25335. Metin
تَفْسِيرُ سُورَةِ" الْهُمَزَةِ" مَكِّيَّةٌ بِإِجْمَاعٍ. وَهِيَ تِسْعُ آيات بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Hümeze Suresi tefsiri. İcma ile Mekkîdir. Dokuz ayettir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
25336. Metin
[سورة الهمزة (١٠٤): آية ١]
[Hümeze Suresi (104), Ayet 1]
25337. Metin
﷽
﷽
25338. Metin
وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ (١)
{ وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ } “İnsanları arkasından çekiştiren, kaş göz işaretiyle alay eden her kişinin vay haline!”
25339. Metin
قَدْ تَقَدَّمَ الْقَوْلُ فِي" الْوَيْلِ" فِي غَيْرِ مَوْضِعٍ «٢»، وَمَعْنَاهُ الْخِزْيُ وَالْعَذَابُ وَالْهَلَكَةُ. وَقِيلَ: وَادٍ فِي جَهَنَّمَ. لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: هُمُ الْمَشَّاءُونَ بِالنَّمِيمَةِ، الْمُفْسِدُونَ «٣» بَيْنَ الْأَحِبَّةِ، الْبَاغُونَ لِلْبُرَآءِ الْعَيْبَ، فَعَلَى هَذَا هُمَا بِمَعْنًى. وَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ: [شِرَارُ عِبَادِ اللَّهِ تَعَالَى الْمَشَّاءُونَ بِالنَّمِيمَةِ، الْمُفْسِدُونَ بَيْنَ الْأَحِبَّةِ، الْبَاغُونَ لِلْبُرَآءِ الْعَيْبَ [. وَعَنِ ابْنِ عباس أن الهمزة: القتات، وَاللُّمَزَةَ: الْعَيَّابُ. وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ وَالْحَسَنُ وَمُجَاهِدٌ وَعَطَاءُ بْنُ أَبِي رَبَاحٍ: الْهُمَزَةُ: الَّذِي يَغْتَابُ وَيَطْعَنُ فِي وَجْهِ الرَّجُلِ، وَاللُّمَزَةُ: الَّذِي يَغْتَابُهُ مِنْ خَلْفِهِ إِذَا غَابَ، وَمِنْهُ قَوْلُ حَسَّانَ:
Veyl (وَيْل) hakkındaki açıklama daha önce birçok yerde geçmişti «٢». Anlamı; rezillik, azap ve helaktir. Cehennemde bir vadidir de denilmiştir. { لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ } “...arkasından çekiştiren, kaş göz işaretiyle alay eden her kişinin...” İbn Abbâs şöyle demiştir: Onlar koğuculuk yapanlar, sevdiklerin arasını bozanlar «٣» ve masum insanlarda kusur arayanlardır. Buna göre iki kelime aynı anlamdadır. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: [Allah Teâlâ'nın kullarının en şerlileri; koğuculuk yapanlar, sevdiklerin arasını bozanlar ve masum insanlarda kusur arayanlardır.] İbn Abbâs'tan gelen rivayete göre hümeze; laf taşıyıcı, lümeze ise ayıplayıcı demektir. Ebu'l-Âliye, el-Hasan, Mücâhid ve Atâ b. Ebî Rebâh şöyle demişlerdir: Hümeze; kişinin yüzüne karşı gıybet eden ve dil uzatandır. Lümeze ise o bulunmadığı zaman arkasından gıybetini yapandır. Hassân'ın şu sözü de bu kabildendir:
25340. Metin
هَمَزْتُكَ فَاخْتَضَعْتَ بِذُلِّ نَفْسٍ ... بِقَافِيَةٍ تَأَجَّجُ كَالشُّوَاظِ «٤»
Alev alev parlayan yalın bir ateş gibi tutuşan bir kafiye ile seni öyle bir hicvettim ki, nefsinin zilletiyle boyun eğip zelil oldun.4
25341. Metin
وَاخْتَارَ هَذَا الْقَوْلَ النَّحَّاسُ، قَالَ: وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى وَمِنْهُمْ مَنْ يَلْمِزُكَ فِي الصَّدَقاتِ «١» [التوبة: ٥٨]. وَقَالَ مُقَاتِلٌ ضِدَّ هَذَا الْكَلَامِ: إِنَّ الْهُمَزَةَ: الذي يغتاب بالغيبة، واللمزة: الذي يغتاب في الْوَجْهِ. وَقَالَ قَتَادَةُ وَمُجَاهِدٌ: الْهُمَزَةُ: الطَّعَّانُ فِي الناس، والهمزة: الطَّعَّانُ فِي أَنْسَابِهِمْ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ الْهَامِزُ: الَّذِي يَهْمِزُ النَّاسَ بِيَدِهِ وَيَضْرِبُهُمْ، وَاللُّمَزَةُ: الَّذِي يَلْمِزُهُمْ بِلِسَانِهِ وَيَعِيبُهُمْ. وَقَالَ سُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ يَهْمِزُ بِلِسَانِهِ، وَيَلْمِزُ بِعَيْنَيْهِ. وَقَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: الْهُمَزَةُ الَّذِي يُؤْذِي جُلَسَاءَهُ بِسُوءِ اللَّفْظِ، وَاللُّمَزَةُ: الَّذِي يَكْسِرُ عَيْنَهُ عَلَى جَلِيسِهِ، وَيُشِيرُ بِعَيْنِهِ وَرَأْسِهِ وَبِحَاجِبَيْهِ. وَقَالَ مُرَّةً: هُمَا سَوَاءٌ، وَهُوَ الْقَتَّاتُ الطَّعَّانُ لِلْمَرْءِ إِذَا غَابَ. وَقَالَ زِيَادٌ الْأَعْجَمُ:
en-Nehhâs bu görüşü tercih etmiş ve şöyle demiştir: Allah Teâlâ'nın: { وَمِنْهُمْ مَنْ يَلْمِزُكَ فِي الصَّدَقاتِ } “Onlardan sadakalar hususunda seni ayıplayanlar da vardır” «١» [Tevbe, 58] ayeti de bu kabildendir. Mukâtil ise bu sözün aksini söylemiştir: Hümeze; arkadan gıybet eden, lümeze ise yüze karşı gıybet edendir. Katâde ve Mücâhid şöyle demişlerdir: Hümeze; insanları ayıplayıp yeren, [lümeze] ise onların soylarına dil uzatandır. İbn Zeyd şöyle demiştir: Hâmiz; insanlara eliyle vuran ve onları darbedendir, lümeze ise onlara diliyle dil uzatan ve onları ayıplayandır. Süfyân es-Sevrî: Diliyle ayıplar, gözleriyle kaş göz işareti yapar, demiştir. İbn Keysân şöyle demiştir: Hümeze; oturduğu kimselere kötü sözlerle eziyet eden, lümeze ise meclis arkadaşına gözünü kırpan, gözüyle, başıyla ve kaşlarıyla işaret yapandır. Bir defasında da şöyle demiştir: İkisi aynıdır; o da gıyabında insanı çekiştirip yeren koğucudur. Ziyâd el-A'cem şöyle demiştir:
25342. Metin
تُدْلِي بِوُدِّي إِذَا لَاقَيْتَنِي كَذِبًا ... وَإِنْ أُغَيَّبْ فَأَنْتَ الْهَامِزُ اللُّمَزَهْ
Benimle karşılaştığında yalandan sevgini gösterirsin, fakat ortalıkta yoksam arkamdan çekiştirip ayıplayansın.
25343. Metin
وَقَالَ آخَرُ:
Bir başkası da şöyle demiştir:
25344. Metin
إِذَا لَقِيْتُكَ عَنْ سُخْطٍ تُكَاشِرُنِي ... وَإِنْ تَغَيَّبْتُ كُنْتَ الْهَامِزَ اللمزة
Sana öfkeyle rastladığımda bana dişlerini gösterip gülümsersin, ama ortadan kayboldum mu arkadan çekiştirip ayıplayan sen olursun.
25345. Metin
الشحط: العبد. وَالْهُمَزَةُ: اسْمٌ وُضِعَ لِلْمُبَالَغَةِ فِي هَذَا الْمَعْنَى، كَمَا يُقَالُ: سُخَرَةٌ وَضُحَكَةٌ: لِلَّذِي يَسْخَرُ وَيَضْحَكُ بِالنَّاسِ. وَقَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ مُحَمَّدُ بْنُ عَلِيٍّ وَالْأَعْرَجُ (هُمْزَةً لُمْزَةً) بِسُكُونِ الْمِيمِ فِيهِمَا. فَإِنْ صَحَّ ذَلِكَ عَنْهُمَا، فَهِيَ فِي مَعْنَى الْمَفْعُولِ، وَهُوَ الَّذِي يَتَعَرَّضْ لِلنَّاسِ حَتَّى يَهْمِزُوهُ وَيَضْحَكُوا مِنْهُ، وَيَحْمِلَهُمْ عَلَى الِاغْتِيَابِ. وَقَرَأَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْعُودٍ وَأَبُو وَائِلٍ وَالنَّخَعِيُّ وَالْأَعْمَشُ:" وَيْلٌ لِلْهُمَزَةِ اللُّمَزَةِ". وَأَصْلُ الْهَمْزِ: الْكَسْرُ، وَالْعَضُّ عَلَى الشَّيْءِ بِعُنْفٍ، وَمِنْهُ هَمْزُ الْحَرْفِ. وَيُقَالُ: هَمَزْتُ رَأْسَهُ. وَهَمَزْتُ الْجَوْزَ بِكَفِّي كَسَرْتُهُ. وَقِيلَ لِأَعْرَابِيٍّ: أَتَهْمِزُونَ (الْفَارَةَ)؟ فَقَالَ: إِنَّمَا تَهْمِزُهَا الْهِرَّةُ. الَّذِي فِي الصِّحَاحِ: وَقِيلَ لِأَعْرَابِيٍّ أَتَهْمِزُ الْفَارَةَ؟ فَقَالَ السِّنَّوْرُ يَهْمِزُهَا. وَالْأَوَّلُ قَالَهُ الثَّعْلَبِيُّ، وَهُوَ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْهِرَّ يُسَمَّى الْهُمَزَةَ. قَالَ الْعَجَّاجُ:
Şaht: Uzak demektir. el-Hümeze (الْهُمَزَةُ); bu anlamda mübalağa için konulmuş bir isimdir; nitekim insanlarla alay eden ve gülen kimse için sühare (سُخَرَة) ve dühake (ضُحَكَة) denilmesi gibidir. Ebû Ca'fer Muhammed b. Ali ve el-A'rec her ikisinde de mîm harfinin sükûnu ile (هُمْزَةً لُمْزَةً) şeklinde okumuşlardır. Eğer bu kıraat onlardan sahih olarak gelmişse, mef'ûl (edilen) anlamındadır; o da insanların kendisini çekiştirmesi, onunla alay etmesi ve onları gıybete sevk etmesi için kendisini onların önüne atan kimsedir. Abdullah b. Mes'ûd, Ebû Vâil, en-Nehaî ve el-A'meş: { وَيْلٌ لِلْهُمَزَةِ اللُّمَزَةِ } şeklinde okumuşlardır. Hemz kelimesinin aslı; kırmak ve bir şeyi şiddetle ısırmaktır; harfin hemzelenmesi de bu köktendir. Başını kırdım/vurdum manasında { هَمَزْتُ رَأْسَهُ } denilir. Cevizi avucumla kırdım manasında { هَمَزْتُ الْجَوْزَ بِكَفِّي } denilir. Bir bedeviye: “Fareyi hemzeliyor musunuz (فَأْرَة kelimesindeki hemzeyi okuyor musunuz)?” diye sorulmuş, o da: “Onu ancak kedi hemzeler (ısırıp parçalar)” demiştir. es-Sıhâh'ta geçen ifade şöyledir: Bir bedeviye “Fareyi hemzeliyor musun?” denilmiş, o da “Onu kedi hemzeler” demiştir. Birincisini es-Sa'lebî söylemiştir ve bu kedinin hümeze olarak isimlendirildiğine delalet eder. el-Accâc şöyle demiştir:
25346. Metin
وَمَنْ هَمَزْنَا رَأْسَهُ تَهَشَّمَا
Kimin başına vurduysak paramparça oldu.
25347. Metin
وَقِيلَ: أَصْلُ الْهَمْزِ وَاللَّمْزِ: الدَّفْعُ وَالضَّرْبُ. لَمَزَهُ يَلْمِزُهُ لَمْزًا: إِذَا ضَرَبَهُ وَدَفَعَهُ. وَكَذَلِكَ هَمَزَهُ: أَيْ دَفَعَهُ وَضَرَبَهُ. قَالَ الرَّاجِزُ:
Hemz ve lemz kelimelerinin aslının itmek ve vurmak olduğu da söylenmiştir. Bir kimseye vurduğu ve onu ittiği zaman { لَمَزَهُ يَلْمِزُهُ لَمْزًا } denilir. Aynı şekilde onu itti ve vurdu anlamında { هَمَزَهُ } denilir. Recez şairi şöyle demiştir:
25348. Metin
وَمَنْ هَمَزْنَا عِزَّهُ تَبَرْكَعَا ... عَلَى استه زوبعة أو زوبعا
Kimin izzetini kırıp darbe vurduysak, kaba eti üzerine yıkılıp çökerdi...1
25349. Metin
الْبَرْكَعَةُ: الْقِيَامُ عَلَى أَرْبَعٍ. وَبَرْكَعَهُ فَتَبَرْكَعَ، أَيْ صَرَعَهُ فَوَقَعَ عَلَى اسْتِهِ، قَالَهُ فِي الصِّحَاحِ. وَالْآيَةُ نَزَلَتْ فِي الْأَخْنَسِ بْنِ شَرِيقٍ، فِيمَا رَوَى الضَّحَّاكُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. وَكَانَ يَلْمِزُ النَّاسَ وَيَعِيبُهُمْ: مُقْبِلِينَ وَمُدْبِرِينَ. وَقَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ: فِي الْوَلِيدِ بْنِ الْمُغِيرَةِ، وَكَانَ يَغْتَابُ النَّبِيَّ ﷺ مِنْ وَرَائِهِ، وَيَقْدَحُ فِيهِ فِي وَجْهِهِ. وَقِيلَ: نَزَلَتْ فِي أُبَيِّ بن خلف. وقيل: في جميل ابن عَامِرٍ الثَّقَفِيِّ «١». وَقِيلَ: إِنَّهَا مُرْسَلَةٌ عَلَى الْعُمُومِ مِنْ غَيْرِ تَخْصِيصٍ، وَهُوَ قَوْلُ الْأَكْثَرِينَ. قَالَ مُجَاهِدٌ: لَيْسَتْ بِخَاصَّةٍ لِأَحَدٍ، بَلْ لِكُلِّ مَنْ كانت هذه صفته. وقال الفراء: بجوز أَنْ يُذْكَرَ الشَّيْءُ الْعَامُّ وَيُقْصَدَ بِهِ الْخَاصُّ، قَصْدَ الْوَاحِدِ إِذَا قَالَ: لَا أَزُورُكَ أَبَدًا. فَتَقُولُ: مَنْ لَمْ يَزُرْنِي فَلَسْتُ بِزَائِرِهِ، يَعْنِي ذلك القائل.
el-Berka'a (الْبَرْكَعَةُ); dört ayak üzerine dikilmek demektir. Onu yere yıktı, o da kaba eti üzerine düştü manasında { بَرْكَعَهُ فَتَبَرْكَعَ } denilir; bunu es-Sıhâh müellifi söylemiştir. Bu ayet, Dahhâk'ın İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre Ahnes b. Şerîk hakkında inmiştir. O, insanları önden gelseler de arkadan gitseler de ayıplar ve kınardı. İbn Cüreyc ise; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in arkasından gıybetini yapan ve yüzüne karşı da onu kötüleyen Velîd b. el-Mugîre hakkında inmiştir, demiştir. Übey b. Halef hakkında indiği de söylenmiştir. Cemîl b. Âmir es-Sekafî hakkında indiği de söylenmiştir «١». Herhangi bir tahsis olmaksızın genel olarak sevk edildiği de söylenmiştir ki çoğunluğun görüşü budur. Mücâhid şöyle demiştir: Bir kimseye özel değildir, aksine bu sıfatta olan herkes içindir. el-Ferrâ şöyle demiştir: Tıpkı bir kimsenin “Seni asla ziyaret etmeyeceğim” demesi üzerine, senin de o söyleyeni kastederek “Beni ziyaret etmeyeni ben de ziyaret etmem” demen gibi genel bir ifadenin zikredilip onunla özel birinin kastedilmesi caizdir.
25350. Metin
[سورة الهمزة (١٠٤): آية ٢]
[Hümeze Suresi (104), Ayet 2]
25351. Metin
الَّذِي جَمَعَ مَالًا وَعَدَّدَهُ (٢)
{ الَّذِي جَمَعَ مَالًا وَعَدَّدَهُ } “O ki mal topladı ve onu sayıp durdu.”
25352. Metin
أَيْ أَعَدَّهُ- زَعَمَ- لِنَوَائِبِ الدَّهْرِ، مِثْلُ كَرُمَ وَأَكْرَمَ. وَقِيلَ: أَحْصَى عَدَدَهُ، قَالَهُ السُّدِّيُّ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: أَيْ أَعَدَّ مَالَهُ لِمَنْ يَرِثُهُ مِنْ أَوْلَادِهِ. وَقِيلَ: أَيْ فَاخَرَ بِعَدَدِهِ وَكَثْرَتِهِ. وَالْمَقْصُودُ الذَّمُّ عَلَى إِمْسَاكِ الْمَالِ عَنْ سَبِيلِ الطَّاعَةِ. كَمَا قَالَ: مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ «٢» [ق: ٢٥]، وقال: وجَمَعَ فَأَوْعى «٣» [المعارج: ١٨]. وَقِرَاءَةُ الْجَمَاعَةِ جَمَعَ مُخَفَّفُ الْمِيمِ. وَشَدَّدَهَا ابْنُ عَامِرٍ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ عَلَى التَّكْثِيرِ. وَاخْتَارَهُ أَبُو عُبَيْدٍ، لِقَوْلِهِ: وَعَدَّدَهُ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَنَصْرُ بْنُ عَاصِمٍ وَأَبُو الْعَالِيَةِ جَمَعَ مُخَفَّفًا، (وَعَدَدَهُ) مُخَفَّفًا أَيْضًا، فَأَظْهَرُوا التَّضْعِيفَ، لِأَنَّ أَصْلَهُ عَدَّهُ وَهُوَ بَعِيدٌ، لِأَنَّهُ وَقَعَ فِي الْمُصْحَفِ بِدَالَيْنِ. وَقَدْ جَاءَ مِثْلُهُ فِي الشِّعْرِ، لَمَّا أَبْرَزُوا التَّضْعِيفَ خففوه. قال:
Yani –kendi zannınca– onu zamanın felaketleri için hazırladı; kerume (كَرُمَ) ve ekrame (أَكْرَمَ) gibi. Sayısını saydı manasında olduğu da söylenmiştir; bunu es-Süddî söylemiştir. ed-Dahhâk şöyle demiştir: Yani malını ardından mirasçı olacak çocukları için hazırladı. Sayısıyla ve çokluğuyla övündü manasında olduğu da söylenmiştir. Amaç, malı itaat yolunda harcamayıp tutmayı yermektir. Nitekim: { مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ } “Hayra engel olan” «٢» [Kâf, 25] ve: { وجَمَعَ فَأَوْعى } “[Malı] toplayıp kasada yığan” «٣» [Meâric, 18] buyurmuştur. Çoğunluğun kıraati, mîm harfinin şeddesiz okunuşuyla { جَمَعَ } şeklindedir. İbn Âmir, Hamza ve el-Kisâî ise çokluk ifade etmesi için mîm harfini şeddeli okumuşlardır. Ebû Ubeyd, ayetteki { وَعَدَّدَهُ } lafzından dolayı bu okuyuşu tercih etmiştir. el-Hasan, Nasr b. Âsım ve Ebu'l-Âliye { جَمَعَ } kelimesini şeddesiz, { وَعَدَدَهُ } kelimesini de yine şeddesiz okumuşlardır. Böylece şeddeyi açığa vurmuşlardır (idgamı çözmüşlerdir); çünkü aslı { عَدَّهُ } şeklindedir. Bu uzak bir ihtimaldir, zira Mushaf'ta iki dal ile yazılmıştır. Şiirde şeddeyi açığa çıkardıklarında şeddesiz okudukları buna benzer kullanımlar gelmiştir. [Şair] şöyle demiştir:
25353. Metin
مهلا «٤» أمامة قد جريت مِنْ خُلُقِي ... إِنِّي أَجُودُ لِأَقْوَامٍ وَإِنْ ضَنِنُوا
Sakin ol4 ey Ümâme! Sen benim huyumu tecrübe edip öğrendin; şüphesiz ben, [başkaları] cimrilik etse de insanlara cömertçe ikram ederim.
25354. Metin
أَرَادَ: ضَنُّوا وَبَخِلُوا، فَأَظْهَرَ التَّضْعِيفَ، لَكِنَّ الشِّعْرَ مَوْضِعُ ضَرُورَةٍ. قَالَ الْمَهْدَوِيُّ: مَنْ خَفَّفَ (وَعَدَّدَهُ) فَهُوَ مَعْطُوفٌ عَلَى الْمَالِ، أَيْ وَجَمَعَ عَدَدَهُ فَلَا يَكُونُ فِعْلًا عَلَى إِظْهَارِ التَّضْعِيفِ، لِأَنَّ ذلك لا يستعمل إلا في الشعر.
Cimrilik ettiler, pintilik yaptılar anlamında { ضَنُّوا } demek istemiş ve şeddeyi açığa vurmuştur; fakat şiir bir zaruret yeridir. el-Mehdevî şöyle demiştir: { وَعَدَّدَهُ } lafzını şeddesiz okuyan kimseye göre bu kelime mala matuftur; yani “onun sayısını da topladı” demektir. Dolayısıyla şeddenin açığa vurulması esasına dayalı bir fiil olmaz; çünkü bu durum ancak şiirde kullanılır.
25355. Metin
[سورة الهمزة (١٠٤): الآيات ٣ الى ٧]
[Hümeze Suresi (104), Ayetler 3-7]
25356. Metin
يَحْسَبُ أَنَّ مالَهُ أَخْلَدَهُ (٣) كَلاَّ لَيُنْبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِ (٤) وَما أَدْراكَ مَا الْحُطَمَةُ (٥) نارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ (٦) الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ (٧)
{ يَحْسَبُ أَنَّ مالَهُ أَخْلَدَهُ (٣) كَلاَّ لَيُنْبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِ (٤) وَما أَدْراكَ مَا الْحُطَمَةُ (٥) نارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ (٦) الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ (٧) } “O, malının kendisini ebedî kıldığını sanır. Hayır! Andolsun ki o, Hutame'ye atılacaktır. Hutame'nin ne olduğunu sen ne bileceksin? O, Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir. Ki o, yüreklerin ta içine kadar işler.”
25357. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (يَحْسَبُ) أَيْ يَظُنُّ (أَنَّ مالَهُ أَخْلَدَهُ) أَيْ يُبْقِيهِ حَيًّا لَا يَمُوتُ، قَالَهُ السُّدِّيُّ. وَقَالَ عِكْرِمَةُ: أَيْ يَزِيدُ فِي عُمْرِهِ. وَقِيلَ: أَحْيَاهُ فِيمَا مَضَى، وَهُوَ مَاضٍ بِمَعْنَى الْمُسْتَقْبَلِ. يُقَالُ: هَلَكَ وَاللَّهِ فُلَانٌ وَدَخَلَ النَّارَ، أَيْ يَدْخُلُ. (كَلَّا) رَدٌّ لِمَا تَوَهَّمَهُ الْكَافِرُ، أَيْ لَا يَخْلُدُ وَلَا يَبْقَى لَهُ مَالٌ. وَقَدْ مَضَى الْقَوْلُ فِي كَلَّا مُسْتَوْفًى «١». وَقَالَ عُمَرُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ مَوْلَى غُفْرَةَ: إِذَا سَمِعْتَ اللَّهَ ﷿ يَقُولُ كَلَّا فَإِنَّهُ يَقُولُ كَذَبْتَ. (لَيُنْبَذَنَّ) أَيْ لَيُطْرَحَنَّ وَلَيُلْقَيَنَّ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَمُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ وَنَصْرُ بْنُ عَاصِمٍ وَمُجَاهِدٍ وَحُمَيْدٌ وَابْنُ مُحَيْصِنٍ: لَيُنْبَذَانِ بِالتَّثْنِيَةِ، أَيْ هُوَ وَمَالُهُ. وعن الحسن أيضا" لينبدنه" عَلَى مَعْنَى لَيُنْبَذَنَّ مَالُهُ. وَعَنْهُ أَيْضًا بِالنُّونِ" لَنَنْبِذَنَّهُ" عَلَى إِخْبَارِ اللَّهِ تَعَالَى عَنْ نَفْسِهِ، وَأَنَّهُ يَنْبِذُ صَاحِبَ الْمَالِ. وَعَنْهُ أَيْضًا (لَيُنْبَذُنَّ) بِضَمِّ الذَّالِ، عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ الْهُمَزَةُ وَاللُّمَزَةُ وَالْمَالُ وَجَامِعُهُ. (فِي الْحُطَمَةِ) وَهِيَ نَارُ اللَّهِ، سُمِّيَتْ بِذَلِكَ لِأَنَّهَا تَكْسِرُ كُلَّ مَا يُلْقَى فِيهَا وَتُحَطِّمُهُ وَتُهَشِّمُهُ. قَالَ الرَّاجِزُ:
Allah Teâlâ'nın: { يَحْسَبُ } yani zanneder, { أَنَّ مالَهُ أَخْلَدَهُ } yani onu hiç ölmeyecek şekilde diri bırakır, buyruğu hakkında es-Süddî böyle demiştir. İkrime ise: Yani ömrünü uzatır, demiştir. Geçmişte onu yaşattı manasında olduğu da söylenmiştir; bu geçmiş zaman kalıbında olup gelecek anlamındadır. Tıpkı: “Vallahi filanca helak oldu ve ateşe girdi” denilip gireceği kastedilmesi gibi. { كَلَّا } kâfirin vehmini bir reddir; yani ne ebedî kalacaktır ne de malı ona kalacaktır. Kellâ (كَلَّا) hakkındaki açıklama eksiksiz olarak daha önce geçmişti «١». Gufre'nin azatlısı Ömer b. Abdullah şöyle demiştir: Allah Azze ve Celle'nin “kellâ” dediğini işittiğinde, O aslında “yalan söyledin” demektedir. { لَيُنْبَذَنَّ } yani andolsun ki fırlatılacak ve atılacaktır. el-Hasan, Muhammed b. Ka'b, Nasr b. Âsım, Mücâhid, Humeyd ve İbn Muhaysın tesniye (ikil) sîgasıyla yani o ve malı manasında { لَيُنْبَذَانِ } şeklinde okumuşlardır. el-Hasan'dan ayrıca malı atılacaktır anlamında { لَيُنْبَذَنَّهُ } şeklinde de rivayet edilmiştir. Ondan yine nûn harfiyle { لَنَنْبِذَنَّهُ } şeklinde, Allah Teâlâ'nın kendisinden haber vermesi ve mal sahibini atacağı anlamında rivayet edilmiştir. Ondan yine zâl harfinin zammesiyle, hümeze, lümeze, mal ve onu toplayanın kastedilmesi manasında { لَيُنْبَذُنَّ } şeklinde rivayet edilmiştir. { فِي الْحُطَمَةِ } o, Allah'ın ateşidir; içine atılan her şeyi kırıp döktüğü, ufaladığı ve ezdiği için bu isimle adlandırılmıştır. Recez şairi şöyle demiştir:
25358. Metin
إِنَّا حَطَمْنَا بِالْقَضِيبِ مُصْعَبَا ... يَوْمَ كَسَرْنَا أَنْفَهُ لِيَغْضَبَا
Öfkelensin diye burnunu kırdığımız gün, değnekle Mus'ab'ı ezip kırdık.
25359. Metin
وَهِيَ الطَّبَقَةُ السَّادِسَةُ مِنْ طَبَقَاتِ جَهَنَّمَ. حَكَاهُ الْمَاوَرْدِيُّ عَنِ الْكَلْبِيِّ. وَحَكَى الْقُشَيْرِيُّ عَنْهُ: الْحُطَمَةِ الدَّرَكَةُ الثَّانِيَةُ مِنْ دَرَكِ النَّارِ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: وَهِيَ الدَّرَكُ الرَّابِعُ. ابْنُ زَيْدٍ: اسْمٌ مِنْ أَسْمَاءِ جَهَنَّمَ. (وَما أَدْراكَ مَا الْحُطَمَةُ) عَلَى التَّعْظِيمِ لشأنها، والتفخيم لأمرها.
O, cehennem tabakalarından altıncı tabakadır.1 Bunu el-Mâverdî, el-Kelbî'den nakletmiştir. el-Kuşeyrî ise ondan: “Hutame, cehennem derekelerinden (katlarından) ikinci derekedir” dediğini nakletmiştir. ed-Dahhâk: “O, dördüncü derekedir” demiştir. İbn Zeyd: “Cehennemin isimlerinden bir isimdir” demiştir. { وَما أَدْراكَ مَا الْحُطَمَةُ } “Hutame'nin ne olduğunu sen nereden bileceksin?” [ayeti], onun şanını yüceltmek ve durumunun vehametini bildirmek içindir.
25360. Metin
ثم فسرها ما هي فقال: (نارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ) أَيِ الَّتِي أُوقِدَ عَلَيْهَا أَلْفَ عَامٍ، وَأَلْفَ عَامٍ، وَأَلْفَ عَامٍ، فَهِيَ غَيْرُ خَامِدَةٍ، أَعَدَّهَا اللَّهُ لِلْعُصَاةِ. (الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ) قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ: تَأْكُلُ النَّارُ جَمِيعَ مَا فِي أَجْسَادِهِمْ، حَتَّى إِذَا بَلَغَتْ إِلَى الْفُؤَادِ، خُلِقُوا خَلْقًا جَدِيدًا، فَرَجَعَتْ تَأْكُلُهُمْ. وَكَذَا رَوَى خَالِدُ بْنُ أَبِي عِمْرَانَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ: (أَنَّ النَّارَ تَأْكُلُ أَهْلَهَا، حَتَّى إِذَا اطَّلَعَتْ عَلَى أَفْئِدَتِهِمُ انْتَهَتْ، ثُمَّ إِذَا صَدَرُوا تَعُودُ، فَذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: نارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ. الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ:. وَخَصَّ الْأَفْئِدَةَ لِأَنَّ الْأَلَمَ إِذَا صَارَ إِلَى الْفُؤَادِ مَاتَ صَاحِبُهُ. أَيْ إِنَّهُ فِي حَالِ مَنْ يَمُوتُ وَهُمْ لَا يَمُوتُونَ، كَمَا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: لَا يَمُوتُ فِيها وَلا يَحْيى»
Sonra onun ne olduğunu tefsir ederek şöyle buyurmuştur: { نارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ } “O, Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir.” Yani bin yıl, bir bin yıl daha ve bir bin yıl daha yakılmış olan ateştir; o sönmez, Allah onu günahkârlar için hazırlamıştır. { الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ } “Ki o, yüreklerin ta içine kadar işler.” Muhammed b. Ka'b şöyle demiştir: Ateş onların bedenlerindeki her şeyi yer bitirir, öyle ki kalbe ulaştığında yeniden yaratılırlar ve ateş tekrar onları yemeye döner. Hâlid b. Ebî İmrân'ın Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet ettiğine göre de böyledir: (Ateş ehlini yer, öyle ki kalplerine ulaştığında son bulur; sonra tekrar eski hallerine döndüklerinde yine başlar. İşte Allah Teâlâ'nın: “O, Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir. Ki o, yüreklerin ta içine kadar işler” buyruğu budur.) Yüreklerin özellikle zikredilmesi, acı kalbe ulaştığında sahibinin ölmesindendir. Yani o ölecek kimse halindedir, ancak onlar ölmezler; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { لَا يَمُوتُ فِيها وَلا يَحْيى } “Orada ne ölür ne de dirilir”
25361. Metin
[طه: ٧٤] فَهُمْ إِذًا أَحْيَاءٌ فِي مَعْنَى الْأَمْوَاتِ. وَقِيلَ: مَعْنَى تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ أَيْ تَعْلَمُ مِقْدَارَ مَا يَسْتَحِقُّهُ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمْ مِنَ الْعَذَابِ، وَذَلِكَ بِمَا اسْتَبَقَاهُ اللَّهُ تَعَالَى مِنَ الْأَمَارَةِ الدَّالَّةِ عَلَيْهِ. وَيُقَالُ: اطَّلَعَ فُلَانٌ عَلَى كَذَا: أي علمه. وقد قال الله تعالى: تَدْعُوا مَنْ أَدْبَرَ وَتَوَلَّى «٢» [المعارج: ١٧]. وَقَالَ تَعَالَى: إِذا رَأَتْهُمْ مِنْ مَكانٍ بَعِيدٍ سَمِعُوا لَها تَغَيُّظاً وَزَفِيراً «٣» [الفرقان: ١٢]. فَوَصَفَهَا بِهَذَا، فَلَا يَبْعُدُ أَنْ تُوصَفَ بِالْعِلْمِ.
[Tâhâ, 74]. Dolayısıyla onlar ölüler hükmünde dirilerdir. { تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ } buyruğunun anlamının; Allah Teâlâ'nın ateşte bıraktığı ve ona delalet eden alametler sebebiyle onlardan her birinin azaptan neyi hak ettiğinin miktarını bilmesi olduğu da söylenmiştir. Bir şeyi bildi anlamında { اطَّلَعَ فُلَانٌ عَلَى كَذَا } denilir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { تَدْعُوا مَنْ أَدْبَرَ وَتَوَلَّى } “[O ateş] sırtını dönüp gideni çağırır” «٢» [Meâric, 17]. Yine Allah Teâlâ: { إِذا رَأَتْهُمْ مِنْ مَكانٍ بَعِيدٍ سَمِعُوا لَها تَغَيُّظاً وَزَفِيراً } “Ateş onları uzak bir yerden gördüğü zaman, onun öfkesini ve uğultusunu işitirler” «٣» [Furkan, 12] buyurmuştur. Ateşi bu şekilde vasfetmiştir; dolayısıyla onun ilimle vasfedilmesi de uzak bir ihtimal değildir.
25362. Metin
[سورة الهمزة (١٠٤): الآيات ٨ الى ٩]
[Hümeze Suresi (104), Ayetler 8-9]
25363. Metin
إِنَّها عَلَيْهِمْ مُؤْصَدَةٌ (٨) فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ (٩)
{ إِنَّها عَلَيْهِمْ مُؤْصَدَةٌ (٨) فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ (٩) } “Şüphesiz o [ateş], onların üzerine kapatılmıştır; uzatılmış sütunlar içinde.”
25364. Metin
أَيْ مطبقة، قال الْحَسَنُ وَالضَّحَّاكُ. وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي سُورَةِ" الْبَلَدِ" الْقَوْلُ «٤» فِيهِ. وَقِيلَ: مُغْلَقَةٌ، بِلُغَةِ قُرَيْشٍ. يَقُولُونَ: آصَدْتُ الْبَابَ إِذَا أَغْلَقْتُهُ، قَالَهُ مُجَاهِدٌ. وَمِنْهُ قول عبيد الله ابن قَيْسِ الرُّقَيَّاتِ:
Yani kapatılmıştır; bunu el-Hasan ve ed-Dahhâk söylemiştir. Beled Suresi'nde bu konudaki açıklama «٤» geçmişti. Kureyş lehçesinde kilitlenmiştir anlamına geldiği de söylenmiştir. Kapıyı kilitlediğimde { آصَدْتُ الْبَابَ } derler; bunu Mücâhid söylemiştir. Ubeydullah b. Kays er-Rukayyât'ın şu sözü de bu kabildendir:
25365. Metin
إِنَّ فِي الْقَصْرِ لَوْ دَخَلْنَا غَزَالًا ... مُصْفَقًا مُوصَدًا «٥» عَلَيْهِ الْحِجَابُ
Eğer saraya girseydik, orada üzerine perdeler çekilip kilit vurulmuş «٥» bir ceylan vardı.
25366. Metin
(فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ) الفاء بمعنى الباء أي مؤصدة بِعَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ قَالَهُ ابْنُ مَسْعُودٍ وَهِيَ فِي قراءته" بعمد ممددة" وَفِي حَدِيثُ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ (ثُمَّ إِنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ إِلَيْهِمْ
{ فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ } “[Onlar,] uzatılmış sütunlar içindedirler.” [ifadesindeki] fâ harfi, bâ anlamındadır; yani uzatılmış sütunlarla kapatılmış [ve kilitlenmiş]tir. Bunu İbn Mes‘ûd söylemiştir; nitekim onun kıraatinde bu ayet { بِعَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ } şeklindedir. Ebû Hüreyre'nin Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet ettiği bir hadiste [şöyle buyrulmuştur]: « ثُمَّ إِنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ إِلَيْهِمْ » «Sonra şüphesiz ki Allah onlara...
25367. Metin
مَلَائِكَةً بِأَطْبَاقٍ مِنْ نَارٍ، وَمَسَامِيرَ مِنْ نَارٍ وَعَمَدٍ مِنْ نَارٍ، فَتُطْبِقُ عَلَيْهِمْ بِتِلْكَ الْأَطْبَاقِ، وَتَشُدُّ عَلَيْهِمْ بِتِلْكَ الْمَسَامِيرِ وَتَمُدُّ بِتِلْكَ الْعَمَدِ، فَلَا يَبْقَى فِيهَا خَلَلٌ يَدْخُلُ فِيهِ رَوْحٌ، وَلَا يَخْرُجُ مِنْهُ غَمٌّ، وَيَنْسَاهُمُ الرَّحْمَنُ عَلَى عَرْشِهِ، وَيَتَشَاغَلُ أَهْلُ الْجَنَّةِ بِنَعِيمِهِمْ، وَلَا يَسْتَغِيثُونَ بَعْدَهَا أَبَدًا، وَيَنْقَطِعُ الْكَلَامُ، فَيَكُونُ كَلَامُهُمْ زَفِيرًا وَشَهِيقًا، فَذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنَّها عَلَيْهِمْ مُؤْصَدَةٌ. فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ. وَقَالَ قَتَادَةُ: عَمَدٍ يُعَذَّبُونَ بِهَا. وَاخْتَارَهُ الطَّبَرِيُّ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: إِنَّ الْعَمَدَ الْمُمَدَّدَةَ أَغْلَالٌ فِي أَعْنَاقِهِمْ. وَقِيلَ: قُيُودٌ فِي أَرْجُلِهِمْ، قَالَهُ أَبُو صَالِحٍ. وَقَالَ الْقُشَيْرِيُّ: وَالْمُعْظَمُ عَلَى أَنَّ الْعَمَدَ أَوْتَادُ الْأَطْبَاقِ الَّتِي تُطْبَقُ عَلَى أَهْلِ النَّارِ. وَتُشَدُّ تِلْكَ الْأَطْبَاقُ بِالْأَوْتَادِ، حَتَّى يَرْجِعَ عَلَيْهِمْ غَمُّهَا وَحَرُّهَا، فَلَا يَدْخُلُ عَلَيْهِمْ رَوْحٌ. وَقِيلَ: أَبْوَابُ النَّارِ مُطْبَقَةٌ عَلَيْهِمْ وَهُمْ فِي عَمَدٍ، أَيْ فِي سَلَاسِلَ وَأَغْلَالٍ مُطَوَّلَةٍ، وَهِيَ أَحْكَمُ وَأَرْسَخُ مِنَ الْقَصِيرَةِ. وَقِيلَ: هُمْ فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ، أَيْ فِي عَذَابِهَا وَآلَامِهَا يُضْرَبُونَ بِهَا. وَقِيلَ: الْمَعْنَى فِي دَهْرٍ مَمْدُودٍ، أَيْ لَا انْقِطَاعَ لَهُ. وَقَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَأَبُو بَكْرٍ عَنْ عَاصِمٍ (فِي عُمُدٍ) بِضَمِّ الْعَيْنِ وَالْمِيمِ: جَمْعُ عَمُودٍ. وَكَذَلِكَ عَمَدٍ أَيْضًا. قَالَ الْفَرَّاءُ: وَالْعَمَدُ وَالْعُمُدُ: جَمْعَانِ صَحِيحَانِ لِعَمُودٍ، مِثْلُ أَدِيمٍ وَأَدَمٍ وَأُدُمٍ، وَأَفِيقٍ «١» وَأَفَقٍ وَأُفُقٍ. أَبُو عُبَيْدَةَ: عَمَدٌ: جَمْعُ عِمَادٍ، مِثْلُ إِهَابٍ. وَاخْتَارَ أَبُو عُبَيْدٍ عَمَدٍ بِفَتْحَتَيْنِ. وَكَذَلِكَ أَبُو حَاتِمٍ، اعْتِبَارًا بِقَوْلِهِ تَعَالَى: رَفَعَ السَّماواتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَها «٢» [الرعد: ٢]. وَأَجْمَعُوا عَلَى فَتْحِهَا. قَالَ الْجَوْهَرِيُّ: الْعَمُودُ: عَمُودُ الْبَيْتِ، وَجَمْعُ الْقِلَّةِ: أَعْمِدَةٌ، وَجَمْعُ الْكَثْرَةِ عُمُدٌ، وعمد، وقرى بهما قوله تعالى:" في عمود مُمَدَّدَةٍ". وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: الْعَمُودُ، كُلُّ مُسْتَطِيلٍ مِنْ خَشَبٍ أَوْ حَدِيدٍ، وَهُوَ أَصْلٌ لِلْبِنَاءِ مِثْلُ الْعِمَادِ. عَمَدْتُ الشَّيْءَ فَانْعَمَدَ، أَيْ أَقَمْتُهُ بِعِمَادٍ يَعْتَمِدُ عَلَيْهِ. وَأَعْمَدْتُهُ جَعَلْتُ تَحْتَهُ عَمَدًا. والله أعلم.
...ateşten kapaklar, ateşten çiviler ve ateşten sütunlarla melekler gönderir. O kapakları üzerlerine kapatırlar, o çivilerle üzerlerini perçinlerler ve o sütunları uzatırlar. Artık orada içeriye bir esintinin girebileceği veya dışarıya bir kederin çıkabileceği hiçbir gedik kalmaz. Arş'ı üzerindeki Rahmân onları [kendi hallerine] terk eder, cennet ehli nimetleriyle meşgul olur; bundan sonra ebediyen yardım isteyemezler, konuşma da kesilir. Artık onların sözleri yalnızca inilti ve solumadan ibaret olur.» İşte Yüce Allah'ın: { إِنَّهَا عَلَيْهِمْ مُؤْصَدَةٌ . فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ } “Şüphesiz o [ateş], uzatılmış sütunlar içinde onların üzerine kapatılmıştır.” buyruğu budur. Katâde: «Kendisiyle azap edildikleri sütunlardır» demiştir. Taberî de bu görüşü tercih etmiştir. İbn Abbâs: «Uzatılmış sütunlar, boyunlarındaki bukağılardır» demiştir. Ebû Sâlih ise: «Ayaklarındaki bukağılardır (prangalardır)» demiştir. Kuşeyrî şöyle demiştir: «Âlimlerin çoğunluğuna göre sütunlar, cehennem ehlinin üzerine kapatılan kapakların kazıklarıdır. Bu kapaklar kazıklarla öyle sağlamlaştırılır ki, kederi ve harareti üzerlerine geri döner ve içeriye hiçbir ferahlık/serinlik girmez.» Şöyle de denilmiştir: Cehennemin kapıları onların üzerine kapatılmıştır ve onlar sütunlar içindedir; yani uzatılmış zincirler ve bukağılar içindedirler ki bu zincirler kısa olanlardan daha muhkem ve daha sağlamdır. Şöyle de denilmiştir: Onlar uzatılmış sütunlar içindedir; yani kendilerine vurulan sütunların azabı ve elemleri içindedirler. Bir diğer görüşe göre mana; uzatılmış bir zaman içinde, yani sonu gelmeyen bir ebediyet içindedirler demektir. Hamza, Kisâî ve Âsım'dan rivayetle Ebû Bekir, ayn ve mîm harflerinin zammeleriyle { فِي عُمُدٍ } şeklinde okumuşlardır; bu da amûd (عَمُود) kelimesinin çoğuludur. Ayn ve mîmin fethasıyla olan amed (عَمَد) de böyledir. Ferrâ şöyle demiştir: Amed (عَمَد) ve umud (عُمُد), amûd (عَمُود) kelimesinin iki sahih çoğuludur; nitekim edîm (أَدِيم) kelimesinin edem (أَدَم) ve udüm (أُدُم), afîk (أَفِيق)1 kelimesinin afek (أَفَق) ve ufuk (أُفُق) şeklinde çoğul gelmesi gibidir. Ebû Ubeyde ise: «Amed (عَمَد), ihâb (إِهَاب) kelimesi gibi imâd (عِمَاد) kelimesinin çoğuludur» demiştir. Ebû Ubeyd iki fetha ile amed (عَمَد) kıraatini tercih etmiştir. Ebû Hâtim de Yüce Allah'ın: { رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا } “Gökleri görebileceğiniz bir direk olmaksızın yükseltti...”2 buyruğunu dikkate alarak bu tercihte bulunmuştur; zira buradaki kelimenin fetha ile okunuşunda icma etmişlerdir. Cevherî şöyle demiştir: «el-Amûd (الْعَمُود), çadırın/evin direğidir; azlık çoğulu (cem-i kıllet) a'mide (أَعْمِدَة), çokluk çoğulu (cem-i kesret) ise umud (عُمُد) ve amed (عَمَد) şeklindedir. Yüce Allah'ın { فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ } buyruğu bu iki [çoğul] şekilde de okunmuştur.» Ebû Ubeyde de şöyle demiştir: «Amûd (الْعَمُود), tıpkı imâd (عِمَاد) gibi yapı için temel teşkil eden ahşap veya demirden her türlü uzun nesnedir. عَمَدْتُ الشَّيْءَ فَانْعَمَدَ 'Bir şeyi destekledim, o da dayandı' denir; yani onu dayanak alacağı bir direkle diktim demektir. أَعْمَدْتُهُ ise 'altına sütunlar koydum' manasına gelir.» Doğrusunu en iyi Allah bilir.