصِّلت؛ لأنَّه خلق الأرضَ غيرَ مَدْحُوَّةٍ، ثم خَلَق السماءَ، ثم دحا الأرضَ. وقولُ أبي عبيدة: «إنها بمعنى قَبْل» مُنْكَرٌ عند العلماءِ. ويقال: دحا يَدْحُوا دَحْواً ودَحَى يَدْحي دَحْياً، أي: بَسَط، فهو من ذواتِ الواوِ والياءِ، فيُكتبُ بالألف والياء، ومنه قيل لِعُشِّ النَّعامة: أُدْحُوٌّ، وأُدْحِيٌّ، لانبساطِه في الأرض. وقال أمية:

Cenâb-ı Hakk'ın: {بَعْدَ ذَلِكَ} “Bundan sonra” kavli: "Ba'de" (بعد) kelimesi sonralık bildiren kendi asıl anlamındadır. Bu ayet ile Fussilet Suresi'ndeki ayet arasında bir çelişki yoktur; çünkü Allah Teâlâ yeri [önce] döşenip yayılmamış halde yarattı, sonra göğü yarattı, ardından yeri döşeyip yaydı. Ebû Ubeyde'nin: «'Kable' (önce) anlamındadır» şeklindeki görüşü ise ulema katında münkerdir. 'Yayıp döşedi' anlamında "Dehâ yedhû dehyen" (دحا يَدْحُوا دَحْواً) ve "Dehâ yedhî dehyen" (دَحَى يَدْحي دَحْياً) denir. Dolayısıyla kelime hem vavlı hem de yâ'lı köktendir; hem elif hem de yâ ile yazılır. Bu kökten hareketle devekuşunun yuvasına, yerde yayılıp düzlendiği için "udhuvv" (أُدْحُوٌّ) ve "udhiyy" (أُدْحِيٌّ) denmiştir. Ümeyye şöyle demiştir:

29214. Metin

٤٤٩٥ - وبَثَّ الخَلْقَ فيها إذ دَحاها ... فهم قُطَّانُها حتى التَّنادِي

4495 - Döşeyip yaydığında yeryüzüne mahlukatı yaydı, ... onlar da feryat ve çağrışma gününe dek oranın sakinleridir.

29215. Metin

وقيل: دحى بمعنى سَوَّى. قال زيد بن نُفَيْل:

"Dehâ" fiilinin 'düzenleyip tesviye etti' (sevvele) anlamına geldiği de söylenmiştir. Zeyd b. Nufeyl şöyle demiştir:

29216. Metin

٤٤٩٦ - وأَسْلَمْتُ وَجْهِيْ لِمَنْ أَسْلَمَتْ ... له الأرضُ تَحْمِلُ صَخْراً ثقالاً

4496 - Yüzümü, ağır kayaları taşıyan yeryüzünün ... boyun eğip teslim olduğu [Zat]'a teslim ettim.

29217. Metin

دَحاها فلَمَّا اسْتَوَتْ شَدَّها ... بأَيْدٍ وأَرْسى عليها الجِبالا

Onu döşeyip yaydı; düzene kavuşunca da onu ... kudretiyle sağlamlaştırdı ve üzerine dağları dikti.

29218. Metin

والعامَّةُ على نصبِ «الأرض» و «الجبال» على إضمارِ فعلٍ مفسَّرٍ بما بعده، وهو المختارُ لتقدُّمِ جملةٍ فعليةٍ. ورَفَعَهما الحسنُ وابن أبي عبلة وأبو حيوة وأبو السَّمَّال وعمرُو بن عبيد، على الابتداء، وعيسى برفع «الأرض» فقط.

Cumhur; "el-arda" (الأرض) ve "el-cibâle" (الجبال) kelimelerini, sonralarındaki ifadeyle açıklanan gizli bir fiil sebebiyle [iştigal kuralı gereğince] mensup okumuştur. Öncesinde fiil cümlesi geçtiği için tercih edilen görüş de budur. el-Hasen, İbn Ebî Able, Ebû Hayve, Ebû's-Semmâl ve Amr b. Ubeyd her iki kelimeyi de mübteda olarak merfû okumuşlardır; Îsâ ise sadece "el-ardu" (الأرض) kelimesini merfû okumuştur.

29219. Metin

قوله: {أَخْرَجَ} : فيه وجهان، أحدهما: أَنْ يكونَ تفسيراً. والثاني: أَنْ يكونَ حالاً. قال الزمخشري: «فإنْ قلتَ: فهلاَّ أَدْخَلَ حرفَ العطفِ على» أَخْرَجَ «. قلت: فيه وجهان، أحدُهما: أَنْ يكونَ» دحاها «بمعنى بَسَطها ومهَّدها للسُّكنى، ثم فَسَّر التمهيدَ بما لا بُدَّ منه في تأتِّي سُكْناها مِنْ تسويةِ أمرِ المَأْكَلِ والمَشْرَبِ وإمكانِ القَرارِ عليها. والثاني: أَنْ يكونَ» أَخْرَجَ «حالاً بإضمار» قد «كقولِه: {أَوْ جَآءُوكُمْ حَصِرَتْ صُدُورُهُمْ} [النساء: ٩٠] . قلت: إضمار» قد «هو قولُ الجمهورِ، وخالفَ الكوفيون والأخفش.

Cenâb-ı Hakk'ın: {أَخْرَجَ} “Çıkardı” kavli: Bu cümlede iki vecih vardır: Birincisi tefsir olmasıdır. İkincisi ise hâl olmasıdır. Zemahşerî şöyle demiştir: «Şayet: 'Niçin 'ahrece' (أَخْرَجَ) fiilinin başına atıf harfi getirilmedi?' dersen, derim ki: Bunda iki vecih vardır. Birincisi: 'Dehâhâ' (دحاها) fiilinin, 'yeri döşeyip yerleşime elverişli hale getirdi' manasında olması ve ardından bu elverişli hale getirilişi, yerleşimin gerçekleşmesi için kaçınılmaz olan yeme, içme işlerinin düzene sokulması ve üzerinde karar kılmanın mümkün kılınması ile tefsir etmesidir. İkincisi: 'Ahrece' (أَخْرَجَ) cümlesinin, {أَوْ جَآءُوكُمْ حَصِرَتْ صُدُورُهُمْ} “Yahut göğüsleri daralmış olarak size gelenler” [en-Nisâ 90] ayetinde olduğu gibi gizli bir 'kad' (قد) takdiriyle hâl olmasıdır.» Ben derim ki: Gizli 'kad' (قد) takdiri cumhurun görüşüdür; Kûfeliler ve Ahfeş ise buna muhalefet etmiştir.

29220. Metin

قوله: {مَتَاعاً} : العامَّةُ على النصبِ مفعولاً له، أو مصدراً لعاملٍ مقدَّرٍ، أي: مَتَّعكم. والمَرْعَى في الأصل: مكانٌ

Cenâb-ı Hakk'ın: {مَتَاعاً} “Bir faydalanma olarak” kavli: Cumhur mef'ûlün leh olarak, yahut "sizi faydalandırdı" (متَّعكم) takdirinde gizli bir âmilin masdarı (meff'ûl-i mutlakı) olarak nasb ile okumuştur. "el-Mer'â" (المَرْعَى) kelimesi aslen mekân ismi,

29221. Metin

أو زمانٌ أو مصدرٌ، وهو هنا مصدرٌ بمعنى المفعولِ، وهو في حق الآدميين استعارةٌ.

yahut zaman ismi ya da masdardır. Burada ise ism-i mef'ûl anlamında bir masdardır; bu kelimenin insanlar hakkında kullanılması ise bir istiaredir.

29222. Metin

قوله: {فَإِذَا جَآءَتِ} : في جوابِها أوجهٌ، أحدُها: قولُه: «فأمَّا مَنْ طغى» نحو: «إذا جاءك بنو تميم فأمَّا العاصي فَأَهِنْه، وأمَّا الطائعُ فأكْرِمْهُ» . وقيل: محذوفٌ، فقدَّره الزمخشري: فإنَّ الأمرَ كذلك، أي: فإنَّ الجحيمَ مَأْواه. وقدَّره غيرُ انقسم الراؤون قسمين. وقيل: عاينوا أو علموا. وقال أبو البقاء: «العاملُ فيها جوابُها، وهو معنى قولِه:» يومَ يتَذَكَّرَ الإِنسانُ «. والطامَّة: الدَّاهِية تَطِمُّ على غيرِها من الدَّواهي لِعَظَمِها. والطَّمُّ: الدَّفْنُ. ومنه: طَمَّ السَّيْلُ الرَّكِيَّةَ. وفي المثل:» جرى الوادي فَطمَّ على القُرى «والمرادُ بها في القرآن النخفةُ الثانيةُ لأنَّ بها يَحْصُل ذلك.

Cenâb-ı Hakk'ın: {فَإِذَا جَآءَتِ} “Geldiği zaman” kavli: Bunun cevabında vecihler vardır: Birincisi, tıpkı "Sana Benî Temîm geldiğinde; asî olana hıyanet et / ceza ver, itaatkâr olana ise ikram et" sözünde olduğu gibi: «fe-emmâ men tagâ» (فأمَّا مَنْ طغى) kavlidir. Cevabın mahzuf olduğu da söylenmiştir; nitekim Zemahşerî bunu: "Durum böyledir", yani "cehennem onun barınağıdır" şeklinde takdir etmiştir. Bir başkası ise: "Görenler iki kısma ayrılır" şeklinde takdir etmiştir. "Gözleriyle görürler veya bilirler" [takdirindedir] de denmiştir. Ebû'l-Bekâ şöyle demiştir: «Buradaki âmil onun cevabıdır; o da: {يَوْمَ يَتَذَكَّرُ ٱلْإِنسَٰنُ} “İnsanın hatırlayacağı gün” sözünün manasıdır.» Tâmme (الطامَّة), büyüklüğü sebebiyle diğer felaketleri bastırıp örten büyük felaket (dâhiye) demektir. Tamm (الطَّمُّ) ise gömmek ve örtmektir. Nitekim sel kuyuyu doldurup kapattığında "Tamme's-seylu'r-rekiyyete" (طَمَّ السَّيْلُ الرَّكِيَّةَ) denir. Bir meselde: "Vadi taştı da köyleri yuttu/örttü" (جرى الوادي فَطمَّ على القُرى) denilmiştir. Kur'an'da bununla kastedilen ikinci sûrdur; zira bu durum onunla gerçekleşir.

29223. Metin

قوله: {يَوْمَ يَتَذَكَّرُ} : بدلٌ مِنْ «إذا» أو منصوبٌ بإضمار فعلٍ، أي: أعني يومَ، أو يومَ يتذكَّرُ يجري كيتَ وكيتَ.

Cenâb-ı Hakk'ın: {يَوْمَ يَتَذَكَّرُ} “hatırlayacağı gün” kavli: "İzâ" (إذا) kelimesinden bedeldir, yahut gizli bir fiille mensuptur; yani: "O günü kastediyorum" yahut "İnsanın hatırlayacağı o günde şöyle şöyle şeyler vuku bulur" takdirindedir.

29224. Metin

قوله: {وَبُرِّزَتِ} : العامَّةُ على بنائِه للمفعولِ مشدداً، و «لِمَنْ يرى» بياء الغيبة. وزيد بن عليّ وعائشةُ وعكرمةُ مبنياً للفاعلِ مخففاً، و «ترى» بتاءٍ مِنْ فوقُ فجوَّزوا في تاء «ترى» أَنْ تكونَ

Cenâb-ı Hakk'ın: {وَبُرِّزَتِ} “ve apaçık sergilendiği [zaman]” kavli: Cumhur meçhul (meff'ûl) ve şeddeli olarak, "li-men yerâ" (لِمَنْ يرى) kısmını da gaip yâ'sı ile okumuştur. Zeyd b. Alî, Âişe ve İkrime ise ma'lûm (fâil) ve şeddesiz olarak, "terâ" (ترى) kelimesini de üstten tâ ile okumuşlardır. Bu durumda "terâ" fiilindeki tâ'nın,

29225. Metin

للتأنيثِ، وفي «ترى» ضمير الجحيم كقولِه: {إِذَا رَأَتْهُمْ مِّن مَّكَانٍ بَعِيدٍ} [الفرقان: ١٢] ، وأَنْ تكونَ للخطابِ، أي: ترى أنت يا محمدُ. وقرأ عبد الله «لِمَنْ رأى» فعلاً ماضياً.

{إِذَا رَأَتْهُمْ مِّن مَّكَانٍ بَعِيدٍ} “[Cehennem] onları uzak bir yerden gördüğü zaman” [el-Furkân 12] ayetinde olduğu gibi müenneslik için olup "terâ" fiilinde cehenneme ait bir zamir bulunmasını caiz gördükleri gibi; muhatap için olup "Ey Muhammed, sen gördüğün zaman" takdirinde olmasını da caiz görmüşlerdir. Abdullah [b. Mes'ûd] ise geçmiş zaman (mâzi) fiili olarak "li-men raâ" (لِمَنْ رأى) şeklinde okumuştur.

29226. Metin

قوله: {هِيَ المأوى} : إمَّا: هي المَأْوى له، أو هي مَأْواه، وقامَتْ أل مَقامَ الضميرِ، وهو رأيُ الكوفيين. وقد تقدَّم لك تحقيقُ هذا الخلافِ والردُّ على قائلِه بقوله:

Cenâb-ı Hakk'ın: {هِيَ المأوى} “barınağın ta kendisidir” kavli: Ya "onun için barınaktır" (هي المَأْوى له) ya da "onun barınağıdır" (هي مَأْواه) takdirindedir; elif-lâm takısı zamirin yerine geçmiştir ki bu da Kûfelilerin görüşüdür. Bu ihtilafın tahkiki ve bu görüşü savunan kimseye karşı [şairin] şu sözüyle yapılan reddiye daha önce geçmişti:

29227. Metin

٤٤٩٧ - رَحِيْبٌ قِطابُ الجَيْبِ منها رَفيقةٌ ... بجَسَّ النَّدامى بَضَّةُ المُتَجَرِّدِ

4497 - Yaka yırtmacı geniş, nedimlerin dokunuşuna ... karşı nazik, teni ise bembeyaz ve pürüzsüz bir kadın.

29228. Metin

إذا لو كانَتْ أل عِوَضاً من الضميرِ لَما جُمِع بينهما في هذا البيتِ. ولا بُدَّ مِنْ أحدِ هذَيْن التأويلَيْن في الآيةِ الكريمةِ لأجلِ العائدِ من الجملةِ الواقعةِ خبراً إلى المبتدأ. والذي حَسَّن عدمَ ذِكْرِ العائدِ كَوْنُ الكلمةِ وقعَتْ رأسَ فاصلةٍ. وقال الزمخشري: «والمعنى: فإنَّ الجحيمَ مَأْواه، كما تقولُ للرجل: /» غُضَّ الطرفَ «وليس الألفُ واللامُ بدلاً من الإِضافةِ، ولكنْ لَمَّا عُلِمَ أنَّ الطاغيَ هو صاحبُ المَأْوى، وأنَّه لا يَغُضُّ الرجلُ طَرْفَ غيره، تُرِكَتِ الإِضافةُ، ودخولُ الألفِ واللامِ في» المَأْوَى «والطَّرْفِ للتعريفِ لأنَّهما معروفان» .

Zira şayet elif-lâm zamirin yerine bedel olsaydı, bu beyitte ikisi bir arada bulunmazdı. Haber konumundaki cümleden mübtedaya dönen rabıt (ait zamiri) sebebiyle yüce ayette bu iki tefhidden biri zorunludur. Rabıtın zikredilmemesini güzelleştiren husus ise kelimenin ayet sonu (fâsıla) olmasıdır. Zemahşerî şöyle demiştir: «Mana: 'Cehennem onun barınağıdır' şeklindedir; nitekim bir adama [gözünü sakınmasını kast ederek] 'Gözü sakın' (غُضَّ الطرفَ) demen gibidir. Buradaki elif-lâm izafetin bedeli değildir; lakin azgın kimsenin o barınağın sahibi olduğu ve kişinin bir başkasının değil ancak kendi gözünü sakınacağı bilindiği için izafet terk edilmiştir. 'el-Me'vâ' (المَأْوَى) ve 'et-tarf' (الطَّرْفِ) kelimelerindeki elif-lâmın dâhil oluşu ise bilinen şeyler oldukları için marifelik (ahd) içindir.»

29229. Metin

قال الشيخ: «وهو كلامٌ لا يَتَحَصَّلُ منه الرابِطُ العائدُ على المبتدأ، إذ قد نَفَى مذهبَ الكوفيين، ولم يُقَدِّر ضميراً كما قَدَّره البصريُّون، فرامَ حصولَ الرابطِ بلا رابطٍ» . قلت: قوله: «ولكنْ لَمَّا عُلِمَ» إلى آخره هو عينُ قولِ البصريين، ولا أَدْري كيف خَفِيَ عليه هذا؟

Şeyh [Ebû Hayyân] şöyle demiştir: «Bu, kendisinden mübtedaya dönen rabıtın elde edilemediği bir sözdür. Zira Kûfelilerin mezhebini nefyetmiş, Basralıların takdir ettiği gibi bir zamir de takdir etmemiştir; böylece bir rabıt olmaksızın rabıtın gerçekleşmesini hedeflemiştir.» Ben derim ki: Onun: «Lakin bilindiği için...» şeklindeki sözünün devamı, bizzat Basralıların görüşünün ta kendisidir; bu hususun ona nasıl kapalı kaldığını anlayamıyorum.

29230. Metin

قوله: {فِيمَ أَنتَ} : «فيم» خبرٌ مقدمٌ، و «أنت» مبتدأٌ مؤخرٌ و «مِنْ ذِكْراها» متعلِّقٌ بما تعلَّقَ به الخبرُ، والمعنى: أنت في أيِّ شيءٍ مِنْ ذِكْراها، أي: ما أنت مِنْ ذكراها لهم وتبيينِ وقتِها في شيءٍ. وقال الزمخشريُّ عن عائشةَ ﵂: «لم يَزَلْ ﵇ يَذْكُرِ الساعةَ، ويُسْألُ عنها حتى نَزَلَتْ» . قال: فعلى هذا هو تَعَجُّبٌ مِنْ كثرةِ ذِكْرِه لها، كأنَّه قيل: في أيِّ شُغْلٍ واهتمامٍ أنا مِنْ ذِكراها والسؤال عنها «. وقيل: الوقفُ على قولِه:» فيمَ «وهو خبرُ مبتدأ مضمرٍ، أي: فيم هذا السؤالُ، ثم يُبْتدأ بقولِه: {أَنتَ مِن ذِكْرَاهَا} ، أي: إرسالُك وأنت خاتمُ الأنبياءِ، وآخرُ الرسلِ، والمبعوثُ في نَسْمِ الساعةِ، ذِكْرٌ مِنْ ذِكْراها وعلامةُ مِنْ علاماتِها، فكَفاهم بذلك دليلاً على دُنُوِّها ومشارَفَتِها والاستعدادِ لها، ولا معنى لسؤالِهم عنها، قاله الزمخشري، وهو كلامٌ حسنٌ لولا أنه يُخالِفُ الظاهرَ ومُفَكِّكٌ لنَظْمِ الكلامِ.

Cenâb-ı Hakk'ın: {فِيمَ أَنتَ} “Sen nerede...” kavli: "Fîme" (فيم) öne geçmiş haber, "ente" (أنت) ise sona kalmış mübtedadır. "Min zikrâhâ" (مِنْ ذِكْراها) ise haberin taalluk ettiği şeye mütealliktir. Mana: "Sen onun zikrinden hangi şey içindesin?", yani "Sen onlara kıyameti anıp vaktini açıklama hususunda hiçbir salahiyet ve bilgiye sahip değilsin" demektir. Zemahşerî, Âişe'den (radıyallâhu anhâ) şöyle nakletmiştir: «[Peygamber] (aleyhisselâm) bu ayet inene kadar sürekli kıyameti anar ve ondan sorulurdu.» Zemahşerî der ki: Buna göre bu ifade, Peygamber'in onu çokça anmasından dolayı bir taaccüptür; sanki şöyle denilmiştir: «Ben onun zikrinden ve ondan sorulmaktan hangi meşguliyet ve ehemmiyet içindeyim!» "Fîme" (فيمَ) sözü üzerinde vakıf yapılacağı da söylenmiştir; bu durumda gizli bir mübtedanın haberidir, yani "Bu soru neyedir / nedendir?" takdirindedir. Ardından {أَنتَ مِن ذِكْرَاهَا} “Sen onun anılışındansın / alametisin” sözüyle başlanır; yani: 'Senin peygamber olarak gönderilmen -ki sen peygamberlerin sonuncusu, elçilerin sonuncusu ve kıyametin esintisi içinde gönderilmiş olansın- onun anılması ve alametlerinden bir alamettir. Dolayısıyla senin gönderilişin, onun yakınlığına, eşiğinde olduğuna ve ona hazırlanılması gerektiğine delil olarak onlara yeter; onların kıyametin vaktini sormalarının ise bir manası yoktur.' Bunu Zemahşerî söylemiştir; zahire aykırı olmasa ve sözün nazmını parçalamasa pek güzel bir sözdür.

29231. Metin

قوله: {مُنذِرُ مَن} : العامَّةُ على إضافةِ الصفةِ لِمعمولِها تخفيفاً. وقرأ عمر بن عبد العزيز وأبو جعفر وطلحة وابن محيصن بالتنوين. قال الزمخشريُّ: «وهو الأصلُ، والإِضافةُ تخفيفٌ، وكلاهما يَصْلُحُ للحالِ والاستقبالِ. فإذا أُريد الماضي فليس إلاَّ الإِضافةُ كقولِك: هو مُنْذِرُ زيدٍ أمسِ» . قال الشيخ: «قوله:» هو الأصلُ «يعنى التنوينَ هو قولٌ قاله غيرُه، ثم اختار الشيخُ أنَّ الأصلَ الإِضافةُ. قال:» لأنَّ العملَ إنما هو بالشَّبه، والإِضافةُ أصلٌ في الأسماءِ. ثم قال: «وقوله فليس إلاَّ الإِضافةُ فيه تفصيلٌ وخِلافٌ مذكورٌ في النحو» . قلت: لا يُلْزِمُه أَنْ يَذْكُرَ محلَّ الوفاقِ، بل هذان اللذن ذكرهما مذهبُ جماهيرِ الناسِ.

Cenâb-ı Hakk'ın: {مُنذِرُ مَن} “uyarıcısısın” kavli: Cumhur, tahfif amacıyla sıfatın ma'mûlüne izafe edilmesiyle [tenvinsiz] okumuştur. Ömer b. Abdilazîz, Ebû Ca'fer, Talha ve İbn Muhaysın ise tenvin ile okumuşlardır. Zemahşerî şöyle demiştir: «Asıl olan budur (tenvindir), izafet ise bir hafifletmedir; her ikisi de şimdiki zaman (hâl) ve gelecek zaman (istikbâl) için uygundur. Geçmiş zaman kastedildiğinde ise 'Dün Zeyd'i uyaran odur' (هو مُنْذِرُ زيدٍ أمسِ) demen gibi izafetten başkası caiz olmaz.» Şeyh [Ebû Hayyân] şöyle demiştir: «Onun: 'Asıl olan budur' sözü, yani tenvini kastetmesi, başkalarının söylediği bir görüştür.» Ardından Şeyh asıl olanın izafet olduğunu tercih ederek şöyle demiştir: «Çünkü [ism-i fâilin] amel etmesi ancak [fiile] benzemesi sebebiyledir, izafet ise isimlerde asıldır.» Daha sonra: «Onun 'izafetten başkası caiz olmaz' sözünde nahiv ilminde zikredilmiş bir tafsilat ve ihtilaf vardır» demiştir. Ben derim ki: Zemahşerî'nin ittifak edilen yeri zikretme zorunluluğu yoktur; bilakis bu zikrettiği iki husus cumhurun mezhebidir.

29232. Metin

قوله: {أَوْ ضُحَاهَا} : أي: ضُحى العَشِيَّةِ، أضاف الظرفَ إلى ضميرِ الظرفِ الآخر تجوُّزاً واتِّساعاً، وذَكَرهما لأنهما طرفا النهارِ، وحَسَّن هذه الإِضافةَ وقوعُ الكلمةِ فاصلةً.

Cenâb-ı Hakk'ın: {أَوْ ضُحَاهَا} “Yahut kuşluk vaktini” kavli: Yani "o akşamın kuşluğu" demektir. Mecaz ve genişletme yoluyla zarfı diğer zarfın zamirine izafe etmiştir; ikisini de gündüzün iki ucu oldukları için zikretmiştir. Bu izafeti güzelleştiren ise kelimenin fâsıla (ayet sonu) olarak gelmesidir.