25524. Metin
تَفْسِيرُ سُورَةِ" الْكَوْثَرِ" وَهِيَ مَكِّيَّةٌ فِي قَوْلِ ابن عباس والكلبي ومقاتل. ومدنية في قول الحسن وعكرمة ومجاهد وقتادة. وَهِيَ ثَلَاثُ آيَاتٍ.
Kevser Suresi'nin tefsiridir. İbn Abbas, el-Kelbî ve Mukâtil'in kavline göre Mekkîdir. el-Hasan, İkrime, Mücâhid ve Katâde'nin kavline göre ise Medenîdir. Üç ayettir.
25525. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
25526. Metin
[سورة الكوثر (١٠٨): آية ١]
[Kevser Suresi (108): Ayet 1]
25527. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
25528. Metin
إِنَّا أَعْطَيْناكَ الْكَوْثَرَ (١)
{ إِنَّا أَعْطَيْناكَ الْكَوْثَرَ (١) } “Şüphesiz biz sana Kevser'i verdik.”
25529. Metin
فِيهِ مَسْأَلَتَانِ: الْأُولَى: قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنَّا أَعْطَيْناكَ الْكَوْثَرَ قِرَاءَةُ الْعَامَّةِ. إِنَّا أَعْطَيْناكَ بِالْعَيْنِ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَطَلْحَةُ بْنُ مُصَرِّفٍ:" أَنْطَيْنَاكَ" بِالنُّونِ، وَرَوَتْهُ أُمِّ سَلَمَةَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ، وَهِيَ لُغَةٌ فِي الْعَطَاءِ، أَنْطَيْتُهُ: أَعْطَيْتُهُ. والْكَوْثَرَ: فَوْعَلُ مِنَ الْكَثْرَةِ، مِثْلَ النَّوْفَلِ مِنَ النَّفْلِ، وَالْجَوْهَرِ مِنَ الْجَهْرِ. وَالْعَرَبُ تُسَمِّي كُلَّ شي كَثِيرٍ فِي الْعَدَدِ وَالْقَدْرِ وَالْخَطَرِ كَوْثَرًا. قَالَ سُفْيَانُ: قِيلَ لِعَجُوزٍ رَجَعَ ابْنُهَا مِنَ السَّفَرِ: بِمَ آبَ ابْنُكِ؟ قَالَتْ بِكَوْثَرٍ، أَيْ بِمَالٍ كَثِيرٍ. وَالْكَوْثَرُ مِنَ الرِّجَالِ: السَّيِّدُ الْكَثِيرُ الْخَيْرِ. قَالَ الْكُمَيْتُ:
Bunda iki mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın { إِنَّا أَعْطَيْناكَ الْكَوْثَرَ } “Şüphesiz biz sana Kevser'i verdik” buyruğudur. Genel kıraat ayın (ع) harfiyle { إِنَّا أَعْطَيْناكَ } şeklindedir. el-Hasan ve Talha b. Musarrif ise nûn (ن) harfiyle "أَنْطَيْنَاكَ" şeklinde okumuşlardır ve bunu Ümmü Seleme, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet etmiştir. Bu da verme (el-atâ) anlamında bir lehçedir; "أَنْطَيْتُهُ" demek "أَعْطَيْتُهُ" (ona verdim) demektir. el-Kevser (الْكَوْثَر) ise, nefl kökünden nevfel ve cehr kökünden cevher gibi, kesret (çokluk) kökünden "fav'al" (فَوْعَل) veznindedir. Araplar sayıca, miktarca ve değerce çok olan her şeye kevser derler. Süfyân şöyle demiştir: Oğlu yolculuktan dönen yaşlı bir kadına: "Oğlun ne ile döndü?" denildi. O da: "Kevser ile", yani çok mal ile dedi. İnsanlardan kevser olan kişi ise hayrı çok olan efendidir. el-Kümeyt şöyle demiştir:
25530. Metin
وَأَنْتَ كَثِيرٌ يَا بْنَ مَرْوَانَ طَيِّبٌ ... وَكَانَ أَبُوكَ ابْنُ الْعَقَائِلِ كَوْثَرَا
Sen ey Mervân'ın oğlu, çoksun ve temizsin... / Soylu kadınların çocuğu olan baban da bir kevser idi (pek cömert ve hayırlıydı).
25531. Metin
وَالْكَوْثَرُ: الْعَدَدُ الْكَثِيرُ مِنَ الْأَصْحَابِ وَالْأَشْيَاعِ. وَالْكَوْثَرُ مِنَ الْغُبَارِ: الْكَثِيرُ. وَقَدْ تَكَوْثَرَ [إِذَا كَثُرَ]، قَالَ الشَّاعِرُ:
Kevser: Sahabelerin ve taraftarların çokluğudur. Tozdan kevser ise çok olandır. [Çoğaldığı zaman] "تَكَوْثَرَ" (çoğaldı) denir. Şair şöyle demiştir:
25532. Metin
وَقَدْ ثَارَ نَقْعُ الْمَوْتِ حَتَّى تَكَوْثَرَا «١»
Ölüm tozu kalktı da nihayet çoğalıp kabardı. «١»
25533. Metin
الثَّانِيَةُ- وَاخْتَلَفَ أَهْلُ التَّأْوِيلِ فِي الْكَوْثَرِ الَّذِي أُعْطِيَهُ النَّبِيُّ ﷺ عَلَى سِتَّةَ عَشَرَ قَوْلًا: الْأَوَّلُ: أَنَّهُ نَهَرٌ فِي الْجَنَّةِ، رَوَاهُ الْبُخَارِيُّ عَنْ أَنَسٍ وَالتِّرْمِذِيُّ أَيْضًا
İkinci [Mesele]- Tevil ehli (müfessirler), Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e verilen Kevser hakkında on altı görüşe ayrılmışlardır: Birincisi: Cennette bir nehirdir; bunu el-Buhârî ve et-Tirmizî de Enes'ten rivayet etmiştir.
25534. Metin
وَقَدْ ذَكَرْنَاهُ فِي كِتَابِ التَّذْكِرَةِ. وَرَوَى التِّرْمِذِيُّ أَيْضًا عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (الْكَوْثَرُ: نَهَرٌ فِي الْجَنَّةِ، حَافَّتَاهُ مِنْ ذَهَبٍ، وَمَجْرَاهُ عَلَى الدُّرِّ وَالْيَاقُوتِ، تُرْبَتُهُ أَطْيَبُ مِنَ الْمِسْكِ، وَمَاؤُهُ أَحْلَى مِنَ الْعَسَلِ وَأَبْيَضُ مِنَ الثَّلْجِ (. هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ. الثَّانِي- أَنَّهُ حَوْضُ النَّبِيِّ ﷺ فِي الْمَوْقِفِ، قَالَهُ عَطَاءٌ. وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ أَنَسٍ قَالَ: بَيْنَمَا نَحْنُ «١» عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ إِذْ أَغْفَى إِغْفَاءَةً، ثُمَّ رَفَعَ رَأْسَهُ مُتَبَسِّمًا فَقُلْنَا: مَا أَضْحَكَكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ: نَزَلَتْ عَلِيَّ آنِفًا سُورَةٌ- فَقَرَأَ- بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ: إِنَّا أَعْطَيْناكَ الْكَوْثَرَ. فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ. إِنَّ شانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ- ثُمَّ قَالَ- أَتَدْرُونَ مَا الْكَوْثَرُ؟. قُلْنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ. قَالَ:" فَإِنَّهُ نَهَرٌ وَعَدَنِيهِ رَبِّي ﷿، عَلَيْهِ خَيْرٌ كَثِيرٌ هُوَ حَوْضٌ تَرِدُ عَلَيْهِ أُمَّتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ آنِيَتُهُ عَدَدُ النُّجُومِ، فَيُخْتَلَجُ «٢» الْعَبْدُ مِنْهُمْ فَأَقُولُ إِنَّهُ مِنْ أُمَّتِي، فَيُقَالُ إِنَّكَ لَا تَدْرِي مَا أَحْدَثَ بَعْدَكَ". وَالْأَخْبَارُ فِي حَوْضِهِ فِي الْمَوْقِفِ كَثِيرَةٌ، ذَكَرْنَاهَا فِي كِتَابٍ" التَّذْكِرَةِ". وَأَنَّ عَلَى أَرْكَانِهِ الاربعة خلفاء الْأَرْبَعَةُ، رِضْوَانُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ. وَأَنَّ مَنْ أَبْغَضَ وَاحِدًا مِنْهُمْ لَمْ يَسْقِهِ الْآخَرُ، وَذَكَرْنَا هُنَاكَ مَنْ يَطَّرِدُ عَنْهُ. فَمَنْ أَرَادَ الْوُقُوفَ عَلَى ذَلِكَ تَأَمَّلَهُ هُنَاكَ. ثُمَّ يَجُوزُ أَنْ يُسَمَّى ذَلِكَ النَّهَرُ أَوِ الْحَوْضُ كَوْثَرًا، لِكَثْرَةِ الْوَارِدَةِ وَالشَّارِبَةِ مِنْ أُمَّةِ مُحَمَّدٍ ﵇ هُنَاكَ. وَيُسَمَّى بِهِ لِمَا فِيهِ مِنَ الْخَيْرِ الْكَثِيرِ وَالْمَاءِ الْكَثِيرِ. الثَّالِثُ: أَنَّ الْكَوْثَرَ النُّبُوَّةُ وَالْكِتَابَ، قَالَهُ عِكْرِمَةُ. الرَّابِعُ: الْقُرْآنُ، قَالَهُ الْحَسَنُ. الْخَامِسُ: الْإِسْلَامُ، حَكَاهُ الْمُغِيرَةُ. السَّادِسُ- تَيْسِيرُ «٣» الْقُرْآنِ وَتَخْفِيفُ الشَّرَائِعِ، قَالَهُ الْحُسَيْنُ بْنُ الْفَضْلِ. السَّابِعُ- هُوَ كَثْرَةُ الْأَصْحَابِ وَالْأُمَّةِ وَالْأَشْيَاعِ، قَالَهُ أَبُو بَكْرِ بن عياش ويمان ابن رِئَابٍ. الثَّامِنُ- أَنَّهُ الْإِيثَارُ، قَالَهُ ابْنُ كَيْسَانَ. التَّاسِعُ- أَنَّهُ رِفْعَةُ الذِّكْرِ. حَكَاهُ الْمَاوَرْدِيُّ. الْعَاشِرُ: أَنَّهُ نُورٌ فِي قَلْبِكَ دَلَّكَ عَلَيَّ، وَقَطَعَكَ عَمَّا سِوَايَ. وَعَنْهُ: هُوَ الشَّفَاعَةُ، وَهُوَ الْحَادِي عَشَرَ. وَقِيلَ: مُعْجِزَاتُ الرَّبِّ هُدِيَ بِهَا أَهْلُ الإجابة لدعوتك، حكاه
Bunu et-Tezkire adlı kitabımızda zikretmiştik. et-Tirmizî de İbn Ömer'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: « الْكَوْثَرُ: نَهَرٌ فِي الْجَنَّةِ، حَافَّتَاهُ مِنْ ذَهَبٍ، وَمَجْرَاهُ عَلَى الدُّرِّ وَالْيَاقُوتِ، تُرْبَتُهُ أَطْيَبُ مِنَ الْمِسْكِ، وَمَاؤُهُ أَحْلَى مِنَ الْعَسَلِ وَأَبْيَضُ مِنَ الثَّلْجِ » «Kevser cennette bir nehirdir; iki kıyısı altındandır, yatağı inci ve yakut üzerinedir, toprağı miskten daha hoş kokulu, suyu baldan daha tatlı ve kardan daha beyazdır.» Bu hasen sahih bir hadistir. İkincisi: O, mahşer yerinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in havuzudur; bunu Atâ söylemiştir. Sahîh-i Müslim'de Enes'ten rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Biz Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanındayken 1 o hafifçe bir uykuya daldı, sonra tebessüm ederek başını kaldırdı. Biz: 'Seni ne güldürdü ey Allah'ın Resûlü?' dedik. Buyurdu ki: «Az önce bana bir sure indirildi.» Sonra okudu: { بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ إِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ } “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Şüphesiz biz sana Kevser'i verdik. O hâlde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana buğzedendir.” Sonra: «Kevser'in ne olduğunu bilir misiniz?» buyurdu. Biz: 'Allah ve Resûlü daha iyi bilir' dedik. Şöyle buyurdu: «Şüphesiz o, Rabbim Azze ve Celle'nin bana vadettiği bir nehirdir; üzerinde pek çok hayır vardır. O, kıyamet gününde ümmetimin başına varacağı bir havuzdur; kapları yıldızlar sayısıncadır. Derken içlerinden bir kul çekilip uzaklaştırılır 2; ben: 'O benim ümmetimdendir' derim. Bunun üzerine: 'Sen onun senden sonra neler ihdas ettiğini (ortaya çıkardığını) bilmezsin' denilir.» Mahşer yerindeki havuzu hakkındaki rivayetler pek çoktur; bunları "et-Tezkire" adlı kitapta zikretmiştik. Dört köşesinde dört halife (Allah'ın rızası üzerlerine olsun) bulunacaktır. Onlardan birine buğzedene diğeri su vermeyecektir. Orada havuzdan kovulacak kimseleri de zikretmiştik; buna vakıf olmak isteyen kimse oraya baksın. Sonra o nehre veya havuza, Muhammed aleyhisselâm'ın ümmetinden oraya gelenlerin ve içenlerin çokluğundan dolayı 'Kevser' adı verilmesi caizdir. Ayrıca onda bulunan çok hayır ve bol sudan dolayı da bu isimle isimlendirilir. Üçüncüsü: Kevser peygamberlik ve Kitap'tır; bunu İkrime söylemiştir. Dördüncüsü: Kur'an'dır; bunu el-Hasan söylemiştir. Beşincisi: İslam'dır; bunu el-Muğîre nakletmiştir. Altıncısı: Kur'an'ın kolaylaştırılması 3 ve şeriat hükümlerinin hafifletilmesidir; bunu el-Huseyn b. el-Fadl söylemiştir. Yedincisi: Ashabın, ümmetin ve taraftarların çokluğudur; bunu Ebû Bekr b. Ayyâş ve Yemân b. Riâb söylemiştir. Sekizincisi: Îsârdır (başkalarını kendine tercih etmektir); bunu İbn Keysân söylemiştir. Dokuzuncusu: Şanın yüceltilmesidir; bunu el-Mâverdî nakletmiştir. Onuncusu: Kalbinde seni Bana ileten ve seni Benden başkasından koparan bir nurdur. Ondan bir rivayete göre ise o şefaattir; bu da on birincisidir. Şöyle de denilmiştir: Davetine icabet edenlerin kendisiyle hidayet bulduğu Rabbin mucizeleridir; bunu nakleden
25535. Metin
الثَّعْلَبِيُّ، وَهُوَ الثَّانِي عَشَرَ. الثَّالِثُ عَشَرَ: قَالَ هِلَالُ بْنُ يَسَافُ: هُوَ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ. وَقِيلَ: الْفِقْهُ فِي الدِّينِ. وَقِيلَ: الصَّلَوَاتُ الْخَمْسُ، وَهُمَا الرَّابِعَ عَشَرَ وَالْخَامِسَ عَشَرَ. وَقَالَ ابْنُ إِسْحَاقَ: هُوَ الْعَظِيمُ مِنَ الْأَمْرِ، وَذَكَرَ بَيْتَ لَبِيدٍ:
es-Sa'lebî'dir ve bu on ikincisidir. On üçüncüsü: Hilâl b. Yesâf şöyle demiştir: O, "Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resûlullâh"tır. Şöyle de denilmiştir: Dinde fıkıhtır (derin anlayıştır). Şöyle de denilmiştir: Beş vakit namazdır; bunlar da on dördüncü ve on beşincisidir. İbn İshâk şöyle demiştir: O, büyük iştir ve Lebîd'in şu beytini zikretmiştir:
25536. Metin
وَصَاحِبُ مَلْحُوبٍ فجعنا بفقده ... وعند الوداع بَيْتُ آخَرَ كَوْثَرِ
Melhûb'un sahibinin kaybıyla acıya uğradık... / Ve vedalaşırken başkasının evi ise kevser idi (büyüktü).
25537. Metin
أَيْ عَظِيمٍ «١». قُلْتُ: أَصَحُّ هَذِهِ الْأَقْوَالِ الْأَوَّلُ وَالثَّانِي، لِأَنَّهُ ثَابِتٌ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ نَصَ فِي الْكَوْثَرِ. وَسَمِعَ أَنَسٌ قَوْمًا يَتَذَاكَرُونَ الْحَوْضَ فَقَالَ: مَا كُنْتُ أَرَى أَنْ أَعِيشَ حَتَّى أَرَى أَمْثَالَكُمْ يَتَمَارَوْنَ فِي الْحَوْضِ، لَقَدْ تَرَكْتُ عَجَائِزَ خَلْفِي، مَا تُصَلِّي امْرَأَةٌ مِنْهُنَّ إِلَّا سَأَلَتِ اللَّهَ أَنْ يَسْقِيَهَا مِنْ حَوْضِ النَّبِيِّ ﷺ. وَفِي حَوْضِهِ يَقُولُ الشَّاعِرُ:
Yani büyüktür «١». Derim ki: Bu görüşlerin en sahihi birinci ve ikincisidir; çünkü Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den Kevser hakkında açık nass ile sabittir. Enes bir topluluğun havuz hakkında müzakere ettiklerini işitti ve şöyle dedi: Sizin gibilerin havuz hakkında tartıştığını görecek kadar yaşayacağımı sanmazdım. Arkamda öyle yaşlı kadınlar bıraktım ki, onlardan hiçbir kadın namaz kıldığında Allah'tan kendisini Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in havuzundan sulamasını istemeden geçmezdi. Onun havuzu hakkında şair şöyle der:
25538. Metin
يَا صَاحِبَ الْحَوْضِ مَنْ يُدَانِيكَا ... وَأَنْتَ حَقًّا حَبِيبُ بَارِيكَا
Ey havuzun sahibi, kim sana denk olabilir ki! / Sen gerçekten Yaratanının sevgilisisin.
25539. Metin
وَجَمِيعُ مَا قِيلَ بَعْدَ ذَلِكَ فِي تَفْسِيرِهِ قَدْ أُعْطِيَهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ زِيَادَةً عَلَى حَوْضِهِ، ﷺ تسليما كثيرا.
Bundan sonra tefsirinde söylenenlerin tamamı, havuzuna ilave olarak Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e verilmiştir; sallallâhu aleyhi ve sellem pek çok selam ile.
25540. Metin
[سورة الكوثر (١٠٨): آية ٢]
[Kevser Suresi (108): Ayet 2]
25541. Metin
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ (٢)
{ فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ (٢) } “O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.”
25542. Metin
فِيهِ خَمْسُ مَسَائِلَ: الْأُولَى: قَوْلُهُ تَعَالَى: فَصَلِّ أَيْ أَقِمِ الصَّلَاةَ الْمَفْرُوضَةَ عَلَيْكَ، كَذَا رَوَاهُ الضَّحَّاكُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. وَقَالَ قَتَادَةُ وَعَطَاءٌ وَعِكْرِمَةُ: فَصَلِّ لِرَبِّكَ صَلَاةَ الْعِيدِ وَيَوْمَ النَّحْرِ. وَانْحَرْ نُسُكَكَ. وَقَالَ أَنَسٌ: كَانَ النَّبِيُّ ﷺ يَنْحَرُ ثُمَّ يُصَلِّي، فَأُمِرَ أَنْ يُصَلِّيَ ثُمَّ يَنْحَرُ. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ أَيْضًا: صَلِّ لِرَبِّكَ صَلَاةَ الصُّبْحِ الْمَفْرُوضَةِ بِجَمْعٍ «٢»، وَانْحَرِ الْبُدْنَ بِمِنًى، وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ أَيْضًا: نَزَلَتْ فِي الْحُدَيْبِيَةِ حِينَ حُصِرَ النَّبِيَّ ﷺ عَنِ الْبَيْتِ، فَأَمَرَهُ اللَّهُ تَعَالَى أَنْ يُصَلِّيَ وَيَنْحَرَ الْبُدْنَ وَيَنْصَرِفَ، فَفَعَلَ ذَلِكَ. قَالَ أبن العربي: أما من
Bunda beş mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın { فَصَلِّ } “O halde namaz kıl” buyruğu, yani üzerine farz kılınan namazı ikâme et [demektir]. ed-Dahhâk bunu İbn Abbâs'tan bu şekilde rivayet etmiştir. Katâde, Atâ ve İkrime ise şöyle demiştir: Rabbin için bayram ve kurban günü namazı kıl, kurbanını da kes. Enes [b. Mâlik] şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem [önce] kurban keser, sonra namaz kılardı; [bunun üzerine önce] namaz kılması, sonra kurban kesmesi emrolundu. Saîd b. Cübeyr de şöyle demiştir: Cem'2'de Rabbin için farz olan sabah namazını kıl, Mina'da da kurbanlık develeri kes. Saîd b. Cübeyr yine şöyle demiştir: [Bu ayet], Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Beytullah'tan alıkonulduğu zaman Hudeybiye'de nazil oldu. Yüce Allah ona namaz kılmasını, kurbanlık develeri kesmesini ve [ihramdan çıkıp] dönmesini emretti; o da bunu yaptı. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: Her kim
25543. Metin
قَالَ: إِنَّ الْمُرَادَ بِقَوْلِهِ تَعَالَى: فَصَلِّ: الصَّلَوَاتُ الخمس، فإنها رُكْنُ الْعِبَادَاتِ، وَقَاعِدَةُ الْإِسْلَامِ، وَأَعْظَمُ دَعَائِمِ الدِّينِ. وَأَمَّا مَنْ قَالَ: إِنَّهَا صَلَاةُ الصُّبْحِ بِالْمُزْدَلِفَةِ، فَلِأَنَّهَا مَقْرُونَةٌ بِالنَّحْرِ، وَهُوَ فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ، وَلَا صَلَاةَ فِيهِ قَبْلَ النَّحْرِ غَيْرَهَا، فَخَصَّهَا بِالذِّكْرِ مِنْ جُمْلَةِ الصَّلَوَاتِ لِاقْتِرَانِهَا بِالنَّحْرِ). قُلْتُ: وَأَمَّا مَنْ قَالَ إِنَّهَا صَلَاةُ الْعِيدِ، فَذَلِكَ بِغَيْرِ مَكَّةَ، إِذْ لَيْسَ بِمَكَّةَ صَلَاةُ عِيدٍ بِإِجْمَاعٍ، فِيمَا حَكَاهُ ابْنُ عُمَرَ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ:" فَأَمَّا مَالِكٌ فَقَالَ: مَا سَمِعْتُ فِيهِ شَيْئًا، وَالَّذِي يَقَعُ فِي نَفْسِي أَنَّ الْمُرَادَ بِذَلِكَ صَلَاةَ يَوْمِ النَّحْرِ، وَالنَّحْرُ بَعْدَهَا". وَقَالَ علي ﵁ ومحمد ابن كَعْبٍ: الْمَعْنَى ضَعِ الْيُمْنَى عَلَى الْيُسْرَى حِذَاءَ النَّحْرِ فِي الصَّلَاةِ. وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا. وَرُوِيَ عَنْ عَلِيٍّ أَيْضًا: أَنْ يَرْفَعَ يَدَيْهِ فِي التَّكْبِيرِ إِلَى نَحْرِهِ. وَكَذَا قَالَ جَعْفَرُ بْنُ عَلِيٍّ: فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ قَالَ: يَرْفَعُ يَدَيْهِ أَوَّلُ مَا يُكَبِّرُ لِلْإِحْرَامِ إِلَى النَّحْرِ. وَعَنْ عَلِيٍّ ﵁ قَالَ: لَمَّا نَزَلَتْ فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ قَالَ النَّبِيُّ ﷺ لِجِبْرِيلَ: [مَا هَذِهِ النَّحِيرَةُ الَّتِي أَمَرَنِي اللَّهُ بِهَا [؟ قَالَ: [لَيْسَتْ بِنَحِيرَةٍ، وَلَكِنَّهُ يَأْمُرُكَ إِذَا تَحَرَّمْتَ لِلصَّلَاةِ، أَنْ تَرْفَعَ يَدَيْكَ إِذَا كَبَّرْتَ، وَإِذَا رَفَعْتَ رَأْسَكَ مِنَ الرُّكُوعِ، وَإِذَا سَجَدْتَ، فَإِنَّهَا صَلَاتُنَا وَصَلَاةُ الملائكة الذين هم في السموات السبع، وإن لكل شي زِينَةٌ، وَإِنَّ زِينَةَ الصَّلَاةِ رَفْعُ الْيَدَيْنِ عِنْدَ كُلِّ تَكْبِيرَةٍ [. وَعَنْ أَبِي صَالِحٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: اسْتَقْبِلِ الْقِبْلَةَ بِنَحْرِكَ، وَقَالَهُ الْفَرَّاءُ وَالْكَلْبِيُّ وَأَبُو الْأَحْوَصِ. وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Yüce Allah'ın { فَصَلِّ } “Namaz kıl” buyruğundan muradın beş vakit namaz olduğunu söylerse; şüphesiz o, ibadetlerin rüknü, İslam'ın kaidesi ve dinin en büyük direğidir. Bunun Müzdelife'deki sabah namazı olduğunu söyleyen kimseye gelince; çünkü o, kurban kesmeye bitişiktir ve o gündedir; o günde kurban kesmeden önce ondan başka namaz yoktur; kurban kesmeyle bitişik olduğu için namazlar arasından özellikle zikredilmiştir). Derim ki: Onun bayram namazı olduğunu söyleyene gelince, bu Mekke dışındadır; zira İbn Ömer'in naklettiğine göre icma ile Mekke'de bayram namazı yoktur. İbnü'l-Arabî dedi ki: "Mâlik'e gelince, o şöyle demiştir: Bu konuda bir şey işitmedim; içime doğan şudur ki bundan murat kurban günü namazıdır ve kurban kesmek de ondan sonradır." Ali radıyallâhu anh ve Muhammed b. Ka'b şöyle demiştir: Mana, namazda sağ eli sol elin üzerine göğüs (nahr) hizasında koymaktır. Bu İbn Abbas'tan da rivayet edilmiştir. Ali'den yine tekbirde ellerini göğsüne kadar kaldırması şeklinde de rivayet edilmiştir. Ca'fer b. Ali de böyle demiştir: { فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ } buyruğu hakkında: İftitah tekbirini ilk aldığında ellerini göğsüne kadar kaldırır, demiştir. Ali radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: { فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ } ayeti indiğinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Cibrîl'e: [Allah'ın bana emrettiği bu nahîre nedir?] dedi. O da: [O bir kurbanlık (nahîre) değildir, fakat namaza durduğun zaman tekbir aldığında, başını rükûdan kaldırdığında ve secdeye vardığında ellerini kaldırmanı sana emrediyor; zira bu bizim namazımız ve yedi kat gökteki meleklerin namazıdır. Şüphesiz her şeyin bir zineti vardır, namazın zineti de her tekbirde elleri kaldırmaktır] dedi. Ebû Sâlih'ten, o da İbn Abbas'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Göğsünle kıbleye yönel. Bunu el-Ferrâ, el-Kelbî ve Ebû'l-Ahvas da söylemiştir. Şairin şu sözü de bundandır:
25544. Metin
أَبَا حَكَمٍ مَا أَنْتَ عَمُّ مُجَالِدٍ ... وَسَيِّدُ أَهْلِ الْأَبْطَحِ الْمُتَنَاحِرِ «١»
Ey Hakem'in babası, sen Mücâlid'in amcası değilsin... / Ve göğüs göğüse karşı karşıya gelen «١» Ebtah halkının efendisi değilsin.
25545. Metin
أَيِ الْمُتَقَابِلِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: سَمِعْتُ بعض العرب يقول: منازلنا «٢» تتناحر، أي نتقابل، نَحْرُ هَذَا بِنَحْرِ هَذَا، أَيْ قُبَالَتُهُ. وَقَالَ ابْنُ الْأَعْرَابِيِّ: هُوَ انْتِصَابُ الرَّجُلِ فِي الصَّلَاةِ بِإِزَاءِ الْمِحْرَابِ، مِنْ قَوْلِهِمْ: مَنَازِلُهُمْ تَتَنَاحَرُ، أَيْ تَتَقَابَلُ. وَرُوِيَ عَنْ عَطَاءٍ قَالَ: أَمَرَهُ أَنْ يستوي بين السجدتين
Yani karşı karşıya gelen [demektir]. el-Ferrâ' dedi ki: Araplardan bazısının şöyle dediğini işittim: 'Evlerimiz birbiriyle karşı karşıyadır (menâzilunâ tetenâharu)'2, yani birbirine bakmaktadır; bunun göğsü şunun göğsüne doğrudur, yani karşısındadır. İbnü'l-A'râbî şöyle demiştir: 'Bu, kişinin namazda mihrabın tam karşısında dik durmasıdır; bu da onların: (Evleri karşı karşıyadır / menâziluhum tetenâharu), yani birbirine bakmaktadır sözünden [gelmektedir].' Atâ'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: [Allah], iki secde arasında
25546. Metin
جَالِسًا حَتَّى يَبْدُوَ نَحْرُهُ. وَقَالَ سُلَيْمَانُ التَّيْمِيُّ: يَعْنِي وَارْفَعْ يَدَكَ بِالدُّعَاءِ إِلَى نَحْرِكَ. وَقِيلَ: فَصَلِّ مَعْنَاهُ: وَاعْبُدْ. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ الْقُرَظِيُّ: إِنَّا أَعْطَيْناكَ الْكَوْثَرَ. فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ يَقُولُ: إِنَّ نَاسًا يُصَلُّونَ لِغَيْرِ اللَّهِ، وَيَنْحَرُونَ لِغَيْرِ اللَّهِ، وَقَدْ أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ، فَلَا تَكُنْ صلاتك ولا نحرك إلا لله. قال ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَالَّذِي عِنْدِي أَنَّهُ أَرَادَ: اعْبُدْ رَبَّكَ، وَانْحَرْ لَهُ، فَلَا يَكُنْ عَمَلُكَ إِلَّا لِمَنْ خَصَّكَ بِالْكَوْثَرِ، وَبِالْحَرِيِّ «١» أَنْ يَكُونَ جَمِيعُ الْعَمَلِ يُوَازِي هَذِهِ الْخُصُوصِيَّةَ مِنَ الْكَوْثَرِ، وَهُوَ الْخَيْرُ الْكَثِيرُ، الَّذِي أَعْطَاكَهُ اللَّهُ، أَوِ النَّهَرُ الَّذِي طِينُهُ مِسْكٌ، وَعَدَدُ آنِيَتِهِ نُجُومُ السَّمَاءِ، أَمَّا أَنْ يُوَازِيَ هَذَا صَلَاةَ يَوْمِ النَّحْرِ، وَذَبْحِ كَبْشٍ أَوْ بَقَرَةٍ أَوْ بَدَنَةٍ، فَذَلِكَ يَبْعُدُ فِي التَّقْدِيرِ وَالتَّدْبِيرِ، وَمُوَازَنَةِ الثَّوَابِ لِلْعِبَادَةِ". وَاللَّهُ أَعْلَمُ. الثَّانِيَةُ- قَدْ مَضَى الْقَوْلُ فِي سُورَةِ" الصَّافَّاتِ" «٢» فِي الْأُضْحِيَّةِ وَفَضْلِهَا، وَوَقْتِ ذَبْحِهَا، فَلَا مَعْنَى لِإِعَادَةِ ذَلِكَ. وَذَكَرْنَا أَيْضًا فِي سُورَةِ" الْحَجِّ" «٣» جُمْلَةً مِنْ أَحْكَامِهَا. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَمِنْ عَجِيبِ الْأَمْرِ: أَنَّ الشَّافِعِيَّ قَالَ: إِنَّ مَنْ ضَحَّى قَبْلَ الصَّلَاةِ أَجْزَأَهُ، وَاللَّهُ تَعَالَى يَقُولُ فِي كِتَابِهِ: فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ، فَبَدَأَ بِالصَّلَاةِ قَبْلَ النَّحْرِ، وَقَدْ قَالَ النَّبِيُّ ﷺ (فِي الْبُخَارِيِّ وَغَيْرِهِ، عَنِ الْبَرَاءِ بْنِ عَازِبٍ، قَالَ): (أَوَّلُ مَا نَبْدَأُ بِهِ فِي يَوْمِنَا هَذَا: نُصَلِّي، ثُمَّ نَرْجِعُ فَنَنْحَرُ، مَنْ فَعَلَ فَقَدْ أَصَابَ نُسُكَنَا، وَمَنْ ذَبَحَ قَبْلُ، فَإِنَّمَا هُوَ لَحْمٌ قَدَّمَهُ لأهله، ليس من النسك في شي (. وَأَصْحَابُهُ يُنْكِرُونَهُ، وَحَبَّذَا الْمُوَافَقَةُ). الثَّالِثَةُ- وَأَمَّا مَا رُوِيَ عَنْ عَلِيٍّ ﵇ فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ قَالَ: وَضْعُ الْيَمِينِ عَلَى الشِّمَالِ فِي الصَّلَاةِ (خَرَّجَهُ الدَّارَقُطْنِيُّ)، فَقَدِ اخْتَلَفَ عُلَمَاؤُنَا فِي ذَلِكَ عَلَى ثَلَاثَةِ أَقْوَالٍ: الْأَوَّلُ: لَا تُوضَعُ فَرِيضَةً وَلَا نَافِلَةً، لِأَنَّ ذَلِكَ مِنْ بَابِ الِاعْتِمَادِ. وَلَا يَجُوزُ فِي الْفَرْضِ، وَلَا يُسْتَحَبُّ فِي النَّفْلِ. الثَّانِي- لَا يَفْعَلُهَا فِي الْفَرِيضَةِ، وَيَفْعَلُهَا فِي النَّافِلَةِ اسْتِعَانَةً، لِأَنَّهُ مَوْضِعُ تَرَخُّصٍ. الثَّالِثُ- يَفْعَلُهَا فِي الْفَرِيضَةِ وَالنَّافِلَةِ. وَهُوَ الصَّحِيحُ، لِأَنَّهُ ثَبَتَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ وَضَعَ يَدَهُ الْيُمْنَى عَلَى الْيُسْرَى من حديث وائل
...[iki secde arasında] oturur vaziyette, ta ki göğsü belirinceye kadar doğrulmasını [emretmiştir]. Süleymân et-Teymî şöyle demiştir: Yani, 'Dua ederken elini göğsünün hizasına kadar kaldır.' Denildi ki: { فَصَلِّ } “O hâlde namaz kıl” ifadesinin anlamı: 'Ve ibadet et' demektir. Muhammed b. Kâ'b el-Kurazî şöyle demiştir: { إِنَّا أَعْطَيْناكَ الْكَوْثَرَ. فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ } “Şüphesiz biz sana Kevser'i verdik. O hâlde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” [ayeti hakkında] şöyle demektedir: 'Birtakım insanlar Allah'tan başkası için namaz kılıyor ve Allah'tan başkası adına kurban kesiyorlardı. Biz ise sana Kevser'i verdik; o hâlde senin namazın da kurbanın da yalnızca Allah için olsun.' İbnü'l-Arabî dedi ki: 'Benim kanaatime göre [Allah Teâlâ] şunu kastetmiştir: Rabbine ibadet et ve O'nun için kurban kes; amelin yalnızca seni Kevser ile seçkin kılan zata mahsus olsun. Bütün amellerin, Allah'ın sana ihsan ettiği çok hayır yahut balçığı misk ve kaplarının sayısı gökteki yıldızlar kadar olan o nehir demek olan Kevser'den ibaret bu lütfa denk olması pek yerindedir1. Yoksa bu lütfa sadece kurban günündeki namazın ve bir koçun, sığırın veya devenin kesilmesinin denk tutulması; takdir, tedbir ve ibadetin sevaba denk kılınması bakımından uzak bir ihtimaldir.' Doğrusunu Allah bilir. İkinci [Mesele]- Kurbanlık hayvan (udhiyye), kurbanın fazileti ve kesilme vakti hakkındaki açıklamalar Sâffât Sûresi'nde2 geçmişti; dolayısıyla bunları tekrarlamanın bir anlamı yoktur. Ayrıca Hac Sûresi'nde3 de kurban hükümlerinin bir kısmını zikretmiştik. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: Şaşılacak hususlardan biri şudur: Şâfiî, 'Namazdan önce kurban kesen kimsenin kurbanı geçerlidir' demiştir. Hâlbuki Allah Teâlâ Kitâbı'nda: { فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ } “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” buyurarak kurbandan önce namaz ile başlamıştır. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de (Buhârî ve diğerlerinde Berâ b. Âzib'den rivayet edildiğine göre) şöyle buyurmuştur: « أَوَّلُ مَا نَبْدَأُ بِهِ فِي يَوْمِنَا هَذَا: نُصَلِّي، ثُمَّ نَرْجِعُ فَنَنْحَرُ، مَنْ فَعَلَ فَقَدْ أَصَابَ نُسُكَنَا، وَمَنْ ذَبَحَ قَبْلُ، فَإِنَّمَا هُوَ لَحْمٌ قَدَّمَهُ لأهله، ليس من النسك في شي » «Bizim bu günümüzde ilk başlayacağımız şey namaz kılmaktır; sonra döner kurban keseriz. Kim böyle yaparsa sünnetimize uygun davranmış olur. Kim de bundan önce keserse, o ancak ailesine takdim ettiği bir ettir; kurbandan hiçbir şey sayılmaz.» (Şâfiî'nin) mezhep arkadaşları ise bunu kabul etmemektedirler; [hakkı olan sünnete] muvafakat ne güzeldir! Üçüncü [Mesele]- Ali radıyallâhu anh'tan rivayet edilen { فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ } “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” ayeti hakkındaki: 'Namazda sağ eli sol elin üzerine koymaktır' sözüne (Dârekutnî tahric etmiştir) gelince; âlimlerimiz bu hususta üç farklı görüşe ayrılmışlardır: Birincisi: Gerek farzda gerek nafilede konulmaz; çünkü bu, [bir şeye] dayanma kabilindendir. Farzda caiz değildir, nafilede de müstehap değildir. İkincisi: Farzda bunu yapmaz, nafilede ise -ruhsat mahalli olduğu için- yardım almak üzere yapar. Üçüncüsü: Hem farzda hem nafilede yapar. Sahih olan da budur; çünkü Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in sağ elini sol elinin üzerine koyduğu Vâil [b. Hucr]...
25547. Metin
ابن حُجْرٍ وَغَيْرِهِ. قَالَ ابْنُ الْمُنْذِرِ: وَبِهِ قَالَ مَالِكٌ وَأَحْمَدُ وَإِسْحَاقُ، وَحُكِيَ ذَلِكَ عَنِ الشَّافِعِيِّ. وَاسْتَحَبَّ ذَلِكَ أَصْحَابُ الرَّأْيِ. وَرَأَتْ جَمَاعَةٌ إِرْسَالَ الْيَدِ. وَمِمَّنْ رُوِّينَا ذَلِكَ عَنْهُ ابْنُ الْمُنْذِرِ»
Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in sağ elini solunun üzerine koyduğu sabit olmuştur. İbnü'l-Münzir dedi ki: Mâlik, Ahmed ve İshâk da bu görüştedir; bu, eş-Şâfiî'den de nakledilmiştir. Rey ehli bunu müstehap görmüştür. Bir topluluk ise elleri salmayı uygun görmüştür. Bunu kendisinden rivayet ettiğimiz kimseler arasında İbnü'l-Münzir,
25548. Metin
وَالْحَسَنُ الْبَصْرِيُّ وَإِبْرَاهِيمُ النَّخَعِيُّ. قُلْتُ: وَهُوَ مَرْوِيٌّ أَيْضًا عَنْ مَالِكٍ. قَالَ ابْنُ عَبْدِ الْبَرِّ: إِرْسَالُ الْيَدَيْنِ، وَوَضْعُ الْيُمْنَى عَلَى الشِّمَالِ، كُلُّ ذَلِكَ مِنْ سُنَّةِ الصَّلَاةِ. الرَّابِعَةُ- وَاخْتَلَفُوا فِي الْمَوْضِعِ الَّذِي تُوضَعُ عَلَيْهِ الْيَدُ، فَرُوِيَ عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ: أَنَّهُ وَضَعَهُمَا عَلَى صَدْرِهِ. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَأَحْمَدُ بْنُ حَنْبَلٍ: فَوْقَ السُّرَّةِ. وَقَالَ: لَا بَأْسَ إِنْ كَانَتْ تَحْتَ السُّرَّةِ. وَقَالَتْ طَائِفَةٌ: تُوضَعُ تَحْتَ السُّرَّةِ. وَرُوِيَ ذَلِكَ عَنْ عَلِيٍّ وَأَبِي هُرَيْرَةَ وَالنَّخَعِيِّ وَأَبِي مِجْلَزٍ. وَبِهِ قَالَ سُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ وَإِسْحَاقُ. الْخَامِسَةُ: وَأَمَّا رَفْعُ الْيَدَيْنِ فِي التَّكْبِيرِ عند الافتتاح والركوع وَالرَّفْعِ مِنَ الرُّكُوعِ وَالسُّجُودِ، فَاخْتُلِفَ فِي ذَلِكَ، فَرَوَى الدَّارَقُطْنِيُّ مِنْ حَدِيثِ حُمَيْدٍ عَنْ أَنَسٍ قَالَ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يَرْفَعُ يَدَيْهِ إِذَا دَخَلَ فِي الصَّلَاةِ، وَإِذَا رَكَعَ، وَإِذَا رَفَعَ رَأْسَهُ مِنَ الرُّكُوعِ، وَإِذَا سَجَدَ. لَمْ يَرْوِهِ عَنْ حُمَيْدٍ مَرْفُوعًا إِلَّا عَبْدُ الْوَهَّابِ الثَّقَفِيُّ. وَالصَّوَابُ: مِنْ فِعْلِ أَنَسٍ. وَفِي الصَّحِيحَيْنِ مِنْ حَدِيثِ ابْنِ عُمَرَ، قَالَ: رَأَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ إِذَا قَامَ إِلَى الصَّلَاةِ رَفَعَ يَدَيْهِ، حَتَّى تَكُونَا حَذْو مَنْكِبَيْهِ، ثُمَّ يُكَبِّرُ، وَكَانَ يَفْعَلُ ذَلِكَ حِينَ يُكَبِّرُ لِلرُّكُوعِ، وَيَفْعَلُ ذَلِكَ حِينَ يَرْفَعُ رَأْسَهُ مِنَ الرُّكُوعِ، وَيَقُولُ سَمِعَ اللَّهُ لِمَنْ حَمِدَهُ. وَلَا يَفْعَلُ ذَلِكَ حِينَ يَرْفَعُ رَأْسَهُ مِنَ السُّجُودِ. قَالَ ابْنُ الْمُنْذِرِ: وَهَذَا قَوْلُ اللَّيْثِ بْنِ سَعْدٍ، وَالشَّافِعِيِّ وَأَحْمَدَ وَإِسْحَاقَ وَأَبِي ثَوْرٍ. وَحَكَى ابْنُ وَهْبٍ عَنْ مالك هذا القول. وبه أقوال، لِأَنَّهُ الثَّابِتُ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ. وَقَالَتْ طَائِفَةٌ: يَرْفَعُ الْمُصَلِّي يَدَيْهِ حِينَ يَفْتَتِحُ الصَّلَاةَ، وَلَا يَرْفَعُ فِيمَا سِوَى ذَلِكَ. هَذَا قَوْلُ سُفْيَانَ الثَّوْرِيِّ وَأَصْحَابِ الرَّأْيِ.
[İbnü'l-Münzir], Hasan-ı Basrî ve İbrâhim en-Nehaî de vardır1. Derim ki: Bu aynı zamanda Mâlik'ten de rivayet edilmiştir. İbn Abdilberr şöyle demiştir: İki eli yana salmak da, sağ eli sol elin üzerine koymak da, bunların hepsi namazın sünnetindendir. Dördüncü [Mesele]: Elin üzerine konulacağı yer hususunda ihtilaf etmişlerdir. Ali b. Ebî Tâlib'den iki elini göğsünün üzerine koyduğu rivayet edilmiştir. Saîd b. Cübeyr ve Ahmed b. Hanbel ise: "Göbeğin üstüne [konulur]" demişlerdir. [Ahmed b. Hanbel] şöyle de demiştir: "Göbeğin altında olsa da bir sakıncası yoktur." Bir grup da şöyle demiştir: "Göbeğin altına konulur." Bu görüş Ali'den, Ebû Hüreyre'den, en-Nehaî'den ve Ebû Miclez'den rivayet edilmiştir. Süfyân es-Sevrî ve İshâk da bu görüşü benimsemiştir. Beşinci [Mesele]: İftitah tekbirinde, rükûda, rükûdan doğrulurken ve secdelerde ellerin kaldırılmasına gelince; bu hususta ihtilaf edilmiştir. ed-Dârekutnî, Humeyd'den, onun Enes'ten rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem namaza başladığında, rükûya vardığında, başını rükûdan kaldırdığında ve secdeye gittiğinde ellerini kaldırırdı.» Bunu Humeyd'den merfû olarak Abdülvehhâb es-Sekafî'den başkası rivayet etmemiştir. Doğru olan ise bunun Enes'in kendi fiili olduğudur. Sahîhayn'da İbn Ömer'in hadisinden şöyle rivayet edilmiştir: O dedi ki: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i namaza kalktığı zaman ellerini omuzlarının hizasına gelinceye kadar kaldırdığını, sonra tekbir aldığını; rükû için tekbir aldığında da böyle yaptığını, başını rükûdan kaldırdığında da böyle yaparak { سَمِعَ اللَّهُ لِمَنْ حَمِدَهُ } dediğini gördüm. Başını secdeden kaldırdığında ise bunu yapmazdı.» İbnü'l-Münzir dedi ki: Bu, Leys b. Sa'd, eş-Şâfiî, Ahmed, İshâk ve Ebû Sevr'in görüşüdür. İbn Vehb de bu görüşü Mâlik'ten nakletmiştir. Ben de bu görüşü savunuyorum; çünkü Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den sabit olan budur. Bir topluluk ise şöyle demiştir: "Namaz kılan kimse namaza başlarken ellerini kaldırır, bunun dışında başka hiçbir yerde kaldırmaz." Bu, Süfyân es-Sevrî ile rey ehlinin görüşüdür.
25549. Metin
قُلْتُ: وَهُوَ الْمَشْهُورُ مِنْ مَذْهَبِ مَالِكٍ، لِحَدِيثِ ابْنِ مَسْعُودٍ، (خَرَّجَهُ الدَّارَقُطْنِيُّ مِنْ حَدِيثِ إِسْحَاقِ بْنِ أَبِي إِسْرَائِيلَ)، قَالَ: حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ جَابِرٍ عَنْ حَمَّادٍ عَنْ إِبْرَاهِيمَ عَنْ عَلْقَمَةَ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: صَلَّيْتُ مَعَ النَّبِيِّ ﷺ وَمَعَ أَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ ﵄، فَلَمْ يَرْفَعُوا أَيْدِيَهُمْ إِلَّا أَوَّلًا عِنْدَ التَّكْبِيرَةِ الْأُولَى فِي افْتِتَاحِ الصَّلَاةِ. قَالَ إِسْحَاقُ: بِهِ نَأْخُذُ فِي الصَّلَاةِ كُلِّهَا. قَالَ الدَّارَقُطْنِيُّ: تَفَرَّدَ بِهِ مُحَمَّدُ بْنُ جَابِرٍ (وَكَانَ ضَعِيفًا) عَنْ حَمَّادٍ عَنْ إِبْرَاهِيمَ. وَغَيْرُ حَمَّادٍ يَرْوِيهِ عَنْ إِبْرَاهِيمَ مُرْسَلًا عَنْ عَبْدِ اللَّهِ، مِنْ فِعْلِهِ، غَيْرَ مَرْفُوعٌ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ، وَهُوَ الصَّوَابُ. وَقَدْ رَوَى يَزِيدُ بْنُ أَبِي زِيَادٍ عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ أَبِي لَيْلَى عَنِ الْبَرَاءِ: أَنَّهُ رَأَى النَّبِيَّ ﷺ حِينَ افْتَتَحَ الصَّلَاةَ رَفَعَ يَدَيْهِ حَتَّى يُحَاذِيَ بهما أذنيه، ثم لم يعد إلى شي مِنْ ذَلِكَ حَتَّى فَرَغَ مِنَ الصَّلَاةِ. قَالَ الدَّارَقُطْنِيُّ: [وَإِنَّمَا «١»] لُقِّنَ يَزِيدُ فِي آخِرِ عُمْرِهِ:" ثُمَّ لَمْ يَعُدْ"، فَتَلَقَّنَهُ وَكَانَ قَدِ اخْتَلَطَ. وَفِي (مُخْتَصَرِ مَا لَيْسَ فِي الْمُخْتَصَرِ) عَنْ مالك: لا يرفع اليدين في شي مِنَ الصَّلَاةِ. قَالَ ابْنُ الْقَاسِمِ: وَلَمْ أَرَ مَالِكًا يَرْفَعُ يَدَيْهِ عِنْدَ الْإِحْرَامِ، قَالَ: وَأَحَبُّ إلي ترك رفع اليدين عند الإحرام.
Derim ki: İbn Mes'ûd'un hadisinden dolayı Mâlik mezhebinde meşhur olan da budur (bunu ed-Dârekutnî, İshâk b. Ebî İsrâîl'in hadisinden tahric etmiştir); o dedi ki: Bize Muhammed b. Câbir, Hammâd'dan, o İbrâhim'den, o Alkame'den, o da Abdullah'tan nakletti; o şöyle dedi: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile, Ebû Bekr ve Ömer radıyallâhu anhümâ ile namaz kıldım; namazın başlangıcındaki ilk tekbirin başı dışında ellerini kaldırmadılar. İshâk: Namazın tamamında bununla amel ederiz, dedi. ed-Dârekutnî dedi ki: Hammâd'dan, o da İbrâhim'den rivayette Muhammed b. Câbir (ki o zayıftı) tek kalmıştır. Hammâd'dan başkası ise bunu İbrâhim'den, o Abdullah'tan mürsel olarak, onun kendi fiili olarak rivayet etmektedir, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e merfu kılınmamıştır; doğru olan da budur. Yezîd b. Ebî Ziyâd, Abdurrahman b. Ebî Leylâ'dan, o da el-Berâ'dan rivayet ettiğine göre: O, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in namaza başladığı zaman ellerini kulakları hizasına varıncaya kadar kaldırdığını, sonra namazdan çıkıncaya kadar bundan hiçbir şeye dönmediğini görmüştür. ed-Dârekutnî dedi ki: [Fakat «١»] Yezîd'e ömrünün sonlarında "sonra tekrar etmedi" kısmı telkin edildi, o da bunu telkin aldı; zira aklı karışmıştı. (Muhtasaru Mâ Leyse fi'l-Muhtasar) adlı eserde Mâlik'ten şöyle rivayet edilmiştir: Namazın hiçbir yerinde eller kaldırılmaz. İbnü'l-Kâsım dedi ki: Mâlik'in ihram (iftitah) sırasında ellerini kaldırdığını görmedim ve şöyle dedi: İhram sırasında elleri kaldırmayı terk etmek bana daha sevimlidir.
25550. Metin
[سورة الكوثر (١٠٨): آية ٣]
[Kevser Suresi (108): Ayet 3]
25551. Metin
إِنَّ شانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ (٣)
{ إِنَّ شانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ (٣) } “Şüphesiz asıl sonu kesik olan, sana buğzedendir.”
25552. Metin
أَيْ مُبْغِضُكَ، وَهُوَ الْعَاصُ بْنُ وَائِلٍ. وَكَانَتِ الْعَرَبُ تُسَمِّي مَنْ كَانَ لَهُ بَنُونَ وَبَنَاتٌ، ثُمَّ مَاتَ الْبَنُونَ وَبَقِيَ الْبَنَاتُ: أَبْتَرُ. فَيُقَالُ: إِنَّ الْعَاصَ وَقَفَ مَعَ النَّبِيِّ ﷺ يُكَلِّمُهُ، فَقَالَ لَهُ جَمْعٌ مِنْ صَنَادِيدِ قُرَيْشٍ: مَعَ مَنْ كُنْتَ وَاقِفًا؟ فَقَالَ: مَعَ ذَلِكَ الْأَبْتَرِ. وَكَانَ قَدْ تُوُفِّيَ قَبْلَ ذَلِكَ عَبْدُ اللَّهِ بن رَسُولُ اللَّهِ ﷺ، وَكَانَ مِنْ خَدِيجَةَ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ جَلَّ شَأْنُهُ: إِنَّ شانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ، أَيِ الْمَقْطُوعُ ذِكْرُهُ مِنْ خَيْرِ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ. وَذَكَرَ عِكْرِمَةُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: كَانَ أَهْلُ الْجَاهِلِيَّةِ إِذَا مَاتَ ابْنُ الرَّجُلِ قَالُوا: بُتِرَ فُلَانٌ. فَلَمَّا مَاتَ إِبْرَاهِيمُ ابْنُ النَّبِيِّ ﷺ خَرَجَ أَبُو جَهْلٍ إِلَى أَصْحَابِهِ، فَقَالَ: بُتِرَ محمد، فأنزل الله جل ثناؤه:
Yani sana buğzedendir; o da el-Âs b. Vâil'dir. Araplar, oğulları ve kızları olup da sonradan oğulları ölüp geriye kızları kalan kimseye "ebter" adını verirlerdi. Rivayet edildiğine göre el-Âs, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte durmuş onunla konuşuyordu. Kureyş'in ileri gelenlerinden bir grup ona: "Kiminle duruyordun?" dediler. O da: "Şu ebter ile" dedi. Bundan önce Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in Hatice'den doğma oğlu Abdullah vefat etmişti. Bunun üzerine şânı yüce olan Allah: { إِنَّ شانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ } “Şüphesiz asıl sonu kesik olan, sana buğzedendir” [ayetini] indirdi; yani dünya ve ahiret hayrından anılması kesilmiş olandır. İkrime'nin İbn Abbâs'tan naklettiğine göre o şöyle demiştir: Cahiliye halkı bir adamın erkek çocuğu öldüğünde: "Falanın soyu kesildi" derlerdi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in oğlu İbrâhim vefat edince Ebû Cehil arkadaşlarının yanına çıkıp: "Muhammed'in soyu kesildi" dedi. Bunun üzerine övgüsü yüce olan Allah [şöyle] indirdi:1
25553. Metin
إِنَّ شانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ يَعْنِي بِذَلِكَ أَبَا جَهْلٍ. وَقَالَ شِمْرُ بْنُ عَطِيَّةَ: هُوَ عُقْبَةُ بْنُ أَبِي مُعَيْطٍ. وَقِيلَ: إِنَّ قُرَيْشًا كَانُوا يَقُولُونَ لِمَنْ مَاتَ ذُكُورُ وَلَدِهِ: قَدْ بُتِرَ فُلَانٌ. فَلَمَّا مَاتَ لِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ ابْنُهُ الْقَاسِمُ: بِمَكَّةَ، وَإِبْرَاهِيمُ بِالْمَدِينَةِ، قَالُوا: بُتِرَ مُحَمَّدٌ، فَلَيْسَ لَهُ مَنْ يَقُومُ بأمره من بعده، فنزلت هذه الآية، قاله السُّدِّيُّ وَابْنُ زَيْدٍ. وَقِيلَ: إِنَّهُ جَوَابٌ لِقُرَيْشٍ حِينَ قَالُوا لِكَعْبِ بْنِ الْأَشْرَفِ لَمَّا قَدِمَ مَكَّةَ: نَحْنُ أَصْحَابُ السِّقَايَةِ وَالسَّدَانَةِ وَالْحِجَابَةِ وَاللِّوَاءِ، وَأَنْتَ سَيِّدُ أَهْلِ الْمَدِينَةِ، فَنَحْنُ خَيْرٌ أَمْ هَذَا الصُّنَيْبِرُ «١» الْأُبَيْتِرُ مِنْ قَوْمِهِ؟ قَالَ كَعْبٌ: بَلْ أَنْتُمْ خَيْرٌ، فَنَزَلَتْ فِي كَعْبٍ: أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوتُوا نَصِيباً مِنَ الْكِتابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ «٢» وَالطَّاغُوتِ [النساء: ٥١] الْآيَةَ. وَنَزَلَتْ فِي قُرَيْشٍ: إِنَّ شانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ أَيْضًا وَعِكْرِمَةُ. وَقِيلَ: إِنَّ اللَّهَ ﷿ لَمَّا أَوْحَى إِلَى رَسُولِهِ، وَدَعَا قُرَيْشًا إِلَى الْإِيمَانِ، قَالُوا: انْبَتَرَ مِنَّا مُحَمَّدٌ، أَيْ خَالَفَنَا وَانْقَطَعَ عَنَّا. فَأَخْبَرَ اللَّهُ تَعَالَى رَسُولَهُ ﷺ أَنَّهُمْ هُمُ الْمَبْتُورُونَ، قَالَهُ أَيْضًا عِكْرِمَةُ وَشَهْرُ بْنُ حَوْشَبٍ. قَالَ أَهْلُ اللُّغَةِ: الْأَبْتَرُ مِنَ الرِّجَالِ: الَّذِي لَا وَلَدَ لَهُ، وَمِنَ الدَّوَابِّ الَّذِي لَا ذَنَبَ لَهُ. وَكُلُّ أَمْرٍ انْقَطَعَ مِنَ الْخَيْرِ أَثَرُهُ، فَهُوَ أَبْتَرُ. وَالْبَتْرُ: الْقَطْعُ. بَتَرْتُ الشَّيْءَ بَتْرًا: قَطَعْتُهُ قَبْلَ الْإِتْمَامِ. وَالِانْبِتَارُ: الِانْقِطَاعُ. وَالْبَاتِرُ: السَّيْفُ الْقَاطِعُ. وَالْأَبْتَرُ: الْمَقْطُوعُ الذَّنَبِ. تَقُولُ مِنْهُ: بُتِرَ [بِالْكَسْرِ] يُبْتَرُ بَتْرًا. وَفِي الْحَدِيثِ [مَا هَذِهِ الْبُتَيْرَاءِ]. وَخَطَبَ زِيَادٌ خُطْبَتَهُ البتراء، لأنه لم يجمد اللَّهَ فِيهَا، وَلَمْ يُصَلِّ عَلَى النَّبِيِّ ﷺ. ابْنُ السِّكِّيتِ: الْأَبْتَرَانِ: الْعِيرُ وَالْعَبْدُ، قَالَ سُمِّيَا أَبْتَرَيْنِ لِقِلَّةِ خَيْرِهِمَا. وَقَدْ أَبْتَرَهُ اللَّهُ: أَيْ صَيَّرَهُ أَبْتَرَ. وَيُقَالُ: رَجُلٌ أُبَاتِرٌ (بِضَمِّ الْهَمْزَةِ): الَّذِي يَقْطَعُ رَحِمَهُ. قَالَ الشَّاعِرُ:
{ إِنَّ شانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ } “Şüphesiz asıl sonu kesik olan, sana buğzedendir” [ayetini] indirdi; bununla Ebû Cehil'i kastetmektedir. Şimr b. Atiyye: O, Ukbe b. Ebî Muayt'tır, demiştir. Şöyle de denilmiştir: Kureyş, erkek çocuğu vefat eden kimse için: "Falan ebter oldu" derlerdi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in oğlu el-Kâsım Mekke'de, İbrâhim de Medine'de vefat edince: "Muhammed ebter oldu, kendisinden sonra işini sürdürecek kimsesi kalmadı" dediler; bunun üzerine bu ayet indi; bunu es-Süddî ve İbn Zeyd söylemiştir. Şöyle de denilmiştir: Bu, Ka'b b. el-Eşref Mekke'ye geldiğinde Kureyş'in ona: "Biz su dağıtma (sikâye), Kâbe hizmeti (sidâne), Kâbe örtüsü (hicâbe) ve sancak (livâ) sahipleriyiz; sen de Medine ehlinin efendisisin. Biz mi daha hayırlıyız yoksa kavminden ayrılmış şu soyu kesik çelimsiz adam (suneybir) mı?" demelerine bir cevaptır. Ka'b: "Aksine siz daha hayırlısınız" dedi. Bunun üzerine Ka'b hakkında: { أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوتُوا نَصِيباً مِنَ الْكِتابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ } “Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve tağuta inanıyorlar...” [Nisâ: 51] ayeti indi. Kureyş hakkında da: { إِنَّ شانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ } “Şüphesiz asıl sonu kesik olan, sana buğzedendir” ayeti indi; bunu İbn Abbas ve İkrime de söylemiştir. Şöyle de denilmiştir: Allah azz ve celle Resûlüne vahyedip o da Kureyş'i imana davet edince: "Muhammed bizden koptu (inbetera)", yani bize muhalefet etti ve bizden ayrıldı dediler. Yüce Allah da Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'e asıl soyu ve ardı kesilenlerin kendileri olduğunu bildirdi; bunu da İkrime ve Şehr b. Havşeb söylemiştir. Dil ehli şöyle demiştir: İnsanlardan ebter (الْأَبْتَرُ): Çocuğu olmayandır; hayvanlardan ise kuyruğu olmayandır. Hayırdan eseri kesilen her iş de ebterdir. el-Betr (الْبَتْرُ): Kesmektir. Bir şeyi tamamlanmadan önce kestiğimde "بَتَرْتُ الشَّيْءَ بَتْرًا" denir. el-İnbitâr (الِانْبِتَارُ): Kesilip kopmaktır. el-Bâtir (الْبَاتِرُ): Keskin kılıçtır. el-Ebter (الْأَبْتَرُ): Kuyruğu kesik olandır. Bundan fiil olarak esre ile "بُتِرَ يُبْتَرُ بَتْرًا" denir. Hadiste [Nedir bu buteyrâ? (kısa ve eksik namaz)] şeklinde geçmektedir. Ziyâd hutbesini "el-Betrâ" olarak irat etti; çünkü içinde Allah'a hamdetmedi ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e salavat getirmedi. İbnü's-Sikkît şöyle demiştir: İki ebter (el-Ebterân): Kervan/eşek ve köledir; hayırlarının azlığından dolayı bunlara iki ebter denildiğini söylemiştir. "أَبْتَرَهُ اللَّهُ": Yani Allah onu ebter kıldı demektir. Akrabalık bağını kesen kimseye de (hemzenin zammesiyle) "رَجُلٌ أُبَاتِرٌ" (ubâtir adam) denir. Şair şöyle demiştir:
25554. Metin
لَئِيمٌ نَزَتْ فِي أَنْفِهِ خُنْزُوَانَةٌ ... عَلَى قطع ذي القربى أحذ أُبَاتِرُ
Burnunda kibir kabaran alçak bir adamdır... / Akrabalık bağını kesmekte pek aceleci ve bağları koparıcıdır.
25555. Metin
وَالْبُتَرِيَّةُ: فِرْقَةٌ مِنْ الزَّيْدِيَّةِ، نُسِبُوا إِلَى الْمُغِيرَةِ بْنِ سَعْدٍ، وَلَقَبُهُ الْأَبْتَرُ. وَأَمَّا الصُّنْبُورُ فَلَفْظٌ مُشْتَرَكٌ. قِيلَ: هُوَ النَّخْلَةُ تَبْقَى مُنْفَرِدَةٌ، وَيَدُقُّ أَسْفَلُهَا وَيَتَقَشَّرُ، يُقَالُ: صَنْبَرَ أَسْفَلُ النَّخْلَةِ.
el-Büteriyye: Zeydiyye'den bir fırka olup lakabı el-Ebter olan el-Mugîre b. Sa'd'a nispet edilmişlerdir. es-Sunbûr (الصنبور)1 kelimesine gelince, bu müşterek (birden fazla anlama gelen) bir lafızdır. Şöyle denilmiştir: O, tek başına kalmış, dip kısmı incelip kabuğu soyulmuş hurma ağacıdır; [nitekim] hurma ağacının altı incelip soyulduğunda: صَنْبَرَ أَسْفَلُ النَّخْلَةِ (sanbara esfelü'n-nahle) denilir.2
25556. Metin
وَقِيلَ: هُوَ الرَّجُلُ الْفَرْدُ الَّذِي لَا وَلَدَ لَهُ وَلَا أَخَ. وَقِيلَ: هُوَ مَثْعَبُ «١» الْحَوْضِ خَاصَّةً، حَكَاهُ أَبُو عُبَيْدٍ. وَأَنْشَدَ:
Şöyle de denilmiştir: O, çocuğu ve kardeşi olmayan tek kalmış adamdır. Şöyle de denilmiştir: O, özellikle havuzun oluğudur «١»; bunu Ebû Ubeyd nakletmiş ve şu beyti okumuştur:
25557. Metin
مَا بَيْنَ صُنْبُورٍ إِلَى الْإِزَاءِ «٢»
Oluk ile havuzun etrafı arasında kalan kısım. «٢»
25558. Metin
وَالصُّنْبُورِ: قَصَبَةٌ تَكُونُ فِي الْإِدَاوَةِ «٣» مِنْ حَدِيدٍ أَوْ رَصَاصٍ يُشْرَبُ مِنْهَا. حَكَى جَمِيعُهُ الْجَوْهَرِيُّ ﵀. وَاللَّهُ ﷾ أعلم.
es-Sunbûr: Su kabında (idâve) «٣» bulunan, demirden veya kurşundan yapılmış, kendisinden su içilen borudur (musluktur). Bunların tamamını el-Cevherî rahimehullâh nakletmiştir. En doğrusunu aziz ve celil olan Allah bilir.