29287. Metin
سورة التكوير قوله: {إِذَا الشمس} : في ارتفاع «الشمسِ» وجهان، أصحُّهما: أنها مرفوعةٌ بفعلٍ مقدرٍ مبنيٍّ للمفعول، حُذِف وفَسَّره ما بعده على الاشتغالِ. والرفعُ على هذا الوجهِ أعني إضمارَ الفعل واجبٌ عند البصريين؛ لأنهم لا يُجيزون أَنْ يَلِيَها غيرُه، ويتأوَّلون ما أَوْهَمَ خلافَ ذلك، والثاني: أنها مرفوعةٌ بالابتداء، وهو قول الكوفيين والأخفش لظواهرَ قد جاءَتْ في الشعر، وانتصر له ابنُ مالك وهناك أظهَرْتُ معه البحثَ. وقال الزمخشري: «ارتفاعُ الشمسُ على الابتداءِ أو الفاعليةِ. قلت: بل على الفاعليةِ» ثم ذكرَ نحوَ ما تقدم. ويعني بالفاعليةِ ارتفاعَها بفعلٍ في الجملةِ، وقد مرَّ أنه يُسَمَّى مفعولُ ما لم يُسَمَّ
Tekvîr Suresi Cenâb-ı Hakk'ın: {إِذَا الشمس} “Güneş [dürüldüğü zaman]” kavlinde: «الشمس» (güneş) kelimesinin merfû (ötreli) olmasında iki vecih vardır. Bunların en sahih olanı; iştigâl kuralı gereğince, kendisinden sonra gelen ifadenin açıkladığı ve hazfedilmiş (düşürülmüş) meçhul bir fiille merfû olmasıdır. Bu veche göre ref durumu —yani fiilin gizlenmesi— Basralılara göre vaciptir (zorunludur); zira onlar {إِذَا} edatından hemen sonra fiilden başkasının gelmesine cevaz vermezler ve bunun aksini vehmettiren kullanımları tevil ederler. İkincisi ise: Mübteda (özne) olarak merfû olmasıdır. Bu, şiirde gelen zahirî kullanımlardan ötürü Kûfelilerin ve Ahfeş'in görüşüdür; İbn Mâlik de bu görüşü savunmuştur ve orada kendisiyle olan ilmî tahlili ortaya koymuştum. Zemahşerî ise şöyle demiştir: «Güneş kelimesinin ref'i, mübteda yahut fail olmasına göredir. Derim ki: Bilakis fail olmasına göredir» deyip daha sonra yukarıda geçen açıklamaya benzer şeyler zikretmiştir. Fail olmasından kastı, genel anlamda bir fiil sebebiyle merfû olmasıdır; zira nâib-i fâilin (sözde özne) de fâil olarak isimlendirildiği daha önce geçmişti.
29288. Metin
فاعلُه فاعلاً. وتقدَّم تفسير التكوير في أوّلِ «تنزيلُ» . وارتفاعُ «النجوم» وما بعدَها كما تقدَّم في «الشمس» .
Tekvîr kelimesinin tefsiri «Tenzîl» [suresinin] başında geçmişti. «النجوم» (yıldızlar) ve sonrasındaki kelimelerin merfû oluşu da tıpkı «الشمس» kelimesinde geçtiği gibidir.
29289. Metin
والاْنكِدار: الانتثارُ، أي: انصَبَّتْ كما يَنْصَبُّ العُقابُ إذا كُسِرَتْ. قال العَجَّاجُ يصفُ صَقْراً:
İnkidâr (اْلاْنكِدار): Dağılıp dökülmek demektir. Yani: Kartal kanatlarını kısıp süzüldüğü zaman nasıl yukarıdan aşağıya boşalırcasına inerse, öylece döküldüler. el-Accâc bir doğanı tavsif ederken şöyle demiştir:
29290. Metin
٤٥١٠ - أَبْصَرَ خِرْبانَ الفَلاةِ فانكَدَرْ ... تَقَضِّيَ البازيْ إذا البازيْ كَسَرْ
4510 - Çölün erkek toy kuşlarını gördü de süzülüverdi ... Doğanın, kanatlarını kısıp süzülmesi gibi.
29291. Metin
والعِشار: جمع عُشَراء، وهي الناقةُ التي مَرَّ لِحَمْلِها عشرةُ أشهرٍ، ثم هو اسمُها إلى أَنْ تَضَعَ في تمام السنةِ، وكذلك «نِفاس» في جَمْع نُفَساء. وقيل: العِشارُ: السَّحابُ. وعُطِّلت، أي: لا تُمْطر. وقيل: الأرضُ التي تَعَطَّل زَرْعُها. والتَّعْطيل: الإِهمالُ. ومنه قيل للمرأة: «عاطِلٌ» إذا لم يكُنْ عليها حُلِيّ. وتقدَّم/ في «بئرٍ مُعَطَّلةٍ» . وقال امرؤ القيس:
Işâr (العِشار): Uşerâ (عُشَراء) kelimesinin çoğuludur; bu da hamileliğinin üzerinden on ay geçmiş devedir ve senesi tamamlanıp doğuruncaya kadar bu isimle anılır. Tıpkı nufesâ (نُفَساء) kelimesinin çoğulunun nifâs (نِفاس) gelmesi gibi. Işâr kelimesinin «bulutlar» anlamına geldiği de söylenmiştir. {عُطِّلَتْ} “[Kendi haline] terk edildiğinde” yani: Yağmur yağdırmaz olduğunda [demektir]. Ekini metruk bırakılmış arazi olduğu da söylenmiştir. Tatîl (التَّعْطيل): İhmal etmek, başıboş bırakmaktır. Bundan dolayı üzerinde takı bulunmayan kadına «âtıl» (عاطِل) denilmiştir. Bu, {بئرٍ مُعَطَّلةٍ} “terk edilmiş kuyu” ifadesinde geçmişti. İmruülkays şöyle demiştir:
29292. Metin
٤٥١١ - وجِيْدٍ كجِيْدِ الرِّئْمِ ليس بفاحشٍ ... إذا هي نَصَّتْهُ ولا بمُعَطَّلِ
4511 - Ve beyaz ceylanın boynu gibi [güzel] bir boyun ki, aşırı [uzun] değildir ... Başını kaldırdığı zaman süssüz ve takısız da değildir.
29293. Metin
وقرأ ابنُ كثير في روايةٍ «عُطِلت» بتخفيفِ الطاءِ. قال الرازي: «هو غَلَطٌ، إنما هو» عَطَلَتْ «بفتحتَيْنَ بمعنى تَعَطَّلَتْ؛ لأنَّ التشديدَ فيه للتعدي. يُقال: عَطَّلْتُ الشيءَ وأَعْطَلْتُه فَعَطَلَ» .
İbn Kesîr bir rivayette «عُطِلت» şeklinde tâ harfini şeddesiz (hafif) olarak okumuştur. Râzî şöyle demiştir: «Bu bir yanılgıdır; aslı iki fetha ile 'atilet' (عَطَلَتْ) olup 'tatîl oldu' (تَعَطَّلَتْ) anlamındadır; çünkü şedde geçişlilik (taadiye) içindir. Bir şeyi atıl kıldım/boş bıraktım (عَطَّلْتُ الشيءَ وأَعْطَلْتُه) o da atıl oldu/boş kaldı (فَعَطَلَ) denir.»
29294. Metin
والوحوش: ما لم يَتَأنَّسْ من حيوانِ البَرِّ. والوَحْشُ أيضاً: المكانُ الذي لا أُنْسَ فيه، ومنه لَقِيْتُه بوَحْشِ إصْمِت، أي: ببلدٍ قَفْر. والوحشُ: الذي يَبيت جوفُه خالياً من الطعام، وجمعُه أَوْحاش، ويُسَمَّى المنسوبُ إلى المكانِ الوَحْشِ: وَحْشِيّ، وعَبَّر بالوَحْشِيِّ عن الجانبِ الذي يُضادُّ الإِنسيَّ، والإِنسيُّ ما يُقْبَلُ من الإِنسان، وعلى هذا وحشيُّ الفَرَس وإنْسِيُّه. وقرأ الحسن وابن ميمون بتشديد الشينِ مِنْ حُشِّرَتْ.
Vuhûş (الوحوش): Kara hayvanlarından evcilleşmemiş olanlardır. Vahş (الوَحْش) aynı zamanda: İçinde canlının ve cana yakınlığın bulunmadığı yer demektir; bu kabilden olarak «Onunla İsmıt çölünde karşılaştım» (لَقِيْتُه بوَحْشِ إصْمِت) denir ki, 'ıssız, çorak bir arazide' demektir. Vahş: Karnı yemekten boş olarak geceleyen kimseye de denir, çoğulu evhâş (أَوْحاش) gelir. Issız yere nispet edilen şeye 'vahşî' (وَحْشِيّ) denir. İnsî olanın (insana alışık olanın) zıddı olan taraf da vahşî olarak ifade edilmiştir. İnsî ise insandan kabul gören/insana bakan taraftır; buna göre atın vahşîsi ve insîsi [sağ ve sol tarafı] denir. el-Hasan ve İbn Meymûn {حُشِّرَتْ} “toplandığı [zaman]” kelimesindeki şîn harfini şeddeli olarak okumuşlardır.
29295. Metin
قوله: {سُجِّرَتْ} : قرأ ابن كثير وأبو عمروٍ «سُجِرَتْ» بتخفيف الجيم، والباقون بتثقيلِها على المبالغةِ والتكثيرِ. وتقدَّم اشتقاقُ هذه المادةِ.
Cenâb-ı Hakk'ın: {سُجِّرَتْ} “kaynatıldığı [zaman]” kavlinde: İbn Kesîr ve Ebû Amr, cîm harfini şeddesiz olarak «سُجِرَتْ» şeklinde okumuşlardır. Geri kalanlar ise mübalağa ve çokluk bildirmesi üzere şeddeli okumuşlardır. Bu kökün iştikakı (türeyişi) daha önce geçmişti.
29296. Metin
قوله: {زُوِّجَتْ} : العامَّةُ على تشديد الواوِ مِنْ التزويجِ، ورُوي عن عاصمٍ «زُوْوِجَتْ» على فُوْعِلَتْ. قال الشيخ: «والمُفَاعَلَةُ تكون بين اثنين» انتهى. قلت: وهي قراءةٌ مُشْكِلَةٌ: لأنه ينبغي أَنْ يُلفَظَ بواوٍ ساكنةٍ أخرى مكسورةٍ. وقد تقدَّم لك أنَّه اجتمع مِثْلان، وسَكنَ أوَّلُهما وَجَبَ الإِدغام حتى في كلمتين، ففي كلمةٍ واحدةٍ بطريقِ الأَوْلى.
Cenâb-ı Hakk'ın: {زُوِّجَتْ} “eşleştirildiği [zaman]” kavlinde: Kıraat imamlarının ekseriyeti tezvic kökünden vav harfinin şeddesiyle okumuştur. Âsım'dan ise fûilet (فُوْعِلَتْ) vezninde «زُوْوِجَتْ» şeklinde rivayet edilmiştir. Şeyh [Ebû Hayyân] şöyle demiştir: «Mufâale kalıbı iki taraf arasında olur.» [Sözü] bitti. Derim ki: Bu problemli bir kıraattir; zira sakin bir vavdan sonra diğer bir kesreli vavın telaffuz edilmesi gerekir. Sana daha önce geçti ki: İki benzer harf bir araya gelir ve birincisi sakin olursa, iki ayrı kelimede dahi idgam vacip olur; tek bir kelimede ise evleviyetle [vaciptir].
29297. Metin
قوله: {الموءودة} : هي البنتُ تْدْفَنُ حيةً مِنْ الوَأْدِ، وهو الثِّقَلُ؛ لأنَّها تُثْقَلُ بالترابِ والجَنْدَل. يقال: وَأَدَه يَئِدُهُ كوَعَدَه يَعِدُه. وقال الزمخشري: «وَأَدَ يَئِدُ، مقلوبٌ مِنْ آد يَؤُوْد إذا أَثْقَلَ. قال اللَّهُ تعالى: {وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا} [البقرة: ٢٥٥] لأنه إثْقالٌ بالتراب» . قال الشيخ: «ولا يُدَّعى ذلك؛ لأنَّ كلاً منهما كاملُ التصرُّفِ في الماضي والأمرِ والمضارعِ والمصدرِ واسمِ الفاعلِ واسمِ المفعولِ، وليس فيه شيءٌ مِنْ مُسَوِّغات ادِّعاءِ القَلْبِ. والذي يُعْلَمُ به الأصالةُ مِنْ القَلْب: أَنْ يكونَ أحدُ النَّظْمَيْن فيه حُكْمٌ يَشْهَدُ له بالأصالةِ، والآخرُ ليس كذلك أو كونُه مجرداً من حروف الزيادة والآخر فيه مزيداً، وكونُه أكثرَ تصرفاً والآخر ليس كذلك، أو أكثرَ استعمالاً من الآخرِ، وهذا على ما قُرِّرَ وأُحْكِمَ في علمِ التصريفِ. فالأول: كيَئِس وأيِسَ. والثاني: كَطَأْمَنْ واطمأنَّ. والثالث:
Cenâb-ı Hakk'ın: {الموءودة} “diri diri gömülen kız çocuğuna” kavlinde: Bu, diri diri gömülen kız çocuğudur; ağırlık anlamına gelen ve'd (الوَأْد) kökünden gelir, zira toprak ve taşlarla üzeri ağırlaştırılır. Tıpkı vaade-yeıdu (وَعَدَه يَعِدُه) gibi veede-yeıdu (وَأَدَه يَئِدُهُ) denir. Zemahşerî şöyle demiştir: «Veede-yeıdu (وَأَدَ يَئِدُ), ağır geldi anlamındaki âde-yeûdu (آد يَؤُوْد) fiilinden kalbedilmiştir (harfleri yer değiştirmiştir). Allah Teâlâ: {وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا} “Onları korumak O'na ağır gelmez” [Bakara: 255] buyurmuştur; çünkü bu da toprakla ağırlaştırmaktır.» Şeyh [Ebû Hayyân] şöyle demiştir: «Böyle bir şey iddia edilemez; çünkü her iki fiil de mazi, emir, muzari, masdar, ism-i fail ve ism-i mef'ul kalıplarında tam çekimlidir (tasarrufludur) ve burada kalp iddiasını gerektirecek gerekçelerden hiçbiri yoktur. Asıl olanın kalbden (yer değiştirmeden) ayırt edilmesini sağlayan ölçütler şunlardır: İki dizilişten birinde aslî olduğuna şehadet eden bir hükmün bulunup diğerinde bulunmaması; ya da birinin ziyade harflerden arınmış olup diğerinde ziyade bulunması; birinin daha fazla çekimli olup diğerinin olmaması yahut birinin diğerinden daha çok kullanılmasıdır; bu, sarf ilminde kararlaştırılıp sağlamlaştırılan kurallara göredir. Birincisine örnek: Yeise (يَئِس) ve eyise (أيِسَ) gibidir. İkincisine örnek: Ta'mene (طَأْمَنْ) ve itmeenne (اطمأنَّ) gibidir. Üçüncüsüne örnek:
29298. Metin
كشوايع وشواعِي. والرابع: كلَعَمْري ورَعَمْلي» .
Şevâyı' (شوايع) ve şevâ'î (شواعِي) gibidir. Dördüncüsüne örnek ise: Le'amrî (لَعَمْري) ve ra'amlî (رَعَمْلي) gibidir.»
29299. Metin
وقرأ العامَّةُ: «المَوْءُوْدَة» بهمزةٍ بينَ واوَيْن ساكنتَيْن كالمَوْعودة. وقرأ البزيُّ في روايةٍ بهمزةٍ مضمومةٍ ثم واوٍ ساكنةٍ. وفيها وجهان، أحدُهما: أَنْ تكونَ كقراءةِ الجماعة ثم نَقَلَ حركةَ الهمزةِ إلى الواوِ قبلها، وحُذِفَتِ الهمزةُ، فصار اللفظُ المَوُوْدَة: واوٌ مضومةٌ ثم أخرى ساكنةٌ، فقُلبت الواوُ المضمومةُ همزةً نحو: «أُجوه» في وُجوه، فصار اللفظُ كما ترى، ووزنُها الآن المَفُوْلة؛ لأنَّ المحذوفَ عينُ الكلمةِ. والثاني: أَنْ تكونَ الكلمةُ اسمَ مفعولٍ مِنْ آدَه يَؤُوده مثلَ: قاده يَقُوده. والأصلُ: مأْوُودة، مثلَ مَقْوُوْدة، ثم حَذَفَ إحدى الواوين على الخلافِ المشهورِ في الحَذْفِ مِنْ نحوِ: مَقُوْل ومَصُوْن فوزنُها الآن: إمَّا مَفُعْلَة إنْ قلنا: إنَّ المحذوفَ الواوَ الزائدةُ، وإمَّا مَفُوْلة إنْ قُلْنا: إنَّ المحذوفَ عينُ الكلمةِ، وهذا يُظْهِرُ فَضْلَ عِلْمِ التصريفِ.
Kıraat imamlarının ekseriyeti, 'el-mev'ûdetu' (المَوْءُوْدَة) şeklinde, el-mev'ûdetu (المَوْعودة) gibi iki sakin vav arasında bir hemze ile okumuştur. el-Bezzî ise bir rivayette zammeli bir hemze ve ardından sakin bir vav ile okumuştur. Bunda iki vecih vardır; birincisi: Çoğunluğun kıraati gibi olup ardından hemzenin harekesini kendisinden önceki vav harfine nakletmiş ve hemze hazfedilmiştir; böylece lafız 'el-mevûdetu' (المَوُوْدَة) şekline dönüşmüştür: zammeli bir vav ve ardından sakin bir diğer vav. Sonra zammeli vav, 'vucûh' (وُجوه) kelimesinin 'ucûh' (أُجوه) yapılması gibi hemzeye dönüştürülmüştür ve lafız gördüğün hale gelmiştir; şu durumda vezni 'el-mef'ûle'dir (المَفُوْلة); çünkü hazfedilen harf kelimenin ayn'ıdır (ikinci kök harfidir). İkincisi ise: Kelimenin, tıpkı kâde-yekûdu (قاده يَقُوده) gibi âde-yeûduhu (آدَه يَؤُوده) fiilinden türemiş bir ism-i mef'ul olmasıdır. Aslı, mekvûde (مَقْوُوْدة) gibi me'vûdedir (مأْوُودة). Sonra makûl (مَقُوْل) ve masûn (مَصُوْن) gibi kelimelerdeki hazif konusundaki meşhur ihtilafa binaen iki vavdan biri hazfedilmiştir; şu durumda vezni: Eğer hazfedilen harfin zâit vav olduğunu söylersek 'mef'uledir' (مَفُعْلَة), şayet hazfedilenin kelimenin ayn'ı olduğunu söylersek 'mef'ûledir' (مَفُوْلة); bu da sarf ilminin üstünlüğünü ortaya koymaktadır.
29300. Metin
وقُرِىءَ «المَوُوْدة» بضمِّ الواو الأولى على أنه نَقَل حركةَ الهمزةِ بعد حَذْفِها ولمَ يَقْلِبَ الواوَ همزةً. وقرأ الأعمش «المَوْدَة» بزنةِ المَوْزَة. وتوجيهُه: أنه حَذَفَ الهمزةَ اعتباطاً، فالتقى ساكنان، فحَذَفَ ثانيهما،
Hemzenin hazfedilmesinden sonra harekesinin nakledilip vav harfinin hemzeye dönüştürülmemesi esasına dayanılarak birinci vavın dammesiyle «المَوُوْدة» şeklinde de okunmuştur. el-A'meş ise el-mevze (المَوْزَة) vezninde «المَوْدَة» şeklinde okumuştur. Bunun açıklaması şudur: O, hemzeyi doğrudan hazfetmiş, iki sakin harf yan yana gelmiş, o da ikincisini hazfetmiştir;
29301. Metin
ووزنُها المَفْلَة؛ لأنَّ الهمزةَ عينُ الكلمةِ، وقد حُذِفَتْ. وقال مكي: «بل هو تخفيفٌ قياسِيٌّ؛ وذلك أنَّه لمَّا نَقَل حركةَ الهمزةِ إلى الواوِ لم يَهْمِزْها، فاستثقلَ الضمَّةَ عليها، فسَكَّنها، فالتقى ساكنان فحَذَفَ الثاني، وهذا كلُّه خروجٌ عن الظاهرِ، وإنما يظهر في ذلك ما نَقَله القُرَّاء في وقفِ حمزةَ: أنه يقفُ عليها كالمَوْزَة. قالوا: لأجل الخطِّ لأنها رُسِمَتْ كذلك، والرسمُ سُنَّةٌ مُتَّبَعَةٌ.
Kelimenin vezni 'el-mefle'dir (المَفْلَة); çünkü hemze kelimenin ayn'ıdır ve hazfedilmiştir. Mekkî ise şöyle demiştir: «Bilakis bu kıyasî bir teshildir (hafifletmedir); şöyle ki: Hemzenin harekesini vav harfine nakledince onu hemzesiz kılmış, üzerindeki dammeyi ağır bularak sakinleştirmiş, iki sakin yan yana gelince de ikincisini hazfetmiştir.» Bunların hepsi zahirî kuralın dışına çıkmaktır. Bu hususta asıl geçerli olan, kurrânın Hamza'nın vakfı hakkında naklettiği şu bilgidir: O, bu kelimede 'el-mevze' (المَوْزَة) gibi durur. Dediler ki: [Bunun sebebi] mushaf hattıdır; çünkü mushafta böyle yazılmıştır ve hat da uyulması gereken bir sünnettir.
29302. Metin
والعامَّةُ على» سُئِلت «مبنياً للمفعولِ مضمومَ السين. والحسنُ بكسرِها مِنْ سال يَسال كما تقدَّم. وقرأ أبو جعفر» قُتِّلَتْ «بتشديد التاءِ على التكثيرِ؛ لأنَّ المرادَ اسمُ الجنسِ، فناسبَه التكثيرُ.
Kıraat imamlarının ekseriyeti, sîn harfinin dammesiyle meçhul olarak «سُئِلت» şeklinde okumuştur. el-Hasan ise daha önce geçtiği üzere sâle-yesâlu (سال يَسال) kökünden hareketle sîn harfinin kesresiyle [okumuştur]. Ebû Ca'fer, cins ismi kastedildiği ve çokluk bildirmek buna uygun düştüğü için çokluk ifade etmesi üzere tâ harfinin şeddesiyle «قُتِّلَتْ» şeklinde okumuştur.
29303. Metin
وقرأ عليٌّ وابن معسود وابن عباس» سَأَلَتْ «مبنياً للفاعل،» قُتِلْتُ «بضمِّ التاءِ الأخيرة التي للمتكلم حكايةً لكلامِها. وعن أُبَيّ وابن مسعود أيضاً وابن يعمرَ» سَأَلَتْ «مبنياً للفاعل،» قُتِلَتْ «بتاءِ التأنيث الساكنةِ كقراءةِ العامة.
Ali, İbn Mes'ûd ve İbn Abbâs, mâlûm (etken) olarak «سَأَلَتْ» ve kız çocuğunun kendi sözünü hikâye ederek mütekellim (birinci tekil şahıs) bildiren son tâ'nın dammesiyle «قُتِلْتُ» şeklinde okumuşlardır. Übeyy, yine İbn Mes'ûd ve İbn Ya'mer'den mâlûm olarak «سَأَلَتْ» ve çoğunluğun kıraatindeki gibi sakin müenneslik tâ'sı ile «قُتِلَتْ» şeklinde okudukları da rivayet edilmiştir.
29304. Metin
قوله: {نُشِرَتْ} : قرأ الأخَوان وابن كثير
Cenâb-ı Hakk'ın: {نُشِرَتْ} “açılıp yayıldığı [zaman]” kavlinde: İki Kardeş (Hamza ve Kisâî) ile İbn Kesîr
29305. Metin
وأبو عمرو بالتثقيل. والباقون بالتخفيف. ونافعٌ وحفصٌ وابنُ ذكوانَ/ «سُعِّرَتْ» بالتثقيل، والباقون بالتخفيف.
ve Ebû Amr şeddeli olarak okumuşlardır. Geri kalanlar ise şeddesiz okumuşlardır. Nâfi', Hafs ve İbn Zekvân {سُعِّرَتْ} “tutuşturulduğu [zaman]” kelimesini şeddeli, geri kalanlar ise şeddesiz okumuşlardır.
29306. Metin
قوله: {عَلِمَتْ} : هذا جوابُ «إذا» أولَ السورةِ وما عُطِفَ عليها.
Cenâb-ı Hakk'ın: {عَلِمَتْ} “bilecektir” kavli: Surenin başındaki {إِذَا} “[şu zaman]” edatının ve ona atfedilenlerin cevabıdır (şartın neticesidir).
29307. Metin
قوله: {كُشِطَتْ} [التكوير: ١١] ، أي: قُشِرَتْ، مِنْ قولهم: كَشَطَ جِلْدَ الشاةِ، أي: سَلَخَها. وقرأ عبد الله «قُشِطَتْ» بالقاف، وقد تقدَّم أنهما يَتعقبان كثيراً، وأنه قُرِىء «قافوراً» و «كافوراً» في {هَلْ أتى عَلَى الإنسان} .
Cenâb-ı Hakk'ın: {كُشِطَتْ} “sıyrılıp koparıldığı [zaman]” [Tekvîr: 11] kavli: Yani soyulduğu zamandır; bu, 'koyunun derisini yüzdü' anlamındaki 'keşata cilde'ş-şât' (كَشَطَ جِلْدَ الشاةِ) sözlerinden gelir. Abdullah [b. Mes'ûd] kâf (ق) harfiyle «قُشِطَتْ» şeklinde okumuştur; bu iki harfin birbiri yerine çokça geçtiği ve {هَلْ أتى عَلَى الإنسان} suresinde hem «قافوراً» hem de «كافوراً» şeklinde okunduğu daha önce geçmişti.
29308. Metin
قوله: {بالخنس} : جمعُ خانِس، والخُنُوس: الانقباضُ. يقال: خَنَسَ من القوم وانْخَنَسَ. وفي الحديث: «فانْخَنَسْتُ» ، أي: اسْتَخْفَيْتُ. والخَنَسُ: تأخُّرُ الأَنْفِ عن الشَّفَة مع ارتفاع الأَرْنَبةِ قليلاً. ويقال: رجلٌ أَخْنَسُ وامرأةُ خَنْساءُ. ومنه الخَنساءُ الشاعرة. والخُنَّسُ في القرآن قيل: كواكبُ سبعةٌ: القمران وزُحَلُ والزهرةُ والمُشْتري والمَرِّيخ وعُطارِد. والكُنَّسُ: الدَّاخلة في الكِناس وهو
Cenâb-ı Hakk'ın: {بالخنس} “o sinip gizlenenlere” kavlinde: Hânis (خانِس) kelimesinin çoğuludur; hunûs (الخُنُوس) ise büzülüp gizlenmek, geri çekilmek demektir. 'Topluluktan geri çekildi ve gizlendi' anlamında 'hanese mine'l-kavmi ve'nhanese' (خَنَسَ من القوم وانْخَنَسَ) denir. Hadiste geçen: «فانْخَنَسْتُ» ifadesi, 'gizlendim, sıvıştım' demektir. el-Hanes (والخَنَسُ): Burun ucunun (arnabe) hafifçe kalkık olmasıyla birlikte burnun dudaktan geride olmasıdır. [Böyle olan] erkeğe ahnes (أَخْنَسُ), kadına ise hansâ (خَنْساءُ) denir. Kadın şair el-Hansâ'nın ismi de buradan gelir. Kur'ân'daki el-Hunnes'in şu yedi yıldız olduğu söylenmiştir: İki parlak yıldız (Güneş ve Ay) yahut Ay ve Güneş dışındaki Zühal (Satürn), Zühre (Venüs), Müşterî (Jüpiter), Merrih (Mars) ve Utârid (Merkür). el-Kunnes (الكُنَّسُ) ise: Kinâsa girenlerdir ki kinâs,
29309. Metin
بيتُ الوحشِ. والجواري: جمعُ جارية. وقيل: هي بَقَرُ الوحشِ؛ لأنَّ هذه صفتُها وقيل: الظِّباء، قالوا: لأنَّ الخَنَسَ يكون فيها.
yaban hayvanlarının yuvasıdır. el-Cevârî (الجواري): Câriye (akıp giden) kelimesinin çoğuludur. Bunların yaban sığırları olduğu da söylenmiştir; zira bu onların vasfıdır. Ceylanlar olduğu da söylenmiştir; çünkü basıklık (hanes) onlarda bulunur demişlerdir.
29310. Metin
قوله: {عَسْعَسَ} : يقال: عَسْعَسَ وسَعْسَعَ أقبل. قال العَجَّاج:
Cenâb-ı Hakk'ın: {عَسْعَسَ} “dönüp gittiği / yönelip geldiği an” kavlinde: 'As'ase ve sa'sa'e (عَسْعَسَ وسَعْسَعَ) denir ki 'yönelip geldi' demektir. el-Accâc şöyle demiştir:
29311. Metin
٤٥١٢ - حتى إذا الصُّبْحُ لها تَنَفَّسا ... وانْجابَ عنها ليلُها وعَسْعَسا
4512 - Nihayet sabah onun için nefes alıp aydınlandığında ... Gecesi ondan sıyrılıp çekildiğinde ve dönüp gittiğinde.
29312. Metin
أي: أَدْبَر. وقيل: هو لهما على طريق الاشتراك. وقيل: أَدْبَرَ بلغةِ قريشٍ خاصةً. وقيل: أقبل ظلامُه، ويُرَجِّحُه مقابلتُه بقولِه {والصبح إِذَا تَنَفَّسَ} وهذا هو قريبٌ من إدْباره.
Yani: Çekilip gitti [demektir]. Bu kelimenin zıt anlamlı (müşterek) olarak her iki manaya da geldiği söylenmiştir. Özellikle Kureyş lehçesinde 'çekilip gitti' anlamına geldiği de söylenmiştir. Karanlığının yönelip geldiği de söylenmiştir; Cenâb-ı Hakk'ın {والصبح إِذَا تَنَفَّسَ} “ve nefes aldığı zaman sabaha” kavliyle karşıtlık oluşturması da bu manayı kuvvetlendirir; bu da gecenin çekilip gitmesine yakın [bir zamandır].
29313. Metin
قوله: {عِندَ ذِي العرش} : يجوزُ أَنْ يكونَ نعتاً ل «رسولٍ» ، وأن يكونَ حالاً مِنْ «مَكين» ، وأصلُه الوصفُ، فلمَّا قُدِّمُ نُصِبَ حالاً.
Cenâb-ı Hakk'ın: {عِندَ ذِي العرش} “Arş'ın sahibinin katında” kavli: «رسولٍ» (elçi) kelimesinin sıfatı olabileceği gibi, «مَكين» (itibarlı) kelimesinden hâl olması da caizdir; aslı sıfat iken öne geçirildiğinde hâl olarak mansub kılınmıştır.
29314. Metin
قوله: {ثَمَّ أَمِينٍ} : العامَّةُ على فَتْحِ الثاءِ؛ لأنَّه ظرفُ مكانٍ للبعيدِ. والعاملُ فيه «مُطاعٍ» . وأبو البرهسم وأبو جعفر
Cenâb-ı Hakk'ın: {ثَمَّ أَمِينٍ} “orada güvenilendir” kavlinde: Kıraat imamlarının ekseriyeti, uzaklık bildiren bir mekân zarfı olduğu için sâ harfinin fethasıyla okumuştur. Onda amel eden amil ise «مُطاعٍ» (itaat olunan) lafzıdır. Ebü'l-Berhesm, Ebû Ca'fer
29315. Metin
وأبو حيوة بضمِّها جعلوها عاطفةً، والتراخي هنا في الرتبةِ؛ لأنَّ الثانية أعظمُ من الأولى.
ve Ebû Hayve ise sâ harfinin dammesiyle [süümme şeklinde] atıf harfi yaparak okumuşlardır; buradaki terâhî (sonralık) mertebe bakımındandır; çünkü ikinci vasıf birincisinden daha büyüktür.
29316. Metin
قوله: {بِضَنِينٍ} : قرأ ابن كثير وأبو عمرو والكسائي بالظاء بمعنى مُتَّهم، مِنْ ظنَّ بمعنى اتَّهم فيتعدَّى لواحدٍ. وقيل: معناه بضعيفِ القوةِ عن التبليغ مِنْ قولِهم: «بئرٌ ظَنُوْنٌ» ، أي: قليلةُ الماءِ. وفي مصحفِ عبد الله كذلك، والباقون بالضاد بمعنى: ببخيلٍ بما يأتيه من قِبَلِ ربِّه، إلاَّ أنَّ الطبريَّ نَقَلَ أنَّ الضادَ خطوطُ المصاحفِ كلِّها، وليس كذلك لِما مرَّ، وكان رسولُ الله ﷺ يقرأ بها، وهذا دليلٌ على التمييز بين الحرفين، خِلافاً لمَنْ يقول: إنه لو وقع أحدُهما مَوْقِعَ الآخرِ لجاز، لِعُسْرِ معرفتِه. وقد شَنَّعَ الزمخشري على مَنْ يقول ذلك، وذكر بعضَ المخارج وبعضَ الصفاتِ، بما لا يَليق التطويلُ فيه. و «على الغيب» متعلقٌ ب «ظَنِين» أو «بضَنِين» .
Cenâb-ı Hakk'ın: {بِضَنِينٍ} “itham edilen / cimrilik eden değildir” kavlinde: İbn Kesîr, Ebû Amr ve Kisâî, 'itham edilen' anlamında zı (ظ) harfi ile [بِظَنِينٍ şeklinde] okumuşlardır; bu, 'itham etti' manasına gelen zanne (ظنَّ) fiilinden gelir ve tek mef'ul alır. 'Tebliğ konusunda gücü zayıf olan' manasına geldiği de söylenmiştir; bu da 'suyu az kuyu' anlamındaki «بئرٌ ظَنُوْنٌ» sözlerinden gelir. Abdullah [b. Mes'ûd]'un mushafında da bu şekildedir. Geri kalan kurrâ ise dat (ض) harfi ile okumuşlardır ki 'Rabbinden kendisine gelenler konusunda cimrilik eden değildir' manasındadır. Ancak Taberî, bütün mushaf hatlarının dat (ض) harfiyle olduğunu nakletmiştir; fakat yukarıda geçtiği üzere durum böyle değildir; zira Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bu şekilde [zı ile] okuyordu. Bu da, telaffuzunun zorluğundan ötürü birinin diğerinin yerine kullanılmasının caiz olacağını söyleyenlerin aksine, iki harf arasındaki ayrımın delilidir. Zemahşerî böyle söyleyen kimselere şiddetle karşı çıkmış ve burada uzatılması uygun düşmeyecek mahreç ve sıfatların bir kısmını zikretmiştir. {على الغيب} “gayb hakkında” ifadesi «ظَنِين» veya «بضَنِين» kelimesine mütealliktir (bağlıdır).
29317. Metin
قوله: {فَأيْنَ تَذْهَبُونَ} : «أين» منصوبٌ ب «تَذْهبون» لأنه ظرفٌ مُبْهَمٌ. وقال أبو البقاء: «أي: إلى أين، فحذف حرفَ الجر كقولك: ذهبتُ الشامَ. ويجوزُ أَنْ يُحْمَلَ على المعنى كأنه قال: أين تؤمنون» . يعني أنه على الحذفِ، أو على التضمين. وإليه نحا
Cenâb-ı Hakk'ın: {فَأيْنَ تَذْهَبُونَ} “O halde nereye gidiyorsunuz?” kavlinde: «أين» kelimesi müphem bir zarf olduğu için «تَذْهبون» fiiliyle mansubdur. Ebü'l-Bekâ şöyle demiştir: «Yani: Nereye doğru [gidiyorsunuz]? Tıpkı 'Şam'a gittim' (ذهبتُ الشامَ) sözünde olduğu gibi harf-i cer hazfedilmiştir. Manaya hamledilmesi de caizdir; sanki: 'Nereye [nasıl] inanıyorsunuz?' demiş gibidir.» Yani hazif veya tazmin (içerme) üzere olduğunu kastetmiştir.
29318. Metin
مكي أيضاً، ولا حاجة إلى ذلك البتة؛ لأنه ظرفُ مكانٍ مبهمٌ لا مُخْتَصٌّ.
Mekkî de bu görüşe meyletmiştir; oysa buna hiçbir ihtiyaç yoktur; çünkü o, muayyen (tahsis edilmiş) değil, müphem bir mekân zarfıdır.
29319. Metin
قوله: {لِمَن شَآءَ} : بدلٌ مِنْ «العالمين» بإعادةِ العاملِ، وعلى هذا فقولُه «أن يَسْتقيمَ» مفعولُ «شاء» ، أي: لمَنْ شاء الاستقامة، ويجوزُ أَنْ يكونَ «لمَنْ شاء» خبراً مقدماً، ومفعول «شاء» محذوفٌ، و «أَنْ يَسْتَقيم» مبتدأ. وقد مَرَّ له نظيرٌ.
Cenâb-ı Hakk'ın: {لِمَن شَآءَ} “[içinizden] dileyen kimseler için” kavli: Amilin tekrar edilmesi suretiyle «العالمين» kelimesinden bedeldir; buna göre «أن يَسْتقيمَ» “dosdoğru olmayı” kavli «شاء» fiilinin mef'ulüdür, yani: Dosdoğru olmayı dileyen kimseler için [demektir]. {لِمَن شَآءَ} ifadesinin öne geçmiş haber, «شاء» fiilinin mef'ulünün hazfedilmiş ve «أَنْ يَسْتَقيم» ifadesinin de mübteda olması caizdir. Bunun bir benzeri daha önce geçmişti.
29320. Metin
قوله: {إِلاَّ أَن يَشَآءَ الله رَبُّ العالمين} : أي: إلاَّ وقتَ مشيئةِ الله، وقال مكي: «وأنْ في موضع خفضٍ بإضمارِ الباءِ، أو في موضعِ نصبٍ بحذفِ الخافضِ» يعني أنَّ الأصلَ: إلاَّ بأَنْ، وحينئذٍ تكونُ للمصاحبة.
Cenâb-ı Hakk'ın: {إِلاَّ أَن يَشَآءَ الله رَبُّ العالمين} “Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe” kavli: Yani ancak Allah'ın dilediği vakit [dileyebilirsiniz demektir]. Mekkî şöyle demiştir: «'En' (أَنْ) harfi, bâ harfinin takdiriyle cer mahallindedir yahut cer edatının hazfiyle nasb mahallindedir.» Yani aslı: 'İllâ bi-en' (إلاَّ بأَنْ) şeklindedir ve bu takdirde [bâ harfi] musâhabet (birliktelik) bildirir.