[Talâk Suresi Tefsiri]

Kurtubî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

22329. Metin

سُورَةُ الطَّلَاقِ مَدَنِيَّةٌ فِي قَوْلِ الْجَمِيعِ. وَهِيَ إِحْدَى عَشْرَةَ آيَةً، أَوِ اثْنَتَا عَشْرَةَ آيَةً بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Talâk Suresi, icma ile Medenî'dir. On bir veya on iki ayettir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

22330. Metin

[سورة الطلاق (٦٥): آيَةً ١]

[Talâk Suresi (65): Ayet 1]

22331. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

22332. Metin

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذا طَلَّقْتُمُ النِّساءَ فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ وَأَحْصُوا الْعِدَّةَ وَاتَّقُوا اللَّهَ رَبَّكُمْ لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ وَلا يَخْرُجْنَ إِلاَّ أَنْ يَأْتِينَ بِفاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللَّهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ لَا تَدْرِي لَعَلَّ اللَّهَ يُحْدِثُ بَعْدَ ذلِكَ أَمْراً ١

{ يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذا طَلَّقْتُمُ النِّساءَ فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ وَأَحْصُوا الْعِدَّةَ وَاتَّقُوا اللَّهَ رَبَّكُمْ لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ وَلا يَخْرُجْنَ إِلاَّ أَنْ يَأْتِينَ بِفاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللَّهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ لَا تَدْرِي لَعَلَّ اللَّهَ يُحْدِثُ بَعْدَ ذلِكَ أَمْراً } “Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman onları iddetlerini gözeterek boşayın ve iddeti sayın. Rabbiniz olan Allah'tan korkun. Apaçık bir hayasızlık yapmadıkça onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa şüphesiz kendine zulmetmiş olur. Bilemezsin, olur ki Allah bundan sonra yeni bir durum ortaya çıkarır.”1

22333. Metin

فِيهِ أَرْبَعَ عَشْرَةَ مَسْأَلَةً: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذا طَلَّقْتُمُ النِّساءَ)»

Bu ayette on dört mesele vardır: Birinci Mesele- Yüce Allah'ın: { يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذا طَلَّقْتُمُ النِّساءَ } “Ey Peygamber! Kadınları boşadığınız zaman...” buyruğu:

22334. Metin

الْخِطَابُ لِلنَّبِيِّ ﷺ، خُوطِبَ بِلَفْظِ الْجَمَاعَةِ تَعْظِيمًا وَتَفْخِيمًا. وَفِي سُنَنِ ابْنِ مَاجَهْ عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ طَلَّقَ حَفْصَةَ ﵂ ثُمَّ رَاجَعَهَا. وَرَوَى قَتَادَةُ عَنْ أَنَسٍ قَالَ: طَلَّقَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ حَفْصَةَ ﵂ فَأَتَتْ أَهْلَهَا، فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى عَلَيْهِ: يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذا طَلَّقْتُمُ النِّساءَ فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ. وَقِيلَ لَهُ: رَاجِعْهَا فَإِنَّهَا قَوَّامَةٌ صَوَّامَةٌ، وَهِيَ مِنْ أَزْوَاجِكَ فِي الْجَنَّةِ. ذَكَرَهُ الْمَاوَرْدِيُّ وَالْقُشَيْرِيُّ وَالثَّعْلَبِيُّ. زَادَ الْقُشَيْرِيُّ: وَنَزَلَ فِي خُرُوجِهَا إِلَى أَهْلِهَا قَوْلُهُ تَعَالَى: لَا تُخْرِجُوهُنَّ، مِنْ بُيُوتِهِنَّ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: سَبَبُ نُزُولِ هَذِهِ الْآيَةِ غَضِبَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ عَلَى حَفْصَةَ، لَمَّا أَسَرَّ إِلَيْهَا حَدِيثًا فَأَظْهَرَتْهُ لِعَائِشَةَ فَطَلَّقَهَا تَطْلِيقَةً، فَنَزَلَتِ الْآيَةُ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: نَزَلَتْ فِي عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، طَلَّقَ امْرَأَتَهُ حَائِضًا تَطْلِيقَةً وَاحِدَةً فَأَمَرَهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ بِأَنَّ يُرَاجِعَهَا ثُمَّ يُمْسِكَهَا حَتَّى تَطْهُرَ وَتَحِيضَ ثُمَّ تَطْهُرَ، فَإِذَا أَرَادَ أَنْ يُطَلِّقَهَا فَلْيُطَلِّقْهَا حِينَ تَطْهُرُ مِنْ قَبْلِ أَنْ يُجَامِعَهَا. فَتِلْكَ الْعِدَّةُ الَّتِي أَمَرَ اللَّهُ تَعَالَى أَنْ يُطَلَّقَ لَهَا النِّسَاءُ. وَقَدْ قِيلَ: إِنَّ رِجَالًا فَعَلُوا مِثْلَ مَا فَعَلَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرَ، مِنْهُمْ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ، وَعَمْرُو بْنُ سَعِيدِ بْنِ الْعَاصِ، وَعُتْبَةُ بْنُ غَزْوَانَ، فَنَزَلَتِ الْآيَةُ فِيهِمْ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَهَذَا كُلُّهُ وَإِنْ لَمْ يَكُنْ صَحِيحًا فَالْقَوْلُ الْأَوَّلُ أَمْثَلُ. وَالْأَصَحُّ فِيهِ أَنَّهُ بَيَانٌ لِشَرْعٍ مُبْتَدَأٍ. وَقَدْ قِيلَ: إِنَّهُ خِطَابٌ لِلنَّبِيِّ ﷺ وَالْمُرَادُ أُمَّتُهُ. وَغَايَرَ بَيْنَ اللَّفْظَيْنِ مِنْ حَاضِرٍ وَغَائِبٍ وَذَلِكَ لُغَةٌ فَصِيحَةٌ، كَمَا قَالَ: حَتَّى إِذا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِ وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ «٢» [يونس: ٢٢]. تَقْدِيرُهُ: يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لَهُمْ إِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ. وَهَذَا هُوَ قَوْلُهُمْ،: إِنَّ الْخِطَابَ لَهُ وَحْدَهُ وَالْمَعْنَى لَهُ وَلِلْمُؤْمِنِينَ. وإذا أراد الله بالخطاب المؤمنين لا طفه بِقَوْلِهِ: يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ. فَإِذَا كَانَ الْخِطَابُ بِاللَّفْظِ وَالْمَعْنَى جَمِيعًا لَهُ قَالَ: يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ.

Hitap Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’edir; tazim ve tefhim (saygı ve yüceltme) amacıyla çoğul lafzıyla hitap edilmiştir. Sünen-i İbn Mâce'de Saîd b. Cübeyr'den, o İbn Abbâs'tan, o da Ömer b. el-Hattâb'dan nakledildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Hafsa'yı radıyallâhu anhâ boşamış, sonra ona geri dönmüştür. Katâde de Enes'ten rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Hafsa'yı radıyallâhu anhâ boşadı; o da ailesinin yanına gitti. Bunun üzerine Yüce Allah ona: { يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذا طَلَّقْتُمُ النِّساءَ فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ } “Ey Peygamber! Kadınları1 boşadığınız zaman onları iddetlerine göre boşayın...” [ayetini] indirdi. Ona: «Ona dön; çünkü o, geceleri çok ibadet eden, gündüzleri çok oruç tutan bir kadındır ve o, cennette de senin zevcelerindendir» denildi. Bunu el-Mâverdî, el-Kuşeyrî ve es-Sa'lebî zikretmiştir. el-Kuşeyrî şunu da eklemiştir: Hafsa'nın ailesinin yanına gitmesi hakkında da Yüce Allah'ın: { لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ } “Onları evlerinden çıkarmayın...” buyruğu inmiştir. el-Kelbî şöyle demiştir: Bu ayetin iniş sebebi şudur: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, Hafsa'ya gizlice bir söz söyleyip o da bunu Âişe'ye açıklayınca ona kızdı ve onu bir talakla boşadı; bunun üzerine bu ayet indi. es-Süddî ise şöyle demiştir: [Bu ayet] Abdullah b. Ömer hakkında inmiştir. O, hanımını hayızlı iken bir talakla boşamıştı; bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona hanımına geri dönmesini, sonra temizlenip yeniden hayız oluncaya ve ardından tekrar temizleninceye kadar onu [nikâhında] tutmasını; eğer onu boşamak isterse kendisiyle cinsel ilişkide bulunmadan önce temizlendiği vakit boşamasını emretti. İşte Yüce Allah'ın kadınların kendisi için boşanmasını emrettiği iddet budur. Abdullah b. Ömer'in yaptığının aynısını yapan birtakım adamların da olduğu; bunların Abdullah b. Amr b. el-Âs, Amr b. Saîd b. el-Âs ve Utbe b. Gazvân olduğu ve ayetin onlar hakkında indiği de söylenmiştir. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: Bütün bunlar sahih olmasa da birinci görüş daha uygundur. Bu hususta en sahih olanı ise bunun baştan konulan yeni bir şeriatın (hükmün) beyanı olmasıdır. Şöyle de denilmiştir: Bu, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e bir hitaptır; kastedilen ise onun ümmetidir. Muhatap (hazır) ile gâib lafızları arasında iltifat (farklılaştırma) yapılmıştır ki bu, Arapçada fasih bir üsluptur; nitekim [Yüce Allah] şöyle buyurmuştur: { حَتَّى إِذا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِ وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ } “Nihayet siz gemide bulunduğunuz ve gemiler de onları hoş bir rüzgârla alıp götürdüğü zaman...”2 [Yûnus 22]. Bunun takdiri şöyledir: “Ey Peygamber! Onlara de ki: Kadınları boşadığınız zaman onları iddetlerine göre boşayın.” İşte onların: “Hitap sadece onadır, mana ise hem ona hem de müminleredir” şeklindeki sözlerinin anlamı budur. Allah, hitap ile müminleri kastettiğinde [Resûlü'ne] lütufta bulunarak: { يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ } “Ey Peygamber!” der. Hitap hem lafız hem de mana olarak bizzat Peygamber'in kendisine yönelik olduğunda ise: { يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ } “Ey Elçi!” der.

22335. Metin

قُلْتُ: وَيَدُلُّ عَلَى صِحَّةِ هَذَا الْقَوْلِ نُزُولُ الْعِدَّةِ فِي أَسْمَاءَ بِنْتِ يَزِيدَ بْنِ السَّكَنِ الْأَنْصَارِيَّةِ. فَفِي كِتَابِ أَبِي دَاوُدَ عَنْهَا أَنَّهَا طُلِّقَتْ عَلَى عَهْدِ النَّبِيِّ ﷺ، وَلَمْ يَكُنْ لِلْمُطَلَّقَةِ عِدَّةٌ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى حِينَ طُلِّقَتْ أَسْمَاءُ بِالْعِدَّةِ لِلطَّلَاقِ، فَكَانَتْ أَوَّلَ مَنْ أُنْزِلَ فِيهَا الْعِدَّةُ لِلطَّلَاقِ. وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِهِ نِدَاءُ النَّبِيِّ ﷺ تَعْظِيمًا، ثُمَّ ابْتَدَأَ فَقَالَ: إِذا طَلَّقْتُمُ النِّساءَ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْأَنْصابُ وَالْأَزْلامُ [المائدة: ٩٠] الْآيَةَ «١». فَذَكَرَ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى مَعْنَى تَقْدِيمِهِمْ وَتَكْرِيمِهِمْ، ثُمَّ افْتَتَحَ فَقَالَ: إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْأَنْصابُ وَالْأَزْلامُ الْآيَةَ. الثَّانِيَةُ- رَوَى الثَّعْلَبِيُّ مِنْ حَدِيثِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (إِنَّ مِنْ أَبْغَضِ الْحَلَالِ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى الطَّلَاقُ). وَعَنْ عَلِيٍّ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: (تَزَوَّجُوا وَلَا تُطَلِّقُوا فَإِنَّ الطَّلَاقَ يَهْتَزُّ مِنْهُ الْعَرْشُ). وَعَنْ أَبِي مُوسَى قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (لَا تُطَلِّقُوا النِّسَاءَ إِلَّا مِنْ رِيبَةٍ فَإِنَّ اللَّهَ ﷿ لَا يُحِبُّ الذَّوَّاقِينَ وَلَا الذَّوَّاقَاتِ). وَعَنْ أَنَسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ (مَا حَلَفَ بِالطَّلَاقِ وَلَا اسْتَحْلَفَ بِهِ إِلَّا مُنَافِقٌ). أَسْنَدَ جَمِيعَهُ الثَّعْلَبِيُّ ﵀ فِي كِتَابِهِ. وَرَوَى الدَّارَقُطْنِيُّ قَالَ: حَدَّثَنَا أَبُو الْعَبَّاسِ مُحَمَّدُ بْنُ مُوسَى بْنِ عَلِيٍّ الدُّولَابِيُّ وَيَعْقُوبُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ قَالَا حَدَّثَنَا الْحَسَنُ ابن عَرَفَةَ قَالَ حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ عَيَّاشٍ عَنْ حُمَيْدِ بْنِ مَالِكٍ اللَّخْمِيُّ عَنْ مَكْحُولٍ عَنْ مُعَاذِ بْنِ جَبَلٍ قَالَ: قَالَ لِي رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (يَا مُعَاذُ مَا خَلَقَ اللَّهُ شَيْئًا عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِنَ الْعَتَاقِ وَلَا خَلَقَ اللَّهُ شَيْئًا عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ «٢» أَبْغَضَ مِنَ الطَّلَاقِ. فَإِذَا قَالَ الرَّجُلُ لِمَمْلُوكِهِ أَنْتَ حُرٌّ إِنْ شَاءَ اللَّهُ فَهُوَ حُرٌّ وَلَا اسْتِثْنَاءَ لَهُ. وَإِذَا قَالَ الرَّجُلُ لِامْرَأَتِهِ أَنْتِ طَالِقٌ إِنْ شَاءَ اللَّهُ «٣» فَلَهُ اسْتِثْنَاؤُهُ وَلَا طَلَاقَ عَلَيْهِ (. حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ مُوسَى بْنِ عَلِيٍّ قَالَ: حَدَّثَنَا حُمَيْدُ بْنُ الرَّبِيعِ قَالَ حَدَّثَنَا يَزِيدُ بْنُ هَارُونَ حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ عَيَّاشٍ بِإِسْنَادِهِ نَحْوَهُ. قَالَ حُمَيْدٌ: قَالَ لِي يَزِيدُ بْنُ هَارُونَ: وَأَيُّ حَدِيثٍ لَوْ كَانَ حُمَيْدُ بْنُ مالك معروفا؟ قلت:

Ben derim ki: Bu görüşün doğruluğuna, iddet [hükmünün] Esmâ bint Yezîd b. es-Seken el-Ensâriyye hakkında inmiş olması delalet eder. Nitekim Ebû Dâvûd'un kitabında ondan rivayet edildiğine göre, kendisi Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında boşanmıştı ve o sırada boşanmış kadının iddeti yoktu. Esmâ boşandığında Yüce Allah boşanma sebebiyle iddet [hükmünü] indirdi; böylece o, hakkında boşanma iddeti indirilen ilk kadın oldu. Şöyle de denilmiştir: Bununla kastedilen, ta'zim amacıyla Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e nida edilmesidir; sonra da [söze] yeni bir başlangıç yapılarak { إِذا طَلَّقْتُمُ النِّساءَ } “Kadınları boşadığınız zaman...” buyrulmuştur. Nitekim Yüce Allah'ın: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْأَنْصابُ وَالْأَزْلامُ } [el-Mâide: 90] ayetinde1 olduğu gibi; [burada da] müminleri önceleme ve onurlandırma kabilinden zikretmiş, ardından [hükme] başlayarak { إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْأَنْصابُ وَالْأَزْلامُ } ayetini buyurmuştur. İkinci Mesele- Sa‘lebî, İbn Ömer'den rivayet etmiştir; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: « إِنَّ مِنْ أَبْغَضِ الْحَلَالِ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى الطَّلَاقُ » «Helal olan şeyler içerisinde Yüce Allah'a en sevimsiz geleni boşanmaktır.» Ali'den, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: « تَزَوَّجُوا وَلَا تُطَلِّقُوا فَإِنَّ الطَّلَاقَ يَهْتَزُّ مِنْهُ الْعَرْشُ » «Evlenin, boşanmayın! Çünkü boşanmaktan dolayı Arş titrer.» Ebû Mûsâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « لَا تُطَلِّقُوا النِّسَاءَ إِلَّا مِنْ رِيبَةٍ فَإِنَّ اللَّهَ ﷿ لَا يُحِبُّ الذَّوَّاقِينَ وَلَا الذَّوَّاقَاتِ » «Kadınları [ciddi bir] şüphe olmadıkça boşamayın; zira Azîz ve Celîl olan Allah, zevkine düşkün erkekleri ve zevkine düşkün kadınları sevmez.» Enes'ten rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « مَا حَلَفَ بِالطَّلَاقِ وَلَا اسْتَحْلَفَ بِهِ إِلَّا مُنَافِقٌ » «Talak (boşama) üzerine ancak münafık olan kimse yemin eder veya [başkasına] yemin ettirir.» Sa‘lebî rahimehullâh bunların hepsini kitabında isnadıyla zikretmiştir. Dârekutnî rivayet edip dedi ki: Bize Ebu'l-Abbâs Muhammed b. Mûsâ b. Alî ed-Dûlâbî ile Ya'kûb b. İbrâhîm rivayet ettiler, dediler ki: Bize el-Hasan b. Arafe rivayet etti, dedi ki: Bize İsmâîl b. Ayyâş, Humeyd b. Mâlik el-Lahmî'den, o Mekhûl'den, o Muâz b. Cebel'den rivayet etti; Muâz şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bana buyurdu ki: « يَا مُعَاذُ مَا خَلَقَ اللَّهُ شَيْئًا عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِنَ الْعَتَاقِ وَلَا خَلَقَ اللَّهُ شَيْئًا عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ أَبْغَضَ مِنَ الطَّلَاقِ. فَإِذَا قَالَ الرَّجُلُ لِمَمْلُوكِهِ أَنْتَ حُرٌّ إِنْ شَاءَ اللَّهُ فَهُوَ حُرٌّ وَلَا اسْتِثْنَاءَ لَهُ. وَإِذَا قَالَ الرَّجُلُ لِامْرَأَتِهِ أَنْتِ طَالِقٌ إِنْ شَاءَ اللَّهُ فَلَهُ اسْتِثْنَاؤُهُ وَلَا طَلَاقَ عَلَيْهِ » «Ey Muâz! Allah yeryüzünde kendisine köle azat etmekten daha sevimli hiçbir şey yaratmamıştır ve Allah yeryüzünde2 boşanmaktan daha sevimsiz bir şey [de] yaratmamıştır. Bir adam kölesine: “İnşâallah sen hürsün” derse o hür olur ve onun için istisna (şarta bağlama) geçerli olmaz. Bir adam karısına: “İnşâallah sen boşsun” derse3 onun için istisna geçerlidir ve üzerine talak vaki olmaz.» Bize Muhammed b. Mûsâ b. Alî rivayet etti, dedi ki: Bize Humeyd b. er-Rebî' rivayet etti, dedi ki: Bize Yezîd b. Hârûn rivayet etti, bize İsmâîl b. Ayyâş kendi isnadıyla bunun benzerini rivayet etti. Humeyd dedi ki: Yezîd b. Hârûn bana: “Eğer Humeyd b. Mâlik tanınan biri olsaydı bu ne [kıymetli bir] hadis olurdu!” dedi. Ben de:

22336. Metin

هُوَ جَدِّي. قَالَ يَزِيدُ: سَرَرْتِنِي سَرَرْتِنِي! الْآنَ صَارَ حَدِيثًا. حَدَّثَنَا عُثْمَانُ بْنُ أَحْمَدَ الدَّقَّاقُ قَالَ حَدَّثَنَا إِسْحَاقُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ بْنِ سُنَيْنٍ حَدَّثَنَا عُمَرُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ بْنِ خَالِدٍ حَدَّثَنَا حُمَيْدُ بْنُ مَالِكٍ اللَّخْمِيُّ حَدَّثَنَا مَكْحُولٌ عَنْ مَالِكِ بْنِ يُخَامِرَ عَنْ مُعَاذِ بْنِ جَبَلٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (مَا أَحَلَّ اللَّهُ شَيْئًا أَبْغَضَ إِلَيْهِ مِنَ الطَّلَاقِ فَمَنْ طَلَّقَ وَاسْتَثْنَى فَلَهُ ثُنْيَاهُ). قَالَ ابْنُ الْمُنْذِرِ: اخْتَلَفُوا فِي الِاسْتِثْنَاءِ فِي الطَّلَاقِ وَالْعِتْقِ، فَقَالَتْ طَائِفَةٌ: ذَلِكَ جَائِزٌ. وَرُوِّينَا هَذَا الْقَوْلَ عَنْ طَاوُسٍ. وَبِهِ قَالَ حَمَّادٌ الْكُوفِيُّ وَالشَّافِعِيُّ وَأَبُو ثَوْرٍ وَأَصْحَابُ الرَّأْيِ. وَلَا يَجُوزُ الِاسْتِثْنَاءُ فِي الطَّلَاقِ فِي قَوْلِ مَالِكٍ وَالْأَوْزَاعِيِّ. وَهَذَا قَوْلُ قَتَادَةَ فِي الطَّلَاقِ خَاصَّةً. قَالَ ابْنُ الْمُنْذِرِ: وَبِالْقَوْلِ الْأَوَّلِ أَقُولُ. الثَّالِثَةُ- رَوَى الدَّارَقُطْنِيُّ مِنْ حَدِيثِ عَبْدِ الرَّزَّاقِ أَخْبَرَنِي عَمِّي وَهْبُ بْنُ نَافِعٍ قَالَ سَمِعْتُ عِكْرِمَةَ يُحَدِّثُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ يَقُولُ: الطَّلَاقُ عَلَى أَرْبَعَةِ وُجُوهٍ: وَجْهَانِ حَلَالَانِ وَوَجْهَانِ حَرَامَانِ، فَأَمَّا الْحَلَالُ فَأَنْ يُطَلِّقَهَا طَاهِرًا عَنْ غَيْرِ جِمَاعٍ وَأَنْ يُطَلِّقَهَا حَامِلًا مُسْتَبِينًا حَمْلُهَا. وَأَمَّا الْحَرَامُ فَأَنْ يُطَلِّقَهَا وَهِيَ حَائِضٌ، أَوْ يُطَلِّقَهَا حِينَ يُجَامِعُهَا، لَا تَدْرِي اشْتَمَلَ الرَّحِمُ عَلَى وَلَدٍ أَمْ لَا. الرَّابِعَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ) فِي كِتَابِ أَبِي دَاوُدَ عَنْ أَسْمَاءَ بِنْتِ يزيد ابن السَّكَنِ الْأَنْصَارِيَّةِ أَنَّهَا طُلِّقَتْ عَلَى عَهْدِ النَّبِيِّ ﷺ وَلَمْ يَكُنْ لِلْمُطَلَّقَةِ عِدَّةٌ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ حِينَ طُلِّقَتْ أَسْمَاءُ بِالْعِدَّةِ لِلطَّلَاقِ، فَكَانَتْ أَوَّلَ مَنْ أُنْزِلَ فِيهَا الْعِدَّةُ لِلطَّلَاقِ. وَقَدْ تَقَدَّمَ. الْخَامِسَةُ: قَوْلُهُ تَعَالَى: لِعِدَّتِهِنَّ يَقْتَضِي أَنَّهُنَّ اللَّاتِي دُخِلَ بِهِنَّ مِنَ الْأَزْوَاجِ، لِأَنَّ غَيْرَ الْمَدْخُولِ بِهِنَّ خَرَجْنَ بِقَوْلِهِ تَعَالَى: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا نَكَحْتُمُ الْمُؤْمِناتِ ثُمَّ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ أَنْ تَمَسُّوهُنَّ فَما لَكُمْ عَلَيْهِنَّ مِنْ عِدَّةٍ تَعْتَدُّونَها «١» [الأحزاب: ٤٩]. السَّادِسَةُ: مَنْ طَلَّقَ فِي طُهْرٍ لَمْ يُجَامِعْ فِيهِ نَفَذَ طَلَاقُهُ وَأَصَابَ السُّنَّةَ. وَإِنْ طَلَّقَهَا حَائِضًا نَفَذَ طَلَاقُهُ وَأَخْطَأَ السُّنَّةَ. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ الْمُسَيَّبِ فِي أُخْرَى: «٢» لَا يَقَعُ الطَّلَاقُ في الحيض

“O benim dedemdir.” Yezîd: “Beni sevindirdin, beni sevindirdin! İşte şimdi [muttasıl] bir hadis oldu!” dedi. Bize Osmân b. Ahmed ed-Dekkâk rivayet edip dedi ki: Bize İshâk b. İbrâhîm b. Süneyn rivayet etti, bize Ömer b. İbrâhîm b. Hâlid rivayet etti, bize Humeyd b. Mâlik el-Lahmî rivayet etti, bize Mekhûl, Mâlik b. Yuhâmir’den, o da Muâz b. Cebel’den naklen rivayet etti ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « مَا أَحَلَّ اللَّهُ شَيْئًا أَبْغَضَ إِلَيْهِ مِنَ الطَّلَاقِ فَمَنْ طَلَّقَ وَاسْتَثْنَى فَلَهُ ثُنْيَاهُ » «Allah, katında boşamaktan daha sevimsiz olan hiçbir şeyi helal kılmamıştır. Kim boşar ve istisna yaparsa (istisna geçerli olup) istisnası kendisine aittir.» İbnü’l-Münzir şöyle demiştir: Talak ve köle azadında istisna (inşâallah demek) konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bir grup: “Bu caizdir (istisna geçerlidir)” demiştir. Bu görüşü Tâvûs’tan rivayet ettik. Hammâd el-Kûfî, eş-Şâfiî, Ebû Sevr ve re’y ehli de bu görüştedir. Mâlik ve el-Evzâî’nin kavlinde ise talakta istisna caiz değildir. Katâde’nin özel olarak talaktaki görüşü de budur. İbnü’l-Münzir: “Ben de birinci görüşü benimsiyorum” demiştir. Üçüncü [Mesele]- ed-Dârekutnî, Abdürrezzâk’ın hadisinden rivayet etmiştir: Bana amcam Vehb b. Nâfi haber verip dedi ki: İkrime’yi İbn Abbâs’tan naklen şöyle derken işittim: “Talak dört şekildedir: İki şekli helal, iki şekli ise haramdır. Helal olanlara gelince; kadını [cinsel] ilişkide bulunulmayan bir temizlik döneminde boşaması yahut hamileliği aşikâr olmuş bir hâldeyken boşamasıdır. Haram olanlara gelince; kadını hayızlı iken boşaması veya rahimde çocuk bulunup bulunmadığını bilmeksizin kendisiyle cinsel ilişkide bulunduğu sırada boşamasıdır.” Dördüncü [Mesele]- Yüce Allah’ın: { فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ } “Onları iddetleri içinde boşayın” buyruğudur. Ebû Dâvûd’un kitabında Esmâ bint Yezîd b. es-Seken el-Ensâriyye’den rivayet edildiğine göre, kendisi Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında boşanmıştı ve o vakit boşanmış kadın için bir iddet bulunmuyordu. Esmâ boşandığında Yüce Allah talak için iddet hükmünü indirdi; böylece o, hakkında talak iddeti indirilen ilk kadın oldu. Bu husus daha önce geçmişti. Beşinci [Mesele]- Yüce Allah’ın: { لِعِدَّتِهِنَّ } “İddetleri içinde” buyruğu, bunların eşlerinden kendilerine zifafa girilmiş kadınlar olmasını iktiza eder. Çünkü kendileriyle zifafa girilmemiş kadınlar, Yüce Allah’ın şu buyruğuyla [bu hükmün] dışına çıkarılmıştır: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا نَكَحْتُمُ الْمُؤْمِناتِ ثُمَّ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ أَنْ تَمَسُّوهُنَّ فَما لَكُمْ عَلَيْهِنَّ مِنْ عِدَّةٍ تَعْتَدُّونَها } “Ey iman edenler! Mümin kadınları nikâhlayıp da sonra kendilerine dokunmadan onları boşadığınızda, sizin için onlar üzerinde sayacağınız bir iddet yoktur”1 [Ahzâb, 33/49]. Altıncı [Mesele]- Kim [eşini] kendisinde cinsel ilişkide bulunmadığı bir temizlik döneminde boşarsa talakı geçerli olur ve sünnete isabet etmiş olur. Şayet kadını hayızlı iken boşarsa talakı geçerli olur fakat sünnete aykırı davranmış olur. Saîd b. el-Müseyyeb diğer bir rivayette:2 “Hayız halinde talak vaki olmaz” demiştir.

22337. Metin

لِأَنَّهُ خِلَافَ السُّنَّةِ. وَإِلَيْهِ ذَهَبَتِ الشِّيعَةُ. وَفِي الصحيحين- واللفظ للدار قطني- عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ قَالَ: طَلَّقْتُ امْرَأَتِي وَهِيَ حَائِضٌ فَذَكَرَ ذَلِكَ عُمَرُ لِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَتَغَيَّظَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فَقَالَ: (لِيُرَاجِعْهَا ثُمَّ لِيُمْسِكْهَا حَتَّى تَحِيضَ حَيْضَةً مُسْتَقْبَلَةً سِوَى حَيْضَتِهَا الَّتِي طَلَّقَهَا فِيهَا فَإِنْ بَدَا لَهُ أَنْ يُطَلِّقَهَا فَلْيُطَلِّقْهَا طَاهِرًا مِنْ حَيْضَتِهَا قَبْلَ أَنْ يَمَسَّهَا فَذَلِكَ الطَّلَاقُ لِلْعِدَّةِ كَمَا أَمَرَ اللَّهُ (. وَكَانَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرَ طَلَّقَهَا تَطْلِيقَةً، فَحُسِبَتْ مِنْ طَلَاقِهَا وَرَاجَعَهَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرَ كَمَا أَمَرَهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ. فِي رِوَايَةٍ عَنِ ابْنِ عُمَرَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ: (هِيَ وَاحِدَةٌ). وَهَذَا نَصٌّ. وَهُوَ يَرُدُّ عَلَى الشِّيعَةِ قَوْلَهُمْ. السَّابِعَةُ: عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: طَلَاقُ السُّنَّةِ أَنْ يُطَلِّقَهَا فِي كُلِّ طُهْرٍ تَطْلِيقَةً، فَإِذَا كَانَ آخِرُ ذَلِكَ فَتِلْكَ الْعِدَّةُ الَّتِي أَمَرَ اللَّهُ تَعَالَى بِهَا. رَوَاهُ الدَّارَقُطْنِيُّ عَنِ الْأَعْمَشِ عَنْ أَبِي إِسْحَاقَ عَنْ أَبِي الْأَحْوَصِ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ. قَالَ عُلَمَاؤُنَا: طَلَاقُ السُّنَّةِ مَا جَمَعَ شُرُوطًا سَبْعَةً: وَهُوَ أَنْ يُطَلِّقَهَا وَاحِدَةً، وَهِيَ مِمَّنْ تَحِيضُ، طَاهِرًا، لَمْ يَمَسَّهَا فِي ذَلِكَ الطُّهْرِ، وَلَا تَقَدَّمَهُ طَلَاقٌ فِي حَيْضٍ، وَلَا تَبِعَهُ طَلَاقٌ فِي طُهْرٍ يَتْلُوهُ، وَخَلَا عَنِ الْعِوَضِ. وَهَذِهِ الشُّرُوطُ السَّبْعَةُ مِنْ حَدِيثِ ابْنِ عُمَرَ الْمُتَقَدِّمِ. وَقَالَ الشَّافِعِيُّ: طَلَاقُ السُّنَّةِ أَنْ يُطَلِّقَهَا فِي كُلِّ طُهْرٍ خَاصَّةً، وَلَوْ طَلَّقَهَا ثَلَاثًا فِي طُهْرٍ لَمْ يَكُنْ بِدْعَةً. وَقَالَ أَبُو حَنِيفَةَ: طَلَاقُ السُّنَّةِ أَنْ يُطَلِّقَهَا فِي كُلِّ طُهْرٍ طَلْقَةً. وَقَالَ الشَّعْبِيُّ: يَجُوزُ أَنْ يُطَلِّقَهَا فِي طُهْرٍ جَامَعَهَا فِيهِ. فَعُلَمَاؤُنَا قَالُوا: يُطَلِّقُهَا وَاحِدَةً فِي طُهْرٍ لَمْ يَمَسَّ فِيهِ، وَلَا تَبِعَهُ طَلَاقٌ فِي عِدَّةٍ، وَلَا يَكُونُ الطُّهْرُ تَالِيًا لِحَيْضٍ وَقَعَ فِيهِ الطَّلَاقُ، لِقَوْلِ النَّبِيِّ ﷺ: (مَرَّةً فَلْيُرَاجِعْهَا ثُمَّ لِيُمْسِكْهَا حَتَّى تَطْهُرَ ثُمَّ تَحِيضَ ثُمَّ تَطْهُرَ ثُمَّ إِنْ شَاءَ أَمْسَكَ وَإِنْ شَاءَ طَلَّقَ. فَتِلْكَ الْعِدَّةُ الَّتِي أَمَرَ اللَّهُ أَنْ يُطَلَّقَ لَهَا النِّسَاءُ (. وَتَعَلَّقَ الْإِمَامُ الشَّافِعِيُّ بِظَاهِرِ قَوْلِهِ تَعَالَى: فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ وَهَذَا عَامٌّ فِي كُلِّ طَلَاقٍ كَانَ وَاحِدَةً أَوِ اثْنَتَيْنِ أَوْ أَكْثَرَ. وَإِنَّمَا رَاعَى اللَّهُ سُبْحَانَهُ الزَّمَانَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ وَلَمْ يَعْتَبِرِ الْعَدَدَ. وَكَذَلِكَ حَدِيثُ ابْنِ عُمَرَ لِأَنَّ النَّبِيَّ ﷺ عَلَّمَهُ الْوَقْتَ لَا الْعَدَدَ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ:" وَهَذِهِ غَفْلَةٌ عَنِ الْحَدِيثِ

çünkü bu sünnete aykırıdır” demiştir. Şîa da bu görüşe gitmiştir. Sahîhayn'da -lafız ed-Dârekutnî'ye ait olmak üzere- Abdullah b. Ömer'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Karımı hayızlı iken boşadım. Ömer bunu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e zikretti. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem öfkelendi ve: “Ona dönsün, sonra onu kendisinde boşadığı hayızdan başka yeni bir hayız görünceye kadar tutsun. Eğer onu boşamak isterse, ona dokunmadan önce hayızdan temizlendiği halde boşasın. İşte Allah'ın emrettiği üzere iddeti gözeterek boşamak budur” buyurdu. Abdullah b. Ömer onu bir talakla boşamıştı; bu onun talakından sayıldı ve Abdullah b. Ömer, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in kendisine emrettiği gibi ona geri döndü. İbn Ömer'den gelen bir rivayette Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in: “O bir talaktır” buyurduğu yer almaktadır. Bu açık bir nass olup Şîa'nın görüşünü reddetmektedir. Yedinci Mesele- Abdullah b. Mes'ûd'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Sünnete uygun talak, kadını her temizlik döneminde bir talakla boşamaktır; bunun sonu geldiğinde, işte Yüce Allah'ın emrettiği iddet odur. Bunu ed-Dârekutnî, el-A'meş'ten, o Ebû İshâk'tan, o Ebü'l-Ahvas'tan, o da Abdullah'tan rivayet etmiştir. Âlimlerimiz şöyle demiştir: Sünnete uygun talak yedi şartı kendisinde toplayan talaktır: Kadını bir talakla boşaması, kadının hayız görenlerden olması, temizlik halinde olması, o temizlik döneminde ona dokunmamış olması, bundan önce hayız halinde bir talakın geçmemiş olması, bunu takip eden bir temizlikte peşinden bir talakın gelmemesi ve bedelsiz olmasıdır. Bu yedi şart İbn Ömer'in geçen hadisinden çıkarılmıştır. eş-Şâfiî şöyle demiştir: Sünnete uygun talak, kadını özellikle her temizlikte boşamaktır; bir temizlikte üç talakla boşasa bile bu bid'at olmaz. Ebû Hanîfe ise şöyle demiştir: Sünnete uygun talak, kadını her temizlikte bir talakla boşamaktır. eş-Şa'bî: “Cinsel ilişkide bulunduğu bir temizlikte boşaması caizdir” demiştir. Âlimlerimiz ise şöyle demiştir: Karısını cinsel ilişkide bulunmadığı bir temizlikte bir talakla boşar; iddet içinde bunun peşinden başka talak getirmez ve bu temizlik, içinde talak vuku bulmuş bir hayzın hemen peşinden gelen temizlik de olmaz. Zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: “Ona dönsün, sonra temizlenip tekrar hayız oluncaya ve ardından yine temizleninceye kadar onu tutsun. Sonra dilerse tutar, dilerse boşar. İşte Allah'ın kadınların boşanmasını emrettiği iddet budur” buyurmuştur. İmam eş-Şâfiî, Yüce Allah'ın: { فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ } “Onları iddetlerini gözeterek boşayın” buyruğunun zahirine tutunmuştur; bu ifade bir, iki veya daha fazla olsun her talak hakkında geneldir. Yüce Allah bu ayette sadece zamanı gözetmiş, sayıyı dikkate almamıştır. İbn Ömer hadisi de böyledir; zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona sayıyı değil vakti öğretmiştir. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: “Bu, sahih hadisten

22338. Metin

الصَّحِيحِ، فَإِنَّهُ قَالَ: (مُرْهُ فَلْيُرَاجِعْهَا) وَهَذَا يَدْفَعُ الثَّلَاثَ. وَفِي الْحَدِيثِ أَنَّهُ قَالَ: أَرَأَيْتَ لَوْ طَلَّقَهَا ثَلَاثًا؟ قَالَ حَرُمَتْ عَلَيْكَ وَبَانَتْ مِنْكَ بِمَعْصِيَةٍ. وَقَالَ أَبُو حَنِيفَةَ: ظَاهِرُ الْآيَةِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الطَّلَاقَ الثَّلَاثَ وَالْوَاحِدَةَ سَوَاءٌ. وَهُوَ مَذْهَبُ الشَّافِعِيِّ لَوْلَا قَوْلُهُ بَعْدَ ذَلِكَ: لَا تَدْرِي لَعَلَّ اللَّهَ يُحْدِثُ بَعْدَ ذلِكَ أَمْراً. وَهَذَا يُبْطِلُ دُخُولَ الثَّلَاثِ تَحْتَ الْآيَةِ. وَكَذَلِكَ قَالَ أَكْثَرُ الْعُلَمَاءِ، وَهُوَ بَدِيعٌ لَهُمْ. وَأَمَّا مَالِكٌ فَلَمْ يَخْفَ عَلَيْهِ إِطْلَاقُ الْآيَةِ كَمَا قَالُوا، وَلَكِنَّ الْحَدِيثَ فَسَّرَهَا كَمَا قُلْنَا. وَأَمَّا قَوْلُ الشَّعْبِيِّ: إِنَّهُ يَجُوزُ طَلَاقٌ فِي طُهْرٍ جَامَعَهَا فِيهِ، فَيَرُدُّهُ حَدِيثُ ابْنِ عُمَرَ بِنَصِّهِ وَمَعْنَاهُ. أَمَّا نَصُّهُ فَقَدْ قَدَّمْنَاهُ، وَأَمَّا مَعْنَاهُ فَلِأَنَّهُ إِذَا مُنِعَ مِنْ طَلَاقِ الْحَائِضِ لِعَدَمِ الِاعْتِدَادِ بِهِ، فَالطُّهْرُ الْمُجَامَعُ فِيهِ أَوْلَى بِالْمَنْعِ، لِأَنَّهُ يَسْقُطُ الِاعْتِدَادُ بِهِ مَخَافَةَ شَغْلِ الرَّحِمِ وَبِالْحَيْضِ التَّالِي لَهُ. قُلْتُ: وَقَدِ احْتَجَّ الشَّافِعِيُّ فِي طَلَاقِ الثَّلَاثِ بِكَلِمَةٍ وَاحِدَةٍ بِمَا رَوَاهُ الدارقطني عن سلمة ابن أَبِي سَلَمَةَ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ عَنْ أَبِيهِ أَنَّ عَبْدَ الرَّحْمَنِ بْنَ عَوْفٍ طَلَّقَ امْرَأَتَهُ تَمَاضُرَ بِنْتَ الْأَصْبَغِ الْكَلْبِيَّةَ وَهِيَ أُمُّ أَبِي سَلَمَةَ ثَلَاثَ تَطْلِيقَاتٍ فِي كَلِمَةٍ وَاحِدَةٍ، فَلَمْ يَبْلُغْنَا أَنَّ أَحَدًا مِنْ أَصْحَابِهِ عَابَ ذَلِكَ. قَالَ: وَحَدَّثَنَا سَلَمَةُ بْنُ أَبِي سَلَمَةَ عَنْ أَبِيهِ أَنَّ حَفْصَ بْنَ الْمُغِيرَةِ طَلَّقَ امْرَأَتَهُ فاطمة بنت قيس على عهد رسول اله ﷺ ثَلَاثَ تَطْلِيقَاتٍ فِي كَلِمَةٍ، فَأَبَانَهَا مِنْهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ، وَلَمْ يَبْلُغْنَا أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ عَابَ ذَلِكَ عَلَيْهِ. وَاحْتُجَّ أيضا بحديث عو يمر العجلاني لما لا عن قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، هِيَ طَالِقٌ ثَلَاثٌ. فَلَمْ يُنْكِرْ عَلَيْهِ النَّبِيُّ ﷺ. وَقَدِ انْفَصَلَ عُلَمَاؤُنَا عَنْ هَذَا أَحْسَنَ انْفِصَالٍ. بَيَانُهُ فِي غَيْرِ هَذَا الْمَوْضِعِ. وَقَدْ ذَكَرْنَاهُ فِي كِتَابِ (الْمُقْتَبَسِ مِنْ شَرْحِ مُوَطَّأِ مَالِكِ بْنِ أَنَسٍ). وَعَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ وَجَمَاعَةٍ مِنَ التَّابِعِينَ أَنَّ مَنْ خَالَفَ السُّنَّةَ فِي الطَّلَاقِ فَأَوْقَعَهُ فِي حَيْضٍ أَوْ ثَلَاثٍ لم يقع، وشبهوه بِمَنْ وُكِّلَ بِطَلَاقِ السُّنَّةِ «١» فَخَالَفَ. الثَّامِنَةُ: قَالَ الْجُرْجَانِيُّ: اللَّامُ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: لِعِدَّتِهِنَّ بِمَعْنَى فِي، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: هُوَ الَّذِي أَخْرَجَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتابِ مِنْ دِيارِهِمْ لِأَوَّلِ الْحَشْرِ «٢» [الحشر

gafil olmaktır. Çünkü Peygamber: 'Ona emret, karısına dönsün' buyurmuştur; bu ise üç talakı nefyeder. Hadiste adamın: 'Onu üç talakla boşamış olsaydım ne olurdu?' diye sorduğu, Peygamber'in de: 'Sana haram olur, bir masiyetle senden kesin olarak ayrılırdı' buyurduğu rivayet edilmiştir.” Ebû Hanîfe şöyle demiştir: Ayetin zahiri, üç talak ile bir talakın eşit olduğuna delalet eder. Eğer bundan sonra: { لَا تَدْرِي لَعَلَّ اللَّهَ يُحْدِثُ بَعْدَ ذلِكَ أَمْراً } “Bilemezsin, olur ki Allah bundan sonra yeni bir durum ortaya çıkarır” buyruğu olmasaydı bu eş-Şâfiî'nin de mezhebi olurdu. Bu buyruk, üç talakın ayetin kapsamına girmesini iptal eder. Âlimlerin çoğu da böyle demiştir; bu onlar için güzel bir tespittir. Mâlik'e gelince; ayetin onların dediği gibi mutlak oluşu ona gizli kalmamış, fakat hadis bunu açıkladığımız gibi tefsir etmiştir. eş-Şa'bî'nin: “Cinsel ilişkide bulunulan temizlikte talak caizdir” sözünü ise İbn Ömer hadisi hem nassı hem de manasıyla reddetmektedir. Nassına gelince, onu daha önce zikrettik. Manasına gelince; iddetten sayılmayacağı için hayızlı kadının boşanması yasaklandığına göre, cinsel ilişkide bulunulan temizlik yasaklanmaya daha layıktır; zira rahmin meşgul olması endişesiyle ve onu takip eden hayız sebebiyle onun iddetten sayılması düşer. Derim ki: eş-Şâfiî tek bir lafızla üç talak verilmesi konusunda ed-Dârekutnî'nin Seleme b. Ebî Seleme b. Abdirrahmân'dan, onun babasından rivayet ettiği şu hadisi delil getirmiştir: Abdurrahman b. Avf karısı Temâdur bint el-Asbag el-Kelbiyye'yi -ki o Ebû Seleme'nin annesidir- tek bir lafızla üç talakla boşadı; ashâbından hiçbir kimsenin bunu ayıpladığı bize ulaşmamıştır. Dedi ki: Bize Seleme b. Ebî Seleme babasından rivayet etti ki Hafs b. el-Mugîre, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında karısı Fâtıma bint Kays'ı tek bir lafızla üç talakla boşadı; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kadını ondan kesin olarak ayırdı ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in bunu ona ayıpladığı bize ulaşmamıştır. Yine Uveymir el-Aclânî'nin mülâane yaptığında: “Ey Allah'ın Resûlü, o üç talakla boştur” demesi ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in buna karşı çıkmaması hadisiyle de delil getirilmiştir. Âlimlerimiz buna son derece güzel bir şekilde cevap vermişlerdir. Bunun beyanı bu yerin dışındadır ve bunu *el-Muktebes min Şerhi Muvatta'i Mâlik b. Enes* adlı kitabımızda zikrettik. Saîd b. el-Müseyyeb ve tâbiînden bir topluluktan rivayet edildiğine göre, talakta sünnete muhalefet edip onu hayız halinde veya üç talak olarak veren kimsenin talakı vaki olmaz; bunu sünnete uygun talak vermek üzere vekil kılınıp da buna muhalefet eden kimseye benzetmişlerdir. Sekizinci Mesele- el-Cürcânî şöyle demiştir: Yüce Allah'ın { لِعِدَّتِهِنَّ } “iddetlerini gözeterek” buyruğundaki lâm harfi, Yüce Allah'ın: { هُوَ الَّذِي أَخْرَجَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتابِ مِنْ دِيارِهِمْ لِأَوَّلِ الْحَشْرِ } “Kitap ehlinden inkâr edenleri ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O'dur” [el-Haşr:

22339. Metin

: ٢].

: 2].12

22340. Metin

أَيْ فِي أَوَّلِ الْحَشْرِ. فَقَوْلُهُ: لِعِدَّتِهِنَّ أَيْ فِي عِدَّتِهِنَّ، أَيْ فِي الزَّمَانِ الَّذِي يَصْلُحُ لِعِدَّتِهِنَّ. وَحَصَلَ الْإِجْمَاعُ عَلَى أَنَّ الطَّلَاقَ فِي الْحَيْضِ مَمْنُوعٌ وَفِي الطُّهْرِ مَأْذُونٌ فِيهِ. فَفِيهِ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ الْقُرْءَ هُوَ الطُّهْرُ. وَقَدْ مَضَى الْقَوْلُ فِيهِ فِي" الْبَقَرَةِ" «١» فَإِنْ قِيلَ: مَعْنَى فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ أَيْ فِي قُبُلِ «٢» عِدَّتِهِنَّ، أَوْ لِقُبُلِ عِدَّتِهِنَّ. وَهِيَ قِرَاءَةُ النَّبِيِّ ﷺ، كَمَا قَالَ ابْنُ عُمَرَ فِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ وَغَيْرِهِ. فَقُبُلُ الْعِدَّةِ آخِرُ الطُّهْرِ حَتَّى يَكُونَ الْقُرْءُ الْحَيْضَ «٣»، قِيلَ لَهُ: هَذَا هُوَ الدَّلِيلُ الْوَاضِحُ لِمَالِكٍ وَمَنْ قَالَ بِقَوْلِهِ، عَلَى أَنَّ الْأَقْرَاءَ هِيَ الْأَطْهَارُ. وَلَوْ كَانَ كَمَا قَالَ الْحَنَفِيُّ وَمَنْ تَبِعَهُ لَوَجَبَ أَنْ يُقَالَ: إِنَّ مَنْ طَلَّقَ فِي أَوَّلِ الطُّهْرِ لَا يَكُونُ مُطَلِّقًا لِقُبُلِ الْحَيْضِ، لِأَنَّ الْحَيْضَ لَمْ يُقْبِلْ بَعْدُ. وَأَيْضًا إِقْبَالُ الْحَيْضِ يَكُونُ بِدُخُولِ الْحَيْضِ، وَبِانْقِضَاءِ الطُّهْرِ لَا يَتَحَقَّقُ إِقْبَالُ الْحَيْضِ. وَلَوْ كَانَ إِقْبَالُ الشَّيْءِ إِدْبَارَ ضِدِّهِ لَكَانَ الصَّائِمُ مُفْطِرًا قَبْلَ مَغِيبِ الشَّمْسِ، إِذِ اللَّيْلُ يَكُونُ مُقْبِلًا فِي إِدْبَارِ النَّهَارِ قَبْلَ انْقِضَاءِ النَّهَارِ. ثُمَّ إِذَا طَلَّقَ فِي آخِرِ الطُّهْرِ فَبَقِيَّةُ الطُّهْرِ قُرْءٌ، وَلِأَنَّ بَعْضَ الْقُرْءِ يُسَمَّى قُرْءًا لِقَوْلِهِ تَعَالَى: الْحَجُّ أَشْهُرٌ مَعْلُوماتٌ [البقرة: ١٩٧] يَعْنِي شَوَّالًا وَذَا الْقَعْدَةِ وَبَعْضَ ذِي الْحِجَّةِ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى: فَمَنْ تَعَجَّلَ فِي يَوْمَيْنِ فَلا إِثْمَ عَلَيْهِ [البقرة: ٢٠٣] وَهُوَ يَنْفِرُ فِي بَعْضِ الْيَوْمِ الثَّانِي. وَقَدْ مَضَى هَذَا كُلُّهُ فِي" الْبَقَرَةِ" مُسْتَوْفًى «٤». التَّاسِعَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَأَحْصُوا الْعِدَّةَ) يَعْنِي فِي الْمَدْخُولِ بِهَا، لِأَنَّ غَيْرَ الْمَدْخُولِ بِهَا لَا عِدَّةَ عَلَيْهَا، وَلَهُ أَنْ يُرَاجِعَهَا فِيمَا دُوِّنَ الثَّلَاثِ قَبْلَ انْقِضَاءِ الْعِدَّةِ، وَيَكُونُ بَعْدَهَا كَأَحَدِ الْخُطَّابِ. وَلَا تَحِلُّ لَهُ فِي الثَّلَاثِ إِلَّا بَعْدَ زَوْجٍ. الْعَاشِرَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: وَأَحْصُوا الْعِدَّةَ مَعْنَاهُ احْفَظُوهَا، أَيِ احْفَظُوا الْوَقْتَ الَّذِي وَقَعَ فِيهِ الطَّلَاقُ، حَتَّى إِذَا انْفَصَلَ الْمَشْرُوطُ مِنْهُ وَهُوَ الثَّلَاثَةُ قُرُوءٍ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَالْمُطَلَّقاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِأَنْفُسِهِنَّ ثَلاثَةَ قُرُوءٍ «٥» [البقرة: ٢٢٨] حَلَّتْ لِلْأَزْوَاجِ. وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْعِدَّةَ هِيَ الْأَطْهَارُ وَلَيْسَتْ بِالْحَيْضِ. وَيُؤَكِّدُهُ وَيُفَسِّرُهُ قِرَاءَةُ النَّبِيِّ ﷺ" لِقُبُلِ عِدَّتِهِنَّ" وَقُبُلُ الشَّيْءِ بَعْضُهُ لُغَةً وَحَقِيقَةً، بِخِلَافِ اسْتِقْبَالِهِ فإنه يكون غيره.

Yani ilk sürgünde [demektir]. Dolayısıyla O'nun: { لِعِدَّتِهِنَّ } [iddetleri vaktinde] kavli; iddetlerinde, yani iddetlerine elverişli olan zamanda [boşayın] demektir. Hayız halindeyken boşamanın yasak, temizlik halindeyken ise izinli olduğu hususunda icmâ gerçekleşmiştir. Bunda kur'un temizlik hali olduğuna dair bir delil vardır. Buna dair açıklama Bakara Suresi'nde geçmişti.1 Eğer: “{ فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ } ifadesinin anlamı; iddetlerinin başlangıcında2 yahut iddetlerinin başlangıcına doğru [boşayın demektir]. Bu, İbn Ömer'in Sahîh-i Müslim ve diğer eserlerde belirttiği gibi Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in kıraatidir. Kur'un hayız olması için iddetin başlangıcı temizliğin sonu kabul edilmelidir”3 denilecek olursa, ona şöyle cevap verilir: İşte bu, Mâlik ve onun görüşünü benimseyenler için kur'ların temizlik süreleri olduğuna dair açık bir delildir. Şayet Hanefîlerin ve onlara tabi olanların dediği gibi olsaydı; temizliğin başında boşayan bir kimsenin, henüz hayız yönelip başlamadığı için hayzın başlangıcında boşamış sayılmadığının söylenmesi gerekirdi. Ayrıca hayzın yönelmesi ancak hayzın girmesiyle olur; temizliğin sona ermesiyle hayzın yönelmesi gerçekleşmiş olmaz. Şayet bir şeyin yönelip gelmesi zıddının arkasını dönüp gitmesi demek olsaydı, oruçlu bir kimsenin güneş batmadan önce iftar etmiş sayılması gerekirdi; zira gündüz henüz sona ermeden gündüzün arkasını dönüp gitmesi esnasında gece yönelip gelmektedir. Sonra [kişi] temizliğin sonunda boşadığı takdirde, o temizliğin geriye kalan kısmı bir kur'dur. Çünkü Yüce Allah'ın: { الْحَجُّ أَشْهُرٌ مَعْلُوماتٌ } “Hac, bilinen aylardır” [el-Bakara 2/197] kavli gereğince kur'un bir parçasına da kur' adı verilir; yani Şevval, Zilkade ve Zilhicce'nin bir kısmı [hac aylarıdır]. Zira Yüce Allah: { فَمَنْ تَعَجَّلَ فِي يَوْمَيْنِ فَلا إِثْمَ عَلَيْهِ } “Kim iki gün içinde acele edip [Mina'dan] dönerse ona hiçbir günah yoktur” [el-Bakara 2/203] buyurmuştur ve kişi ikinci günün bir kısmında [Mina'dan] ayrılmaktadır. Bütün bunlar Bakara Suresi'nde etraflıca geçmişti.4 Dokuzuncu [Mesele]- Yüce Allah'ın: { وَأَحْصُوا الْعِدَّةَ } “İddeti sayın” kavli, kendisiyle zifafa girilmiş kadın hakkındadır; zira zifafa girilmemiş kadının iddet beklemesi gerekmez. Erkek, üç talaktan daha azı söz konusu olduğunda iddet sona ermeden önce karısına dönebilir; iddet bittikten sonra ise [kadına talip olan] taliplerden biri gibi olur. Üç talakta ise [kadın] başka bir koca ile [evlenip boşanmadıkça] ona helal olmaz. Onuncu [Mesele]- Yüce Allah'ın: { وَأَحْصُوا الْعِدَّةَ } kavlinin anlamı: Onu muhafaza edin; yani talakın vuku bulduğu vakti iyi koruyup hesap edin demektir. Ta ki Yüce Allah'ın: { وَالْمُطَلَّقاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِأَنْفُسِهِنَّ ثَلاثَةَ قُرُوءٍ } “Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç kur' beklerler”5 [el-Bakara 2/228] kavlinde şart koşulan şey, yani üç kur' tamamlanıp sona erdiğinde kadın [başka] kocalarla evlenmeye helal olsun. Bu da iddetin hayızlar değil, temizlik dönemleri olduğuna delalet eder. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in “li-kubuli 'iddetihinne” (iddetlerinin başlangıcında) şeklindeki kıraati de bunu teyit ve tefsir etmektedir. Bir şeyin “kubul”ü (önü/başlangıcı), lügat ve hakikat bakımından onun bir parçasıdır; “istikbâl”i (onu karşılamak/beklemek) ise bundan farklı olup onun gayrısı (dışında bir şey) olur.

22341. Metin

الْحَادِيَةَ عَشْرَةَ: مَنِ الْمُخَاطَبُ بِأَمْرِ الْإِحْصَاءِ؟ وَفِيهِ ثَلَاثُ أَقْوَالٍ: أَحَدُهَا- أَنَّهُمُ الْأَزْوَاجُ. الثَّانِي- أَنَّهُمُ الزَّوْجَاتُ. الثَّالِثُ- أَنَّهُمُ الْمُسْلِمُونَ. ابْنُ الْعَرَبِيِّ:" وَالصَّحِيحُ أَنَّ الْمُخَاطَبَ بِهَذَا اللَّفْظِ الْأَزْوَاجُ، لِأَنَّ الضَّمَائِرَ كلها من طَلَّقْتُمُ وأَحْصُوا ولا تُخْرِجُوهُنَّ عَلَى نِظَامٍ وَاحِدٍ يَرْجِعُ إِلَى الْأَزْوَاجِ، وَلَكِنَّ الزَّوْجَاتِ دَاخِلَةٌ فِيهِ بِالْإِلْحَاقِ بِالزَّوْجِ، لِأَنَّ الزَّوْجَ يُحْصِي لِيُرَاجِعَ، وَيُنْفِقُ أَوْ يَقْطَعُ، وَلِيُسْكِنَ أَوْ يُخْرِجَ وَلِيُلْحِقَ نَسَبَهُ أَوْ يَقْطَعَ. وَهَذِهِ كُلُّهَا أُمُورٌ مُشْتَرَكَةٌ بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْمَرْأَةِ، وَتَنْفَرِدُ الْمَرْأَةُ دُونَهُ بِغَيْرِ ذَلِكَ. وَكَذَلِكَ الْحَاكِمُ يَفْتَقِرُ إِلَى الْإِحْصَاءِ لِلْعِدَّةِ لِلْفَتْوَى عَلَيْهَا، وَفَصْلُ الْخُصُومَةِ عِنْدَ الْمُنَازَعَةِ فِيهَا. وَهَذِهِ فَوَائِدُ الْإِحْصَاءِ الْمَأْمُورِ بِهِ". الثَّانِيَةَ عَشْرَةَ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَاتَّقُوا اللَّهَ رَبَّكُمْ) أَيْ لَا تَعْصُوهُ. (لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ) أَيْ لَيْسَ لِلزَّوْجِ أَنْ يُخْرِجَهَا مِنْ مسكن النكاح ما دامت في العدة، يَجُوزُ لَهَا الْخُرُوجُ أَيْضًا لِحَقِّ الزَّوْجِ إِلَّا لِضَرُورَةٍ ظَاهِرَةٍ، فَإِنْ خَرَجَتْ أَثِمَتْ وَلَا تَنْقَطِعُ الْعِدَّةُ. وَالرَّجْعِيَّةُ وَالْمَبْتُوتَةُ فِي هَذَا سَوَاءٌ. وَهَذَا لِصِيَانَةِ مَاءِ الرَّجُلِ. وَهَذَا مَعْنَى إِضَافَةِ الْبُيُوتِ إِلَيْهِنَّ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَاذْكُرْنَ مَا يُتْلى فِي بُيُوتِكُنَّ مِنْ آياتِ اللَّهِ وَالْحِكْمَةِ «١» [الأحزاب: ٣٤]، وقوله تعالى: وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ «٢» [الأحزاب: ٣٣] فَهُوَ إِضَافَةُ إِسْكَانٍ وَلَيْسَ إِضَافَةَ تَمْلِيكٍ. وَقَوْلُهُ: لَا تُخْرِجُوهُنَّ يَقْتَضِي أَنْ يَكُونَ حَقًّا فِي الْأَزْوَاجِ. وَيَقْتَضِي قَوْلُهُ: وَلا يَخْرُجْنَ أَنَّهُ حَقٌّ عَلَى الزَّوْجَاتِ. وَفِي صَحِيحِ الْحَدِيثِ عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: طُلِّقَتْ خَالَتِي فَأَرَادَتْ أَنْ تَجُدَّ «٣» نَخْلَهَا فَزَجَرَهَا رَجُلٌ أَنْ تَخْرُجَ، فَأَتَتِ النَّبِيَّ ﷺ فَقَالَ: (بَلَى فَجُدِّيَ نَخْلَكِ فَإِنَّكِ عَسَى أَنْ تَصَدَّقِي أَوْ تَفْعَلِي مَعْرُوفًا). خَرَّجَهُ مُسْلِمٌ. فَفِي هَذَا الْحَدِيثِ دَلِيلٌ لِمَالِكٍ وَالشَّافِعِيِّ وَابْنِ حَنْبَلٍ وَاللَّيْثِ عَلَى قَوْلِهِمْ: إِنَّ الْمُعْتَدَّةَ تَخْرُجُ بِالنَّهَارِ فِي حَوَائِجِهَا، وَإِنَّمَا تَلْزَمُ مَنْزِلَهَا بِاللَّيْلِ. وَسَوَاءٌ عِنْدَ مَالِكٍ كَانَتْ رَجْعِيَّةً أَوْ بَائِنَةً. وَقَالَ الشَّافِعِيُّ فِي الرَّجْعِيَّةِ: لَا تَخْرُجُ لَيْلًا وَلَا نَهَارًا، وَإِنَّمَا تَخْرُجُ نَهَارًا الْمَبْتُوتَةُ. وَقَالَ أَبُو حَنِيفَةَ: ذَلِكَ فِي الْمُتَوَفَّى عَنْهَا زَوْجُهَا، وَأَمَّا الْمُطَلَّقَةُ

On Birinci Mesele: İddeti sayma emriyle muhatap olan kimdir? Bu hususta üç görüş vardır: Birincisi, onların kocalar olduğudur. İkincisi, hanımlar olduğudur. Üçüncüsü ise [bütün] Müslümanlar olduğudur. İbnü'l-Arabî şöyle der: “Doğru olan, bu lafızla kastedilen muhatapların kocalar olduğudur. Çünkü { طَلَّقْتُمُ }, { وَأَحْصُوا } ve { لَا تُخْرِجُوهُنَّ } ifadelerindeki bütün zamirler tek bir nizam üzere kocalara racidir (dönmektedir). Ancak kadınlar da kocaya tabi kılınarak buna dâhil olurlar. Zira koca; ric'at etmek (boşadığı hanımına geri dönmek), nafaka vermek veya kesmek, barındırmak ya da çıkarmak, nesebini kendine bağlamak ya da kesmek maksadıyla [iddeti] sayar. Bunların tümü, kendisi ile kadın arasında müşterek olan hususlardır. Kadın ise bunların dışında kalan hususlarda tek başınadır. Aynı şekilde hâkim de iddete binaen fetva vermek ve iddet konusundaki bir ihtilaf anında davayı sonuçlandırmak için iddetin sayılmasına muhtaçtır. İşte emredilen saymanın faydaları bunlardır.” On İkinci Mesele: Yüce Allah'ın: { وَاتَّقُوا اللَّهَ رَبَّكُمْ } “Rabbiniz olan Allah'tan korkun” buyruğu; yani O'na isyan etmeyin demektir. { لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ } “Onları evlerinden çıkarmayın” buyruğu ise; koca, iddet beklediği müddetçe kadını evlilik meskeninden çıkaramaz [demektir]. Kadının da açık bir zaruret olmadıkça kocanın hakkından dolayı evden çıkması caiz değildir; şayet çıkarsa günaha girmiş olur, ancak iddeti kesilmez. Ric'î talak ile mebtûte (kesin talakla boşanmış) kadın bu hususta eşittir. Bu da erkeğin suyunun (nesebinin) korunması içindir. Evlerin kadınlara izafe edilmesinin anlamı da budur; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَاذْكُرْنَ مَا يُتْلى فِي بُيُوتِكُنَّ مِنْ آياتِ اللَّهِ وَالْحِكْمَةِ } “Evlerinizde okunan Allah'ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın”1 [el-Ahzâb: 34], yine Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ } “Evlerinizde vakarla oturun”2 [el-Ahzâb: 33]. Dolayısıyla bu, mülk edinme izafesi değil, iskân (ikamet) izafesidir. O'nun: { لَا تُخْرِجُوهُنَّ } buyruğu, bunun kocaların üzerinde bir hak olmasını; { وَلا يَخْرُجْنَ } buyruğu ise hanımların üzerinde bir hak olmasını iktiza eder. Sahih bir hadiste Câbir b. Abdillâh'tan şöyle rivayet edilmiştir: “Teyzem boşanmıştı. Hurmalarını devşirmek (hasat etmek)3 istedi; ancak bir adam onun dışarı çıkmasını engelledi. Bunun üzerine teyzem Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e geldi. [Allah Resûlü] şöyle buyurdu: « بَلَى فَجُدِّيَ نَخْلَكِ فَإِنَّكِ عَسَى أَنْ تَصَدَّقِي أَوْ تَفْعَلِي مَعْرُوفًا » «Hayır, çık ve hurmanı topla; çünkü senin sadaka vermen veya bir iyilikte bulunman umulur.»” Bunu Müslim rivayet etmiştir. Bu hadiste Mâlik, eş-Şâfiî, İbn Hanbel ve el-Leys'in; iddet bekleyen kadının ihtiyaçları için gündüzleri dışarı çıkabileceği, yalnızca geceleri evinde kalması gerektiği yönündeki görüşlerine delil vardır. Mâlik'e göre kadının ric'î veya bâin boşanmış olması farksızdır. eş-Şâfiî ric'î talakla boşanan kadın hakkında: “Ne gece ne de gündüz çıkabilir; gündüzleri sadece kesin talakla boşanmış (mebtûte) kadın çıkabilir” demiştir. Ebû Hanîfe ise şöyle demiştir: “Bu durum kocası vefat etmiş kadın hakkındadır; boşanmış kadına gelince...

22342. Metin

فَلَا تَخْرُجُ لَا لَيْلًا وَلَا نَهَارًا. وَالْحَدِيثُ يَرُدُّ عَلَيْهِ. وَفِي الصَّحِيحَيْنِ أَنَّ أَبَا حَفْصِ «١» بْنِ عَمْرٍو خَرَجَ مَعَ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ إِلَى الْيَمَنِ، فَأَرْسَلَ إِلَى امْرَأَتِهِ فَاطِمَةَ بنت قيس بتطلقة كَانَتْ بَقِيَتْ مِنْ طَلَاقِهَا، وَأَمَرَ لَهَا الْحَارِثَ بْنَ هِشَامٍ وَعَيَّاشَ بْنَ أَبِي رَبِيعَةَ بِنَفَقَةٍ فَقَالَا لَهَا: وَاللَّهِ مَا لَكِ مِنْ نَفَقَةٍ إِلَّا أَنْ تَكُونِي حَامِلًا. فَأَتَتِ النَّبِيِّ ﷺ فَذَكَرْتُ لَهُ قَوْلُهُمَا. فَقَالَ: (لَا نَفَقَةَ لَكِ)، فَاسْتَأْذَنَتْهُ فِي الِانْتِقَالِ فَأَذِنَ لَهَا، فَقَالَتْ: أَيْنَ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ فَقَالَ: (إِلَى ابْنِ أُمِّ مَكْتُومٍ)، وَكَانَ أَعْمَى تَضَعُ ثِيَابَهَا عِنْدَهُ وَلَا يَرَاهَا. فَلَمَّا مَضَتْ عِدَّتُهَا أَنْكَحَهَا النَّبِيُّ ﷺ أُسَامَةَ بْنَ زَيْدٍ. فَأَرْسَلَ إِلَيْهَا مَرْوَانُ قَبِيصَةَ بْنَ ذُؤَيْبٍ يَسْأَلْهَا عَنِ الْحَدِيثِ، فَحَدَّثَتْهُ. فَقَالَ مَرْوَانُ: لَمْ نَسْمَعْ هَذَا الْحَدِيثَ إِلَّا مِنَ امْرَأَةٍ، سَنَأْخُذُ بِالْعِصْمَةِ الَّتِي وَجَدْنَا النَّاسَ عَلَيْهَا. فَقَالَتْ فَاطِمَةُ حِينَ بَلَغَهَا قَوْلُ مَرْوَانَ: فَبَيْنِي وَبَيْنَكُمُ الْقُرْآنُ، قَالَ اللَّهُ ﷿: لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ الْآيَةَ، قَالَتْ: هَذَا لِمَنْ كَانَتْ لَهُ رَجْعَةٌ، فَأَيُّ أَمْرٍ يَحْدُثُ بَعْدَ الثَّلَاثِ؟ فَكَيْفَ تَقُولُونَ: لَا نَفَقَةَ لَهَا إِذَا لَمْ تَكُنْ حَامِلًا، فَعَلَامَ تَحْبِسُونَهَا؟ لَفْظُ مُسْلِمٍ. فَبَيَّنَ أَنَّ الْآيَةَ فِي تَحْرِيمِ الْإِخْرَاجِ وَالْخُرُوجِ إِنَّمَا هُوَ فِي الرَّجْعِيَّةِ. وَكَذَلِكَ اسْتَدَلَّتْ فَاطِمَةُ بِأَنَّ الْآيَةَ الَّتِي تَلِيهَا إِنَّمَا تَضَمَّنَتِ النَّهْيَ عَنْ خُرُوجِ الْمُطَلَّقَةِ الرَّجْعِيَّةِ، لِأَنَّهَا بِصَدَدِ أَنْ يَحْدُثَ لِمُطَلِّقِهَا رَأْيٌ فِي ارْتِجَاعِهَا مَا دَامَتْ فِي عِدَّتِهَا، فَكَأَنَّهَا تَحْتَ تَصَرُّفِ الزَّوْجِ فِي كُلِّ وَقْتٍ. وَأَمَّا الْبَائِنُ فَلَيْسَ له شي مِنْ ذَلِكَ، فَيَجُوزُ لَهَا أَنْ تَخْرُجَ إِذَا دَعَتْهَا إِلَى ذَلِكَ حَاجَةٌ، أَوْ خَافَتْ عَوْرَةَ مَنْزِلِهَا، كَمَا أَبَاحَ لَهَا النَّبِيُّ ﷺ ذَلِكَ. وَفِي مُسْلِمٍ- قَالَتْ فَاطِمَةُ يَا رَسُولَ اللَّهِ، زَوْجِي طَلَّقَنِي ثَلَاثًا وَأَخَافُ أَنْ يُقْتَحَمَ عَلَيَّ. قَالَ: فَأَمَرَهَا فَتَحَوَّلَتْ وَفِي الْبُخَارِيِّ عَنْ عَائِشَةَ أَنَّهَا كَانَتْ فِي مَكَانٍ وَحِشٍ فَخِيفَ عَلَى نَاحِيَتِهَا، فَلِذَلِكَ أَرْخَصَ النَّبِيُّ ﷺ لَهَا. وَهَذَا كُلُّهُ يَرُدُّ عَلَى الْكُوفِيِّ قَوْلَهُ. وَفِي حَدِيثِ فَاطِمَةَ: أَنَّ زَوْجَهَا أَرْسَلَ إِلَيْهَا بِتَطْلِيقَةٍ كَانَتْ بَقِيَتْ مِنْ طَلَاقِهَا، فَهُوَ حُجَّةٌ لِمَالِكٍ وَحُجَّةٌ عَلَى الشَّافِعِيِّ. وَهُوَ أَصَحُّ مِنْ حَدِيثِ سَلَمَةَ بْنِ أَبِي سَلَمَةَ عَنْ أَبِيهِ أَنَّ حَفْصَ بْنَ الْمُغِيرَةِ طَلَّقَ امْرَأَتَهُ ثَلَاثَ تَطْلِيقَاتٍ فِي كَلِمَةٍ، على ما تقدم.

[Buna göre kadın] ne gece ne de gündüz dışarı çıkabilir. Ancak hadis onun [bu görüşünü] reddetmektedir. Sahîhayn'da rivayet edildiğine göre Ebû Hafs1 b. Amr, Ali b. Ebî Tâlib ile birlikte Yemen'e gitmiş ve eşi Fâtıma bnt. Kays'a boşamalarından geriye kalan bir talakı göndermişti. el-Hâris b. Hişâm ile Ayyâş b. Ebî Rebîa'ya da ona nafaka vermelerini emretmişti. Onlar ise Fâtıma'ya: “Vallahi gebe olmadığın sürece sana bir nafaka yoktur” dediler. Bunun üzerine [Fâtıma] Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip onların sözünü kendisine anlattı. [Allah Resûlü]: « لَا نَفَقَةَ لَكِ » «Sana nafaka yoktur» buyurdu. Fâtıma başka bir eve taşınmak için kendisinden izin istedi, o da izin verdi. Fâtıma: “Nereye [taşınayım] ey Allah'ın Resûlü?” diye sorunca: « إِلَى ابْنِ أُمِّ مَكْتُومٍ » «İbn Ümmü Mektûm'un yanına» buyurdu. O, âmâ bir kimseydi; [Fâtıma] onun yanında örtüsünü çıkarabilirdi ve o kendisini görmezdi. İddeti tamamlanınca Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem onu Üsâme b. Zeyd ile evlendirdi. Mervân, bu hadisi sorması için ona Kabîsa b. Züeyb'i gönderdi, o da bunu anlattı. Bunun üzerine Mervân: “Biz bu hadisi sadece bir kadından duyduk; biz insanları üzerinde bulduğumuz sağlam esasa (ihtiyata) sarılacağız” dedi. Mervân'ın sözü Fâtıma'ya ulaşınca şöyle dedi: “Benimle sizin aranızda Kur'ân vardır; Allah azze ve celle: { لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ } “Onları evlerinden çıkarmayın...” buyurmuştur.” Devamla dedi ki: “Bu, dönüş hakkı olan [ric'î talakla boşanmış kadın] içindir. Üç [talak]tan sonra artık ne gibi bir durum ortaya çıkabilir ki? Gebe olmadığı takdirde ona nafaka olmadığını söylerken, onu neye dayanarak [evde] hapsediyorsunuz?” Bu lafız Müslim'e aittir. Böylece kadını evden çıkarmanın ve kadının evden çıkmasının haram kılınışına dair ayetin yalnızca ric'î (dönüşü olan) talakla boşanan kadın hakkında olduğu açıklığa kavuşmuştur. Aynı şekilde Fâtıma, bundan sonra gelen ayetin sadece ric'î talakla boşanan kadının evden çıkmasının yasaklanmasını kapsadığına delil getirmiştir; çünkü iddeti sürdüğü müddetçe kocasının ona geri dönme düşüncesi taşıması söz konusudur. Dolayısıyla o kadın her an kocasının tasarrufu altındadır. Bâin talakla boşanmış kadına gelince, onun için bunlardan hiçbirisi geçerli değildir. Bu sebeple bir ihtiyacı gerektirdiğinde yahut kaldığı evin emniyetsizliğinden korktuğunda, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in kendisine ruhsat verdiği gibi çıkması caizdir. Müslim'deki rivayette Fâtıma: “Ey Allah'ın Resûlü! Kocam beni üç talakla boşadı ve ben üzerime bir tehlike gelmesinden (baskına uğramaktan) korkuyorum” demiş, bunun üzerine [Resûlullah] ona [evden ayrılmasını] emretmiş, o da başka bir eve taşınmıştır. Buhârî'de Âişe'den gelen rivayette ise [Fâtıma'nın] tenha ve ıssız bir yerde bulunduğu, bu yüzden onun emniyetinden endişe edildiği, işte bu sebeple Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in ona ruhsat verdiği belirtilmektedir. Bütün bunlar Kûfeli'nin (Ebû Hanîfe'nin) görüşünü reddetmektedir. Fâtıma hadisinde yer alan; kocasının kendisine, boşamalarından geriye kalan bir talakı göndermiş olması hususu, Mâlik için bir delil, Şâfiî'ye karşı ise bir hüccettir. Bu rivayet, daha önce geçtiği üzere Seleme b. Ebî Seleme'nin babasından naklettiği Hafs b. el-Mugîre'nin karısını bir lafızda üç talakla boşadığına dair hadisten daha sahihtir.

22343. Metin

الثَّالِثَةَ عَشْرَةَ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِلَّا أَنْ يَأْتِينَ بِفاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ) قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَابْنُ عُمَرَ وَالْحَسَنُ وَالشَّعْبِيُّ وَمُجَاهِدٌ: هُوَ الزِّنَى، فَتَخْرُجُ وَيُقَامُ عَلَيْهَا الْحَدُّ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا وَالشَّافِعِيِّ: أَنَّهُ الْبَذَاءُ عَلَى أَحْمَائِهَا، فَيَحِلُّ لَهُمْ إِخْرَاجُهَا. وَرُوِيَ عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ أَنَّهُ قَالَ فِي فَاطِمَةَ: تِلْكَ امْرَأَةٌ اسْتَطَالَتْ عَلَى أَحْمَائِهَا بِلِسَانِهَا فَأَمَرَهَا ﵇ أَنْ تَنْتَقِلَ. وَفِي كِتَابِ أَبِي دَاوُدَ قَالَ سَعِيدٌ: تِلْكَ امْرَأَةٌ فَتَنَتِ «١» النَّاسَ، إِنَّهَا كَانَتْ لَسِنَةً فَوُضِعَتْ عَلَى يَدَيِ ابْنِ أُمِّ مَكْتُومٍ الْأَعْمَى. قَالَ عِكْرِمَةُ: فِي مُصْحَفِ أُبَيٍّ" إِلَّا أَنْ يَفْحُشْنَ عَلَيْكُمْ". وَيُقَوِّي هَذَا أَنَّ مُحَمَّدَ بْنَ إِبْرَاهِيمَ بْنَ الْحَارِثِ رَوَى أَنَّ عَائِشَةَ قَالَتْ لِفَاطِمَةَ بِنْتِ قَيْسٍ: اتَّقِي اللَّهَ فَإِنَّكِ تَعْلَمِينَ لِمَ أُخْرِجْتِ؟ وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا: الْفَاحِشَةُ كُلُّ مَعْصِيَةٍ كَالزِّنَى وَالسَّرِقَةِ وَالْبَذَاءِ عَلَى الْأَهْلِ. وَهُوَ اخْتِيَارُ الطَّبَرِيِّ. وَعَنِ ابْنِ عُمَرَ أَيْضًا وَالسُّدِّيِّ: الْفَاحِشَةُ خُرُوجُهَا مِنْ بَيْتِهَا فِي الْعِدَّةِ. وَتَقْدِيرُ الْآيَةِ: إِلَّا أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ بِخُرُوجِهِنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ بِغَيْرِ حَقٍّ، أَيْ لَوْ خَرَجَتْ كَانَتْ عَاصِيَةً. وَقَالَ قَتَادَةُ: الْفَاحِشَةُ النُّشُوزُ، وَذَلِكَ أَنْ يُطَلِّقَهَا عَلَى النُّشُوزِ فَتَتَحَوَّلَ عَنْ بَيْتِهِ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: أَمَّا مَنْ قَالَ إِنَّهُ الْخُرُوجُ لِلزِّنَى، فَلَا وَجْهَ لَهُ، لِأَنَّ ذَلِكَ الْخُرُوجَ هُوَ خُرُوجُ الْقَتْلِ وَالْإِعْدَامِ: وَلَيْسَ ذَلِكَ بِمُسْتَثْنًى فِي حَلَالٍ وَلَا حَرَامٍ. وَأَمَّا مَنْ قَالَ: إِنَّهُ الْبَذَاءُ، فَهُوَ مُفَسَّرٌ فِي حَدِيثِ فَاطِمَةَ بِنْتِ قَيْسٍ. وَأَمَّا مَنْ قَالَ: إِنَّهُ كُلُّ مَعْصِيَةٍ، فَوَهِمَ لِأَنَّ الْغِيبَةَ وَنَحْوَهَا مِنَ الْمَعَاصِي لَا تُبِيحُ الْإِخْرَاجَ وَلَا الْخُرُوجَ. وَأَمَّا مَنْ قَالَ: إِنَّهُ الْخُرُوجُ بِغَيْرِ حَقٍّ، فَهُوَ صَحِيحٌ. وَتَقْدِيرُ الْكَلَامِ: لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ وَلَا يَخْرُجْنَ شَرْعًا إِلَّا أَنْ يَخْرُجْنَ تَعَدِّيًا. الرَّابِعَةَ عَشْرَةَ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ) أَيْ هَذِهِ الْأَحْكَامُ الَّتِي بَيَّنَهَا أَحْكَامُ اللَّهِ عَلَى الْعِبَادِ، وَقَدْ مَنَعَ التَّجَاوُزَ عَنْهَا، فَمَنْ تَجَاوَزَ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ وَأَوْرَدَهَا مَوْرِدَ الْهَلَاكِ. (لَا تَدْرِي لَعَلَّ اللَّهَ يُحْدِثُ بَعْدَ ذلِكَ أَمْراً) الْأَمْرُ الَّذِي يُحْدِثُهُ اللَّهُ أَنْ يُقَلِّبَ قَلْبَهُ مِنْ بُغْضِهَا إِلَى مَحَبَّتِهَا، وَمِنَ الرَّغْبَةِ عَنْهَا إِلَى الرَّغْبَةِ فِيهَا، وَمِنْ عَزِيمَةِ الطَّلَاقِ إِلَى النَّدَمِ عَلَيْهِ، فَيُرَاجِعَهَا. وَقَالَ جَمِيعُ الْمُفَسِّرِينَ: أَرَادَ بِالْأَمْرِ هُنَا الرَّغْبَةَ فِي الرَّجْعَةِ. وَمَعْنَى الْقَوْلِ: التحريض على

On Üçüncü Mesele- Yüce Allah'ın { إِلَّا أَنْ يَأْتِينَ بِفاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ } “Açık bir hayâsızlık işlemeleri hariç” buyruğu hakkında İbn Abbâs, İbn Ömer, el-Hasan, eş-Şa'bî ve Mücâhid: “Bu [hayâsızlık] zinadır; dolayısıyla [kadın evden] çıkarılır ve kendisine had cezası uygulanır” demişlerdir. Yine İbn Abbâs'tan ve eş-Şâfiî'den gelen rivayette ise: Bunun kocasının akrabalarına karşı çirkin ve kırıcı söz söylemesi olduğu, bu durumda onların kadını [evden] çıkarmalarının helal olacağı belirtilmiştir. Saîd b. el-Müseyyeb'den rivayet edildiğine göre o, Fâtıma hakkında şöyle demiştir: “O, diliyle kocasının akrabalarına dil uzatıp eziyet eden bir kadındı; bu sebeple Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona [başka bir eve] nakledilmesini emretti.” Ebû Dâvûd'un kitabında [ise] Saîd şöyle demiştir: “O, insanları fitneye düşüren/yanıltan1 bir kadındı. Dili sivri ve kırıcı biriydi, bu yüzden âmâ olan İbn Ümmi Mektûm'un yanına yerleştirildi.” İkrime şöyle demiştir: “Übeyy'in Mushafında [bu ayet] { إِلَّا أَنْ يَفْحُشْنَ عَلَيْكُمْ } [Size karşı haddi aşıp çirkinlik yapmaları müstesna] şeklindedir.” Bunu, Muhammed b. İbrâhîm b. el-Hâris'in; Âişe'nin Fâtıma bint Kays'a: “Allah'tan kork; zira sen [oradan] niçin çıkarıldığını pekâlâ biliyorsun!” dediğini nakletmesi de kuvvetlendirmektedir. Yine İbn Abbâs'tan: “Fahşe; zina, hırsızlık ve aile fertlerine çirkin söz söylemek gibi her türlü günahtır” dediği rivayet edilmiştir. Taberî'nin tercihi de budur. İbn Ömer ve es-Süddî'den de: “Fahşe, kadının iddet esnasında evinden [izinsiz] çıkmasıdır” şeklinde rivayet edilmiştir. Ayetin takdiri şöyledir: “Evlerinden haksız yere çıkmak suretiyle açık bir hayâsızlık işlemeleri hariç”; yani [iddet beklerken izinsiz] çıkarsa günahkâr olur. Katâde ise şöyle demiştir: “Fahşe, nüşûzdur (kadının itaatsizliğidir); bu da kocanın kadını itaatsizliği sebebiyle boşaması ve kadının da onun evinden taşınmasıdır.” İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: “Bunun zina sebebiyle [evden] çıkmak olduğunu söyleyenlerin görüşünün bir tutar tarafı yoktur; çünkü o çıkış, katledilme ve cezalandırılma için çıkıştır; bu ise helal veya haramda istisna edilen [bir durum] değildir. Bunun kötü söz ve edepsizlik olduğunu söyleyenin görüşü ise Fâtıma bint Kays hadisinde açıklanmıştır. Bunun her türlü günah olduğunu söyleyen kimse ise yanılmıştır; zira gıybet ve benzeri günahlar kadının evden çıkarılmasını veya kendisinin çıkmasını mubah kılmaz. Bunun haksız yere [evden] çıkmak olduğunu söyleyenin görüşü ise doğrudur. Sözün takdiri şöyledir: 'Onları evlerinden çıkarmayın; haksız bir tecavüzle çıkmaları müstesna, şer'an onlar da [kendiliklerinden] çıkmasınlar.' ” On Dördüncü Mesele- Yüce Allah'ın { وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ } “İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır” buyruğu; yani açıkladığı bu hükümler, Allah'ın kulları üzerine koyduğu hükümleridir; bunların çiğnenmesini yasaklamıştır. Kim bu sınırları aşarsa şüphesiz kendine zulmetmiş ve kendini helake sürüklemiş olur. { لَا تَدْرِي لَعَلَّ اللَّهَ يُحْدِثُ بَعْدَ ذلِكَ أَمْراً } “Bilemezsin, belki de Allah bundan sonra yeni bir durum ortaya çıkarır” buyruğunda Allah'ın ortaya çıkaracağı “durum”; [kocanın] kalbini kadına duyduğu nefretten sevgiye, ondan yüz çevirmekten ona rağbet etmeye, boşanma kararlılığından pişmanlığa çevirmesi ve böylece ona geri dönmesidir. Bütün müfessirler: “Buradaki 'durum' (emir) ile geri dönme arzusunu kastetmiştir” demişlerdir. Bu ifadenin manası: [şuna] teşvik etmektir...

22344. Metin

طَلَاقِ الْوَاحِدَةِ وَالنَّهْيِ عَنِ الثَّلَاثِ، فَإِنَّهُ إِذَا طلق ثلاثا أَضَرَّ بِنَفْسِهِ عِنْدَ النَّدَمِ عَلَى الْفِرَاقِ وَالرَّغْبَةِ فِي الِارْتِجَاعِ، فَلَا يَجِدُ عِنْدَ الرَّجْعَةِ سَبِيلًا. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: بَعْدَ ذلِكَ أَيْ بَعْدَ طَلْقَةٍ أَوْ طَلْقَتَيْنِ أَمْراً أَيِ الْمُرَاجَعَةُ مِنْ غَيْرِ خلاف.

Bir talakla boşamaya teşvik etmek ve üç talaktan sakındırmaktır; çünkü adam üç talakla boşadığında ayrılığa pişman olup geri dönmek istediğinde kendine zarar vermiş olur ve geri dönmeye bir yol bulamaz. Mukâtil şöyle demiştir: { بَعْدَ ذلِكَ } “bundan sonra” yani bir veya iki talaktan sonra, { أَمْراً } “bir durum” yani ihtilafsız bir şekilde geri dönmektir.

22345. Metin

[سورة الطلاق (٦٥): الآيات ٢ الى ٣]

[Talâk Suresi (65): Ayetler 2-3]

22346. Metin

فَإِذا بَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ فَأَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ أَوْ فارِقُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ وَأَشْهِدُوا ذَوَيْ عَدْلٍ مِنْكُمْ وَأَقِيمُوا الشَّهادَةَ لِلَّهِ ذلِكُمْ يُوعَظُ بِهِ مَنْ كانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً (٢) وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ إِنَّ اللَّهَ بالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً (٣)

{ فَإِذا بَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ فَأَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ أَوْ فارِقُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ وَأَشْهِدُوا ذَوَيْ عَدْلٍ مِنْكُمْ وَأَقِيمُوا الشَّهادَةَ لِلَّهِ ذلِكُمْ يُوعَظُ بِهِ مَنْ كانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً (٢) وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ إِنَّ اللَّهَ بالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً (٣) } “İddet sürelerinin sonuna vardıklarında onları ya güzellikle tutun ya da güzellikle onlardan ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun ve şahitliği Allah için dosdoğru yapın. İşte Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimseye bununla öğüt verilmektedir. Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. (2) Ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah'a tevekkül ederse O, ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur. (3)”

22347. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَإِذا بَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ) أَيْ قَارَبْنَ انْقِضَاءَ الْعِدَّةِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَإِذا طَلَّقْتُمُ النِّساءَ فَبَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ فَأَمْسِكُوهُنَّ «١» [البقرة: ٢٣١] أَيْ قَرُبْنَ مِنَ انْقِضَاءِ الْأَجَلِ. (فَأَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ) يَعْنِي الْمُرَاجَعَةَ بِالْمَعْرُوفِ، أَيْ بِالرَّغْبَةِ مِنْ غَيْرِ قَصْدِ الْمُضَارَّةِ فِي الرَّجْعَةِ تَطْوِيلًا لِعِدَّتِهَا. كَمَا تَقَدَّمَ فِي" الْبَقَرَةِ" «٢». (أَوْ فارِقُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ) أَيِ اتْرُكُوهُنَّ حَتَّى تَنْقَضِيَ عِدَّتُهُنَّ فَيَمْلِكْنَ أَنْفُسَهُنَّ. وَفِي قَوْلِهِ تَعَالَى: فَإِذا بَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ مَا يُوجِبُ أَنْ يَكُونَ الْقَوْلُ قَوْلَ الْمَرْأَةِ فِي انْقِضَاءِ الْعِدَّةِ إِذَا ادَّعَتْ ذَلِكَ، عَلَى مَا بَيَّنَّاهُ فِي سُورَةِ" الْبَقَرَةِ" عِنْدَ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلا يَحِلُّ لَهُنَّ أَنْ يَكْتُمْنَ مَا خَلَقَ اللَّهُ فِي أَرْحامِهِنَّ [البقرة: ٢٢٨] الْآيَةَ «٣». قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَأَشْهِدُوا ذَوَيْ عَدْلٍ مِنْكُمْ) فِيهِ سِتُّ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: وَأَشْهِدُوا أَمْرٌ بِالْإِشْهَادِ «٤» عَلَى الطَّلَاقِ. وَقِيلَ: عَلَى الرَّجْعَةِ. وَالظَّاهِرُ رُجُوعُهُ إِلَى الرَّجْعَةِ لَا إِلَى الطَّلَاقِ. فَإِنْ رَاجَعَ مِنْ غَيْرِ إِشْهَادٍ فَفِي صِحَّةِ الرَّجْعَةِ قَوْلَانِ لِلْفُقَهَاءِ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى وَأَشْهِدُوا عِنْدَ الرَّجْعَةِ وَالْفُرْقَةِ جَمِيعًا. وَهَذَا الْإِشْهَادُ مَنْدُوبٌ إِلَيْهِ عند

Yüce Allah'ın: { فَإِذا بَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ } “(İddet) sürelerinin sonuna vardıklarında” buyruğu, iddetin bitimine yaklaştıklarında demektir. Nitekim Yüce Allah'ın: { وَإِذا طَلَّقْتُمُ النِّساءَ فَبَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ فَأَمْسِكُوهُنَّ } “Kadınları boşadığınızda ve onlar da bekleme sürelerinin sonuna vardıklarında, artık onları tutun” [el-Bakara: 231]1 buyruğu da sürenin bitimine yaklaştıklarında anlamındadır. { فَأَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ } “onları güzellikle tutun” [ifadesi], meşru ve güzel bir şekilde, yani iddetini uzatmak suretiyle zarar verme kastı gütmeksizin, isteyerek ve arzuyla ric'atte bulunmak (geri dönmek) demektir. Nitekim el-Bakara [Suresi]'nde bu geçmişti.2 { أَوْ فارِقُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ } “yahut güzellikle onlardan ayrılın” [ifadesi], iddetleri bitinceye kadar onları bırakın da kendi nefislerine malik olsunlar demektir. Yüce Allah'ın: { فَإِذا بَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ } buyruğunda, iddetin bittiğini öne sürdüğü takdirde sözün kadının sözü olmasını gerektiren bir delil vardır; nitekim bunu el-Bakara Suresi'nde Yüce Allah'ın: { وَلا يَحِلُّ لَهُنَّ أَنْ يَكْتُمْنَ مَا خَلَقَ اللَّهُ فِي أَرْحامِهِنَّ } “Allah'ın kendi rahimlerinde yarattığını gizlemeleri kendilerine helal olmaz” [el-Bakara: 228] ayetini açıklarken belirtmiştik.3 Yüce Allah'ın: { وَأَشْهِدُوا ذَوَيْ عَدْلٍ مِنْكُمْ } “İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun” buyruğunda altı mesele vardır: Birinci Mesele- Yüce Allah'ın: { وَأَشْهِدُوا } “şahit tutun” buyruğu boşamaya şahit tutma4 emridir. Ric'ate [şahit tutma emridir] de denilmiştir. Zahir olan ise bunun boşamaya değil ric'ate raci olmasıdır. Şayet şahit tutmaksızın ric'at ederse ric'atin geçerliliği hususunda fakihlerin iki görüşü vardır. [Ayetteki] mananın: Hem ric'at hem de ayrılık anında şahit tutun şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu şahit tutma,

22348. Metin

أَبِي حَنِيفَةَ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَأَشْهِدُوا إِذا تَبايَعْتُمْ «١» [البقرة: ٢٨٢]. وَعِنْدَ الشَّافِعِيِّ وَاجِبٌ فِي الرَّجْعَةِ، مَنْدُوبٌ إِلَيْهِ فِي الْفُرْقَةِ. وَفَائِدَةُ الْإِشْهَادِ أَلَّا يَقَعَ بَيْنَهُمَا التَّجَاحُدُ، وَأَلَّا يُتَّهَمَ فِي إِمْسَاكِهَا، وَلِئَلَّا يَمُوتَ أَحَدُهُمَا فَيَدَّعِي الْبَاقِي ثُبُوتَ الزَّوْجِيَّةِ «٢» لِيَرِثَ. الثَّانِيَةُ- الْإِشْهَادُ عِنْدَ أَكْثَرِ الْعُلَمَاءِ عَلَى الرَّجْعَةِ نَدْبٌ. وَإِذَا جَامَعَ أَوْ قَبَّلَ أَوْ بَاشَرَ يُرِيدُ بِذَلِكَ الرَّجْعَةَ، وَتَكَلَّمَ بِالرَّجْعَةِ يُرِيدُ بِهِ الرَّجْعَةَ فَهُوَ مُرَاجِعٌ عِنْدَ مَالِكٍ، وَإِنْ لَمْ يُرِدْ بِذَلِكَ الرَّجْعَةَ فَلَيْسَ بِمُرَاجِعٍ. وَقَالَ أَبُو حَنِيفَةَ وَأَصْحَابُهُ: إِذَا قَبَّلَ أَوْ بَاشَرَ أَوْ لَامَسَ بِشَهْوَةٍ فَهُوَ رَجْعَةٌ. وَقَالُوا: وَالنَّظَرُ إِلَى الْفَرْجِ رَجْعَةٌ. وَقَالَ الشَّافِعِيُّ وَأَبُو ثَوْرٍ: إِذَا تَكَلَّمَ بِالرَّجْعَةِ فَهُوَ رَجْعَةٌ. وَقَدْ قِيلَ: وَطْؤُهُ مُرَاجَعَةٌ عَلَى كُلِّ حَالٍ، نَوَاهَا أَوْ لَمْ يَنْوِهَا. وَرُوِيَ ذَلِكَ عَنْ طَائِفَةٍ مِنْ أَصْحَابِ مَالِكٍ. وَإِلَيْهِ ذهب الليث. وكان ما لك يَقُولُ: إِذَا وَطِئَ وَلَمْ يَنْوِ الرَّجْعَةَ فَهُوَ وطئ فَاسِدٌ، وَلَا يَعُودُ لِوَطْئِهَا حَتَّى يَسْتَبْرِئَهَا مِنْ مَائِهِ الْفَاسِدِ، وَلَهُ الرَّجْعَةُ فِي بَقِيَّةِ الْعِدَّةِ الْأُولَى، وَلَيْسَ لَهُ رَجْعَةٌ فِي هَذَا الِاسْتِبْرَاءِ. الثَّالِثَةُ- أَوْجَبَ الْإِشْهَادَ فِي الرَّجْعَةِ أَحْمَدُ بْنُ حَنْبَلٍ فِي أَحَدِ قَوْلَيْهِ، وَالشَّافِعِيُّ كَذَلِكَ لِظَاهِرِ الْأَمْرِ. وَقَالَ مَالِكٌ وَأَبُو حَنِيفَةَ وَأَحْمَدُ وَالشَّافِعِيُّ فِي الْقَوْلِ الْآخَرِ: إِنَّ الرَّجْعَةَ لَا تَفْتَقِرُ إِلَى الْقَبُولِ، فَلَمْ تَفْتَقِرْ إِلَى الْإِشْهَادِ كَسَائِرِ الْحُقُوقِ، وَخُصُوصًا حِلُّ الظِّهَارِ بِالْكَفَّارَةِ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَرَكَّبَ أَصْحَابُ الشَّافِعِيِّ عَلَى وُجُوبِ الْإِشْهَادِ فِي الرَّجْعَةِ أَنَّهُ لَا يَصِحُّ أَنْ يَقُولَ: كُنْتُ رَاجَعْتُ أَمْسَ وَأَنَا أَشْهَدُ الْيَوْمَ عَلَى الْإِقْرَارِ بِالرَّجْعَةِ، وَمِنْ شَرْطِ الرَّجْعَةِ الْإِشْهَادُ فَلَا تَصِحُّ دُونَهُ. وَهَذَا فَاسِدٌ مَبْنِيٌّ عَلَى أَنَّ الْإِشْهَادَ فِي الرَّجْعَةِ تَعَبُّدٌ. وَنَحْنُ لَا نُسَلِّمُ فِيهَا وَلَا فِي النِّكَاحِ بِأَنْ نَقُولَ: إِنَّهُ مَوْضِعٌ لِلتَّوَثُّقِ، وَذَلِكَ مَوْجُودٌ فِي الْإِقْرَارِ كَمَا هُوَ مَوْجُودٌ فِي الْإِنْشَاءِ. الرَّابِعَةُ: مَنِ ادَّعَى بَعْدَ انْقِضَاءِ الْعِدَّةِ أَنَّهُ رَاجَعَ امْرَأَتَهُ فِي الْعِدَّةِ، فَإِنْ صَدَّقَتْهُ جَازَ وَإِنْ أَنْكَرَتْ حَلَفَتْ، فَإِنْ أَقَامَ بَيِّنَةً أَنَّهُ ارْتَجَعَهَا فِي الْعِدَّةِ وَلَمْ تَعْلَمْ بِذَلِكَ لَمْ يَضُرَّهُ جَهْلُهَا بِذَلِكَ،

...Ebû Hanîfe'ye göre, tıpkı Yüce Allah'ın: { وَأَشْهِدُوا إِذا تَبايَعْتُمْ } “Alışveriş yaptığınız zaman şahit tutun” [el-Bakara: 282] buyruğunda olduğu gibidir.1 eş-Şâfiî'ye göre ise ric'atte (boşanılan eşe dönüşte) vacip, ayrılıkta ise menduptur. Şahit tutmanın faydası; aralarında inkârlaşmanın meydana gelmemesi, kadını yanında tutması hususunda töhmet altında kalmaması ve ikisinden biri öldüğünde hayatta kalanın mirasçı olabilmek için evliliğin devam ettiğini2 iddia etmemesidir. İkinci Mesele- Âlimlerin çoğuna göre ric'ate (kadına dönmeye) şahit tutmak menduptur. Mâlik'e göre bir kimse ric'ati kastederek cinsel ilişkide bulunur veya öper yahut tensel temasta bulunursa ya da ric'at kastıyla ric'at sözünü söylerse o kimse dönmüş (ric'at yapmış) olur; şayet bununla ric'ati kastetmemişse dönmüş sayılmaz. Ebû Hanîfe ve arkadaşları şöyle demiştir: Öper, tensel temasta bulunur veya şehvetle dokunursa bu bir ric'attir. Ayrıca onlar: "Ferce (cinsel organa) bakmak da ric'attir" demişlerdir. eş-Şâfiî ve Ebû Sevr ise: "Ric'at sözünü söylerse bu bir ric'at olur" demiştir. Şöyle de denilmiştir: Niyet etsin veya etmesin her halükârda onun ilişkiye girmesi bir dönüştür (ric'attir). Bu görüş Mâlik'in ashabından bir topluluktan rivayet edilmiştir ve el-Leys de bu görüşü benimsemiştir. Mâlik ise şöyle derdi: Ric'ate niyet etmeksizin cinsel ilişkide bulunursa bu fasit bir ilişkidir. Kendi fasit suyundan (menisinden) dolayı istibrâ edinceye (rahmini arındırıncaya) kadar onunla tekrar ilişkiye giremez. İlk iddetin kalan süresi içinde ona dönme hakkı vardır, fakat bu istibrâ süresi içinde ric'at hakkı yoktur. Üçüncü Mesele- Ahmed b. Hanbel iki görüşünden birinde ve eş-Şâfiî de emrin zahiri gereğince ric'atte şahit tutmayı vacip görmüştür. Mâlik, Ebû Hanîfe, Ahmed ve diğer görüşünde eş-Şâfiî ise şöyle demiştir: Ric'at kabule muhtaç değildir; dolayısıyla diğer haklar gibi -özellikle kefaretle zıhârın helal kılınmasında olduğu gibi- şahit tutmaya da muhtaç değildir. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: Şâfiî'nin ashabı, ric'atte şahit tutmanın vacip oluşu üzerine şu hükmü bina etmişlerdir: [Kocanın], 'Dün ric'at etmiştim, bugün de ric'at ettiğimi ikrara şahit tutuyorum' demesi sahih olmaz; çünkü şahit tutmak ric'atin şartıdır, binaenaleyh şahitsiz sahih olmaz. Bu ise ric'atte şahit tutmanın taabbüdî (ibadet kabilinden) olduğu kabulüne dayanan fasit bir yaklaşımdır. Biz ise ne ric'atte ne de nikahta bunu kabul ederiz; aksine deriz ki: Şahit tutmak belgelemek ve sağlamlaştırmak (tevsik) içindir, bu durum ise inşâda (akdin kuruluşunda) bulunduğu gibi ikrarda da mevcuttur. Dördüncü Mesele: İddet süresi bittikten sonra iddet içindeyken karısına ric'at ettiğini iddia eden kimseye gelince; eğer kadın onu doğrularsa bu caiz olur. Şayet inkâr ederse yemin eder. Eğer koca, iddet süresi içinde kadına ric'at ettiğine dair beyyine ikame ederse ve kadın da bunu bilmiyorsa kadının bunu bilmemesi kocaya zarar vermez,

22349. Metin

وَكَانَتْ زَوْجَتَهُ، وَإِنْ كَانَتْ قَدْ تَزَوَّجَتْ وَلَمْ يَدْخُلْ بِهَا ثُمَّ أَقَامَ الْأَوَّلُ الْبَيِّنَةَ عَلَى رَجْعَتِهَا فَعَنْ مَالِكٍ فِي ذَلِكَ رِوَايَتَانِ: إِحْدَاهُمَا- أَنَّ الْأَوَّلَ أَحَقُّ بِهَا. وَالْأُخْرَى- أَنَّ الثَّانِي أَحَقُّ بِهَا. فَإِنْ كَانَ الثَّانِي قَدْ دَخَلَ بِهَا فَلَا سَبِيلَ لِلْأَوَّلِ إِلَيْهَا. الْخَامِسَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: ذَوَيْ عَدْلٍ مِنْكُمْ قَالَ الْحَسَنُ: مِنَ الْمُسْلِمِينَ. وَعَنْ قَتَادَةَ: مِنْ أَحْرَارِكُمْ. وَذَلِكَ يُوجِبُ اخْتِصَاصَ الشَّهَادَةِ عَلَى الرَّجْعَةِ بِالذُّكُورِ دُونَ الْإِنَاثِ، لِأَنَّ ذَوَيْ مُذَكَّرٌ. وَلِذَلِكَ قَالَ عُلَمَاؤُنَا: لَا مَدْخَلَ لِلنِّسَاءِ فِيمَا عَدَا الْأَمْوَالِ. وَقَدْ مَضَى ذَلِكَ فِي سُورَةِ" الْبَقَرَةِ" «١». السَّادِسَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَأَقِيمُوا الشَّهادَةَ لِلَّهِ) أَيْ تَقَرُّبًا إِلَى اللَّهِ فِي إِقَامَةِ الشَّهَادَةِ عَلَى وَجْهِهَا، إِذَا مَسَّتِ الْحَاجَةُ إِلَيْهَا مِنْ غَيْرِ تَبْدِيلٍ وَلَا تَغْيِيرٍ. وَقَدْ مَضَى فِي سُورَةِ" الْبَقَرَةِ مَعْنَاهُ عِنْدَ قوله تعالى: وَأَقْوَمُ لِلشَّهادَةِ «٢» [البقرة: ٢٨٢]. قَوْلُهُ تَعَالَى: (ذلِكُمْ يُوعَظُ بِهِ) أَيْ يَرْضَى بِهِ. (مَنْ كانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ) فَأَمَّا غَيْرُ الْمُؤْمِنِ فَلَا يَنْتَفِعُ بِهَذِهِ الْمَوَاعِظِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً) عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ سُئِلَ عَمَّنْ طَلَّقَ ثَلَاثًا أَوْ أَلْفًا هَلْ لَهُ مِنْ مَخْرَجٍ؟ فَتَلَاهَا. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَالشَّعْبِيُّ وَالضَّحَّاكُ: هَذَا فِي الطَّلَاقِ خَاصَّةً، أَيْ مَنْ طَلَّقَ كَمَا أَمَرَهُ اللَّهُ يَكُنْ لَهُ مَخْرَجٌ فِي الرَّجْعَةِ فِي الْعِدَّةِ، وَأَنْ يَكُونَ كَأَحَدِ الْخُطَّابِ بَعْدَ الْعِدَّةِ وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً يُنْجِيهِ مِنْ كُلِّ كَرْبٍ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ. وَقِيلَ: الْمَخْرَجُ هُوَ أَنْ يُقَنِّعَهُ اللَّهُ بِمَا رَزَقَهُ، قَالَهُ عَلِيُّ بْنُ صَالِحٍ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ بِالصَّبْرِ عِنْدَ الْمُصِيبَةِ. يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً مِنَ النَّارِ إِلَى الْجَنَّةِ. وَقَالَ الْحَسَنُ: مَخْرَجًا مِمَّا نَهَى اللَّهُ عَنْهُ. وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ: مخرجا من كل شدة. الربيع ابن خيثم: يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً من كل شي ضَاقَ عَلَى النَّاسِ. الْحُسَيْنُ بْنُ الْفَضْلِ: وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ فِي أَدَاءِ الْفَرَائِضِ، يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً من العقوبة. (وَيَرْزُقْهُ) الثواب

[kadın yine] onun eşi olur. Şayet kadın [başka biriyle] evlenmiş fakat [yeni kocası] onunla zifafa girmemişse, ardından da birinci koca ona ric'at ettiğine dair delil (beyyine) getirirse; bu hususta Mâlik'ten iki rivayet vardır: Birincisi, birinci kocanın ona daha layık olduğudur. Diğeri ise ikinci kocanın ona daha layık olduğudur. Şayet ikinci koca onunla zifafa girmişse, artık birinci kocanın onun üzerinde hiçbir hakkı kalmaz. Beşinci [Mesele]- Yüce Allah'ın: { ذَوَيْ عَدْلٍ مِنْكُمْ } “İçinizden adalet sahibi iki kişiyi [şahit tutun]” buyruğudur. Hasan: “Müslümanlardan [demektir]” demiştir. Katâde'den ise: “Hürlerinizden [demektir]” rivayeti nakledilmiştir. Bu durum, ric'at üzerine yapılacak şahitliğin kadınlara değil sadece erkeklere mahsus olmasını gerektirir; çünkü { ذَوَيْ } “zevey” kelimesi müzekkerdir (erildir). Bundan dolayı âlimlerimiz şöyle demiştir: “Mal [ve mali işlemler] dışındaki hususlarda kadınların şahitliğine yer yoktur.” Bu mesele daha önce Bakara Suresi'nde geçmişti1. Altıncı [Mesele]- Yüce Allah'ın: { وَأَقِيمُوا الشَّهادَةَ لِلَّهِ } “Şahitliği de Allah için dosdoğru yapın” buyruğudur. Yani ihtiyaç hasıl olduğunda, herhangi bir değişiklik ve tahrif yapmaksızın şahitliği gereğince yerine getirmek suretiyle Allah'a yakınlaşmayı kastedin. Bunun anlamı daha önce Bakara Suresi'nde Yüce Allah'ın: { وَأَقْوَمُ لِلشَّهادَةِ } “şahitlik için daha sağlam” [el-Bakara: 282] buyruğunun tefsirinde geçmişti2. Yüce Allah'ın: { ذلِكُمْ يُوعَظُ بِهِ } “İşte bununla öğüt verilir” yani buna razı olunur; { مَنْ كانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ } “Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimseye” buyruğudur. Mümin olmayan kimseye gelince, o bu öğütlerden yararlanamaz. Yüce Allah'ın: { وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً } “Kim Allah'tan korkarsa, O ona bir çıkış yolu ihsan eder” buyruğudur. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet edildiğine göre kendisine, [hanımını] üç veya bin talakla boşayan kimse için bir çıkış yolu olup olmadığı sorulmuş, o da bu ayeti okumuştur. İbn Abbâs, eş-Şa‘bî ve ed-Dahhâk şöyle demişlerdir: “Bu [hüküm] özellikle talak hakkındadır; yani kim Allah'ın emrettiği şekilde boşarsa, iddet süresi içinde ric'at etmek ve iddet bittikten sonra da taliplerden biri olmak suretiyle onun için bir çıkış yolu bulunur.” Yine İbn Abbâs'tan: “{ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً } [ifadesi], onu dünyada ve ahirette her türlü sıkıntıdan kurtarır [anlamındadır]” dediği nakledilmiştir. Şöyle de denilmiştir: “Çıkış yolu, Allah'ın o kulu kendisine rızık olarak verdiği şeye kanaatkâr kılmasıdır.” Bunu Ali b. Sâlih söylemiştir. el-Kelbî ise şöyle demiştir: “Kim musibet anında sabrederek Allah'tan korkarsa, [Allah] ona cehennemden cennete { يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً } ‘bir çıkış yolu ihsan eder’.” Hasan: “Allah'ın yasakladığı şeylerden bir çıkış yolu [kılar]” demiştir. Ebu'l-Âliye: “Her sıkıntıdan bir çıkış yolu [kılar]” demiştir. er-Rebî‘ b. Huseym: “İnsanlara dar gelen her şeyden { يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً } ‘ona bir çıkış yolu ihsan eder’” demiştir. el-Huseyn b. el-Fadl ise: “Kim farzları eda etme hususunda Allah'tan korkarsa, [Allah] ona cezadan { يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً } ‘bir çıkış yolu ihsan eder’ { وَيَرْزُقْهُ } ‘ve onu rızıklandırır’ yani sevap [ihsan eder]” demiştir.

22350. Metin

(مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ) أَيْ يُبَارِكْ لَهُ فِيمَا آتَاهُ. وَقَالَ سَهْلُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ: وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ فِي اتِّبَاعِ السُّنَّةِ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً مِنْ عُقُوبَةِ أَهْلِ الْبِدَعِ، وَيَرْزُقُهُ الْجَنَّةَ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ. وَقِيلَ: وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ فِي الرِّزْقِ بِقَطْعِ الْعَلَائِقِ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا بِالْكِفَايَةِ. وَقَالَ عُمَرُ بْنُ عُثْمَانَ الصَّدَفِيُّ: وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ فَيَقِفُ عِنْدَ حُدُودِهِ وَيَجْتَنِبُ مَعَاصِيَهُ يُخْرِجْهُ مِنَ الْحَرَامِ إِلَى الْحَلَالِ، وَمِنَ الضِّيقِ إِلَى السَّعَةِ، وَمِنَ النَّارِ إِلَى الْجَنَّةِ. وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ مِنْ حَيْثُ لَا يَرْجُو. وَقَالَ ابْنُ عُيَيْنَةَ: هُوَ الْبَرَكَةُ فِي الرِّزْقِ. وَقَالَ أَبُو سَعِيدٍ الْخُدْرِيُّ: وَمَنْ يَبْرَأْ مِنْ حَوْلِهِ وَقُوَّتِهِ بِالرُّجُوعِ إِلَى اللَّهِ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا مِمَّا كَلَّفَهُ بِالْمَعُونَةِ لَهُ. وَتَأَوَّلَ ابْنُ مَسْعُودٍ وَمَسْرُوقٌ الْآيَةَ عَلَى الْعُمُومِ. وَقَالَ أَبُو ذَرٍّ: قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: (إِنِّي لَأَعْلَمُ آيَةً لَوْ أَخَذَ بِهَا النَّاسُ لَكَفَتْهُمْ- ثُمَّ تَلَا- وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً. وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ). فَمَا زَالَ يُكَرِّرُهَا وَيُعِيدُهَا. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: قَرَأَ النَّبِيُّ ﷺ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً. وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ قَالَ: (مَخْرَجًا مِنْ شُبُهَاتِ الدُّنْيَا وَمِنْ غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَمِنْ شَدَائِدِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ). وَقَالَ أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ فِيمَا ذَكَرَ الثَّعْلَبِيُّ: إِنَّهَا نَزَلَتْ فِي عَوْفِ بْنِ مَالِكٍ الْأَشْجَعِيِّ. رَوَى الْكَلْبِيُّ عَنْ أَبِي صَالِحٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: جَاءَ عَوْفُ بْنُ مَالِكٍ الْأَشْجَعِيُّ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، إِنَّ ابْنِي أَسَرَهُ الْعَدُوُّ وَجَزِعَتِ الْأُمُّ. وَعَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ: نَزَلَتْ فِي عَوْفِ بْنِ مَالِكٍ الْأَشْجَعِيِّ أَسَرَ الْمُشْرِكُونَ ابْنًا لَهُ يُسَمَّى سَالِمًا، فَأَتَى رَسُولَ اللَّهِ ﷺ وَشَكَا إِلَيْهِ الْفَاقَةَ وَقَالَ: إِنَّ الْعَدُوَّ أَسَرَ ابْنِي وَجَزِعَتِ الْأُمُّ، فَمَا تَأْمُرُنِي؟ فَقَالَ ﵇: (اتَّقِ اللَّهَ وَاصْبِرْ وَآمُرُكَ وَإِيَّاهَا أَنْ تَسْتَكْثِرَا مِنْ قَوْلِ لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ). فَعَادَ إِلَى بَيْتِهِ وَقَالَ لا مرأته: أن رسول الله ﷺ أَمَرَنِي وَإِيَّاكِ أَنْ نَسْتَكْثِرَ مِنْ قَوْلِ لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ. فَقَالَتْ: نِعْمَ مَا أَمَرَنَا بِهِ. فَجَعَلَا يَقُولَانِ، فَغَفَلَ الْعَدُوُّ عَنِ ابْنِهِ، فَسَاقَ غَنَمَهُمْ وَجَاءَ بِهَا إِلَى أَبِيهِ، وَهِيَ أَرْبَعَةُ آلَافِ شَاةٍ. فَنَزَلَتِ الْآيَةُ، وَجَعَلَ النَّبِيُّ ﷺ تِلْكَ الْأَغْنَامَ لَهُ. فِي رِوَايَةٍ: أَنَّهُ جَاءَ وَقَدْ أَصَابَ إِبِلًا مِنَ الْعَدُوِّ وَكَانَ فَقِيرًا. قَالَ

{ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ } “ummadığı yerden” yani kendisine verdiği şeyde ona bereket ihsan eder. Sehl b. Abdillâh şöyle demiştir: “Kim sünnete uyma hususunda Allah'tan korkarsa, Allah ona bid'at ehlinin cezasından bir çıkış yolu kılar ve onu ummadığı yerden cennetle rızıklandırır.” Şöyle de denilmiştir: “Kim bağları kopararak rızık hususunda Allah'tan korkarsa, Allah ona kâfi gelmek suretiyle bir çıkış yolu kılar.” Ömer b. Osmân es-Sadefî şöyle demiştir: “Kim Allah'tan korkup O'nun sınırlarında durur ve O'na isyandan kaçınırsa, Allah onu haramdan helale, darlıktan genişliğe ve cehennemden cennete çıkarır; onu ummadığı, hiç beklemediği yerden rızıklandırır.” İbn Uyeyne: “Bu, rızıktaki berekettir” demiştir. Ebû Saîd el-Hudrî şöyle demiştir: “Kim Allah'a dönerek kendi güç ve kuvvetinden beri olursa, Allah ona yardım etmek suretiyle mükellef kıldığı şeylerden bir çıkış yolu kılar.” İbn Mes'ûd ve Mesrûk ayeti genel manasıyla yorumlamışlardır. Ebû Zerr şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Ben öyle bir ayet biliyorum ki şayet insanlar ona sarılsalardı hepsine yeterdi” -sonra şu ayeti okudu-: { وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً . وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ } “Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve onu ummadığı yerden rızıklandırır.” Bunu durmadan tekrar etti ve yeniden okudu. İbn Abbâs şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: { وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً . وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ } ayetini okudu ve: “Dünyanın şüphelerinden, ölümün baygınlık ve şiddetlerinden ve kıyamet gününün dehşetlerinden bir çıkış yolu” buyurdu. Müfessirlerin çoğunluğu es-Sa'lebî'nin zikrettiğine göre şöyle demiştir: Bu ayet Avf b. Mâlik el-Eşcaî hakkında inmiştir. el-Kelbî, Ebû Sâlih'ten, o İbn Abbâs'tan rivayet etti; dedi ki: Avf b. Mâlik el-Eşcaî, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip: “Ey Allah'ın Resûlü! Düşman oğlumu esir aldı, annesi de feryat edip dövünmektedir” dedi. Câbir b. Abdillâh'tan rivayet edildiğine göre ayet Avf b. Mâlik el-Eşcaî hakkında inmiştir; müşrikler onun Sâlim adındaki oğlunu esir almışlardı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip fakirlikten şikâyet etti ve: “Düşman oğlumu esir aldı, annesi de feryat etmektedir; bana ne emredersin?” dedi. Aleyhisselâm şöyle buyurdu: “Allah'tan kork ve sabret; sana ve hanımına 'Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh' sözünü çokça söylemenizi emrediyorum.” Evine döndü ve karısına: “Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bana ve sana 'Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh' sözünü çokça söylememizi emretti” dedi. Kadın da: “Bize ne güzel bir şey emretmiş!” dedi. İkisi bunu söylemeye başladılar; derken düşman oğlundan gafil oldu, o da onların koyunlarını sürüp babasına getirdi; bunlar dört bin koyundu. Bunun üzerine ayet indi ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem o koyunları ona verdi. Bir rivayette ise düşmandan develer elde etmiş olarak geldiği ve fakir olduğu nakledilmiştir.

22351. Metin

الْكَلْبِيُّ: أَصَابَ خَمْسِينَ بَعِيرًا. وَفِي رِوَايَةٍ: فَأَفْلَتَ ابْنُهُ مِنَ الْأَسْرِ وَرَكِبَ نَاقَةً لِلْقَوْمِ، وَمَرَّ فِي طَرِيقِهِ بِسَرْحٍ لَهُمْ فَاسْتَاقَهُ وَقَالَ مُقَاتِلٌ: أَصَابَ غَنَمًا وَمَتَاعًا فَسَأَلَ النَّبِيَّ ﷺ: أَيَحِلُّ لِي أَنْ آكُلَ مِمَّا أَتَى بِهِ ابْنِي؟ قَالَ: (نَعَمْ). وَنَزَلَتْ: وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً. وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ. فَرَوَى الْحَسَنُ عَنْ عِمْرَانَ بْنِ الْحُصَيْنِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (مَنِ انْقَطَعَ إِلَى اللَّهِ كَفَاهُ اللَّهُ كُلَّ مَئُونَةٍ وَرَزَقَهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ. وَمَنِ انْقَطَعَ إِلَى الدُّنْيَا وَكَلَهُ اللَّهُ إِلَيْهَا (. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: أَيْ إِذَا اتَّقَى وَآثَرَ الْحَلَالَ وَالتَّصَبُّرَ عَلَى أَهْلِهِ، فَتَحَ اللَّهُ عَلَيْهِ إِنْ كَانَ ذَا ضِيقَةٍ وَرَزَقَهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قال: (من أَكْثَرَ الِاسْتِغْفَارَ جَعَلَ اللَّهُ لَهُ مِنْ كُلٍّ هَمٍّ فَرَجًا وَمِنْ كُلِّ ضِيقٍ مَخْرَجًا وَرَزَقَهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ). قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ) أَيْ مَنْ فَوَّضَ إِلَيْهِ أَمْرَهُ كَفَاهُ مَا أَهَمَّهُ. وَقِيلَ: أَيْ مَنِ اتَّقَى اللَّهَ وَجَانَبَ الْمَعَاصِي وَتَوَكَّلَ عَلَيْهِ، فَلَهُ فِيمَا يُعْطِيهِ فِي الْآخِرَةِ مِنْ ثَوَابِهِ كِفَايَةٌ. وَلَمْ يُرِدِ الدُّنْيَا، لِأَنَّ الْمُتَوَكِّلَ قَدْ يُصَابُ فِي الدُّنْيَا وَقَدْ يُقْتَلُ. (إِنَّ اللَّهَ بالِغُ أَمْرِهِ) قَالَ مَسْرُوقٌ: «١» أَيْ قَاضٍ «٢» أَمْرَهُ فِيمَنْ تَوَكَّلَ عَلَيْهِ وَفِيمَنْ لَمْ يَتَوَكَّلْ عَلَيْهِ، إِلَّا أَنَّ مَنْ تَوَكَّلَ عَلَيْهِ فَيُكَفِّرَ عَنْهُ سَيِّئَاتِهِ وَيُعْظِمْ لَهُ أَجْرًا. وَقِرَاءَةُ الْعَامَّةِ" بَالِغٌ" مُنَوَّنًا." أَمْرَهُ" نَصْبًا. وَقَرَأَ عَاصِمٌ" بَالِغُ أَمْرِهِ" بِالْإِضَافَةِ وَحَذْفِ التَّنْوِينِ اسْتِخْفَافًا وَقَرَأَ الْمُفَضَّلُ" بَالِغًا أَمْرُهُ" عَلَى أَنَّ قَوْلَهُ: قَدْ جَعَلَ اللَّهُ خَبَرُ إِنَّ وَ" بَالِغًا" حَالَ. وَقَرَأَ دَاوُدُ بْنُ أَبِي هِنْدٍ" بَالِغٌ أَمْرُهُ" بِالتَّنْوِينِ وَرَفْعِ الرَّاءِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: أَيْ أَمْرُهُ بَالِغٌ. وَقِيلَ:" أَمْرُهُ" مُرْتَفِعٌ" بِ" بَالِغٌ" وَالْمَفْعُولُ مَحْذُوفٌ، وَالتَّقْدِيرُ: بَالِغُ أَمْرِهِ مَا أَرَادَ. (قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً) أي لكل شي مِنَ الشِّدَّةِ وَالرَّخَاءِ

el-Kelbî: “Elli deve elde etti” demiştir. Bir rivayette ise oğlu esaretten kaçmış, kavme ait bir deveye binmiş, yolunda onların otlayan hayvanlarına rastlayıp onları da sürüp getirmiştir. Mukâtil ise şöyle demiştir: Koyun ve eşya elde etti; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e: “Oğlumun getirdiği şeyden yemem bana helal midir?” diye sordu. Peygamber: “Evet” buyurdu. Bunun üzerine: { وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً . وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ } “Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve onu ummadığı yerden rızıklandırır” ayeti indi. el-Hasan, İmrân b. el-Husayn'dan rivayet etti; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim bütün varlığıyla Allah'a yönelirse Allah onun her türlü ihtiyacını karşılar ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim de bütün varlığıyla dünyaya yönelirse Allah onu dünyaya havale eder.” ez-Zeccâc şöyle demiştir: Yani kim takva sahibi olur, helali ve ailesine karşı sabretmeyi tercih ederse; darlık içinde olsa bile Allah onun önünü açar ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kim istiğfara çokça devam ederse, Allah ona her kederden bir ferahlık, her darlıktan bir çıkış yolu verir ve onu ummadığı yerden rızıklandırır.” Yüce Allah'ın: { وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ } “Kim Allah'a tevekkül ederse O, ona yeter” buyruğu: Yani kim işini O'na havale ederse, O kendisini kederlendiren hususlarda ona kâfi gelir. Şöyle de denilmiştir: Kim Allah'tan korkar, masiyetlerden uzak durur ve O'na tevekkül ederse, ahirette O'nun sevabından kendisine vereceği mükâfat ona yeter. Dünyayı kastetmemiştir; zira tevekkül eden kimse dünyada musibete uğrayabilir veya öldürülebilir. { إِنَّ اللَّهَ بالِغُ أَمْرِهِ } “Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir” Mesrûk şöyle demiştir: Yani kendisine tevekkül eden hakkında da tevekkül etmeyen hakkında da emrini yerine getirendir; şu kadar var ki kendisine tevekkül edenin günahlarını örter ve onun ecrini büyütür. Genel kıraat tenvin ile “bâligun” ve nasb ile “emrahû” şeklindedir. Âsım ise tahfif için izafet ve tenvinin hazfi ile “bâligu emrihî” okumuştur. el-Mufaddal ise; { قَدْ جَعَلَ اللَّهُ } kavli innē'nin haberi ve “bâligan” kelimesi hâl olmak üzere “bâligan emruhû” okumuştur. Dâvûd b. Ebî Hind ise tenvin ve râ'nın ref'i ile “bâligun emruhû” okumuştur. el-Ferrâ: “Yani O'nun emri ulaşandır” demiştir. “Emruhû” kelimesinin “bâligun” ile merfû olduğu, mef'ûlün ise mahzuf olup takdirinin: “Dilediği emrine ulaşandır” şeklinde olduğu da söylenmiştir. { قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً } “Allah her şey için bir ölçü koymuştur” yani sıkıntı ve ferahlıktan her şey için

22352. Metin

أَجَلًا يَنْتَهِي إِلَيْهِ. وَقِيلَ تَقْدِيرًا. وَقَالَ السُّدِّيُّ: هُوَ قَدْرُ الْحَيْضِ فِي الْأَجَلِ وَالْعِدَّةِ. وَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ رَافِعٍ: لَمَّا نَزَلَ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ قَالَ أَصْحَابُ النَّبِيِّ ﷺ: فَنَحْنُ إِذَا تَوَكَّلْنَا عَلَيْهِ نُرْسِلُ مَا كَانَ لَنَا وَلَا نَحْفَظُهُ، فَنَزَلَتْ: إِنَّ اللَّهَ بالِغُ أَمْرِهِ

...ulaşacağı bir ecel [kılmıştır]. Bir takdir [kılmıştır] da denilmiştir. es-Süddî: "Bu, ecel ve iddet hususundaki hayız miktarıdır" demiştir. Abdullah b. Râfi' şöyle demiştir: Yüce Allah'ın { وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ } “Kim Allah'a tevekkül ederse O, ona yeter” kavli nazil olunca, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabı: "O halde biz O'na tevekkül ettiğimizde elimizde olanı salıverir, onu korumayız" dediler. Bunun üzerine: { إِنَّ اللَّهَ بالِغُ أَمْرِهِ }12 “Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir” ayeti indi.

22353. Metin

فِيكُمْ وَعَلَيْكُمْ. وَقَالَ الرَّبِيعُ بْنُ خَيْثَمٍ: إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَضَى عَلَى نَفْسِهِ أَنَّ مَنْ تَوَكَّلَ عَلَيْهِ كَفَاهُ وَمَنْ آمَنَ بِهِ هَدَاهُ، وَمَنْ أَقْرَضَهُ جَازَاهُ، وَمَنْ وَثِقَ بِهِ نَجَّاهُ، وَمَنْ دَعَاهُ أَجَابَ لَهُ. وَتَصْدِيقُ ذَلِكَ فِي كِتَابِ اللَّهِ: وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ يَهْدِ «١» قَلْبَهُ [التَّغَابُنِ: ١١]. وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ «٢» فَهُوَ حَسْبُهُ [الطلاق: ٣]. إِنْ تُقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضاً حَسَناً يُضاعِفْهُ لَكُمْ «٣» [التغابن: ١٧]. وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللَّهِ فَقَدْ هُدِيَ إِلى صِراطٍ مُسْتَقِيمٍ»

hakkınızda ve aleyhinizde [hükmünü icra eder] ayeti indi. er-Rebî' b. Haysem şöyle demiştir: Yüce Allah kendi zatı üzerine hükmetmiştir ki: Kim O'na tevekkül ederse O ona yeter; kim O'na iman ederse O onu hidayete erdirir; kim O'na güzel bir borç verirse O onu mükâfatlandırır; kim O'na güvenirse O onu kurtarır ve kim O'na dua ederse O ona icabet eder. Bunun doğrulaması Allah'ın Kitabı'ndadır: { وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ يَهْدِ قَلْبَهُ } “Kim Allah'a iman ederse, Allah onun kalbini hidayete erdirir” [et-Tegābün: 11]. { وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ } “Kim Allah'a tevekkül ederse O, ona yeter” [et-Talâk: 3]. { إِنْ تُقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضاً حَسَناً يُضاعِفْهُ لَكُمْ } “Eğer Allah'a güzel bir borç verirseniz, O bunu sizin için kat kat artırır” [et-Tegābün: 17]. { وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللَّهِ فَقَدْ هُدِيَ إِلى صِراطٍ مُسْتَقِيمٍ } “Kim Allah'a sımsıkı bağlanırsa, şüphesiz dosdoğru yola iletilmiştir”

22354. Metin

[آل عمران: ١٠١]. وَإِذا سَأَلَكَ عِبادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذا دَعانِ «٥» [البقرة: ١٨٦].

[Âl-i İmrân: 101]. { وَإِذا سَأَلَكَ عِبادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذا دَعانِ } “Kullarım sana beni sorduklarında, şüphesiz ben yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına icabet ederim” [el-Bakara: 186].

22355. Metin

[سورة الطلاق (٦٥): الآيات ٤ الى ٥]

[Talâk Suresi (65): Ayetler 4-5]

22356. Metin

وَاللاَّئِي يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِنْ نِسائِكُمْ إِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ ثَلاثَةُ أَشْهُرٍ وَاللاَّئِي لَمْ يَحِضْنَ وَأُولاتُ الْأَحْمالِ أَجَلُهُنَّ أَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْراً (٤) ذلِكَ أَمْرُ اللَّهِ أَنْزَلَهُ إِلَيْكُمْ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّئاتِهِ وَيُعْظِمْ لَهُ أَجْراً (٥)

{ وَاللاَّئِي يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِنْ نِسائِكُمْ إِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ ثَلاثَةُ أَشْهُرٍ وَاللاَّئِي لَمْ يَحِضْنَ وَأُولاتُ الْأَحْمالِ أَجَلُهُنَّ أَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْراً (٤) ذلِكَ أَمْرُ اللَّهِ أَنْزَلَهُ إِلَيْكُمْ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّئاتِهِ وَيُعْظِمْ لَهُ أَجْراً (٥) } “Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlar ile henüz âdet görmemiş bulunanlardan eğer şüpheye düşerseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Gebe olanların bekleme süresi ise yüklerini bırakmalarıdır. Kim Allah'tan korkarsa, O ona işinde bir kolaylık verir. (4) İşte bu, Allah'ın size indirdiği emridir. Kim Allah'tan korkarsa O, onun kötülüklerini örter ve onun mükâfatını büyütür. (5)”

22357. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَاللَّائِي يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِنْ نِسائِكُمْ إِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ ثَلاثَةُ أَشْهُرٍ) فِيهِ سَبْعُ مَسَائِلَ: الْأُولَى: قَوْلُهُ تَعَالَى: وَاللَّائِي يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِنْ نِسائِكُمْ لَمَّا بَيَّنَ أَمْرَ الطَّلَاقِ وَالرَّجْعَةِ فِي الَّتِي تَحِيضُ، وَكَانُوا قَدْ عَرَفُوا عِدَّةَ ذَوَاتِ الْأَقْرَاءِ، عَرَّفَهُمْ فِي هَذِهِ السُّورَةِ عِدَّةَ الَّتِي لَا تَرَى الدَّمَ وَقَالَ أَبُو عُثْمَانَ عُمَرُ بْنُ سَالِمٍ: لَمَّا نَزَلَتْ عِدَّةُ النِّسَاءِ فِي سُورَةِ" الْبَقَرَةِ" فِي الْمُطَلَّقَةِ وَالْمُتَوَفَّى عَنْهَا زَوْجُهَا قَالَ أُبَيُّ بْنُ كَعْبٍ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، إِنَّ نَاسًا يَقُولُونَ قَدْ بَقِيَ مِنَ النِّسَاءِ مَنْ لَمْ يُذْكَرْ فِيهِنَّ شي: الصِّغَارُ وَذَوَاتُ الْحَمْلِ، فَنَزَلَتْ: وَاللَّائِي يَئِسْنَ الْآيَةَ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: لَمَّا ذُكِرَ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَالْمُطَلَّقاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِأَنْفُسِهِنَّ ثَلاثَةَ قُرُوءٍ [البقرة: ([٢٢٨) قَالَ خَلَّادُ بْنُ النُّعْمَانِ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، فَمَا عِدَّةُ الَّتِي لَمْ تَحِضْ، وَعِدَّةُ الَّتِي انقطع حيضها، وعدة

Yüce Allah'ın: { وَاللَّائِي يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِنْ نِسائِكُمْ إِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ ثَلاثَةُ أَشْهُرٍ } “Kadınlarınızdan âdetten kesilenlerin -eğer şüpheye düşerseniz- iddetleri üç aydır” buyruğunda yedi mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın: { وَاللَّائِي يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِنْ نِسائِكُمْ } “Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlar...” buyruğu: [Cenâb-ı Hak] âdet gören kadın hakkındaki boşanma ve geri dönme (ric'at) hükmünü beyan edip1 onlar da kurû' (âdet/temizlik dönemi) sahibi kadınların iddetini öğrenince2, bu surede kendilerine kan görmeyen kadının iddetini bildirdi.3 Ebû Osmân Ömer b. Sâlim şöyle demiştir: Bakara Suresi'nde boşanmış ve kocası vefat etmiş kadınların iddeti inince Übey b. Ka'b: “Ey Allah'ın Resûlü! İnsanlar: 'Haklarında hiçbir şey zikredilmeyen kadınlar kaldı; küçük yaştakiler ile hamileler' diyorlar” dedi. Bunun üzerine: { وَاللَّائِي يَئِسْنَ } “Kadınlarınızdan âdetten kesilenler...” ayeti indi. Mukâtil ise şöyle demiştir: Yüce Allah'ın: { وَالْمُطَلَّقاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِأَنْفُسِهِنَّ ثَلاثَةَ قُرُوءٍ } “Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç kur' beklerler” [el-Bakara 2/228]45 buyruğu zikredilince Hallâd b. en-Nu'mân: “Ey Allah'ın Resûlü! Âdet görmeyen kadının iddeti, âdeti kesilen kadının iddeti ve...

22358. Metin

الْحُبْلَى؟ فَنَزَلَتْ: وَاللَّائِي يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِنْ نِسائِكُمْ يَعْنِي قَعَدْنَ عَنِ الْمَحِيضِ. وَقِيلَ: إِنَّ مُعَاذَ بْنَ جَبَلٍ سَأَلَ عَنْ عِدَّةِ الْكَبِيرَةِ الَّتِي يَئِسَتْ، فَنَزَلَتِ الْآيَةُ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: الْآيَةُ وَارِدَةٌ فِي الْمُسْتَحَاضَةِ لَا تَدْرِي دَمَ حَيْضٍ هُوَ أَوْ دَمَ عِلَّةٍ. الثَّانِيَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنِ ارْتَبْتُمْ أَيْ شَكَكْتُمْ، وَقِيلَ تَيَقَّنْتُمْ. وَهُوَ مِنَ الْأَضْدَادِ، يَكُونُ شَكًّا وَيَقِينًا كَالظَّنِّ. وَاخْتِيَارُ الطَّبَرِيِّ أَنْ يَكُونَ الْمَعْنَى: إِنْ شَكَكْتُمْ فَلَمْ تَدْرُوا مَا الْحُكْمُ فِيهِنَّ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: إِنِ ارْتَبْتُمْ فِي حَيْضِهَا وَقَدِ انْقَطَعَ عَنْهَا الْحَيْضُ وَكَانَتْ مِمَّنْ يَحِيضُ مِثْلُهَا. الْقُشَيْرِيُّ: وَفِي هَذَا نَظَرٌ، لِأَنَّا إِذَا شَكَكْنَا هَلْ بَلَغَتْ سِنَّ الْيَأْسِ لَمْ نَقُلْ عِدَّتَهَا ثَلَاثَةُ أَشْهُرٍ. وَالْمُعْتَبَرُ فِي سِنِّ الْيَأْسِ فِي قَوْلٍ، أَقْصَى عَادَةِ امْرَأَةٍ فِي الْعَالَمِ، وَفِي قَوْلٍ: غَالِبُ نِسَاءِ عَشِيرَةِ الْمَرْأَةِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: قَوْلُهُ إِنِ ارْتَبْتُمْ لِلْمُخَاطَبِينَ، يَعْنِي إِنْ لَمْ تَعْلَمُوا كَمْ عِدَّةُ الْيَائِسَةِ وَالَّتِي لَمْ تَحِضْ فَالْعِدَّةُ هَذِهِ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى إِنِ ارْتَبْتُمْ أَنَّ الدَّمَ الَّذِي يَظْهَرُ مِنْهَا مِنْ أَجْلِ كِبَرٍ أَوْ مِنَ الْحَيْضِ الْمَعْهُودِ أَوْ مِنَ الِاسْتِحَاضَةِ فَالْعِدَّةُ ثَلَاثَةُ أَشْهُرٍ. وَقَالَ عِكْرِمَةُ وَقَتَادَةُ: مِنَ الرِّيبَةِ الْمَرْأَةُ الْمُسْتَحَاضَةُ الَّتِي لَا يَسْتَقِيمُ لَهَا الْحَيْضُ، تَحِيضُ فِي أَوَّلِ الشَّهْرِ مِرَارًا وَفِي الْأَشْهُرِ مَرَّةً. وَقِيلَ: إِنَّهُ مُتَّصِلٌ بِأَوَّلِ السُّورَةِ. وَالْمَعْنَى: لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ إِنِ ارْتَبْتُمْ فِي انْقِضَاءِ الْعِدَّةِ. وَهُوَ أَصَحُّ مَا قِيلَ فِيهِ. الثَّالِثَةُ- الْمُرْتَابَةُ فِي عِدَّتِهَا لَا تُنْكَحُ حَتَّى تَسْتَبْرِئَ نَفْسَهَا مِنْ رِيبَتِهَا وَلَا تَخْرُجُ مِنَ الْعِدَّةِ إِلَّا بِارْتِفَاعِ الرِّيبَةِ. وَقَدْ قِيلَ فِي الْمُرْتَابَةِ الَّتِي تَرْفَعُهَا حَيْضَتَهَا وَهِيَ لَا تَدْرِي مَا تَرْفَعُهَا: إِنَّهَا تَنْتَظِرُ سَنَةً مِنْ يَوْمِ طَلَّقَهَا زَوْجُهَا، مِنْهَا تِسْعَةُ أَشْهُرٍ اسْتِبْرَاءٌ، وَثَلَاثَةٌ عِدَّةٌ. فَإِنْ طَلَّقَهَا فَحَاضَتْ حَيْضَةً أَوْ حَيْضَتَيْنِ ثُمَّ ارْتَفَعَ عَنْهَا بِغَيْرِ يَأْسٍ مِنْهَا انْتَظَرَتْ تِسْعَةَ أَشْهُرٍ، ثُمَّ ثَلَاثَةً مِنْ يَوْمٍ طَهُرَتْ مِنْ حَيْضَتِهَا ثُمَّ حَلَّتْ لِلْأَزْوَاجِ. وَهَذَا قَالَهُ الشَّافِعِيُّ بِالْعِرَاقِ. فَعَلَى قِيَاسِ هَذَا الْقَوْلِ تُقِيمُ الْحُرَّةُ الْمُتَوَفَّى عَنْهَا زَوْجُهَا الْمُسْتَبْرَأَةُ بَعْدَ التِّسْعَةِ أَشْهُرٍ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ وَعَشْرًا، وَالْأَمَةُ شَهْرَيْنِ وَخَمْسَ لَيَالٍ بَعْدَ التِّسْعَةِ الْأَشْهُرِ. وَرُوِيَ عَنِ الشَّافِعِيِّ أَيْضًا أَنَّ أَقْرَاءَهَا عَلَى مَا كَانَتْ حَتَّى تَبْلُغَ سِنَّ الْيَائِسَاتِ. وَهُوَ قَوْلُ النَّخَعِيِّ وَالثَّوْرِيِّ وَغَيْرِهِمَا، وَحَكَاهُ أَبُو عُبَيْدٍ عَنْ أَهْلِ الْعِرَاقِ. فَإِنْ كَانَتِ الْمَرْأَةُ شَابَّةً وَهِيَ:

hamile kadının iddeti nedir?” dedi. Bunun üzerine: { وَاللَّائِي يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِنْ نِسائِكُمْ } “Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlar...” yani hayızdan kesilenler ayeti indi. Muâz b. Cebel'in âdetten kesilmiş yaşlı kadının iddetini sorduğu ve ayetin bunun üzerine indiği de söylenmiştir. Doğrusunu en iyi Allah bilir. Mücâhid: “Ayet, gördüğü kanın hayız kanı mı yoksa hastalık kanı mı olduğunu bilemeyen müstehâza (özür kanı gören kadın) hakkında vârid olmuştur” demiştir. İkinci Mesele- Yüce Allah'ın: { إِنِ ارْتَبْتُمْ } “Eğer şüpheye düşerseniz” buyruğu; yani şüphe ederseniz, kesin olarak bilirseniz de denilmiştir. Bu kelime zıt anlamlı kelimelerdendir; zan gibi hem şüphe hem de yakin anlamına gelir. et-Taberî'nin tercihi; anlamın “şayet şüphe eder de onlar hakkındaki hükmün ne olduğunu bilemezseniz” şeklinde olmasıdır. ez-Zeccâc şöyle demiştir: “Eğer kadının hayzı kesildiği ve emsalleri hayız gören kimselerden olduğu halde hayız görüp görmediğinde şüpheye düşerseniz.” el-Kuşeyrî şöyle demiştir: “Bunda durup düşünmek gerekir; çünkü kadının yeis (menopoz) yaşına ulaşıp ulaşmadığında şüphe edersek onun iddetinin üç ay olduğunu söylemeyiz. Bir görüşe göre yeis yaşında dünyadaki bir kadının en ileri âdet süresi; diğer bir görüşe göre ise kadının kendi kabilesindeki kadınların çoğunluğunun âdeti dikkate alınır.” Mücâhid şöyle demiştir: { إِنِ ارْتَبْتُمْ } “eğer şüpheye düşerseniz” buyruğu muhataplaradır; yani âdetten kesilen ve henüz âdet görmemiş kadının iddetinin ne kadar olduğunu bilmiyorsanız, işte iddet budur. Şöyle de denilmiştir: Mana; kadından gelen kanın yaşlılıktan mı, alışılagelmiş hayızdan mı yoksa istihâzadan mı kaynaklandığında şüpheye düşerseniz, iddet üç aydır demektir. İkrime ve Katâde şöyle demiştir: Şüpheye düşülen kadın; hayzı düzene girmeyen, ayın başında defalarca, bazen de aylarda bir defa hayız gören müstehâza kadındır. Ayetin surenin başı ile irtibatlı olduğu da söylenmiştir. Buna göre mana: “İddetin bitip bitmediğinde şüpheye düşerseniz onları evlerinden çıkarmayın” şeklindedir. Bu konuda söylenenlerin en sahihi de budur. Üçüncü Mesele- İddetinde şüpheye düşülen kadın, kendisindeki bu şüpheden istibrâ etmedikçe (arınmadıkça) evlenemez ve bu şüphe kalkmadıkça iddetten çıkmış olmaz. Hayzı kesilen ve kendisini hayızdan neyin kestiğini bilmeyen şüpheli kadın hakkında şöyle denilmiştir: Kocasının kendisini boşadığı günden itibaren bir yıl bekler; bunun dokuz ayı istibrâ, üç ayı ise iddettir. Şayet koca boşar da kadın bir veya iki defa hayız görür, sonra da yaşlılık olmaksızın hayzı kesilirse, hayızdan temizlendiği günden itibaren dokuz ay, ardından üç ay bekler; sonra erkeklere helal olur. Bunu eş-Şâfiî Irak'ta iken söylemiştir. Bu görüşün kıyasına göre; kocası vefat etmiş olup istibrâ bekleyen hür kadın dokuz aydan sonra dört ay on gün, cariye ise dokuz aydan sonra iki ay beş gece bekler. eş-Şâfiî'den ayrıca; kadının âdetten kesilenlerin yaşına ulaşıncaya kadar kur'larının eskisi gibi devam edeceği de rivayet edilmiştir. Bu, en-Nehaî, es-Sevrî ve diğerlerinin görüşü olup Ebû Ubeyd bunu Irak ehlinden nakletmiştir. Şayet kadın genç ise; bu da

22359. Metin

الْمَسْأَلَةُ الرَّابِعَةُ- اسْتُؤْنِيَ بِهَا هَلْ هِيَ حَامِلٌ أَمْ لَا، فَإِنِ اسْتَبَانَ حَمْلُهَا فَإِنَّ أَجَلَهَا وَضْعُهُ. وَإِنْ لَمْ يَسْتَبِنْ فَقَالَ مَالِكٌ: عِدَّةُ الَّتِي ارْتَفَعَ حَيْضُهَا وَهِيَ شَابَّةٌ سَنَةٌ. وَبِهِ قَالَ أَحْمَدُ وَإِسْحَاقُ وَرَوَوْهُ عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ ﵁ وَغَيْرِهِ. وَأَهْلُ الْعِرَاقِ يرون أن عدتها ثلاث حيض بعد ما كَانَتْ حَاضَتْ مَرَّةً وَاحِدَةً فِي عُمُرِهَا، وَإِنْ مَكَثَتْ عِشْرِينَ سَنَةً، إِلَّا أَنْ تَبْلُغَ مِنَ الْكِبْرِ مَبْلَغًا تَيْأَسُ فِيهِ مِنَ الْحَيْضِ فَتَكُونُ عِدَّتُهَا بَعْدَ الْإِيَاسِ ثَلَاثَةَ أَشْهُرٍ. قَالَ الثَّعْلَبِيُّ: وَهَذَا الْأَصَحُّ مِنْ مَذْهَبِ الشَّافِعِيِّ وَعَلَيْهِ جُمْهُورُ الْعُلَمَاءِ. وَرُوِيَ ذَلِكَ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ وَأَصْحَابِهِ. قَالَ الْكِيَا. وَهُوَ الْحَقُّ، لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى جَعَلَ عِدَّةَ الْآيِسَةِ ثَلَاثَةَ أَشْهُرٍ، وَالْمُرْتَابَةُ لَيْسَتْ آيِسَةً. الْخَامِسَةُ- وَأَمَّا مَنْ تَأَخَّرَ حَيْضُهَا لِمَرَضٍ، فَقَالَ مَالِكٌ وَابْنُ الْقَاسِمِ وَعَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَصْبَغَ: تَعْتَدُّ تِسْعَةَ أَشْهُرٍ ثُمَّ ثَلَاثَةً. وَقَالَ أَشْهَبُ: هِيَ كَالْمُرْضِعِ بَعْدَ الْفِطَامِ بِالْحَيْضِ أَوْ بِالسَّنَةِ. وَقَدْ طَلَّقَ حِبَّانُ بْنُ مُنْقِذٍ. امْرَأَتَهُ وَهِيَ تُرْضِعُ، فَمَكَثَتْ سَنَةً لَا تَحِيضُ لِأَجْلِ الرَّضَاعِ، ثُمَّ مَرِضَ حِبَّانُ فَخَافَ أَنْ تَرِثَهُ فَخَاصَمَهَا إِلَى عُثْمَانَ وَعِنْدَهُ عَلِيٌّ وَزَيْدٌ، فَقَالَا: نَرَى أَنْ تَرِثَهُ، لِأَنَّهَا لَيْسَتْ مِنَ الْقَوَاعِدِ وَلَا مِنَ الصِّغَارِ، فَمَاتَ حِبَّانُ فَوَرِثَتْهُ وَاعْتَدَّتْ عِدَّةَ الْوَفَاةِ. السَّادِسَةُ- وَلَوْ تَأَخَّرَ الْحَيْضُ لِغَيْرِ مَرَضٍ وَلَا رَضَاعٍ فَإِنَّهَا تَنْتَظِرُ سَنَةً لَا حَيْضَ فِيهَا، تِسْعَةَ أَشْهُرٍ ثُمَّ ثَلَاثَةً، عَلَى مَا ذَكَرْنَاهُ. فَتَحِلُّ مَا لَمْ تَرْتَبْ بِحَمْلٍ، فَإِنِ ارْتَابَتْ بِحَمْلٍ أَقَامَتْ أَرْبَعَةَ أَعْوَامٍ، أَوْ خَمْسَةً، أَوْ سَبْعَةً، عَلَى اخْتِلَافِ الرِّوَايَاتِ عَنْ عُلَمَائِنَا. وَمَشْهُورُهَا خَمْسَةُ أَعْوَامٍ، فَإِنْ تَجَاوَزَتْهَا حَلَّتْ. وَقَالَ أَشْهَبُ: لَا تَحِلُّ أَبَدًا حَتَّى تَنْقَطِعَ عَنْهَا الرِّيبَةُ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَهُوَ الصَّحِيحُ، لِأَنَّهُ إِذَا جَازَ أَنْ يَبْقَى الْوَلَدُ فِي بَطْنِهَا خَمْسَةَ أَعْوَامٍ جَازَ أَنْ يَبْقَى عَشَرَةً وَأَكْثَرَ مِنْ ذَلِكَ. وَقَدْ رُوِيَ عَنْ مَالِكٍ مثله. السَّابِعَةُ- وَأَمَّا الَّتِي جُهِلَ حَيْضُهَا بِالِاسْتِحَاضَةِ فَفِيهَا ثَلَاثَةُ أَقْوَالٍ: قَالَ ابْنُ الْمُسَيَّبِ: تَعْتَدُّ سَنَةً. وَهُوَ قَوْلُ اللَّيْثِ. قَالَ اللَّيْثُ: عِدَّةُ الْمُطَلَّقَةِ وَعِدَّةُ الْمُتَوَفَّى عَنْهَا زَوْجُهَا إِذَا كَانَتْ مُسْتَحَاضَةً سَنَةٌ. وَهُوَ مَشْهُورُ قَوْلِ عُلَمَائِنَا، سَوَاءٌ عَلِمَتْ دَمَ حَيْضِهَا مِنْ دَمِ اسْتِحَاضَتِهَا،

Dördüncü Mesele'dir: Hamile olup olmadığı anlaşılıncaya kadar beklenir; eğer hamileliği ortaya çıkarsa süresi doğurmasıdır. Eğer hamileliği ortaya çıkmazsa Mâlik: “Genç olduğu halde hayzı kesilen kadının iddeti bir yıldır” demiştir. Ahmed ve İshâk da bu görüştedir ve bunu Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh ile başkalarından rivayet etmişlerdir. Irak ehli ise; ömründe bir defa dahi hayız görmüş olsa yirmi yıl kalsa bile iddetinin üç hayız olduğunu, ancak hayızdan kesileceği yaşlılık derecesine ulaştığında yeisten sonraki iddetinin üç ay olacağını kabul ederler. es-Sa'lebî: “Bu, eş-Şâfiî mezhebinin en sahih kavlidir ve cumhur-u ulema bunun üzerindedir” demiştir. Bu, İbn Mes'ûd ve arkadaşlarından da rivayet edilmiştir. el-Kiyâ şöyle demiştir: “Doğru olan da budur; zira Yüce Allah âdetten kesilen kadının iddetini üç ay kılmıştır, şüphe içindeki kadın ise âdetten kesilmiş değildir.” Beşinci Mesele- Bir hastalık sebebiyle hayzı geciken kadına gelince; Mâlik, İbnü'l-Kāsım ve Abdullah b. Asbag: “Dokuz ay, sonra da üç ay iddet bekler” demişlerdir. Eşheb ise: “O, sütten kestikten sonra hayızla veya bir yıl beklemek suretiyle emziren kadın gibidir” demiştir. Hıbbân b. Munkız karısını o emzirirken boşamıştı; kadın emzirme sebebiyle bir yıl hayız görmeden kaldı. Sonra Hıbbân hastalandı ve kadının kendisine mirasçı olmasından korkarak yanlarında Ali ve Zeyd bulunduğu halde Osmân'a dava açtı. Ali ve Zeyd: “Biz kadının ona mirasçı olacağı kanaatindeyiz; çünkü o ne oturan yaşlı kadınlardan ne de küçüklerdendir” dediler. Sonra Hıbbân vefat etti, kadın ona mirasçı oldu ve vefat iddeti bekledi. Altıncı Mesele- Şayet hayız hastalık ve emzirme dışındaki bir sebeple gecikirse, zikrettiğimiz üzere içinde hiç hayız bulunmayan bir yıl yani dokuz ay, ardından da üç ay bekler. Hamilelikten şüphelenmedikçe helal olur; şayet hamilelikten şüphelenirse âlimlerimizden gelen farklı rivayetlere göre dört, beş veya yedi yıl bekler. Bunların meşhur olanı beş yıldır; bu süreyi aşarsa helal olur. Eşheb: “Kendisinden şüphe kalkıncaya kadar ebediyen helal olmaz” demiştir. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: “Doğru olan da budur; zira çocuğun anne karnında beş yıl kalması caiz olduğuna göre on yıl ve daha fazla kalması da caizdir.” Mâlik'ten de bunun benzeri rivayet edilmiştir. Yedinci Mesele- İstihâza sebebiyle hayzı bilinemeyen kadına gelince; bu hususta üç görüş vardır: İbnü'l-Müseyyeb: “Bir yıl iddet bekler” demiştir. Bu, el-Leys'in de görüşüdür. el-Leys: “Boşanmış ve kocası vefat etmiş kadın müstehâza olduğunda iddeti bir yıldır” demiştir. Bu, âlimlerimizin meşhur görüşüdür; ister hayız kanını istihâza kanından ayırt edebilsin

22360. Metin

وَمَيَّزَتْ ذَلِكَ أَوْ لَمْ تُمَيِّزْهُ، عِدَّتُهَا فِي ذَلِكَ كُلِّهِ عِنْدَ مَالِكٍ فِي تَحْصِيلِ مَذْهَبِهِ سَنَةٌ، مِنْهَا تِسْعَةُ أَشْهُرٍ اسْتِبْرَاءٌ وَثَلَاثَةٌ

ve bunu tefrik etsin, ister tefrik edemesin, mezhebinin tahsilinde Mâlik'e göre bütün bu durumlarda onun iddeti bir yıldır; bunun dokuz ayı istibrâ, üç ayı ise

22361. Metin

عِدَّةٌ. وَقَالَ الشَّافِعِيُّ فِي أَحَدِ أَقْوَالِهِ: عِدَّتُهَا ثَلَاثَةُ أَشْهُرٍ. وَهُوَ قَوْلُ جَمَاعَةٍ مِنَ التَّابِعِينَ وَالْمُتَأَخِّرِينَ مِنَ الْقَرَوِيِّينَ. ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَهُوَ الصَّحِيحُ عِنْدِي. وَقَالَ أَبُو عُمَرَ: الْمُسْتَحَاضَةُ إِذَا كَانَ دَمُهَا يَنْفَصِلُ فَعَلِمَتْ إِقْبَالَ حَيْضَتِهَا أَوْ إِدْبَارَهَا اعْتَدَّتْ ثَلَاثَةَ قُرُوءٍ. وَهَذَا أَصَحُّ فِي النَّظَرِ، وَأَثْبَتُ فِي الْقِيَاسِ وَالْأَثَرِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَاللَّائِي لَمْ يَحِضْنَ) - يَعْنِي الصَّغِيرَةَ- فَعِدَّتُهُنَّ ثَلَاثَةَ أَشْهُرٍ، فَأُضْمِرَ الْخَبَرُ. وَإِنَّمَا كَانَتْ عِدَّتُهَا بِالْأَشْهُرِ لِعَدَمِ الْأَقْرَاءِ فِيهَا عَادَةً، وَالْأَحْكَامُ إِنَّمَا أَجْرَاهَا اللَّهُ تَعَالَى عَلَى الْعَادَاتِ، فَهِيَ تَعْتَدُّ بِالْأَشْهُرِ. فَإِذَا رَأَتِ الدَّمَ فِي زَمَنِ احْتِمَالِهِ عِنْدَ النِّسَاءِ انْتَقَلَتْ إِلَى الدَّمِ لِوُجُودِ الْأَصْلِ، وَإِذَا وُجِدَ الْأَصْلُ لَمْ يَبْقَ لِلْبَدَلِ حُكْمٌ، كَمَا أَنَّ الْمُسِنَّةَ إِذَا اعْتَدَّتْ بِالدَّمِ ثُمَّ ارْتَفَعَ عَادَتْ إِلَى الْأَشْهُرِ. وَهَذَا إِجْمَاعٌ. قَوْلَهُ تَعَالَى: (وَأُولاتُ الْأَحْمالِ أَجَلُهُنَّ أَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ) فِيهِ مَسْأَلَتَانِ: الْأُولَى: قَوْلُهُ تَعَالَى: وَأُولاتُ الْأَحْمالِ أَجَلُهُنَّ وَضْعُ الْحَمْلِ، وَإِنْ كَانَ ظَاهِرًا فِي الْمُطَلَّقَةِ لِأَنَّهُ عَلَيْهَا عَطَفَ وَإِلَيْهَا رَجَعَ عَقِبَ الْكَلَامِ، فَإِنَّهُ فِي الْمُتَوَفَّى عَنْهَا زَوْجُهَا كَذَلِكَ، لِعُمُومِ الْآيَةِ وَحَدِيثِ سبعة. وَقَدْ مَضَى فِي" الْبَقَرَةِ" الْقَوْلُ فِيهِ مُسْتَوْفًى «١». الثَّانِيَةُ- إِذَا وَضَعَتِ الْمَرْأَةُ مَا وَضَعَتْ مِنْ عَلَقَةٍ أَوْ مُضْغَةٍ حَلَّتْ. وَقَالَ الشَّافِعِيُّ وَأَبُو حَنِيفَةَ: لَا تَحِلُّ إِلَّا بِمَا يَكُونُ وَلَدًا. وَقَدْ مَضَى الْقَوْلُ فِيهِ فِي سُورَةِ" الْبَقَرَةِ" «٢» وَسُورَةُ" الرَّعْدِ" «٣» وَالْحَمْدُ لِلَّهِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْراً) قَالَ الضَّحَّاكُ: أَيْ مَنْ يَتَّقِهِ فِي طَلَاقِ السُّنَّةِ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْرًا فِي الرَّجْعَةِ. مُقَاتِلٌ: وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ فِي اجْتِنَابِ مَعَاصِيهِ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْرًا فِي تَوْفِيقِهِ لِلطَّاعَةِ. (ذلِكَ أَمْرُ اللَّهِ) أَيِ الَّذِي ذكر من الأحكام

iddettir. Şâfiî ise görüşlerinden birinde: “Onun iddeti üç aydır” demiştir. Bu, tâbiînden bir topluluğun ve Kayrevanlı müteahhir âlimlerin görüşüdür. İbnü'l-Arabî: “Bana göre sahih olan da budur” demiştir. Ebû Ömer [İbn Abdilber] ise şöyle demiştir: “Müstehâza (özür kanı gören) kadının kanı birbirinden ayırt edilebiliyorsa ve hayzının gelişini yahut bitişini biliyorsa üç kur' (hayız veya temizlik süresi) ile iddet bekler. İnceleme bakımından en sahih, kıyas ve rivayet açısından da en sağlam olanı budur.” Yüce Allah'ın: { وَاللَّائِي لَمْ يَحِضْنَ } “Henüz hayız görmemiş olanların da” -yani küçük yaştaki kızların- [iddeti üç aydır]; haber (yüklem) gizlenmiştir. Onun iddetinin aylar üzerinden olması, âdeten kendisinde kur'ların bulunmamasından dolayıdır. Yüce Allah hükümleri âdetlere göre geçerli kılmıştır; dolayısıyla o aylar ile iddet bekler. Kadınlar nezdinde [hayzın görülmesinin] muhtemel olduğu bir yaşta kan görecek olursa, asıl olan mevcut olduğu için kan [ile iddet beklemeye] intikal eder. Asıl mevcut olduğunda ise bedelin hükmü kalmaz; nitekim yaşlı kadın da kan ile iddet beklerken kan kesilirse tekrar aylara döner. Bu hususta icmâ vardır. Yüce Allah'ın: { وَأُولاتُ الْأَحْمالِ أَجَلُهُنَّ أَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ } “Gebe olanların süreleri ise yüklerini bırakmalarıdır” buyruğunda iki mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın: { وَأُولاتُ الْأَحْمالِ أَجَلُهُنَّ } buyruğu, boşanmış kadın hakkında zâhir olsa da -çünkü ona atfedilmiş ve sözün akışı ona dönmüştür-, ayetin umûmîliği (kapsayıcılığı) ve Sübey'a hadisi sebebiyle kocası vefat etmiş kadın hakkında da böyledir. Bu husustaki açıklama Bakara Suresi'nde eksiksiz olarak geçmişti1. İkincisi: Kadın alaka (embriyo) yahut mudğa (et parçası) olarak ne düşürürse düşürsün [iddetten çıkıp] helal olur. Şâfiî ve Ebû Hanîfe ise: “Ancak çocuk sayılabilecek bir şeyi doğurmakla helal olur” demişlerdir. Bu husustaki açıklama Bakara Suresi'nde2 ve Ra'd Suresi'nde3 geçmişti, Allah'a hamdolsun. Yüce Allah'ın: { وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْراً } “Kim Allah'tan korkarsa, [Allah] ona işinde bir kolaylık sağlar” buyruğu hakkında Dahhâk şöyle demiştir: “Yani kim sünnete uygun talâkta Allah'tan korkarsa, [Allah] ric'at (eşine dönme) hususunda ona bir kolaylık sağlar.” Mukâtil ise şöyle demiştir: “Kim günahlarından kaçınarak Allah'tan korkarsa, [Allah] itaate muvaffak kılma hususunda ona işinde bir kolaylık sağlar.” { ذلِكَ أَمْرُ اللَّهِ } “İşte bu, Allah'ın emridir” yani zikredilen bu hükümler...

22362. Metin

أَمْرُ اللَّهِ أَنْزَلَهُ إِلَيْكُمْ وَبَيَّنَهُ لَكُمْ. (وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ) أَيْ يَعْمَلُ بِطَاعَتِهِ. (يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّئاتِهِ) مِنَ الصَّلَاةِ إِلَى الصَّلَاةِ، وَمِنَ الْجُمُعَةِ إِلَى الْجُمُعَةِ. (وَيُعْظِمْ لَهُ أَجْراً) أَيْ فِي الآخرة.

Allah'ın size indirdiği ve size açıkladığı emridir. { وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ } “Kim Allah'tan korkarsa” yani O'na itaatle amel ederse, { يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّئاتِهِ } “onun kötülüklerini örter” namazdan namaza, cumadan cumaya [işlenen küçük günahlarını bağışlar]. { وَيُعْظِمْ لَهُ أَجْراً } “Ve onun mükâfatını büyütür” yani ahirette.

22363. Metin

[سورة الطلاق (٦٥): آية ٦]

[Talâk Suresi (65): Ayet 6]

22364. Metin

أَسْكِنُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ سَكَنْتُمْ مِنْ وُجْدِكُمْ وَلا تُضآرُّوهُنَّ لِتُضَيِّقُوا عَلَيْهِنَّ وَإِنْ كُنَّ أُولاتِ حَمْلٍ فَأَنْفِقُوا عَلَيْهِنَّ حَتَّى يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ فَإِنْ أَرْضَعْنَ لَكُمْ فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ وَأْتَمِرُوا بَيْنَكُمْ بِمَعْرُوفٍ وَإِنْ تَعاسَرْتُمْ فَسَتُرْضِعُ لَهُ أُخْرى (٦)

{ أَسْكِنُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ سَكَنْتُمْ مِنْ وُجْدِكُمْ وَلا تُضآرُّوهُنَّ لِتُضَيِّقُوا عَلَيْهِنَّ وَإِنْ كُنَّ أُولاتِ حَمْلٍ فَأَنْفِقُوا عَلَيْهِنَّ حَتَّى يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ فَإِنْ أَرْضَعْنَ لَكُمْ فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ وَأْتَمِرُوا بَيْنَكُمْ بِمَعْرُوفٍ وَإِنْ تَعاسَرْتُمْ فَسَتُرْضِعُ لَهُ أُخْرى (٦) } “Onları gücünüz nispetinde, ikamet ettiğiniz yerin bir bölümünde oturtun. Onları sıkıntıya sokmak için kendilerine zarar vermeye kalkışmayın. Eğer gebe iseler, yüklerini bırakıncaya kadar onlara nafaka verin. Sizin için [çocuğu] emzirirlerse onlara ücretlerini verin ve aranızda güzellikle danışıp anlaşın. Eğer güçlük çekerseniz, o takdirde çocuğu [baba] hesabına bir başka kadın emzirecektir. (6)”

22365. Metin

فِيهِ أَرْبَعُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (أَسْكِنُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ سَكَنْتُمْ مِنْ وُجْدِكُمْ) قَالَ أَشْهَبُ عَنْ مَالِكٍ: يَخْرُجُ عَنْهَا إِذَا طَلَّقَهَا وَيَتْرُكُهَا فِي الْمَنْزِلِ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى: أَسْكِنُوهُنَّ. فَلَوْ كَانَ مَعَهَا مَا قَالَ أَسْكِنُوهُنَّ. وَقَالَ ابْنُ نَافِعٍ: قَالَ مَالِكٌ فِي قَوْلِ اللَّهِ تَعَالَى: أَسْكِنُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ سَكَنْتُمْ يعني المطلقات اللاتي بِنَّ مِنْ أَزْوَاجِهِنَّ فَلَا رَجْعَةَ لَهُمْ عَلَيْهِنَّ وَلَيْسَتْ حَامِلًا، فَلَهَا السُّكْنَى وَلَا نَفَقَةَ لَهَا وَلَا كِسْوَةَ، لِأَنَّهَا بَائِنٌ مِنْهُ، لَا يَتَوَارَثَانِ وَلَا رَجْعَةَ لَهُ عَلَيْهَا وَإِنْ كَانَتْ حَامِلًا فَلَهَا النَّفَقَةُ وَالْكِسْوَةُ وَالْمَسْكَنُ حَتَّى تَنْقَضِيَ عِدَّتُهَا. فأما مَنْ لَمْ تَبِنْ مِنْهُنَّ فَإِنَّهُنَّ نِسَاؤُهُمْ يَتَوَارَثُونَ، وَلَا يَخْرُجْنَ إِلَّا أَنْ يَأْذَنَ لَهُنَّ أَزْوَاجُهُنَّ مَا كُنَّ فِي عِدَّتِهِنَّ، وَلَمْ يُؤْمَرُوا بِالسُّكْنَى لَهُنَّ لِأَنَّ ذَلِكَ لَازِمٌ لِأَزْوَاجِهِنَّ مَعَ نَفَقَتِهِنَّ وَكَسَوْتِهِنَّ، حَوَامِلُ كُنَّ أَوْ غَيْرُ حَوَامِلَ. وَإِنَّمَا أَمَرَ اللَّهُ بِالسُّكْنَى لِلَّائِي بنَّ مِنْ أَزْوَاجِهِنَّ مَعَ نَفَقَتِهِنَّ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: وَإِنْ كُنَّ أُولاتِ حَمْلٍ فَأَنْفِقُوا عَلَيْهِنَّ حَتَّى يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ فَجَعَلَ ﷿ لِلْحَوَامِلِ اللَّائِي قَدْ بِنَّ مِنْ أَزْوَاجِهِنَّ السُّكْنَى وَالنَّفَقَةَ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَبَسْطُ ذَلِكَ وَتَحْقِيقُهُ أَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ لَمَّا ذَكَرَ السُّكْنَى أَطْلَقَهَا لِكُلِّ مُطَلَّقَةٍ، فَلَمَّا ذَكَرَ النَّفَقَةَ قَيَّدَهَا بِالْحَمْلِ، فَدَلَّ عَلَى أَنَّ الْمُطَلَّقَةَ الْبَائِنَ لَا نَفَقَةَ لَهَا. وَهِيَ مَسْأَلَةٌ عَظِيمَةٌ قَدْ مَهَّدْنَا سُبُلَهَا قُرْآنًا وَسُنَّةً وَمَعْنًى فِي مَسَائِلِ الْخِلَافِ. وَهَذَا مَأْخَذُهَا مِنَ الْقُرْآنِ.

Bu ayette dört mesele vardır: Birinci Mesele- Yüce Allah'ın: { أَسْكِنُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ سَكَنْتُمْ مِنْ وُجْدِكُمْ } “Onları gücünüz nispetinde, ikamet ettiğiniz yerin bir bölümünde oturtun” buyruğu: Eşheb, Mâlik'ten şöyle nakletmiştir: Kişi karısını boşadığında evden kendisi çıkar ve kadını evde bırakır; zira Yüce Allah: “Onları oturtun” buyurmuştur. Şayet onunla birlikte kalsaydı “Onları oturtun” demezdi. İbn Nâfi' şöyle demiştir: Mâlik, Yüce Allah'ın: { أَسْكِنُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ سَكَنْتُمْ } buyruğu hakkında şöyle demiştir: Yani kocalarından kesin olarak ayrılmış (bâin olmuş), artık kocalarının kendilerine dönüş hakkı bulunmayan ve hamile olmayan boşanmış kadınları kastediyor; bu kadının mesken hakkı vardır, nafaka ve giyim hakkı ise yoktur; çünkü o adamdan kesin olarak ayrılmıştır, birbirlerine mirasçı olamazlar ve adamın ona dönme hakkı yoktur. Şayet hamile ise iddeti bitinceye kadar nafaka, giyim ve mesken hakkı vardır. Kesin olarak ayrılmamış olanlara (ric'î boşananlara) gelince; onlar erkeklerin karılarıdır, birbirlerine mirasçı olurlar ve iddetleri içinde bulundukları müddetçe kocaları onlara izin vermedikçe dışarı çıkamazlar; onlar için ayrıca mesken emredilmemiştir, çünkü gebe olsunlar veya olmasınlar nafakaları ve giyimleriyle birlikte mesken de kocalarına zaten lazımdır. Allah ancak kocalarından kesin olarak ayrılan kadınlar için nafakalarıyla birlikte meskeni emretmiştir. Yüce Allah: { وَإِنْ كُنَّ أُولاتِ حَمْلٍ فَأَنْفِقُوا عَلَيْهِنَّ حَتَّى يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ } “Eğer gebe iseler, yüklerini bırakıncaya kadar onlara nafaka verin” buyurarak kocalarından kesin olarak ayrılmış olan hamile kadınlar için mesken ve nafakayı sabit kılmıştır. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: “Bunun açıklaması ve tahkiki şudur: Yüce Allah meskeni zikrettiğinde bunu her boşanmış kadın için mutlak kılmış, nafakayı zikrettiğinde ise bunu hamilelikle kayıtlamıştır; bu da kesin boşanmış kadının nafakası olmadığına delalet etmiştir. Bu büyük bir meseledir; ihtilaflı meseleler bahsinde bunun yollarını Kur'an, sünnet ve mana bakımından döşemiştik. Bunun Kur'an'dan çıkarılışı da işte böyledir.”

22366. Metin

قُلْتُ: اخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِي الْمُطَلَّقَةِ ثَلَاثًا عَلَى ثَلَاثَةِ أَقْوَالٍ فَمَذْهَبُ مَالِكٍ وَالشَّافِعِيِّ: أَنَّ لَهَا السُّكْنَى وَلَا نَفَقَةَ لَهَا. وَمَذْهَبُ أَبِي حَنِيفَةَ وَأَصْحَابِهِ: أَنَّ لَهَا السُّكْنَى وَالنَّفَقَةَ. وَمَذْهَبُ أَحْمَدَ وَإِسْحَاقَ وَأَبِي ثَوْرٍ: أَنْ لَا نَفَقَةَ لَهَا وَلَا سُكْنَى، عَلَى حَدِيثِ فَاطِمَةَ بِنْتِ قَيْسٍ، قَالَتْ: دَخَلْتُ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَمَعِي أَخُو زَوْجِي فَقُلْتُ: إِنَّ زَوْجِي طَلَّقَنِي وَإِنَّ هَذَا يَزْعُمُ أَنْ لَيْسَ لِي سُكْنَى وَلَا نَفَقَةَ؟ قَالَ: (بَلْ لَكِ السُّكْنَى وَلَكِ النَّفَقَةُ). قَالَ: إِنَّ زَوْجَهَا طَلَّقَهَا ثَلَاثًا. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (إِنَّمَا السُّكْنَى وَالنَّفَقَةُ عَلَى مَنْ لَهُ عَلَيْهَا الرَّجْعَةُ). فَلَمَّا قَدِمْتُ الْكُوفَةَ طَلَبَنِي الْأَسْوَدُ بْنُ يَزِيدَ لِيَسْأَلَنِي عَنْ ذَلِكَ، وَإِنَّ أَصْحَابَ عَبْدِ اللَّهِ يَقُولُونَ: إِنَّ لَهَا السُّكْنَى وَالنَّفَقَةَ. خَرَّجَهُ الدَّارَقُطْنِيُّ. وَلَفْظُ مُسْلِمٍ عَنْهَا: أَنَّهُ طَلَّقَهَا زَوْجُهَا فِي عَهْدِ النَّبِيِّ ﷺ، وَكَانَ أَنْفَقَ عَلَيْهَا نَفَقَةَ دُونٍ، فَلَمَّا رَأَتْ ذَلِكَ قَالَتْ: وَاللَّهِ لَأُعْلِمَنَّ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَإِنْ كَانَ لِي نَفَقَةٌ أَخَذْتُ الَّذِي يُصْلِحُنِي وَإِنْ لَمْ تَكُنْ لِي نَفَقَةٌ لَمْ آخُذْ شَيْئًا. قَالَتْ: فَذَكَرْتُ ذَلِكَ لِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَقَالَ: (لَا نَفَقَةَ لَكِ وَلَا سُكْنَى). وَذَكَرَ الدَّارَقُطْنِيُّ عَنِ الْأَسْوَدِ قَالَ: قَالَ عُمَرُ لَمَّا بَلَغَهُ قَوْلُ فَاطِمَةَ بِنْتِ قَيْسٍ: لَا نُجِيزُ فِي الْمُسْلِمِينَ قَوْلَ امْرَأَةٍ. وَكَانَ يَجْعَلُ لِلْمُطَلَّقَةِ ثَلَاثًا السُّكْنَى وَالنَّفَقَةَ. وَعَنِ الشَّعْبِيِّ قَالَ: لَقِيَنِي الْأَسْوَدُ بْنُ يَزِيدَ فَقَالَ. يَا شَعْبِيُّ، اتَّقِ اللَّهَ وَارْجِعْ عَنْ حَدِيثِ فَاطِمَةَ بِنْتِ قَيْسٍ، فَإِنَّ عُمَرَ كَانَ يَجْعَلُ لَهَا السُّكْنَى وَالنَّفَقَةَ. قلت: لا أرجع عن شي حَدَّثَتْنِي بِهِ «١» فَاطِمَةُ بِنْتُ قَيْسٍ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ. قُلْتُ: مَا أَحْسَنَ هَذَا. وَقَدْ قَالَ قَتَادَةُ وَابْنُ أَبِي لَيْلَى: لَا سُكْنَى إِلَّا لِلرَّجْعِيَّةِ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى: لَا تَدْرِي لَعَلَّ اللَّهَ يُحْدِثُ بَعْدَ ذلِكَ أَمْراً [الطلاق: ١]، وَقَوْلَهُ تَعَالَى: أَسْكِنُوهُنَّ رَاجِعٌ إِلَى مَا قَبْلَهُ، وَهِيَ الْمُطَلَّقَةُ الرَّجْعِيَّةُ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَلِأَنَّ السُّكْنَى تَابِعَةٌ لِلنَّفَقَةِ وَجَارِيَةٌ مَجْرَاهَا، فَلَمَّا لَمْ تَجِبْ لِلْمَبْتُوتَةِ نَفَقَةٌ لَمْ يَجِبْ لَهَا سُكْنَى. وَحُجَّةُ أَبِي حَنِيفَةَ أَنَّ لِلْمَبْتُوتَةِ النَّفَقَةُ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلا تُضآرُّوهُنَّ لِتُضَيِّقُوا عَلَيْهِنَّ وَتَرْكُ النَّفَقَةِ مِنْ أَكْبَرِ الْأَضْرَارِ. وَفِي إِنْكَارِ عُمَرَ عَلَى فَاطِمَةَ

Derim ki: Âlimler üç talakla boşanmış kadın hakkında üç farklı görüşe ayrılmışlardır: Mâlik ve Şâfiî'nin mezhebi; kadının barınma (süknâ) hakkı olduğu, fakat nafaka hakkının bulunmadığı şeklindedir. Ebû Hanîfe ve ashabının mezhebi; kadının hem barınma hem de nafaka hakkının bulunduğu yönündedir. Ahmed, İshâk ve Ebû Sevr'in mezhebi ise Fâtıma bint Kays'ın rivayet ettiği şu hadise dayanarak kadının ne nafakası ne de barınma hakkının olmadığı şeklindedir: Fâtıma şöyle demiştir: Yanımda kocamın erkek kardeşi olduğu halde Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzuruna girdim ve: “Kocam beni boşadı; bu adam ise bana ne barınma ne de nafaka hakkı olmadığını iddia ediyor?” dedim. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «Aksine senin barınma hakkın da vardır, nafaka hakkın da vardır» buyurdu. [Kayınbiraderi]: “Kocası onu üç talakla boşadı” deyince, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Barınma ve nafaka, ancak kadına dönme (ric'at) hakkı olan kimsenin üzerinedir.» [Fâtıma devamla dedi ki:] Kûfe'ye geldiğimde bu hususu bana sormak için Esved b. Yezîd beni aradı; nitekim Abdullah [b. Mes'ûd]'un ashabı, kadının barınma ve nafaka hakkı olduğunu söylüyorlardı. Bunu Dârekutnî tahric etmiştir. Müslim'in Fâtıma'dan naklettiği lafız ise şöyledir: Kocası onu Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında boşamış ve ona az/yetersiz bir nafaka vermişti. Kadın bu durumu görünce şöyle dedi: “Vallahi bunu mutlaka Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e haber vereceğim; eğer nafaka hakkım varsa bana yetecek olanı alırım, şayet nafaka hakkım yoksa hiçbir şey almam.” Fâtıma dedi ki: “Bunu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e aktardım, o da: «Senin için ne nafaka ne de barınma hakkı vardır» buyurdu.” Dârekutnî, Esved'den şöyle dediğini nakletmiştir: Ömer'e Fâtıma bint Kays'ın sözü ulaşınca: “Müslümanlar arasında bir kadının sözünü [delil olarak] geçerli sayamayız” dedi. Ömer, üç talakla boşanmış kadına hem barınma hem de nafaka hükmediyordu. Şa'bî'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Esved b. Yezîd bana rastlayıp: “Ey Şa'bî! Allah'tan kork ve Fâtıma bint Kays'ın hadisinden dön; zira Ömer o kadına barınma ve nafaka veriyordu” dedi. Ben de: “Fâtıma bint Kays'ın Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den bana rivayet ettiği 1 bir şeyden dönmem” dedim. [Kurtubî] derim ki: Bu ne kadar da güzel bir tavırdır! Katâde ve İbn Ebî Leylâ da şöyle demişlerdir: “Barınma hakkı sadece ric'î [dönüşü olan talakla] boşanmış kadın içindir.” Zira Yüce Allah: { لَا تَدْرِي لَعَلَّ اللَّهَ يُحْدِثُ بَعْدَ ذلِكَ أَمْراً } “Bilemezsin, olur ki Allah bundan sonra yeni bir durum ortaya çıkarır” buyurmuştur; Yüce Allah'ın: “Onları oturtun” buyruğu da kendisinden öncesine, yani ric'î talakla boşanmış kadına racidir. Doğrusunu en iyi Allah bilir. Ayrıca barınma nafakaya tâbidir ve onun hükmündedir; dolayısıyla bâin (kesin) olarak boşanmış kadın için nafaka vacip olmayınca barınma da vacip olmaz. Ebû Hanîfe'nin, bâin olarak boşanmış kadının nafakası olduğuna dair delili ise Yüce Allah'ın: { وَلا تُضآرُّوهُنَّ لِتُضَيِّقُوا عَلَيْهِنَّ } “Onları sıkıntıya sokmak için kendilerine zarar vermeye kalkışmayın” buyruğudur; nafakanın terk edilmesi ise en büyük zararlardandır. Ömer'in Fâtıma'ya karşı çıkmasında da

22367. Metin

قَوْلَهَا مَا يُبَيِّنُ هَذَا، وَلِأَنَّهَا مُعْتَدَّةٌ تَسْتَحِقُّ السُّكْنَى عَنْ طَلَاقٍ فَكَانَتْ لَهَا النَّفَقَةُ كَالرَّجْعِيَّةِ، وَلِأَنَّهَا مَحْبُوسَةٌ عَلَيْهِ لِحَقِّهِ فَاسْتَحَقَّتِ النَّفَقَةَ كَالزَّوْجَةِ. وَدَلِيلُ مَالِكٍ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِنْ كُنَّ أُولاتِ حَمْلٍ الْآيَةَ. عَلَى مَا تَقَدَّمَ بَيَانُهُ. وَقَدْ قِيلَ: إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى ذَكَرَ الْمُطَلَّقَةَ الرَّجْعِيَّةَ وَأَحْكَامَهَا أَوَّلَ الْآيَةِ إِلَى قَوْلِهِ: ذَوَيْ عَدْلٍ مِنْكُمْ [الطلاق: ٢] ثُمَّ ذَكَرَ بَعْدَ ذَلِكَ حُكْمًا يَعُمُّ الْمُطَلَّقَاتِ كُلَّهُنَّ مِنْ تَعْدِيدِ الْأَشْهُرِ وَغَيْرِ ذَلِكَ. وَهُوَ عَامٌّ فِي كُلِّ مُطَلَّقَةٍ، فَرَجَعَ مَا بَعْدَ ذَلِكَ مِنَ الْأَحْكَامِ إِلَى كُلِّ مُطَلَّقَةٍ. الثَّانِيَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: مِنْ وُجْدِكُمْ أَيْ مِنْ سَعَتِكُمْ، يُقَالُ وَجَدْتُ فِي الْمَالِ أَجِدُ وُجْدًا وَوَجْدًا وَوِجْدًا وَجِدَةً. وَالْوِجْدُ «١»: الْغِنَى وَالْمَقْدِرَةُ. وَقِرَاءَةُ الْعَامَّةِ بِضَمِّ الْوَاوِ. وَقَرَأَ الْأَعْرَجُ وَالزُّهْرِيُّ بِفَتْحِهَا، وَيَعْقُوبُ بِكَسْرِهَا. وَكُلُّهَا لُغَاتٌ فِيهَا. الثَّالِثَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَلا تُضآرُّوهُنَّ لِتُضَيِّقُوا عَلَيْهِنَّ) قَالَ مُجَاهِدٌ: فِي الْمَسْكَنِ. مُقَاتِلٌ: فِي النَّفَقَةِ، وَهُوَ قَوْلُ أَبِي حَنِيفَةَ. وَعَنْ أَبِي الضُّحَى: هُوَ أَنْ يُطَلِّقَهَا فَإِذَا بَقِيَ يَوْمَانِ مِنْ عِدَّتِهَا رَاجَعَهَا ثُمَّ طَلَّقَهَا. الرَّابِعَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَإِنْ كُنَّ أُولاتِ حَمْلٍ فَأَنْفِقُوا عَلَيْهِنَّ حَتَّى يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ) لَا خِلَافَ بَيْنَ الْعُلَمَاءِ فِي وُجُوبِ النَّفَقَةِ وَالسُّكْنَى لِلْحَامِلِ الْمُطَلَّقَةِ ثَلَاثًا أَوْ أَقَلَّ مِنْهُنَّ حَتَّى تَضَعَ حَمْلَهَا. فَأَمَّا الْحَامِلُ الْمُتَوَفَّى عَنْهَا زَوْجُهَا فَقَالَ عَلِيٌّ وَابْنُ عُمَرَ وَابْنُ مَسْعُودٍ وَشُرَيْحٌ وَالنَّخَعِيُّ وَالشَّعْبِيُّ وَحَمَّادٌ وَابْنُ أَبِي لَيْلَى وَسُفْيَانُ وَالضَّحَّاكُ: يُنْفَقُ عَلَيْهَا مِنْ جَمِيعِ الْمَالِ حَتَّى تَضَعَ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَابْنُ الزُّبَيْرِ وَجَابِرُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ وَمَالِكٌ وَالشَّافِعِيُّ وَأَبُو حَنِيفَةَ وَأَصْحَابُهُمْ: «٢» لَا يُنْفَقُ عَلَيْهَا إِلَّا مِنْ نَصِيبِهَا. وَقَدْ مَضَى فِي" الْبَقَرَةِ" بَيَانُهُ «٣». قَوْلُهُ تَعَالَى: فَإِنْ أَرْضَعْنَ لَكُمْ فِيهِ أَرْبَعُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَإِنْ أَرْضَعْنَ لَكُمْ) - يَعْنِي الْمُطَلَّقَاتِ- أَوْلَادَكُمْ مِنْهُنَّ فَعَلَى الْآبَاءِ أَنْ يُعْطُوهُنَّ أُجْرَةَ إِرْضَاعِهِنَّ. وَلِلرَّجُلِ أَنْ يَسْتَأْجِرَ امْرَأَتَهُ لِلرَّضَاعِ كما يستأجر أجنبية

[onun] sözünde bunu açıklayan bir ifade vardır. Ayrıca o, boşanmadan ötürü mesken hakkına sahip bir iddet bekleyendir; dolayısıyla ric'î talakla boşanmış kadın gibi nafaka hakkına da sahip olur. Bir de erkeğin hakkı sebebiyle [evde] tutulmaktadır; binaenaleyh zevce gibi nafakaya hak kazanmıştır. Mâlik'in delili ise daha önce açıklandığı üzere Yüce Allah'ın: { وَإِنْ كُنَّ أُولاتِ حَمْلٍ } “Eğer hamile iseler...” ayetidir. Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah, ayetin başından { ذَوَيْ عَدْلٍ مِنْكُمْ } [et-Talâk 65/2] “İçinizden adalet sahibi iki kişiyi...” kavline kadar ric'î talakla boşanmış kadını ve onun hükümlerini zikretmiş, ardından da ayların sayılması ve diğer hususlara dair bütün boşanmış kadınları kapsayan genel bir hüküm zikretmiştir. Bu [hüküm] boşanmış her kadın hakkında geneldir; dolayısıyla bundan sonraki hükümler de boşanmış her kadına raci olmuştur. İkinci Mesele- Yüce Allah'ın: { مِنْ وُجْدِكُمْ } “Gücünüz nispetinde” buyruğu, yani genişliğiniz ve imkânınız nispetinde demektir. Mal hususunda vecedtü (وَجَدْتُ), ecidü (أَجِدُ), vucden (وُجْدًا), vecden (وَجْدًا), vicden (وِجْدًا) ve cideten (جِدَةً) denilir. El-vicd 1: Zenginlik ve güç yetirebilmektir. Genel kıraat ehlinin okuyuşu vav harfinin zammesiyle (vücd) şeklindedir. el-A'rec ve ez-Zührî fetha ile (vecd), Ya'kûb ise kesre ile (vicd) okumuştur. Bunların hepsi bu kelimede mevcut lügatlerdir. Üçüncü Mesele- Yüce Allah'ın: { وَلا تُضآرُّوهُنَّ لِتُضَيِّقُوا عَلَيْهِنَّ } “Onları sıkıntıya sokmak için kendilerine zarar vermeye kalkışmayın” buyruğu hakkında Mücâhid: "Meskende [zarar vermeyin]" demiştir. Mukâtil: "Nafakada [zarar vermeyin]" demiştir ki bu, Ebû Hanîfe'nin de görüşüdür. Ebi'd-Duhâ'dan ise şöyle rivayet edilmiştir: [Zarar vermek], onu boşayıp da iddetinden iki gün kalınca ona dönmesi, ardından onu tekrar boşamasıdır. Dördüncü Mesele- Yüce Allah'ın: { وَإِنْ كُنَّ أُولاتِ حَمْلٍ فَأَنْفِقُوا عَلَيْهِنَّ حَتَّى يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ } “Eğer onlar hamile iseler, yüklerini bırakıncaya (doğuruncaya) kadar onlara nafaka verin” buyruğu: Üç talakla yahut daha azıyla boşanmış hamile kadına, yükünü bırakıncaya kadar nafaka ve mesken temin etmenin vacip olduğu hususunda âlimler arasında hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Kocası vefat etmiş hamile kadına gelince; Ali, İbn Ömer, İbn Mes'ûd, Şüreyh, en-Nehaî, eş-Şa'bî, Hammâd, İbn Ebî Leylâ, Süfyân ve ed-Dahhâk: "Yükünü bırakıncaya kadar terekenin tamamından onun nafakası karşılanır" demişlerdir. İbn Abbâs, İbnü'z-Zübeyr, Câbir b. Abdillâh, Mâlik, eş-Şâfiî, Ebû Hanîfe ve ashabı 2 ise: "Kendisine ancak [mirastaki] payından harcama yapılır" demişlerdir. Bunun açıklaması Bakara Suresi'nde geçmişti 3. Yüce Allah'ın: { فَإِنْ أَرْضَعْنَ لَكُمْ } “Eğer sizin için emzirirlerse” buyruğunda dört mesele vardır: Birinci Mesele- Yüce Allah'ın: { فَإِنْ أَرْضَعْنَ لَكُمْ } “Eğer sizin için emzirirlerse” -yani boşanmış kadınlar onlardan doğan çocuklarınızı [emzirirlerse]- buyruğu: Babaların onlara emzirme ücretlerini vermeleri gerekir. Kişi yabancı bir kadını [sütanne olarak] ücretle tutabildiği gibi kendi hanımını da emzirme için ücretle tutabilir.

22368. Metin

وَلَا يَجُوزُ عِنْدَ أَبِي حَنِيفَةَ وَأَصْحَابِهِ الِاسْتِئْجَارُ إِذَا كَانَ الْوَلَدُ مِنْهُنَّ مَا لَمْ يَبِنَّ. وَيَجُوزُ عِنْدَ الشَّافِعِيِّ. وَتَقَدَّمَ الْقَوْلُ فِي الرَّضَاعِ فِي" الْبَقَرَةِ" وَ" النِّسَاءِ" مُسْتَوْفًى «١» وَلِلَّهِ الْحَمْدُ. الثَّانِيَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَأْتَمِرُوا بَيْنَكُمْ بِمَعْرُوفٍ) هُوَ خِطَابٌ لِلْأَزْوَاجِ وَالزَّوْجَاتِ، أَيْ وَلْيَقْبَلْ بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضِ مَا أَمَرَهُ بِهِ مِنَ الْمَعْرُوفِ الْجَمِيلِ. وَالْجَمِيلُ مِنْهَا إِرْضَاعُ الْوَلَدِ مِنْ غَيْرِ أُجْرَةٍ. وَالْجَمِيلُ مِنْهُ تَوْفِيرُ الْأُجْرَةِ عَلَيْهَا لِلْإِرْضَاعِ. وَقِيلَ: ائْتَمِرُوا فِي رَضَاعِ الْوَلَدِ فِيمَا بَيْنَكُمْ بِمَعْرُوفٍ حَتَّى لَا يَلْحَقَ الْوَلَدَ إِضْرَارٌ. وَقِيلَ: هُوَ الْكِسْوَةُ وَالدِّثَارُ. وَقِيلَ: مَعْنَاهُ لَا تُضَارَّ وَالِدَةٌ بِوَلَدِهَا وَلَا مَوْلُودٌ لَهُ بِوَلَدِهِ. الثَّالِثَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَإِنْ تَعاسَرْتُمْ) أَيْ فِي أُجْرَةِ الرَّضَاعِ فَأَبَى الزَّوْجُ أَنْ يُعْطِيَ الْأُمَّ رَضَاعَهَا وَأَبَتِ الْأُمُّ أَنْ تُرْضِعَهُ فَلَيْسَ لَهُ إِكْرَاهُهَا، وَلْيَسْتَأْجِرْ مُرْضِعَةً غَيْرَ أُمِّهِ. وَقِيلَ: مَعْنَاهُ وَإِنْ تَضَايَقْتُمْ وَتَشَاكَسْتُمْ فَلْيَسْتَرْضِعْ لِوَلَدِهِ غَيْرَهَا، وَهُوَ خَبَرٌ فِي مَعْنَى الْأَمْرِ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: إِنْ أَبَتِ الْأُمُّ أَنْ تُرْضِعَ اسْتَأْجَرَ لِوَلَدِهِ أُخْرَى، فَإِنْ لَمْ يَقْبَلْ أُجْبِرَتْ أُمُّهُ عَلَى الرَّضَاعِ بِالْأَجْرِ. وَقَدِ اخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِيمَنْ يَجِبُ عَلَيْهِ رَضَاعُ الْوَلَدِ عَلَى ثَلَاثَةِ أَقْوَالٍ: قَالَ عُلَمَاؤُنَا: رَضَاعُ الْوَلَدِ عَلَى الزَّوْجَةِ مَا دَامَتِ الزَّوْجِيَّةُ، إِلَّا لِشَرَفِهَا وَمَوْضِعِهَا فَعَلَى الْأَبِ رَضَاعُهُ يَوْمَئِذٍ فِي مَالِهِ. الثَّانِي- قَالَ أَبُو حَنِيفَةَ: لَا يَجِبُ عَلَى الْأُمِّ بِحَالٍ. الثَّالِثُ- يَجِبُ عَلَيْهَا فِي كُلِّ حَالٍ. الرَّابِعَةُ- فَإِنْ طَلَّقَهَا فَلَا يَلْزَمُهَا رَضَاعُهُ إِلَّا أَنْ يَكُونَ غَيْرَ قَابِلٍ ثَدْيَ غَيْرِهَا فَيَلْزَمُهَا حِينَئِذٍ الْإِرْضَاعُ. فَإِنِ اخْتَلَفَا فِي الْأَجْرِ فَإِنْ دَعَتْ إِلَى أَجْرِ مِثْلِهَا وَامْتَنَعَ الْأَبُ إِلَّا تَبَرُّعًا فَالْأُمُّ أَوْلَى بِأَجْرِ الْمِثْلِ إِذَا لَمْ يَجِدِ الْأَبُ مُتَبَرِّعًا. وَإِنْ دَعَا الْأَبُ إِلَى أَجْرِ الْمِثْلِ وَامْتَنَعَتِ الْأُمُّ لِتَطْلُبَ شَطَطًا فَالْأَبُ أَوْلَى بِهِ. فَإِنْ أَعْسَرَ الْأَبُ بِأُجْرَتِهَا أخذت جبرا برضاع ولدها.

Ebû Hanîfe ve arkadaşlarına göre kadınlar bâin (kesin olarak) boşanmadıkları müddetçe, çocuk kendilerinden olduğunda [onları emzirmek için] ücretle tutulmaları caiz değildir. eş-Şâfiî'ye göre ise caizdir. Emzirme hakkındaki söz daha önce el-Bakara ve en-Nisâ [surelerin]de etraflıca geçmişti1; Allah'a hamdolsun. İkinci [Mesele]- Yüce Allah'ın: { وَأْتَمِرُوا بَيْنَكُمْ بِمَعْرُوفٍ } “[Emzirme konusunda] aranızda maruf ile (güzellikle) danışıp anlaşın” buyruğu, kocalara ve hanımlara yönelik bir hitaptır; yani birbirinizin maruf ve güzel olan şeylerden emrettiğini kabul edin [demektir]. Kadından [beklenen] güzel davranış, çocuğu ücretsiz emzirmesidir. Erkekten [beklenen] güzel davranış ise, emzirme için kadına ücretini bolca vermesidir. Şöyle de denilmiştir: Çocuğa bir zarar gelmesin diye aranızda çocuğun emzirilmesi hususunda maruf ile danışıp anlaşın. Bir görüşe göre de bu; giysi ve örtüdür. [Diğer] bir görüşe göre ise bunun anlamı: { لَا تُضَارَّ وَالِدَةٌ بِوَلَدِهَا وَلَا مَوْلُودٌ لَهُ بِوَلَدِهِ } “Ne bir anne çocuğu yüzünden ne de bir baba çocuğu yüzünden zarara uğratılmasın” [şeklindedir]. Üçüncü [Mesele]- Yüce Allah'ın: { وَإِنْ تَعاسَرْتُمْ } “Eğer [ücret konusunda] anlaşmazlığa düşüp zorlanırsanız” buyruğu; yani emzirme ücretinde anlaşamaz, koca anneye emzirme ücretini vermekten kaçınır, anne de çocuğu emzirmekten imtina ederse kocanın onu zorlama hakkı yoktur; annesinden başka bir sütanne tutsun [demektir]. Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı; eğer birbirinize güçlük çıkarır ve geçimsizlik ederseniz çocuğu için onun dışında bir sütanne arasın [demektir]. Bu, emir anlamında bir haberdir. ed-Dahhâk şöyle demiştir: Anne emzirmekten kaçınırsa, baba çocuğu için başka bir sütanne tutar; şayet çocuk [başkasını] kabul etmezse anne ücreti mukabilinde emzirmeye mecbur edilir. Âlimler, çocuğu emzirmenin kime vacip olduğu hususunda üç görüşe ayrılmışlardır: Bizim âlimlerimiz [Mâlikîler] şöyle demişlerdir: Evlilik devam ettiği müddetçe çocuğun emzirilmesi kadına aittir; ancak kadının şerefli/soylu bir konumda olması durumu müstesnadır; o takdirde çocuğun emzirilmesi o gün [artık] malından karşılanmak üzere babaya aittir. İkincisi- Ebû Hanîfe şöyle demiştir: Anneye hiçbir durumda vacip değildir. Üçüncüsü- Anneye her halükârda vaciptir. Dördüncü [Mesele]- Eğer adam kadını boşamışsa, başkasının memesini kabul etmemesi durumu müstesna, kadına çocuğu emzirmek gerekmez; bu durumda ise emzirmesi gerekir. Eğer ücret hususunda ihtilaf ederlerse; şayet kadın emsal ücret talep eder ve baba da teberru [karşılıksız emzirme] dışında kabul etmezse, baba karşılıksız emzirecek birini bulamadığında emsal ücret karşılığında anne [emzirmeye] daha layıktır. Şayet baba emsal ücreti teklif eder, anne ise aşırı bir ücret istemek maksadıyla bundan kaçınırsa [çocuğu emzirtmeye] baba daha layıktır. Eğer baba kadının ücretini ödemekten aciz düşerse kadın, çocuğunu emzirmeye zorunlu tutulur.

22369. Metin

[سورة الطلاق (٦٥): آية ٧]

[Talâk Sûresi (65): Âyet 7]

22370. Metin

لِيُنْفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِهِ وَمَنْ قُدِرَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ فَلْيُنْفِقْ مِمَّا آتاهُ اللَّهُ لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْساً إِلاَّ مَا آتَاهَا سَيَجْعَلُ اللَّهُ بَعْدَ عُسْرٍ يُسْراً (٧)

{ لِيُنْفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِهِ وَمَنْ قُدِرَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ فَلْيُنْفِقْ مِمَّا آتاهُ اللَّهُ لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْساً إِلاَّ مَا آتَاهَا سَيَجْعَلُ اللَّهُ بَعْدَ عُسْرٍ يُسْراً (٧) } “İmkânı geniş olan, bu genişliğine göre nafaka versin. Rızkı daraltılmış olan da Allah'ın kendisine verdiğinden versin. Allah, hiç kimseye ona verdiğinden fazlasını yüklemez. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylık sağlayacaktır. (7)”

22371. Metin

فِيهِ أَرْبَعُ مَسَائِلَ: الْأُولَى: قَوْلُهُ تَعَالَى: لِيُنْفِقْ أَيْ لِيُنْفِقِ الزَّوْجُ عَلَى زَوْجَتِهِ وَعَلَى وَلَدِهِ الصَّغِيرِ عَلَى قَدْرِ وُسْعِهِ حَتَّى يُوَسِّعَ عَلَيْهِمَا إِذَا كَانَ مُوَسَّعًا عَلَيْهِ. وَمَنْ كَانَ فَقِيرًا فَعَلَى قَدْرِ ذَلِكَ. فَتُقَدَّرُ النَّفَقَةُ بِحَسَبِ الْحَالَةِ مِنَ الْمُنْفِقِ وَالْحَاجَةِ مِنَ الْمُنْفَقِ عَلَيْهِ بِالِاجْتِهَادِ عَلَى مَجْرَى حَيَاةِ الْعَادَةِ، فَيَنْظُرُ الْمُفْتِي إِلَى قَدْرِ حَاجَةِ الْمُنْفَقِ، عَلَيْهِ ثُمَّ يَنْظُرُ إِلَى حَالَةِ الْمُنْفِقِ، فَإِنِ احْتَمَلْتِ الْحَالَةُ أَمْضَاهَا عَلَيْهِ، فَإِنِ اقْتَصَرَتْ حَالَتُهُ عَلَى حَاجَةِ الْمُنْفَقِ عَلَيْهِ رَدَّهَا إِلَى قَدْرِ احْتِمَالِهِ. وَقَالَ الْإِمَامُ الشَّافِعِيُّ ﵁ وَأَصْحَابُهُ: النَّفَقَةُ مُقَدَّرَةٌ مُحَدَّدَةٌ، وَلَا اجْتِهَادَ لِحَاكِمٍ وَلَا لِمُفْتٍ فِيهَا. وَتَقْدِيرُهَا هُوَ بِحَالِ الزَّوْجِ وَحْدَهُ مِنْ يُسْرِهِ وَعُسْرِهِ، وَلَا يَعْتَبِرُ بِحَالِهَا وَكِفَايَتِهَا. قَالُوا: فَيَجِبُ لِابْنَةِ الْخَلِيفَةِ مَا يَجِبُ لِابْنَةِ الْحَارِسِ. فَإِنْ كَانَ الزَّوْجُ مُوسِرًا لَزِمَهُ مُدَّانِ، وَإِنْ كَانَ مُتَوَسِّطًا فَمُدٌّ وَنِصْفٌ، وَإِنْ كَانَ مُعْسِرًا فَمُدٌّ. وَاسْتَدَلُّوا بِقَوْلِهِ تَعَالَى: لِيُنْفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِهِ الْآيَةَ. فَجَعَلَ الِاعْتِبَارَ بِالزَّوْجِ فِي الْيُسْرِ وَالْعُسْرِ دُونَهَا، وَلِأَنَّ الِاعْتِبَارَ بِكِفَايَتِهَا لَا سَبِيلَ إِلَى عِلْمِهِ لِلْحَاكِمِ وَلَا لِغَيْرِهِ، فَيُؤَدِّي إِلَى الْخُصُومَةِ، لِأَنَّ الزَّوْجَ يَدَّعِي أَنَّهَا تَلْتَمِسُ فَوْقَ كِفَايَتِهَا، وَهِيَ تَزْعُمُ أَنَّ الذي تطلب تطلبه قَدْرَ كِفَايَتِهَا، فَجَعَلْنَاهَا مُقَدَّرَةً قَطْعًا لِلْخُصُومَةِ. وَالْأَصْلُ فِي هَذَا عِنْدَهُمْ قَوْلُهُ تَعَالَى: لِيُنْفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِهِ- كَمَا ذَكَرْنَا- وَقَوْلُهُ: عَلَى الْمُوسِعِ قَدَرُهُ وَعَلَى الْمُقْتِرِ قَدَرُهُ [البقرة: ٢٣٦]. وَالْجَوَابُ أَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ لَا تُعْطِي أَكْثَرَ مِنْ فَرْقٍ بَيْنَ نَفَقَةِ الْغَنِيِّ وَالْفَقِيرِ، وَإِنَّهَا تَخْتَلِفُ بِعُسْرِ الزَّوْجِ وَيُسْرِهِ. وَهَذَا مُسَلَّمٌ. فَأَمَّا إِنَّهُ لَا اعْتِبَارَ بِحَالِ الزَّوْجَةِ عَلَى وَجْهِهِ فَلَيْسَ فِيهِ، وَقَدْ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: وَعَلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ [البقرة: «١» ([٢٣٣) وَذَلِكَ يَقْتَضِي تَعَلُّقَ الْمَعْرُوفِ فِي حَقِّهِمَا، لِأَنَّهُ لَمْ يَخُصَّ فِي ذَلِكَ وَاحِدًا مِنْهُمَا. وَلَيْسَ من

Bunda dört mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın: { لِيُنْفِقْ } “Nafaka versin” buyruğudur. Yani koca, eşine ve küçük çocuğuna gücü nispetinde nafaka versin; öyle ki durumu genişse onların nafakasını da geniş tutsun. Fakir olan da bu ölçüye göre [versin]. Dolayısıyla nafaka; nafaka verenin durumuna ve nafaka alanın ihtiyacına göre, örfte cari olan hayat çizgisi üzerinden içtihat ile takdir edilir. Müftü, nafaka alanın ihtiyaç miktarına bakar; ardından nafaka verenin durumuna bakar. Şayet [nafaka verenin] hali bunu kaldırıyorsa bunu onun aleyhine geçerli kılar (hükmeder). Eğer hali nafaka alanın ihtiyacına yetmeyip dar gelirse, bunu onun kaldırabileceği miktara indirir. İmam Şâfiî radıyallâhu anh ve mezhepdaşları şöyle demiştir: Nafaka [şer'an] takdir edilmiş ve belirlenmiştir; hâkimin veya müftünün bu hususta bir içtihadı söz konusu olamaz. Bunun takdiri ise zenginliği ve fakirliği bakımından yalnızca kocanın haline göredir; kadının haline ve ihtiyacına (kifayetine) itibar edilmez. Şöyle dediler: Halifenin kızına vacip olan ne ise, bekçinin kızına vacip olan da odur. Eğer koca zenginse iki müdd, orta halli ise bir buçuk müdd, darlık içinde ise bir müdd [vermesi] gerekir. Onlar Yüce Allah'ın: { لِيُنْفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِهِ } “İmkânı geniş olan, bu genişliğine göre nafaka versin” ayetini delil getirdiler. Zira [ayet], zenginlik ve fakirlikte kadını değil, kocayı esas almıştır. Ayrıca kadının ihtiyacını bilmenin hâkim veya bir başkası için bir yolu yoktur; bu durum ise çekişmeye yol açar. Çünkü koca, kadının ihtiyacından fazlasını talep ettiğini iddia eder; kadın ise talep ettiği şeyin ihtiyacı kadar olduğunu ileri sürer. Bu sebeple biz, çekişmeyi kesip bitirmek için nafakayı [miktarı] belirlenmiş kıldık. Onlara göre bu husustaki asıl dayanak; zikrettiğimiz üzere Yüce Allah'ın: { لِيُنْفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِهِ } “İmkânı geniş olan, bu genişliğine göre nafaka versin” buyruğu ile: { عَلَى الْمُوسِعِ قَدَرُهُ وَعَلَى الْمُقْتِرِ قَدَرُهُ } [el-Bakara: 236] “Eli geniş olan gücüne göre, eli dar olan da gücüne göre” buyruğudur. Cevap şudur: Bu ayet, zenginin nafakası ile fakirin nafakası arasındaki bir farktan ve bunun kocanın darlık ve genişlik durumuna göre değiştiğinden fazlasını ifade etmez. Bu husus zaten kabul edilmektedir. Kadının durumuna hiçbir şekilde itibar edilmeyeceği hususuna gelince, ayette buna dair bir ifade yoktur. Nitekim Yüce Allah: { وَعَلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ } [el-Bakara: 233]1 “Onların yiyeceği ve giyeceği, maruf vechiyle çocuk kendisi için doğurulanın (babanın) üzerinedir” buyurmuştur. Bu da marufun her ikisinin hakkına taalluk etmesini gerektirir; çünkü bu hususta ikisinden birini tahsis etmemiştir. [Şu da] maruf bir davranış değildir...

22372. Metin

الْمَعْرُوفِ أَنْ يَكُونَ كِفَايَةُ الْغَنِيَّةِ مِثْلَ نَفَقَةِ الْفَقِيرَةِ، وَقَدْ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ لهند: (خدي مَا يَكْفِيكِ وَوَلَدَكِ بِالْمَعْرُوفِ). فَأَحَالَهَا عَلَى الْكِفَايَةِ حِينَ عَلِمَ السَّعَةَ مِنْ حَالِ أَبِي سُفْيَانَ الْوَاجِبُ عَلَيْهِ بِطَلَبِهَا، وَلَمْ يَقُلْ لَهَا لَا اعتبار بكفايتك وأن الواجب لك شي مُقَدَّرٌ، بَلْ رَدَّهَا إِلَى مَا يَعْلَمُهُ مِنْ قَدْرِ كِفَايَتِهَا وَلَمْ يُعَلِّقْهُ بِمِقْدَارٍ مَعْلُومٍ. ثُمَّ مَا ذَكَرُوهُ مِنَ التَّحْدِيدِ يَحْتَاجُ إِلَى تَوْقِيفٍ، وَالْآيَةُ لَا تَقْتَضِيهِ. الثَّانِيَةُ- رُوِيَ أَنَّ عُمَرَ ﵁ فَرَضَ لِلْمَنْفُوسِ مِائَةَ دِرْهَمٍ، وَفَرَضَ لَهُ عُثْمَانُ خَمْسِينَ دِرْهَمًا. ابْنُ الْعَرَبِيِّ:" وَاحْتَمَلَ أَنْ يَكُونَ هَذَا الِاخْتِلَافُ بِحَسَبِ اخْتِلَافِ السِّنِينَ أَوْ بِحَسَبِ حَالِ الْقَدْرِ فِي التَّسْعِيرِ لِثَمَنِ الْقُوتِ وَالْمَلْبَسِ، وَقَدْ رَوَى مُحَمَّدُ بْنُ هِلَالٍ الْمُزَنِيُّ قَالَ: حَدَّثَنِي أَبِي وَجَدَّتِي أَنَّهَا كَانَتْ تَرِدُ عَلَى عُثْمَانَ فَفَقَدَهَا فَقَالَ لِأَهْلِهِ: مَا لِي لَا أَرَى فُلَانَةَ؟ فَقَالَتِ امْرَأَتُهُ: يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ، وَلَدَتِ اللَّيْلَةَ، فَبَعَثَ إِلَيْهَا بِخَمْسِينَ دِرْهَمًا وَشُقَيْقَةً سُنْبُلَانِيَّةً «١». ثُمَّ قَالَ: هَذَا عَطَاءُ ابْنِكِ وَهَذِهِ كَسَوْتُهُ، فَإِذَا مَرَّتْ لَهُ سَنَةً رَفَعْنَاهُ إِلَى مِائَةٍ. وَقَدْ أُتِيَ عَلِيٌّ ﵁ بِمَنْبُوذٍ «٢» فَفَرَضَ لَهُ مِائَةً. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: (هَذَا الْفَرْضُ قَبْلَ الْفِطَامِ مِمَّا اخْتَلَفَ فِيهِ الْعُلَمَاءُ، فَمِنْهُمْ مَنْ رَآهُ مُسْتَحَبًّا لِأَنَّهُ دَاخِلٌ فِي حُكْمِ الْآيَةِ، وَمِنْهُمْ مَنْ رَآهُ وَاجِبًا لِمَا تَجَدَّدَ مِنْ حَاجَتِهِ وَعَرَضَ مِنْ مُؤْنَتِهِ، وَبِهِ أَقُولُ. وَلَكِنْ يَخْتَلِفُ قَدْرُهُ بِحَالِهِ عِنْدَ الْوِلَادَةِ وَبِحَالِهِ عِنْدَ الْفِطَامِ. وَقَدْ رَوَى سُفْيَانُ بْنُ وَهْبٍ أَنَّ عُمَرَ أَخَذَ الْمُدَّ بِيَدٍ وَالْقِسْطَ بِيَدٍ فَقَالَ: إِنِّي فَرَضْتُ لِكُلِّ نَفْسٍ مُسْلِمَةٍ فِي كُلِّ شَهْرٍ مُدَّيْ حِنْطَةٍ وَقِسْطَيْ خَلٍّ وَقِسْطَيْ زَيْتٍ. زَادَ غَيْرُهُ: وَقَالَ إِنَّا قَدْ أَجْرَيْنَا «٣» لَكُمْ أَعْطِيَاتِكُمْ وَأَرْزَاقَكُمْ فِي كُلِّ شَهْرٍ، فَمَنِ انْتَقَصَهَا فَعَلَ اللَّهُ بِهِ كَذَا وَكَذَا، فَدَعَا عَلَيْهِ. قَالَ أَبُو الدَّرْدَاءِ: كَمْ سُنَّةٌ رَاشِدَةٌ مَهْدِيَّةٌ قَدْ سَنَّهَا عُمَرُ ﵁ فِي أُمَّةِ مُحَمَّدٍ ﷺ! وَالْمُدُّ وَالْقِسْطُ كَيْلَانِ شَامِيَّانِ فِي الطَّعَامِ وَالْإِدَامِ، وَقَدْ دُرِسَا بعرف أخر.

[Örfe göre] zengin bir kadına yetecek miktarın fakir bir kadının nafakası gibi olması maruf (örfe uygun) değildir. Nitekim Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Hind'e: «Sana ve çocuğuna örfe uygun olarak yetecek kadarını al» buyurmuştur. [Resûlullah], kadının talebi üzerine Ebû Süfyân'ın durumundaki genişliği/zenginliği bildiğinde onu yetecek miktara (kifâyet) havale etmiştir; ona: 'Senin yetecek miktarına itibar edilmez ve senin için vacip olan şey belirli/takdir edilmiş bir miktardır' dememiş, bilakis onu kendi yetecek miktarı olarak bildiği şeye yönlendirmiş ve bunu belirli bir miktara bağlamamıştır. Ayrıca onların zikrettiği sınırlama (tahdit), tevkîfî bir delile muhtaçtır; oysa ayet bunu gerektirmemektedir. İkinci Mesele- Rivayet edildiğine göre Ömer radıyallâhu anh yeni doğan bebek için yüz dirhem, Osman ise elli dirhem tahsis etmiştir. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: 'Bu farklılığın yılların değişmesine veya yiyecek ve giyecek fiyatlarındaki narh (fiyat takdiri) durumuna göre olması muhtemeldir. Nitekim Muhammed b. Hilâl el-Müzenî'nin rivayet ettiğine göre babası ve ninesi şöyle anlatmışlardır: Ninem Osman'ın yanına gelir giderdi. Osman onu göremeyince ailesine: «Falan kadını niçin göremiyorum?» dedi. Hanımı: «Ey Müminlerin Emîri, bu gece doğum yaptı» deyince Osman ona elli dirhem ile sünbülânî bir şukeyka1 gönderdi. Sonra da: «Bu oğlunun tahsisatı, bu da onun giysisidir; bir yıl geçince bunu yüze çıkarırız» dedi. Ali'ye radıyallâhu anh bir sokağa bırakılmış çocuk (menbûz)2 getirilmiş, o da onun için yüz [dirhem] tahsis etmiştir.' İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: 'Sütten kesilmeden önceki bu tahsisat, âlimlerin ihtilaf ettiği konulardandır. Onlardan kimi bunu ayetin hükmüne dahil olduğu için müstehap görmüş, kimi de ihtiyacının yenilenmesi ve masrafının ortaya çıkması sebebiyle vacip görmüştür; benim benimsediğim görüş de budur. Ancak bunun miktarı, doğum anındaki durumu ile sütten kesilme anındaki durumuna göre değişir. Süfyân b. Vehb rivayet etmiştir ki Ömer bir eline müdd'ü, diğer eline kıst'ı alarak şöyle dedi: «Ben her Müslüman nefis için her ay iki müdd buğday, iki kıst sirke ve iki kıst zeytinyağı tahsis ettim.» Başkası ise şunu eklemiştir: «Ve [şöyle] dedi: Biz her ay tahsisatlarınızı ve rızıklarınızı sizlere bağladık/yürüttük3; kim bunları eksiltirse Allah ona şöyle şöyle yapsın!» diyerek aleyhine beddua etti. Ebü'd-Derdâ şöyle demiştir: «Ömer radıyallâhu anh Muhammed'in sallallâhu aleyhi ve sellem ümmetinde ne kadar çok doğru ve hidayet üzere olan sünnet (uygulama) ihdas etmiştir!» Müdd ve kıst, Şamlıların yiyecek ve katık için kullandıkları iki ölçü birimidir; daha sonra başka bir örfe intikal etmişlerdir (başka ölçülerle karşılanmışlardır).

22373. Metin

فَأَمَّا الْمُدُّ فَدُرِسَ إِلَى الْكَيْلَجَةِ. وَأَمَّا الْقِسْطُ فَدُرِسَ إِلَى الْكَيْلِ، وَلَكِنَّ التَّقْدِيرَ فِيهِ عِنْدَنَا رُبْعَانِ فِي الطَّعَامِ وَثُمُنَانِ فِي الْإِدَامِ. وَأَمَّا الْكِسْوَةُ فَبِقَدْرِ الْعَادَةِ قَمِيصٌ وَسَرَاوِيلُ وَجُبَّةٌ فِي الشِّتَاءِ وَكِسَاءٌ وَإِزَارٌ وَحَصِيرٌ. وَهَذَا الْأَصْلُ، وَيُتَزَيَّدُ بِحَسَبِ الْأَحْوَالِ وَالْعَادَةِ". الثَّالِثَةُ- هَذِهِ الْآيَةُ أَصْلٌ فِي وُجُوبِ النَّفَقَةِ لِلْوَلَدِ عَلَى الْوَالِدِ دُونَ الْأُمِّ، خِلَافًا لِمُحَمَّدِ بْنِ الْمَوَّازِ يَقُولُ: إِنَّهَا عَلَى الْأَبَوَيْنِ عَلَى قَدْرِ الْمِيرَاثِ. ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَلَعَلَّ مُحَمَّدًا أَرَادَ أَنَّهَا عَلَى الْأُمِّ عِنْدَ عَدَمِ الْأَبِ. وَفِي الْبُخَارِيِّ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ (تَقُولُ لَكَ الْمَرْأَةُ أَنْفِقْ عَلَيَّ وَإِلَّا فَطَلِّقْنِي وَيَقُولُ لَكَ الْعَبْدُ أَنْفِقْ عَلَيَّ وَاسْتَعْمِلْنِي وَيَقُولُ لَكَ وَلَدُكَ أَنْفِقْ عَلَيَّ إِلَى مَنْ تَكِلُنِي) فَقَدْ تَعَاضَدَ الْقُرْآنُ وَالسُّنَّةُ وَتَوَارَدَا فِي شِرْعَةٍ وَاحِدَةٍ. الرَّابِعَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْساً إِلَّا مَا آتَاهَا أَيْ لَا يُكَلِّفُ الْفَقِيرَ مِثْلَ مَا يُكَلِّفُ الْغَنِيَّ. سَيَجْعَلُ اللَّهُ بَعْدَ عُسْرٍ يُسْراً أَيْ بعد الضيق غنى، وبعد الشدة سعة.

Müdd'e gelince keyleceye, kıst ise keyle dönüşmüştür. Fakat bizde bunun takdiri yiyecekte iki rub', katıkta ise iki sümündür. Giyime gelince; örfe göre bir gömlek, şalvar, kışın bir cübbe, bir örtü, bir izâr ve bir hasırdır. Asıl olan budur; hallere ve örfe göre artırılır.” Üçüncü Mesele- Bu ayet, nafakanın anneye değil de babaya vacip olduğu hususunda bir asıldır; Muhammed b. el-Mevvâz'ın: “Nafaka, miras payları nispetinde her iki ebeveynin üzerinedir” görüşünün aksinedir. İbnü'l-Arabî: “Muhammed belki de babanın bulunmadığı durumda annenin üzerine olduğunu kastetmiştir” demiştir. Buhârî'de Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet edilmiştir: { تَقُولُ لَكَ الْمَرْأَةُ أَنْفِقْ عَلَيَّ وَإِلَّا فَطَلِّقْنِي وَيَقُولُ لَكَ الْعَبْدُ أَنْفِقْ عَلَيَّ وَاسْتَعْمِلْنِي وَيَقُولُ لَكَ وَلَدُكَ أَنْفِقْ عَلَيَّ إِلَى مَنْ تَكِلُنِي } “Kadın sana: 'Bana nafaka ver, yoksa beni boşa' der. Köle sana: 'Bana nafaka ver ve beni çalıştır' der. Çocuğun da sana: 'Bana nafaka ver, beni kime bırakıyorsun?' der.” Böylece Kur'an ve Sünnet birbirini desteklemiş ve aynı şeriat hükmünde birleşmişlerdir. Dördüncü Mesele- Yüce Allah'ın: { لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْساً إِلَّا مَا آتَاهَا } “Allah, hiç kimseye ona verdiğinden fazlasını yüklemez” buyruğu: Yani fakiri, zengine yüklediği gibi mükellef kılmaz. { سَيَجْعَلُ اللَّهُ بَعْدَ عُسْرٍ يُسْراً } “Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylık sağlayacaktır” buyruğu: Yani darlıktan sonra zenginlik, sıkıntıdan sonra genişlik verecektir.

22374. Metin

[سورة الطلاق (٦٥): الآيات ٨ الى ١١]

[Talâk Sûresi (65): Âyetler 8-11]

22375. Metin

وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ عَتَتْ عَنْ أَمْرِ رَبِّها وَرُسُلِهِ فَحاسَبْناها حِساباً شَدِيداً وَعَذَّبْناها عَذاباً نُكْراً (٨) فَذاقَتْ وَبالَ أَمْرِها وَكانَ عاقِبَةُ أَمْرِها خُسْراً (٩) أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ عَذاباً شَدِيداً فَاتَّقُوا اللَّهَ يَا أُولِي الْأَلْبابِ الَّذِينَ آمَنُوا قَدْ أَنْزَلَ اللَّهُ إِلَيْكُمْ ذِكْراً (١٠) رَسُولاً يَتْلُوا عَلَيْكُمْ آياتِ اللَّهِ مُبَيِّناتٍ لِيُخْرِجَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ مِنَ الظُّلُماتِ إِلَى النُّورِ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَيَعْمَلْ صالِحاً يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ خالِدِينَ فِيها أَبَداً قَدْ أَحْسَنَ اللَّهُ لَهُ رِزْقاً (١١)

{ وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ عَتَتْ عَنْ أَمْرِ رَبِّها وَرُسُلِهِ فَحاسَبْناها حِساباً شَدِيداً وَعَذَّبْناها عَذاباً نُكْراً (٨) فَذاقَتْ وَبالَ أَمْرِها وَكانَ عاقِبَةُ أَمْرِها خُسْراً (٩) أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ عَذاباً شَدِيداً فَاتَّقُوا اللَّهَ يَا أُولِي الْأَلْبابِ الَّذِينَ آمَنُوا قَدْ أَنْزَلَ اللَّهُ إِلَيْكُمْ ذِكْراً (١٠) رَسُولاً يَتْلُوا عَلَيْكُمْ آياتِ اللَّهِ مُبَيِّناتٍ لِيُخْرِجَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ مِنَ الظُّلُماتِ إِلَى النُّورِ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَيَعْمَلْ صالِحاً يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ خالِدِينَ فِيها أَبَداً قَدْ أَحْسَنَ اللَّهُ لَهُ رِزْقاً (١١) } “Rabbinin ve O'nun elçilerinin emrinden çıkıp azmış nice memleketler vardır ki, biz onları çetin bir hesaba çektik ve onları görülmedik bir azapla cezalandırdık. (8) Böylece [o memleket] yaptığının vebalini tattı ve işinin sonu bir hüsran oldu. (9) Allah onlar için şiddetli bir azap hazırlamıştır. O halde ey iman etmiş olan akıl sahipleri, Allah'tan korkun! Doğrusu Allah size bir zikir (öğüt/Kur'an) indirmiştir; (10) İman edip salih ameller işleyenleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için Allah'ın açıklayıcı ayetlerini size okuyan bir peygamber [göndermiştir]. Kim Allah'a iman eder ve salih amel işlerse, [Allah] onu altından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere koyar. Gerçekten Allah ona ne güzel bir rızık ihsan etmiştir! (11)”

22376. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ) لَمَّا ذَكَرَ الْأَحْكَامَ ذَكَرَ وَحَذَّرَ مُخَالَفَةَ الْأَمْرِ، وَذَكَرَ عُتُوَّ قَوْمٍ وَحُلُولَ الْعَذَابِ بِهِمْ. وَقَدْ مَضَى الْقَوْلُ فِي كَأَيِّنْ فِي" آلِ عِمْرَانَ" «١» وَالْحَمْدُ لِلَّهِ. (عَتَتْ عَنْ أَمْرِ رَبِّها) أَيْ عَصَتْ، يَعْنِي الْقَرْيَةَ وَالْمُرَادُ أَهْلُهَا. (فَحاسَبْناها حِساباً شَدِيداً) أَيْ جَازَيْنَاهَا بِالْعَذَابِ فِي الدُّنْيَا (وَعَذَّبْناها عَذاباً نُكْراً) فِي الْآخِرَةِ. وَقِيلَ: فِي الْكَلَامِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ، فَعَذَّبْنَاهَا عَذَابًا نُكْرًا فِي الدُّنْيَا بِالْجُوعِ وَالْقَحْطِ وَالسَّيْفِ وَالْخَسْفِ وَالْمَسْخِ وَسَائِرِ الْمَصَائِبِ، وَحَاسَبْنَاهَا فِي الْآخِرَةِ حِسَابًا شَدِيدًا. وَالنُّكْرُ: المنكر. وقرى مخففا ومثقلا، وقد مضى في سور" الْكَهْفِ" «٢». (فَذاقَتْ وَبالَ أَمْرِها) أَيْ عَاقِبَةَ كُفْرِهَا (وَكانَ عاقِبَةُ أَمْرِها خُسْراً) أَيْ هَلَاكًا فِي الدنيا بما ذكرنا، والآخرة بجهنم. وجئ بِلَفْظِ الْمَاضِي كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَنادى أَصْحابُ الْجَنَّةِ أَصْحابَ النَّارِ «٣» [الأعراف: ٤٤] وَنَحْوِ ذَلِكَ، لِأَنَّ الْمُنْتَظَرَ مِنْ وَعْدِ اللَّهِ وَوَعِيدِهِ مُلْقًى فِي الْحَقِيقَةِ، وَمَا هُوَ كَائِنٌ فَكَأَنْ قَدْ. (أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ عَذاباً شَدِيداً) بَيَّنَ ذَلِكَ الْخُسْرَ وَأَنَّهُ عَذَابُ جَهَنَّمَ فِي الْآخِرَةِ. (فَاتَّقُوا اللَّهَ يَا أُولِي الْأَلْبابِ) أَيِ الْعُقُولِ. (الَّذِينَ آمَنُوا) بَدَلٌ مِنْ أُولِي الْأَلْبابِ أَوْ نَعْتٌ لَهُمْ، أَيْ يَا أُولِي الْأَلْبَابِ الَّذِينَ آمَنْتُمْ بِاللَّهِ اتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكُمُ الْقُرْآنَ، أَيْ خَافُوهُ وَاعْمَلُوا بِطَاعَتِهِ وَانْتَهُوا عَنْ مَعَاصِيهِ. وَقَدْ تَقَدَّمَ. (رَسُولًا) قَالَ الزَّجَّاجُ: إِنْزَالُ الذِّكْرِ دَلِيلٌ عَلَى إِضْمَارِ أَرْسَلَ، أَيْ أَنْزَلَ إِلَيْكُمْ قُرْآنًا وَأَرْسَلَ رَسُولًا. وَقِيلَ: إِنَّ الْمَعْنَى قَدْ أَنْزَلَ اللَّهُ إِلَيْكُمْ صَاحِبَ ذِكْرٍ رسولا، رَسُولًا نَعْتٌ لِلذِّكْرِ عَلَى تَقْدِيرِ حَذْفِ الْمُضَافِ. وَقِيلَ: إِنَّ رَسُولًا مَعْمُولٌ لِلذِّكْرِ لِأَنَّهُ مَصْدَرٌ، وَالتَّقْدِيرُ: قَدْ أَنْزَلَ اللَّهُ إِلَيْكُمْ أَنْ ذَكَرَ رَسُولًا. وَيَكُونُ ذِكْرُهُ الرَّسُولَ قَوْلَهُ:" مُحَمَّدٌ رَسُولُ الله" [الفتح: ٢٩]. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ رَسُولًا بَدَلٌ مِنْ ذِكْرٍ، عَلَى أَنْ يَكُونَ رَسُولًا بِمَعْنَى رِسَالَةٍ، أَوْ عَلَى أَنْ يَكُونَ عَلَى بَابِهِ وَيَكُونَ مَحْمُولًا عَلَى الْمَعْنَى، كَأَنَّهُ قَالَ: قَدْ أَظْهَرَ اللَّهُ لَكُمْ ذِكْرًا رَسُولًا، فَيَكُونُ مِنْ بَابِ بَدَلِ الشَّيْءِ مِنَ الشَّيْءِ وَهُوَ هُوَ. وَيَجُوزُ أَنْ يَنْتَصِبَ رَسُولًا عَلَى الْإِغْرَاءِ كَأَنَّهُ قَالَ: اتَّبِعُوا رَسُولًا. وَقِيلَ: الذِّكْرُ هُنَا الشَّرَفُ، نَحْوَ قَوْلِهِ تعالى:

Yüce Allah'ın: { وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ } “Nice belde vardır ki...” buyruğu: [Yüce Allah], hükümleri zikredince emrine muhalefet etmekten de sakındırdı; bir kavmin azgınlığını ve başlarına gelen azabı zikretti. { كَأَيِّنْ } kelimesine dair açıklama Âl-i İmrân [sûresinde]1 geçmişti, Allah'a hamdolsun. { عَتَتْ عَنْ أَمْرِ رَبِّها } “Rabbinin emrinden uzaklaşıp azgınlık etti” yani isyan etti. Belde kastedilmektedir; ancak murad edilen onun halkıdır. { فَحاسَبْناها حِساباً شَدِيداً } “Biz de onu çetin bir hesaba çektik” yani dünyada azap ile cezalandırdık, { وَعَذَّبْناها عَذاباً نُكْراً } “ve onu görülmedik feci bir azap ile cezalandırdık” [yani] ahirette. Şöyle de denilmiştir: Sözde bir takdim ve tehir (yer değiştirme) vardır; dünyada açlık, kıtlık, kılıç, yere batma, şekil değiştirme (mesh) ve diğer musibetlerle feci bir azaba uğrattık, ahirette de çetin bir hesaba çektik. Nükr (نُكْر), münker (feci, dehşetli) demektir. [Kaf harfi] hafifletilerek (nükr) ve ağırlaştırılarak (nükür) okunmuştur. Buna dair açıklama Kehf sûresinde2 geçmişti. { فَذاقَتْ وَبالَ أَمْرِها } “Böylece o, işinin vebalini tattı” yani küfrünün akıbetini [tattı]. { وَكانَ عاقِبَةُ أَمْرِها خُسْراً } “ve işinin sonu hüsran oldu” yani dünyada zikrettiğimiz şeylerle helak, ahirette de cehennem oldu. Yüce Allah'ın: { وَنادى أَصْحابُ الْجَنَّةِ أَصْحابَ النَّارِ } [el-A'râf: 44]3 “Cennet ehli, cehennem ehline seslendi” buyruğunda ve benzerlerinde olduğu gibi geçmiş zaman kipiyle gelmiştir. Çünkü Allah'ın vaad ve tehdidinden beklenen şey hakikatte gerçekleşmiş gibidir ve vuku bulacak olan şey sanki çoktan vuku bulmuştur. { أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ عَذاباً شَدِيداً } “Allah onlar için şiddetli bir azap hazırlamıştır” buyruğuyla söz konusu hüsranı açıklamış ve bunun ahiretteki cehennem azabı olduğunu beyan etmiştir. { فَاتَّقُوا اللَّهَ يَا أُولِي الْأَلْبابِ } “O halde ey akıl sahipleri, Allah'tan korkun!” yani ey akıllılar. { الَّذِينَ آمَنُوا } “İman etmiş olan [akıl sahipleri]!” buyruğu { أُولِي الْأَلْبابِ } ifadesinden bedel yahut onların sıfatıdır. Yani: Ey Allah'a iman eden akıl sahipleri! Size Kur'an'ı indiren Allah'tan korkun; yani O'ndan sakının, O'na itaatle amel edin ve O'na isyandan vazgeçin. [Buna dair açıklama] daha önce geçmişti. { رَسُولاً } “Bir peygamber...” buyruğuna dair ez-Zeccâc şöyle demiştir: Zikrin indirilmesi ifadesi, “gönderdi” fiilinin gizlendiğine (takdir edildiğine) delalet eder. Yani: “Size bir Kur'an indirdi ve bir peygamber gönderdi.” Şöyle de denilmiştir: Anlam, “Allah size bir zikir sahibini, bir elçiyi indirmiştir/göndermiştir” şeklindedir. { رَسُولاً } kelimesi, muzâfın hazfedildiği takdiri üzerinden zikrin sıfatıdır. Şöyle de denilmiştir: { رَسُولاً } kelimesi masdar olduğu için zikir kelimesinin ma‘mûlüdür (nesnesidir). Takdiri şöyledir: “Allah, bir peygamberi zikretmeyi size indirmiştir.” Allah'ın peygamberi zikretmesi ise: “Muhammed Allah'ın elçisidir” [el-Fetih: 29] buyruğudur. { رَسُولاً } kelimesinin “risalet (elçilik/mesaj)” anlamında olması üzere { ذِكْر } kelimesinden bedel olması da caizdir; yahut kendi asıl anlamında olup manaya hamledilmiş olması da caizdir; sanki şöyle demiştir: “Allah size bir zikir, bir elçi izhar etmiştir.” Bu durumda aynı şeyin aynı şeyden bedel olması (bedel-i küll) kabilinden olur. { رَسُولاً } kelimesinin teşvik (iğrâ) üzere mansub olması da caizdir; sanki: “Bir peygambere uyun” demiş gibidir. Şöyle de denilmiştir: Buradaki zikir, şeref demektir; nitekim Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi:

22377. Metin

لَقَدْ أَنْزَلْنا إِلَيْكُمْ كِتاباً فِيهِ ذِكْرُكُمْ «١» [الأنبياء: ١٠]، وقوله تعالى: وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَ [الزخرف: «٢» [٤٤)، ثُمَّ بَيَّنَ هَذَا الشَّرَفَ، فَقَالَ: رَسُولًا. وَالْأَكْثَرُ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ بِالرَّسُولِ هُنَا مُحَمَّدٌ ﷺ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: هُوَ جِبْرِيلُ، فيكونان جميعا منزلين. (يَتْلُوا عَلَيْكُمْ آياتِ اللَّهِ) نعت لرسول. وآياتِ اللَّهِ الْقُرْآنَ. (مُبَيِّناتٍ) قِرَاءَةُ الْعَامَّةِ بِفَتْحِ الْيَاءِ، أَيْ بَيَّنَهَا اللَّهُ. وَقَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ وَحَفْصٌ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ بِكَسْرِهَا، أَيْ يُبَيِّنُ لَكُمْ مَا تَحْتَاجُونَ إِلَيْهِ مِنَ الْأَحْكَامِ. وَالْأَوْلَى قِرَاءَةُ ابْنِ عَبَّاسٍ وَاخْتِيَارِ أَبِي عُبَيْدٍ وَأَبِي حَاتِمٍ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى: قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْآياتِ [الحديد: ١٧]. (لِيُخْرِجَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ) أَيْ مَنْ سَبَقَ لَهُ ذَلِكَ فِي عِلْمِ اللَّهِ. (مِنَ الظُّلُماتِ) أَيْ مِنَ الْكُفْرِ. (إِلَى النُّورِ) الْهُدَى وَالْإِيمَانِ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: نَزَلَتْ فِي مُؤْمِنِي أَهْلِ الْكِتَابِ. وَأَضَافَ الْإِخْرَاجَ إِلَى الرَّسُولِ لِأَنَّ الْإِيمَانَ يَحْصُلُ مِنْهُ بِطَاعَتِهِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَيَعْمَلْ صالِحاً يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ). قَرَأَ نَافِعٌ وَابْنُ عَامِرٍ بِالنُّونِ، وَالْبَاقُونَ بِالْيَاءِ. (قَدْ أَحْسَنَ اللَّهُ لَهُ رِزْقاً) أَيْ وَسَّعَ اللَّهُ لَهُ فِي الْجَنَّاتِ.

{ لَقَدْ أَنْزَلْنا إِلَيْكُمْ كِتاباً فِيهِ ذِكْرُكُمْ } «١» [el-Enbiyâ: 10] “Andolsun, size içinde şerefiniz/öğüdünüz bulunan bir kitap indirdik” ve Yüce Allah'ın: { وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَ } [ez-Zuhruf: «٢» [44)] “Şüphesiz o [Kur'an], senin ve kavmin için bir şereftir” buyruklarında olduğu gibi. Sonra bu şerefi açıklayarak: { رَسُولاً } “Bir peygamber” buyurdu. Çoğunluğun görüşüne göre buradaki peygamberden kasıt Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'dir. el-Kelbî ise: “O Cebrâil'dir, bu takdirde her ikisi de indirilmiş olur” demiştir. { يَتْلُوا عَلَيْكُمْ آياتِ اللَّهِ } “Allah'ın ayetlerini size okuyan” ifadesi 'resûl'ün sıfatıdır. Allah'ın ayetleri ise Kur'an'dır. { مُبَيِّناتٍ } “Açıklayıcı olarak” genel kıraat yâ harfinin fethası iledir (mübeyyenâtin); yani Allah onları açıklamıştır. İbn Âmir, Hafs, Hamza ve el-Kisâî ise kesresi ile (mübeyyinâtin) okumuşlardır; yani muhtaç olduğunuz hükümleri size açıklar. İbn Abbâs'ın kıraati ile Ebû Ubeyd ve Ebû Hâtim'in tercihi olan [birinci kıraat] daha evladır; çünkü Yüce Allah: { قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْآياتِ } [el-Hadîd: 17] “Ayetleri size açıkladık” buyurmuştur. { لِيُخْرِجَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ } “İman edip salih ameller işleyenleri çıkarmak için” yani Allah'ın ilminde bu kendisi için önceden takdir edilmiş kimseleri. { مِنَ الظُّلُماتِ } “Karanlıklardan” yani küfürden, { إِلَى النُّورِ } “Aydınlığa” hidayet ve imana [çıkarmak için]. İbn Abbâs: “Ehl-i Kitap'tan iman edenler hakkında indi” demiştir. Çıkarma fiili Peygamber'e nispet edilmiştir, çünkü iman ona itaatle elde edilir. Yüce Allah'ın: { وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَيَعْمَلْ صالِحاً يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ } “Kim Allah'a iman eder ve salih amel işlerse, onu altından ırmaklar akan cennetlere koyar” buyruğu: Nâfi' ve İbn Âmir nûn ile (nüdhılhu), diğerleri ise yâ ile (yüdhılhu) okumuşlardır. { قَدْ أَحْسَنَ اللَّهُ لَهُ رِزْقاً } “Gerçekten Allah ona ne güzel bir rızık ihsan etmiştir” yani Allah cennetlerde onun [rızkını] genişletmiştir.

22378. Metin

[سورة الطلاق (٦٥): آية ١٢]

[Talâk Sûresi (65): Âyet 12]

22379. Metin

اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَماواتٍ وَمِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ يَتَنَزَّلُ الْأَمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْماً (١٢)

{ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَماواتٍ وَمِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ يَتَنَزَّلُ الْأَمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْماً (١٢) } “Yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratan Allah'tır. Allah'ın her şeye gücünün yettiğini ve Allah'ın ilmiyle her şeyi kuşattığını bilesiniz diye emir bunlar arasında inip durur. (12)”

22380. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَماواتٍ وَمِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ) دَلَّ عَلَى كَمَالِ قُدْرَتِهِ وَأَنَّهُ يَقْدِرُ عَلَى الْبَعْثِ وَالْمُحَاسَبَةِ. وَلَا خِلَافَ فِي السَّمَوَاتِ أَنَّهَا سَبْعٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ، دَلَّ عَلَى ذَلِكَ حَدِيثُ الْإِسْرَاءِ «٣» وَغَيْرُهُ. ثُمَّ قَالَ: وَمِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ يَعْنِي سَبْعًا. وَاخْتُلِفَ فِيهِنَّ عَلَى قَوْلَيْنِ: أَحَدُهُمَا- وَهُوَ قَوْلُ الْجُمْهُورِ- أَنَّهَا سَبْعُ أَرَضِينَ طباقا بعضها فوق بعض،

Yüce Allah'ın: { اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَماواتٍ وَمِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ } “Yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratan Allah'tır”1 buyruğu, O'nun kudretinin kemaline ve yeniden diriltmeye [ba's] ve hesaba çekmeye güç yetirdiğine delalet etmektedir. Göklerin birbiri üstünde yedi [kat] olduğu hususunda hiçbir ihtilaf yoktur; buna İsrâ hadisi3 ve diğer deliller işaret etmiştir. Daha sonra: { وَمِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ } “Yerden de bir o kadarını”2 yani yedi [yer yarattığını] buyurmuştur. Bunlar hakkında iki farklı görüş ileri sürülmüştür: Birincisi -ki cumhurun görüşüdür- bunların birbiri üstünde tabakalar halinde yedi yer olduğudur,

22381. Metin

بَيْنَ كُلِّ أَرْضٍ وَأَرْضٍ مَسَافَةٌ كَمَا بَيْنَ السَّمَاءِ وَالسَّمَاءِ، وَفِي كُلِّ أَرْضٍ سُكَّانٌ مِنْ خَلْقِ اللَّهِ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: وَمِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ أَيْ سَبْعًا مِنَ الْأَرَضِينَ، وَلَكِنَّهَا مُطْبَقَةٌ بَعْضُهَا عَلَى بَعْضٍ مِنْ غَيْرِ فُتُوقٍ بِخِلَافِ السَّمَوَاتِ. وَالْأَوَّلُ أَصَحُّ، لِأَنَّ الْأَخْبَارَ دَالَّةٌ عَلَيْهِ فِي التِّرْمِذِيِّ وَالنَّسَائِيِّ وَغَيْرِهِمَا. وَقَدْ مَضَى ذَلِكَ مُبَيَّنًا فِي" الْبَقَرَةِ" «١». وَقَدْ خَرَّجَ أَبُو نُعَيْمٍ قَالَ: حدثنا محمد ابن عَلِيِّ بْنِ حُبَيْشٍ قَالَ: حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ إِسْحَاقَ السَّرَّاجُ، (ح) «٢» وَحَدَّثَنَا أَبُو مُحَمَّدِ «٣» بْنُ حِبَّانَ قَالَ: حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ نَاجِيَةَ قَالَ: حَدَّثَنَا سُوَيْدُ بْنُ سَعِيدٍ قال حدثنا حفص ابن مَيْسَرَةَ عَنْ مُوسَى بْنِ عُقْبَةَ عَنْ عَطَاءِ بْنِ أَبِي مَرْوَانَ عَنْ أَبِيهِ أَنَّ كَعْبًا حَلَفَ لَهُ بِالَّذِي فَلَقَ الْبَحْرَ لِمُوسَى أَنَّ صُهَيْبًا حَدَّثَهُ أَنَّ مُحَمَّدًا ﷺ لَمْ يَرَ قَرْيَةً يُرِيدُ دُخُولَهَا إِلَّا قَالَ حِينَ يَرَاهَا: (اللَّهُمَّ رَبَّ السَّمَوَاتِ السَّبْعِ وَمَا أَظْلَلْنَ وَرَبَّ الْأَرَضِينَ السَّبْعِ وَمَا أَقْلَلْنَ وَرَبَّ الشَّيَاطِينِ وَمَا أَضْلَلْنَ وَرَبَّ الرِّيَاحِ وَمَا أَذْرَيْنَ إِنَّا نَسْأَلُكَ خَيْرَ هَذِهِ الْقَرْيَةِ وَخَيْرَ أَهْلِهَا وَنَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّهَا وَشَرِّ أَهْلِهَا وَشَرِّ مَا فِيهَا (. قَالَ أَبُو نُعَيْمٍ: هَذَا حديث ثابت من حديث موسى ابن عُقْبَةَ تَفَرَّدَ بِهِ عَنْ عَطَاءٍ. رَوَى عَنْهُ ابْنُ أَبِي الزِّنَادِ وَغَيْرُهُ. وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عن سعيد ابن زَيْدٍ قَالَ: سَمِعْتُ النَّبِيَّ ﷺ يَقُولُ: (مَنْ أَخَذَ شِبْرًا مِنَ الْأَرْضِ ظُلْمًا فَإِنَّهُ يُطَوَّقُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ سَبْعِ أَرَضِينَ) وَمِثْلُهُ حَدِيثُ عَائِشَةَ، وَأَبْيَنُ مِنْهُمَا حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (لَا يَأْخُذُ أَحَدٌ شِبْرًا مِنَ الْأَرْضِ بِغَيْرِ حَقِّهِ إِلَّا طَوَّقَهُ اللَّهُ إِلَى سَبْعِ أَرَضِينَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ). قَالَ الْمَاوَرْدِيُّ: وَعَلَى أَنَّهَا سَبْعُ أَرَضِينَ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ تَخْتَصُّ دَعْوَةُ أَهْلِ الْإِسْلَامِ بِأَهْلِ الْأَرْضِ الْعُلْيَا، وَلَا تَلْزَمُ مَنْ فِي «٤» غَيْرِهَا مِنَ الْأَرَضِينَ وَإِنْ كَانَ فِيهَا مَنْ يَعْقِلُ مِنْ خَلْقٍ مُمَيِّزٍ. وَفِي مُشَاهَدَتِهِمُ السَّمَاءَ وَاسْتِمْدَادِهِمُ الضَّوْءَ مِنْهَا قَوْلَانِ: أَحَدُهُمَا- أَنَّهُمْ يُشَاهِدُونَ السَّمَاءَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ مِنْ أَرْضِهِمْ وَيَسْتَمِدُّونَ الضِّيَاءَ مِنْهَا. وَهَذَا قَوْلُ مَنْ جَعَلَ الْأَرْضَ مَبْسُوطَةً. وَالْقَوْلُ الثَّانِي- أنهم لا يشاهدون السماء،

[Birincisi:] Her bir yer ile diğer yer arasında, gökle gök arasındaki mesafe gibi bir mesafe vardır ve her bir yerde Allah'ın yarattıklarından sakinler bulunmaktadır. ed-Dahhâk ise şöyle demiştir: { وَمِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ } yani yedi yer [tabakasıdır]; fakat bunlar göklerin aksine aralarında açıklıklar/boşluklar bulunmaksızın birbiri üzerine bitişiktir. Birinci [görüş] daha sahihtir; çünkü Tirmizî, Nesâî ve diğer eserlerdeki rivayetler buna delalet etmektedir. Bu husus 'el-Bakara' [suresinde] açıklanmış olarak geçmişti.1 Ebû Nuaym tahric edip dedi ki: Bize Muhammed b. Ali b. Hubeyş anlattı, dedi ki: Bize İsmâil b. İshâk es-Serrâc anlattı; (h)2 ve bize Ebû Muhammed3 b. Hibbân anlattı, dedi ki: Bize Abdullah b. Muhammed b. Nâciye anlattı, dedi ki: Bize Süveyd b. Saîd anlattı, dedi ki: Bize Hafs b. Meysere, Mûsâ b. Ukbe'den, o Atâ b. Ebî Mervân'dan, o babasından anlattı ki Ka'b, Mûsâ için denizi yaran [Allah]'a yemin ederek Süheyb'in kendisine şunu anlattığını söyledi: Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem girmek istediği bir beldeyi gördüğünde mutlaka onu gördüğü anda şöyle derdi: « اللَّهُمَّ رَبَّ السَّمَوَاتِ السَّبْعِ وَمَا أَظْلَلْنَ وَرَبَّ الْأَرَضِينَ السَّبْعِ وَمَا أَقْلَلْنَ وَرَبَّ الشَّيَاطِينِ وَمَا أَضْلَلْنَ وَرَبَّ الرِّيَاحِ وَمَا أَذْرَيْنَ إِنَّا نَسْأَلُكَ خَيْرَ هَذِهِ الْقَرْيَةِ وَخَيْرَ أَهْلِهَا وَنَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّهَا وَشَرِّ أَهْلِهَا وَشَرِّ مَا فِيهَا » «Allah'ım! Yedi göğün ve gölgelediklerinin Rabbi, yedi yerin ve taşıdıklarının Rabbi, şeytanların ve saptırdıklarının Rabbi, rüzgârların ve savurduklarının Rabbi! Senden bu beldenin hayrını ve halkının hayrını dileriz; onun şerrinden, halkının şerrinden ve içindekilerin şerrinden de Sana sığınırız.» Ebû Nuaym dedi ki: Bu, Mûsâ b. Ukbe'nin rivayetinden sabit bir hadistir; bunu Atâ'dan rivayette tek kalmıştır. Ondan da İbn Ebî'z-Zinâd ve başkaları rivayet etmiştir. Sahîh-i Müslim'de Saîd b. Zeyd'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken işittim: « مَنْ أَخَذَ شِبْرًا مِنَ الْأَرْضِ ظُلْمًا فَإِنَّهُ يُطَوَّقُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ سَبْعِ أَرَضِينَ » «Kim haksız yere bir karış toprak alırsa kıyamet gününde o [toprak] yedi kat yerden [alınıp] onun boynuna dolanır.» Âişe'nin hadisi de bunun gibidir. Bu ikisinden daha açık olanı ise Ebû Hüreyre'nin hadisidir; o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: « لَا يَأْخُذُ أَحَدٌ شِبْرًا مِنَ الْأَرْضِ بِغَيْرِ حَقِّهِ إِلَّا طَوَّقَهُ اللَّهُ إِلَى سَبْعِ أَرَضِينَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ » «Kim haksız yere bir karış toprak alırsa Allah kıyamet gününde onu yedi kat yere kadar boynuna dolar.» el-Mâverdî şöyle demiştir: Bunların birbiri üzerinde yedi yer tabakası olduğu kabulüne göre İslâm ehlinin daveti en üstteki yer halkına mahsustur; diğer yer tabakalarında bulunanları4 -orada temyiz gücüne sahip akıllı varlıklar bulunsa bile- bağlamaz. Onların semayı görmeleri ve ondan ışık almaları hususunda iki görüş vardır: Birincisi: Onlar kendi yerlerinin her bir tarafından semayı görürler ve aydınlığı ondan alırlar. Bu, yeryüzünü düz kabul edenlerin görüşüdür. İkinci görüş: Onlar semayı görmezler,

22382. Metin

وَأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى خَلَقَ لَهُمْ ضِيَاءً يَسْتَمِدُّونَهُ. وَهَذَا قَوْلُ مَنْ جَعَلَ الْأَرْضَ كَالْكُرَةِ. وَفِي الْآيَةِ قَوْلٌ ثَالِثٌ حَكَاهُ الْكَلْبِيُّ عَنْ أَبِي صَالِحٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهَا سَبْعُ أَرَضِينَ مُنْبَسِطَةٍ، لَيْسَ: بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ، تُفَرِّقُ بَيْنَهَا الْبِحَارُ وَتُظِلُّ جَمِيعَهَمُ السَّمَاءُ. فَعَلَى هَذَا إِنْ لَمْ يَكُنْ لِأَحَدٍ مِنْ أَهْلِ الْأَرْضِ وُصُولٌ إِلَى أَرْضٍ أُخْرَى اخْتَصَّتْ دَعْوَةُ الْإِسْلَامِ بِأَهْلِ هَذِهِ الْأَرْضِ، وَإِنْ كَانَ لِقَوْمٍ مِنْهُمْ وُصُولٌ إِلَى أَرْضٍ أُخْرَى احْتَمَلَ أَنْ تَلْزَمَهُمْ دَعْوَةُ الْإِسْلَامِ عِنْدَ إِمْكَانِ الْوُصُولِ إِلَيْهِمْ، لِأَنَّ فَصْلَ الْبِحَارِ إِذَا أَمْكَنَ سُلُوكُهَا لَا يَمْنَعُ مِنْ لُزُومِ مَا عَمَّ حُكْمُهُ، وَاحْتَمَلَ أَلَّا تَلْزَمَهُمْ دَعْوَةُ الْإِسْلَامِ لِأَنَّهَا لَوْ لَزِمَتْهُمْ لَكَانَ النَّصُّ بِهَا وَارِدًا، وَلَكَانَ ﷺ بِهَا مَأْمُورًا. وَاللَّهُ أَعْلَمُ مَا اسْتَأْثَرَ بِعِلْمِهِ، وَصَوَابِ مَا اشْتَبَهَ عَلَى خَلْقِهِ. ثُمَّ قَالَ: (يَتَنَزَّلُ الْأَمْرُ بَيْنَهُنَّ) قَالَ مُجَاهِدٌ: يَتَنَزَّلُ الْأَمْرُ مِنَ السَّمَوَاتِ السَّبْعِ إِلَى الْأَرَضِينَ السَّبْعِ. وَقَالَ الْحَسَنُ: بَيْنَ كُلِّ سَمَاءَيْنِ أَرْضٌ وَأَمْرٌ. وَالْأَمْرُ هُنَا الْوَحْيُ، فِي قَوْلِ مُقَاتِلٍ وَغَيْرِهِ. وَعَلَيْهِ فَيَكُونُ قَوْلُهُ: بَيْنَهُنَّ إِشَارَةٌ إِلَى بَيْنَ هَذِهِ الْأَرْضِ الْعُلْيَا الَّتِي، هِيَ أَدْنَاهَا وَبَيْنَ السَّمَاءِ السَّابِعَةِ الَّتِي هِيَ أَعْلَاهَا. وَقِيلَ: الْأَمْرُ الْقَضَاءُ وَالْقَدَرُ. وَهُوَ قَوْلُ الْأَكْثَرِينَ. فَعَلَى هَذَا يَكُونُ الْمُرَادُ بِقَوْلِهِ تَعَالَى: بَيْنَهُنَّ إِشَارَةٌ إِلَى مَا بَيْنَ الْأَرْضِ السُّفْلَى الَّتِي هِيَ أَقْصَاهَا وَبَيْنَ السَّمَاءِ السَّابِعَةِ الَّتِي هِيَ أَعْلَاهَا. وَقِيلَ: يَتَنَزَّلُ الْأَمْرُ بَيْنَهُنَّ بِحَيَاةِ بَعْضٍ وَمَوْتِ بَعْضٍ وَغِنَى قَوْمٍ وَفَقْرِ قَوْمٍ. وَقِيلَ: هُوَ مَا يُدَبِّرُ فِيهِنَّ مِنْ عَجِيبِ تَدْبِيرِهِ، فَيُنَزِّلُ الْمَطَرَ وَيُخْرِجُ النَّبَاتَ وَيَأْتِي بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ، وَالصَّيْفِ وَالشِّتَاءِ، وَيَخْلُقُ الْحَيَوَانَاتِ عَلَى اخْتِلَافِ أَنْوَاعِهَا وَهَيْئَاتِهَا، فَيَنْقُلُهُمْ مِنْ حَالٍ إِلَى حَالٍ. قَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: وَهَذَا عَلَى مَجَالِ اللُّغَةِ وَاتِّسَاعِهَا، كَمَا يُقَالُ لِلْمَوْتِ: أَمْرُ اللَّهِ، وَلِلرِّيحِ وَالسَّحَابِ وَنَحْوِهَا. (لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ) يَعْنِي أَنَّ مَنْ قَدَرَ عَلَى هَذَا الْمُلْكِ الْعَظِيمِ فَهُوَ عَلَى مَا بَيْنَهُمَا مِنْ خَلْقِهِ أَقْدَرُ، وَمِنَ الْعَفْوِ وَالِانْتِقَامِ أَمْكَنُ، وَإِنِ اسْتَوَى كُلُّ ذَلِكَ، فِي مَقْدُورِهِ وَمُكْنَتِهِ «١». (وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْماً) فلا يخرج شي عَنْ عِلْمِهِ وَقُدْرَتِهِ. وَنَصَبَ عِلْماً عَلَى الْمَصْدَرِ الْمُؤَكَّدِ، لِأَنَّ أَحاطَ بِمَعْنَى عَلِمَ. وَقِيلَ: بِمَعْنَى وَأَنَّ اللَّهَ أَحَاطَ إِحَاطَةً عِلْمًا. (خُتِمَتِ السُّورَةُ بحمد الله وعونه «٢».

[Ve] Yüce Allah'ın onlar için faydalandıkları bir ışık yarattığı [şeklindedir]. Bu, yeryüzünü küre gibi kabul edenlerin görüşüdür. Ayet hakkında üçüncü bir görüş daha vardır; bunu el-Kelbî, Ebû Sâlih'ten, o da İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir: Bunlar, biri diğerinin üstünde olmayan, aralarını denizlerin ayırdığı ve hepsini göğün gölgelediği düz yedi yerdir. Buna göre şayet yeryüzü ahalisinden birinin diğer bir yere ulaşması mümkün değilse, İslam daveti bu yeryüzü ahalisine mahsustur. Eğer onlardan bir topluluğun diğer bir yere ulaşması mümkün ise, kendilerine ulaşılması mümkün olduğunda İslam davetinin onları bağlayıcı olması muhtemeldir. Çünkü aşılabildiği takdirde denizlerin [varlığı], hükmü genel olan şeylerin bağlayıcı olmasına engel teşkil etmez. İslam davetinin onları bağlayıcı olmaması da muhtemeldir; zira şayet onları bağlasaydı buna dair açık bir nass gelir ve [Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem de bununla emrolunurdu. Allah, ilmini kendine has kıldığı şeyleri ve kullarına kapalı gelen hususların doğrusunu en iyi bilendir. Sonra şöyle buyurdu: { يَتَنَزَّلُ الْأَمْرُ بَيْنَهُنَّ } “Emir bunlar arasında inip durur”. Mücâhid şöyle demiştir: Emir, yedi kat gökten yedi kat yere iner. el-Hasan ise: "Her iki gök arasında bir yer ve bir emir vardır" demiştir. Mukâtil ve başkalarının görüşüne göre buradaki "el-Emr" (emir), vahiydir. Buna göre Yüce Allah'ın: { بَيْنَهُنَّ } “Bunlar arasında” buyruğu, [yerlerin] en aşağısı olan bu en üst yer ile en yukarıda olan yedinci gök arasına işarettir. Bir görüşe göre emir, kaza ve kaderdir; çoğunluğun görüşü de budur. Buna göre Yüce Allah'ın: { بَيْنَهُنَّ } “Bunlar arasında” buyruğundan kasıt, en uzakta olan en alt yer ile en yukarıda olan yedinci gök arasına işarettir. Bir görüşe göre: { يَتَنَزَّلُ الْأَمْرُ بَيْنَهُنَّ } “Emir bunlar arasında inip durur” buyruğu; bazılarının hayat bulması, bazılarının ölmesi, bir topluluğun zenginleşmesi ve bir topluluğun fakirleşmesi ile [tecelli eder]. Yine denilmiştir ki: O, buralarda eşsiz tedbiriyle çekip çevirdiği şeylerdir; yağmuru yağdırır, bitkileri çıkarır, geceyi ve gündüzü, yazı ve kışı getirir, farklı tür ve şekillerde hayvanları yaratır ve onları halden hale geçirir. İbn Keysân şöyle demiştir: Bu, tıpkı ölüm için "Allah'ın emri", rüzgar ve bulut vb. için de [aynı ifadenin] kullanılması gibi, dilin genişliğine ve mecaz alanına dayanır. { لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } “Bilesiniz ki gerçekten Allah her şeye hakkıyla kadirdir” yani bu muazzam mülkü yaratmaya kadir olan Zat, bunların arasındaki yarattıklarına daha çok kadirdir, affetmeye ve intikam almaya daha muktedirdir; gerçi bütün bunlar O'nun kudreti ve gücü 1 dairesinde eşittir. { وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْماً } “Ve şüphesiz Allah, ilmiyle her şeyi kuşatmıştır”. Artık hiçbir şey O'nun ilminden ve kudretinden hariç kalamaz. { عِلْماً } "İlmen" kelimesi tekit edici mastar olarak mansub kılınmıştır; zira { أَحاطَ } "ihata etti" fiili, bildi (alime) manasındadır. Şöyle de denilmiştir: [Mana] "Ve muhakkak ki Allah, ilim bakımından tam bir kuşatmayla kuşatmıştır" şeklindedir. Sure, Allah'a hamd ve O'nun yardımıyla tamamlandı 2.