60461. Metin
١٠٥
105
60462. Metin
سُورَة الْفِيل
Fîl Suresi
60463. Metin
مَكِّيَّة وآياتها خمس بِسم الله الرَّحْمَن الرَّحِيم
Mekkîdir ve beş ayettir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
60464. Metin
الْآيَة ١ - ٥
1 - 5. Ayetler
60465. Metin
أخرج ابْن مرْدَوَيْه عَن ابْن عَبَّاس قَالَ: أنزل {ألم تَرَ كَيفَ فعل رَبك} بِمَكَّة
İbn Merdûye'nin İbn Abbâs'tan [radıyallâhu anhümâ] bildirdiğine göre: {ألم تَرَ كَيفَ فعل رَبك} “Görmedin mi Rabbin nasıl yaptı?” [ayeti] Mekke'de indirilmiştir.
60466. Metin
وَأخرج ابْن أبي حَاتِم وَأَبُو نعيم فِي الدَّلَائِل عَن عُثْمَان بن الْمُغيرَة بن الْأَخْنَس قَالَ: كَانَ من حَدِيث أَصْحَاب الْفِيل أَن أَبْرَهَة الأشرم الحبشي كَانَ ملك الْيمن وَأَن ابْنَته أكسوم بن الصَّباح الحميريّ خرج حَاجا فَلَمَّا انْصَرف من مَكَّة نزل فِي كَنِيسَة بِنَجْرَان فغدا عَلَيْهَا نَاس من أهل مَكَّة فَأخذُوا مَا فِيهَا من الحليّ وَأخذُوا مَتَاع أكسوم فَانْصَرف إِلَى جده مغضباً فَبعث رجلا من أَصْحَابه يُقَال لَهُ شهر بن مَعْقُود على عشْرين ألفا من خولان والاشعريين فَسَارُوا حَتَّى نزلُوا بِأَرْض خثعم فتنحت خثعم عَن طريقهم فَلَمَّا دنا من الطَّائِف خرج إِلَيْهِ نَاس من بني خثعم وَنصر وَثَقِيف فَقَالُوا: مَا حاجت إِلَى طائفنا وَإِنَّمَا هِيَ قَرْيَة صَغِيرَة وَلَكنَّا ندلك على بَيت بِمَكَّة يعبد وحرز من لَجأ إِلَيْهِ من ملكه تمّ لَهُ ملك الْعَرَب فَعَلَيْك بِهِ وَدعنَا مِنْك فَأَتَاهُ حَتَّى إِذا بلغ المغمس وجد إبِلا لعبد الْمطلب مائَة نَاقَة مقلدة فاتهبها بَين أَصْحَابه فَلَمَّا بلغ
İbn Ebî Hâtim ve ed-Delâil'de Ebû Nuaym'ın Osman b. el-Muğîre b. el-Ahnes'ten bildirdiğine göre o şöyle demiştir: Fil ashabının kıssası şöyleydi: Habeşli Ebrehe el-Eşrem Yemen kralı idi. Onun kızı[nın kocası] Uksûm b. es-Sabbâh el-Himyerî hacı olarak yola çıkmıştı. Mekke'den ayrılınca Necran'daki bir kiliseye konakladı. Mekkelilerden bazı insanlar ona baskın yapıp içindeki ziynet eşyalarını aldılar ve Uksûm'un eşyasını da gasp ettiler. O da öfkeyle dedesine döndü. Bunun üzerine [Ebrehe], Havlân ve el-Eş'ariyyûn kabilelerinden yirmi bin kişinin başında Şehr b. Ma'kûd denilen bir adamını gönderdi. Yola çıkıp Has'am topraklarına vardılar. Has'amlılar yollarından çekildiler. Tâif'e yaklaştığında Benî Has'am, Nasr ve Sakîf kabilelerinden bazı insanlar onun karşısına çıkıp dediler ki: «Bizim Tâif'imizle ne işin var? O sadece küçük bir köydür. Fakat biz sana Mekke'de ibadet edilen, kendisine sığınanların korunduğu, ona sahip olanın bütün Araplara hükmettiği bir Beyt'i gösterelim; ona yönel ve bizi kendi halimize bırak.» Bunun üzerine o da oraya doğru gitti; Muğammes'e vardığında Abdülmuttalib'e ait gerdanlıklı yüz deveyi bulup adamları arasında paylaştırdı. Bu durum [Abdülmuttalib'e] ulaşınca,
60467. Metin
ذَلِك عبد الْمطلب جَاءَهُ وَكَانَ جميلا وَكَانَ لَهُ صديق من أهل الْيمن يُقَال لَهُ ذُو عَمْرو فَسَأَلَهُ أَن يرد عَلَيْهِ إبِله فَقَالَ: إِنِّي لَا أُطِيق ذَلِك وَلَكِن إِن شِئْت أدخلتك على الْملك فَقَالَ عبد الْمطلب افْعَل
Abdülmuttalib ona geldi. O, yakışıklı bir kimseydi. Yemen halkından Zû Amr adında bir dostu vardı; ona develerini geri vermesini rica etti. O da: «Buna benim gücüm yetmez; fakat dilersen seni kralın huzuruna çıkarayım» dedi. Abdülmuttalib: «Öyle yap» dedi.
60468. Metin
فَأدْخلهُ عَلَيْهِ فَقَالَ لَهُ: إِن لي إِلَيْك حَاجَة
Bunun üzerine onu kralın huzuruna çıkardı. [Abdülmuttalib]: «Benim senden bir isteğim var» dedi.
60469. Metin
قَالَ: قضيت كل حَاجَة تطلبها
Kral: «İstediğin her hacetini yerine getirdim» dedi.
60470. Metin
قَالَ: أَنا فِي بلد حرَام وَفِي سَبِيل بَين أَرض الْعَرَب وَأَرْض الْعَجم وَكَانَت مائَة نَاقَة لي مقلدة ترعى بِهَذَا الْوَادي بَين مَكَّة وتهامة عَلَيْهَا عير أَهلهَا وَتخرج إِلَى تِجَارَتِنَا وتتحمل من عدوّنا عدا عَلَيْهَا جيشك فَأَخَذُوهَا وَلَيْسَ مثلك يظلم من جاوره
[Abdülmuttalib] dedi ki: «Ben haram bir beldedeyim ve Arap ile Acem toprakları arasındaki bir yol üzerindeyim. Benim Mekke ile Tihâme arasındaki şu vadide otlayan, üzerinde sahiplerinin yükleri taşınan, ticaretimize giden ve düşmanımıza karşı bizi taşıyan gerdanlıklı yüz devem vardı. Ordun onlara saldırıp aldı. Senin gibi birisi komşusuna zulmetmez.»
60471. Metin
فَالْتَفت إِلَى ذِي عَمْرو ثمَّ ضرب بِإِحْدَى يَدَيْهِ على الْأُخْرَى عجبا فَقَالَ: لَو سَأَلَني كل شَيْء أحوزه أَعْطيته إِيَّاه أما ابلك فقد رددنا إِلَيْك وَمثلهَا مَعهَا فَمَا يمنعك أَن تكلمني فِي بنيتكم هَذِه وبلدكم هَذِه فَقَالَ لَهُ عبد الْمطلب: أما بنيتنا هَذِه وَبَلَدنَا هَذِه فَإِن لَهما رَبًّا إِن شَاءَ أَن يمْنَعهَا منعهما وَلَكِنِّي إِنَّمَا أُكَلِّمك فِي مَالِي فَأمر عِنْد ذَلِك بالرحيل وَقَالَ: لتهد من الْكَعْبَة ولتنهبن مَكَّة فَانْصَرف عبد الْمطلب وَهُوَ يَقُول: لَا همّ إِن الْمَرْء يمْنَع رَحْله فامنع حلالك لَا يغلبن صليبهم ومحالهم عدوا محالك فَإِذا فعلت فَرُبمَا تحمى فَأمر مَا بدالك فَإِذا فعلت فَإِنَّهُ أَمر تتمّ بِهِ فعالك وغدوا غَدا بجموعهم والفيل كي يسبوا عِيَالك فَإِذا تَركتهم وكعبتا فوا حَربًا هُنَالك فَلَمَّا توجه شهر وَأَصْحَاب الْفِيل وَقد أَجمعُوا مَا أَجمعُوا طفق كلما وجهوه أَنَاخَ وبرك فَإِذا صرفوه عَنْهَا من حَيْثُ أَتَى أسْرع السّير فَلم يزل كَذَلِك حَتَّى غشيهم اللَّيْل وَخرجت عَلَيْهِم طير من الْبَحْر لَهَا خراطيم كَأَنَّهَا البلس شَبيهَة بالوطواط حمر وسود فَلَمَّا رأوها أشفقوا مِنْهَا وَسقط فِي أَيْديهم فرمتهم بحجارة مدحرجة كالبنادق تقع على رَأس الرجل فَتخرج من جَوْفه فَلَمَّا أَصْبحُوا من الْغَد أصبح عبد الْمطلب وَمن مَعَه على جبالهم فَلم يرَوا أحدا غشيهم فَبعث ابْنه على فرس لَهُ سريع ينظر مَا لقوا فَإِذا هم مشدخين جَمِيعًا فَرجع يرفع رَأسه كاشفاً عَن فَخذه فَلَمَّا رأى ذَلِك أَبوهُ قَالَ: إِن ابْن أَفرس الْعَرَب وَمَا كشف عَن فَخذه إِلَّا بشيراً أَو نذيراً فَلَمَّا دنا من ناديهم قَالُوا مَا وَرَاءَك قَالَ: هَلَكُوا جَمِيعًا
[Kral] Zû Amr'a dönüp hayretle ellerini birbirine vurdu ve dedi ki: «Eğer benden sahip olduğum her şeyi isteseydi ona verirdim. Develerine gelince, onları sana geri verdik, bir o kadarını da yanına kattık. Peki, şu binanız ve şu beldeniz hakkında benimle konuşmaktan seni alıkoyan nedir?» Abdülmuttalib ona dedi ki: «Şu binamız ve beldemize gelince; onların bir Rabbi vardır ki, korumak dilerse onları korur. Ben ise seninle sadece kendi malım hakkında konuşuyorum.» Bunun üzerine [kral] göç emri verdi ve şöyle dedi: «Kâbe mutlaka yıkılacak ve Mekke mutlaka yağmalanacaktır!» Abdülmuttalib ise şu sözleri söyleyerek geri döndü: «Ey Allahım! Kul kendi evini barkını korur, Sen de kendi haremgahını koru! Onların haçı ve hilesi Senin kudretine asla galip gelmesin! Eğer Sen [bunu] yaparsan, [harem] korunur; bu dilediğin bir iştir. Eğer bunu yaparsan, bu Senin şanına yakışan işin tamamlanması olur. Yarın sabah ordularıyla ve fille çoluk çocuğunu esir almak için erkenden gelecekler. Eğer onları Kâbe'mizle baş başa bırakırsan, işte o zaman helak vardır!» Şehr ve fil sahipleri kararlaştırdıkları şeye azmedip yöneldiklerinde, fili her ne tarafa çevirseler yere çöküp kaldı; fakat geldiği yöne çevirdiklerinde hızlıca koşarak gitti. Gece onları bürüyene kadar durum böyle devam etti. Derken deniz tarafından üzerlerine gagaları nohut gibi olan, yarasaya benzeyen kırmızı ve siyah kuşlar çıktı. Onları görünce korktular ve elleri böğürlerinde kaldı. Kuşlar üzerlerine yuvarlak fındık gibi taşlar attılar; bu taşlar adamın başından girip karnından çıkıyordu. Ertesi sabah olunca Abdülmuttalib ve beraberindekiler dağların üzerindeydiler; üzerlerine gelen kimseyi görmediler. [Abdülmuttalib], neyle karşılaştıklarını görmesi için hızlı bir at üzerinde oğlunu gönderdi. Bir de baktı ki hepsi parça parça olup ezilmişler! Başını kaldırıp [müjde vermek için] uyluğunu açarak geri döndü. Babası bunu görünce: «Oğlum Arapların en iyi binicisidir; uyluğunu da ancak bir müjdeci yahut bir uyarıcı olarak açmıştır» dedi. Meclislerine yaklaştığında: «Ardı sıra ne var?» dediler. O da: «Hepsi helak oldu!» dedi.
60472. Metin
فَخرج عبد الْمطلب وَأَصْحَابه فَأخذُوا أَمْوَالهم
Bunun üzerine Abdülmuttalib ve arkadaşları çıkıp onların mallarını aldılar.
60473. Metin
وَقَالَ عبد الْمطلب شعرًا فِي الْمَعْنى: أَنْت منعت الْجَيْش والأفيالا وَقد رعو بِمَكَّة الأفيالا وَقد خشينا مِنْهُم القتالا وكل أَمر مِنْهُم معضالا شكرا وحمداً لَك ذَا الجلالا فَانْصَرف شهر هَارِبا وَحده فَأول منزل نزله سَقَطت يَده الْيُمْنَى ثمَّ نزل منزلا آخر فَسَقَطت رجله الْيُمْنَى فَأتى منزله وَقَومه وَهُوَ جَسَد لَا أَعْضَاء لَهُ فَأخْبرهُم الْخَبَر ثمَّ فاضت نَفسه وهم ينظرُونَ
Abdülmuttalib bu hususta şu şiiri söyledi: «Orduyu ve filleri Sen engelledin, onlar Mekke'de filleri otlatmışlardı. Biz onlardan savaştan ve onların her çetin işinden korkmuştuk. Şükür ve hamd Sana mahsustur ey Celâl sahibi!» Şehr ise tek başına kaçarak döndü. Konakladığı ilk konakta sağ eli düştü, ardından başka bir konakta konakladığında sağ ayağı düştü. Ailesine ve kavmine uzuvları olmayan bir gövde halinde vardı; onlara haberi verdi, sonra onlar bakıp dururken canı çıktı.
60474. Metin
وَأخرج عبد بن حميد وَابْن الْمُنْذر وَابْن مرْدَوَيْه وَأَبُو نعيم وَالْبَيْهَقِيّ مَعًا فِي الدَّلَائِل عَن ابْن عَبَّاس قَالَ: جَاءَ أَصْحَاب الْفِيل حَتَّى نزلُوا الصفاح فَأَتَاهُم عبد الْمطلب فَقَالَ: إِن هَذَا بَيت الله لم يُسَلط عَلَيْهِ أحد
Abd b. Humeyd, İbnü'l-Münzir, İbn Merdûye, Ebû Nuaym ve Beyhakî'nin ed-Delâil'de İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre o şöyle demiştir: Fil sahipleri gelip Sıfâh mevkisine indiler. Abdülmuttalib onlara gelip: «Şüphesiz ki bu Allah'ın evidir, ona hiç kimse musallat kılınmamıştır» dedi.
60475. Metin
قَالُوا: لَا نرْجِع حَتَّى نهدمه وَكَانُوا لَا يقدمُونَ فيلهم إِلَّا تَأَخّر فَدَعَا الله الطير الأبابيل فَأَعْطَاهَا حِجَارَة سُودًا عَلَيْهِم الطين فَلَمَّا حاذتهم رَمَتْهُمْ فَمَا بَقِي مِنْهُ أحد إِلَّا أَخَذته الحكة فَكَانَ لَا يحك إِنْسَان مِنْهُم جلده إِلَّا تساقط لَحْمه
Onlar: «Onu yıkmadıkça geri dönmeyiz» dediler. Fillerini her ne zaman ileri sürseler o geri çekiliyordu. Bunun üzerine Allah ebâbîl kuşlarını çağırdı ve onlara üzerlerinde balçık olan siyah taşlar verdi. Kuşlar onların hizasına gelince taşları üzerlerine attılar; onlardan kaşıntıya yakalanmayan hiç kimse kalmadı. Onlardan bir insan derisini kaşıdıkça etleri dökülüyordu.
60476. Metin
وَأخرج ابْن الْمُنْذر وَالْحَاكِم وَصَححهُ وَأَبُو نعيم وَالْبَيْهَقِيّ عَن ابْن عَبَّاس قَالَ: أقبل أَصْحَاب الْفِيل حَتَّى إِذا دنوا من مَكَّة اسْتَقْبَلَهُمْ عبد الْمطلب فَقَالَ لملكهم: مَا جَاءَ بك إِلَيْنَا أَلا بعثت فنأتيك بِكُل شَيْء أردْت فَقَالَ: أخْبرت بِهَذَا الْبَيْت الَّذِي لَا يدْخلهُ أحد إِلَّا أَمن فَجئْت أخيف أَهله فَقَالَ: إِنَّا نَأْتِيك بِكُل شَيْء تُرِيدُ فَارْجِع فَأبى أَن يرجع إِلَّا أَن يدْخلهُ وَانْطَلق يسير نَحوه وتخلف عبد الْمطلب فَقَامَ على جبل فَقَالَ: لَا أشهد مهلك هَذَا الْبَيْت وَأَهله
İbnü'l-Münzir, Hâkim -sahih olduğunu belirterek-, Ebû Nuaym ve Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre o şöyle demiştir: Fil ashabı ilerledi; Mekke'ye yaklaştıklarında Abdülmuttalib onları karşıladı ve krallarına dedi ki: «Seni bize getiren nedir? Keşke haber gönderseydin de dilediğin her şeyi sana getirseydik.» Kral: «İçine giren herkesin emniyette olduğu bu Beyt bana haber verildi; ben de onun ehlini korkutmaya geldim» dedi. Abdülmuttalib: «Dilediğin her şeyi biz sana getiririz, sen geri dön» dedi. Fakat o, içine girmedikçe dönmekten kaçındı ve ona doğru yürümeye başladı. Abdülmuttalib ise geride kaldı, bir dağın üzerine çıkıp: «Ben bu Beyt'in ve ehlinin helakine şahitlik etmem» dedi.
60477. Metin
ثمَّ قَالَ: اللَّهُمَّ إِن لكل إِلَه حَلَالا فامنع حلالك لَا يغلبن محالهم أبدا محالك اللَّهُمَّ فَإِن فعلت فَأمر مَا بدا لَك فَأَقْبَلت مثل السحابة من نَحْو الْبَحْر حَتَّى أظلتهم طيراً أبابيل الَّتِي قَالَ الله ترميهم بحجارة من سجيل فَجعل الْفِيل يعج عجاً فجعلهم كعصف مَأْكُول
Sonra şöyle dedi: «Ey Allahım! Şüphesiz her ilahın bir korunan haremgahı vardır, Sen de kendi haremgahını koru! Onların hilesi asla Senin kudretine galip gelmesin! Ey Allahım! Eğer bunu yaparsan, bu dilediğin bir iştir.» Bunun üzerine deniz yönünden bulut gibi [bir sürü] geldi ve onları gölgeledi; bunlar Allah'ın {ترميهم بحجارة من سجيل} “Onlara pişkin tuğladan yapılmış taşlar atıyorlardı” diye buyurduğu ebâbîl kuşlarıydı. Fil feryat edip bağırmaya başladı; Allah da onları yenmiş ekin yaprağı gibi kıldı.
60478. Metin
وَأخرج عبد بن حميد عَن قَتَادَة فِي قَوْله: {ألم تَرَ كَيفَ فعل رَبك بأصحاب الْفِيل} قَالَ: أقبل أَبْرَهَة الأشرم بِالْحَبَشَةِ وَمن تبعه من غواة أهل الْيمن إِلَى بَيت الله ليهدموه من أجل بيعَة لَهُم أَصَابَهَا الْعَرَب بِأَرْض الْيمن فَأَقْبَلُوا بفيلهم حَتَّى إِذا كَانُوا بالصفاح فَكَانُوا إِذا وجهوه إِلَى بَيت الله ألْقى بجرانه إِلَى الأَرْض فَإِذا وجهوه قبل بِلَادهمْ انْطلق وَله هرولة حَتَّى إِذا كَانُوا ببجلة اليمانية بعث الله عَلَيْهِم طيراً أبابيل
Abd b. Humeyd'in Katâde'den bildirdiğine göre: {ألم تَرَ كَيفَ فعل رَبك بأصحاب الْفِيل} “Rabbinin fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi?” ayeti hakkında o şöyle demiştir: Ebrehe el-Eşrem, Arapların Yemen topraklarında onların bir kilisesine zarar vermesi sebebiyle Habeşliler ve Yemen halkının azgınlarından kendisine uyanlarla birlikte Allah'ın evini yıkmak üzere yöneldi. Filleriyle ilerleyip Sıfâh mevkisine geldiklerinde, fili Allah'ın evine doğru çevirdiklerinde boynunu yere vurup çöküyordu; kendi memleketlerine doğru çevirdiklerinde ise hızla koşarak gidiyordu. Yemen tarafındaki Becele mevkiine vardıklarında Allah onların üzerine ebâbîl kuşlarını gönderdi;
60479. Metin
بيضًا وَهِي الْكَبِيرَة فَجعلت ترميهم بهَا حَتَّى جعلهم الله كعصف مَأْكُول فنجا أَبُو يكسوم فَجعل كلما نزل أَرضًا تساقط بعض لَحْمه حَتَّى إِذا أَتَى قومه فَأخْبرهُم الْخَبَر ثمَّ هلك
beyaz ve büyük [kuşlardı]. Taşları üzerlerine atmaya başladılar, nihayet Allah onları yenmiş ekin yaprağı gibi kıldı. Ebû Yeksûm kurtuldu; her ne zaman bir yere varsa etinden bir parça dökülüyordu. Nihayet kavmine ulaştı, onlara haberi verdi, sonra da helak oldu.
60480. Metin
وَأخرج ابْن الْمُنْذر عَن ابْن جريج فِي قَوْله: {ألم تَرَ كَيفَ فعل رَبك بأصحاب الْفِيل} قَالَ: أَبُو يكسوم جَبَّار من الْجَبَابِرَة جَاءَ بالفيل يَسُوقهُ مَعَه الْحَبَش ليهْدم - زعم - بَيت الله من أجل بيعَة كَانَت هدمت بِالْيمن فَلَمَّا دنا الْفِيل من الْحرم ضرب بجرانه فَإِذا أَرَادوا بِهِ الرّجْعَة عَن الْحرم أسْرع الهرولة
İbnü'l-Münzir'in İbn Cüreyc'den bildirdiğine göre: {ألم تَرَ كَيفَ فعل رَبك بأصحاب الْفِيل} “Rabbinin fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi?” ayeti hakkında o şöyle demiştir: Ebû Yeksûm zorbalardan bir zorba idi; Yemen'de yıkılan bir kilise sebebiyle Allah'ın evini güya yıkmak için Habeşlilerle beraber fili sürerek geldi. Fil Harem'e yaklaştığında boynunu yere vurdu; Harem'den geri döndürülmek istendiğinde ise süratle koşuyordu.
60481. Metin
وَأخرج ابْن أبي شيبَة عَن سعيد بن جُبَير قَالَ: أقبل أَبُو يسكوم صَاحب الْحَبَشَة وَمَعَهُ الْفِيل فَلَمَّا انْتهى إِلَى الْحرم برك الْفِيل فَأبى أَن يدْخل الْحرم فَإِذا وَجه رَاجعا أسْرع رَاجعا وَإِذا ارْتَدَّ على الْحرم أَبى فَأرْسل الله عَلَيْهِم طيراً صغَارًا بيضًا فِي أفواهها حِجَارَة أَمْثَال الحمص لَا تقع على أحد إِلَّا هلك
İbn Ebî Şeybe'nin Saîd b. Cübeyr'den bildirdiğine göre o şöyle demiştir: Habeşlilerin komutanı Ebû Yeksûm beraberinde fille geldi. Harem'e vardığında fil çöktü ve Harem'e girmekten kaçındı. Geriye yöneltildiğinde hızla geri dönüyor, Harem'e döndürüldüğünde ise direniyordu. Bunun üzerine Allah onların üzerine ağızlarında nohut gibi taşlar bulunan küçük beyaz kuşlar gönderdi; taş kime isabet ettiyse helak oldu.
60482. Metin
وَأخرج عبد بن حميد عَن ابْن عَبَّاس قَالَ: جَاءَ أَصْحَاب الْفِيل حَتَّى نزلُوا الصفاح فَأَتَاهُم عبد الْمطلب فَقَالَ: إِن هَذَا بَيت لم يُسَلط عَلَيْهِ أحد
Abd b. Humeyd'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre o şöyle demiştir: Fil sahipleri gelip Sıfâh'a indiler. Abdülmuttalib onlara gelip: «Bu, üzerine kimsenin musallat kılınmadığı bir evdir» dedi.
60483. Metin
قَالُوا: لَا نرْجِع حَتَّى نهدمه وَكَانُوا لَا يقدمُونَ فيلهم إِلَّا تَأَخّر فَدَعَا الله الطير الأبابيل فَأَعْطَاهَا حِجَارَة سُودًا عَلَيْهَا الطين فَلَمَّا حاذت بهم صفت عَلَيْهِم ثمَّ رَمَتْهُمْ فَمَا بَقِي مِنْهُم أحد إِلَّا أَصَابَته الحكة
Onlar: «Onu yıkmadıkça geri dönmeyiz» dediler. Fillerini her ne zaman ileri sürseler o geri çekiliyordu. Bunun üzerine Allah ebâbîl kuşlarını çağırdı ve onlara üzerlerinde balçık olan siyah taşlar verdi. Kuşlar onların hizasına gelince üzerlerinde saf tuttular, sonra onları taşladılar; onlardan kaşıntıya yakalanmayan hiç kimse kalmadı.
60484. Metin
وَكَانُوا لَا يحك إِنْسَان مِنْهُم جلده إِلَّا تساقط جلده
Onlardan bir insan derisini kaşıdıkça derisi dökülüyordu.
60485. Metin
وَأخرج عبد الرَّزَّاق وَعبد بن حميد وَابْن الْمُنْذر وَأَبُو نعيم فِي الدَّلَائِل عَن ابْن عَبَّاس قَالَ: لما أرسل الله الْحِجَارَة على أَصْحَاب الْفِيل جعل لَا يَقع مِنْهَا حجر إِلَّا سقط [] وَذَلِكَ مَا كَانَ الجدري ثمَّ أرسل الله سيلاً فَذهب بهم فألقاهم فِي الْبَحْر
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbnü'l-Münzir ve ed-Delâil'de Ebû Nuaym'ın İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre o şöyle demiştir: Allah fil ashabının üzerine taşları gönderdiğinde, bir taş isabet ettiğinde mutlaka [] düşüyordu. Çiçek hastalığı ilk defa o zaman ortaya çıkmıştı. Sonra Allah bir sel gönderdi, onları sürükleyip denize attı.
60486. Metin
قيل: فَمَا الأبابيل قَالَ: الْفرق
«Ebâbîl nedir?» diye soruldu. O da: «Bölük bölük [fırkalar]dır» dedi.
60487. Metin
وَأخرج عبد بن حميد وَابْن جرير وَابْن الْمُنْذر وَابْن أبي حَاتِم وَالْبَيْهَقِيّ فِي الدَّلَائِل عَن ابْن مَسْعُود {طيراً أبابيل} قَالَ: هِيَ الْفرق
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve ed-Delâil'de Beyhakî'nin İbn Mes'ûd'dan bildirdiğine göre: {طيراً أبابيل} “Ebâbîl kuşları” hakkında o: «Onlar fırkalardır (bölük bölüktür)» demiştir.
60488. Metin
وَأخرج الْفرْيَابِيّ وَعبد بن حميد عَن ابْن عَبَّاس {طيراً أبابيل} قَالَ: فوجاً بعد فَوْج كَانَت تخرج عَلَيْهِم من الْبَحْر
Feryâbî ve Abd b. Humeyd'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre: {طيراً أبابيل} “Ebâbîl kuşları” hakkında o: «Grup grup peş peşe denizden onların üzerlerine çıkıyorlardı» demiştir.
60489. Metin
وَأخرج ابْن أبي شيبَة وَعبد بن حميد وَابْن جرير وَابْن الْمُنْذر وَابْن مرْدَوَيْه وَالْبَيْهَقِيّ فِي الدَّلَائِل عَن ابْن عَبَّاس فِي قَوْله: {طيراً أبابيل} قَالَ: خضر لَهَا خراطيم كخراطيم الإِبل وأنف كأنف الْكلاب
İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir, İbn Merdûye ve ed-Delâil'de Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre: {طيراً أبابيل} “Ebâbîl kuşları” sözü hakkında o şöyle demiştir: «Yeşil renkte, deve burnu gibi gagaları ve köpek burnu gibi burunları olan [kuşlardı].»
60490. Metin
وَأخرج عبد بن حميد عَن ابْن عَبَّاس {طيراً أبابيل} قَالَ: لَهَا أكفّ كأكفّ الرجل وأنياب كأنياب السبَاع
Abd b. Humeyd'in İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre: {طيراً أبابيل} “Ebâbîl kuşları” hakkında o: «İnsan eli gibi ayakları ve yırtıcı hayvan dişleri gibi dişleri vardı» demiştir.
60491. Metin
وَأخرج سعيد بن مَنْصُور وَابْن أبي شيبَة وَابْن الْمُنْذر وَابْن أبي حَاتِم وَأَبُو نعيم وَالْبَيْهَقِيّ مَعًا فِي الدَّلَائِل عَن عبيد بن عُمَيْر اللَّيْثِيّ قَالَ: لما أَرَادَ الله أَن يهْلك أَصْحَاب الْفِيل بعث الله عَلَيْهِم طيراً نشأت من الْبَحْر كَأَنَّهَا الخطاطيف بكف كل طير مِنْهَا ثَلَاثَة أحجر مجزعة فِي منقاره حجر وحجران فِي رجلَيْهِ ثمَّ جَاءَت حَتَّى صفت على رؤوسهم ثمَّ صاحت وَأَلْقَتْ مَا فِي أرجلها ومناقيرها فَمَا من حجر وَقع مِنْهَا على رجل إِلَّا خرج من الْجَانِب الآخر إِن وَقع على رَأسه خرج من دبره وَإِن وَقع على شَيْء من بدنه خرج من الْجَانِب الآخر وَبعث الله ريحًا شَدِيدا فَضربت أرجلها فزادها شدَّة فأهلكوا جَمِيعًا
Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Şeybe, İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebû Nuaym ve Beyhakî'nin ed-Delâil'de Ubeyd b. Umeyr el-Leysî'den bildirdiğine göre o şöyle demiştir: Allah fil ashabını helak etmek istediğinde, onların üzerine denizden kırlangıçlara benzeyen kuşlar çıkardı. O kuşlardan her birinin pençesinde çizgili üç taş vardı; bir taş gagasında, iki taş da iki ayağındaydı. Kuşlar gelip başlarının üzerinde saf tuttular, sonra çığlık atıp ayaklarındaki ve gagalarındaki taşları bıraktılar. Onlardan bir adamın üzerine düşen her taş diğer tarafından çıkıyordu; şayet başına düşseydi arkasından çıkıyor, vücudunun herhangi bir yerine düşse diğer tarafından çıkıyordu. Allah şiddetli bir rüzgar gönderdi; bu rüzgar onların ayaklarına vurup şiddetini artırdı ve hepsi birden helak edildiler.
60492. Metin
وَأخرج سعيد بن مَنْصُور وَعبد بن حميد وَابْن جرير وَابْن أبي حَاتِم وَالْبَيْهَقِيّ فِي الدَّلَائِل عَن عِكْرِمَة {طيراً أبابيل} قَالَ: طير بيض وَفِي لفظ: خضر جَاءَت من قبل الْبَحْر كَأَن وجوهها وُجُوه السبَاع لم تَرَ قبل ذَلِك وَلَا بعده فأثرت فِي جُلُودهمْ مثل الجدري فَإِنَّهُ أول مَا رُؤِيَ الجدري
Saîd b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve ed-Delâil'de Beyhakî'nin İkrime'den bildirdiğine göre: {طيراً أبابيل} “Ebâbîl kuşları” hakkında o şöyle demiştir: «Deniz tarafından gelen beyaz -bir lafızda: yeşil-, yüzleri yırtıcı hayvan yüzlerine benzeyen, ondan önce ve sonra benzeri görülmemiş kuşlardı. Onların derilerinde çiçek hastalığı gibi iz bıraktılar; nitekim çiçek hastalığı ilk olarak o zaman görülmüştür.»
60493. Metin
وَأخرج ابْن مرْدَوَيْه عَن ابْن عَبَّاس {ألم تَرَ كَيفَ فعل رَبك بأصحاب الْفِيل} لما أقبل أَصْحَاب الْفِيل يُرِيدُونَ مَكَّة ورأسهم أَبُو يكسوم الحبشي حَتَّى أَتَوا المغمس أَتَتْهُم طيرا فِي منقار كل طير حجر وَفِي رجلَيْهِ حجران فرمتهم بهَا فَذَلِك قَوْله: {وَأرْسل عَلَيْهِم طيراً أبابيل} يَقُول: يتبع بَعْضهَا بَعْضًا {ترميهم بحجارة من سجيل} يَقُول من طين
İbn Merdûye'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre: {ألم تَرَ كَيفَ فعل رَبك بأصحاب الْفِيل} “Rabbinin fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi?” ayeti hakkında o şöyle demiştir: Fil ashabı, başlarında Habeşli Ebû Yeksûm olduğu halde Mekke'yi hedefleyerek Muğammes'e vardıklarında, üzerlerine her bir kuşun gagasında bir taş, iki ayağında da ikişer taş bulunan kuşlar geldi ve o taşları üzerlerine attılar. İşte O'nun: {وَأرْسل عَلَيْهِم طيراً أبابيل} “Üzerlerine bölük bölük ebâbîl kuşları gönderdi” ayeti; yani birbirini takip eden [kuşlar] demektir. {ترميهم بحجارة من سجيل} “Onlara pişkin tuğladan yapılmış taşlar atıyorlardı” ayeti; yani balçıktan [taşlar] demektir.
60494. Metin
قَالَ: وَكَانَت من جزع أظفار مثل بعر الْغنم فرمتهم بهَا {فجعلهم كعصف مَأْكُول} وَهُوَ ورق الزَّرْع الْبَالِي الْمَأْكُول: يَقُول: خرقتهم الْحِجَارَة كَمَا يتخرق ورق الزَّرْع الْبَالِي الْمَأْكُول
Dedi ki: Bu taşlar koyun tersi büyüklüğünde Zafâr taşındandı; kuşlar bunları üzerlerine attılar. {فجعلهم كعصف مَأْكُول} “Nihayet onları yenmiş ekin yaprağı gibi kıldı”; o da çürümüş, yenmiş ekin yaprağıdır. Yani: Taşlar onları, çürümüş ve yenmiş ekin yapraklarının delik deşik olduğu gibi delik deşik etti, demektir.
60495. Metin
قَالَ: وَكَانَ إقبال هَؤُلَاءِ إِلَى مَكَّة قبل أَو يُولد النَّبِي ﷺ بِثَلَاث وَعشْرين سنة
Dedi ki: Bunların Mekke'ye yönelişi, Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) doğumundan yirmi üç yıl önce idi.
60496. Metin
وَأخرج ابْن الْمُنْذر عَن أبي الكنود {ترميهم بحجارة من سجيل} قَالَ: دون الحمصة وَفَوق العدسة
İbnü'l-Münzir'in Ebü'l-Kenûd'dan bildirdiğine göre: {ترميهم بحجارة من سجيل} “Onlara pişkin tuğladan yapılmış taşlar atıyorlardı” ayeti hakkında o: «Nohuttan küçük, mercimekten büyüktü» demiştir.
60497. Metin
وَأخرج عبد الرَّزَّاق وَعبد بن حميد عَن عمرَان {طيراً أبابيل} قَالَ: طير كَثِيرَة جَاءَت بحجارة كَثِيرَة أكبرها مثل الحمصة وأصغرها مثل العدسة
Abdurrezzâk ve Abd b. Humeyd'in İmrân'dan bildirdiğine göre: {طيراً أبابيل} “Ebâbîl kuşları” hakkında o: «Çok sayıda taş getiren pek çok kuştu; en büyüğü nohut gibi, en küçüğü ise mercimek gibiydi» demiştir.
60498. Metin
وَأخرج أَبُو نعيم فِي الدَّلَائِل من طَرِيق عِكْرِمَة عَن ابْن عَبَّاس فِي قَوْله: {ترميهم بحجارة من سجيل}
Ebû Nuaym'ın ed-Delâil'de İkrime yoluyla İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre: {ترميهم بحجارة من سجيل} “Onlara pişkin tuğladan yapılmış taşlar atıyorlardı” kavli hakkında,
60499. Metin
قَالَ: بحجارة مثل البندق وَبهَا نضح حمرَة مختمة مَعَ كل طَائِر ثَلَاثَة أَحْجَار حجران فِي رجلَيْهِ وَحجر فِي منقاره حلقت عَلَيْهِم من السَّمَاء ثمَّ أرْسلت تِلْكَ الْحِجَارَة عَلَيْهِم فَلم تعد عَسْكَرهمْ
şöyle demiştir: Fındık büyüklüğünde, üzerinde kırmızı benekler bulunan mühürlü taşlardı; her kuşla birlikte iki ayağında iki taş ve gagasında bir taş olmak üzere üç taş vardı. Gökyüzünden onların üzerinde daire çizdiler, sonra bu taşları üzerlerine bıraktılar; taşlar onların ordugahından dışarı taşmadı.
60500. Metin
وَأخرج أَبُو نعيم عَن نَوْفَل بن مُعَاوِيَة الديلمي قَالَ: رَأَيْت الْحَصَى الَّتِي رمي بهَا أَصْحَاب الْفِيل حَصى مثل الحمص وأكبر من العدس حمر مختمة كَأَنَّهَا جزع ظفار
Ebû Nuaym'ın Nevfel b. Muâviye ed-Deylemî'den bildirdiğine göre o şöyle demiştir: Fil ashabına atılan taşları gördüm; nohut gibi, mercimekten büyük, kırmızı, mühürlü, Zafâr akiki gibi taşlardı.
60501. Metin
وَأخرج أَبُو نعيم عَن حَكِيم بن حزَام قَالَ: كَانَت فِي الْمِقْدَار من الحمصة والعدسة حَصى بِهِ نضح أَحْمَر مختمة كالجزع فلولا أَنه عذب بِهِ قوم أخذت مِنْهُ مَا اتَّخذهُ لي مَسْجِدا وَهِي بِمَكَّة كثير
Ebû Nuaym'ın Hakîm b. Hizâm'dan bildirdiğine göre o şöyle demiştir: Nohut ile mercimek büyüklüğünde, üzerinde kırmızı benek bulunan, akik gibi mühürlü taşlardı. Şayet bir kavim onunla azaba uğratılmış olmasaydı, onlardan alıp kendime mescit edinirdim; Mekke'de onlardan çokça vardı.
60502. Metin
وَأخرج أَبُو نعيم عَن أم كرز الْخُزَاعِيَّة قَالَت: رَأَيْت الْحِجَارَة الَّتِي رمي بهَا أَصْحَاب الْفِيل حمراً مختمة كَأَنَّهَا جزع ظفار فَمن غير ذَلِك فَلم ير مِنْهَا شَيْئا وَلم يصبهم كلهم وَقد أفلت مِنْهُم
Ebû Nuaym'ın Ümmü Kürz el-Huzâiyye'den bildirdiğine göre o şöyle demiştir: Fil ashabına atılan taşları gördüm; Zafâr akiki gibi kırmızı ve mühürlü idiler. Bundan başkası onlardan bir şey görmedi. [Taşlar] hepsine isabet etmedi, onlardan kaçıp kurtulanlar da oldu.
60503. Metin
وَأخرج أَبُو نعيم عَن مُحَمَّد بن كَعْب الْقرظِيّ قَالَ: جاؤوا بفيلين فَأَما مَحْمُود فَرَبَضَ وَأما الآخر فشجع فحصب
Ebû Nuaym'ın Muhammed b. Kâ'b el-Kurazî'den bildirdiğine göre o şöyle demiştir: İki fille gelmişlerdi; Mahmûd isimli fil yere çöktü, diğeri ise cesaret gösterip ilerleyince taşlandı.
60504. Metin
وَأخرج أَبُو نعيم عَن عَطاء بن يسَار قَالَ: حَدثنِي من كلم قَائِد الْفِيل وسائسه قَالَ لَهما: أخبراني خبر الْفِيل قَالَا: أَقبلنَا بِهِ وَهُوَ فيل الْملك النَّجَاشِيّ الْأَكْبَر لم يسر بِهِ قطّ إِلَى جمع إِلَّا هَزَمَهُمْ فَلَمَّا دنا من الْحرم جعلنَا كلما نوجهه إِلَى الْحرم يربض فَتَارَة نضربه فيهبط وتاره نضربه حَتَّى نمل ثمَّ نتركه فَلَمَّا انْتهى إِلَى المغمس ربض فَلم يقم فطلع الْعَذَاب فَقُلْنَا: نجا غيركما قَالَا: نعم
Ebû Nuaym'ın Atâ b. Yesâr'dan bildirdiğine göre o şöyle demiştir: Filin komutanı ve seyisiyle konuşan bir kimse bana anlattı; onlara: «Bana filin haberini anlatın» demiş. Onlar da şöyle demişler: «Biz onu getirdik; o, Kral Necaşî'nin en büyük fili idi. Hangi topluluğa karşı yürütülse mutlaka onları hezimete uğratırdı. Harem'e yaklaştığında, onu Harem'e her çevirişimizde yere çöküyordu. Bazen ona vuruyorduk aşağıya doğru eğiliyordu, bazen de bıkana kadar vuruyorduk sonra bırakıyorduk. Muğammes'e vardığında ise çöktü ve kalkmadı; derken azap ortaya çıktı.» Biz: «Siz ikinizden başkası kurtuldu mu?» dedik. Onlar: «Evet,
60505. Metin
لَيْسَ كلهم أَصَابَهُ الْعَذَاب
azap onların hepsine isabet etmedi» dediler.
60506. Metin
وَولى أَبْرَهَة وَمن تبعه يُرِيد بِلَاده كلما دخلُوا أَرضًا وَقع مِنْهُم عُضْو حَتَّى انْتَهوا إِلَى بِلَاد خثعم وَلَيْسَ عَلَيْهِ غير رَأسه فَمَاتَ
Ebrehe ve ona uyanlar memleketlerine yönelerek geri döndüler; her bir toprağa girdiklerinde onlardan bir uzuv düşüyordu. Has'am topraklarına vardıklarında üzerinde başından başka bir şey kalmamıştı ve öldü.
60507. Metin
وَأخرج أَبُو نعيم من طَرِيق عَطاء وَالضَّحَّاك عَن ابْن عَبَّاس أَن أَبْرَهَة الأشرم قدم من الْيمن يُرِيد هدم الْكَعْبَة فَأرْسل الله عَلَيْهِم {طيراً أبابيل} يُرِيد مجتمعة لَهَا خراطيم تحمل حَصَاة فِي منقارها وحصاتين فِي رِجْلَيْهَا ترسل وَاحِدَة على رَأس الرجل فيسيل لَحْمه وَدَمه وَتبقى عظاماً خاوية لَا لحم عَلَيْهِ وَلَا جلد وَلَا دم
Ebû Nuaym'ın Atâ ve Dahhâk yoluyla İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre: Ebrehe el-Eşrem Kâbe'yi yıkmak isteyerek Yemen'den geldi. Allah da onların üzerine {طيراً أبابيل} “ebâbîl kuşları” gönderdi; yani gagalarında bir çakıl taşı, iki ayaklarında da iki çakıl taşı taşıyan, gagaları olan toplu [kuşlardı]. Adamın başına bir tane bırakıyor, eti ve kanı akıyor, üzerinde ne et, ne deri, ne de kan kalan bomboş kemikler olarak kalıyordu.
60508. Metin
وَأخرج أَبُو نعيم عَن عُثْمَان بن عَفَّان أَنه سَأَلَ رجلا من هُذَيْل قَالَ: أَخْبرنِي عَن يَوْم الْفِيل فَقَالَ: بعثت يَوْم الْفِيل طَلِيعَة على فرس لي أُنْثَى فَرَأَيْت طيراً خرجت من الْحرم فِي كل منقار طير مِنْهَا حجر وَفِي رجل كل طير مِنْهَا حجر وهاجت ريح
Ebû Nuaym'ın bildirdiğine göre Osman b. Affân, Hüzeyl kabilesinden bir adama: «Bana Fil Günü'nü anlat» diye sordu. O da şöyle dedi: Fil günü kısrak bir atım üzerinde öncü olarak gönderilmiştim. Harem'den çıkan, her birinin gagasında bir taş ve her birinin ayağında bir taş bulunan kuşlar gördüm. Bir rüzgar koptu,
60509. Metin
وظلمة حَتَّى قعدت بِي فرسي مرَّتَيْنِ فمسحتهم مسحة [] كلفته كرداك وانجلت الظلمَة وسكنت الرّيح
ve bir karanlık bastı; öyle ki atım iki defa beni yere oturttu. [Taşlar] onları silip süpürdü [] karanlık dağıldı ve rüzgar dindi.
60510. Metin
قَالَ: فَنَظَرت إِلَى الْقَوْم خامدين
Dedi ki: Kavme baktığımda sönüp gitmişlerdi (cansız yatıyorlardı).
60511. Metin
وَأخرج ابْن مرْدَوَيْه وَأَبُو نعيم عَن أبي صَالح أَنه رأى عِنْد أم هَانِئ بنت أبي طَالب من تِلْكَ الْحِجَارَة نَحوا من قفيز مخططة بحمرة كَأَنَّهَا جزع ظفار مَكْتُوب فِي الْحجر اسْمه وَاسم أَبِيه
İbn Merdeveyh ve Ebû Nuaym'ın Ebû Sâlih'ten bildirdiğine göre o; Ümmü Hânî bint Ebî Tâlib'in yanında o taşlardan, sanki Zafâr akiki gibi kırmızı çizgili, yaklaşık bir kafîz [miktarında] taş görmüştür ki taşın üzerinde onun adı ve babasının adı yazılıydı.
60512. Metin
وَأخرج ابْن جرير وَابْن الْمُنْذر وَالْبَيْهَقِيّ فِي الدَّلَائِل عَن ابْن عَبَّاس {فجعلهم كعصف} يَقُول: كالتبن
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve ed-Delâil'de Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre o, {فجعلهم كعصف} “Böylece onları bir ekin yaprağı gibi yaptı” ayeti hakkında: «Saman gibi» demiştir.
60513. Metin
وَأخرج عبد الرَّزَّاق وَعبد بن حميد وَابْن الْمُنْذر وَالْبَيْهَقِيّ فِي الدَّلَائِل عَن ابْن عَبَّاس {فجعلهم كعصف مَأْكُول} قَالَ: ورق الْحِنْطَة
Abdurrezzâk, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve ed-Delâil'de Beyhakî'nin İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre o, {فجعلهم كعصف مَأْكُول} “Böylece onları yenmiş ekin yaprağı gibi yaptı” ayeti hakkında: «Buğday yaprağı» demiştir.
60514. Metin
وَأخرج الْفرْيَابِيّ وَعبد بن حميد وَابْن أبي حَاتِم عَن سعيد بن جُبَير قَالَ: العصف الْمَأْكُول ورق الْحِنْطَة
Feryâbî, Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Saîd b. Cübeyr: «el-Asfu'l-me'kûl (yenmiş ekin yaprağı), buğday yaprağıdır» demiştir.
60515. Metin
وَأخرج عبد بن حميد عَن طَاوس {كعصف مَأْكُول} قَالَ: ورق الْحِنْطَة فِيهَا النقب
Abd b. Humeyd'in Tâvûs'tan bildirdiğine göre o, {كعصف مَأْكُول} “yenmiş ekin yaprağı gibi” ayeti hakkında: «İçinde delikler bulunan buğday yaprağı» demiştir.
60516. Metin
وَأخرج عبد بن حميد عَن عِكْرِمَة {كعصف مَأْكُول} قَالَ: إِذا أكل فَصَارَ أجوف
Abd b. Humeyd'in İkrime'den bildirdiğine göre o, {كعصف مَأْكُول} “yenmiş ekin yaprağı gibi” ayeti hakkında: «Yenilip de içi boşaldığı zaman [böyle olur]» demiştir.
60517. Metin
وَأخرج ابْن الْمُنْذر وَابْن أبي حَاتِم وَأَبُو نعيم فِي الدَّلَائِل عَن ابْن عَبَّاس {كعصف مَأْكُول} قَالَ: هُوَ الطُّيُور عصافة الزَّرْع
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve ed-Delâil'de Ebû Nuaym'ın İbn Abbâs'tan bildirdiğine göre o, {كعصف مَأْكُول} “yenmiş ekin yaprağı gibi” ayeti hakkında: «O, kuşların ekin döküntüsünü [yemesidir]» demiştir.
60518. Metin
وَأخرج ابْن إِسْحَق فِي السِّيرَة والواقدي وَابْن مرْدَوَيْه وَأَبُو نعيم وَالْبَيْهَقِيّ عَن عَائِشَة قَالَت: لقد رَأَيْت سائس الْفِيل وقائده بِمَكَّة أعميين مقعدين يستطعمان
es-Sîre'de İbn İshâk, Vâkıdî, İbn Merdeveyh, Ebû Nuaym ve Beyhakî'nin Âişe'den bildirdiğine göre o şöyle demiştir: Filin seyisini ve komutanını Mekke'de kör, kötürüm ve yiyecek isterlerken gördüm.
60519. Metin
وَأخرج عبد بن حميد وَالْبَيْهَقِيّ فِي الدَّلَائِل عَن ابْن أَبْزي قَالَ: ولد النَّبِي ﷺ عَام الْفِيل
Abd b. Humeyd ve ed-Delâil'de Beyhakî'nin İbn Ebzâ'dan bildirdiğine göre o şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Fil Yılı'nda doğdu.
60520. Metin
وَأخرج ابْن إِسْحَق وَأَبُو نعيم وَالْبَيْهَقِيّ عَن قيس بن مخرمَة قَالَ: ولدت أَنا وَرَسُول الله ﷺ عَام الْفِيل
İbn İshâk, Ebû Nuaym ve Beyhakî'nin bildirdiğine göre Kays b. Mahreme şöyle demiştir: Ben ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Fil Yılı'nda doğduk.
60521. Metin
وَأخرج الْبَيْهَقِيّ عَن مُحَمَّد بن جُبَير بن مطعم قَالَ: ولد رَسُول الله ﷺ عَام الْفِيل وَكَانَت عكاظ بعد الْفِيل بِخمْس عشرَة سنة وَبني الْبَيْت على رَأس خمس وَعشْرين سنة من الْفِيل وتنبأ رَسُول الله ﷺ على رَأس أَرْبَعِينَ من الْفِيل
Beyhakî'nin Muhammed b. Cübeyr b. Mut'ım'dan bildirdiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Fil Yılı'nda doğdu; Ukâz [panayırı] Fil'den on beş yıl sonraydı; Beyt (Kâbe) Fil'den yirmi beş yılın başında inşa edildi ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e Fil'den kırk [yılın] başında peygamberlik verildi.