25127. Metin
سُورَةُ" الزَّلْزَلَةِ" مَدَنِيَّةٌ فِي قَوْلِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةَ. وَمَكِّيَّةٌ فِي قَوْلِ ابْنِ مَسْعُودٍ وَعَطَاءٍ وَجَابِرٍ. وَهِيَ تِسْعُ «١» آيَاتٍ قَالَ الْعُلَمَاءُ: وَهَذِهِ السُّورَةُ فَضْلُهَا كَثِيرٌ، وَتَحْتَوِي عَلَى عَظِيمٍ: رَوَى الترمذي عن أنس ابن مَالِكٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (مَنْ قَرَأَ (إِذَا زُلْزِلَتْ)، عُدِلَتْ لَهُ بِنِصْفِ الْقُرْآنِ. وَمَنْ قَرَأَ (قُلْ يَا أيها الكافرون) [الْكَافِرُونَ: ١] عُدِلَتْ لَهُ بِرُبْعِ الْقُرْآنِ، وَمَنْ قَرَأَ (قل هو الله أحد) [الإخلاص: ١] عُدِلَتْ لَهُ بِثُلُثِ الْقُرْآنِ (. قَالَ: حَدِيثٌ غَرِيبٌ، وَفِي الْبَابِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. وَرُوِيَ عَنْ عَلِيٍّ ﵁ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (مَنْ قَرَأَ إِذَا زُلْزِلَتْ أَرْبَعَ مَرَّاتٍ، كَانَ كَمَنْ قَرَأَ الْقُرْآنَ كُلَّهُ). وَرَوَى عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ قَالَ: لَمَّا نَزَلَتْ (إِذَا زُلْزِلَتْ) بَكَى أَبُو بَكْرٍ، فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ: [لَوْلَا أَنَّكُمْ تُخْطِئُونَ وَتُذْنِبُونَ وَيَغْفِرُ اللَّهُ لَكُمْ، لَخَلَقَ أُمَّةً يُخْطِئُونَ وَيُذْنِبُونَ وَيَغْفِرُ لهم، إنه هو الغفور الرحيم [.
Zilzâl Suresi, İbn Abbâs ve Katâde'nin kavline göre Medenîdir. İbn Mes'ûd, Atâ ve Câbir'in kavline göre ise Mekkîdir. Dokuz1 ayettir. Âlimler şöyle demiştir: Bu surenin fazileti pek çoktur ve büyük [hakikatler] içermektedir. Tirmizî, Enes b. Mâlik'ten rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: « مَنْ قَرَأَ (إِذَا زُلْزِلَتْ)، عُدِلَتْ لَهُ بِنِصْفِ الْقُرْآنِ. وَمَنْ قَرَأَ (قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ) عُدِلَتْ لَهُ بِرُبْعِ الْقُرْآنِ، وَمَنْ قَرَأَ (قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ) عُدِلَتْ لَهُ بِثُلُثِ الْقُرْآنِ » «Kim İzâ zülzilet'i okursa, bu onun için Kur'an'ın yarısına denk tutulur. Kim Kâfirûn Suresi'ni okursa, bu onun için Kur'an'ın dörtte birine denk tutulur. Kim İhlâs Suresi'ni okursa, bu onun için Kur'an'ın üçte birine denk tutulur.» [Tirmizî] şöyle dedi: [Bu,] garîb bir hadistir ve bu konuda İbn Abbâs'tan da [rivayet] vardır. Ali radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: « مَنْ قَرَأَ إِذَا زُلْزِلَتْ أَرْبَعَ مَرَّاتٍ، كَانَ كَمَنْ قَرَأَ الْقُرْآنَ كُلَّهُ » «Kim İzâ zülzilet'i dört defa okursa, Kur'an'ın tamamını okumuş gibi olur.» Abdullah b. Amr b. el-Âs'tan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: İzâ zülzilet indiğinde Ebû Bekir ağladı. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: « لَوْلَا أَنَّكُمْ تُخْطِئُونَ وَتُذْنِبُونَ وَيَغْفِرُ اللَّهُ لَكُمْ، لَخَلَقَ أُمَّةً يُخْطِئُونَ وَيُذْنِبُونَ وَيَغْفِرُ لَهُمْ، إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ » «Eğer siz hata edip günah işlemeseydiniz ve Allah da sizi bağışlamasaydı; muhakkak hata edip günah işleyen ve Allah'ın kendilerini bağışlayacağı bir ümmet yaratırdı. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.»
25128. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
25129. Metin
[سورة الزلزلة (٩٩): آية ١]
[Zilzâl Suresi (99): Ayet 1]
25130. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
25131. Metin
إِذا زُلْزِلَتِ الْأَرْضُ زِلْزالَها (١)
{ إِذا زُلْزِلَتِ الْأَرْضُ زِلْزالَها } “Yer o dehşetli sarsıntısıyla sarsıldığı zaman,” (1)
25132. Metin
أَيْ حُرِّكَتْ مِنْ أَصْلِهَا. كَذَا رَوَى عِكْرِمَةُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَكَانَ يَقُولُ: فِي النَّفْخَةِ الْأُولَى يُزَلْزِلُهَا- وَقَالَهُ مُجَاهِدٌ-، لِقَوْلِهِ تَعَالَى: يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ. تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ «١» [النازعات: ٧ - ٦] ثُمَّ تُزَلْزَلُ ثَانِيَةً، فَتُخْرِجُ مَوْتَاهَا وَهِيَ الْأَثْقَالُ. وَذِكْرُ الْمَصْدَرِ لِلتَّأْكِيدِ، ثُمَّ أُضِيفَ إِلَى الْأَرْضِ، كَقَوْلِكَ: لَأُعْطِيَنَّكَ عَطِيَّتَكَ، أَيْ عَطِيَّتِي لَكَ. وَحَسُنَ ذَلِكَ لِمُوَافَقَةِ رُءُوسِ الْآيِ بَعْدَهَا. وَقِرَاءَةُ الْعَامَّةِ بِكَسْرِ الزَّاي مِنَ الزِّلْزَالِ. وَقَرَأَ الْجَحْدَرِيُّ وَعِيسَى بْنُ عُمَرَ بِفَتْحِهَا، وَهُوَ مَصْدَرٌ أَيْضًا، كَالْوَسْوَاسِ وَالْقَلْقَالِ وَالْجَرْجَارِ «٢». وَقِيلَ: الْكَسْرُ الْمَصْدَرُ. وَالْفَتْحُ الِاسْمُ.
Yani kökünden sarsıldığı [zaman]. İkrime, İbn Abbâs'tan böyle rivayet etmiştir. [İbn Abbâs] -Mücâhid'in de dediği gibi- Yüce Allah'ın: { يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ } «١» [en-Nâziât: 6-7] “O gün sarsan sarsar, peşinden gelen onu takip eder.” ayeti sebebiyle, [bunun] birinci sur üflemesinde yeri sarsması olduğunu söylerdi. Sonra ikinci defa sarsılır da ölülerini, yani ağırlıklarını dışarı çıkarır. Mastarın zikredilmesi tekit içindir. Sonra yer kelimesine izafe edilmiştir; tıpkı senin: "Sana bağışını mutlaka vereceğim" yani "sana olan bağışımı" demen gibidir. Bu durum, kendisinden sonraki ayet sonlarına (fâsıla) uyum sağlaması açısından güzel olmuştur. Genel kıraat ehlinin okuyuşu, { الزِّلْزَالِ } lafzında zâ harfinin kesresi iledir. el-Cahderî ve Îsâ b. Ömer ise fetha ile [zelzâlehâ şeklinde] okumuşlardır; bu da { الْوَسْوَاسِ }, { الْقَلْقَالِ } ve { الْجَرْجَارِ } «٢» gibi bir mastardır. Kesreli olanın mastar, fethalı olanın ise isim olduğu da söylenmiştir.
25133. Metin
[سورة الزلزلة (٩٩): آية ٢]
[Zilzâl Suresi (99): Ayet 2]
25134. Metin
وَأَخْرَجَتِ الْأَرْضُ أَثْقالَها (٢)
{ وَأَخْرَجَتِ الْأَرْضُ أَثْقالَها } “Ve yer, ağırlıklarını dışarı çıkardığı [zaman],” (2)
25135. Metin
قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ وَالْأَخْفَشُ: إِذَا كَانَ الْمَيِّتُ فِي بَطْنِ الْأَرْضِ، فَهُوَ ثِقْلٌ لَهَا. وَإِذَا كَانَ فَوْقَهَا، فَهُوَ ثِقْلٌ عَلَيْهَا. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٌ: أَثْقالَها: مَوْتَاهَا، تُخْرِجُهُمْ فِي النَّفْخَةِ الثَّانِيَةِ، وَمِنْهُ قِيلَ لِلْجِنِّ وَالْإِنْسِ: الثَّقَلَانِ. وَقَالَتْ الْخَنْسَاءُ:
Ebû Ubeyde ve el-Ahfeş şöyle demiştir: Ölü, yerin karnında olduğu zaman onun için bir ağırlıktır (sıkletidir). Üzerinde olduğu zaman ise onun aleyhine bir ağırlıktır. İbn Abbâs ve Mücâhid şöyle demiştir: { أَثْقالَها } “ağırlıklarını”, yani ölülerini; onları ikinci üflemede dışarı çıkarır. Cinlere ve insanlara "es-Sekalân" denilmesi de bundandır. Hansâ şöyle demiştir:
25136. Metin
أَبْعَدَ ابْنَ عَمْرٍو مِنْ آلِ الشَّرِ ... يَدِ حَلَّتْ بِهِ الْأَرْضُ أَثْقَالَهَا
Âl-i Şerîd'den Amr'ın oğlundan sonra mı?... Yer onunla ağırlıklarını süs edindi.
25137. Metin
تَقُولُ: لَمَّا دُفِنَ عَمْرٌو صَارَ حِلْيَةً لِأَهْلِ الْقُبُورِ، مِنْ شَرَفِهِ وَسُؤْدُدِهِ. وَذَكَرَ بَعْضُ أَهْلِ الْعِلْمِ قَالَ: كَانَتِ الْعَرَبُ تَقُولُ: إِذَا كَانَ الرَّجُلُ سَفَّاكًا لِلدِّمَاءِ: كَانَ ثِقَلًا عَلَى ظَهْرِ الْأَرْضِ، فَلَمَّا مَاتَ حَطَّتِ الْأَرْضُ عَنْ ظَهْرِهَا ثِقَلَهَا. وَقِيلَ: أَثْقالَها كُنُوزُهَا، وَمِنْهُ الْحَدِيثُ: (تَقِيءُ الْأَرْضُ أَفْلَاذَ كَبِدِهَا أَمْثَالَ الْأُسْطُوَانِ «٣» مِنَ الذهب والفضة ... ).
[Şair] şöyle demek istemektedir: Amr defnedildiğinde, şerefi ve yüceliğinden ötürü kabir ehli için bir süs oldu. İlim ehlinden bazıları zikrederek şöyle demiştir: Araplar, bir kimse çok kan dökücü olduğunda; "Yeryüzünün sırtında bir ağırlıktı, ölünce yeryüzü sırtından ağırlığını indirdi" derlerdi. Şöyle de denilmiştir: { أَثْقالَها } "ağırlıklarını", yani hazinelerini [çıkarır]. Şu hadis de bundandır: « تَقِيءُ الْأَرْضُ أَفْلَاذَ كَبِدِهَا أَمْثَالَ الْأُسْطُوَانِ مِنَ الذهب والفضة ... » «Yeryüzü altın ve gümüşten sütunlar3 gibi ciğerparelerini (hazinelerini) dışarı kusacaktır...»
25138. Metin
[سورة الزلزلة (٩٩): آية ٣]
[Zilzâl Suresi (99): Ayet 3]
25139. Metin
وَقالَ الْإِنْسانُ مَا لَها (٣)
{ وَقالَ الْإِنْسانُ مَا لَها } “Ve insan: 'Ona ne oluyor?' dediği [zaman],” (3)
25140. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَقالَ الْإِنْسانُ) أَيِ ابْنُ آدَمَ الْكَافِرُ. فَرَوَى الضَّحَّاكُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: هُوَ الْأَسْوَدُ بْنُ عَبْدِ الْأَسَدِ. وَقِيلَ: أَرَادَ كُلَّ إِنْسَانٍ يُشَاهِدُ ذَلِكَ عِنْدَ قِيَامِ السَّاعَةِ فِي النَّفْخَةِ الْأُولَى: مِنْ مُؤْمِنٍ وَكَافِرٍ. وَهَذَا قَوْلُ مَنْ جَعَلَهَا فِي الدُّنْيَا مِنْ أَشْرَاطِ السَّاعَةِ، لِأَنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ جَمِيعًا مِنْ أَشْرَاطِ السَّاعَةِ فِي ابْتِدَاءِ أَمْرِهَا، حَتَّى يَتَحَقَّقُوا عُمُومَهَا، فَلِذَلِكَ سَأَلَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا عَنْهَا. وَعَلَى قَوْلِ مَنْ قَالَ: إِنَّ الْمُرَادَ بِالْإِنْسَانِ الْكُفَّارُ خَاصَّةً، جَعَلَهَا زَلْزَلَةَ الْقِيَامَةِ، لِأَنَّ الْمُؤْمِنَ مُعْتَرِفٌ بِهَا، فَهُوَ لَا يَسْأَلُ عَنْهَا، وَالْكَافِرُ جَاحِدٌ لَهَا، فَلِذَلِكَ يَسْأَلُ عَنْهَا. ومعنى (ما لَها) أي مالها زلزلت. وقيل: مالها أَخْرَجَتْ أَثْقَالَهَا، وَهِيَ كَلِمَةُ تَعْجِيبٍ، أَيْ لِأَيِ شي زُلْزِلَتْ. وَيَجُوزُ أَنْ يُحْيِيَ اللَّهُ الْمَوْتَى بَعْدَ وُقُوعِ النَّفْخَةِ الْأُولَى، ثُمَّ تَتَحَرَّكُ الْأَرْضُ فَتُخْرِجُ الْمَوْتَى وَقَدْ رَأَوُا الزَّلْزَلَةَ وَانْشِقَاقِ الْأَرْضِ عَنِ الموتى أحياء، فيقولون من الهول: مالها.
Yüce Allah'ın: { وَقالَ الْإِنْسانُ } “Ve insan dediği [zaman]” buyruğu, yani kâfir olan Âdemoğlu demektir. Dahhâk, İbn Abbâs'tan rivayetle onun el-Esved b. Abdi'l-Esed olduğunu söylemiştir. Birinci üflemede kıyametin kopuşu anında bunu müşahede eden mümin ve kâfir her insan kastedildiği de söylenmiştir. Bu, onu dünyada kıyamet alametlerinden sayanların görüşüdür; zira onlar işin başlangıcında kıyamet alametlerinin tamamını bilmezler, ta ki her tarafı kapladığını kesin olarak anlayıncaya kadar; bu yüzden birbirlerine bunu sorarlar. İnsan ile özellikle kâfirlerin kastedildiğini söyleyenlerin görüşüne göre ise bu, kıyamet sarsıntısıdır; çünkü mümin buna zaten inanmaktadır, dolayısıyla bunu sormaz; kâfir ise bunu inkâr etmektedir, bu yüzden onu sorar. { مَا لَها } “Ona ne oluyor?” ifadesinin anlamı: Ona ne oluyor da böyle sarsıldı? demektir. Ona ne oluyor da ağırlıklarını dışarı çıkardı? denildiği de söylenmiştir. Bu bir hayret ifadesidir, yani: Hangi şeyden ötürü sarsıldı? demektir. Allah'ın birinci üflemenin vuku bulmasından sonra ölüleri diriltmesi, sonra da yeryüzünün hareket edip ölüleri diri olarak çıkarması; onların da sarsıntıyı ve yerin ölüler üzerinden yarıldığını görüp dehşetten: 'Ona ne oluyor?' demeleri de caizdir.
25141. Metin
[سورة الزلزلة (٩٩): الآيات ٤ الى ٦]
[Zilzâl Suresi (99): Ayetler 4-6]
25142. Metin
يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبارَها (٤) بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحى لَها (٥) يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ أَشْتاتاً لِيُرَوْا أَعْمالَهُمْ (٦)
{ يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبارَها (٤) بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحى لَها (٥) يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ أَشْتاتاً لِيُرَوْا أَعْمالَهُمْ (٦) } “İşte o gün [yer], kendi haberlerini anlatır. Çünkü Rabbin ona [böyle] vahyetmiştir. O gün insanlar, amellerini görsünler diye bölük bölük fırlayıp çıkarlar.” (4-6)
25143. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبارَها) يَوْمَئِذٍ مَنْصُوبٌ بِقَوْلِهِ: إِذا زُلْزِلَتِ. وَقِيلَ: بِقَوْلِهِ تُحَدِّثُ أَخْبارَها، أَيْ تُخْبِرُ الْأَرْضُ بِمَا عُمِلَ عَلَيْهَا مِنْ خَيْرٍ أَوْ شَرٍّ يَوْمَئِذٍ. ثُمَّ قِيلَ: هُوَ مِنْ قَوْلِ اللَّهِ تَعَالَى. وَقِيلَ: مِنْ قَوْلِ الْإِنْسَانِ، أي يقول الإنسان مالها تُحَدِّثُ أَخْبَارَهَا، مُتَعَجِّبًا. وَفِي التِّرْمِذِيِّ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَرَأَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ هَذِهِ الْآيَةَ يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبارَها قال: (أتدرون ما أخبارها- قالوا الله ورسوله أَعْلَمُ، قَالَ: فَإِنَّ أَخْبَارَهَا أَنْ تَشْهَدَ عَلَى كُلِّ عَبْدٍ أَوْ أَمَةٍ بِمَا عَمِلَ عَلَى ظَهْرِهَا، تَقُولُ عَمِلَ يَوْمَ كَذَا، كَذَا وَكَذَا. قَالَ: (فَهَذِهِ أَخْبَارُهَا). قَالَ: هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ. قَالَ الْمَاوَرْدِيُّ، قَوْلُهُ يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبارَها: فِيهِ ثَلَاثَةُ أَقَاوِيلَ: أَحَدُهَا- تُحَدِّثُ أَخْبارَها بِأَعْمَالِ الْعِبَادِ عَلَى ظَهْرِهَا، قَالَهُ أَبُو هُرَيْرَةَ، وَرَوَاهُ مَرْفُوعًا. وَهُوَ قَوْلُ مَنْ زَعَمَ أَنَّهَا زَلْزَلَةُ القيامة.
Yüce Allah'ın: { يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبارَها } “İşte o gün haberlerini anlatır” buyruğunda { يَوْمَئِذٍ } lafzı, { إِذا زُلْزِلَتِ } ifadesiyle mansubdur. { تُحَدِّثُ أَخْبارَها } ifadesiyle mansub olduğu da söylenmiştir; yani yeryüzü o gün kendi üzerinde hayır veya şerden ne işlenmişse haber verir. Sonra bunun Yüce Allah'ın sözünden olduğu söylenmiştir. İnsanın sözünden olduğu da söylenmiştir; yani insan hayret ederek: 'Ona ne oluyor da haberlerini anlatıyor?' der. Tirmizî'de Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bu { يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبارَها } “İşte o gün [yer], kendi haberlerini anlatır” ayetini okudu ve: (Onun haberlerinin ne olduğunu bilir misiniz?) buyurdu. 'Allah ve Resûlü daha iyi bilir' dediler. Şöyle buyurdu: (Şüphesiz onun haberleri, sırtında işlediği ameller hakkında her bir kadın ve erkek kul aleyhine şahitlik etmesidir; 'Falan gün şöyle şöyle yaptı' der). [Sonra]: (İşte onun haberleri bunlardır) buyurdu. [Tirmizî]: Bu hasen sahih bir hadistir, dedi. el-Mâverdî şöyle demiştir: { يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبارَها } “İşte o gün [yer], kendi haberlerini anlatır” buyruğunda üç görüş vardır: Birincisi: Sırtında kulların yaptığı amellerle haberlerini anlatır; bunu Ebû Hüreyre söylemiş ve merfû olarak rivayet etmiştir. Bu, onun kıyamet sarsıntısı olduğunu ileri sürenlerin görüşüdür.
25144. Metin
الثَّانِي- تُحَدِّثُ أَخْبَارَهَا بِمَا أَخْرَجَتْ مِنْ أَثْقَالِهَا، قَالَهُ يَحْيَى بْنُ سَلَّامٍ. وَهُوَ قَوْلُ مَنْ زَعَمَ أَنَّهَا زَلْزَلَةُ أَشْرَاطِ السَّاعَةِ. قُلْتُ: وَفِي هَذَا الْمَعْنَى حَدِيثٍ رَوَاهُ ابْنِ مَسْعُودٍ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ: أَنَّهُ قال: (إذا كان أجل العبد بأرض أو ثبته الْحَاجَةُ إِلَيْهَا، حَتَّى إِذَا بَلَغَ أَقْصَى أَثَرَهُ قَبَضَهُ اللَّهُ، فَتَقُولُ الْأَرْضُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ: رَبِّ هَذَا مَا اسْتَوْدَعْتَنِي (. أَخْرَجَهُ ابْنُ مَاجَهْ فِي سُنَنِهِ. وَقَدْ تَقَدَّمَ «١». الثَّالِثُ: أَنَّهَا تُحَدِّثُ بِقِيَامِ السَّاعَةِ إِذَا قَالَ الْإِنْسَانُ مَا لَهَا؟ قَالَهُ ابْنُ مَسْعُودٍ. فَتُخْبِرُ أَنَّ أَمْرَ الدُّنْيَا قَدِ انْقَضَى، وَأَمْرَ الْآخِرَةِ قَدْ أَتَى. فَيَكُونُ ذَلِكَ مِنْهَا جَوَابًا لَهُمْ عِنْدَ سُؤَالِهِمْ، وَوَعِيدًا لِلْكَافِرِ، وَإِنْذَارًا لِلْمُؤْمِنِ. وَفِي حَدِيثِهَا بِأَخْبَارِهَا ثَلَاثَةُ أَقَاوِيلَ: أَحَدُهَا- أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى يَقْلِبُهَا حَيَوَانًا نَاطِقًا، فَتَتَكَلَّمُ بِذَلِكَ. الثَّانِي- أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى يُحْدِثُ فِيهَا الْكَلَامَ. الثَّالِثُ: أَنَّهُ يَكُونُ مِنْهَا بَيَانٌ يَقُومُ مَقَامَ الْكَلَامِ. قَالَ الطَّبَرِيُّ: تُبَيِّنُ أَخْبَارَهَا بِالرَّجَّةِ وَالزَّلْزَلَةِ وَإِخْرَاجِ الْمَوْتَى. (بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحى لَها) أَيْ إِنَّهَا تُحَدِّثُ أَخْبَارَهَا بِوَحْيِ اللَّهِ لَها، أَيْ إِلَيْهَا. وَالْعَرَبُ تَضَعُ لَامَ الصِّفَةِ مَوْضِعَ (إِلَى). قَالَ الْعَجَّاجُ يَصِفُ الْأَرْضَ:
İkincisi: Dışarı çıkardığı ağırlıklarıyla haberlerini anlatır; bunu Yahyâ b. Sellâm söylemiştir. Bu da onun kıyamet alametlerinin sarsıntısı olduğunu ileri sürenlerin görüşüdür. Derim ki: Bu anlamda İbn Mes'ûd'dan Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğuna dair bir hadis rivayet edilmiştir: (Bir kulun eceli bir yerde ise, ihtiyaç onu oraya sevk eder; nihayet izinin son noktasına ulaştığında Allah onun canını alır. Kıyamet günü yeryüzü şöyle der: 'Rabbim! İşte bu, bana emanet ettiğin şeydir'). Bunu İbn Mâce Sünen'inde tahric etmiştir. Ve daha önce geçmişti «١». Üçüncüsü: İnsan 'Ona ne oluyor?' dediğinde kıyametin koptuğunu haber verir; bunu İbn Mes'ûd söylemiştir. Böylece dünya işinin bittiğini, ahiret işinin ise geldiğini haber verir. Bu durum, yerin onların sormasına bir cevap, kâfir için bir tehdit, mümin için ise bir uyarı olur. Yerin haberlerini anlatması hususunda üç görüş vardır: Birincisi: Yüce Allah onu konuşan bir canlıya dönüştürür ve böylece konuşur. İkincisi: Yüce Allah onda konuşmayı yaratır. Üçüncüsü: Ondan konuşma yerine geçen bir açıklama/belirti meydana gelir. Taberî şöyle demiştir: Çalkalanması, sarsılması ve ölüleri çıkarması ile haberlerini beyan eder. { بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحى لَها } “Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir”; yani o, Allah'ın kendisine vahyetmesiyle haberlerini anlatır; { لَهَا } yani { إِلَيْهَا } (ona) demektir. Araplar harf-i cer olan lâm'ı (إِلَى) yerine koyarlar. el-Accâc yeri tavsif ederek şöyle demiştir:
25145. Metin
وَحَى لَهَا الْقَرَارَ فَاسْتَقَرَّتْ ... وَشَدَّهَا بِالرَّاسِيَاتِ الثُّبَّتْ
Ona durulup yerleşmeyi vahyetti de yerleşti... Ve onu sabit duran dağlarla sağlamlaştırdı.
25146. Metin
وَهَذَا قَوْلُ أَبِي عُبَيْدَةَ: أَوْحى لَها أَيْ إِلَيْهَا. وَقِيلَ: أَوْحى لَها أَيْ أَمَرَهَا، قَالَهُ مُجَاهِدٌ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: أَوْحى لَها أَيْ قَالَ لَهَا. وَقَالَ: سَخَّرَهَا. وَقِيلَ: الْمَعْنَى يَوْمَ تَكُونُ الزَّلْزَلَةُ، وَإِخْرَاجُ الْأَرْضِ أَثْقَالَهَا، تُحَدِّثُ الْأَرْضُ أَخْبَارَهَا، مَا كَانَ عَلَيْهَا مِنَ الطَّاعَاتِ وَالْمَعَاصِي، وَمَا عُمِلَ عَلَى ظَهْرِهَا مِنْ خَيْرٍ وَشَرٍّ. وَرُوِيَ ذَلِكَ عَنِ الثَّوْرِيِّ وَغَيْرِهِ. (يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ أَشْتاتاً) أَيْ فِرَقًا، جَمْعُ شَتٍّ. قِيلَ: عَنْ مَوْقِفِ الْحِسَابِ، فَرِيقٌ يَأْخُذُ جِهَةَ الْيَمِينِ إِلَى الْجَنَّةِ، وَفَرِيقٌ آخَرُ يَأْخُذُ جِهَةَ الشِّمَالِ إِلَى النَّارِ، كما قال تعالى: يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ «٢» [الروم: ١٤] يَوْمَئِذٍ يَصَّدَّعُونَ»
Bu, Ebû Ubeyde'nin görüşüdür: { أَوْحى لَها } yani { إِلَيْهَا } (ona) demektir. { أَوْحى لَها } yani ona emretti, denildiği de söylenmiştir; bunu Mücâhid söylemiştir. es-Süddî ise: { أَوْحى لَها } yani ona söyledi, demiştir. [Bir başkası da]: Onu boyun eğdirdi (teshir etti), demiştir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Sarsıntının ve yerin ağırlıklarını dışarı çıkarmasının gerçekleştiği gün, yer haberlerini; üzerinde işlenen itaat ve isyanları, sırtında yapılan hayır ve şerri anlatır. Bu, Sevrî ve başkalarından rivayet edilmiştir. { يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ أَشْتاتاً } “O gün insanlar bölük bölük fırlayıp çıkarlar” yani fırkalar halinde; { أَشْتَاتًا } lafzı "şett" kelimesinin çoğuludur. Hesap yerinden [ayrılırlar] denilmiştir; bir fırka sağ tarafa, cennete doğru yönelir; diğer bir fırka ise sol tarafa, cehenneme doğru yönelir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ } «٢» [er-Rûm: 14] “O gün [inananlar ve inkârcılar] birbirinden ayrılırlar.” { يَوْمَئِذٍ يَصَّدَّعُونَ }
25147. Metin
[الروم: ٤٣]. وَقِيلَ: يَرْجِعُونَ عَنِ الْحِسَابِ بَعْدَ فَرَاغِهِمْ مِنَ الحساب. أَشْتاتاً
12[er-Rûm: 43]3. Şöyle de denilmiştir: Hesapları bittikten sonra hesaptan [hesap yerinden] geri dönerler. { أَشْتاتاً }
25148. Metin
يَعْنِي فِرَقًا فِرَقًا. (لِيُرَوْا أَعْمالَهُمْ) يَعْنِي ثَوَابَ أَعْمَالِهِمْ. وَهَذَا كَمَا رُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: (مَا مِنْ أَحَدٍ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِلَّا وَيَلُومُ نَفْسَهُ، فَإِنْ كَانَ مُحْسِنًا فَيَقُولُ: لِمَ لَا ازْدَدْتُ إِحْسَانًا؟ وَإِنْ كَانَ غَيْرَ ذَلِكَ يَقُولُ: لِمَ لَا نَزَعْتُ عَنِ الْمَعَاصِي (؟ وَهَذَا عِنْدَ مُعَايَنَةِ الثَّوَابِ وَالْعِقَابِ. وَكَانَ ابْنُ عَبَّاسٍ يَقُولُ: أَشْتاتاً مُتَفَرِّقِينَ عَلَى قَدْرِ أَعْمَالِهِمْ أَهْلُ الْإِيمَانِ عَلَى حِدَةٍ، وَأَهْلُ كُلِّ دِينٍ عَلَى حِدَةٍ. وَقِيلَ: هَذَا الصُّدُورُ، إِنَّمَا هُوَ عِنْدَ النُّشُورِ، يُصْدَرُونَ أَشْتَاتًا مِنَ الْقُبُورِ، فَيُصَارُ بِهِمْ إِلَى مَوْقِفِ الْحِسَابِ، لِيُرَوْا أَعْمَالَهُمْ فِي كُتُبِهِمْ، أَوْ لِيُرَوْا جَزَاءَ أَعْمَالِهِمْ، فَكَأَنَّهُمْ وَرَدُوا الْقُبُورَ فَدُفِنُوا فِيهَا، ثُمَّ صَدَرُوا عَنْهَا. وَالْوَارِدُ: الْجَائِي. وَالصَّادِرُ: الْمُنْصَرِفُ. أَشْتاتاً أَيْ يُبْعَثُونَ مِنْ أَقْطَارِ الْأَرْضِ. وَعَلَى الْقَوْلِ الْأَوَّلِ فِيهِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ، مَجَازُهُ: تُحَدِّثُ أَخْبَارَهَا، بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحَى لَهَا، لِيُرَوْا أَعْمَالَهَمْ. وَاعْتَرَضَ قَوْلُهُ يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ أَشْتاتاً مُتَفَرِّقِينَ عَنْ مَوْقِفِ الْحِسَابِ. وَقِرَاءَةُ الْعَامَّةِ لِيُرَوْا بِضَمِّ الْيَاءِ، أَيْ لِيُرِيَهُمُ اللَّهُ أَعْمَالَهُمْ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَالزُّهْرِيُّ وقتادة والأعرج ونصر ابن عَاصِمٍ وَطَلْحَةُ بِفَتْحِهَا، وَرُوِيَ ذَلِكَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ.
yani grup grup, bölük bölük demektir. { لِيُرَوْا أَعْمالَهُمْ } “amellerini görsünler diye” yani amellerinin karşılığını [görsünler diye]. Bu, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet edilen şu hadis gibidir; o şöyle buyurmuştur: (Kıyamet günü nefsini kınamayacak hiçbir kimse yoktur; eğer iyilik yapan biriyse: 'Niçin iyiliğimi daha da artırmadım?' der; şayet bundan başkasıysa: 'Niçin günahlardan vazgeçmedim?' der). Bu durum ise sevap ve cezanın müşahede edilmesi anındadır. İbn Abbâs şöyle derdi: { أَشْتاتاً } amellerinin derecesine göre ayrılmış olarak; iman ehli ayrı bir yerde, her dinin ehli de ayrı bir yerde [fırlayıp çıkarlar]. Bu çıkışın ancak yeniden diriliş (nüşûr) esnasında olduğu da söylenmiştir; kabirlerinden dağınık fırkalar halinde çıkarılırlar, sonra da amellerini kitaplarında görsünler yahut amellerinin cezasını/karşılığını görsünler diye hesap yerine sevk edilirler. Sanki onlar kabirlere varmışlar ve oraya gömülmüşler, sonra da oradan çıkmışlardır. Vârid (varan): Gelen kimsedir; sâdir (çıkan) ise: Dönüp giden kimsedir. { أَشْتاتاً } yani yeryüzünün dört bir yanından diriltilirler. Birinci görüşe göre ise burada takdim ve tehir vardır; mecazi anlamı şöyledir: Amellerini görsünler diye, Rabbinin ona vahyetmesi sebebiyle yer haberlerini anlatır. { يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ أَشْتاتاً } “O gün insanlar hesap yerinden ayrılmış olarak bölük bölük çıkarlar” buyruğu ise araya girmiş bir cümledir (itiraziyye). Genel kıraat ehlinin okuyuşu, { لِيُرَوْا } kelimesinde yâ harfinin zammesi iledir; yani Allah onlara amellerini göstersin diye demektir. Hasan, Zührî, Katâde, el-A'rec, Nasr b. Âsım ve Talha ise yâ'nın fethası ile [liyerav şeklinde] okumuşlardır; bu da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet edilmiştir.
25149. Metin
[سورة الزلزلة (٩٩): الآيات ٧ الى ٨]
[Zilzâl Suresi (99): Ayetler 7-8]
25150. Metin
فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ (٧) وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ (٨)
{ فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ (٧) وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ (٨) } “Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onu görür. Kim de zerre ağırlığınca bir şer işlerse, onu görür.” (7-8)
25151. Metin
فِيهِ ثَلَاثُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ) كَانَ ابْنُ عَبَّاسٍ يَقُولُ: مَنْ يَعْمَلْ مِنَ الْكُفَّارِ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ فِي الدُّنْيَا، وَلَا يُثَابُ عَلَيْهِ فِي الْآخِرَةِ، وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ مِنْ شَرٍّ عُوقِبَ عَلَيْهِ فِي الْآخِرَةِ، مَعَ عِقَابِ الشِّرْكِ، ومن يعمل مثقال ذرة من شر من الْمُؤْمِنِينَ يَرَهُ فِي الدُّنْيَا، وَلَا يُعَاقَبُ عَلَيْهِ فِي الْآخِرَةِ إِذَا مَاتَ، وَيُتَجَاوَزُ عَنْهُ، وَإِنْ عَمِلَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ مِنْ خَيْرٍ يُقْبَلُ مِنْهُ، وَيُضَاعَفُ لَهُ فِي الْآخِرَةِ. وَفِي بَعْضِ الْحَدِيثِ: (الذَّرَّةُ لَا زِنَةَ لَهَا) وَهَذَا مَثَلٌ ضَرَبَهُ اللَّهُ تَعَالَى: أَنَّهُ لَا يَغْفُلُ مِنْ عَمَلِ ابْنِ آدَمَ صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً. وَهُوَ مِثْلُ قوله تعالى:
Bunda üç mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın: { فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ } “Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onu görür” buyruğudur. İbn Abbâs şöyle derdi: Kâfirlerden kim zerre ağırlığınca hayır işlerse onu dünyada görür, ahirette ise ona bir sevap verilmez; kim de zerre ağırlığınca şer işlerse, şirk cezasıyla birlikte ahirette onunla cezalandırılır. Müminlerden kim zerre ağırlığınca şer işlerse onu dünyada görür; öldüğü zaman ahirette onunla cezalandırılmaz ve bağışlanır; eğer zerre ağırlığınca hayır işlerse bu kendisinden kabul edilir ve ahirette kendisi için kat kat artırılır. Bazı hadislerde: (Zerre için bir ağırlık/tartı yoktur) denilmiştir. Bu, Yüce Allah'ın verdiği bir misaldir; yani O, Âdemoğlunun amelinden ne küçüğünü ne de büyüğünü gözden kaçırmaz. Bu, Yüce Allah'ın şu buyruğu gibidir:
25152. Metin
إِنَّ اللَّهَ لا يَظْلِمُ مِثْقالَ ذَرَّةٍ «١» [النساء: ٤٠]. وَقَدْ تَقَدَّمَ الْكَلَامُ هُنَاكَ فِي الذَّرِّ، وَأَنَّهُ لَا وَزْنَ لَهُ. وَذَكَرَ بَعْضُ أَهْلِ اللُّغَةِ أَنَّ الذَّرَّ: أَنْ يَضْرِبَ الرَّجُلُ بِيَدِهِ عَلَى الْأَرْضِ، فَمَا عَلِقَ بِهَا مِنَ التُّرَابِ فَهُوَ الدر، وَكَذَا قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: إِذَا وَضَعْتَ يَدَكَ عَلَى الْأَرْضِ وَرَفَعْتَهَا، فَكُلُّ وَاحِدٍ مِمَّا لَزِقَ بِهِ مِنَ التُّرَابِ ذَرَّةٌ. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ الْقُرَظِيُّ: فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ مِنْ خير من كافر، يرى «٢» ثَوَابَهُ فِي الدُّنْيَا، فِي نَفْسِهِ وَمَالِهِ وَأَهْلِهِ وَوَلَدِهِ، حَتَّى يَخْرُجَ مِنَ الدُّنْيَا وَلَيْسَ لَهُ عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ. وَمَنْ يَعْمَلْ، مِثْقَالَ ذَرَّةٍ من شر من مؤمن، يرى «٣» عُقُوبَتَهُ فِي الدُّنْيَا، فِي نَفْسِهِ وَمَالِهِ وَوَلَدِهِ وَأَهْلِهِ، حَتَّى يَخْرُجَ مِنَ الدُّنْيَا وَلَيْسَ لَهُ عِنْدَ اللَّهِ شَرٌّ. دَلِيلُهُ مَا رَوَاهُ الْعُلَمَاءُ الْأَثْبَاتُ مِنْ حَدِيثِ أَنَسٍ: أَنَّ هَذِهِ الْآيَةُ نَزَلَتْ عَلَى النَّبِيِّ ﷺ وَأَبُو بَكْرٍ يَأْكُلُ، فَأَمْسَكَ وَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، وَإِنَّا لَنُرَى مَا عَمِلْنَا مِنْ خَيْرٍ وَشَرٍّ؟ قَالَ: (مَا رَأَيْتَ مِمَّا تَكْرَهُ فَهُوَ مَثَاقِيلُ ذَرِّ الشَّرِّ، وَيُدَّخَرُ لَكُمْ مَثَاقِيلُ ذَرِّ الْخَيْرِ، حَتَّى تُعْطَوْهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ (. قَالَ أَبُو إِدْرِيسَ: إِنَّ مِصْدَاقَهُ فِي كِتَابِ اللَّهِ: وَما أَصابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِما كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ، وَيَعْفُوا عَنْ كَثِيرٍ «٤» [الشورى: ٣٠]. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: نَزَلَتْ فِي رَجُلَيْنِ، وَذَلِكَ أَنَّهُ لما نزل وَيُطْعِمُونَ الطَّعامَ عَلى حُبِّهِ «٥» [الإنسان: ٨] كَانَ أَحَدُهُمْ يَأْتِيهِ السَّائِلُ، فَيَسْتَقِلُّ أَنْ يُعْطِيَهُ التَّمْرَةَ وَالْكِسْرَةَ وَالْجَوْزَةَ «٦». وَكَانَ الْآخَرُ يَتَهَاوَنُ بِالذَّنْبِ الْيَسِيرِ، كَالْكَذْبَةِ وَالْغِيبَةِ وَالنَّظْرَةِ، وَيَقُولُ: إِنَّمَا أَوْعَدَ اللَّهُ النَّارَ عَلَى الْكَبَائِرِ، فَنَزَلَتْ تُرَغِّبُهُمْ فِي الْقَلِيلِ مِنَ الْخَيْرِ أَنْ يُعْطُوهُ، فَإِنَّهُ يُوشِكُ أن يكثر، ويحدرهم الْيَسِيرَ مِنَ الذَّنْبِ، فَإِنَّهُ يُوشِكُ أَنْ يَكْثُرَ، وَقَالَهُ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ. وَالْإِثْمُ الصَّغِيرُ فِي عَيْنِ صَاحِبِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْظَمُ مِنَ الْجِبَالِ، وَجَمِيعُ مَحَاسِنِهِ أَقَلُّ فِي عَيْنِهِ مِنْ كُلِّ شي. الثَّانِيَةُ- قِرَاءَةُ الْعَامَّةِ (يَرَهُ) بِفَتْحِ الْيَاءِ فِيهِمَا. وقرا الجحدري والسلمى وعيسى ابن عُمَرَ وَأَبَانُ عَنْ عَاصِمٍ: (يُرَهُ) بِضَمِّ الْيَاءِ، أَيْ يُرِيهِ اللَّهُ إِيَّاهُ. وَالْأَوْلَى الِاخْتِيَارُ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى: يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَراً «٧» [آل عمران: ٣٠] الآية. وسكن الهاء في قوله (يره)
{ إِنَّ اللَّهَ لا يَظْلِمُ مِثْقالَ ذَرَّةٍ } “Şüphesiz Allah zerre ağırlığınca [bile] haksızlık etmez”1 [en-Nisâ 4/40]. Orada zerre hakkında ve onun bir ağırlığı olmadığına dair açıklamalar geçmişti. Bazı lügat âlimleri zerreyi şöyle zikretmişlerdir: Zerre; kişinin elini toprağa vurmasıdır, eline yapışan toprak ne ise işte o zerredir. İbn Abbâs da şöyle demiştir: Elini yere koyup kaldırdığında, ona yapışan toprağın her bir parçası bir zerredir. Muhammed b. Ka‘b el-Kurazî ise şöyle demiştir: Kâfirden kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onun sevabını2 dünyada kendi nefsinde, malında, ailesinde ve evladında görür; nihayet dünyadan çıktığında Allah katında hiçbir hayrı kalmaz. Müminlerden kim de zerre ağırlığınca bir şer işlerse, onun cezasını3 dünyada kendi nefsinde, malında, evladında ve ailesinde görür; nihayet dünyadan çıktığında Allah katında hiçbir şerri [cezası] kalmaz. Bunun delili, sika (güvenilir) âlimlerin Enes'ten rivayet ettiği şu hadistir: Bu ayet Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'e indiğinde Ebû Bekir yemek yiyordu. [Yemeyi] bıraktı ve: “Ey Allah'ın Resûlü! Gerçekten biz işlediğimiz hayrı da şerri de görecek miyiz?” dedi. [Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle buyurdu: «Hoşlanmadığın şeylerden gördüklerin, şerrin zerre ağırlıklarıdır. Hayrın zerre ağırlıkları ise kıyamet gününde size verilmek üzere biriktirilir.» Ebû İdrîs şöyle demiştir: Şüphesiz bunun Allah'ın Kitabı'ndaki tasdiki şudur: { وَما أَصابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِما كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ، وَيَعْفُوا عَنْ كَثِيرٍ } “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizin kazandığı [günahlar] yüzündendir. O, çoğunu da affeder”4 [eş-Şûrâ 42/30]. Mukâtil ise şöyle demiştir: [Bu ayet] iki adam hakkında inmiştir. Şöyle ki: { وَيُطْعِمُونَ الطَّعامَ عَلى حُبِّهِ } “Ona duydukları sevgiye rağmen yemeği yedirirler”5 [el-İnsân 76/8] ayeti indiğinde onlardan birine yoksul bir kimse gelir, o da ona bir hurma, bir lokma ekmek veya bir ceviz6 vermeyi azımsardı. Diğeri ise yalan, gıybet ve [harama] bakmak gibi küçük günahları hafife alır ve: “Allah ateşi ancak büyük günahlar için vadetmiştir” derdi. Bunun üzerine onları verecekleri azıcık hayra teşvik etmek —çünkü onun çoğalması pek yakındır— ve küçük günahtan sakındırmak —çünkü onun da çoğalması pek yakındır— amacıyla bu ayet indi. Bunu Saîd b. Cübeyr de söylemiştir. Küçük günah kıyamet gününde sahibinin gözünde dağlardan daha büyüktür; bütün iyilikleri ise gözünde her şeyden daha azdır. İkincisi: Genel kıraat her iki yerde de { يَرَهُ } şeklinde yâ harfinin fethasıyladır. el-Cahderî, es-Sülemî, Îsâ b. Ömer ve Âsım'dan [rivayetle] Ebân ise yâ harfinin zammesiyle { يُرَهُ } şeklinde okumuşlardır; yani “Allah onu kendisine gösterir” demektir. Birinci [kıraat] tercihe daha şayandır; çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: { يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَراً } “Herkesin yaptığı her hayrı hazır bulacağı o günde...”7 [Âl-i İmrân 3/30] ayeti. { يره } lafzındaki he harfini ise sakin kılmıştır...
25153. Metin
فِي الْمَوْضِعَيْنِ هِشَامٌ. وَكَذَلِكَ رَوَاهُ الْكِسَائِيُّ عَنْ أَبِي بَكْرٍ وَأَبِي حَيْوَةَ وَالْمُغِيرَةِ. وَاخْتَلَسَ يَعْقُوبُ وَالزُّهْرِيُّ وَالْجَحْدَرِيُّ وَشَيْبَةُ. وَأَشْبَعَ الْبَاقُونَ. وَقِيلَ يَرَهُ أَيْ يَرَى جَزَاءَهُ، لِأَنَّ مَا عَمِلَهُ قَدْ مَضَى وَعُدِمَ فَلَا يُرَى. وَأَنْشَدُوا:
her iki yerde de Hişâm sükûn ile okumuştur. el-Kisâî de Ebû Bekir, Ebû Hayve ve el-Mugîre'den bu şekilde rivayet etmiştir. Ya'kûb, ez-Zührî, el-Cahderî ve Şeybe ise [he harfini] ihtilas ile (kısaltarak) okumuşlardır. Geri kalanlar ise işba ile (uzatarak) okumuşlardır. { يَرَهُ } yani onun karşılığını görür, denilmiştir; çünkü işlediği amel geçmiş ve yok olmuştur, dolayısıyla bizzat kendisi görülmez. Şairler şöyle demiştir:
25154. Metin
إِنَّ مَنْ يَعْتَدِي وَيَكْسِبُ إِثْمًا ... وَزْنَ مِثْقَالِ ذَرَّةٍ سَيَرَاهُ
Şüphesiz haddi aşan ve bir günah kazanan kimse, ... Zerre ağırlığınca olsa bile onu görecektir.
25155. Metin
وَيُجَازَى بِفِعْلِهِ الشَّرَّ شَرًّا ... وَبِفِعْلِ الْجَمِيلِ أَيْضًا جَزَاهُ
Ve kötü fiiline karşılık şerle cezalandırılır, ... Güzel fiiline karşılık da yine onun mükâfatını görür.
25156. Metin
هَكَذَا قَوْلُهُ تَبَارَكَ رَبِّي ... فِي إِذَا زُلْزِلَتْ وَجَلَّ ثَنَاهُ
İzâ Zülzilet suresinde Yüce Rabbimin buyruğu böyledir, ... Ve O'nun övgüsü pek yücedir.
25157. Metin
الثَّالِثَةُ- قَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ: هَذِهِ أَحْكَمُ آيَةٍ فِي الْقُرْآنِ، وَصَدَقَ. وَقَدِ اتَّفَقَ الْعُلَمَاءُ عَلَى عُمُومِ هَذِهِ الْآيَةِ، الْقَائِلُونَ بِالْعُمُومِ وَمَنْ لَمْ يَقُلْ بِهِ. وَرَوَى كَعْبُ الْأَحْبَارِ أَنَّهُ قَالَ: لَقَدْ أَنْزَلَ اللَّهُ عَلَى مُحَمَّدٍ آيَتَيْنِ أَحْصَتَا مَا فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ وَالزَّبُورِ وَالصُّحُفِ: فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ. وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ. قَالَ الشَّيْخُ أَبُو مَدْيَنَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ قَالَ: فِي الْحَالِ قَبْلَ الْمَآلِ. وَكَانَ النَّبِيُّ ﷺ يُسَمِّي هَذِهِ الْآيَةَ الْآيَةَ الْجَامِعَةَ الْفَاذَّةَ، كَمَا فِي الصَّحِيحِ لَمَّا سُئِلَ عَنِ الْحُمُرِ وَسَكَتَ عَنِ الْبِغَالِ، وَالْجَوَابُ فِيهِمَا وَاحِدٌ، لِأَنَّ الْبَغْلَ وَالْحِمَارَ لَا كَرَّ فِيهِمَا وَلَا فَرَّ، فَلَمَّا ذَكَرَ النَّبِيُّ ﷺ مَا فِي الْخَيْلِ مِنَ الْأَجْرِ الدَّائِمِ، وَالثَّوَابِ الْمُسْتَمِرِّ، سَأَلَ السَّائِلُ عَنِ الْحُمُرِ، لِأَنَّهُمْ لَمْ يَكُنْ عِنْدَهُمْ يَوْمَئِذٍ بَغْلٌ، وَلَا دَخَلَ الْحِجَازَ مِنْهَا إِلَّا بَغْلَةُ النَّبِيِّ ﷺ" الدُّلْدُلُ"، الَّتِي أَهْدَاهَا لَهُ الْمُقَوْقِسُ، فَأَفْتَاهُ فِي الْحَمِيرِ بِعُمُومِ الْآيَةِ، وَإِنَّ فِي الْحِمَارِ مَثَاقِيلَ ذَرٍّ كَثِيرَةً، قَالَهُ ابْنُ الْعَرَبِيِّ. وَفِي الْمُوَطَّأِ: أَنَّ مِسْكِينًا اسْتَطْعَمَ عَائِشَةَ أُمَّ الْمُؤْمِنِينَ وَبَيْنَ يَدَيْهَا عِنَبٌ، فَقَالَتْ لِإِنْسَانٍ: خُذْ حَبَّةً فَأَعْطِهِ إِيَّاهَا. فَجَعَلَ يَنْظُرُ إِلَيْهَا ويعجب، فقال: أَتَعْجَبُ! كَمْ تَرَى فِي هَذِهِ الْحَبَّةِ مِنْ مِثْقَالِ ذَرَّةٍ. وَرُوِيَ عَنْ سَعْدِ بْنِ أَبِي وَقَّاصٍ: أَنَّهُ تَصَدَّقَ بِتَمْرَتَيْنِ، فَقَبَضَ السَّائِلُ يَدَهُ، فَقَالَ لِلسَّائِلِ: وَيَقْبَلُ اللَّهُ مِنَّا مَثَاقِيلَ الذَّرِّ، وَفِي التَّمْرَتَيْنِ مَثَاقِيلُ ذَرٍّ كَثِيرَةٍ. وَرَوَى الْمُطَّلِبُ بْنُ حَنْطَبٍ: أَنَّ أَعْرَابِيًّا سَمِعَ النَّبِيَّ ﷺ يَقْرَؤُهَا فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَمِثْقَالَ ذَرَّةٍ! قَالَ: (نَعَمْ) فَقَالَ الْأَعْرَابِيُّ: وا سوأتاه! مِرَارًا: ثُمَّ قَامَ وَهُوَ يَقُولُهَا، فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ
Üçüncüsü: İbn Mes'ûd şöyle demiştir: Bu, Kur'an'daki en muhkem ayettir; ve doğru söylemiştir. Gerek umumu kabul edenler gerekse etmeyenler olsun, âlimler bu ayetin umum ifade ettiği üzerinde ittifak etmişlerdir. Kâ'bü'l-Ahbâr'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah Teâlâ Muhammed'e, Tevrat, İncil, Zebur ve sahifelerde bulunanları toplayıp sayan iki ayet indirmiştir: { فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ } “Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onu görür. Kim de zerre ağırlığınca bir şer işlerse, onu görür.” Şeyh Ebû Medyen, Yüce Allah'ın: { فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ } “Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onu görür” buyruğu hakkında şöyle demiştir: Akıbetten önce peşinen hâl içinde görür. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bu ayeti, Sahih'te geçtiği üzere eşekler sorulup da katırlar hakkında sustuğunda, 'kapsayıcı ve eşsiz ayet' olarak isimlendirirdi. İkisi hakkındaki cevap da birdir; çünkü ne katırda ne de eşekte hücum ve ric'at (savaşta hamle) vardır. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem atta bulunan sürekli ecir ve kesintisiz sevabı zikredince, soran kimse eşekleri sordu; çünkü o gün onların yanında katır yoktu ve Mukavkıs'ın kendisine hediye ettiği Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in "Düldül" adlı katırı dışında Hicaz'a katır girmemişti. Bunun üzerine eşekler hakkında bu ayetin umumiliğini fetva olarak verdi; şüphesiz eşekte de pek çok zerre ağırlıkları vardır; bunu İbnü'l-Arabî söylemiştir. el-Muvatta'da yer aldığına göre: Müminlerin annesi Âişe'nin önünde üzüm varken bir yoksul yiyecek istedi. [Âişe] bir adama: 'Bir tane al ve ona ver' dedi. Adam ona bakıp hayret etmeye başladı. Âişe şöyle dedi: 'Şaşıyor musun! Bu tanede nice zerre ağırlıkları olduğunu görüyorsun'. Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan da rivayet edildiğine göre o, iki hurma sadaka verdi; isteyen kimse elini çekti. Bunun üzerine Sa'd isteyene şöyle dedi: 'Allah bizden zerre ağırlıklarını da kabul buyurur; iki hurmada ise pek çok zerre ağırlığı vardır'. el-Muttalib b. Hantab'dan rivayet edildiğine göre: Bir bedevi Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in bunu okuduğunu işitti ve: 'Ey Allah'ın Resûlü! Zerre ağırlığınca mı?' dedi. 'Evet' buyurdu. Bedevi defalarca: 'Yazıklar olsun bana!' dedi; sonra bunu söyleyerek kalkıp gitti. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu
25158. Metin
عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: (لَقَدْ دَخَلَ قَلْبَ الْأَعْرَابِيِّ الْإِيمَانُ). وَقَالَ الْحَسَنُ: قَدِمَ صَعْصَعَةُ عَمُّ الْفَرَزْدَقِ «١» عَلَى النَّبِيِّ ﷺ، فَلَمَّا سَمِعَ فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقالَ ذَرَّةٍ الْآيَاتِ، قَالَ: لَا أُبَالِي أَلَّا أَسْمَعَ مِنَ الْقُرْآنِ غَيْرَهَا، حَسْبِي، فَقَدِ انْتَهَتِ الْمَوْعِظَةُ، ذَكَرَهُ الثَّعْلَبِيُّ. وَلَفْظُ الْمَاوَرْدِيِّ: وروى أن صعصعة ابن نَاجِيَةَ جَدَّ الْفَرَزْدَقِ أَتَى النَّبِيَّ ﷺ يَسْتَقْرِئُهُ، فَقَرَأَ عَلَيْهِ هَذِهِ الْآيَةَ، فَقَالَ صَعْصَعَةُ: حَسْبِي حَسْبِي، إِنْ عَمِلْتُ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا رَأَيْتُهُ. وَرَوَى مَعْمَرٌ عَنْ زَيْدِ ابن أَسْلَمَ: أَنَّ رَجُلًا جَاءَ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ فَقَالَ: عَلِّمْنِي مِمَّا عَلَّمَكَ اللَّهُ. فَدَفَعَهُ إِلَى رَجُلٍ يُعَلِّمُهُ، فَعَلَّمَهُ إِذا زُلْزِلَتِ- حَتَّى إِذَا بَلَغَ- فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ. وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ قَالَ: حَسْبِي. فَأُخْبِرَ النَّبِيُّ ﷺ فَقَالَ: (دَعُوهُ فَإِنَّهُ قَدْ فَقِهَ). وَيُحْكَى أَنَّ أَعْرَابِيًّا أَخَّرَ خَيْراً يَرَهُ فَقِيلَ: قَدَّمْتَ وَأَخَّرْتَ. فَقَالَ:
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: (Şüphesiz bedevinin kalbine iman girdi). Hasan şöyle demiştir: Farazdak'ın amcası «١» Sa'saa, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzuruna geldi. { فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقالَ ذَرَّةٍ } ayetlerini işitince: 'Kur'an'dan bundan başkasını işitmesem de aldırmam; bu bana yeter, öğüt nihayete ermiştir' dedi; bunu Sa'lebî zikretmiştir. el-Mâverdî'nin lafzı ise şöyledir: Farazdak'ın dedesi Sa'saa b. Nâciye'nin, kendisine Kur'an okutması için Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e geldiği rivayet edilmiştir. Ona bu ayeti okuyunca Sa'saa: 'Bana yeter, bana yeter! Zerre ağırlığınca şer işlesem onu göreceğim' demiştir. Ma'mer, Zeyd b. Eslem'den rivayet etmiştir: Bir adam Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip: 'Allah'ın sana öğrettiğinden bana öğret' dedi. Onu kendisine öğretmesi için bir adama teslim etti. O da ona { إِذا زُلْزِلَتِ } suresini öğretti; nihayet: { فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ } “Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onu görür. Kim de zerre ağırlığınca bir şer işlerse, onu görür.” ayetine ulaşınca adam: 'Bana yeter' dedi. Bu durum Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e bildirilince: (Onu bırakın, şüphesiz o derin bir anlayışa kavuştu) buyurdu. Rivayet edildiğine göre bir bedevi { خَيْراً يَرَهُ } ifadesini sona bıraktı. Kendisine: 'Öne aldın ve geriye bıraktın' denilince şöyle dedi:
25159. Metin
خُذَا بَطْنَ هَرْشَى أَوْ قَفَاهَا فَإِنَّهُ ... كِلَا جَانِبَيْ هَرْشَى لَهُنَّ طريق «٢»
Herşâ'nın ister önünü tutun ister arkasını, zira... Herşâ'nın iki tarafı da develer için bir yoldur «٢».