[Tekâsür Suresi Tefsiri]

Kurtubî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

25272. Metin

تَفْسِيرُ سُورَةِ" التَّكَاثُرِ" وَهِيَ مَكِّيَّةٌ فِي قَوْلِ جَمِيعِ الْمُفَسِّرِينَ. وَرَوَى الْبُخَارِيُّ أَنَّهَا مَدَنِيَّةٌ. وَهِيَ ثمان آيات بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Tekâsür Suresi'nin tefsiridir. Bütün müfessirlerin görüşüne göre Mekkîdir. Buhârî ise Medenî olduğunu rivayet etmiştir. Sekiz ayettir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

25273. Metin

[سورة التكاثر (١٠٢): الآيات ١ الى ٢]

[Tekâsür Suresi (102): Ayetler 1 ila 2]

25274. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

25275. Metin

أَلْهاكُمُ التَّكاثُرُ (١) حَتَّى زُرْتُمُ الْمَقابِرَ (٢)

{ أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ (١) حَتَّى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ (٢) } “Çoklukla övünmek sizi oyaladı. Nihayet kabirleri ziyaret ettiniz.”

25276. Metin

فِيهِ خَمْسُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تعالى (ألهاكم التكاثر) أَلْهاكُمُ شغلكم. قال:

Bunda beş mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın { أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ } “Çoklukla övünmek sizi oyaladı” buyruğudur. Elhâküm (أَلْهَاكُمْ), sizi meşgul etti [demektir]. Şair şöyle demiştir:

25277. Metin

فَأَلْهَيْتُهَا عَنْ ذِي تَمَائِمِ مُغْيَلِ «١»

«Onu muskalar takınmış süt emen çocuğundan oyalayıp alıkoydum.» «١»

25278. Metin

أَيْ شَغَلَكُمُ الْمُبَاهَاةُ بِكَثْرَةِ الْمَالِ وَالْعَدَدِ عَنْ طَاعَةِ اللَّهِ، حَتَّى مِتُّمْ وَدُفِنْتُمْ فِي الْمَقَابِرِ. وَقِيلَ أَلْهاكُمُ: أَنْسَاكُمْ. التَّكاثُرُ أَيْ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وَالْحَسَنُ. وَقَالَ قَتَادَةُ: أَيِ التَّفَاخُرُ بِالْقَبَائِلِ وَالْعَشَائِرِ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: أَيْ أَلْهَاكُمُ التَّشَاغُلُ بِالْمَعَاشِ وَالتِّجَارَةِ. يُقَالُ: لَهِيتُ عَنْ كَذَا (بِالْكَسْرِ) أَلْهَى لُهِيًّا وَلِهْيَانًا: إِذَا سَلَوْتُ عَنْهُ، وَتَرَكْتُ ذِكْرَهُ، وَأَضْرَبْتُ عَنْهُ. وَأَلْهَاهُ: أَيْ شَغَلَهُ. وَلَهَّاهُ بِهِ تَلْهِيَةً أَيْ عَلَّلَهُ. وَالتَّكَاثُرُ: الْمُكَاثَرَةُ. قَالَ مُقَاتِلٌ وَقَتَادَةُ وَغَيْرُهُمَا: نَزَلَتْ فِي الْيَهُودِ حِينَ قَالُوا: نَحْنُ أَكْثَرُ مِنْ بَنِي فُلَانٍ، وَبَنُو فُلَانٍ أَكْثَرُ مِنْ بَنِي فُلَانٍ، أَلْهَاهُمْ ذَلِكَ حَتَّى مَاتُوا ضُلَّالًا. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: نَزَلَتْ فِي فَخِذٍ مِنْ الْأَنْصَارِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَمُقَاتِلٌ وَالْكَلْبِيُّ: نَزَلَتْ فِي حَيَّيْنِ مِنْ قُرَيْشٍ: بَنِي عَبْدِ مَنَافٍ، وَبَنِي سَهْمٍ، تَعَادُّوا وَتَكَاثَرُوا بِالسَّادَةِ وَالْأَشْرَافِ فِي الْإِسْلَامِ، فَقَالَ كُلُّ حَيٍّ مِنْهُمْ نَحْنُ أَكْثَرُ سَيِّدًا، وَأَعَزُّ عَزِيزًا، وَأَعْظَمُ نَفَرًا، وَأَكْثَرُ عَائِذًا، فَكَثَرَ بَنُو عَبْدِ مَنَافٍ سَهْمًا. ثُمَّ تَكَاثَرُوا بِالْأَمْوَاتِ، فَكَثَرَتْهُمْ سَهْمٌ، فَنَزَلَتْ أَلْهاكُمُ التَّكاثُرُ بأحيائكم فلم ترضوا

Yani ölüp kabirlere defnedilinceye kadar mal ve sayı çokluğuyla övünmek sizi Allah'a itaatten alıkoyup meşgul etti.1 Elhâküm (أَلْهَاكُمْ) [ifadesinin], 'size unutturdu' [anlamında olduğu] da söylenmiştir. et-Tekâsür (التَّكَاثُرُ) ise mallar ve çocuklar [hususunda çokluk yarışıdır]. Bunu İbn Abbâs ve el-Hasan söylemiştir. Katâde: 'Kabileler ve aşiretlerle övünmektir' demiştir. Dahhâk ise: 'Geçim ve ticaretle meşgul olmak sizi oyaladı' demiştir. Şöyle denilir: Bir şeyi unutup teselli bulduğumda, onu anmayı bıraktığımda ve ondan yüz çevirdiğimde [kesre ile] lehîtü an kezâ elhâ lühiyyen ve lihyânen (لَهِيتُ عَنْ كَذَا أَلْهَى لُهِيًّا وَلِهْيَانًا) denir. Elhâhü (أَلْهَاهُ) ise 'onu meşgul etti' demektir. Lehhâhü bihî telhiyeten (لَهَّاهُ بِهِ تَلْهِيَةً) ifadesi de '[bir şeyle] onu oyalayıp avuttu' anlamına gelir. et-Tekâsür (التَّكَاثُرُ) ise 'mükâsere' (karşılıklı çokluk yarışına girmek) demektir. Mukâtil, Katâde ve başkaları şöyle demişlerdir: [Bu sure], Yahudiler hakkında inmiştir. Onlar: 'Biz filanoğullarından daha çoğuz, filanoğulları da filanoğullarından daha çoktur' demişler ve bu durum, sapkın olarak ölünceye kadar onları oyalamıştı. İbn Zeyd: 'Ensardan bir oymak hakkında inmiştir' demiştir. İbn Abbâs, Mukâtil ve el-Kelbî ise şöyle demişlerdir: Kureyş'ten iki kabile olan Benî Abdümenâf ile Benî Sehm hakkında inmiştir. Bunlar İslâm döneminde efendileri ve ileri gelenleriyle birbirlerine karşı sayı sayıp çokluk yarışına girdiler. Her iki kabile de: 'Bizim efendimiz daha çok, azizimiz daha üstün, topluluğumuz daha büyük, sığınağımız daha fazladır' dedi. Abdümenâfoğulları Sehmoğullarından fazla çıktı. Sonra ölüleriyle çokluk yarışına girdiler; bu defa Sehmoğulları onlardan fazla çıktı. Bunun üzerine [Yüce Allah]: 'Yaşayanlarınızla { أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ } “Çoklukla övünmek sizi oyaladı”, [buna] razı olmadınız...'

25279. Metin

حَتَّى زُرْتُمُ الْمَقابِرَ مُفْتَخِرِينَ بِالْأَمْوَاتِ. وَرَوَى سَعِيدٌ عَنْ قَتَادَةَ قَالَ: كَانُوا يَقُولُونَ نَحْنُ أَكْثَرُ مِنْ بَنِي فُلَانٍ، وَنَحْنُ أَعَدُّ مِنْ بَنِي فُلَانٍ، وَهُمْ كُلُّ يَوْمٍ يَتَسَاقَطُونَ إِلَى آخِرِهِمْ، والله ما زالوا كَذَلِكَ حَتَّى صَارُوا مِنْ أَهْلِ الْقُبُورِ كُلُّهمْ. وَعَنْ عَمْرِو بْنِ دِينَارٍ: حَلَفَ أَنَّ هَذِهِ السُّورَةَ نَزَلَتْ فِي التُّجَّارِ. وَعَنْ شَيْبَانَ عَنْ قَتَادَةَ قَالَ: نَزَلَتْ فِي أَهْلِ الْكِتَابِ. قُلْتُ: الْآيَةُ تَعُمُّ جَمِيعَ مَا ذُكِرَ وَغَيْرِهِ. وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ مُطَرِّفٍ عَنْ أَبِيهِ قَالَ: أَتَيْتُ النَّبِيَّ ﷺ وَهُوَ يَقْرَأُ أَلْهاكُمُ التَّكاثُرُ قَالَ: (يَقُولُ ابْنُ آدَمَ: مَالِي مَالِي! وَهَلْ لَكَ يا بن آدَمَ مِنْ مَالِكَ إِلَّا مَا أَكَلْتَ فَأَفْنَيْتَ، أَوْ لبست فأبليت، أو تصدقت فأمضيت [وما سوى ذلك فذاهب وتاركه للناس «١»]. وَرَوَى الْبُخَارِيُّ عَنِ ابْنِ شِهَابٍ: أَخْبَرَنِي أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ: (لَوْ أَنَّ لِابْنِ آدَمَ وَادِيًا مِنْ ذَهَبٍ، لَأَحَبَّ أَنْ يَكُونَ لَهُ وَادِيَانِ، وَلَنْ يَمْلَأَ فَاهُ إِلَّا التُّرَابُ، وَيَتُوبُ اللَّهُ عَلَى مَنْ تَابَ (. قَالَ ثَابِتٌ عَنْ أَنَسٍ عَنْ أُبَيٍّ: كُنَّا نَرَى هَذَا مِنَ الْقُرْآنِ، حَتَّى نَزَلَتْ أَلْهاكُمُ التَّكاثُرُ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَهَذَا نَصٌّ صَحِيحٌ مَلِيحٌ،. غَابَ عَنْ أهل التفسير فجهلوا وجهلوا، وَالْحَمْدِ لِلَّهِ عَلَى الْمَعْرِفَةِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: قَرَأَ النَّبِيُّ ﷺ أَلْهاكُمُ التَّكاثُرُ قَالَ: (تَكَاثُرُ الْأَمْوَالِ: جَمْعُهَا مِنْ غَيْرِ حَقِّهَا، وَمَنْعُهَا مِنْ حَقِّهَا، وَشَدُّهَا فِي الْأَوْعِيَةِ). الثَّانِيَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى (حَتَّى زُرْتُمُ الْمَقابِرَ) أَيْ حَتَّى أَتَاكُمُ الْمَوْتُ، فَصِرْتُمْ فِي الْمَقَابِرِ زُوَّارًا، تَرْجِعُونَ مِنْهَا كَرُجُوعِ الزَّائِرِ إِلَى مَنْزِلِهِ مِنْ جَنَّةٍ أَوْ نَارٍ. يُقَالُ لِمَنْ مَاتَ: قَدْ زَارَ قَبْرَهُ. وَقِيلَ: أَيْ أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ حَتَّى عَدَدْتُمُ الْأَمْوَاتَ، عَلَى مَا تَقَدَّمَ. وَقِيلَ: هَذَا وَعِيدٌ. أَيِ اشْتَغَلْتُمْ بِمُفَاخَرَةِ الدُّنْيَا، حَتَّى تَزُورُوا الْقُبُورَ، فَتَرَوْا مَا يَنْزِلُ بِكُمْ مِنْ عَذَابِ اللَّهِ ﷿. الثَّالِثَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: الْمَقابِرَ جَمْعُ مَقْبَرَةٍ وَمَقْبُرَةٍ (بِفَتْحِ الْبَاءِ وَضَمِّهَا). وَالْقُبُورُ: جمع القبر قال:

...ölülerle övünerek { حَتَّى زُرْتُمُ الْمَقابِرَ } “nihayet kabirleri ziyaret ettiniz” [anlamındadır]. Saîd, Katâde'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Onlar, 'Biz falan oğullarından daha çoğuz, biz falan oğullarından sayıca daha üstünüz' derlerdi. Halbuki her gün son fertlerine varıncaya kadar birbiri ardınca ölüp gidiyorlardı. Allah'a yemin olsun ki, hepsi kabir ehlinden oluncaya kadar bu halleri devam etti. Amr b. Dînâr'dan rivayet edildiğine göre o, bu surenin tüccarlar hakkında indiğine yemin etmiştir. Şeybân'ın Katâde'den rivayetine göre ise o: 'Ehl-i kitap hakkında inmiştir' demiştir. Derim ki: Ayet, zikredilenlerin tamamını ve başkalarını da kapsamaktadır. Sahîh-i Müslim'de Mutarrif'ten, onun da babasından rivayet edildiğine göre babası şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem { أَلْهاكُمُ التَّكاثُرُ } “Çoklukla övünmek sizi oyalayıp avuttu” ayetini okurken yanına vardım; şöyle buyurdu: « يَقُولُ ابْنُ آدَمَ: مَالِي مَالِي! وَهَلْ لَكَ يا بن آدَمَ مِنْ مَالِكَ إِلَّا مَا أَكَلْتَ فَأَفْنَيْتَ، أَوْ لبست فأبليت، أو تصدقت فأمضيت [وما سوى ذلك فذاهب وتاركه للناس] » «Âdemoğlu 'Malım, malım!' der. Ey Âdemoğlu! Yiyip tükettiğinden, giyip eskittiğinden yahut sadaka verip [ahirete] gönderdiğinden başka senin malın mı var? [Bunun dışındakileri ise bırakıp gidecektir ve onu insanlara terk edecektir1.]» Buhârî'nin İbn Şihâb'dan rivayet ettiğine göre Enes b. Mâlik radıyallâhu anh, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu haber vermiştir: « لَوْ أَنَّ لِابْنِ آدَمَ وَادِيًا مِنْ ذَهَبٍ، لَأَحَبَّ أَنْ يَكُونَ لَهُ وَادِيَانِ، وَلَنْ يَمْلَأَ فَاهُ إِلَّا التُّرَابُ، وَيَتُوبُ اللَّهُ عَلَى مَنْ تَابَ » «Âdemoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, iki vadisi olmasını isterdi. Onun ağzını ancak toprak doldurur. Allah ise tövbe edenin tövbesini kabul eder.» Sâbit'in Enes'ten, onun da Übeyy'den [rivayet ettiğine göre Übeyy] şöyle demiştir: { أَلْهاكُمُ التَّكاثُرُ } “Çoklukla övünmek sizi oyalayıp avuttu” suresi inene kadar biz bunu Kur'an'dan sayıyorduk. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: Bu, sahih ve latif bir nastır. Tefsir ehline gizli kalmış, bu yüzden bilgisiz kalıp cehalete düşmüşlerdir. Bu bilgiyi bahşettiği için Allah'a hamdolsun. İbn Abbâs ise şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem { أَلْهاكُمُ التَّكاثُرُ } ayetini okudu ve şöyle buyurdu: « تَكَاثُرُ الْأَمْوَالِ: جَمْعُهَا مِنْ غَيْرِ حَقِّهَا، وَمَنْعُهَا مِنْ حَقِّهَا، وَشَدُّهَا فِي الْأَوْعِيَةِ » «Mallarda çokluk yarışı: Onu haksız yoldan toplamak, hakkı olan yerlerden esirgemek ve kaplar içinde saklayıp bağlamaktır.» İkinci Mesele: Yüce Allah'ın { حَتَّى زُرْتُمُ الْمَقابِرَ } “Nihayet kabirleri ziyaret ettiniz” buyruğu, 'nihayet size ölüm geldi de kabirlerde birer ziyaretçi oldunuz; ziyaretçinin cennet yahut cehennemden olan kendi konağına döneceği gibi siz de oradan döneceksiniz' demektir. Ölen kimse için 'kabrini ziyaret etti' denir. 'Daha önce geçtiği üzere çoklukla övünmek sizi ölüleri saymaya kadar vardırdı' anlamında olduğu da söylenmiştir. Bunun bir tehdit olduğu da söylenmiştir; yani kabirleri ziyaret edip Allah azze ve celle'nin üzerinize indireceği azabı görünceye kadar dünya böbürlenmesiyle meşgul oldunuz [demektir]. Üçüncü Mesele: Yüce Allah'ın { الْمَقابِرَ } lafzı, 'makbere' ve 'makbure'nin (bâ harfinin fetha ve dammesiyle) çoğuludur. Kubûr ise kabir kelimesinin çoğuludur. [Şair] şöyle demiştir:

25280. Metin

أَرَى أَهْلَ الْقُصُورِ إِذَا أُمِيتُوا ... بَنَوْا فَوْقَ الْمَقَابِرِ بِالصُّخُورِ

Görüyorum ki saray sahipleri öldürüldüklerinde... Kabirlerin üzerine kayalarla yapılar dikerler.

25281. Metin

أَبَوْا إِلَّا مُبَاهَاةً وَفَخْرًا ... عَلَى الْفُقَرَاءِ حَتَّى فِي الْقُبُورِ

Kabirlerde bile fakirlere karşı... Övünmekten ve böbürlenmekten başka bir şeye razı olmadılar.

25282. Metin

وَقَدْ جَاءَ فِي الشِّعْرِ (الْمَقْبَرِ) قَالَ:

Şiirde el-makber (الْمَقْبَر) [şeklinde] de gelmiştir; şair şöyle demiştir:

25283. Metin

لِكُلِّ أُنَاسٍ مَقْبَرٌ بِفِنَائِهِمْ ... فَهُمْ يَنْقُصُونَ وَالْقُبُورُ تَزِيدُ «١»

Her kavmin avlusunda bir mezarlık vardır... Onlar eksilirler, kabirler ise çoğalır. «١»

25284. Metin

وَهُوَ الْمَقْبُرِيُّ وَالْمَقْبَرِيُّ: لِأَبِي سَعِيدٍ الْمَقْبُرِيِّ «٢»، وَكَانَ يَسْكُنُ الْمَقَابِرَ. وَقَبَرْتُ الْمَيِّتَ أَقْبِرُهُ وَأُقْبِرُهُ قَبْرًا، أَيْ دَفَنْتُهُ. وَأَقْبَرْتُهُ أَيْ أَمَرْتُ بِأَنْ يُقْبَرَ. وَقَدْ مَضَى فِي سُورَةِ" عَبَسَ" الْقَوْلُ فِيهِ «٣». وَالْحَمْدُ لِلَّهِ. الرَّابِعَةُ- لَمْ يَأْتِ فِي التَّنْزِيلِ ذِكْرُ الْمَقَابِرِ إِلَّا فِي هَذِهِ السُّورَةِ. وَزِيَارَتُهَا مِنْ أَعْظَمِ الدَّوَاءِ لِلْقَلْبِ الْقَاسِي، لِأَنَّهَا تُذَكِّرُ الْمَوْتَ وَالْآخِرَةَ. وَذَلِكَ يَحْمِلُ عَلَى قِصَرِ الْأَمَلِ، وَالزُّهْدِ فِي الدُّنْيَا، وَتَرْكِ الرَّغْبَةِ فِيهَا. قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: (كُنْتُ نَهَيْتُكُمْ عَنْ زِيَارَةِ الْقُبُورِ، فَزُورُوا الْقُبُورَ، فَإِنَّهَا تُزَهِّدُ فِي الدُّنْيَا، وَتُذَكِّرُ الْآخِرَةَ) رَوَاهُ ابْنُ مَسْعُودٍ، أَخْرَجَهُ ابْنُ مَاجَهْ. وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ: (فَإِنَّهَا تُذَكِّرُ الْمَوْتَ). وَفِي التِّرْمِذِيِّ عَنْ بُرَيْدَةَ: (فَإِنَّهَا تُذَكِّرُ الْآخِرَةَ). قَالَ: هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ. وَفِيهِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ لَعَنَ زَوَّارَاتِ الْقُبُورِ. قَالَ: وَفِي الْبَابِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَحَسَّانَ بْنِ ثَابِتٍ. قَالَ أَبُو عِيسَى: وَهَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ. وَقَدْ رَأَى بَعْضُ أَهْلِ الْعِلْمِ أَنَّ هَذَا كَانَ قَبْلَ أَنْ يُرَخِّصَ النَّبِيُّ ﷺ فِي زِيَارَةِ الْقُبُورِ، فَلَمَّا رَخَّصَ دَخَلَ فِي رُخْصَتِهِ الرِّجَالُ وَالنِّسَاءُ. وَقَالَ بَعْضُهُمْ: إِنَّمَا كَرِهَ زِيَارَةَ الْقُبُورِ لِلنِّسَاءِ لِقِلَّةِ صَبْرِهِنَّ، وَكَثْرَةِ جَزَعِهِنَّ. قُلْتُ: زِيَارَةُ الْقُبُورِ لِلرِّجَالِ مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ عِنْدَ الْعُلَمَاءِ، مُخْتَلَفٌ فِيهِ لِلنِّسَاءِ. أَمَّا الشَّوَابُّ فَحَرَامٌ عَلَيْهِنَّ الْخُرُوجُ، وَأَمَّا الْقَوَاعِدُ فَمُبَاحٌ لَهُنَّ ذَلِكَ. وَجَائِزٌ لِجَمِيعِهِنَّ. ذَلِكَ إِذَا انْفَرَدْنَ بِالْخُرُوجِ عَنِ الرِّجَالِ، وَلَا يُخْتَلَفُ فِي هَذَا إِنْ شَاءَ اللَّهُ. وَعَلَى هَذَا الْمَعْنَى يَكُونُ قَوْلُهُ: (زُورُوا الْقُبُورَ) عَامًّا. وَأَمَّا مَوْضِعٌ أَوْ وَقْتٌ يُخْشَى فِيهِ الْفِتْنَةُ مِنِ اجْتِمَاعِ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ، فَلَا يَحِلُّ وَلَا يجوز.

O, [aynı zamanda] el-Makburî ve el-Makberî’dir1; [bu nisbe] Ebû Saîd el-Makburî’ye2 aittir ve o, mezarlık civarında ikamet etmekteydi. [Araplar]: «قَبَرْتُ الْمَيِّتَ أَقْبِرُهُ وَأُقْبِرُهُ قَبْرًا» [derler ki] “Ölüyü kabre koydum, defnettim” demektir. «وَأَقْبَرْتُهُ» ise “Onun defnedilmesini emrettim” anlamına gelir. Buna dair açıklama Abese suresinde geçmişti.3 Hamd Allah’a mahsustur. Dördüncü [Mesele]: İndirilen kitapta (Kur’an’da) “el-makâbir” (kabirler) kelimesi sadece bu surede geçmektedir. Kabirleri ziyaret etmek, katılaşmış kalp için en büyük devadır; çünkü ölümü ve ahireti hatırlatır. Bu durum da insanı tûl-i emeli kısaltmaya, dünyada zühde ve ona rağbeti terk etmeye sevk eder. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: «كُنْتُ نَهَيْتُكُمْ عَنْ زِيَارَةِ الْقُبُورِ، فَزُورُوا الْقُبُورَ، فَإِنَّهَا تُزَهِّدُ فِي الدُّنْيَا، وَتُذَكِّرُ الْآخِرَةَ» «Ben sizi kabirleri ziyaret etmekten nehyetmiştim; artık kabirleri ziyaret ediniz. Zira o dünyada zahit kılar ve ahireti hatırlatır» buyurmuştur. Bunu İbn Mes‘ûd rivayet etmiş, İbn Mâce tahric etmiştir. Sahîh-i Müslim’de Ebû Hureyre hadisinde: «فَإِنَّهَا تُذَكِّرُ الْمَوْتَ» «Zira o ölümü hatırlatır» [şeklindedir]. Tirmizî’de Büreyde’den gelen rivayette: «فَإِنَّهَا تُذَكِّرُ الْآخِرَةَ» «Zira o ahireti hatırlatır» [şeklindedir]. [Tirmizî]: “Bu hasen sahih bir hadistir” demiştir. Yine Tirmizî’de Ebû Hureyre’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kabirleri çokça ziyaret eden kadınlara lânet etmiştir. [Tirmizî] şöyle demiştir: “Bu konuda İbn Abbâs ve Hassân b. Sâbit’ten de [hadis] rivayet edilmiştir.” Ebû Îsâ [et-Tirmizî]: “Bu hasen sahih bir hadistir” demiştir. İlim ehlinden bazıları bu [lânetin], Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem kabir ziyaretine ruhsat vermeden önce olduğu, ruhsat verince bu ruhsata hem erkeklerin hem de kadınların dahil olduğu görüşündedir. Bazıları da: “Kadınlar için kabir ziyareti, sabırlarının azlığı ve feryat edip dövünmelerinin çokluğu sebebiyle mekruh görülmüştür” demiştir. Ben de derim ki: Erkekler için kabir ziyareti âlimler nezdinde ittifakla kabul edilmiştir; kadınlar hakkında ise ihtilaf edilmiştir. Genç kadınlara gelince, [kabir ziyareti için] dışarı çıkmaları haramdır; yaşlı kadınlara ise bu mubahtır. Erkeklerden ayrı olarak çıktıkları takdirde kadınların hepsi için bu caizdir ve inşâallah bu hususta ihtilaf yoktur. Bu manaya göre [Hz. Peygamber’in]: «زُورُوا الْقُبُورَ» «Kabirleri ziyaret ediniz» buyruğu umumi olur. Kadın ve erkeklerin bir arada bulunmasından ötürü fitneden korkulan bir mekân veya vakitte ise [ziyaret için çıkmak] helal ve caiz değildir.

25285. Metin

فبينا الرجل يحرج لِيَعْتَبِرَ، فَيَقَعُ بَصَرُهُ عَلَى امْرَأَةٍ فَيُفْتَتَنُ، وَبِالْعَكْسِ فَيَرْجِعُ كُلُّ وَاحِدٍ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ مَأْزُورًا غَيْرَ مَأْجُورٍ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. الْخَامِسَةُ: قَالَ الْعُلَمَاءُ: يَنْبَغِي لِمَنْ أَرَادَ عِلَاجَ قَلْبِهِ وَانْقِيَادِهِ بِسَلَاسِلِ الْقَهْرِ إِلَى طَاعَةِ رَبِّهِ، أَنْ يُكْثِرَ مِنْ ذِكْرِ هَاذِمِ «١» اللَّذَّاتِ، وَمُفَرِّقِ الْجَمَاعَاتِ، وَمُوتِمِ الْبَنِينَ وَالْبَنَاتِ، وَيُوَاظِبُ عَلَى مُشَاهَدَةِ الْمُحْتَضَرِينَ، وَزِيَارَةِ قُبُورِ أَمْوَاتِ الْمُسْلِمِينَ. فَهَذِهِ ثَلَاثَةُ أُمُورٍ، يَنْبَغِي لِمَنْ قَسَا قَلْبُهُ، وَلَزِمَهُ ذَنْبُهُ، أَنْ يَسْتَعِينَ بِهَا عَلَى دَوَاءِ دَائِهِ، وَيَسْتَصْرِخُ بِهَا عَلَى فِتَنِ الشَّيْطَانِ وَأَعْوَانِهِ، فَإِنِ انْتَفَعَ بِالْإِكْثَارِ مِنْ ذِكْرِ الْمَوْتِ، وَانْجَلَتْ بِهِ قَسَاوَةُ قَلْبِهِ فَذَاكَ، وَإِنْ عَظُمَ عَلَيْهِ رَانُ قَلْبِهِ، وَاسْتَحْكَمَتْ فِيهِ دَوَاعِي الذَّنْبِ، فَإِنَّ مُشَاهَدَةَ الْمُحْتَضَرِينَ، وَزِيَارَةَ قُبُورِ أَمْوَاتِ الْمُسْلِمِينَ، تَبْلُغُ فِي دَفْعِ ذَلِكَ مَا لَا يَبْلُغُهُ الْأَوَّلُ، لِأَنَّ ذِكْرَ الْمَوْتِ إِخْبَارٌ لِلْقَلْبِ بِمَا إِلَيْهِ الْمَصِيرُ، وَقَائِمٌ لَهُ مَقَامَ التَّخْوِيفِ وَالتَّحْذِيرِ. وَفِي مُشَاهَدَةِ مَنِ احْتُضِرَ، وَزِيَارَةِ قَبْرِ مَنْ مَاتَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ مُعَايَنَةٌ وَمُشَاهَدَةٌ، فَلِذَلِكَ كَانَ أَبْلَغَ مِنَ الْأَوَّلِ، قَالَ ﷺ: (لَيْسَ الْخَبَرُ كَالْمُعَايَنَةِ) رَوَاهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. فَأَمَّا الِاعْتِبَارُ بِحَالِ الْمُحْتَضَرِينَ، فَغَيْرُ مُمْكِنٍ فِي كُلِّ الْأَوْقَاتِ، وَقَدْ لَا يَتَّفِقُ لِمَنْ أَرَادَ عِلَاجَ قَلْبِهِ فِي سَاعَةٍ مِنَ السَّاعَاتِ. وَأَمَّا زِيَارَةُ الْقُبُورِ فَوُجُودُهَا أَسْرَعُ، وَالِانْتِفَاعُ بِهَا أَلْيَقُ وَأَجْدَرُ. فَيَنْبَغِي لِمَنْ عَزَمَ عَلَى الزِّيَارَةِ، أَنْ يَتَأَدَّبَ بِآدَابِهَا، وَيُحْضِرَ قَلْبَهُ فِي إِتْيَانِهَا، وَلَا يَكُونَ حَظُّهُ مِنْهَا التَّطْوَافُ عَلَى الْأَجْدَاثِ فَقَطْ، فَإِنَّ هَذِهِ حَالَةٌ تُشَارِكُهُ فِيهَا بَهِيمَةٌ. وَنَعُوذُ بِاللَّهِ مِنْ ذَلِكَ. بَلْ يَقْصِدُ بِزِيَارَتِهِ وَجْهَ اللَّهِ تَعَالَى، وَإِصْلَاحِ فَسَادِ قَلْبِهِ، أَوْ نَفْعِ الْمَيِّتِ بِمَا يَتْلُو عِنْدَهُ مِنَ الْقُرْآنِ وَالدُّعَاءِ، وَيَتَجَنَّبُ الْمَشْيَ عَلَى الْمَقَابِرِ، وَالْجُلُوسَ عَلَيْهَا وَيُسَلِّمُ إِذَا دَخَلَ الْمَقَابِرَ وَإِذَا وَصَلَ إِلَى قَبْرِ مَيِّتِهِ الَّذِي يَعْرِفُهُ سَلَّمَ عَلَيْهِ أَيْضًا، وَأَتَاهُ مِنْ تِلْقَاءِ وَجْهِهِ، لِأَنَّهُ فِي زِيَارَتِهِ كَمُخَاطَبَتِهِ حَيًّا، وَلَوْ خَاطَبَهُ حَيًّا لَكَانَ الْأَدَبُ استقباله بوجهه، فكذلك ها هنا. ثُمَّ يَعْتَبِرُ بِمَنْ صَارَ تَحْتَ التُّرَابِ، وَانْقَطَعَ عَنِ الْأَهْلِ وَالْأَحْبَابِ، بَعْدَ أَنْ قَادَ الْجُيُوشَ وَالْعَسَاكِرَ، وَنَافَسَ الْأَصْحَابَ وَالْعَشَائِرَ، وَجَمَعَ الْأَمْوَالَ وَالذَّخَائِرَ، فَجَاءَهُ الْمَوْتُ فِي وَقْتٍ لَمْ يَحْتَسِبْهُ، وَهَوْلٍ لَمْ يَرْتَقِبْهُ. فَلْيَتَأَمَّلِ الزَّائِرُ حَالَ مَنْ مَضَى من إخوانه، ودرج من

Nitekim adam ibret almak için çıkar, [fakat] gözü bir kadına takılır ve fitneye düşer; tersi de [kadın için de] geçerlidir. Böylece erkeklerden ve kadınlardan her biri sevap kazanmış değil, günaha girmiş olarak döner. Doğrusunu en iyi Allah bilir. Beşincisi: İlim ehli şöyle demiştir: Kalbini tedavi etmek ve onu zorlama zincirleriyle Rabbinin itaatine boyun eğdirmek isteyen kimsenin; lezzetleri kesip yok edeni (hâzim)1, toplulukları dağıtanı, oğulları ve kızları yetim bırakanı [yani ölümü] çokça anması, can çekişenleri müşahedeye ve Müslümanların ölülerinin kabirlerini ziyarete devam etmesi gerekir. İşte bu üç husus; kalbi katılaşan ve günahı yakasına yapışan kimsenin, derdinin devası için kendilerinden yardım alması, şeytanın ve avanesinin fitnelerine karşı kendilerine sığınması gereken hususlardır. Şayet ölümü çokça anmaktan fayda görür ve kalbinin katılığı bununla dağılırsa ne âlâ! Fakat kalbinin pası ağır basar ve günaha sevk eden sebepler onda kökleşirse; can çekişenleri görmek ve Müslüman ölülerin kabirlerini ziyaret etmek, bunu gidermede ilkinin ulaşamadığı bir tesire ulaşır. Çünkü ölümü anmak kalbe varacağı akıbeti haber vermektir ve onun için korkutma ve uyarma makamına geçer. Can çekişen kimseyi görmekte ve ölen Müslümanların kabrini ziyaret etmekte ise bizzat müşahede ve gözle görme vardır. İşte bundan ötürü bu, ilkinden daha tesirlidir. Nitekim [Resûlullah] sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «لَيْسَ الْخَبَرُ كَالْمُعَايَنَةِ» «Haber [almak], gözle görmek gibi değildir.» [Bunu] İbn Abbâs rivayet etmiştir. Can çekişenlerin halinden ibret almaya gelince; bu her vakit mümkün olmaz ve kalbini tedavi etmek isteyen kimseye herhangi bir anda denk gelmeyebilir. Kabir ziyareti ise daha kolay bulunur ve ondan faydalanmak daha uygun ve elverişlidir. Dolayısıyla ziyarete niyetlenen kimsenin onun edepleriyle edeplenmesi, ziyarete giderken kalbini hazır bulundurması ve ziyaretten nasibi yalnızca kabirlerin etrafında dolaşmaktan ibaret olmaması gerekir; zira bu, hayvanın da kendisine ortak olduğu bir durumdur. Bundan Allah'a sığınırız! Aksine ziyaretiyle Allah Teâlâ'nın rızasını, kalbindeki bozukluğu ıslah etmeyi yahut kabri başında okuyacağı Kur'an ve yapacağı dua ile ölüye fayda vermeyi kastetmelidir. Kabirlerin üzerinde yürümekten ve üzerlerine oturmaktan sakınmalıdır. Mezarlığa girdiğinde selam verir, tanıdığı meyyitin kabrine vardığında ona da selam verir ve ona yüzü hizasından yönelir; çünkü onu ziyareti, hayattayken ona hitap etmesi gibidir. Şayet hayattayken ona hitap etseydi edep gereği yüzüne yönelirdi; burada da durum böyledir. Sonra orduları ve askerleri sevk ve idare ettikten, akranları ve kabileleriyle yarıştıktan, mallar ve servetler biriktirdikten sonra toprağın altına giren, ailesinden ve sevdiklerinden kopan, hiç hesaba katmadığı bir vakitte ve beklemediği bir dehşet içinde kendisine ölüm gelen kimseden ibret alır. Ziyaretçi, kardeşlerinden gelip geçenlerin ve

25286. Metin

أَقْرَانِهِ الَّذِينَ بَلَغُوا الْآمَالَ، وَجَمَعُوا الْأَمْوَالَ، كَيْفَ انْقَطَعَتْ آمَالُهُمْ، وَلَمْ تُغْنِ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ، وَمَحَا التُّرَابُ مَحَاسِنَ وُجُوهِهِمْ، وَافْتَرَقَتْ فِي الْقُبُورِ أَجْزَاؤُهُمْ، وَتَرَمَّلَ مِنْ بَعْدِهِمْ نِسَاؤُهُمْ، وَشَمِلَ ذُلُّ الْيُتْمِ أَوْلَادَهُمْ، وَاقْتَسَمَ غَيْرُهُمْ طَرِيفَهُمْ وَتِلَادَهُمْ. وَلْيَتَذَكَّرْ تَرَدُّدَهُمْ»

aralarından ayrılan emsallerinin hallerini tefekkür etsin; emellerine ulaşan, mallar toplayanların nasıl emellerinin kesildiğini, mallarının kendilerine hiçbir fayda vermediğini, toprağın onların güzel yüzlerini nasıl sildiğini, kabirlerde azalarının nasıl birbirinden ayrıldığını, arkalarından hanımlarının dul kaldığını, çocuklarını yetimlik zilletinin bürüdüğünü ve yeni eski bütün mallarını başkalarının bölüştüğünü düşünsün. Onların

25287. Metin

فِي الْمَآرِبِ، وَحِرْصَهُمْ عَلَى نَيْلِ الْمَطَالِبِ، وَانْخِدَاعَهِمْ لِمُوَاتَاةِ الْأَسْبَابِ، وَرُكُونَهِمْ إِلَى الصِّحَّةِ وَالشَّبَابِ. وَلْيَعْلَمْ أَنَّ مَيْلَهُ إِلَى اللَّهْوِ وَاللَّعِبِ كَمَيْلِهِمْ، وَغَفْلَتَهِ عَمَّا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ الْفَظِيعِ، وَالْهَلَاكِ السَّرِيعِ، كَغَفْلَتِهِمْ، وَأَنَّهُ لَا بُدَّ صَائِرٌ إِلَى مَصِيرِهِمْ، وَلْيُحْضِرْ بِقَلْبِهِ ذِكْرَ مَنْ كَانَ مُتَرَدِّدًا فِي أَغْرَاضِهِ، وَكَيْفَ تَهَدَّمَتْ رِجْلَاهُ. وَكَانَ يَتَلَذَّذُ بِالنَّظَرِ إِلَى مَا خُوِّلَهُ وَقَدْ سَالَتْ عَيْنَاهُ، وَيَصُولُ بِبَلَاغَةِ نُطْقِهِ وَقَدْ أَكَلَ الدُّودُ لِسَانَهُ، وَيَضْحَكُ لِمُوَاتَاةِ دَهْرِهِ وَقَدْ أَبْلَى التُّرَابُ أَسْنَانَهُ، وَلْيَتَحَقَّقْ أَنَّ حَالَهُ كَحَالِهِ، وَمَآلَهُ كَمَآلِهِ. وَعِنْدَ هَذَا التَّذَكُّرِ وَالِاعْتِبَارِ تَزُولُ عَنْهُ جَمِيعُ الْأَغْيَارِ الدُّنْيَوِيَّةِ، وَيُقْبِلُ عَلَى الْأَعْمَالِ الْأُخْرَوِيَّةِ، فَيَزْهَدُ فِي دُنْيَاهُ، وَيُقْبِلُ عَلَى طَاعَةِ مَوْلَاهُ، وَيَلِينُ قَلْبُهُ، وتخشع جوارحه.

ihtiyaçlar peşinde koşturmalarını, isteklerine ulaşma hırslarını, sebeplerin elverişliliğine aldanışlarını, sıhhat ve gençliğe güvenişlerini hatırlasın. Bilsin ki kendisinin eğlence ve oyuna meyli de onların meyli gibidir; önündeki korkunç ölümden ve ani helaktan gafleti de onların gafleti gibidir ve kendisi de mutlaka onların varacağı yere varacaktır. Kendi maksatları peşinde koşup duran ve nihayet iki bacağı nasıl dağılmış olan kimseyi kalbinde hazır etsin. Kendisine ihsan edilen şeylere bakarak lezzet alırken şimdi iki gözü akıp gitmiştir; fasih konuşmasıyla üstünlük taslarken dili kurtlar tarafından yenmiştir; devranın uygun gitmesine gülerken dişlerini toprak çürütmüştür. Kendi halinin onun hali gibi, akıbetinin de onun akıbeti gibi olacağını kesin olarak bilsin. İşte bu hatırlama ve ibret alma esnasında dünyevî bütün engeller ve meşgaleler ondan yok olur, ahiret amellerine yönelir; böylece dünyasında zahit olur, Mevlâsının itaatine yönelir, kalbi yumuşar ve azaları huşû duyar.

25288. Metin

[سورة التكاثر (١٠٢): الآيات ٣ الى ٤]

[Tekâsür Suresi (102): Ayetler 3 ila 4]

25289. Metin

كَلاَّ سَوْفَ تَعْلَمُونَ (٣) ثُمَّ كَلاَّ سَوْفَ تَعْلَمُونَ (٤)

{ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ (٣) ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ (٤) } “Hayır! Yakında bileceksiniz! Yine hayır! Yakında bileceksiniz!”

25290. Metin

قَالَ الْفَرَّاءُ: أَيْ لَيْسَ الْأَمْرُ عَلَى مَا أَنْتُمْ عَلَيْهِ مِنَ التَّفَاخُرِ وَالتَّكَاثُرِ وَالتَّمَامِ عَلَى هَذَا كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ أَيْ سَوْفَ تَعْلَمُونَ عَاقِبَةَ هَذَا. (ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ): وَعِيدٌ بَعْدَ وَعِيدٍ، قَالَهُ مُجَاهِدٌ. وَيَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ تَكْرَارُهُ عَلَى وَجْهِ التَّأْكِيدِ وَالتَّغْلِيظِ، وَهُوَ قَوْلُ الْفَرَّاءِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ مَا يَنْزِلُ بِكُمْ مِنَ الْعَذَابِ فِي الْقَبْرِ. ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ فِي الْآخِرَةِ إِذَا حَلَّ بِكُمُ الْعَذَابُ. فَالْأَوَّلُ فِي الْقَبْرِ، وَالثَّانِي فِي الْآخِرَةِ، فَالتَّكْرَارُ لِلْحَالَتَيْنِ. وَقِيلَ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ عِنْدَ الْمُعَايَنَةِ، أَنَّ مَا دَعَوْتُكُمْ إِلَيْهِ حَقٌّ. ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ: عِنْدَ الْبَعْثِ أَنَّ مَا وَعَدْتُكُمْ بِهِ صِدْقٌ. وَرَوَى زِرُّ بْنُ حُبَيْشٍ عَنْ عَلِيٍّ ﵁، قَالَهُ: كُنَّا نَشُكُّ فِي عَذَابِ الْقَبْرِ، حَتَّى نَزَلَتْ هَذِهِ السُّورَةُ، فَأَشَارَ إِلَى أَنَّ قَوْلَهُ: كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ يَعْنِي فِي الْقُبُورِ. وَقِيلَ: كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ

Ferrâ şöyle demiştir: Yani iş, sizin içinde bulunduğunuz övünme, çokluk yarışına girme ve bu hâl üzere sürüp gitme1 gibi değildir. { كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ } “Hayır! Yakında bileceksiniz”; yani bunun akıbetini pek yakında bileceksiniz [demektir]. { ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ } “Sonra hayır! Yakında bileceksiniz” [ifadesi], bir tehdidin peşinden gelen diğer bir tehdittir; bunu Mücâhid söylemiştir. Bu tekrarın tekit ve şiddeti artırma kabilinden olması da muhtemeldir ki bu da Ferrâ'nın görüşüdür. İbn Abbâs ise şöyle demiştir: { كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ } “Hayır! Yakında bileceksiniz”, kabirde başınıza gelecek azabı [bileceksiniz]. { ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ } “Sonra hayır! Yakında bileceksiniz”, âhirette azap başınıza çöktüğünde [bileceksiniz demektir]. Dolayısıyla birincisi kabirde, ikincisi ise âhirettedir; böylece tekrar iki ayrı duruma râcidir. Şöyle de denilmiştir: { كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ } “Hayır! Yakında bileceksiniz”, [ölüm anında hakikati] müşahede ettiğinizde sizi davet ettiğim şeyin hak olduğunu [anlayacaksınız]. { ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ } “Sonra hayır! Yakında bileceksiniz”, yeniden diriliş esnasında size vaat ettiğim şeyin doğru olduğunu [göreceksiniz]. Zirr b. Hubeyş, Ali radıyallâhu anh'tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: « كُنَّا نَشُكُّ فِي عَذَابِ الْقَبْرِ، حَتَّى نَزَلَتْ هَذِهِ السُّورَةُ » «Bu sure inene kadar kabir azabından şüphe ederdik.» [Ali], { كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ } “Hayır! Yakında bileceksiniz” buyruğunun kabirlerde [olacağına] işaret etmiştir. Şöyle de denilmiştir: { كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ } “Hayır! Yakında bileceksiniz”

25291. Metin

، إِذَا نَزَلَ بِكُمُ الْمَوْتُ، وَجَاءَتْكُمْ رُسُلٌ لِتَنْزِعَ أَرْوَاحَكُمْ. ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ: إِذَا دَخَلْتُمْ قُبُورَكُمْ، وَجَاءَكُمْ مُنْكَرٌ وَنَكِيرٌ، وَحَاطَ بِكُمْ هَوْلُ السُّؤَالِ، وَانْقَطَعَ مِنْكُمُ الْجَوَابُ. قُلْتُ: فَتَضَمَّنَتِ السُّورَةُ الْقَوْلَ فِي عَذَابِ الْقَبْرِ. وَقَدْ ذَكَرْنَا فِي كِتَابِ" التَّذْكِرَةِ" أَنَّ الْإِيمَانَ بِهِ وَاجِبٌ، وَالتَّصْدِيقَ بِهِ لَازِمٌ، حَسْبَمَا أَخْبَرَ بِهِ الصَّادِقُ، وَأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى يُحْيِي الْعَبْدَ الْمُكَلَّفَ فِي قَبْرِهِ، بِرَدِ الْحَيَاةِ إِلَيْهِ، وَيَجْعَلُ لَهُ مِنَ الْعَقْلِ فِي مِثْلِ الْوَصْفِ الَّذِي عَاشَ عَلَيْهِ، لِيَعْقِلَ مَا يُسْأَلُ عَنْهُ، وَمَا يُجِيبُ بِهِ، وَيَفْهَمَ مَا أَتَاهُ مِنْ رَبِّهِ، وَمَا أَعَدَّ لَهُ فِي قَبْرِهِ، مِنْ كَرَامَةٍ وَهَوَانٍ. وَهَذَا هُوَ مَذْهَبُ أَهْلِ السُّنَّةِ، وَالَّذِي عَلَيْهِ الْجَمَاعَةُ مِنْ أَهْلِ الْمِلَّةِ. وَقَدْ ذَكَرْنَاهُ هُنَاكَ مُسْتَوْفًى، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ، وَقِيلَ: كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ عِنْدَ النُّشُورِ أَنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ فِي الْقِيَامَةِ أَنَّكُمْ مُعَذَّبُونَ. وَعَلَى هَذَا تَضَمَّنَتْ أَحْوَالُ الْقِيَامَةِ مِنْ بَعْثٍ وَحَشْرٍ، وَسُؤَالٍ وَعَرْضٍ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنْ أَهْوَالِهَا وَأَفْزَاعِهَا، حَسَبَ مَا ذَكَرْنَاهُ فِي كِتَابِ" التَّذْكِرَةِ، بِأَحْوَالِ الْمَوْتَى وَأُمُورِ الْآخِرَةِ". وَقَالَ الضَّحَّاكُ: كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ يَعْنِي الْكُفَّارَ، ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ: قَالَ الْمُؤْمِنُونَ. وَكَذَلِكَ كَانَ يَقْرَؤُهَا، الْأُولَى بِالتَّاءِ وَالثَّانِيَةِ بِالْيَاءِ.

Ölüm başınıza geldiğinde ve ruhlarınızı çekip almak için elçiler size ulaştığında [bileceksiniz]. { ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ } “Sonra hayır! Yakında bileceksiniz”: Kabirlerinize girdiğinizde, Münker ve Nekir size geldiğinde, sorgu dehşeti sizi kuşattığında ve verecek cevabınız kalmadığında [bileceksiniz]. Derim ki: Sure kabir azabı konusunu ihtiva etmiştir. et-Tezkire adlı kitabımızda kabir azabına imanın vacip olduğunu, Sâdık [Peygamber]'in haber verdiği üzere onu tasdik etmenin lüzumlu bulunduğunu; Allah Teâlâ'nın mükellef kulu kabrinde hayatını iade ederek dirilteceğini, kabrinde ikram yahut zillet nevinden kendisine hazırlananı ve Rabbinden kendisine geleni anlayabilmesi, sorulanı ve vereceği cevabı akledebilsin diye yaşadığı vasıftaki gibi ona akıl vereceğini zikretmiştik. Ehl-i sünnet'in mezhebi ve İslam milletinden cemaatin benimsediği görüş budur. Bunu orada eksiksiz zikretmiştik, Allah'a hamdolsun. Şöyle de denilmiştir: { كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ } “Hayır! Yakında bileceksiniz”; yeniden diriliş esnasında diriltildiğinizi [bileceksiniz]. { ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ } “Sonra hayır! Yakında bileceksiniz”; kıyamette azap göreceğinizi [bileceksiniz]. Buna göre [sure], et-Tezkire bi-Ahvâli'l-Mevtâ ve Umûri'l-Âhire adlı kitabımızda zikrettiğimiz üzere ba's (diriliş), haşir, sorgu, arz ve kıyametin diğer dehşetleri ile korkuları gibi hallerini ihtiva etmiştir. Dahhâk şöyle demiştir: { كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ } “Hayır! Yakında bileceksiniz” ile kâfirler kastedilmiştir; { ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ } “Sonra hayır! Yakında bileceksiniz” ile de müminler [kastedilmiştir], dedi. Kendisi de bunu bu şekilde birincisini tâ harfiyle, ikincisini yâ harfiyle okurdu.

25292. Metin

[سورة التكاثر (١٠٢): آية ٥]

[Tekâsür Suresi (102): Ayet 5]

25293. Metin

كَلاَّ لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ (٥)

{ كَلَّا لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ (٥) } “Hayır! Kesin bir bilgiyle bilseydiniz (böyle yapmazdınız).”

25294. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (كَلَّا لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ) أَعَادَ كَلَّا وَهُوَ زَجْرٌ وَتَنْبِيهٌ، لِأَنَّهُ عَقَّبَ كُلَّ وَاحِدٍ بِشَيْءٍ آخَرَ، كَأَنَّهُ قَالَ: لَا تَفْعَلُوا، فَإِنَّكُمْ تَنْدَمُونَ، لَا تَفْعَلُوا، فَإِنَّكُمْ تَسْتَوْجِبُونَ الْعِقَابَ. وَإِضَافَةُ الْعِلْمِ إِلَى الْيَقِينِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّ هَذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَقِينِ «١» [الواقعة: ٩٥]. وقيل: اليقين ها هنا: الْمَوْتُ، قَالَهُ قَتَادَةُ. وَعَنْهُ أَيْضًا: الْبَعْثُ، لِأَنَّهُ إِذَا جَاءَ زَالَ الشَّكُّ، أَيْ لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْبَعْثِ وَجَوَابُ لَوْ مَحْذُوفٌ، أَيْ لَوْ تَعْلَمُونَ الْيَوْمَ مِنَ الْبَعْثِ مَا تَعْلَمُونَهُ إِذَا جَاءَتْكُمْ نَفْخَةُ الصُّوَرِ، وَانْشَقَّتِ اللُّحُودُ عَنْ جُثَثِكُمْ، كَيْفَ يَكُونُ حَشْرُكُمْ؟ لَشَغَلَكُمْ ذَاكَ عَنِ التَّكَاثُرِ بِالدُّنْيَا. وَقِيلَ: كَلَّا لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ أَيْ لَوْ «٢» قَدْ تَطَايَرَتِ الصُّحُفُ، فَشَقِيٌّ وَسَعِيدٌ.

Yüce Allah'ın: { كَلَّا لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ } “Hayır! Kesin bir bilgiyle bilseydiniz (böyle yapmazdınız).” buyruğunda yer alan "kellâ" lafzı bir azarlama ve sakındırma olarak tekrarlanmıştır; çünkü her birinin ardından başka bir durum zikretmiştir. Sanki şöyle buyurmuştur: "Yapmayın, zira pişman olursunuz; yapmayın, zira cezayı hak edersiniz." İlim kelimesinin yakîne muzaf kılınması (tamlanan yapılması), Yüce Allah'ın: { إِنَّ هَذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَقِينِ } “Şüphesiz bu, kesin gerçeğin (hakkü'l-yakîn) ta kendisidir.”1 [Vâkıa: 95] buyruğu gibidir. Buradaki yakîn lafzının ölüm olduğu da söylenmiştir; bunu Katâde ifade etmiştir. Yine ondan nakledilen diğer bir görüşe göre ise yeniden diriliştir (ba's); çünkü o gerçekleştiğinde şüphe ortadan kalkar. Yani: "Şayet yeniden diriliş ilmini bilseydiniz..." demektir. "Lev" (şayet) edatının cevabı mahzuftur (cümlede zikredilmemiştir). Yani: "Şayet bugün, sûra üflendiğinde ve kabirler cesetlerinizin üzerinden yarıldığında başınıza gelecek dirilişi ve haşrınızın nasıl olacağını bildiğiniz gibi bilseydiniz; muhakkak ki bu durum sizi dünyalıkla çokluk yarışına girmekten alıkoyardı." Şöyle de denilmiştir: { كَلَّا لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ } ayetinin anlamı; şayet2 amel defterleri uçuştuğunda [başınıza gelecekleri bilseydiniz; o gün kimisi] bedbaht, [kimisi de] bahtiyar olacaktır.

25295. Metin

وَقِيلَ: إِنَّ كَلَّا فِي هَذِهِ الْمَوَاضِعِ الثَّلَاثَةِ بِمَعْنَى" أَلَا" قَالَهُ ابْنُ أَبِي حَاتِمٍ، وَقَالَ الْفَرَّاءُ: هِيَ بِمَعْنَى" حَقًّا" وَقَدْ تَقَدَّمَ الْكَلَامُ فيها مستوفى «١».

Bu üç yerde 'kellâ' lafzının 'elâ' (dikkat edin/şüphesiz) anlamında olduğu da söylenmiştir; bunu İbn Ebî Hâtim söylemiştir. El-Ferrâ ise: 'Gerçekten (hakkâ)' anlamındadır demiştir. Buna dair açıklama daha önce eksiksiz geçmişti «١».

25296. Metin

[سورة التكاثر (١٠٢): الآيات ٦ الى ٧]

[Tekâsür Suresi (102): Ayetler 6 ila 7]

25297. Metin

لَتَرَوُنَّ الْجَحِيمَ (٦) ثُمَّ لَتَرَوُنَّها عَيْنَ الْيَقِينِ (٧)

{ لَتَرَوُنَّ الْجَحِيمَ (٦) ثُمَّ لَتَرَوُنَّهَا عَيْنَ الْيَقِينِ (٧) } “Andolsun, o cehennemi mutlaka göreceksiniz! Sonra andolsun, onu kesin bir görüşle (gözünüzle) göreceksiniz!”

25298. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (لَتَرَوُنَّ الْجَحِيمَ) هَذَا وَعِيدٌ آخَرُ. وَهُوَ عَلَى إِضْمَارِ الْقَسَمِ، أَيْ لَتَرَوُنَّ الْجَحِيمَ فِي الْآخِرَةِ. وَالْخِطَابُ لِلْكُفَّارِ الَّذِينَ وَجَبَتْ لَهُمُ النَّارُ. وَقِيلَ: هُوَ عَامٌّ، كَمَا قَالَ: وَإِنْ مِنْكُمْ إِلَّا وارِدُها «٢» [مريم: ٧١] فَهُيِّئَ لِلْكُفَّارِ دَارٌ، وَلِلْمُؤْمِنِينَ مَمَرٌّ. وَفِي الصَّحِيحِ: (فَيَمُرُّ أَوَّلُهُمْ كَالْبَرْقِ، ثُمَّ كَالرِّيحِ، ثُمَّ كَالطَّيْرِ ... ) الْحَدِيثَ. وَقَدْ مَضَى فِي سُورَةِ" مَرْيَمَ" «٣». وَقَرَأَ الْكِسَائِيُّ وَابْنُ عَامِرٍ (لَتُرَوُنَّ) بِضَمِّ التَّاءِ، مِنْ أَرَيْتُهُ الشَّيْءَ، أَيْ تُحْشَرُونَ إِلَيْهَا فَتَرَوْنَهَا. وَعَلَى فَتْحِ التَّاءِ، هِيَ قِرَاءَةُ الْجَمَاعَةِ، أَيْ لَتَرَوُنَّ الْجَحِيمَ بِأَبْصَارِكُمْ عَلَى الْبُعْدِ. (ثُمَّ لَتَرَوُنَّها عَيْنَ الْيَقِينِ) أَيْ مُشَاهَدَةً. وَقِيلَ: هُوَ إِخْبَارٌ عَنْ دَوَامِ مَقَامِهِمْ فِي النَّارِ، أَيْ هِيَ رُؤْيَةٌ دَائِمَةٌ مُتَّصِلَةٌ. وَالْخِطَابُ عَلَى هَذَا لِلْكُفَّارِ. وَقِيلَ: مَعْنَى لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ أَيْ لَوْ تَعْلَمُونَ الْيَوْمَ فِي الدُّنْيَا، عِلْمَ الْيَقِينَ فِيمَا أَمَامَكُمْ، مِمَّا وَصَفْتُ: لَتَرَوُنَّ الْجَحِيمَ بِعُيُونِ قُلُوبِكُمْ، فَإِنَّ عِلْمَ الْيَقِينِ يُرِيكَ الْجَحِيمَ بِعَيْنِ فُؤَادِكِ، وَهُوَ أَنْ تُتَصَوَّرَ لَكَ تَارَاتً الْقِيَامَةُ، وَقَطْعُ مَسَافَاتِهَا. ثُمَّ لَتَرَوُنَّها عَيْنَ الْيَقِينِ: أَيْ عِنْدَ الْمُعَايَنَةِ بِعَيْنِ الرَّأْسِ، فَتَرَاهَا يَقِينًا، لَا تَغِيبُ عن عينك. ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ: فِي مَوْقِفِ السُّؤَالِ وَالْعَرْضِ.

Yüce Allah'ın { لَتَرَوُنَّ الْجَحِيمَ } “Andolsun o cehennemi mutlaka göreceksiniz” buyruğudur. Bu başka bir tehdittir ve gizli bir yemine dayanır; yani ahirette cehennemi mutlaka göreceksiniz demektir. Hitap kendilerine cehennem vacip olan kâfirleredir. Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah'ın { وَإِنْ مِنْكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا } «٢» “İçinizden oraya uğramayacak hiçbir kimse yoktur” buyurduğu gibi bu geneldir. Kâfirlere bir yurt, müminlere ise bir geçit kılınmıştır. Sahih hadiste: (Onların ilki şimşek gibi, sonra rüzgâr gibi, sonra kuş gibi geçer...) hadisi yer almaktadır. Bu Meryem Suresi'nde geçmişti «٣». Kisâî ve İbn Âmir, 'ona bir şeyi gösterdim' manasından hareketle tâ harfinin zammesiyle (لَتُرَوُنَّ) şeklinde okumuşlardır; yani oraya haşredilirsiniz ve onu görürsünüz. Cemaatin kıraati olan tâ harfinin fethiyle ise uzaktan cehennemi gözlerinizle mutlaka göreceksiniz demektir. { ثُمَّ لَتَرَوُنَّهَا عَيْنَ الْيَقِينِ } “Sonra andolsun onu kesin bir görüşle göreceksiniz” yani bizzat müşahede ederek [göreceksiniz]. Bunun, cehennemde kalışlarının sürekliliğini haber verdiği de söylenmiştir; yani kesintisiz, sürekli bir görüştür. Buna göre hitap kâfirleredir. Şöyle de denilmiştir: { لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ } “Kesin bir bilgiyle bilseydiniz” ifadesinin manası; bugün dünyada önünüzde bulunan ve vasfettiğim şeyleri kesin bir bilgiyle bilseydiniz, cehennemi kalp gözlerinizle mutlaka görürdünüz. Çünkü kesin bilgi sana cehennemi gönül gözüyle gösterir; bu da kıyametin ve onun mesafelerini aşmanın zihninde canlanmasıdır. { ثُمَّ لَتَرَوُنَّهَا عَيْنَ الْيَقِينِ } “Sonra andolsun onu kesin bir görüşle göreceksiniz”: Yani baş gözüyle bizzat müşahede anında onu kesin olarak görürsünüz, gözünüzden kaybolmaz. { ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ } “Sonra o gün nimetlerden mutlaka sorguya çekileceksiniz”: Sorgu ve arz yerinde [hesaba çekileceksiniz].

25299. Metin

[سورة التكاثر (١٠٢): آية ٨]

[Tekâsür Suresi (102): Ayet 8]

25300. Metin

ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ (٨)

{ ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ (٨) } “Sonra andolsun, o gün nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz.”

25301. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ) رَوَى مُسْلِمٌ فِي صَحِيحِهِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ: خَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ ذَاتَ يَوْمٍ أَوْ لَيْلَةٍ، فَإِذَا هُوَ بِأَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ، فَقَالَ: (مَا أَخْرَجَكُمَا مِنْ بُيُوتِكُمَا هَذِهِ السَّاعَةَ)؟ قَالَا: الجوع يا رسول الله. قال: (وأنا

Yüce Allah'ın: { ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ } “Sonra andolsun, o gün nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz”1 buyruğu ile ilgili olarak Müslim Sahîh'inde Ebû Hüreyre'den2 şöyle rivayet etmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir gün veya bir gece [dışarı] çıktı. Bir de baktı ki Ebû Bekir ve Ömer [oradalar]. « مَا أَخْرَجَكُمَا مِنْ بُيُوتِكُمَا هَذِهِ السَّاعَةَ » «Bu saatte sizi evlerinizden çıkaran nedir?» diye sordu. Onlar: “Açlık, ey Allah'ın Resûlü!” dediler. [Bunun üzerine] o da şöyle buyurdu: « وَأَنَا... » «Ben de...»3

25302. Metin

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَأَخْرَجَنِي الَّذِي أَخْرَجَكُمَا قُومَا) فَقَامَا مَعَهُ، فَأَتَى رَجُلًا مِنْ الْأَنْصَارِ، فَإِذَا هُوَ لَيْسَ فِي بَيْتِهِ، فَلَمَّا رَأَتْهُ الْمَرْأَةُ قَالَتْ: مَرْحَبًا وَأَهْلًا. فَقَالَ لَهَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (أَيْنَ فُلَانٌ)؟ قَالَتْ: يَسْتَعْذِبُ لَنَا مِنَ الْمَاءِ، إِذْ جَاءَ الْأَنْصَارِيُّ، فَنَظَرَ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَصَاحِبَيْهِ، ثُمَّ قَالَ: الْحَمْدُ لِلَّهِ! مَا أحد اليوم أكرم إضافيا مِنِّي. قَالَ: فَانْطَلَقَ، فَجَاءَهُمْ بِعِذْقٍ فِيهِ بُسْرٌ وَتَمْرٌ وَرُطَبٌ، فَقَالَ: كُلُوا مِنْ هَذِهِ. وَأَخَذَ الْمُدْيَةَ فَقَالَ لَهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (إِيَّاكَ وَالْحَلُوبَ) فَذَبَحَ لَهُمْ، فَأَكَلُوا مِنَ الشَّاةِ، وَمِنْ ذَلِكَ الْعِذْقِ، وَشَرِبُوا، فَلَمَّا أَنْ شَبِعُوا وَرَوُوا، قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ لِأَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ: (وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَتُسْأَلُنَّ عَنْ نَعِيمِ هَذَا الْيَوْمِ، يَوْمَ الْقِيَامَةِ، أَخْرَجَكُمْ مِنْ بُيُوتِكُمُ الْجُوعُ، ثُمَّ لَمْ تَرْجِعُوا حَتَّى أَصَابَكُمْ هَذَا النَّعِيمُ (. خَرَّجَهُ التِّرْمِذِيُّ، وَقَالَ [فِيهِ]:) هَذَا وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ مِنَ النَّعِيمِ الَّذِي تُسْأَلُونَ عَنْهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ: ظِلٌّ بَارِدٌ، وَرُطَبٌ طَيِّبٌ، وَمَاءٌ بَارِدٌ) وَكَنَّى الرَّجُلُ الَّذِي مِنْ الْأَنْصَارِ، فَقَالَ: أَبُو الْهَيْثَمِ ابن التَّيْهَانِ. وَذَكَرَ قِصَّتَهُ. قُلْتُ: اسْمُ هَذَا الرَّجُلِ الْأَنْصَارِيِّ مَالِكُ بْنُ التَّيْهَانِ، وَيُكَنَّى أَبَا الْهَيْثَمِ. وَفِي هَذِهِ الْقِصَّةِ يَقُولُ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ رَوَاحَةَ، يَمْدَحُ بِهَا أَبَا الْهَيْثَمِ بْنِ التَّيْهَانَ:

canım elinde olana yemin ederim ki sizi çıkaran şey beni de çıkardı. Kalkınız.) Bunun üzerine onunla beraber kalktılar. Ensardan bir adamın yanına vardı; fakat o evinde yoktu. Kadın onu görünce: Hoş geldiniz, sefa geldiniz, dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona: (Falan nerede?) diye sordu. Kadın: Bize tatlı su getirmeye gitti, dedi. Tam o sırada Ensarî geldi; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e ve iki arkadaşına baktı, sonra şöyle dedi: Allah'a hamdolsun! Bugün misafirleri benden daha şerefli olan hiç kimse yoktur. Dedi ki: Gitti, onlara içinde koruk, kuru hurma ve taze hurma bulunan bir hurma salkımı getirdi ve: Bundan yiyiniz, dedi. Bıçağı eline aldı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona: (Süt veren hayvana dokunmaktan sakın!) buyurdu. Onlar için kesti; koyundan ve o salkımdan yediler, su içtiler. Doyup suya kandıklarında Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Ebû Bekir ve Ömer'e şöyle buyurdu: (Nefsim elinde olana yemin ederim ki kıyamet gününde bu günün nimetinden mutlaka hesaba çekileceksiniz. Sizi evlerinizden açlık çıkardı, sonra bu nimete kavuşuncaya kadar dönmediniz). Bunu Tirmizî tahric etti ve [şöyle] dedi: (Nefsim elinde olana yemin ederim ki kıyamet gününde sorgulanacağınız nimetlerdendir: Serin bir gölge, güzel bir taze hurma ve soğuk bir su.) O Ensarî zatı künyesiyle anıp: 'Ebû'l-Heysem b. et-Teyyihân' dedi ve kıssasını zikretti. Derim ki: Bu Ensarî zatın adı Mâlik b. et-Teyyihân'dır, künyesi ise Ebû'l-Heysem'dir. Bu kıssa hakkında Abdullah b. Revâha, Ebû'l-Heysem b. et-Teyyihân'ı överek şöyle der:

25303. Metin

فَلَمْ أَرَ كَالْإِسْلَامِ عِزًّا لِأُمَّةٍ ... وَلَا مِثْلَ أَضْيَافِ الْإِرَاشِيِّ «١» مَعْشَرًا

«Bir ümmet için İslam gibi bir izzet görmedim... İrâşî'nin misafirleri «١» gibi bir topluluk da görmedim.»

25304. Metin

نَبِيٌّ وَصِدِّيقٌ وَفَارُوقُ أُمَّةٍ ... وَخَيْرُ بَنِي «٢» حَوَّاءَ فَرْعًا وَعُنْصُرَا

«Bir peygamber, bir sıddîk ve bir ümmetin faruku... Ve nesep ve asıl bakımından Havva evlatlarının «٢» en hayırlısı.»

25305. Metin

فَوَافَوْا لِمِيقَاتٍ وَقَدْرِ قَضِيَّةٍ ... وَكَانَ قَضَاءُ اللَّهِ قَدْرًا «٣» مُقَدَّرَا

«Belirlenmiş bir vakitte ve takdir edilmiş bir hükümle geldiler... Allah'ın takdiri ise belirlenmiş bir kaderdi. «٣»»

25306. Metin

إِلَى رَجُلٍ نَجْدٍ يُبَارِي بِجُودِهِ ... شُمُوسَ الضُّحَى جُودًا وَمَجْدًا وَمَفْخَرَا

«Cömertliğiyle kuşluk vaktinin güneşleriyle yarışan... Cömertlik, şan ve iftihar sahibi yiğit bir adama vardılar.»

25307. Metin

وَفَارِسِ خَلْقِ اللَّهِ فِي كُلِّ غَارَةٍ ... إِذَا لَبِسَ الْقَوْمُ الْحَدِيدَ الْمُسَمَّرَا

«Ve kavim perçinlenmiş zırhları giydiğinde... Her baskında Allah'ın yarattıklarının süvarisi olan yiğide.»

25308. Metin

فَفَدَّى وَحَيَّا ثُمَّ أَدْنَى قِرَاهُمُ ... فَلَمْ يَقْرِهِمْ إلا سمينا متمرا «٤»

«[Ev sahibi] "Canım feda olsun" deyip selamladı, sonra ziyafetini yaklaştırdı... Onlara semiz [et] ve hurmadan başkasını ikram etmedi.»4

25309. Metin

وقد ذكر أبو نعم الْحَافِظُ، عَنْ أَبِي عَسِيبٍ مَوْلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، قَالَ: خَرَجَ عَلَيْنَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ لَيْلًا، فَخَرَجْتُ إِلَيْهِ، ثُمَّ مَرَّ بِأَبِي بَكْرٍ فَدَعَاهُ، فَخَرَجَ إِلَيْهِ، ثُمَّ مَرَّ بِعُمَرَ فَدَعَاهُ، فَخَرَجَ إِلَيْهِ، فَانْطَلَقَ حَتَّى دَخَلَ حَائِطًا لِبَعْضِ الْأَنْصَارِ، فَقَالَ لِصَاحِبِ الْحَائِطِ: (أَطْعِمْنَا بُسْرًا) فَجَاءَ بِعِذْقٍ، فَوَضَعَهُ فَأَكَلُوا، ثُمَّ دَعَا بِمَاءٍ فَشَرِبَ، فَقَالَ: (لَتُسْأَلُنَّ عَنْ هَذَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ) قَالَ: وَأَخَذَ عُمَرُ الْعِذْقَ، فَضَرَبَ بِهِ الْأَرْضَ حَتَّى تَنَاثَرَ الْبُسْرُ نَحْوَ وَجْهُ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، إِنَّا لَمَسْئُولُونَ عَنْ هَذَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ؟ قَالَ: (نَعَمْ إِلَّا مِنْ ثَلَاثٍ: كِسْرَةٍ يَسُدُّ بِهَا جَوْعَتَهُ، أَوْ ثَوْبٍ يَسْتُرُ بِهِ عَوْرَتَهُ، أَوْ حَجْرٍ يَأْوِي فِيهِ مِنَ الْحَرِّ وَالْقُرِّ). وَاخْتَلَفَ أَهْلُ التَّأْوِيلِ فِي النَّعِيمِ الْمَسْئُولِ عَنْهُ عَلَى عَشَرَةِ أَقْوَالٍ: أَحَدُهَا: الْأَمْنُ وَالصِّحَّةُ، قَالَهُ ابْنُ مَسْعُودٍ. الثَّانِي- الصِّحَّةُ وَالْفَرَاغُ، قَالَهُ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ. وَفِي الْبُخَارِيِّ عَنْهُ ﵇: (نِعْمَتَانِ «١» مَغْبُونٌ فِيهِمَا كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ: الصِّحَّةُ وَالْفَرَاغُ). الثَّالِثُ- الْإِدْرَاكُ بِحَوَاسِّ السَّمْعِ وَالْبَصَرِ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. وَفِي التَّنْزِيلِ: إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤادَ كُلُّ أُولئِكَ كانَ «٢» عَنْهُ مَسْؤُلًا [الاسراء: ٣٦]. وَفِي الصَّحِيحِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ وَأَبِي سَعِيدٍ قَالَا: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (يُؤْتَى بِالْعَبْدِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، فَيَقُولُ لَهُ: أَلَمْ أَجْعَلْ لَكَ سَمْعًا وَبَصَرًا، وَمَالًا وَوَلَدًا ... )، الْحَدِيثَ. خَرَّجَهُ التِّرْمِذِيُّ وَقَالَ فِيهِ: حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ. الرَّابِعُ- مَلَاذُّ الْمَأْكُولِ وَالْمَشْرُوبِ قَالَهُ جَابِرُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الْأَنْصَارِيُّ. وَحَدِيثُ أَبِي هُرَيْرَةَ يَدُلُّ عَلَيْهِ. الْخَامِسُ- أَنَّهُ الْغَدَاءُ وَالْعَشَاءُ، قَالَهُ الْحَسَنُ. السَّادِسُ- قَوْلُ مَكْحُولٍ الشَّامِيِّ-: أَنَّهُ شِبَعُ الْبُطُونِ وَبَارِدُ الشَّرَابِ، وَظِلَالُ الْمَسَاكِنِ، وَاعْتِدَالُ الْخَلْقِ، وَلَذَّةُ النَّوْمِ. وَرَوَاهُ زَيْدُ بْنُ أَسْلَمَ عَنْ أَبِيهِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ) يَعْنِي عَنْ شِبَعِ الْبُطُونِ ... (. فَذَكَرَهُ. ذَكَرَهُ الْمَاوَرْدِيُّ، وَقَالَ: وَهَذَا السُّؤَالُ يَعُمُّ الْكَافِرَ وَالْمُؤْمِنَ، إِلَّا أَنَّ سؤال المؤمن

Hâfız Ebû Nuaym, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in azatlısı Ebû Asîb'den şöyle rivayet etmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir gece yanımıza çıktı, ben de onun yanına çıktım. Sonra Ebû Bekir'e uğrayıp onu çağırdı, o da yanına çıktı. Sonra Ömer'e uğrayıp onu çağırdı, o da yanına çıktı. Gidip Ensardan birinin bahçesine girdi ve bahçe sahibine: «Bize turfanda hurma yedir» buyurdu. O da bir hurma salkımı getirip koydu, yediler. Sonra su isteyip içti ve: «Kıyamet günü bundan mutlaka sorguya çekileceksiniz» buyurdu. [Ebû Asîb] dedi ki: Ömer salkımı alıp yere vurdu; öyle ki taze hurmalar Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yüzüne doğru saçıldı. Dedi ki: "Ey Allah'ın Resûlü! Kıyamet günü biz gerçekten bundan sorguya mı çekileceğiz?" [Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem]: «Evet; ancak şu üç şey müstesnadır: Kişinin açlığını yatıştırdığı bir lokma ekmek, avretini örttüğü bir elbise yahut sıcaktan ve soğuktan sığındığı bir barınak» buyurdu. Ehl-i tevil (müfessirler), [kıyamet günü] sorgulanacak olan nimet hususunda on farklı görüşe ayrılmıştır: Birincisi: Güvenlik ve sağlıktır; bunu İbn Mes'ûd söylemiştir. İkincisi: Sağlık ve boş vakittir; bunu Saîd b. Cübeyr söylemiştir. Buhârî'de ondan [Peygamber] aleyhisselâm'dan şöyle rivayet edilmiştir: « نِعْمَتَانِ مَغْبُونٌ فِيهِمَا كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ: الصِّحَّةُ وَالْفَرَاغُ » 1 «İki nimet vardır ki insanların çoğu bunlar hususunda aldanmıştır: Sağlık ve boş vakit.» Üçüncüsü: İşitme ve görme duyularıyla idrak etmektir; bunu İbn Abbâs söylemiştir. Yüce Kitap'ta şöyle buyrulmaktadır: { إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤادَ كُلُّ أُولئِكَ كانَ عَنْهُ مَسْؤُلًا } 2 “Şüphesiz kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur.” [es-Sahîh]'te Ebû Hureyre ve Ebû Saîd'den rivayet edildiğine göre şöyle demişlerdir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Kıyamet günü kul getirilir de [Allah] ona: 'Sana kulak ve göz, mal ve evlat vermedim mi?...' buyurur» hadisin devamı. Bunu Tirmizî tahric etmiş ve hakkında: "Hasen-sahih bir hadistir" demiştir. Dördüncüsü: Yiyecek ve içeceklerin lezzetleridir; bunu Câbir b. Abdillâh el-Ensârî söylemiştir. Ebû Hureyre'nin hadisi de buna delalet etmektedir. Beşincisi: Sabah ve akşam yemeğidir; bunu el-Hasan [el-Basrî] söylemiştir. Altıncısı: Mekhûl eş-Şâmî'nin sözüdür; [ona göre] o, karınların doyması, soğuk içecek, meskenlerin gölgeleri, yaratılışın dengeli olması ve uykunun lezzetidir. Zeyd b. Eslem bunu babasından rivayet etmiştir; babası şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «O gün nimetlerden mutlaka sorguya çekileceksiniz» yani karınların doymasından... buyurdu ve hadisi zikretti. Bunu Mâverdî zikretmiş ve şöyle demiştir: Bu sorgulama kâfiri de mümini de kapsar; ancak müminin sorgulanması

25310. Metin

تَبْشِيرٌ بِأَنْ يُجْمَعَ لَهُ بَيْنَ نَعِيمِ الدُّنْيَا وَنَعِيمِ الْآخِرَةِ. وَسُؤَالَ الْكَافِرِ تَقْرِيعٌ أَنْ قَابَلَ نَعِيمَ الدُّنْيَا بِالْكُفْرِ وَالْمَعْصِيَةِ. وَقَالَ قَوْمٌ: هَذَا السُّؤَالُ عَنْ كُلِّ نِعْمَةٍ، إِنَّمَا يَكُونُ فِي حَقِّ الْكُفَّارِ، فَقَدْ رُوِيَ أَنَّ أَبَا بَكْرٍ لَمَّا نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَرَأَيْتَ أَكْلَةً أَكَلْتُهَا مَعَكَ فِي بَيْتِ أَبِي الْهَيْثَمِ بْنِ التَّيْهَانِ، مِنْ خُبْزِ شَعِيرٍ وَلَحْمٍ وَبُسْرٍ قَدْ ذَنَّبَ «١»، وَمَاءٍ عَذْبٍ، أَتَخَافُ عَلَيْنَا أَنْ يَكُونَ هَذَا مِنَ النَّعِيمِ الَّذِي نُسْأَلُ عَنْهُ؟ فَقَالَ ﵇: (ذَلِكَ لِلْكُفَّارِ، ثم قرأ: وَهَلْ نُجازِي إِلَّا الْكَفُورَ «٢» [سبأ: ١٧]. ذَكَرَهُ الْقُشَيْرِيُّ أَبُو نَصْرٍ. وَقَالَ الْحَسَنُ: لَا يُسْأَلُ عَنِ النَّعِيمِ إِلَّا أَهْلُ النَّارِ. وَقَالَ الْقُشَيْرِيُّ: وَالْجَمْعُ بَيْنَ الْأَخْبَارِ: أَنَّ الْكُلَّ يُسْأَلُونَ، وَلَكِنَّ سُؤَالَ الْكُفَّارِ تَوْبِيخٌ، لِأَنَّهُ قَدْ تَرَكَ الشُّكْرَ. وَسُؤَالَ الْمُؤْمِنِ سُؤَالُ تَشْرِيفٍ، لِأَنَّهُ شَكَرَ. وَهَذَا النَّعِيمُ فِي كُلِّ نِعْمَةٍ. قُلْتُ: هَذَا الْقَوْلُ حَسَنٌ، لِأَنَّ اللَّفْظَ يَعُمُّ. وَقَدْ ذَكَرَ الْفِرْيَابِيُّ قَالَ: حَدَّثَنَا وَرْقَاءٌ عَنِ ابْنِ أَبِي نَجِيحٍ عَنْ مُجَاهِدٍ، فِي قَوْلُهُ تَعَالَى: ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ قال: كل شي مِنْ لَذَّةِ الدُّنْيَا. وَرَوَى أَبُو الْأَحْوَصِ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: (إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى لَيُعَدِّدُ نِعَمَهُ عَلَى الْعَبْدِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، حَتَّى يَعُدَّ عَلَيْهِ: سَأَلْتَنِي فُلَانَةً أَنْ أُزَوِّجَكَهَا، فَيُسَمِّيَهَا بِاسْمِهَا، فَزَوَّجْتُكَهَا (. وَفِي التِّرْمِذِيِّ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: لَمَّا نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ: ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ قَالَ النَّاسُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، عَنْ أَيِّ النَّعِيمِ نُسْأَلُ؟ فَإِنَّمَا هُمَا الْأَسْوَدَانِ «٣» وَالْعَدُوُّ حَاضِرٌ، وَسُيُوفُنَا عَلَى عَوَاتِقِنَا. قَالَ: (إِنَّ ذَلِكَ سَيَكُونُ). وَعَنْهُ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (إِنَّ أَوَّلَ مَا يُسْأَلُ عَنْهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ- يَعْنِي الْعَبْدَ- أَنْ يُقَالَ لَهُ: أَلَمْ نُصِحَّ لَكَ جِسْمَكَ، وَنُرْوِيكَ مِنَ الْمَاءِ الْبَارِدِ) قَالَ: حَدِيثِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ: (إِذَا كَانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ دَعَا اللَّهُ بِعَبْدٍ مِنْ عِبَادِهِ، فَيُوقِفُهُ بَيْنَ يَدَيْهِ، فَيَسْأَلُهُ عَنْ جَاهِهِ كَمَا يَسْأَلُهُ عَنْ مَالِهِ (. وَالْجَاهُ مِنْ نَعِيمِ الدُّنْيَا لَا مَحَالَةَ. وَقَالَ مَالِكٌ ﵀: إِنَّهُ صِحَّةُ الْبَدَنِ، وَطِيبُ النَّفْسِ. وَهُوَ الْقَوْلُ السَّابِعُ. وَقِيلَ: النَّوْمُ مَعَ الْأَمْنِ وَالْعَافِيَةِ. وَقَالَ سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ: إِنَّ مَا سَدَّ الْجُوعَ وَسَتَرَ الْعَوْرَةَ مِنْ خَشِنِ الطَّعَامِ وَاللِّبَاسِ، لَا يُسْأَلُ عَنْهُ الْمَرْءُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَإِنَّمَا يُسْأَلُ عَنِ النَّعِيمِ. قَالَ: وَالدَّلِيلُ عَلَيْهِ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى أَسْكَنَ آدَمَ الْجَنَّةَ. فَقَالَ لَهُ: إِنَّ لَكَ أَلَّا تَجُوعَ فِيها وَلا تَعْرى.

[bu sorgulama], dünya nimeti ile ahiret nimetinin kendisi için bir arada toplanacağına dair bir müjdedir. Kâfire sorulması ise dünya nimetini küfür ve isyanla karşıladığı için bir azarlamadır. Bir topluluk şöyle demiştir: Her bir nimet hakkındaki bu sorgulama, ancak kâfirler hakkındadır. Nitekim rivayet edildiğine göre bu ayet indiğinde Ebû Bekir şöyle demiştir: “Ey Allah'ın Resûlü! Ebü'l-Heysem b. et-Teyyihân'ın evinde seninle birlikte yediğim arpa ekmeği, et, dip tarafından olgunlaşmaya başlamış koruk hurma1 ve tatlı sudan ibaret yiyeceği gördün mü? Bundan dolayı sorgulanacağımız nimetten olmasından bizim adımıza endişe ediyor musun?” Bunun üzerine [Peygamber] aleyhisselâm: «Bu kâfirler içindir» buyurmuş, sonra da { وَهَلْ نُجَازِي إِلَّا الْكَفُورَ } “Biz nankörden başkasını cezalandırır mıyız?”2 [Sebe, 17] ayetini okumuştur. Bunu Kuşeyrî Ebû Nasr zikretmiştir. Hasan [-ı Basrî] de: “Nimetten ancak cehennemlikler hesaba çekilir” demiştir. Kuşeyrî şöyle demiştir: Haberlerin arasını uzlaştırmak [şöyle mümkündür]: Herkes hesaba çekilecektir; fakat kâfirin sorgulanması şükrü terk ettiği için azarlamadır; müminin sorgulanması ise şükrettiği için taltiftir. Bu nimet ise her bir nimeti kapsar. Ben derim ki: Bu görüş güzeldir; çünkü lafız umum ifade eder (geneldir). Nitekim Firyâbî zikredip demiştir ki: Bize Verkâ, İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den Yüce Allah'ın { ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ } “Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz” buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletti: “Dünya lezzetlerinden olan her şeydir.” Ebû'l-Ahvas da Abdullah'tan, o da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «Şüphesiz Allah Teâlâ, kıyamet gününde kuluna nimetlerini tek tek sayar; hatta ona [kadının] adını da vererek: 'Benden falan kadınla evlenmeyi istedin de seni onunla evlendirdim' diye sayar.» Tirmizî'de Ebû Hüreyre'den nakledildiğine göre o şöyle demiştir: { ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ } “Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz” ayeti indiğinde insanlar: “Ey Allah'ın Resûlü! Biz hangi nimetten sorulacağız? Zira [yiyeceğimiz] sadece iki siyahtır3; düşman karşımızda hazır beklemekte, kılıçlarımız da omuzlarımızdadır” dediler. [Peygamber]: «Şüphesiz o [nimetler de] ileride olacaktır» buyurdu. Yine ondan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kıyamet gününde kula ilk sorulacak şey: 'Bedenini senin için sıhhatli kılmadık mı, sana soğuk sudan içirmedik mi?' denilmesidir.» Dedi ki: İbn Ömer'in hadisinde o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken işittim: «Kıyamet günü olduğunda Allah kullarından bir kulu çağırır ve onu huzurunda durdurur; sonra malından sorduğu gibi makamından da sorar.» Makam ise şüphesiz dünya nimetlerindendir. Mâlik rahimehullâh şöyle demiştir: “O, beden sıhhati ve gönül huzurudur.” Bu da yedinci görüştür. “Güven ve afiyet içindeki uykudur” da denilmiştir. Süfyân b. Uyeyne ise şöyle demiştir: “Açlığı gideren ve avreti örten kaba yemek ve elbiseden kişi kıyamet gününde hesaba çekilmez; o ancak [bunun ötesindeki] nimetlerden hesaba çekilir.” Dedi ki: “Bunun delili, Allah Teâlâ'nın Âdem'i cennete yerleştirip ona şöyle buyurmasıdır: { إِنَّ لَكَ أَلَّا تَجُوعَ فِيهَا وَلَا تَعْرَى } “Şüphesiz orada senin için ne acıkmak vardır ne de çıplak kalmak.”

25311. Metin

وَأَنَّكَ لا تَظْمَؤُا فِيها «١» وَلا تَضْحى [طه: ١١٩ - ١١٨]. فَكَانَتْ هَذِهِ الْأَشْيَاءُ الْأَرْبَعَةُ- مَا يَسِدُّ بِهِ الْجُوعَ، وَمَا يَدْفَعُ بِهِ الْعَطَشَ، وَمَا يَسْتَكِنُّ فِيهِ مِنَ الْحَرِّ، وَيَسْتُرُ بِهِ عَوْرَتَهُ- لِآدَمَ ﵇ بِالْإِطْلَاقِ، لَا حِسَابَ عَلَيْهِ فِيهَا، لأنه لأبد لَهُ مِنْهَا. قُلْتُ: وَنَحْوَ هَذَا ذَكَرَهُ الْقُشَيْرِيُّ أَبُو نَصْرٍ، قَالَ: إِنَّ مِمَّا لَا يُسْأَلُ عَنْهُ الْعَبْدُ لِبَاسًا يُوَارِي سَوْأَتَهُ، وَطَعَامًا يُقِيمُ صُلْبَهُ، وَمَكَانًا يُكِنُّهُ مِنَ الْحَرِّ وَالْبَرْدِ. قُلْتُ: وَهَذَا مُنْتَزَعٌ مِنْ قَوْلِهِ ﵇: (لَيْسَ لِابْنِ آدَمَ حَقٌّ فِي سِوَى هَذِهِ الْخِصَالِ: بَيْتٌ يَسْكُنُهُ، وَثَوْبٌ يُوَارِي عَوْرَتَهُ، وَجِلْفُ الْخُبْزِ وَالْمَاءِ) خَرَّجَهُ التِّرْمِذِيُّ. وَقَالَ النَّضْرُ بْنُ شُمَيْلٍ: جِلْفُ الْخُبْزِ: لَيْسَ مَعَهُ إِدَامٌ. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ: النَّعِيمُ: هُوَ مَا أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْنَا بِمُحَمَّدٍ ﷺ. وَفِي التَّنْزِيلِ: لَقَدْ مَنَّ اللَّهُ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولًا مِنْ أَنْفُسِهِمْ «٢» [آل عمران: ١٦٤]. وَقَالَ الْحَسَنُ أَيْضًا وَالْمُفَضَّلُ: هُوَ تَخْفِيفُ الشَّرَائِعِ، وَتَيْسِيرُ الْقُرْآنِ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: وَما جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ «٣» [الحج: ٧٨]، وَقَالَ تَعَالَى: وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ «٤» [القمر: ١٧]. قُلْتُ: وَكُلُّ هَذِهِ نِعَمٌ، فَيُسْأَلُ الْعَبْدُ عَنْهَا: هَلْ شَكَرَ ذَلِكَ أَمْ كَفَرَ. وَالْأَقْوَالُ الْمُتَقَدِّمَةُ أظهر. والله أعلم.

{ وَأَنَّكَ لَا تَظْمَؤُا فِيهَا وَلَا تَضْحَى } «١» “ve orada susamaman ve sıcaktan yanmaman da sağlanmıştır” buyurmuştur. Açlığı gideren, susuzluğu defeden, sıcaktan koruyan ve avreti örten bu dört şey Âdem aleyhisselâm için mutlak olarak vardı ve bunlardan dolayı ona hesap yoktu; çünkü bunlara mutlaka muhtaçtı. Derim ki: Buna benzer bir açıklamayı Kuşeyrî Ebû Nasr da zikretmiş ve şöyle demiştir: Kulun sorgulanmayacağı şeyler arasında avretini örten bir elbise, belini doğrultan bir yiyecek ve kendisini sıcaktan ve soğuktan koruyan bir mekân vardır. Derim ki: Bu, onun aleyhisselâm: (Âdemoğlunun şu hasletler dışında hiçbir [asli] hakkı yoktur: İkamet edeceği bir ev, avretini örteceği bir elbise, katıksız kuru ekmek ve su) buyruğundan çıkarılmıştır. Bunu Tirmizî tahric etmiştir. Nadr b. Şümeyl: 'Cilfü'l-hubz; katığı olmayan ekmektir' demiştir. Muhammed b. Kâ'b: 'Nimet, Allah'ın Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem ile bize ihsan ettiği şeydir' demiştir. Kur'an'da: { لَقَدْ مَنَّ اللَّهُ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولًا مِنْ أَنْفُسِهِمْ } «٢» “Andolsun ki Allah, müminlere kendi içlerinden bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur” buyrulmaktadır. El-Hasen ve el-Mufaddal da şöyle demiştir: Şeriatların hafifletilmesi ve Kur'an'ın kolaylaştırılmasıdır. Allah Teâlâ: { وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ } «٣» “Dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi” buyurmuş; yine Yüce Allah: { وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ } «٤» “Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mudur?” buyurmuştur. Derim ki: Bunların hepsi birer nimettir; binaenaleyh kul bunlardan buna şükür mü etti yoksa nankörlük mü etti diye sorguya çekilir. Önceki görüşler ise daha açıktır. Allah en iyi bilendir.