[Nâziât Suresi Tefsiri]

Kurtubî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

23900. Metin

سُورَةُ النَّازِعَاتِ مَكِّيَّةٌ بِإِجْمَاعٍ. وَهِيَ خَمْسٌ أَوْ سِتٌّ وَأَرْبَعُونَ آيَةً بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Nâziât Suresi icma ile Mekkîdir. Kırk beş veya kırk altı ayettir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

23901. Metin

[سورة النازعات (٧٩): الآيات ١ الى ١٤]

[Nâziât Suresi (79): 1 ila 14. Ayetler]

23902. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm

23903. Metin

وَالنَّازِعاتِ غَرْقاً (١) وَالنَّاشِطاتِ نَشْطاً (٢) وَالسَّابِحاتِ سَبْحاً (٣) فَالسَّابِقاتِ سَبْقاً (٤)

{ وَالنَّازِعاتِ غَرْقاً (١) وَالنَّاشِطاتِ نَشْطاً (٢) وَالسَّابِحاتِ سَبْحاً (٣) فَالسَّابِقاتِ سَبْقاً (٤) } “(1) Andolsun söküp çıkaranlara, (2) Rahatça çekip alanlara, (3) Yüzüp gidenlere, (4) Yarıştıkça yarışanlara,”

23904. Metin

فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً (٥) يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ (٦) تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ (٧) قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ واجِفَةٌ (٨) أَبْصارُها خاشِعَةٌ (٩)

{ فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً (٥) يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ (٦) تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ (٧) قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ واجِفَةٌ (٨) أَبْصارُها خاشِعَةٌ (٩) } “(5) İşleri düzenleyenlere! (6) O gün sarsan sarsacaktır, (7) Ardından gelen onu izleyecektir. (8) O gün birtakım kalpler korkudan titreyecektir, (9) Gözleri zilletle öne eğilecektir.”

23905. Metin

يَقُولُونَ أَإِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحافِرَةِ (١٠) أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً (١١) قالُوا تِلْكَ إِذاً كَرَّةٌ خاسِرَةٌ (١٢) فَإِنَّما هِيَ زَجْرَةٌ واحِدَةٌ (١٣) فَإِذا هُمْ بِالسَّاهِرَةِ (١٤)

{ يَقُولُونَ أَإِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحافِرَةِ (١٠) أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً (١١) قالُوا تِلْكَ إِذاً كَرَّةٌ خاسِرَةٌ (١٢) فَإِنَّما هِيَ زَجْرَةٌ واحِدَةٌ (١٣) فَإِذا هُمْ بِالسَّاهِرَةِ (١٤) } “(10) Derler ki: 'Biz gerçekten ilk halimize mi döndürüleceğiz? (11) Çürümüş kemikler haline geldikten sonra mı?' (12) 'Öyleyse bu, zararlı bir dönüştür' dediler. (13) Oysa o, yalnızca bir tek haykırıştır, (14) Bir de bakarsın ki onlar uyanık halde yer yüzündedirler.”

23906. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى (وَالنَّازِعاتِ غَرْقاً): أَقْسَمَ سُبْحَانَهُ بِهَذِهِ الْأَشْيَاءِ الَّتِي ذَكَرَهَا، عَلَى أَنَّ الْقِيَامَةَ حَقٌّ. والنَّازِعاتِ: الْمَلَائِكَةُ الَّتِي تَنْزِعُ أَرْوَاحَ الْكُفَّارِ، قَالَهُ عَلِيٌّ ﵁، وَكَذَا قَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ وَابْنُ عَبَّاسٍ وَمَسْرُوقٌ وَمُجَاهِدٌ: هِيَ الملائكة تنزع نفوس بين آدَمَ. قَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ: يُرِيدُ أَنْفُسَ الْكُفَّارِ يَنْزِعُهَا مَلَكُ الْمَوْتِ مِنْ أَجْسَادِهِمْ، مِنْ تَحْتِ كُلِّ شَعْرَةٍ، وَمِنْ تَحْتِ الْأَظَافِيرِ وَأُصُولِ الْقَدَمَيْنِ نَزْعًا كَالسَّفُّودِ يُنْزَعُ مِنَ الصُّوفِ الرَّطْبِ، يُغْرِقُهَا، أَيْ يَرْجِعُهَا فِي أَجْسَادِهِمْ، ثُمَّ يَنْزِعُهَا فَهَذَا عَمَلُهُ بِالْكُفَّارِ. وَقَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: نُزِعَتْ أَرْوَاحُهُمْ، ثُمَّ غَرِقَتْ، ثُمَّ حُرِقَتْ، ثُمَّ قُذِفَ بِهَا فِي النَّارِ. وَقِيلَ: يَرَى الْكَافِرُ نَفْسَهُ فِي وَقْتِ النَّزْعِ كَأَنَّهَا تَغْرَقُ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: والنَّازِعاتِ هِيَ النُّفُوسُ حِينَ تَغْرَقُ فِي الصُّدُورِ. مُجَاهِدٌ: هِيَ الْمَوْتُ يَنْزِعُ النُّفُوسَ. الْحَسَنُ وَقَتَادَةُ: هِيَ النُّجُومُ تُنْزَعُ مِنْ أُفُقٍ إِلَى أُفُقٍ، أَيْ تَذْهَبُ، مِنْ قَوْلِهِمْ: نَزَعَ إِلَيْهِ أَيْ ذَهَبَ، أَوْ مِنْ قَوْلِهِمْ: نَزَعَتِ الْخَيْلُ أَيْ جَرَتْ. غَرْقاً

Yüce Allah'ın { وَالنَّازِعاتِ غَرْقاً } “(Andolsun) söküp çıkaranlara” buyruğu: [Cenâb-ı Hak] zikrettiği bu varlıklara kıyametin hak olduğuna dair yemin etmiştir. en-Nâziât (النَّازِعَاتِ): Kâfirlerin ruhlarını söküp alan meleklerdir; bunu Ali radıyallâhu anh söylemiştir. İbn Mes'ûd, İbn Abbâs, Mesrûk ve Mücâhid de şöyle demiştir: Onlar Âdemoğullarının canlarını söküp alan meleklerdir. İbn Mes'ûd dedi ki: Kâfirlerin canlarını kastetmektedir. Ölüm meleği onları cesetlerinden, her bir kılın altından, tırnakların altından ve ayak tabanlarından, ıslak yünden demir şişin çekilip çıkarılması gibi söküp alır; onları batırır, yani tekrar cesetlerine sokar, sonra tekrar söküp çıkarır. İşte onun kâfirlere muamelesi böyledir. Bunu İbn Abbâs da söylemiştir. Saîd b. Cübeyr şöyle dedi: Ruhları sökülür, sonra batırılır, sonra yakılır, ardından da ateşe atılır. Bir görüşe göre kâfir, can çekişme vaktinde sanki boğuluyormuş gibi görür. es-Süddî dedi ki: en-Nâziât, göğüslerde boğulduğu sıradaki canlardır. Mücâhid: Canları söküp alan ölümdür. Hasan ve Katâde: Bir ufuktan diğer ufka çekilip giden, yani kaybolan yıldızlardır. Bu, onların: [فُلَانٌ نَزَعَ إِلَى كَذَا] 'Falanca şuraya gitti' sözlerinden yahut: [نَزَعَتِ الْخَيْلُ] 'Atlar koştu' sözlerinden gelmektedir. Garkan (غَرْقاً)

23907. Metin

أَيْ إِنَّهَا تَغْرَقُ وَتَغِيبُ وَتَطْلُعُ مِنْ أُفُقٍ إِلَى أُفُقٍ آخَرَ. وَقَالَهُ أَبُو عُبَيْدَةَ وَابْنُ كَيْسَانَ وَالْأَخْفَشُ. وَقِيلَ: النَّازِعَاتُ الْقِسِيُّ تَنْزِعُ بِالسِّهَامِ، قَالَهُ عَطَاءٌ وَعِكْرِمَةُ. وغَرْقاً بِمَعْنَى إِغْرَاقًا، وَإِغْرَاقُ النَّازِعِ فِي الْقَوْسِ أَنْ يَبْلُغَ غَايَةَ الْمَدِّ، حَتَّى يَنْتَهِيَ إِلَى النَّصْلِ. يُقَالُ: أَغْرَقَ فِي الْقَوْسِ أَيِ اسْتَوْفَى مَدَّهَا، وَذَلِكَ بِأَنْ تَنْتَهِيَ إلى العقب الذي عند النصل الْمَلْفُوفِ عَلَيْهِ. وَالِاسْتِغْرَاقُ الِاسْتِيعَابُ. وَيُقَالُ لِقِشْرَةِ الْبَيْضَةِ الدَّاخِلَةِ:" غِرْقِئٌ". وَقِيلَ: هُمُ الْغُزَاةُ الرُّمَاةُ. قُلْتُ: هُوَ وَالَّذِي قَبْلَهُ سَوَاءٌ، لِأَنَّهُ إِذَا أَقْسَمَ بِالْقِسِيِّ فَالْمُرَادُ النَّازِعُونَ بِهَا تَعْظِيمًا لَهَا، وَهُوَ مثل قوله تعالى: وَالْعادِياتِ ضَبْحاً [العاديات: ١] وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَأَرَادَ بِالْإِغْرَاقِ: الْمُبَالَغَةَ فِي النَّزْعِ وَهُوَ سَائِرٌ فِي جَمِيعِ وُجُوهِ تَأْوِيلِهَا. وَقِيلَ: هِيَ الْوَحْشُ تَنْزِعُ «١» مِنَ الْكَلَأِ وَتَنْفِرُ. حَكَاهُ يحيى ابن سَلَامٍ. وَمَعْنَى غَرْقاً أَيْ إِبْعَادًا فِي النَّزْعِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَالنَّاشِطاتِ نَشْطاً) قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يَعْنِي الْمَلَائِكَةَ تَنْشِطُ نَفْسَ الْمُؤْمِنِ فَتَقْبِضُهَا كَمَا يُنْشَطُ الْعِقَالُ مِنْ يَدِ الْبَعِيرِ: إِذَا حُلَّ عَنْهُ. وَحَكَى هَذَا الْقَوْلَ الْفَرَّاءُ ثُمَّ قَالَ: وَالَّذِي سَمِعْتُ مِنَ الْعَرَبِ أَنْ يَقُولُوا أَنُشِطَتْ وَكَأَنَّمَا أُنْشِطَ مِنْ عِقَالٍ. وَرَبْطُهَا نَشْطُهَا وَالرَّابِطُ النَّاشِطُ، وَإِذَا رَبَطْتَ الْحَبْلَ فِي يَدِ الْبَعِيرِ فَقَدْ نَشِطْتَهُ، فَأَنْتَ نَاشِطٌ، وَإِذَا حَلَلْتَهُ فَقَدْ أَنَشَطْتَهُ وَأَنْتَ مُنْشِطٌ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا: هِيَ أَنْفُسُ الْمُؤْمِنِينَ عِنْدَ الْمَوْتِ تَنْشَطُ لِلْخُرُوجِ، وَذَلِكَ أَنَّهُ مَا مِنْ مُؤْمِنٍ [يَحْضُرُهُ الْمَوْتُ «٢»] إِلَّا وَتُعْرَضُ عَلَيْهِ الْجَنَّةُ قَبْلَ أَنْ يَمُوتَ، فَيَرَى فِيهَا مَا أَعَدَّ اللَّهُ لَهُ مِنْ أَزْوَاجِهِ وَأَهْلِهِ مِنَ الْحُورِ الْعِينِ، فَهُمْ يَدْعُونَهُ إِلَيْهَا، فَنَفْسُهُ إِلَيْهِمْ نَشِطَةٌ أَنْ تَخْرُجَ فَتَأْتِيَهُمْ. وَعَنْهُ أَيْضًا قَالَ: يَعْنِي أَنْفُسَ الْكُفَّارِ وَالْمُنَافِقِينَ تَنْشَطُ كَمَا يَنْشَطُ الْعَقِبُ، الَّذِي يُعْقَبُ بِهِ السَّهْمُ. وَالْعَقَبُ بِالتَّحْرِيكِ: الْعَصَبُ الَّذِي تُعْمَلُ مِنْهُ الْأَوْتَارُ، الْوَاحِدَةُ عَقَبَةٌ، تَقُولُ مِنْهُ: عَقَبَ السَّهْمُ وَالْقَدَحُ وَالْقَوْسُ عَقْبًا: إِذَا لَوَى شَيْئًا مِنْهُ عَلَيْهِ. وَالنَّشْطُ: الْجَذْبُ بِسُرْعَةٍ، وَمِنْهُ الْأُنْشُوطَةُ: عُقْدَةٌ يَسْهُلُ انْحِلَالُهَا إِذَا جُذِبَتْ مِثْلَ عُقْدَةِ التِّكَّةِ. وقال أبو زيد: نشطت

Yani onlar batar, kaybolur ve bir ufuktan diğer bir ufka doğarlar. Bunu Ebû Ubeyde, İbn Keysân ve el-Ahfeş söylemiştir. Bir görüşe göre: en-Nâziât, okları fırlatan yaylardır; bunu Atâ ve İkrime söylemiştir. Garkan (غَرْقاً) ise "iğrâk" (yayı sonuna kadar çekmek) anlamındadır. [Ok] çeken kimsenin yaydaki iğrâkı, çekmenin son noktasına varıp okun temrenine kadar ulaşmasıdır. "Yayda iğrâk yaptı" denilir ki bu, yayın çekimini son noktasına ulaştırdı, bu da temrenin üzerine sarılmış olan sinire kadar ulaştırmak suretiyle olur demektir. İstiğrâk, bütünüyle içine almaktır. Yumurtanın iç zarına da "gırkı'" (غِرْقِئٌ) denir. Bir görüşe göre de: Onlar [ok] atan gazilerdir. Ben derim ki: Bu [görüş] ile bir önceki aynıdır; zira yaylara yemin edilmişse, yayın şanını yüceltmek amacıyla kastedilen onlarla ok çekenlerdir. Bu da Yüce Allah'ın: { وَالْعادِياتِ ضَبْحاً } [el-Âdiyât: 1] “Soluk soluğa koşan [at]lara andolsun” buyruğu gibidir. En doğrusunu Allah bilir. İğrâk ile [oku veya ruhu] çekip çıkarmada aşırı gitmeyi kastetmiştir; bu da ayetin teviline dair tüm vecihlerde geçerlidir. Bir diğer görüşe göre: Onlar ottan çekilip 1 kaçan yaban hayvanlarıdır; bunu Yahyâ b. Sellâm rivayet etmiştir. Garkan kelimesinin anlamı ise çekip uzaklaşmaktır. Yüce Allah'ın { وَالنَّاشِطاتِ نَشْطاً } “Rahatça çekip alanlara andolsun” buyruğu hakkında İbn Abbâs şöyle demiştir: Yani devenin ayağındaki köstek çözüldüğünde kolayca çıktığı gibi, müminin ruhunu rahatça çekip alan meleklerdir. Bu görüşü el-Ferrâ aktarmış ve ardından şöyle demiştir: "Araplardan işittiğime göre onlar 'Köstekten boşanmış gibi açıldı/kolayca çıktı' derler. Devenin bağlanması 'neştuha', bağlayan ise 'en-nâşit'tir. İpi devenin ayağına bağladığında 'neşattehû' dersin ve sen bağlayan (nâşit) olursun. İpi çözdüğünde ise 'enşettehû' dersin ve sen çözen (münşit) olursun." Yine İbn Abbâs'tan [gelen bir rivayete göre]: Bunlar, ölüm anında [bedenden] çıkmaya can atan müminlerin ruhlarıdır. Şöyle ki, ölecek hiçbir mümin yoktur ki 2 ölmeden önce kendisine cennet gösterilmesin; orada Allah'ın kendisi için hazırladığı hurilerden eşlerini ve ailesini görür, onlar da onu kendilerine çağırırlar, böylece ruhu onların yanına çıkıp gelmeye can atar. Yine ondan gelen bir rivayette şöyle demiştir: Yani kâfirlerin ve münafıkların ruhlarıdır; okun sarıldığı sinirin sökülüp çekilmesi gibi [zorlukla] çekilip çıkarılır. Hareke ile "el-akab" (الْعَقَبُ), kirişlerin yapıldığı sinirdir; tekili "akabe"dir. Bir kimse oku, kadehi veya yayı sinirle sardığında [عَقَبَ السَّهْمُ ...] denir. Neşt (النَّشْطُ) ise hızlıca çekmektir. Kolayca çözülen bağcık düğümü gibi çekildiğinde çözülmesi kolay olan düğüme de "ünşûta" (الْأُنْشُوطَةُ) denir. Ebû Zeyd dedi ki: "Neşattü...

23908. Metin

الْحَبْلَ أَنَشِطُهُ نَشْطًا: عَقَدْتُهُ بِأُنْشُوطَةٍ، وَأَنْشَطْتُهُ أَيْ حَلَلْتُهُ، وَأَنْشَطْتُ الْحَبْلَ أَيْ مَدَدْتُهُ حَتَّى يَنْحَلَّ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: أُنْشِطَ الْعِقَالُ أَيْ حُلَّ، وَنُشِطَ: أَيْ رُبِطَ الْحَبْلُ فِي يَدَيْهِ. وَقَالَ اللَّيْثُ: أَنَشَطْتُهُ بِأُنْشُوطَةٍ وَأُنْشُوطَتَيْنِ أَيْ أَوْثَقْتُهُ، وَأَنْشَطْتُ الْعِقَالَ: أَيْ مَدَدْتُ أَنَشُوطَتَهُ فَانْحَلَّتْ. قَالَ: وَيُقَالُ نَشِطَ بِمَعْنَى أَنْشَطَ، لُغَتَانِ بِمَعْنًى، وَعَلَيْهِ يَصِحُّ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ الْمَذْكُورُ أَوَّلًا. وَعَنْهُ أَيْضًا: النَّاشِطَاتُ الْمَلَائِكَةُ لِنَشَاطِهَا، تَذْهَبُ وَتَجِيءُ بِأَمْرِ اللَّهِ حَيْثُمَا كَانَ. وَعَنْهُ أَيْضًا وَعَنْ عَلِيٍّ ﵄: هِيَ الْمَلَائِكَةُ تَنْشَطُ أَرْوَاحَ الْكُفَّارِ، مَا بَيْنَ الْجِلْدِ وَالْأَظْفَارِ، حَتَّى تُخْرِجَهَا مِنْ أَجْوَافِهِمْ نَشْطًا بِالْكَرْبِ وَالْغَمِّ، كَمَا تَنْشِطُ الصُّوفَ مِنْ سَفُّودِ الْحَدِيدِ، وَهِيَ مِنَ النَّشْطِ بِمَعْنَى الْجَذْبِ، يُقَالُ: نَشَطْتُّ الدَّلْوَ أَنَشِطُهَا بِالْكَسْرِ، وَأَنْشُطُهَا بِالضَّمِّ: أَيْ نَزَعْتُهَا. قَالَ الْأَصْمَعِيُّ: بِئْرُ أَنَشَاطٍ: أَيْ قَرِيبَةُ الْقَعْرِ، تُخْرَجُ الدَّلْوُ مِنْهَا بِجَذْبَةٍ وَاحِدَةٍ. وَبِئْرٌ نَشُوطُ، قَالَ: وَهِيَ الَّتِي لَا يُخْرَجُ مِنْهَا الدَّلْوُ حَتَّى تَنْشَطَ كَثِيرًا. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: هُوَ الْمَوْتُ يَنْشِطُ نَفْسَ الْإِنْسَانِ. السُّدِّيُّ: هِيَ النُّفُوسُ حِينَ تَنْشِطُ مِنَ الْقَدَمَيْنِ. وَقِيلَ: النَّازِعَاتُ: أَيْدِي الْغُزَاةِ أَوْ أَنْفُسُهُمْ، تَنْزِعُ الْقِسِيَّ بِإِغْرَاقِ السِّهَامِ، وَهِيَ الَّتِي تَنْشِطُ الْأَوْهَاقَ «١». عِكْرِمَةُ وَعَطَاءُ: هِيَ الْأَوْهَاقُ تَنْشِطُ السِّهَامَ. وَعَنْ عَطَاءٍ أَيْضًا وَقَتَادَةَ وَالْحَسَنِ وَالْأَخْفَشِ: هِيَ النُّجُومُ تَنْشَطُ مِنْ أُفُقٍ إِلَى أُفُقٍ: أَيْ تَذْهَبُ. وَكَذَا فِي الصحاح. وَالنَّاشِطاتِ نَشْطاً يمني النُّجُومَ مِنْ بُرْجٍ إِلَى بُرْجٍ، كَالثَّوْرِ النَّاشِطِ مِنْ بَلَدٍ إِلَى بَلَدٍ. وَالْهُمُومُ تَنْشَطُ بِصَاحِبِهَا، قَالَ هِمْيَانُ بْنُ قُحَافَةَ:

İpi bağladığımda [نَشَطْتُ الْحَبْلَ أَنْشِطُهُ نَشْطًا] denir, yani onu kolay çözülür düğüm yaptım; [أَنْشَطْتُهُ] ise onu çözdüm demektir. [أَنْشَطْتُ الْحَبْلَ] denildiğinde, çözülünceye kadar ipi çektim demektir. Ferrâ dedi ki: [أُنْشِطَ الْعِقَالُ] köstek çözüldü; [نُشِطَ] ise ip iki ayağına bağlandı demektir. Leys şöyle demiştir: [أَنَشَطْتُهُ بِأُنْشُوطَةٍ وَأُنْشُوطَتَيْنِ] onu bir veya iki kolay çözülür düğümle sağlamlaştırdım; [أَنْشَطْتُ الْعِقَالَ] ise kösteğin düğümünü çektim ve o da çözüldü demektir. Devamla der ki: [نَشِطَ] fiilinin [أَنْشَطَ] anlamında kullanıldığı da söylenir; ikisi aynı anlamda iki farklı lügattir. Buna göre İbn Abbâs'ın ilk zikredilen görüşü sahih olur. Yine İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre: en-Nâşitât, gayret ve canlılıklarından ötürü, Allah'ın emri nerede olursa oraya gidip gelen meleklerdir. Yine ondan ve Ali aleyhisselâm'dan rivayet edildiğine göre: Onlar, kâfirlerin ruhlarını deri ile tırnaklar arasından hızla söküp alan, demir şişten yün çeker gibi içlerinden sıkıntı ve kederle çekip çıkaran meleklerdir. Bu da çekip almak anlamındaki neşt (النَّشْطُ) kökündendir. Kovayı çekip çıkardığında [نَشَطْتُّ الدَّلْوَ أَنَشِطُهَا] ve [أَنْشُطُهَا] denir; yani onu çekip aldım. Asmaî dedi ki: [بِئْرُ أَنَشَاطٍ] dibi yakın olan, kovası tek bir çekişle çıkarılan kuyudur. [بِئْرٌ نَشُوطُ] ise kovası çokça çekilmeden çıkarılamayan kuyudur. Mücâhid dedi ki: O, insanın canını çekip alan ölümdür. es-Süddî: İki ayaktan çekilip alındığı sıradaki canlardır demiştir. Bir görüşe göre en-Nâziât, okları sonuna kadar gererek yayları çeken gazilerin elleri yahut kendileridir; bunlar kementleri çekenlerdir «١». İkrime ve Atâ: Onlar okları fırlatan kementlerdir demiştir. Yine Atâ, Katâde, Hasan ve el-Ahfeş'ten nakledildiğine göre: Onlar bir ufuktan diğer ufka geçen, yani akıp giden yıldızlardır. es-Sıhâh'ta da böyledir: { وَالنَّاشِطاتِ نَشْطاً } bir burçtan diğer burca geçen yıldızlar demektir; tıpkı bir beldeden diğerine hızla geçen boğa gibi. Kaygılar da sahibini oradan oraya sürükler. Hemyân b. Kuhâfe şöyle demiştir:

23909. Metin

أَمْسَتْ هُمُومِي تُنْشِطُ الْمَنَاشِطَا ... الشَّامَ بِي طُورًا وَطُورًا وَاسِطَا

Kaygılarım beni oradan oraya sürükler oldu, ... Beni bir Şam'a, bir Vâsıt'a götürdü.

23910. Metin

أَبُو عُبَيْدَةَ وَعَطَاءٌ أَيْضًا: النَّاشِطَاتُ: هِيَ الْوُحُشُ حِينَ تَنْشِطُ مِنْ بَلَدٍ إِلَى بَلَدٍ، كَمَا أَنَّ الْهُمُومَ تُنْشِطُ الْإِنْسَانَ مِنْ بَلَدٍ إِلَى بَلَدٍ، وَأَنْشَدَ قَوْلَ هِمْيَانَ:

Ebû Ubeyde ve yine Atâ: en-Nâşitât, bir beldeden diğerine hızla geçen yaban hayvanlarıdır; tıpkı kaygıların insanı bir beldeden diğerine sürüklediği gibi. Hemyân'ın şu beytini inşad etmiştir:

23911. Metin

أَمْسَتْ هُمُومِي ...

Kaygılarım oldu...

23912. Metin

الْبَيْتَ وَقِيلَ: وَالنَّازِعاتِ لِلْكَافِرِينَ وَالنَّاشِطاتِ لِلْمُؤْمِنِينَ، فَالْمَلَائِكَةُ يَجْذِبُونَ رُوحَ الْمُؤْمِنِ بِرِفْقٍ، وَالنَّزْعُ جَذْبٌ بِشِدَّةٍ، وَالنَّشْطُ جَذْبٌ بِرِفْقٍ. وَقِيلَ: هُمَا جَمِيعًا لِلْكُفَّارِ وَالْآيَتَانِ بَعْدَهُمَا للمؤمنين عند فراق الدنيا.

...beytin tamamı.1 Şöyle de denilmiştir: { وَالنَّازِعَاتِ } “Söküp çıkaranlar” kâfirler için, { وَالنَّاشِطَاتِ } “Çekip alanlar” müminler içindir. Zira melekler müminin ruhunu yumuşaklıkla çekerler. Nez‘ (نَزْع) şiddetle çekmek, neşt (نَشْط) ise yumuşaklıkla çekmektir. Her ikisinin de kâfirler hakkında olduğu, bunlardan sonraki iki ayetin ise dünyadan ayrılışları esnasında müminler hakkında olduğu da söylenmiştir.

23913. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَالسَّابِحاتِ سَبْحاً) قَالَ عَلِيٌّ ﵁: هِيَ الْمَلَائِكَةُ تَسْبَحُ بِأَرْوَاحِ الْمُؤْمِنِينَ. الْكَلْبِيُّ: هِيَ الْمَلَائِكَةُ تَقْبِضُ أَرْوَاحَ الْمُؤْمِنِينَ، كَالَّذِي يَسْبَحُ فِي الْمَاءِ، فَأَحْيَانًا يَنْغَمِسُ وَأَحْيَانًا يَرْتَفِعُ، يَسُلُّونَهَا سَلًّا رَفِيقًا بِسُهُولَةٍ، ثُمَّ يَدَعُونَهَا حَتَّى تَسْتَرِيحَ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ وَأَبُو صَالِحٍ: هِيَ الْمَلَائِكَةُ يَنْزِلُونَ مِنَ السَّمَاءِ مُسْرِعِينَ لِأَمْرِ اللَّهِ، كَمَا يُقَالُ لِلْفَرَسِ الْجَوَادِ سَابِحٌ: إِذَا أَسْرَعَ فِي جَرْيِهِ. وَعَنْ مُجَاهِدٍ أَيْضًا: الْمَلَائِكَةُ تَسْبَحُ فِي نُزُولِهَا وَصُعُودِهَا. وَعَنْهُ أَيْضًا: السَّابِحَاتُ: الْمَوْتُ يَسْبَحُ فِي أَنْفُسِ بَنِي آدَمَ. وَقِيلَ: هِيَ الْخَيْلُ الْغُزَاةُ، قَالَ عَنْتَرَةُ:

Yüce Allah'ın { وَالسَّابِحاتِ سَبْحاً } “Yüzüp gidenlere” buyruğu: Ali radıyallâhu anh dedi ki: Onlar müminlerin ruhlarıyla yüzen meleklerdir. el-Kelbî: Müminlerin ruhlarını, suda yüzen kimsenin bazen batıp bazen yükselmesi gibi kabzeden meleklerdir; onları kolaylıkla, yumuşakça çekerler, sonra dinlenmesi için bırakırlar. Mücâhid ve Ebû Sâlih şöyle dedi: Onlar Allah'ın emri için gökten süratle inen meleklerdir; nitekim hızlı koşan soylu ata, koşusunda hızlandığı zaman 'sâbih' (yüzen) denir. Yine Mücâhid'den: Melekler inişlerinde ve çıkışlarında yüzerler. Yine ondan: es-Sâbihât, Âdemoğullarının canlarında yüzen ölümdür. Bir görüşe göre onlar gazilerin atlarıdır. Antere şöyle demiştir:

23914. Metin

وَالْخَيْلُ تَعْلَمُ حِينَ تَسْ ... - بَحُ فِي حِيَاضِ الْمَوْتِ سَبْحَا

Atlar bilirler, ölüm havuzlarında ... yüzdükleri zaman yüzüşü,

23915. Metin

وَقَالَ امْرُؤُ الْقَيْسِ:

İmruü'l-Kays da şöyle demiştir:

23916. Metin

مِسَحٍّ إِذَا مَا السَّابِحَاتُ على الونى ... أَثَرْنَ غُبَارًا بِالْكَدِيدِ الْمُرَكَّلِ «١»

Süratli bir attır ki yüzen cins atlar yorgunluktan bitap düştüğünde, ... Ayaklarla çiğnenmiş sert arazide tozu dumana katar «١».

23917. Metin

قَتَادَةُ وَالْحَسَنُ: هِيَ النُّجُومُ تَسْبَحُ فِي أَفْلَاكِهَا، وَكَذَا الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ. عَطَاءٌ: هِيَ السُّفُنُ تَسْبَحُ فِي الْمَاءِ. ابْنُ عَبَّاسٍ: السَّابِحَاتُ أَرْوَاحُ الْمُؤْمِنِينَ تَسْبَحُ شَوْقًا إِلَى لِقَاءِ اللَّهِ وَرَحْمَتِهِ حِينَ تَخْرُجُ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَالسَّابِقاتِ سَبْقاً) قَالَ عَلِيٌّ ﵁: هِيَ الْمَلَائِكَةُ تَسْبِقُ الشَّيَاطِينَ بِالْوَحْيِ إِلَى الْأَنْبِيَاءِ ﵈. وَقَالَهُ مَسْرُوقٌ وَمُجَاهِدٌ. وَعَنْ مُجَاهِدٍ أَيْضًا وَأَبِي رَوْقٍ: هِيَ الْمَلَائِكَةُ سَبَقَتِ ابْنَ آدَمَ بِالْخَيْرِ وَالْعَمَلِ الصَّالِحِ. وَقِيلَ: تَسْبِقُ بَنِي آدَمَ إِلَى الْعَمَلِ الصَّالِحِ فَتَكْتُبُهُ. وَعَنْ مُجَاهِدٍ أَيْضًا: الْمَوْتُ يَسْبِقُ الْإِنْسَانَ. مُقَاتِلٌ: هِيَ الْمَلَائِكَةُ تَسْبِقُ بِأَرْوَاحِ الْمُؤْمِنِينَ إِلَى الْجَنَّةِ. ابْنُ مَسْعُودٍ: هِيَ أَنْفُسُ الْمُؤْمِنِينَ تَسْبِقُ إِلَى الْمَلَائِكَةِ الَّذِينَ يَقْبِضُونَهَا وَقَدْ عَايَنَتِ السُّرُورَ، شَوْقًا إِلَى لِقَاءِ الله تعالى ورحمته. ونحو عَنِ الرَّبِيعِ، قَالَ: هِيَ النُّفُوسُ تَسْبِقُ بِالْخُرُوجِ عِنْدَ الْمَوْتِ. وَقَالَ قَتَادَةُ وَالْحَسَنُ وَمَعْمَرٌ: هِيَ النُّجُومُ يَسْبِقُ بَعْضُهَا بَعْضًا فِي السَّيْرِ. عَطَاءٌ: هِيَ الْخَيْلُ الَّتِي تَسْبِقُ إِلَى الْجِهَادِ. وَقِيلَ: يحتمل أن تكون

Katâde ve el-Hasan şöyle demiştir: Bunlar yörüngelerinde yüzen yıldızlardır; güneş ve ay da böyledir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ } “Her biri bir yörüngede yüzmektedir.” Atâ şöyle demiştir: Bunlar suda yüzen gemilerdir. İbn Abbâs şöyle demiştir: es-Sâbihât, [bedenden] çıktıkları vakit Allah'a kavuşma ve O'nun rahmetine duydukları şevkle süzülen müminlerin ruhlarıdır. Yüce Allah'ın: { فَالسَّابِقاتِ سَبْقاً } “Yarıştıkça yarışanlara...” buyruğuna gelince; Ali radıyallâhu anh şöyle demiştir: Onlar, vahiy ile peygamberlere -aleyhimüsselâm- [ulaşmada] şeytanları geride bırakan meleklerdir. Mesrûk ve Mücâhid de böyle demiştir. Yine Mücâhid'den ve Ebû Ravk'tan nakledildiğine göre: Onlar, Âdemoğlunu hayırda ve salih amelde geride bırakan meleklerdir. Şöyle de denilmiştir: Âdemoğlunu salih amelde geride bırakır ve onu [hemen amel defterine] yazarlar. Yine Mücâhid'den nakledildiğine göre: İnsanın önüne geçen ölümdür. Mukâtil şöyle demiştir: Onlar, müminlerin ruhlarını cennete doğru yarışarak götüren meleklerdir. İbn Mes'ûd şöyle demiştir: Onlar, sevinci bizzat görmüş olarak Allah Teâlâ'ya kavuşma ve O'nun rahmetine duydukları şevkle, canlarını kabzedecek olan meleklere doğru yarışan müminlerin nefisleridir. er-Rebî'den de benzeri nakledilmiş olup o şöyle demiştir: Onlar, ölüm anında [bedenden] çıkmak için yarışan nefislerdir. Katâde, el-Hasan ve Ma'mer ise şöyle demiştir: Onlar, seyir esnasında birbirini geçen yıldızlardır. Atâ şöyle demiştir: Onlar, cihada doğru yarışan atlardır. Şöyle de denilmiştir: Muhtemeldir ki...

23918. Metin

السَّابِقَاتُ مَا تَسْبِقُ مِنَ الْأَرْوَاحِ قَبْلَ الْأَجْسَادِ إِلَى جَنَّةٍ أَوْ نَارٍ، قَالَهُ الْمَاوَرْدِيُّ. وَقَالَ الْجُرْجَانِيُّ: ذَكَرَ فَالسَّابِقاتِ بِالْفَاءِ لِأَنَّهَا مُشْتَقَّةٌ مِنَ الَّتِي قَبْلَهَا، أَيْ وَاللَّائِي يَسْبَحْنَ فَيَسْبِقْنَ، تَقُولُ: قَامَ فَذَهَبَ، فَهَذَا يُوجِبُ أَنْ يَكُونَ الْقِيَامُ سَبَبًا لِلذَّهَابِ، وَلَوْ قُلْتُ: قَامَ وَذَهَبَ، لَمْ يَكُنِ الْقِيَامُ سَبَبًا لِلذَّهَابِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً) قَالَ الْقُشَيْرِيُّ: أَجْمَعُوا عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ الْمَلَائِكَةُ. وَقَالَ الْمَاوَرْدِيُّ: فِيهِ قَوْلَانِ: أَحَدُهُمَا الْمَلَائِكَةُ، قاله الْجُمْهُورُ. وَالْقَوْلُ الثَّانِي هِيَ الْكَوَاكِبُ السَّبْعَةُ. حَكَاهُ خَالِدُ بْنُ مَعْدَانَ عَنْ مُعَاذِ بْنِ جَبَلٍ. وَفِي تَدْبِيرِهَا الْأَمْرَ وَجْهَانِ: أَحَدُهُمَا تَدْبِيرُ طُلُوعِهَا وَأُفُولِهَا. الثَّانِي تَدْبِيرُهَا مَا قَضَاهُ اللَّهُ تَعَالَى فِيهَا مِنْ تَقَلُّبِ الْأَحْوَالِ. وَحَكَى هَذَا الْقَوْلَ أَيْضًا الْقُشَيْرِيُّ فِي تَفْسِيرِهِ، وَأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى علق كثيرا من تدبير أم الْعَالَمِ بِحَرَكَاتِ النُّجُومِ، فَأُضِيفَ التَّدْبِيرُ إِلَيْهَا وَإِنْ كَانَ مِنَ اللَّهِ، كَمَا يُسَمَّى الشَّيْءُ بِاسْمِ مَا يُجَاوِرُهُ. وَعَلَى أَنَّ الْمُرَادَ بِالْمُدَبِّرَاتِ الْمَلَائِكَةُ، فَتَدْبِيرُهَا نُزُولُهَا بِالْحَلَالِ وَالْحَرَامِ وَتَفْصِيلِهِ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةُ وَغَيْرُهُمَا. وَهُوَ إِلَى اللَّهِ جَلَّ ثَنَاؤُهُ، وَلَكِنْ لَمَّا نَزَلَتِ الْمَلَائِكَةُ بِهِ سُمِّيَتْ بِذَلِكَ، كَمَا قَالَ ﷿: نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ [الشعراء: ١٩٣]. وَكَمَا قَالَ تَعَالَى: فَإِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلى قَلْبِكَ [البقرة: ٩٧]. يَعْنِي جِبْرِيلَ نَزَّلَهُ عَلَى قَلْبِ مُحَمَّدٍ ﷺ، وَاللَّهُ ﷿ هُوَ الَّذِي أَنْزَلَهُ. وَرَوَى عَطَاءٌ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً: الْمَلَائِكَةُ وُكِّلَتْ بِتَدْبِيرِ أَحْوَالِ الْأَرْضِ فِي الرِّيَاحِ وَالْأَمْطَارِ وَغَيْرِ ذَلِكَ. قَالَ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ سَابَاطٍ: تَدْبِيرُ أَمْرِ الدُّنْيَا إِلَى أَرْبَعَةٍ، جِبْرِيلَ وَمِيكَائِيلَ وَمَلَكِ الْمَوْتِ وَاسْمُهُ عِزْرَائِيلُ وَإِسْرَافِيلَ، فَأَمَّا جِبْرِيلُ فَمُوكَلٌ بِالرِّيَاحِ وَالْجُنُودِ، وَأَمَّا مِيكَائِيلُ فَمُوَكَّلٌ بِالْقَطْرِ وَالنَّبَاتِ، وَأَمَّا مَلَكُ الْمَوْتِ فَمُوَكَّلٌ بِقَبْضِ الْأَنْفُسِ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ، وَأَمَّا إِسْرَافِيلُ فَهُوَ يَنْزِلُ بِالْأَمْرِ عَلَيْهِمْ، وَلَيْسَ مِنَ الْمَلَائِكَةِ أَقْرَبَ مِنْ إِسْرَافِيلَ، وَبَيْنَهُ وَبَيْنَ الْعَرْشِ مَسِيرَةَ خَمْسِمِائَةِ عَامٍ. وَقِيلَ: أَيْ وُكِّلُوا بِأُمُورٍ عَرَّفَهُمُ اللَّهُ بِهَا. وَمِنْ أَوَّلِ السُّورَةِ إِلَى هُنَا قَسَمٌ أَقْسَمَ اللَّهُ بِهِ، وَلِلَّهِ أَنْ يُقْسِمَ بِمَا شَاءَ مِنْ خَلْقِهِ، وَلَيْسَ لَنَا ذَلِكَ إِلَّا بِهِ ﷿. وَجَوَابُ الْقَسَمِ مُضْمَرٌ، كَأَنَّهُ قَالَ: وَالنَّازِعَاتِ وَكَذَا وَكَذَا لَتُبْعَثُنَّ وَلَتُحَاسَبُنَّ. أُضْمِرَ لِمَعْرِفَةِ السَّامِعِينَ

es-Sâbikât, cesetlerden önce cennete veya cehenneme geçen ruhlar olsun; bunu el-Mâverdî söylemiştir. Cürcânî dedi ki: { فَالسَّابِقاتِ } kelimesini fâ (فَـ) harfiyle zikretmiştir; çünkü o, kendisinden öncekinden türemiştir; yani yüzen ve ardından yarışıp geçenler demektir. Nitekim: [قَامَ فَذَهَبَ] 'Kalktı ve gitti' dersin; bu ifade kalkmanın gitmeye sebep olmasını gerektirir. Şayet: [قَامَ وَذَهَبَ] 'Kalktı ve gitti' deseydin, kalkmak gitmeye sebep olmazdı. Yüce Allah'ın { فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً } “İşleri düzenleyenlere” buyruğu: el-Kuşeyrî dedi ki: Kastedilenin melekler olduğu hususunda icma etmişlerdir. el-Mâverdî ise şöyle dedi: Bunda iki görüş vardır: Birincisi meleklerdir; bunu cumhur söylemiştir. İkinci görüş ise yedi gezegendir; bunu Hâlid b. Ma'dân, Muâz b. Cebel'den nakletmiştir. Onların işi tedbir etmesinde iki vecih vardır: Birincisi doğuşlarını ve batışlarını düzenlemeleridir. İkincisi Allah Teâlâ'nın onlarda takdir ettiği hallerin değişimini tedbir etmeleridir. Bu görüşü Kuşeyrî de tefsirinde nakletmiş ve Yüce Allah'ın âlemin işlerinin tedbirinin çoğunu yıldızların hareketlerine bağladığını, dolayısıyla -Allah'tan olmasına rağmen- bir şeyin bitişiğindeki şeyin adıyla anılması kabilinden tedbirin onlara izafe edildiğini belirtmiştir. el-Müdebbirât ile meleklerin kastedildiği görüşüne göre ise onların tedbiri helal, haram ve bunların tafsilatıyla inmeleridir; bunu İbn Abbâs, Katâde ve başkaları söylemiştir. Bu [hüküm koyma] şanı yüce Allah'a aittir; ancak melekler onunla indiği için bu şekilde isimlendirilmişlerdir; nitekim Cenâb-ı Hak: { نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ } [Şuarâ: 193] “Onu Güvenilir Ruh indirmiştir” buyurmuştur. Yine Yüce Allah'ın: { فَإِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلى قَلْبِكَ } [Bakara: 97] “Şüphesiz onu senin kalbine o indirmiştir” buyruğu da böyledir; yani Cebrail onu Muhammed'in ﷺ kalbine indirmiştir, onu indiren ise bizzat Azîz ve Celîl olan Allah'tır. Atâ, İbn Abbâs'tan rivayet etti: { فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً } rüzgârlar, yağmurlar ve benzeri hususlarda yeryüzünün hallerini idare etmekle görevlendirilen meleklerdir. Abdurrahman b. Sâbât dedi ki: Dünya işinin tedbiri dörde [havale edilmiştir]: Cebrail, Mikail, adı Azrail olan ölüm meleği ve İsrafil. Cebrail rüzgârlar ve ordularla görevlidir; Mikail yağmur ve bitkilerle görevlidir; ölüm meleği karada ve denizde canları almakla görevlidir; İsrafil ise emri onlara indirmekle görevlidir. Melekler arasında İsrafil'den daha yakın olanı yoktur; onunla arş arasında beş yüz yıllık mesafe vardır. Bir görüşe göre: Allah'ın kendilerine bildirdiği işlerle görevlendirilmişlerdir. Surenin başından buraya kadar olan kısım, Allah'ın kendisiyle yemin ettiği yemindir. Allah dilediği yaratığı üzerine yemin edebilir; bizim ise ancak O'nun ﷿ adıyla yemin etme hakkımız vardır. Yeminin cevabı hazfedilmiştir (gizlidir); sanki şöyle buyurmuştur: Nâziât'a ve şunlara şunlara andolsun ki siz muhakkak diriltilecek ve hesaba çekileceksiniz. Dinleyenlerin

23919. Metin

بالمعنى، قاله الفراء. ويدل عليه قول تعالى: أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً أَلَسْتَ تَرَى أَنَّهُ كَالْجَوَابِ لقولهم: أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً نبعث؟ فاكتفى بقوله: أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً؟ وَقَالَ قَوْمٌ: وَقَعَ الْقَسَمُ عَلَى قَوْلِهِ: إِنَّ فِي ذلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشى [النازعات: ٢٦] وهذا اختيار الترمذي ابن عَلِيٍّ. أَيْ فِيمَا قَصَصْتُ مِنْ ذِكْرِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَذِكْرِ مُوسَى وَفِرْعَوْنَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشى وَلَكِنْ وَقَعَ الْقَسَمُ عَلَى مَا فِي السُّورَةِ مَذْكُورًا ظَاهِرًا بَارِزًا أَحْرَى وَأَقْمَنُ مِنْ أَنْ يُؤْتَى بِشَيْءٍ لَيْسَ بِمَذْكُورٍ فِيمَا قَالَ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ: وَهَذَا قَبِيحٌ، لِأَنَّ الْكَلَامَ قَدْ طَالَ فِيمَا بَيْنَهُمَا. وَقِيلَ: جَوَابُ الْقَسَمِ هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ مُوسى لِأَنَّ الْمَعْنَى قَدْ أَتَاكَ. وَقِيلَ: الْجَوَابُ يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ عَلَى تَقْدِيرٍ لَيَوْمَ تَرْجُفُ، فَحَذَفَ اللَّامَ. وَقِيلَ: فِيهِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ، وَتَقْدِيرُهُ يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ وَتَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ وَالنَّازِعَاتُ غَرْقًا. وَقَالَ السِّجِسْتَانِيُّ: يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ هَذَا مِنَ التَّقْدِيمِ وَالتَّأْخِيرِ، كَأَنَّهُ قَالَ: فَإِذَا هُمْ بِالسَّاهِرَةِ وَالنَّازِعَاتِ. ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ: وَهَذَا خَطَأٌ، لِأَنَّ الْفَاءَ لَا يُفْتَحُ بِهَا الْكَلَامُ، وَالْأَوَّلُ الْوَجْهُ. وَقِيلَ: إِنَّمَا وَقَعَ الْقَسَمُ عَلَى أَنَّ قُلُوبَ أهل النار تجف، وَأَبْصَارُهُمْ تَخْشَعُ، فَانْتِصَابُ يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ عَلَى هَذَا الْمَعْنَى، وَلَكِنْ لَمْ يَقَعْ عَلَيْهِ. قَالَ الزَّجَّاجُ: أَيْ قُلُوبٌ وَاجِفَةٌ يَوْمَ تَرْجُفُ، وَقِيلَ: انتصب بإضمار اذكر. وتَرْجُفُ أَيْ تَضْطَرِبُ. وَالرَّاجِفَةُ: أَيِ الْمُضْطَرِبَةُ كَذَا قَالَ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ زَيْدٍ، قَالَ: هِيَ الْأَرْضُ، وَالرَّادِفَةُ السَّاعَةُ. مُجَاهِدٌ: الرَّاجِفَةُ الزَّلْزَلَةُ (تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ) الصَّيْحَةُ. وَعَنْهُ أَيْضًا وَابْنُ عَبَّاسٍ وَالْحَسَنُ وَقَتَادَةُ: هُمَا الصَّيْحَتَانِ. أَيِ النَّفْخَتَانِ. أَمَّا الْأُولَى فَتُمِيتُ كل شي بِإِذْنِ اللَّهِ تَعَالَى، وَأَمَّا الثَّانِيَةُ فَتُحْيِي كُلَّ شي بِإِذْنِ اللَّهِ تَعَالَى. وَجَاءَ فِي الْحَدِيثِ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: (بَيْنَهُمَا أَرْبَعُونَ سَنَةً) وَقَالَ مُجَاهِدٌ أَيْضًا: الرَّادِفَةُ حِينَ تَنْشَقُّ السَّمَاءُ وَتُحْمَلُ الْأَرْضُ وَالْجِبَالُ فَتُدَكُّ دَكَّةً وَاحِدَةً، وَذَلِكَ بَعْدَ الزَّلْزَلَةِ. وَقِيلَ: الرَّاجِفَةُ تَحَرُّكُ الْأَرْضِ، وَالرَّادِفَةُ زَلْزَلَةٌ أُخْرَى تُفْنِي الْأَرَضِينَ". فَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَقَدْ مَضَى فِي آخِرِ" النَّمْلِ" «١» مَا فِيهِ كِفَايَةٌ فِي النَّفْخِ فِي الصُّوَرِ. وَأَصْلُ الرَّجْفَةِ الْحَرَكَةُ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: يَوْمَ تَرْجُفُ الْأَرْضُ وليست الرجفة هاهنا من

...mana yönüyledir; bunu el-Ferrâ söylemiştir. Yüce Allah'ın: { أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً } “Biz çürümüş kemikler olduğumuz zaman mı?” kavli de buna delalet eder. Görmez misin ki bu, onların: { أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً } “Biz çürümüş kemikler olduğumuz zaman mı [yeniden diriltileceğiz]?” sözlerinin cevabı gibidir. Böylece { أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً } “Biz çürümüş kemikler olduğumuz zaman mı?” sözüyle yetinilmiştir. Bir grup da şöyle demiştir: Yemin, Yüce Allah'ın: { إِنَّ فِي ذلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشى } [en-Nâziât: 26] “Şüphesiz bunda [Allah'tan] korkan kimse için bir ibret vardır” kavli üzerine gerçekleşmiştir. Bu, et-Tirmizî İbn Ali'nin tercihidir. Yani: Kıyamet gününden, Mûsâ'dan ve Firavun'dan naklettiğim şeylerde, korkan kimse için elbette bir ibret vardır. Fakat yeminin surede açıkça ve bariz bir şekilde zikredilen bir şey üzerine gerçekleşmesi, [surede] zikredilmemiş bir şeyin getirilmesinden daha layık ve daha uygundur. İbnü'l-Enbârî ise şöyle demiştir: Bu [görüş] çirkindir (isabetsizdir); çünkü ikisinin (yemin ile cevabının) arası oldukça uzamıştır. Bir rivayette: Yeminin cevabı { هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ مُوسى } “Mûsâ'nın haberi sana geldi mi?” ayetidir; zira mana 'muhakkak sana geldi' takdirindedir. Bir rivayette: Yeminin cevabı, [başındaki] lâm hazfedilerek 'Leyevme tercuf' takdiriyle { يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ } “O gün sarsan sarsar” ifadesidir. Bir diğer görüşe göre: Bunda bir takdim ve tehir vardır; takdiri: { يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ وَتَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ وَالنَّازِعَاتُ غَرْقًا } “O gün sarsan sarsıp ardından arkadan gelen onu takip edecektir, söküp çıkaranlara andolsun” şeklindedir. es-Sicistânî şöyle demiştir: Bunun takdim ve tehir kabilinden olması caizdir; sanki: { فَإِذَا هُمْ بِالسَّاهِرَةِ وَالنَّازِعَاتِ } “Bir de bakarsın ki onlar uyanık haldedirler, söküp çıkaranlara andolsun” demiş gibidir. İbnü'l-Enbârî: Bu yanlıştır; zira fâ (فَـ) harfi ile söze başlanmaz; doğru olan birinci vecihtir. Şöyle de denilmiştir: Yemin, ancak cehennem ehlinin kalplerinin titreyeceği ve gözlerinin korkuyla eğileceği üzerine vaki olmuştur. { يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ } ifadesinin mansub olması bu manaya göredir, fakat [yemin] onun üzerine vaki olmamıştır. ez-Zeccâc: Yani { يَوْمَ تَرْجُفُ } gününde kalpler korkuyla çarpar, demiştir. Bir görüşe göre de 'hatırla' (uzkür) fiilinin gizlenmesiyle mansub olmuştur. Tercufu (تَرْجُفُ); yani sarsılır, çalkalanır. er-Râcife (الرَّاجِفَةُ); yani sarsılan demektir. Abdurrahman b. Zeyd böyle demiştir. O: 'O, yeryüzüdür; er-râdife (الرَّادِفَةُ) ise kıyamettir' demiştir. Mücâhid: er-Râcife zelzele, { تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ } “onu arkadan gelen takip eder” [ifadesindeki er-râdife ise] sayhadır (korkunç sestir). Yine ondan (Mücâhid'den), İbn Abbâs'tan, Hasan'dan ve Katâde'den [gelen bir rivayete göre]: Bu ikisi iki sayha, yani iki sûr üflemesidir. Birincisi Yüce Allah'ın izniyle her şeyi öldürür, ikincisi ise Yüce Allah'ın izniyle her şeyi diriltir. Peygamber'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelen hadiste şöyle buyurmuştur: « بَيْنَهُمَا أَرْبَعُونَ سَنَةً » «İkisi arasında kırk yıl vardır». Mücâhid ayrıca şöyle demiştir: er-Râdife; göğün yarıldığı, yerin ve dağların kaldırılıp birbiri ardınca bir tek çarpışla darmadağın edildiği andır ve bu zelzeleden sonradır. Şöyle de denilmiştir: er-Râcife yerin hareketi, er-râdife ise yerleri yok eden başka bir zelzeledir. Doğrusunu en iyi Allah bilir. Sûra üflenmesi konusunda en-Neml [suresinin] sonunda1 yeterli açıklama geçmişti. Recfe (الرَّجْفَةُ) kelimesinin asıl anlamı harekettir. Yüce Allah: { يَوْمَ تَرْجُفُ الْأَرْضُ } “Yerin sarsılacağı gün” buyurmuştur. Ancak buradaki recfe sadece...

23920. Metin

الْحَرَكَةِ فَقَطْ، بَلْ مِنْ قَوْلِهِمْ: رَجَفَ الرَّعْدُ يَرْجُفُ رَجْفًا وَرَجِيفًا: أَيْ أَظْهَرَ الصَّوْتَ وَالْحَرَكَةَ، وَمِنْهُ سُمِّيَتِ الْأَرَاجِيفُ، لِاضْطِرَابِ الْأَصْوَاتِ بِهَا، وَإِفَاضَةِ الناس فيها، قال:

hareketten ibaret değildir; bilakis onların: [رَجَفَ الرَّعْدُ يَرْجُفُ رَجْفًا وَرَجِيفًا] 'Gök gürültüsü ses ve hareket çıkardı' sözlerinden gelir. Seslerin onunla dalgalanması ve insanların ona dalıp yayması sebebiyle asılsız haber ve dedikodulara erâcîf (الْأَرَاجِيفُ) adı verilmiştir. [Şair] şöyle demiştir:

23921. Metin

أبا لاراجيف يا ابن اللوم تُوعِدُنِي ... وَفِي الْأَرَاجِيفِ خِلْتُ اللُّؤْمَ وَالْخَوَرَا «١»

Ey alçaklığın oğlu! Bana asılsız haberlerle gözdağı mı veriyorsun? ... Oysa ben asılsız dedikodularda ancak alçaklık ve korkaklık bilirim «١».

23922. Metin

وَعَنْ أُبَيِّ بْنُ كَعْبٍ إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ كَانَ إِذَا ذَهَبَ رُبْعُ اللَّيْلِ قَامَ ثُمَّ قَالَ: [يَا أَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا اللَّهَ، جَاءَتِ الرَّاجِفَةُ تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ، جَاءَ الْمَوْتُ بِمَا فِيهِ [. (قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ واجِفَةٌ) أَيْ خَائِفَةٌ وَجِلَةٌ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وَعَلَيْهِ عَامَّةُ الْمُفَسِّرِينَ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: زَائِلَةٌ عَنْ أَمَاكِنِهَا. نَظِيرُهُ إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَناجِرِ [غافر: ١٨]. وَقَالَ الْمُؤَرِّخُ: قَلِقَةٌ مُسْتَوْفِزَةٌ، مُرْتَكِضَةٌ «٢» غَيْرُ سَاكِنَةٍ. وَقَالَ الْمُبَرِّدُ: مُضْطَرِبَةٌ. وَالْمَعْنَى مُتَقَارِبٌ، وَالْمُرَادُ قُلُوبُ الْكُفَّارِ، يُقَالُ وَجَفَ الْقَلْبُ يَجِفُّ وَجِيَفًا إِذَا خَفَقَ، كَمَا يُقَالُ: وَجَبَ يَجِبُ وَجِيبًا، وَمِنْهُ وَجِيَفُ الْفَرَسِ وَالنَّاقَةِ فِي الْعَدْوِ، وَالْإِيجَافِ حَمْلُ الدَّابَّةِ عَلَى السَّيْرِ السَّرِيعِ، قَالَ:

Ubey b. Ka'b'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah ﷺ gecenin dörtte biri geçtiğinde kalkar ve şöyle buyururdu: [Ey insanlar! Allah'ı zikredin. Râcife geldi, ardından râdife gelecek. Ölüm içindekilerle birlikte geldi.] { قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ واجِفَةٌ } Yani korkan, titreyen kalplerdir; bunu İbn Abbâs söylemiştir ve müfessirlerin geneli de bu görüştedir. es-Süddî dedi ki: Yerlerinden sökülen [kalplerdir]. Bunun benzeri: { إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَناجِرِ } [Mü'min: 18] “Hani kalpler gırtlaklara dayandığında” buyruğudur. el-Müerric dedi ki: Tedirgin, tetikte, çırpınan ve sükûnet bulmayan [kalplerdir]. el-Müberred: Çalkalanıp titreyen [kalplerdir] demiştir. Anlamlar birbirine yakındır; kastedilen kâfirlerin kalpleridir. Kalp çarptığında [وَجَفَ الْقَلْبُ يَجِفُ وَجِيفًا] denir; nitekim [وَجَبَ يَجِبُ وَجِيبًا] de denir. Atın ve devenin hızlı koşusuna [وَجِيف] denmesi de bundandır; îcâf (الْإِيجَاف) ise biniti hızlı yürümeye sevk etmektir. [Şair] şöyle demiştir:

23923. Metin

بُدِّلْنَ بَعْدَ جرة صريفا ... وبعد طول النفس الوجيفا

Geğirmenin ardından diş gıcırtısıyla, ... Uzun nefesin ardından da hızlı koşuyla değiştirildiler.

23924. Metin

وقُلُوبٌ رفع بالابتداء وواجِفَةٌ صفتها. وأَبْصارُها خاشِعَةٌ خَبَرُهَا، مِثْلَ قَوْلِهِ وَلَعَبْدٌ مُؤْمِنٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكٍ [البقرة: ٢٢١]. وَمَعْنَى خاشِعَةٌ مُنْكَسِرَةٌ ذَلِيلَةٌ مِنْ هَوْلِ مَا ترى. نظيره: خاشِعَةً أَبْصارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ [القلم: ٤٣]. والمعنى أبصار أصحابها، فحذف المضاف. (يَقُولُونَ أَإِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحافِرَةِ) أَيْ يَقُولُ هَؤُلَاءِ الْمُكَذِّبُونَ الْمُنْكِرُونَ لِلْبَعْثِ، إِذَا قِيلَ لَهُمْ إِنَّكُمْ تُبْعَثُونَ، قَالُوا مُنْكِرِينَ مُتَعَجِّبِينَ: أَنُرَدُّ بَعْدَ مَوْتِنَا إِلَى أَوَّلِ الْأَمْرِ، فَنَعُودُ أَحْيَاءً كَمَا كُنَّا قَبْلَ الموت؟ وهو كقولهم: أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقاً جَدِيداً يُقَالُ: رَجَعَ فُلَانٌ فِي حَافِرَتِهِ، وَعَلَى حَافِرَتِهِ، أَيْ رَجَعَ مِنْ حَيْثُ جاء، قاله قتادة. وأنشد ابن الاعرابي:

{ قُلُوبٌ } [kelimesi] mübteda (özne) olduğu için merfûdur, { وَاجِفَةٌ } ise onun sıfatıdır. { أَبْصَارُهَا خَاشِعَةٌ } cümlesi ise onun haberidir (yüklemidir); tıpkı Allah Teâlâ'nın: { وَلَعَبْدٌ مُؤْمِنٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكٍ } “Mümin bir köle, [özgür de olsa] müşrik bir adamdan kesinlikle daha hayırlıdır” [el-Bakara 2/221] buyruğunda olduğu gibi. Hâşi'a (خَاشِعَةٌ) kelimesinin anlamı; gördüğü şeyin dehşetinden ötürü boyun eğmiş, kırılmış ve zillet içinde kalmış [demektir]. Bunun benzeri: { خَاشِعَةً أَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ } “Gözleri yere eğilmiş, kendilerini bir zillet kaplamış olarak” [el-Kalem 68/43] ayetidir. Anlam ise 'kalp sahiplerinin gözleri' demektir; burada muzâf (tamlanan) hazfedilmiştir. { يَقُولُونَ أَإِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحَافِرَةِ } “Derler ki: 'Biz gerçekten ilk halimize mi döndürüleceğiz?'” Yani öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden ve yalanlayan bu kimseler, kendilerine: 'Sizler tekrar diriltileceksiniz' denildiği zaman inkâr ederek ve şaşırarak: 'Biz öldükten sonra ilk halimize geri döndürülüp ölümden önce olduğumuz gibi yeniden diri mi olacağız?' derler. Bu, onların: { أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقاً جَدِيداً } “Biz yeni bir yaratılışla tekrar diriltilecek miyiz?” sözleri gibidir. 'Filan kişi hâfiresine (حَافِرَتِهِ) / hâfiresi üzerine (عَلَى حَافِرَتِهِ) döndü' denilir; yani geldiği yoldan geri döndü demektir. Bunu Katâde söylemiştir. İbnü'l-A'râbî şu beyti okumuştur12:

23925. Metin

أَحَافِرَةً عَلَى صَلَعٍ وَشَيْبٍ ... مَعَاذَ اللَّهِ مِنْ سَفَهٍ وَعَارِ

Saçlarım dökülüp ağardıktan sonra ilk halime mi döneceğim? ... Beyinsizlikten ve ayıptan Allah'a sığınırım!

23926. Metin

يَقُولُ: أَأَرْجِعُ إِلَى مَا كُنْتُ عَلَيْهِ فِي شَبَابِي مِنَ الْغَزَلِ وَالصِّبَا بَعْدَ أَنْ شِبْتُ وَصَلِعْتُ! وَيُقَالُ: رَجَعَ عَلَى حَافِرَتِهِ: أَيِ الطَّرِيقِ الَّذِي جَاءَ مِنْهُ. وَقَوْلُهُمْ فِي الْمَثَلِ: النَّقْدُ عِنْدَ الْحَافِرَةِ. قَالَ يَعْقُوبُ: أَيْ عِنْدَ أَوَّلِ كَلِمَةٍ. وَيُقَالُ: الْتَقَى الْقَوْمُ فَاقْتَتَلُوا عِنْدَ الْحَافِرَةِ. أَيْ عِنْدَ أَوَّلِ مَا الْتَقَوْا. وقيل: الْحافِرَةِ العاجلة، أي أينا لمردودون إلى الدنيا فنصبر أَحْيَاءً كَمَا كُنَّا؟ قَالَ الشَّاعِرُ:

Şöyle demektedir: Saçım ağarıp başım açıldıktan sonra gençliğimdeki sevdama ve çocukluğuma mı döneceğim! Bir kimse geldiği yoldan geri döndüğünde [رَجَعَ عَلَى حَافِرَتِهِ] denir. Arapların meseldeki: [النَّقْدُ عِنْدَ الْحَافِرَةِ] 'Peşin para ilk anda verilir' sözü hakkında Ya'kûb: 'Yani ilk kelimede' demiştir. Topluluk karşılaşıp ilk anda savaştığında [الْتَقَى الْقَوْمُ فَاقْتَتَلُوا عِنْدَ الْحَافِرَةِ] denir. Bir görüşe göre el-Hâfire (الْحَافِرَةُ) peşin/dünya hayatıdır; yani 'Biz dünyaya geri döndürülüp daha önce olduğumuz gibi diri mi olacağız?' demektir. Şair şöyle demiştir:

23927. Metin

آلَيْتُ لَا أَنْسَاكُمْ فَاعْلَمُوا ... حَتَّى يُرَدَّ النَّاسُ فِي الْحَافِرَهْ

Bilin ki yemin ettim sizi unutmayacağıma, ... İnsanlar ilk hallerine döndürülünceye dek.

23928. Metin

وَقِيلَ: الْحافِرَةِ: الْأَرْضُ الَّتِي تُحْفَرُ فِيهَا قُبُورُهُمْ، فَهِيَ بِمَعْنَى الْمَحْفُورَةِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: ماءٍ دافِقٍ وعِيشَةٍ راضِيَةٍ. والمعنى أينا لَمَرْدُودُونَ فِي قُبُورِنَا أَحْيَاءً. قَالَهُ مُجَاهِدٌ وَالْخَلِيلُ وَالْفَرَّاءُ. وَقِيلَ: سُمِّيَتِ الْأَرْضُ الْحَافِرَةُ، لِأَنَّهَا مُسْتَقَرُّ الْحَوَافِرِ، كَمَا سُمِّيَتِ الْقَدَمُ أَرْضًا، لِأَنَّهَا عَلَى الأرض. والمعنى أإنا لَرَاجِعُونَ بَعْدَ الْمَوْتِ إِلَى الْأَرْضِ فَنَمْشِي عَلَى أَقْدَامِنَا. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: الْحَافِرَةُ: النَّارُ، وَقَرَأَ تِلْكَ إِذاً كَرَّةٌ خاسِرَةٌ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ وَزَيْدُ بْنُ أَسْلَمَ: هِيَ اسْمٌ مِنْ أَسْمَاءِ النَّارِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: الْحَافِرَةُ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ: الدُّنْيَا. وَقَرَأَ أَبُو حَيْوَةَ: الْحَفِرَةِ بِغَيْرِ أَلِفٍ، مَقْصُورٌ مِنَ الْحَافِرِ. وَقِيلَ: الْحَفِرَةُ: الْأَرْضُ الْمُنْتِنَةُ بِأَجْسَادِ مَوْتَاهَا، مِنْ قَوْلِهِمْ: حَفِرَتْ أَسْنَانُهُ، إِذَا رَكِبَهَا الْوَسَخُ مِنْ ظَاهِرِهَا وَبَاطِنِهَا. يُقَالُ: فِي أَسْنَانِهِ حَفَرَ، وَقَدْ حَفَرَتْ تَحْفِرُ حَفْرًا، مِثْلُ كَسَرَ يَكْسِرُ كَسْرًا إِذَا فَسَدَتْ أُصُولُهَا. وَبَنُو أَسَدٍ يَقُولُونَ: فِي أَسْنَانِهِ حَفَرٌ بِالتَّحْرِيكِ. وَقَدْ حَفِرَتْ مِثَالَ تَعِبَ تَعَبًا، وَهِيَ أَرْدَأُ اللُّغَتَيْنِ قاله في الصحاح. (أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً) أَيْ بَالِيَةً مُتَفَتِّتَةً. يُقَالُ: نَخِرَ الْعَظْمُ بِالْكَسْرِ: أَيْ بَلِيَ وَتَفَتَّتَ، يُقَالُ: عِظَامٌ نَخِرَةٌ. وَكَذَا قَرَأَ الْجُمْهُورُ مِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ وَمَكَّةَ وَالشَّامِ وَالْبَصْرَةِ، وَاخْتَارَهُ أَبُو عُبَيْدٍ، لِأَنَّ الْآثَارَ الَّتِي تُذْكَرُ فِيهَا الْعِظَامُ، نَظَرْنَا فِيهَا فَرَأَيْنَا نَخِرَةً لَا نَاخِرَةَ. وَقَرَأَ أَبُو عَمْرٍو وَابْنُهُ عَبْدُ اللَّهِ وَابْنُ عَبَّاسٍ وَابْنُ مَسْعُودٍ وَابْنُ الزُّبَيْرِ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَأَبُو بَكْرٍ نَاخِرَةٌ بِأَلِفٍ، وَاخْتَارَهُ الْفَرَّاءُ وَالطَّبَرِيُّ وَأَبُو مُعَاذٍ النحوي، لو فاق رءوس الْآيِ. وَفِي الصِّحَاحِ: وَالنَّاخِرُ مِنَ الْعِظَامِ

Bir görüşe göre el-Hâfire (الْحَافِرَةُ): Kabirlerinin kazıldığı yerdir; fail (hâfire) mef'ûl (mahfûre) anlamındadır; tıpkı Yüce Allah'ın { ماءٍ دافِقٍ } [fışkıran su / fışkırtılan su] ve { عِيشَةٍ راضِيَةٍ } [hoşnut bir hayat / hoşnut olunan hayat] buyrukları gibi. Anlamı: Biz kabirlerimizde yeniden diri mi kılınacağız? Bunu Mücâhid, Halîl ve Ferrâ söylemiştir. Bir görüşe göre yeryüzü, toynakların karargâhı olduğu için hâfire diye isimlendirilmiştir; tıpkı ayak yeryüzünde olduğu için yere 'ayak' denmesi gibi. Anlamı: Biz öldükten sonra yeryüzüne dönüp ayaklarımız üzerinde yürüyecek miyiz? İbn Zeyd dedi ki: el-Hâfire cehennem ateşidir ve { تِلْكَ إِذاً كَرَّةٌ خاسِرَةٌ } ayetini okudu. Mukâtil ve Zeyd b. Eslem: O cehennem ateşinin isimlerinden biridir, dediler. İbn Abbâs dedi ki: el-Hâfire Arap kelamında dünyadır. Ebû Hayve, hâfir kelimesinin kısaltılmışı olarak elifsiz { الْحَفِرَةِ } şeklinde okumuştur. Bir görüşe göre el-Hafire: Ölülerinin cesetleriyle kokuşmuş topraktır; bu da dişlerin içi ve dışı kir tuttuğunda kullanılan [حَفِرَتْ أَسْنَانُهُ] sözünden gelir. Dişlerin kökleri bozulduğunda [فِي أَسْنَانِهِ حَفَرٌ] ve [حَفَرَتْ تَحْفِرُ حَفْرًا] denir; tıpkı [كَسَرَ يَكْسِرُ كَسْرًا] gibi. Benû Esed ise harekeli olarak [فِي أَسْنَانِهِ حَفَرٌ] ve [تَعِبَ تَعَبًا] vezninde [حَفِرَتْ] derler ki bu iki lehçeden daha zayıf olanıdır; bunu es-Sıhâh sahibi söylemiştir. { أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً } “Çürümüş kemikler haline geldikten sonra mı?” Yani ufalanmış, çürümüş [kemikler]. Kemik çürüyüp ufalandığında kesre ile [نَخِرَ الْعَظْمُ] denir; [عِظَامٌ نَخِرَةٌ] ifadesi kullanılır. Medine, Mekke, Şam ve Basra ehlinin cumhuru böyle okumuştur; Ebû Ubeyd de bunu tercih etmiştir. Çünkü kemiklerin zikredildiği rivayetlere baktığımızda nâhire (نَاخِرَة) değil, nahire (نَخِرَة) olduğunu gördük. Ebû Amr, oğlu Abdullah, İbn Abbâs, İbn Mes'ûd, İbnü'z-Zübeyr, Hamza, Kisâî ve Ebû Bekir elif ile { نَاخِرَةً } şeklinde okumuşlardır; Ferrâ, Taberî ve Ebû Muâz en-Nahvî de ayet sonlarının uyumu için bunu tercih etmişlerdir. es-Sıhâh'ta şöyle denmektedir: Kemiklerden en-nâhir (النَّاخِرُ)

23929. Metin

الَّتِي تَدْخُلُ الرِّيحُ فِيهِ ثُمَّ تَخْرُجُ مِنْهُ وَلَهَا نَخِيرٌ. وَيُقَالُ: مَا بِهَا نَاخِرٌ، أَيْ مَا بِهَا أَحَدٌ. حَكَاهُ يَعْقُوبُ عَنِ الْبَاهِلِيِّ. وَقَالَ أَبُو عَمْرِو بْنُ الْعَلَاءِ: النَّاخِرَةُ الَّتِي لَمْ تَنْخُرْ بَعْدُ، أَيْ لَمْ تَبْلَ وَلَا بُدَّ أَنْ تَنْخُرَ. وَقِيلَ: النَّاخِرُ الْمُجَوَّفَةُ. وَقِيلَ: هُمَا لُغَتَانِ بِمَعْنًى، كَذَلِكَ تَقُولُ الْعَرَبُ: نَخِرَ الشَّيْءُ فَهُوَ نَخِرٌ وَنَاخِرٌ، كَقَوْلِهِمْ: طَمِعَ فَهُوَ طمع وطامع، وحذر وحاذر، وبخل وباخل، رفره وَفَارِهٌ، قَالَ الشَّاعِرُ:

İçine rüzgâr girip ardından ses çıkararak (nahîr ile) çıkan kemiktir. [مَا بِهَا نَاخِرٌ] dendiğinde, 'Orada hiç kimse yoktur' demektir; bunu Ya'kûb, el-Bâhilî'den nakletmiştir. Ebû Amr b. el-Alâ dedi ki: en-Nâhire henüz çürümemiş, fakat mutlaka çürüyecek olan kemiktir. Bir görüşe göre en-nâhir içi boşalmış olandır. Bir görüşe göre her ikisi de aynı anlamda iki lehçedir; nitekim Araplar bir şey çürüdüğünde hem nahir (نَخِرٌ) hem de nâhir (نَاخِرٌ) derler; tıpkı [طَمِعَ فَهُوَ طَمِعٌ وَطَامِعٌ], [حَذِرٌ وَحَاذِرٌ], [بَخِلٌ وَبَاخِلٌ], [فَرِهٌ وَفَارِهٌ] dedikleri gibi. Şair şöyle demiştir:

23930. Metin

يَظَلُّ بِهَا الشَّيْخُ الَّذِي كَانَ بَادِنَا ... يَدِبُّ عَلَى عُوجٍ لَهُ نَخِرَاتِ

Vaktiyle iri yarı olan ihtiyar orada kalır, ... Çürümüş eğri bacakları üzerinde debelenir.

23931. Metin

عُوجٌ: يَعْنِي قَوَائِمَ. وَفِي بَعْضِ التَّفْسِيرِ: نَاخِرَةٌ بِالْأَلِفِ: بَالِيَةٌ، وَنَخِرَةٌ: تَنْخُرُ فِيهَا الرِّيحُ أَيْ تَمُرُّ فِيهَا، عَلَى عَكْسِ الْأَوَّلِ، قَالَ «١»:

ûc (عُوجٌ): Yani bacaklar demektir. Bazı tefsirlerde: Elif ile nâhire (نَاخِرَةٌ) çürümüş; nahire (نَخِرَةٌ) ise birincinin aksine içine rüzgâr girip ses çıkaran, yani içinden rüzgâr geçen demektir. [Şair] demiştir «١»:

23932. Metin

مِنْ بَعْدِ مَا صِرْتُ عِظَامًا نَاخِرَهْ

Ben çürümüş kemikler haline geldikten sonra,

23933. Metin

وَقَالَ بَعْضُهُمْ: النَّاخِرَةُ: الَّتِي أُكِلَتْ أَطْرَافُهَا وَبَقِيَتْ أَوْسَاطُهَا. وَالنَّخِرَةُ: الَّتِي فَسَدَتْ كُلُّهَا. قَالَ مُجَاهِدٌ: نَخِرَةٌ أَيْ مَرْفُوتَةٌ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: عِظاماً وَرُفاتاً وَنُخْرَةُ الرِّيحِ بِالضَّمِّ: شِدَّةُ هُبُوبِهَا. وَالنُّخْرَةُ أَيْضًا وَالنُّخَرَةُ مِثَالُ الْهُمَزَةِ: مُقَدَّمُ أَنْفِ الْفَرَسِ وَالْحِمَارِ وَالْخِنْزِيرِ، يُقَالُ: هَشَّمَ نُخْرَتَهُ: أَيْ أَنْفَهُ. (قالُوا تِلْكَ إِذاً كَرَّةٌ خاسِرَةٌ) أَيْ رَجْعَةٌ خَائِبَةٌ، كَاذِبَةٌ بَاطِلَةٌ، أَيْ لَيْسَتْ كَائِبَةً، قَالَهُ الْحَسَنُ وَغَيْرُهُ. الرَّبِيعُ بْنُ أَنَسٍ: خاسِرَةٌ عَلَى مَنْ كَذَّبَ بِهَا. وَقِيلَ: أَيْ هِيَ كَرَّةُ خُسْرَانٍ. وَالْمَعْنَى أَهْلُهَا خَاسِرُونَ، كَمَا يُقَالُ: تِجَارَةٌ رَابِحَةٌ أَيْ يربح صاحبها. ولا شي أَخْسَرُ مِنْ كَرَّةٍ تَقْتَضِي الْمَصِيرَ إِلَى النَّارِ. وَقَالَ قَتَادَةُ وَمُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ: أَيْ لَئِنْ رَجَعْنَا أَحْيَاءً بَعْدَ الْمَوْتِ لَنُحْشَرَنَّ بِالنَّارِ، وَإِنَّمَا قالوا هذا لأنهم أو عدوا بِالنَّارِ. وَالْكَرُّ: الرُّجُوعُ، يُقَالُ: كَرَّهُ، وَكَرَّ بِنَفْسِهِ، يَتَعَدَّى وَلَا يَتَعَدَّى. وَالْكَرَّةُ: الْمَرَّةُ، وَالْجَمْعُ الْكَرَّاتُ. (فَإِنَّما هِيَ زَجْرَةٌ واحِدَةٌ) ذَكَرَ جَلَّ ثَنَاؤُهُ سُهُولَةَ الْبَعْثِ عَلَيْهِ فَقَالَ: فَإِنَّما هِيَ زَجْرَةٌ واحِدَةٌ. وَرَوَى الضَّحَّاكُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌ فَإِذا هُمْ أَيِ الْخَلَائِقُ أَجْمَعُونَ بِالسَّاهِرَةِ أَيْ عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ، بَعْدَ مَا كَانُوا فِي بَطْنِهَا. قَالَ الْفَرَّاءُ: سُمِّيَتْ بِهَذَا الاسم، لان فيها نوم

Bazıları da şöyle demiştir: en-Nâhire (النَّاخِرَةُ); uçları yenip ortaları kalan [kemiktir]. en-Nahire (النَّخِرَةُ) ise tamamen çürüyüp bozulan [kemiktir]. Mücâhid şöyle demiştir: Nahire (نَخِرَةٌ), yani ufalanmış [demektir]; nitekim Yüce Allah: { عِظَاماً وَرُفَاتاً } “kemikler ve ufalanmış kırıntılar [haline geldikten sonra mı]” buyurmuştur. Zamme ile nuhretü'r-rîh (نُخْرَةُ الرِّيحِ) ise rüzgârın şiddetle esmesidir. Ayrıca nuhre (النُّخْرَةُ) ve hümeze (هُمَزَة) vezninde nühere (النُّخَرَةُ); at, eşek ve domuzun burnunun uç kısmıdır. [Nitekim] heşşeme nuhratehû (هَشَّمَ نُخْرَتَهُ) denilir ki "onun burnunu kırdı/parçaladı" demektir. { قَالُوا تِلْكَ إِذاً كَرَّةٌ خَاسِرَةٌ } “«Öyleyse bu, hüsranla sonuçlanan bir dönüştür!» dediler.” Yani hüsrana uğratıcı, asılsız ve batıl bir dönüştür; yani gerçekleşmeyecek [bir şeydir]. Bunu Hasan[-ı Basrî] ve başkaları söylemiştir. Rebî‘ b. Enes şöyle demiştir: Onu yalanlayan kimse için hüsrandır (خَاسِرَةٌ). Şöyle de denilmiştir: Yani o bir hüsran dönüşüdür. Anlamı, sahipleri hüsrana uğrayacak olan demektir; nitekim kârlı ticaret (تِجَارَةٌ رَابِحَةٌ) denildiğinde "sahibi kâr eden [ticaret]" kastedilir. Varılacak yerin cehennem olmasını gerektiren bir dönüşten daha hüsran verici hiçbir şey yoktur. Katâde ve Muhammed b. Kâ‘b şöyle demişlerdir: Yani ölümden sonra diri olarak dönecek olursak mutlaka cehenneme sevk edileceğiz. Onlar bunu sadece cehennemle tehdit edildikleri için söylemişlerdir. el-Kerr (الْكَرُّ), dönmek demektir. Kerrahu (كَرَّهُ) [onu döndürdü] ve kerra bi-nefsihî (كَرَّ بِنَفْسِهِ) [kendisi döndü] denir; hem geçişli hem geçişsiz kullanılır. el-Kerre (الْكَرَّةُ) bir defa [dönüş] demektir, çoğulu el-kerrât (الْكَرَّاتُ) şeklinde gelir. { فَإِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ } “Oysa o, yalnızca tek bir haykırıştır.” Şânı yüce olan [Allah], yeniden diriltmenin Kendisine ne kadar kolay olduğunu zikrederek şöyle buyurmuştur: { فَإِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ } “Oysa o, yalnızca tek bir haykırıştır.” Dahhâk’ın İbn Abbâs’tan rivayet ettiğine göre o: "Tek bir üflemedir" demiştir. { فَإِذَا هُمْ } “Bir de bakarsın onlar”, yani bütün mahlûkat, { بِالسَّاهِرَةِ } “düzlükte (yeryüzünde)dirler”, yani yerin karnında bulunmalarından sonra yüzündedirler. Ferrâ şöyle demiştir: Bu isimle isimlendirilmiştir; çünkü orada uyku...

23934. Metin

الْحَيَوَانِ وَسَهَرَهُمْ. وَالْعَرَبُ تُسَمِّي الْفَلَاةَ وَوَجْهَ الْأَرْضِ ساهرة، بمعنى ذات سهو، لِأَنَّهُ يُسْهَرُ فِيهَا خَوْفًا مِنْهَا، فَوَصَفَهَا بِصِفَةِ مَا فِيهَا، وَاسْتَدَلَّ ابْنُ عَبَّاسٍ وَالْمُفَسِّرُونَ بِقَوْلِ أمية ابن أَبِي الصَّلْتِ:

ve uykusuz kalmalarıdır (seherleridir). Araplar ıssız çöle ve yerin yüzüne, korkusundan ötürü orada uykusuz kalındığı için uykusuzluk sahibi anlamında sâhire (سَاهِرَة) adını verirler; dolayısıyla yeri, içindekinin vasfıyla nitelemiştir. İbn Abbâs ve müfessirler Ümeyye b. Ebi's-Salt'ın şu sözünü delil getirmişlerdir:

23935. Metin

وَفِيهَا لَحْمُ سَاهِرَةٍ وَبَحْرٍ ... وَمَا فَاهُوا بِهِ لَهُمْ مُقِيمُ

Orada hem karanın hem denizin eti vardır, ... Ağızlarından çıkan her şey önlerinde hazırdır.

23936. Metin

وَقَالَ آخَرُ يَوْمَ ذِي قَارٍ لِفَرَسِهِ:

Bir başkası da Zûkâr gününde atına şöyle demiştir:

23937. Metin

أَقْدَمُ مَحَاجَ إِنَّهَا الْأَسَاوِرَهْ ... وَلَا يَهُولَنَّكَ رِجْلٌ «١» نَادِرَهْ

İlerle ey Mahâc! Şüphesiz onlar [İranlı] süvarilerdir, ... Kopup fırlayan tek bir bacak «١» seni asla korkutmasın.

23938. Metin

فَإِنَّمَا قَصْرُكَ تُرْبُ السَّاهِرَهْ ... ثُمَّ تَعُودُ بَعْدَهَا فِي الْحَافِرَهْ

Senin nihai yerin yerin yüzündeki topraktır, ... Sonra onun ardından ilk haline döneceksin,

23939. Metin

مِنْ بَعْدِ مَا صِرْتَ عِظَامًا نَاخِرَهْ

Çürümüş kemikler haline geldikten sonra.

23940. Metin

وَفِي الصِّحَاحِ. وَيُقَالُ: السَّاهُورُ: ظِلُّ السَّاهِرَةِ، وَهِيَ وَجْهُ الْأَرْضِ. وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: فَإِذا هُمْ بِالسَّاهِرَةِ، قَالَ أَبُو كَبِيرٍ الْهُذَلِيُّ:

es-Sıhâh'ta şöyle denir: es-Sâhûr (السَّاهُورُ), yer yüzü demek olan es-sâhirenin gölgesidir denilir. Yüce Allah'ın: { فَإِذا هُمْ بِالسَّاهِرَةِ } buyruğu da bundandır. Ebû Kebîr el-Hüzelî şöyle demiştir:

23941. Metin

يَرْتَدْنَ سَاهِرَةً كَأَنَّ جَمِيمَهَا ... وَعَمِيمَهَا أَسْدَافُ لَيْلٍ مُظْلِمِ «٢»

Düz ve geniş bir otlak ararlar ki oradaki gür ve bol otlar, ... Sanki karanlık gecenin ilk karanlıkları gibidir «٢».

23942. Metin

وَيُقَالُ: السَّاهُورُ: كَالْغِلَافِ «٣» لِلْقَمَرِ يَدْخُلُ فِيهِ إِذَا كُسِفَ، وَأَنْشَدُوا قَوْلَ أُمَيَّةَ بْنِ أَبِي الصَّلْتِ «٤»:

Şöyle de denilir: es-Sâhûr (السَّاهُورُ), ay tutulduğu vakit içine girdiği bir kılıf «٣» gibidir. Ümeyye b. Ebi's-Salt'ın «٤» şu sözünü inşad etmişlerdir:

23943. Metin

قَمَرٌ وَسَاهُورٌ يُسَلُّ وَيُغْمَدُ

Kılıcından çekilen ve kınına sokulan bir ay ve bir sâhûr.

23944. Metin

وَأَنْشَدُوا لِآخَرَ فِي وَصْفِ امْرَأَةٍ:

Bir başka şairin bir kadını vasfederken söylediği şu beyti de inşad etmişlerdir:

23945. Metin

كَأَنَّهَا عِرْقُ سَامٍ عِنْدَ ضَارِبِهِ ... أَوْ شُقَّةٌ «٥» خَرَجَتْ مِنْ جَوْفٍ سَاهُورٍ

Sanki o, darbecisinin elindeki gümüş damarıdır, ... Yahut sâhûrun içinden çıkmış bir parçadır «٥».

23946. Metin

يُرِيدُ شُقَّةَ الْقَمَرِ. وَقِيلَ: السَّاهِرَةُ: هِيَ الْأَرْضُ الْبَيْضَاءُ. وَرَوَى الضَّحَّاكُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: أَرْضِ مِنْ فِضَّةٍ لَمْ يُعْصَ اللَّهُ جَلَّ ثَنَاؤُهُ عَلَيْهَا قَطُّ خَلَقَهَا حينئذ. وقيل: أرض جددها

[Şair bununla] ayın parçasını kastetmektedir. Bir görüşe göre es-Sâhire: Beyaz yeryüzüdür. Dahhâk'ın İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: "Üzerinde Allah -celle senâuhu-'a asla isyan edilmemiş, gümüşten bir yerdir; [Allah] onu o vakit yaratmıştır." Bir görüşe göre de: [Allah'ın] yenilediği bir yerdir...

23947. Metin

اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ. وَقِيلَ: السَّاهِرَةُ اسْمُ الْأَرْضِ السَّابِعَةِ يَأْتِي بِهَا اللَّهُ تَعَالَى فَيُحَاسِبُ عَلَيْهَا الْخَلَائِقَ، وَذَلِكَ حِينَ تُبَدَّلُ الْأَرْضُ غَيْرَ الْأَرْضِ. وَقَالَ الثَّوْرِيُّ: السَّاهِرَةُ: أَرْضُ الشَّامِ. وَهْبُ بْنُ مُنَبِّهٍ: جَبَلُ بَيْتِ الْمَقْدِسِ. عُثْمَانُ بْنُ أَبِي الْعَاتِكَةِ: إِنَّهُ اسْمُ مَكَانٍ مِنَ الْأَرْضِ بِعَيْنِهِ، بِالشَّامِ، وَهُوَ الصَّقْعُ الَّذِي بَيْنَ جَبَلِ أَرِيحَاءَ وَجَبَلِ حَسَّانَ «١» يَمُدُّهُ اللَّهُ كَيْفَ يَشَاءُ. قَتَادَةُ: هِيَ جَهَنَّمُ أَيْ فَإِذَا هَؤُلَاءِ الْكُفَّارُ فِي جَهَنَّمَ. وَإِنَّمَا قِيلَ لَهَا سَاهِرَةٌ، لِأَنَّهُمْ لَا يَنَامُونَ عَلَيْهَا حِينَئِذٍ. وَقِيلَ: السَّاهِرَةُ: بِمَعْنَى الصَّحْرَاءِ على شفير جَهَنَّمَ، أَيْ يُوقَفُونَ بِأَرْضِ الْقِيَامَةِ، فَيَدُومُ السَّهَرُ حِينَئِذٍ. وَيُقَالُ: السَّاهِرَةُ: الْأَرْضُ الْبَيْضَاءُ الْمُسْتَوِيَةُ سُمِّيَتْ بِذَلِكَ، لِأَنَّ السَّرَابَ يَجْرِي فِيهَا مِنْ قَوْلِهِمْ عَيْنٌ سَاهِرَةٌ: جَارِيَةُ الْمَاءِ، وَفِي ضِدِّهَا: نَائِمَةٌ، قَالَ الْأَشْعَثُ بْنُ قَيْسٍ:

kıyamet gününde. Bir görüşe göre es-Sâhire, Allah Teâlâ'nın getireceği ve üzerinde yaratıkları hesaba çekeceği yedinci yerin adıdır; bu da yeryüzünün başka bir yere dönüştürüldüğü zamandır. Sevrî dedi ki: es-Sâhire, Şam toprağıdır. Vehb b. Münebbih: Beytülmakdis'in dağıdır demiştir. Osmân b. Ebi'l-Âtike: O, Şam'da yeryüzünün bizzat belirli bir yerinin adıdır; Eriha dağı ile Hassan dağı «١» arasındaki bölgedir, Allah onu dilediği gibi uzatıp genişletir. Katâde: O cehennemdir; yani bu kâfirler bir de bakmışsın ki cehennemdedirler. Oraya sâhire denmesi ise o vakit üzerinde uyuyamayacakları içindir. Bir görüşe göre es-Sâhire, cehennemin kıyısındaki sahra manasındadır; yani kıyamet arazisinde durdurulurlar ve o vakit uykusuzluk devam eder. Şöyle de denilir: es-Sâhire, düz ve beyaz arazidir; serabın onda akıp gitmesi sebebiyle bu adı almıştır; bu da onların [عَيْنٌ سَاهِرَةٌ] 'suyu durmaksızın akan pınar' sözünden gelir; bunun zıddı ise [نَائِمَةٌ] 'suyu kesilmiş pınar'dır. el-Eş'as b. Kays şöyle demiştir:

23948. Metin

وَسَاهِرَةٌ يُضْحِي السَّرَابُ مُجَلِّلًا ... لِأَقْطَارِهَا قَدْ جِئْتُهَا مُتَلَثِّمَا

Gündüzün serabın dört bir yanını bürüdüğü ıssız bir çöle, ... Yüzümü örtmüş olarak vardım.

23949. Metin

أَوْ لِأَنَّ سالكها لا ينام خوف الهلكة.

Yahut oradan geçen kimsenin helak olma korkusuyla uyuyamaması sebebiyledir.

23950. Metin

[سورة النازعات (٧٩): الآيات ١٥ الى ٢٦]

[en-Nâziât Suresi (79): 15-26. Ayetler]

23951. Metin

هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ مُوسى (١٥) إِذْ ناداهُ رَبُّهُ بِالْوادِ الْمُقَدَّسِ طُوىً (١٦) اذْهَبْ إِلى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغى (١٧) فَقُلْ هَلْ لَكَ إِلى أَنْ تَزَكَّى (١٨) وَأَهْدِيَكَ إِلى رَبِّكَ فَتَخْشى (١٩)

{هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ مُوسى (١٥) إِذْ ناداهُ رَبُّهُ بِالْوادِ الْمُقَدَّسِ طُوىً (١٦) اذْهَبْ إِلى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغى (١٧) فَقُلْ هَلْ لَكَ إِلى أَنْ تَزَكَّى (١٨) وَأَهْدِيَكَ إِلى رَبِّكَ فَتَخْشى (١٩)} “Musa'nın haberi sana geldi mi? Hani Rabbi ona mukaddes Tuva vadisinde şöyle seslenmişti: Firavun'a git, çünkü o azdı! De ki: Arınmak ister misin? Ve seni Rabbine ileteyim de O'ndan korkasın!”

23952. Metin

فَأَراهُ الْآيَةَ الْكُبْرى (٢٠) فَكَذَّبَ وَعَصى (٢١) ثُمَّ أَدْبَرَ يَسْعى (٢٢) فَحَشَرَ فَنادى (٢٣) فَقالَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلى (٢٤)

{فَأَراهُ الْآيَةَ الْكُبْرى (٢٠) فَكَذَّبَ وَعَصى (٢١) ثُمَّ أَدْبَرَ يَسْعى (٢٢) فَحَشَرَ فَنادى (٢٣) فَقالَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلى (٢٤)} “Bunun üzerine ona en büyük mucizeyi gösterdi. Fakat o yalanladı ve isyan etti. Sonra arkasını dönüp koşarak uzaklaştı. Derhal [adamlarını] topladı ve seslendi: 'Sizin en yüce rabbiniz benim!' dedi.”

23953. Metin

فَأَخَذَهُ اللَّهُ نَكالَ الْآخِرَةِ وَالْأُولى (٢٥) إِنَّ فِي ذلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشى (٢٦)

{فَأَخَذَهُ اللَّهُ نَكالَ الْآخِرَةِ وَالْأُولى (٢٥) إِنَّ فِي ذلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشى (٢٦)} “Allah da onu ahiret ve dünya azabıyla yakalayıverdi. Şüphesiz bunda korkan kimse için kesin bir ibret vardır.”

23954. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ مُوسى. إِذْ ناداهُ رَبُّهُ بِالْوادِ الْمُقَدَّسِ طُوىً) أَيْ قَدْ جَاءَكَ وَبَلَغَكَ حَدِيثُ مُوسى وَهَذَا تَسْلِيَةٌ لِلنَّبِيِّ ﷺ. أَيْ إن فرعون

Yüce Allah'ın: {هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ مُوسى. إِذْ ناداهُ رَبُّهُ بِالْوادِ الْمُقَدَّسِ طُوىً} “[Ey Muhammed!] Musa'nın haberi sana geldi mi? Hani Rabbi ona mukaddes vadi Tuvâ'da seslenmişti” buyruğu; yani Musa'nın haberi sana gelmiş ve ulaşmıştır, demektir. Bu, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için bir tesellidir. Yani Firavun1

23955. Metin

كَانَ أَقْوَى مِنْ كُفَّارِ عَصْرِكَ، ثُمَّ أَخَذْنَاهُ، وَكَذَلِكَ هَؤُلَاءِ. وَقِيلَ: هَلْ بِمَعْنَى" مَا" أَيْ مَا أَتَاكَ، وَلَكِنْ أُخْبِرْتَ بِهِ، فَإِنَّ فِيهِ عِبْرَةً لِمَنْ يَخْشَى. وَقَدْ مَضَى مِنْ خَبَرِ مُوسَى وَفِرْعَوْنَ فِي غَيْرِ مَوْضِعٍ مَا فِيهِ كِفَايَةٌ «١». وَفِي طُوىً ثَلَاثُ قِرَاءَاتٍ: قَرَأَ ابْنُ مُحَيْصِنٍ وَابْنُ عَامِرٍ وَالْكُوفِيُّونَ طُوىً مُنَوَّنًا وَاخْتَارَهُ أَبُو عُبَيْدٍ لِخِفَّةِ الِاسْمِ. الْبَاقُونَ بِغَيْرِ تَنْوِينٍ، لِأَنَّهُ مَعْدُولٌ مِثْلَ عُمَرَ وَقُثَمَ، قَالَ الْفَرَّاءُ: طُوَى: وَادٍ بَيْنَ الْمَدِينَةِ وَمِصْرَ. قَالَ: وَهُوَ مَعْدُولٌ عَنْ طَاوٍ، كَمَا عُدِلَ عُمَرُ عَنْ عَامِرٍ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَعِكْرِمَةُ (طِوًى) بِكَسْرِ الطَّاءِ، وَرُوِيَ عَنْ أَبِي عَمْرٍو، عَلَى مَعْنَى الْمُقَدَّسِ مرة بعد مرة، قاله الزجاج، وأنشد:

senin dönemindeki kâfirlerden daha güçlüydü; sonra biz onu yakalayıverdik, bunları da öyle [yakalarız]. Bir görüşe göre {هَلْ} “mi/mı” edatı “mâ” (olumsuzluk) anlamındadır; yani sana gelmemişti, fakat bundan böyle sana haber verildi; zira bunda korkan kimse için bir ibret vardır. Musa ile Firavun'un kıssasından yetecek kadarı daha önce çeşitli yerlerde geçmişti «١». {طُوىً} kelimesinde üç kıraat vardır: İbn Muheysın, İbn Âmir ve Kûfeliler, ismin hafifliği sebebiyle {طُوىً} kelimesini tenvinli okumuşlardır; Ebû Ubeyd de bunu tercih etmiştir. Diğerleri ise, Ömer ve Kusem gibi ma‘dûl (aslından dönüştürülmüş) bir kelime olduğu için tenvinsiz okumuşlardır. Ferrâ der ki: Tuvâ, Medine ile Mısır arasında bir vadidir. O, Âmir isminin Ömer'e dönüştürüldüğü gibi tâvin kelimesinden dönüştürülmüştür, dedi. Hasan ve İkrime -ve Ebû Amr'dan da rivayetle- ardı ardına kutsanmış anlamında {طِوًى} şeklinde Tâ harfinin kesresiyle okumuşlardır. Bunu Zeccâc söylemiş ve şu beyti inşad etmiştir:

23956. Metin

أَعَاذِلَ إِنَّ اللَّوْمَ فِي غَيْرِ كُنْهِهِ ... عَلَيَّ طِوَى مِنْ غَيِّكِ الْمُتَرَدِّدِ «٢»

Ey beni kınayan kadın! Asılsız yere kınamak... / Bana, senin tekrarlanıp duran azgınlığından katmerli bir yüktür «٢».

23957. Metin

أَيْ هُوَ لَوْمٌ مُكَرَّرٌ عَلَيَّ. وَقِيلَ: ضَمُّ الطَّاءِ وَكَسْرُهَا لُغَتَانِ، وَقَدْ مَضَى فِي" طه"»

Yani üzerime kat kat tekrarlanan bir kınamadır. Bir görüşe göre Tâ harfinin zammesi ve kesresi iki ayrı lehçedir; bu husus Tâhâ Suresi'nde geçmişti.

23958. Metin

الْقَوْلُ فِيهِ. اذْهَبْ إِلى فِرْعَوْنَ أَيْ نَادَاهُ رَبُّهُ، فَحُذِفَ، لِأَنَّ النِّدَاءَ قَوْلٌ، فَكَأَنَّهُ، قَالَ لَهُ رَبُّهُ اذْهَبْ إِلى فِرْعَوْنَ. إِنَّهُ طَغى أَيْ جَاوَزَ الْقَدْرَ فِي الْعِصْيَانِ. وَرُوِيَ عَنِ الْحَسَنِ قَالَ: كَانَ فِرْعَوْنُ عِلْجًا مِنْ هَمْدَانَ. وَعَنْ مُجَاهِدٍ قَالَ: كَانَ مِنْ أَهْلِ إِصْطَخْرَ. وَعَنِ الْحَسَنِ أَيْضًا قَالَ: مِنْ أَهْلِ أَصْبَهَانَ، يُقَالُ لَهُ ذُو ظفر، طول أَرْبَعَةُ أَشْبَارٍ. (فَقُلْ هَلْ لَكَ إِلى أَنْ تَزَكَّى) أَيْ تُسْلِمُ فَتَطْهُرَ مِنَ الذُّنُوبِ. وَرَوَى الضَّحَّاكُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: هَلْ لَكَ أَنْ تَشْهَدَ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ. (وَأَهْدِيَكَ إِلى رَبِّكَ) أَيْ وَأُرْشِدُكَ إِلَى طَاعَةِ رَبِّكَ (فَتَخْشى) أَيْ تَخَافُهُ وَتَتَّقِيهِ. وَقَرَأَ نَافِعٌ وَابْنُ كَثِيرٍ تَزَكَّى بِتَشْدِيدِ الزَّايِ، عَلَى إِدْغَامِ التَّاءِ فِي الزَّايِ لِأَنَّ أَصْلَهَا تَتَزَكَّى. الْبَاقُونَ: (تَزَكَّى) بِتَخْفِيفِ الزَّايِ عَلَى مَعْنَى طَرْحِ التَّاءِ. وقال أبو عمرو: تَزَكَّى بالتشديد «٤» [تتصدق ب [- الصدقة، و" تزكي" يَكُونُ زَكِيًّا مُؤْمِنًا. وَإِنَّمَا دَعَا فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ زَكِيًّا مُؤْمِنًا. قَالَ: فَلِهَذَا اخْتَرْنَا التَّخْفِيفَ. وَقَالَ صخر بن جويرية:

[Bu husustaki] açıklama [Tâhâ Suresi'nde geçmişti].123 { اذْهَبْ إِلى فِرْعَوْنَ } “Firavun'a git!” Yani Rabbi ona nida etmiştir; ancak nida bir söz olduğu için [nida fiili] hazfedilmiştir. Sanki Rabbi ona: 'Firavun'a git!' demiştir. { إِنَّهُ طَغى } “Çünkü o azdı.” Yani isyanda haddi aştı. Hasan'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: 'Firavun, Hemedanlı bir kâfirdi (ılg).' Mücâhid'den ise: 'İstahr ehlindendi' dediği [rivayet edilmiştir]. Yine Hasan'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: 'İsfahan ehlindendi, ona Zü'z-Zafer denilirdi, boyu dört karıştı.' { فَقُلْ هَلْ لَكَ إِلى أَنْ تَزَكَّى } “De ki: İster misin arınasın?” Yani Müslüman olup günahlardan temizlenesin. Dahhâk, İbn Abbâs'tan [bu ayetin]: 'Lâ ilâhe illallâh diye şehadet getirmeyi ister misin?' [anlamında olduğunu] rivayet etmiştir. { وَأَهْدِيَكَ إِلى رَبِّكَ } “Ve seni Rabbine ileteyim de” yani seni Rabbine itaate yönlendireyim de { فَتَخْشى } “korkup çekinesin?” yani O'ndan korkup sakınasın. Nâfi‘ ve İbn Kesîr, zâ harfinin şeddesiyle { تَزَكَّى } şeklinde okumuşlardır; bu da aslı (تَتَزَكَّى) olduğu için tâ harfinin zâ harfine idğâm edilmesine dayanır. Diğer kıraat imamları ise tâ harfinin atılması manasında zâ harfinin şeddesiz haliyle { تَزَكَّى } şeklinde okumuşlardır. Ebû Amr şöyle demiştir: Şeddeli olarak { تَزَكَّى }4 [sadaka verirsin], şeddesiz { تَزَكَّى } ise 'mümin ve temiz/arınmış kimse olur' demektir. Oysa Musa Firavun'u arınmış bir mümin olsun diye davet etmiştir. [Ebû Amr] dedi ki: 'İşte bu yüzden şeddesiz okuyuşu tercih ettik.' Sahr b. Cüveyriye ise şöyle demiştir:

23959. Metin

لَمَّا بَعَثَ اللَّهُ مُوسَى إِلَى فِرْعَوْنَ قَالَ لَهُ: اذْهَبْ إِلى فِرْعَوْنَ إِلَى قَوْلِهِ وَأَهْدِيَكَ إِلى رَبِّكَ فَتَخْشى وَلَنْ يَفْعَلَ، فَقَالَ: يَا رَبُّ، وَكَيْفَ أَذْهَبُ إِلَيْهِ وَقَدْ عَلِمْتُ أَنَّهُ لَا يَفْعَلُ؟ فَأَوْحَى اللَّهُ إِلَيْهِ أَنِ امْضِ إِلَى مَا أَمَرْتُكَ بِهِ، فَإِنَّ فِي السَّمَاءِ اثْنَيْ عَشَرَ أَلْفَ مَلَكٍ يَطْلُبُونَ عِلْمَ الْقَدَرِ، فَلَمْ يَبْلُغُوهُ وَلَا يُدْرِكُوهُ. (فَأَراهُ الْآيَةَ الْكُبْرى) أَيِ الْعَلَامَةَ الْعُظْمَى وَهِيَ الْمُعْجِزَةُ. وَقِيلَ: الْعَصَا. وَقِيلَ: الْيَدُ الْبَيْضَاءُ تَبْرُقُ كَالشَّمْسِ. وَرَوَى الضَّحَّاكُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: الْآيَةُ الْكُبْرَى قَالَ الْعَصَا. الْحَسَنُ: يَدُهُ وَعَصَاهُ. وَقِيلَ: فَلْقُ الْبَحْرِ. وَقِيلَ: الْآيَةُ: إِشَارَةٌ إِلَى جَمِيعِ آيَاتِهِ وَمُعْجِزَاتِهِ. فَكَذَّبَ أَيْ كَذَّبَ نَبِيَّ اللَّهِ مُوسَى وَعَصى أَيْ عَصَى رَبَّهُ ﷿. (ثُمَّ أَدْبَرَ يَسْعى) أَيْ وَلَّى مُدْبِرًا مُعْرِضًا عَنِ الْإِيمَانِ يَسْعى أَيْ يَعْمَلُ بِالْفَسَادِ فِي الْأَرْضِ. وَقِيلَ: يَعْمَلُ فِي نِكَايَةِ مُوسَى. وَقِيلَ: أَدْبَرَ يَسْعى هَارِبًا مِنَ الْحَيَّةِ. فَحَشَرَ أَيْ جَمَعَ أَصْحَابَهُ لِيَمْنَعُوهُ مِنْهَا. وَقِيلَ: جَمَعَ جُنُودَهُ لِلْقِتَالِ وَالْمُحَارَبَةِ، وَالسَّحَرَةَ لِلْمُعَارَضَةِ. وَقِيلَ: حَشَرَ النَّاسَ لِلْحُضُورِ. فَنادى أَيْ قَالَ لَهُمْ بِصَوْتٍ عَالٍ (أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلى) أَيْ لَا رَبَّ لَكُمْ فَوْقِي. وَيُرْوَى: أَنَّ إِبْلِيسَ تَصَوَّرَ لِفِرْعَوْنَ فِي صُورَةِ الْإِنْسِ بِمِصْرَ فِي الْحَمَّامِ، فَأَنْكَرَهُ فِرْعَوْنُ، فَقَالَ لَهُ إِبْلِيسُ: وَيْحَكَ! أَمَا تَعْرِفُنِي؟ قَالَ: لَا. قَالَ: وَكَيْفَ وَأَنْتَ خَلَقْتَنِي؟ أَلَسْتَ الْقَائِلَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى. ذَكَرَهُ الثَّعْلَبِيُّ فِي كِتَابِ الْعَرَائِسِ. وَقَالَ عَطَاءٌ: كَانَ صَنَعَ لَهُمْ أَصْنَامًا صِغَارًا وَأَمَرَهُمْ بِعِبَادَتِهَا، فَقَالَ أَنَا رَبُّ أَصْنَامِكُمْ. وَقِيلَ: أَرَادَ الْقَادَةَ وَالسَّادَةَ، هُوَ رَبُّهُمْ، وَأُولَئِكَ هُمْ أَرْبَابُ السَّفَلَةِ. وَقِيلَ: فِي الْكَلَامِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ فَنَادَى فَحَشَرَ لِأَنَّ النِّدَاءَ يَكُونُ قَبْلَ الْحَشْرِ. (فَأَخَذَهُ اللَّهُ نَكالَ الْآخِرَةِ وَالْأُولى) أَيْ نَكَالَ قَوْلِهِ: مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ إِلهٍ غَيْرِي [القصص: ٣٨] وقوله بعد: أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلى [النازعات: ٢٤] قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٌ وَعِكْرِمَةُ. وَكَانَ بَيْنَ الْكَلِمَتَيْنِ أَرْبَعُونَ سَنَةً، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. وَالْمَعْنَى: أَمْهَلَهُ فِي الْأُولَى، ثُمَّ أَخَذَهُ فِي الْآخِرَةِ، فَعَذَّبَهُ بِكَلِمَتَيْهِ. وَقِيلَ: نَكَالُ الْأُولَى: هُوَ أَنْ أَغْرَقَهُ، وَنَكَالُ الْآخِرَةِ: الْعَذَابُ فِي الْآخِرَةِ. وَقَالَهُ قَتَادَةُ وَغَيْرُهُ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: هُوَ عَذَابُ أَوَّلِ عُمْرِهِ وَآخِرِهِ. وَقِيلَ: الْآخِرَةُ قَوْلُهُ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلى وَالْأُولَى تَكْذِيبُهُ لِمُوسَى. عَنْ قَتَادَةَ أَيْضًا.

Allah, Musa'yı Firavun'a gönderdiğinde ona: {اذْهَبْ إِلى فِرْعَوْنَ} ayetinden {وَأَهْدِيَكَ إِلى رَبِّكَ فَتَخْشى} buyruğuna kadar vahyetti ve 'Fakat o yapmayacaktır' buyurdu. Musa: 'Ey Rabbim! Onun yapmayacağını bildiğin halde ona nasıl gideyim?' dedi. Allah da ona şöyle vahyetti: 'Sana emrettiğim şeye git; zira gökte kader bilgisini arayan on iki bin melek vardır da ona ne erişebilmişler ne de idrak edebilmişlerdir.' {فَأَراهُ الْآيَةَ الْكُبْرى} “Bunun üzerine ona en büyük mucizeyi gösterdi”, yani en büyük alameti gösterdi ki o da mucizedir. Bir görüşe göre o asadır. Bir görüşe göre güneş gibi parlayan beyaz eldir. Dahhâk, İbn Abbâs'tan en büyük ayet hakkında: Asa idi, dediğini rivayet etmiştir. Hasan: Eli ve asasıdır, demiştir. Bir görüşe göre denizin yarılmasıdır. Bir görüşe göre ise bu ayet, onun bütün ayet ve mucizelerine işarettir. {فَكَذَّبَ} “Fakat o yalanladı”, yani Allah'ın peygamberi Musa'yı yalanladı. {وَعَصى} “ve isyan etti”, yani aziz ve celil olan Rabbine isyan etti. {ثُمَّ أَدْبَرَ يَسْعى} “Sonra arkasını dönüp koşarak uzaklaştı”, yani imandan yüz çevirip arkasını döndü. {يَسْعى} “koşarak”, yani yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışarak. Bir görüşe göre Musa'yı alt etmek için çalışarak. Bir görüşe göre yılandan kaçarak arkasını dönüp koştu. {فَحَشَرَ} “Derhal topladı”, yani kendisini yılandan korusunlar diye adamlarını topladı. Bir görüşe göre savaşmak için ordularını ve karşı koymak için büyücüleri topladı. Bir görüşe göre hazır bulunsunlar diye insanları topladı. {فَنادى} “ve seslendi”, yani onlara yüksek bir sesle dedi ki: {أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلى} “Sizin en yüce rabbiniz benim!”, yani sizin üzerinizde benden üstün hiçbir rab yoktur. Rivayet edildiğine göre İblis, Mısır'da hamamda Firavun'a insan suretinde görünmüş, Firavun onu tanıyamamış; bunun üzerine İblis ona: 'Yazıklar olsun sana! Beni tanımıyor musun?' demiştir. O da: 'Hayır' deyince İblis: 'Nasıl tanımazsın, beni sen yarattın ya! 'Ben sizin en yüce rabbinizim' diyen sen değil misin?' demiştir. Bunu Sa‘lebî el-Arâis adlı kitabında zikretmiştir. Atâ dedi ki: Firavun onlar için küçük putlar yapmış ve onlara tapmalarını emretmişti; bu yüzden 'Ben sizin putlarınızın rabbyim' demiştir. Bir görüşe göre liderleri ve ileri gelenleri kastetmiştir; kendisi onların rabbidir, onlar da halk tabakasının rableridir. Bir görüşe göre ise sözde takdim ve tehir vardır: {فَنَادَى فَحَشَرَ} 'Seslendi ve topladı' demektir; zira sesleniş toplamadan önce olur. {فَأَخَذَهُ اللَّهُ نَكالَ الْآخِرَةِ وَالْأُولى} “Allah da onu ahiret ve dünya azabıyla yakalayıverdi”, yani onun: {مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ إِلهٍ غَيْرِي} [el-Kasas: 38] “Sizin için benden başka bir ilah tanımıyorum” sözü ile daha sonraki {أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلى} [en-Nâziât: 24] “Sizin en yüce rabbiniz benim” sözünün cezası olarak [yakaladı]. Bunu İbn Abbâs, Mücâhid ve İkrime söylemiştir. İbn Abbâs'ın dediğine göre bu iki sözün arasında kırk yıl vardı. Anlam şudur: İlkinde ona mühlet verdi, sonra sonuncusunda onu yakalayıp her iki sözü sebebiyle ona azap etti. Bir görüşe göre ilkinin cezası onu boğmasıdır; sonuncusunun cezası ise ahiretteki azaptır. Bunu Katâde ve başkaları söylemiştir. Mücâhid: O, ömrünün başındaki ve sonundaki azaptır, dedi. Bir görüşe göre sonuncusu onun {أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلى} sözü, ilki ise Musa'yı yalanlamasıdır; bu da yine Katâde'den rivayet edilmiştir.

23960. Metin

ونَكالَ مَنْصُوبٌ عَلَى الْمَصْدَرِ الْمُؤَكِّدِ فِي قَوْلِ الزَّجَّاجِ، لِأَنَّ مَعْنَى أَخَذَهُ اللَّهُ: نَكَّلَ اللَّهُ بِهِ، فَأُخْرِجَ [نَكَالَ «١»] مَكَانَ مَصْدَرٍ مِنْ مَعْنَاهُ، لَا مِنْ لَفْظِهِ. وَقِيلَ: نُصِبَ بِنَزْعِ حَرْفِ الصِّفَةِ، أَيْ فَأَخَذَهُ اللَّهُ بِنَكَالِ الْآخِرَةِ، فَلَمَّا نُزِعَ الْخَافِضُ نُصِبَ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: أَيْ أَخَذَهُ اللَّهُ أَخْذًا نَكَالًا، أَيْ لِلنَّكَالِ. وَالنَّكَالُ: اسْمٌ لِمَا جُعِلَ نَكَالًا لِلْغَيْرِ أَيْ عُقُوبَةً لَهُ حَتَّى يُعْتَبَرَ بِهِ. يُقَالُ: نَكَّلَ فُلَانٌ بِفُلَانٍ: إِذَا أَثْخَنَهُ عُقُوبَةً. وَالْكَلِمَةُ مِنَ الِامْتِنَاعِ، وَمِنْهُ النُّكُولُ عَنِ الْيَمِينِ، وَالنِّكْلُ الْقَيْدُ. وَقَدْ مَضَى فِي سُورَةِ" الْمُزَّمِّلِ" «٢» وَالْحَمْدُ لِلَّهِ. إِنَّ فِي ذلِكَ لَعِبْرَةً أَيِ اعْتِبَارًا وَعِظَةً. لِمَنْ يَخْشى أَيْ يخاف الله ﷿.

{نَكالَ} kelimesi, Zeccâc'ın kavline göre tekid edici mef'ûl-i mutlak olarak mensuptur; zira {أَخَذَهُ اللَّهُ} ifadesinin anlamı 'Allah ona ibretlik ceza verdi' demektir. Böylece lafzından değil, manasından bir mastarın yerine [نَكَالَ «١»] getirilmiştir. Bir görüşe göre harf-i cerrin hazfedilmesiyle mensup olmuştur; yani 'Allah onu ahiret cezası ile yakaladı' takdirindedir, harf-i cer hazfedilince mensup olmuştur. Ferrâ şöyle demiştir: Yani 'Allah onu ibretlik bir yakalayışla, ceza olsun diye yakaladı' demektir. en-Nekâl (ibretlik ceza), başkasına ibret olsun, ders alsın diye uygulanan cezanın adıdır. Bir kimseye ağır bir ceza uygulandığında [نَكَّلَ فُلَانٌ بِفُلَانٍ] denilir. Bu kelime menetmek kökünden gelir; yeminden çekinmeye [النُّكُولُ عَنِ الْيَمِينِ] ve bukağı/prangaya da [النِّكْلُ] denmesi bundandır. Bu husus Müzzemmil Suresi'nde «٢» geçmişti, Allah'a hamdolsun. {إِنَّ فِي ذلِكَ لَعِبْرَةً} “Şüphesiz bunda kesin bir ibret vardır”, yani bir ders ve öğüt vardır. {لِمَنْ يَخْشى} “korkan kimse için”, yani aziz ve celil olan Allah'tan korkan kimse için.

23961. Metin

[سورة النازعات (٧٩): الآيات ٢٧ الى ٣٣]

[en-Nâziât Suresi (79): 27-33. Ayetler]

23962. Metin

أَأَنْتُمْ أَشَدُّ خَلْقاً أَمِ السَّماءُ بَناها (٢٧) رَفَعَ سَمْكَها فَسَوَّاها (٢٨) وَأَغْطَشَ لَيْلَها وَأَخْرَجَ ضُحاها (٢٩) وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذلِكَ دَحاها (٣٠) أَخْرَجَ مِنْها ماءَها وَمَرْعاها (٣١)

{أَأَنْتُمْ أَشَدُّ خَلْقاً أَمِ السَّماءُ بَناها (٢٧) رَفَعَ سَمْكَها فَسَوَّاها (٢٨) وَأَغْطَشَ لَيْلَها وَأَخْرَجَ ضُحاها (٢٩) وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذلِكَ دَحاها (٣٠) أَخْرَجَ مِنْها ماءَها وَمَرْعاها (٣١)} “Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü mü? Onu bina etti. Boyunu yükseltip ona bir düzen verdi. Gecesini kararttı, gündüzünü aydınlığa çıkardı. Bundan sonra da yeri yayıp döşedi. Ondan suyunu ve otlağını çıkardı.”

23963. Metin

وَالْجِبالَ أَرْساها (٣٢) مَتاعاً لَكُمْ وَلِأَنْعامِكُمْ (٣٣)

{وَالْجِبالَ أَرْساها (٣٢) مَتاعاً لَكُمْ وَلِأَنْعامِكُمْ (٣٣)} “Ve dağları sağlamca yerleştirdi. Sizin ve hayvanlarınızın faydalanması için.”

23964. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: أَأَنْتُمْ أَشَدُّ خَلْقاً: يُرِيدُ أَهْلَ مَكَّةَ، أَيْ أَخَلْقُكُمْ بَعْدَ الْمَوْتِ أَشَدُّ فِي تَقْدِيرِكُمْ أَمِ السَّماءُ فَمَنْ قَدَرَ عَلَى السَّمَاءِ قَدَرَ عَلَى الْإِعَادَةِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: لَخَلْقُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ [غافر: ٥٧] وقول تَعَالَى: أَوَلَيْسَ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بِقادِرٍ عَلى أَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ [يس: ٨١]، فَمَعْنَى الْكَلَامِ التَّقْرِيعُ وَالتَّوْبِيخُ. ثُمَّ وَصَفَ السَّمَاءَ فَقَالَ: بَناها أَيْ رَفَعَهَا فَوْقَكُمْ كَالْبِنَاءِ. رَفَعَ سَمْكَها أَيْ أَعْلَى سَقْفَهَا فِي الْهَوَاءِ، يُقَالُ: سَمَكْتُ الشَّيْءَ أَيْ رَفَعْتُهُ فِي الْهَوَاءِ، وَسَمَكَ الشيء سموكا: أرتفع. وقال الفراء: كل شي حَمَلَ شَيْئًا مِنَ الْبِنَاءِ وَغَيْرِهِ فَهُوَ سَمْكٌ. وَبِنَاءٌ مَسْمُوكٌ وَسَنَامٌ سَامِكٌ تَامِكٌ أَيْ عَالٍ، والمسموكات «٣»: السموات. وَيُقَالُ: اسْمُكْ فِي الدَّيْمِ، أَيِ اصْعَدْ فِي الدرجة.

Yüce Allah'ın: {أَأَنْتُمْ أَشَدُّ خَلْقاً} “Sizi yaratmak mı daha zordur” buyruğunda Mekkeliler kastedilmektedir. Yani; sizin değerlendirmenize göre ölümden sonra sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa gök mü? Göğü yaratmaya kadir olan, [ölümden sonra] yeniden yaratmaya da kadirdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: {لَخَلْقُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ} “Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür” [Mü'min, 57].1 Yüce Allah'ın şu buyruğu da böyledir: {أَوَلَيْسَ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بِقادِرٍ عَلى أَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ} “Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerini yaratmaya kadir değil midir?” [Yâsîn, 81].2 Dolayısıyla sözün maksadı kınama ve azarlamadır. Daha sonra [Yüce Allah] göğü vasfederek şöyle buyurmuştur: {بَناها} “Onu bina etti”, yani onu üzerinizde bir bina gibi yükseltti. {رَفَعَ سَمْكَها} “Boyunu yükseltti”, yani tavanını boşlukta yukarı kaldırdı. [Arapçada] bir şeyi boşlukta yükselttiğinde [سَمَكْتُ الشَّيْءَ], bir şey yükseldiğinde ise [سَمَكَ الشَّيْءُ سُمُوكًا] denir. el-Ferrâ şöyle demiştir: Yapı ve benzeri şeylerden herhangi bir şeyi taşıyan her bir öge 'semk'tir. [بِنَاءٌ مَسْمُوكٌ] yükseltilmiş bina, [سَنَامٌ سَامِكٌ تَامِكٌ] ise yüksek hörgüç demektir. el-Mesmûkât (المَسْمُوكَات)3 ise göklerdir. [اسْمُكْ فِي الدَّيْمِ] denildiğinde ise, "derecede yüksel" manası kastedilir.

23965. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: فَسَوَّاها أَيْ خَلَقَهَا خَلْقًا مُسْتَوِيًا، لَا تَفَاوُتَ فِيهِ، وَلَا شُقُوقَ، وَلَا فُطُورَ. (وَأَغْطَشَ لَيْلَها) أَيْ جَعَلَهُ مُظْلِمًا، غَطِشَ اللَّيْلُ وَأَغْطَشَهُ اللَّهُ، كَقَوْلِكَ: ظَلِمَ [اللَّيْلُ «١»] وَأَظْلَمَهُ اللَّهُ. وَيُقَالُ أَيْضًا: أَغْطَشَ اللَّيْلُ بِنَفْسِهِ. وَأَغْطَشَهُ اللَّهُ كَمَا يُقَالُ: أَظْلَمَ اللَّيْلُ، وَأَظْلَمَهُ اللَّهُ. وَالْغَطَشُ وَالْغَبَشُ: الظُّلْمَةُ. وَرَجُلٌ أَغْطَشَ: أَيْ أَعْمَى، أَوْ شَبِيهٌ بِهِ، وَقَدْ غَطِشَ، وَالْمَرْأَةُ غَطْشَاءُ، وَيُقَالُ: لَيْلَةٌ غَطْشَاءُ، وَلَيْلٌ أَغْطَشُ وَفَلَاةٌ غَطْشَى لَا يُهْتَدَى لَهَا، قَالَ الْأَعْشَى:

Yüce Allah'ın: {فَسَوَّاها} “Ona bir düzen verdi” buyruğu; yani onu hiçbir uyumsuzluk, çatlak ve yarık olmaksızın düzgün bir şekilde yarattı demektir. {وَأَغْطَشَ لَيْلَها} “Gecesini kararttı”, yani karanlık kıldı. Gece karardığında [غَطِشَ اللَّيْلُ], Allah onu kararttığında [وَأَغْطَشَهُ اللَّهُ] denir; tıpkı senin [ظَلِمَ اللَّيْلُ] ve [أَظْلَمَهُ اللَّهُ] demen gibi. Gece kendiliğinden karardığında da [أَغْطَشَ اللَّيْلُ] ve Allah onu kararttığında [وَأَغْطَشَهُ اللَّهُ] denilir; tıpkı [أَظْلَمَ اللَّيْلُ وَأَظْلَمَهُ اللَّهُ] denildiği gibi. el-Gataş (الْغَطَش) ve el-gabeş (الْغَبَش), karanlık demektir. Kör yahut ona benzer kimseye [رَجُلٌ أَغْطَشَ], kadına [امْرَأَةٌ غَطْشَاءُ] denir. Karanlık geceye [لَيْلَةٌ غَطْشَاءُ] ve [لَيْلٌ أَغْطَشُ], yolu bulunamayan karanlık çöle [فَلَاةٌ غَطْشَى] denir. el-A‘şâ şöyle demiştir:

23966. Metin

وَيَهْمَاءَ بِاللَّيْلِ غَطْشَى الْفَلَا ... ةِ يُؤْنِسُنِي صَوْتُ فَيَادِهَا «٢»

Gecesinde çölü kapkaranlık olan nice ıssız arazide... / Baykuşunun sesi bana can yoldaşı olur «٢».

23967. Metin

وَقَالَ الْأَعْشَى أَيْضًا:

el-A‘şâ yine şöyle demiştir:

23968. Metin

عَقَرْتُ لَهُمْ مَوْهِنًا نَاقَتِي ... وَغَامِرُهُمْ مُدْلَهِمٌّ غَطِشْ

Gecenin ilerleyen vaktinde onlar için devemi kestim, / Onları bürüyen gece ise zifiri karanlıktı.

23969. Metin

يَعْنِي بِغَامِرِهِمْ لَيْلَهُمْ، لِأَنَّهُ غَمَرَهُمْ بِسَوَادِهِ. وَأَضَافَ اللَّيْلَ إِلَى السَّمَاءِ لِأَنَّ اللَّيْلَ يَكُونُ بِغُرُوبِ الشَّمْسِ، وَالشَّمْسُ مُضَافٌ إِلَى السَّمَاءِ، وَيُقَالُ: نُجُومُ اللَّيْلِ، لِأَنَّ ظُهُورَهَا بِاللَّيْلِ. (وَأَخْرَجَ ضُحاها) أي أبرز نهارها وضوءها وشمسها. وأضاف الضحا إِلَى السَّمَاءِ كَمَا أَضَافَ إِلَيْهَا اللَّيْلَ، لِأَنَّ فِيهَا سَبَبَ الظَّلَامِ وَالضِّيَاءِ وَهُوَ غُرُوبُ الشَّمْسِ وَطُلُوعُهَا. (وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذلِكَ دَحاها) أَيْ بَسَطَهَا. وَهَذَا يُشِيرُ إِلَى كَوْنِ الْأَرْضِ بَعْدَ السَّمَاءِ. وَقَدْ مَضَى الْقَوْلُ فِيهِ فِي أَوَّلِ" الْبَقَرَةِ" «٣» عِنْدَ قَوْلُهُ تَعَالَى: هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعاً، ثُمَّ اسْتَوى إِلَى السَّماءِ [البقرة: ٢٩] مُسْتَوْفًى. وَالْعَرَبُ تَقُولُ: دَحَوْتُ الشَّيْءَ أَدْحُوهُ دَحْوًا: إِذَا بَسَطْتُهُ. وَيُقَالُ لِعُشِّ النَّعَامَةِ أُدْحَيُّ، لِأَنَّهُ مَبْسُوطٌ عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ. وَقَالَ أُمَيَّةُ بْنُ أَبِي الصَّلْتِ:

[Şair] 'onları bürüyen' sözüyle gecelerini kastetmiştir, çünkü gece onları karanlığıyla bürümüştür. Geceyi göğe nispet etmiştir, çünkü gece güneşin batmasıyla olur ve güneş göğe aittir. Geceleyin ortaya çıktıkları için [نُجُومُ اللَّيْلِ] 'gece yıldızları' denilir. {وَأَخْرَجَ ضُحاها} “Gündüzünü aydınlığa çıkardı”, yani gündüzünü, ışığını ve güneşini ortaya çıkardı. Tıpkı geceyi göğe izafe ettiği gibi duhâ (kuşluk/aydınlık) vaktini de göğe izafe etti; zira karanlığın ve aydınlığın sebebi -ki o da güneşin batması ve doğmasıdır- göktedir. {وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذلِكَ دَحاها} “Bundan sonra da yeri yayıp döşedi”, yani serip yaydı. Bu, yerin gökten sonra var olduğuna işaret etmektedir. Buna dair açıklama Bakara Suresi'nin başında «٣», Yüce Allah'ın: {هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعاً، ثُمَّ اسْتَوى إِلَى السَّماءِ} [el-Bakara: 29] “O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelendir” buyruğunda etraflıca geçmişti. Araplar bir şeyi yayıp serdiklerinde [دَحَوْتُ الشَّيْءَ أَدْحُوهُ دَحْوًا] derler. Yeryüzüne yayılmış olduğu için devekuşu yuvasına [أُدْحَيُّ] denir. Ümeyye b. Ebi's-Salt şöyle demiştir:

23970. Metin

وَبَثَّ الْخَلْقَ فِيهَا إِذْ دَحَاهَا ... فَهُمْ قُطَّانُهَا حَتَّى التَّنَادِي «٤»

Yeri yayıp döşediğinde mahlukatı oraya yaydı... / Onlar kıyamet gününe kadar oranın sakinleridir «٤».

23971. Metin

وَأَنْشَدَ الْمُبَرِّدُ:

el-Müberred şu beyti inşad etmiştir:

23972. Metin

دَحَاهَا فَلَمَّا رَآهَا اسْتَوَتْ ... عَلَى الْمَاءِ أَرْسَى عَلَيْهَا الجبالا

Onu yayıp döşedi; suyun üzerinde yerleştiğini görünce... / Üzerine dağları perçinleyip dikti.

23973. Metin

وَقِيلَ: دَحَاهَا سَوَّاهَا، وَمِنْهُ قَوْلُ زَيْدِ بْنِ عَمْرٍو:

Bir görüşe göre 'onu döşedi', onu düzgün kıldı demektir. Zeyd b. Amr'ın şu sözü de bu kabildendir:

23974. Metin

وَأَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِمَنْ أَسْلَمَتْ ... لَهُ الْأَرْضُ تَحْمِلُ صَخْرًا ثِقَالَا

Ağır kayaları taşıyan yeryüzünün boyun eğdiği Zât'a... / Ben de yüzümü teslim ettim.

23975. Metin

دَحَاهَا فَلَمَّا اسْتَوَتْ شَدَّهَا ... بِأَيْدٍ وَأَرْسَى عَلَيْهَا الْجِبَالَا

Yeri yayıp döşedi; düzleşince de onu / Bir güç ile pekiştirdi ve üzerine dağları dikti.

23976. Metin

وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: خَلَقَ اللَّهُ الْكَعْبَةَ وَوَضَعَهَا عَلَى الْمَاءِ عَلَى أَرْبَعَةِ أَرْكَانٍ، قَبْلَ أَنْ يَخْلُقَ الدُّنْيَا بِأَلْفِ عَامٍ، ثُمَّ دُحِيَتِ الْأَرْضُ مِنْ تَحْتِ الْبَيْتِ. وَذَكَرَ بَعْضُ أَهْلِ الْعِلْمِ أَنَّ بَعْدَ فِي مَوْضِعِ" مَعَ" كَأَنَّهُ قَالَ: وَالْأَرْضُ مَعَ ذَلِكَ دَحَاهَا، كَمَا قَالَ تَعَالَى: عُتُلٍّ بَعْدَ ذلِكَ زَنِيمٍ [القلم: ١٣]. وَمِنْهُ قَوْلُهُمْ: أَنْتَ أَحْمَقُ وَأَنْتَ بَعْدُ هَذَا سَيِّئُ الْخُلُقِ، قَالَ الشَّاعِرُ:

İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre: Allah Kâbe'yi yarattı ve dünyayı yaratmadan bin yıl önce onu suyun üzerine dört rükün üzerine koydu; sonra yeryüzü Beyt'in altından yayılıp döşendi. İlim ehlinden bazıları {بَعْدَ} (sonra) kelimesinin {مَعَ} (ile birlikte) konumunda olduğunu belirtmişlerdir; sanki: 'Bununla birlikte yeri de yayıp döşedi' demiş gibidir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {عُتُلٍّ بَعْدَ ذلِكَ زَنِيمٍ} [el-Kalem: 13] “Kaba, üstelik kulağı kesik (soysuz)”. Arapların: 'Sen ahmaksın, bununla birlikte kötü ahlaklısın' sözü de bundandır. Şair şöyle demiştir:

23977. Metin

فَقُلْتُ لَهَا عَنِّي إِلَيْكِ فَإِنَّنِي ... حَرَامٌ وَإِنِّي بَعْدَ ذَاكَ لَبِيبُ

Ona 'Benden uzak dur' dedim, zira ben ihramlıyım / Ve bununla birlikte aklı başında biriyim.

23978. Metin

أَيْ مَعَ ذَلِكَ لَبِيبٌ. وَقِيلَ: بَعْدَ: بِمَعْنَى قَبْلُ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَقَدْ كَتَبْنا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ [الأنبياء: ١٠٥] أَيْ مِنْ قَبْلِ الْفُرْقَانِ، قَالَ أَبُو خِرَاشٍ الْهُذَلِيُّ:

Yani bununla birlikte akıllıyım. Bir görüşe göre {بَعْدَ} kelimesi {قَبْلُ} (önce) anlamındadır; nitekim Yüce Allah: {وَلَقَدْ كَتَبْنا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ} [el-Enbiyâ: 105] “Andolsun, Zikir'den sonra Zebur'da da yazdık” yani Furkan'dan (Tevrat'tan) önce yazdık buyurmuştur. Ebû Hırâş el-Hüzelî şöyle demiştir:

23979. Metin

حَمِدْتُ إِلَهِي بَعْدَ عُرْوَةَ إِذْ نَجَا ... خِرَاشٌ وَبَعْضُ الشَّرِّ أَهْوَنُ مِنْ بَعْضِ

Urve'den sonra, Hırâş kurtulunca İlahıma hamdettim / Zira şerrin bazısı bazısından daha hafiftir.

23980. Metin

وَزَعَمُوا أَنَّ خِرَاشًا نَجَا قَبْلَ عُرْوَةَ. وَقِيلَ: دَحاها: حَرَثَهَا وَشَقَّهَا. قَالَهُ ابْنُ زَيْدٍ. وَقِيلَ: دَحَاهَا مَهَّدَهَا لِلْأَقْوَاتِ. وَالْمَعْنَى مُتَقَارِبٌ. وَقِرَاءَةُ الْعَامَّةِ وَالْأَرْضَ بِالنَّصْبِ، أَيْ دَحَا الْأَرْضَ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَعَمْرُو بْنُ مَيْمُونٍ (وَالْأَرْضُ) بِالرَّفْعِ، عَلَى الِابْتِدَاءِ، لِرُجُوعِ الْهَاءِ. وَيُقَالُ: دَحَا يَدْحُو دَحْوًا وَدَحَى يَدْحَى دَحْيًا، كَقَوْلِهِمْ: طَغَى يَطْغَى وَيَطْغُو، وَطَغِيَ يَطْغَى، وَمَحَا يَمْحُو وَيَمْحَى، وَلَحَى الْعُودَ يَلْحَى وَيَلْحُو، فَمَنْ قَالَ: يَدْحُو قَالَ دَحَوْتُ وَمَنْ قَالَ يَدْحَى قَالَ دَحَيْتُ. أَخْرَجَ مِنْها أَيْ أَخْرَجَ مِنَ الْأَرْضِ ماءَها أَيِ الْعُيُونَ الْمُتَفَجِّرَةَ بِالْمَاءِ. وَمَرْعاها أَيِ النَّبَاتَ الَّذِي يُرْعَى. وَقَالَ الْقُتَبِيُّ: دَلَّ بِشَيْئَيْنِ عَلَى جَمِيعِ مَا أَخْرَجَهُ مِنَ الْأَرْضِ قُوتًا وَمَتَاعًا لِلْأَنَامِ مِنَ الْعُشْبِ وَالشَّجَرِ وَالْحَبِّ وَالتَّمْرِ وَالْعَصْفِ وَالْحَطَبِ وَاللِّبَاسِ وَالنَّارِ وَالْمِلْحِ، لِأَنَّ النَّارَ مِنَ الْعِيدَانِ وَالْمِلْحَ مِنَ الْمَاءِ. (وَالْجِبالَ أَرْساها) قِرَاءَةُ الْعَامَّةِ وَالْجِبالَ بِالنَّصْبِ، أَيْ وَأَرْسَى الْجِبَالَ أَرْساها يَعْنِي: أَثْبَتَهَا فِيهَا أَوْتَادًا لها. وقرا

İddia ettiklerine göre Hırâş, Urve'den önce kurtulmuştur. Bir görüşe göre {دَحاها}, orayı sürdü ve yardı demektir. Bunu İbn Zeyd söylemiştir. Bir görüşe göre onu azıklar için hazırlayıp elverişli kıldı demektir; anlamlar birbirine yakındır. Genel kıraat nasb ile {وَالْأَرْضَ} şeklindedir; yani yeri döşedi takdirindedir. Hasan ve Amr b. Meymûn ise zamirin dönmesi sebebiyle mübteda olarak ref ile {وَالْأَرْضُ} okumuşlardır. Bu fiil [دَحَا يَدْحُو دَحْوًا] ve [دَحَى يَدْحَى دَحْيًا] şeklinde kullanılır; tıpkı [طَغَى يَطْغَى / يَطْغُو], [طَغِيَ يَطْغَى], [مَحَا يَمْحُو / يَمْحَى] ve [لَحَى الْعُودَ يَلْحَى / يَلْحُو] dedikleri gibi. Muzarisini [يَدْحُو] diyen mazi için [دَحَوْتُ], [يَدْحَى] diyen ise [دَحَيْتُ] der. {أَخْرَجَ مِنْها} “Ondan çıkardı”, yani yeryüzünden, {ماءَها} “suyunu”, yani fışkıran su pınarlarını çıkardı. {وَمَرْعاها} “ve otlağını”, yani otlatılan bitkileri çıkardı. el-Kutebî dedi ki: İki şey ile, yeryüzünden insanlar için azık ve meta olarak çıkardığı her şeye işaret etmiştir; bunlar ot, ağaç, dane, hurma, ekin sapı, odun, giysi, ateş ve tuzdur. Zira ateş ağaç dallarından, tuz ise sudandır. {وَالْجِبالَ أَرْساها} “Ve dağları sağlamca yerleştirdi”. Genel kıraat nasb ile {وَالْجِبالَ} şeklindedir; yani 'dağları yerleştirdi' demektir. {أَرْساها} yani oraya dağları kazıklar olarak sabitledi. Kıraat imamlarından

23981. Metin

الْحَسَنُ وَعَمْرُو بْنُ مَيْمُونٍ وَعَمْرُو بْنُ عُبَيْدٍ وَنَصْرُ بْنُ عَاصِمٍ (وَالْجِبَالُ) بِالرَّفْعِ عَلَى الِابْتِدَاءِ. وَيُقَالُ: هَلَّا أُدْخِلَ حَرْفُ الْعَطْفِ عَلَى أَخْرَجَ فَيُقَالُ: إِنَّهُ حَالٌ بِإِضْمَارِ قَدْ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: حَصِرَتْ صُدُورُهُمْ [النساء: ٩٠]. مَتاعاً لَكُمْ أَيْ مَنْفَعَةً لَكُمْ. وَلِأَنْعامِكُمْ مِنَ الْإِبِلِ وَالْبَقَرِ وَالْغَنَمِ. ومَتاعاً نَصْبٌ عَلَى الْمَصْدَرِ مِنْ غَيْرِ اللَّفْظِ، لِأَنَّ مَعْنَى أَخْرَجَ مِنْها ماءَها وَمَرْعاها أَمَتَعَ بِذَلِكَ. وَقِيلَ: نَصْبٌ بِإِسْقَاطِ حرف الصفة تقديره لتتمتعوا به متاعا.

Hasan, Amr b. Meymûn, Amr b. Ubeyd ve Nasr b. Âsım, mübteda olarak ref ile {وَالْجِبَالُ} okumuşlardır. Şöyle denilirse: {أَخْرَجَ} fiilinin başına niçin atıf harfi getirilmedi? Cevap olarak denilir ki: O, Yüce Allah'ın: {حَصِرَتْ صُدُورُهُمْ} [en-Nisâ: 90] buyruğunda olduğu gibi [قَدْ] takdiriyle haldir. {مَتاعاً لَكُمْ} “Sizin faydalanmanız için”, yani sizin menfaatinize. {وَلِأَنْعامِكُمْ} “ve hayvanlarınızın”, yani develerinizin, sığırlarınızın ve koyunlarınızın [faydalanması için]. {مَتاعاً} kelimesi, lafzından olmayan bir mef'ûl-i mutlaktır; çünkü {أَخْرَجَ مِنْها ماءَها وَمَرْعاها} ifadesinin anlamı 'bununla faydalandırdı' demektir. Bir görüşe göre ise harf-i cer düşürüldüğü için mensup olmuştur, takdiri: 'Ondan bir meta olarak faydalanasınız diye' şeklindedir.

23982. Metin

[سورة النازعات (٧٩): الآيات ٣٤ الى ٣٦]

[en-Nâziât Suresi (79): 34-36. Ayetler]

23983. Metin

فَإِذا جاءَتِ الطَّامَّةُ الْكُبْرى (٣٤) يَوْمَ يَتَذَكَّرُ الْإِنْسانُ مَا سَعى (٣٥) وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِمَنْ يَرى (٣٦)

{فَإِذا جاءَتِ الطَّامَّةُ الْكُبْرى (٣٤) يَوْمَ يَتَذَكَّرُ الْإِنْسانُ مَا سَعى (٣٥) وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِمَنْ يَرى (٣٦)} “O en büyük felaket geldiği zaman, o gün insan neye çalıştığını hatırlar. Ve cehennem gören her kimseye apaçık gösterilir.”

23984. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَإِذا جاءَتِ الطَّامَّةُ الْكُبْرى) أَيِ الدَّاهِيَةُ الْعُظْمَى، وَهِيَ النَّفْخَةُ الثَّانِيَةُ، الَّتِي يَكُونُ مَعَهَا الْبَعْثُ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ فِي رِوَايَةِ الضَّحَّاكِ عَنْهُ، وَهُوَ قَوْلُ الْحَسَنِ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا وَالضَّحَّاكِ: أَنَّهَا الْقِيَامَةُ، سُمِّيَتْ بِذَلِكَ لِأَنَّهَا تطم على كل شي، فَتَعُمُّ مَا سِوَاهَا لِعِظَمِ هَوْلِهَا، أَيْ تَقْلِبُهُ. وَفِي أَمْثَالِهِمْ:

Yüce Allah'ın: {فَإِذا جاءَتِ الطَّامَّةُ الْكُبْرى} “O en büyük felaket geldiği zaman” buyruğu; yani en büyük bela geldiğinde demektir ki o da beraberinde dirilişin olacağı ikinci sur üflemesidir. Dahhâk'ın rivayetine göre İbn Abbâs bunu söylemiştir, Hasan'ın görüşü de budur. İbn Abbâs'tan ve Dahhâk'tan gelen diğer bir rivayete göre ise o kıyamettir; her şeyin üstünü kaplayıp dehşetinin büyüklüğünden ötürü kendisi dışındaki her şeyi bürüdüğü, yani altüst ettiği için bu adı almıştır. Arapların darbımesellerinde şöyle denir:

23985. Metin

جَرَى الْوَادِي فَطَمَّ عَلَى الْقَرِيِّ «١»

Vadi taştı da su arkını kaplayıp aştı «١».

23986. Metin

الْمُبَرِّدُ: الطَّامَّةُ عِنْدَ الْعَرَبِ الدَّاهِيَةُ الَّتِي لَا تُسْتَطَاعُ، وَإِنَّمَا أُخِذَتْ فِيمَا أَحْسَبُ مِنْ قَوْلِهِمْ: طَمَّ الْفَرَسُ طَمِيمًا إِذَا اسْتَفْرَغَ جَهْدَهُ فِي الْجَرْيِ، وَطَمَّ الْمَاءُ إِذَا مَلَأَ النَّهَرَ كُلَّهُ. غَيْرُهُ: هِيَ مَأْخُوذَةٌ مِنْ طَمَّ السَّيْلُ الرَّكِيَّةَ «٢» أَيْ دَفَنَهَا، وَالطَّمُّ: الدَّفْنُ وَالْعُلُوُّ. وَقَالَ الْقَاسِمُ بْنُ الْوَلِيدِ الْهَمْدَانِيُّ: الطَّامَّةُ الْكُبْرَى حِينَ يُسَاقُ أَهْلُ الْجَنَّةِ إِلَى الْجَنَّةِ وَأَهْلُ النَّارِ إِلَى النَّارِ. وَهُوَ مَعْنَى قَوْلِ مُجَاهِدٍ: وَقَالَ سُفْيَانُ: هِيَ السَّاعَةُ الَّتِي يُسْلِمُ فِيهَا أَهْلُ النَّارِ إِلَى الزَّبَانِيَةِ. أَيِ الدَّاهِيَةُ الَّتِي طَمَّتْ وَعَظُمَتْ، قَالَ:

el-Müberred der ki: et-Tâmme (الطَّامَّةُ), Arapların katında başa çıkılamayan büyük felakettir. Zannedersem bu kelime, at koşmada bütün gayretini sarf ettiğinde [طَمَّ الْفَرَسُ طَمِيمًا] ve su nehrin tamamını doldurduğunda [طَمَّ الْمَاءُ] denilmesinden alınmıştır. Başkası ise şöyle demiştir: Bu, sel kuyuyu gömdüğünde [طَمَّ السَّيْلُ الرَّكِيَّةَ «٢»] sözünden alınmıştır. et-Tamm (الطَّمُّ); gömmek ve üstün gelip kaplamak demektir. el-Kâsım b. el-Velîd el-Hemdânî dedi ki: En büyük felaket, cennet ehlinin cennete, cehennem ehlinin de cehenneme sevk edildiği andır. Bu, Mücâhid'in sözünün de manasıdır. Süfyân ise: O, cehennem ehlinin zebânilere teslim edildiği andır, demiştir. Yani her şeyi kaplayan ve büyüyen felakettir. Şair demiştir ki:

23987. Metin

إِنَّ بَعْضَ الْحُبِّ يُعْمِي وَيُصِمُّ ... وَكَذَاكَ البغض أدهى وأطم

Şüphesiz sevginin bir kısmı kör ve sağır eder / Kin ve nefret ise [bundan] daha dehşetli ve daha baskındır/kuşatıcıdır.

23988. Metin

(يَوْمَ يَتَذَكَّرُ الْإِنْسانُ مَا سَعى) أَيْ مَا عَمِلَ مِنْ خَيْرٍ أَوْ شَرٍّ. وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ أَيْ ظَهَرَتْ. لِمَنْ يَرى قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يُكْشَفُ عَنْهَا فَيَرَاهَا تَتَلَظَّى كُلُّ ذِي بَصَرٍ. وَقِيلَ: الْمُرَادُ الْكَافِرُ لِأَنَّهُ الَّذِي يَرَى النَّارَ بِمَا فِيهَا مِنْ أَصْنَافِ الْعَذَابِ. وَقِيلَ: يَرَاهَا الْمُؤْمِنُ لِيَعْرِفَ قَدْرَ النِّعْمَةِ وَيُصْلَى الْكَافِرُ بِالنَّارِ. وَجَوَابُ فَإِذا جاءَتِ الطَّامَّةُ مَحْذُوفٌ أَيْ إِذَا جَاءَتِ الطَّامَّةُ دَخَلَ أَهْلُ النَّارِ النَّارَ وَأَهْلُ الْجَنَّةِ الْجَنَّةَ. وَقَرَأَ مَالِكُ بْنُ دِينَارٍ: وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ. عِكْرِمَةُ: وَغَيْرُهُ:" لِمَنْ تَرَى" بِالتَّاءِ، أَيْ لِمَنْ تَرَاهُ الْجَحِيمُ، أَوْ لِمَنْ تَرَاهُ أَنْتَ يَا مُحَمَّدُ. وَالْخِطَابُ لَهُ ﵇، وَالْمُرَادُ به الناس.

{يَوْمَ يَتَذَكَّرُ الْإِنْسانُ مَا سَعى} “O gün insan neye çalıştığını hatırlar”, yani hayır veya şerden ne amel işlediğini hatırlar. {وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ} “Ve cehennem apaçık gösterilir”, yani ortaya çıkarılır. {لِمَنْ يَرى} “gören kimseye”. İbn Abbâs der ki: Üzerindeki örtü kaldırılır da gözü olan herkes onu alev alev yanarken görür. Bir görüşe göre kastedilen kâfirdir; zira cehennemi içindeki azap çeşitleriyle birlikte görecek olan odur. Bir görüşe göre nimetin kadrini bilsin diye mümin de onu görür, kâfir ise o ateşe atılır. {فَإِذا جاءَتِ الطَّامَّةُ} şartının cevabı hazfedilmiştir; yani o büyük felaket geldiği zaman, cehennemlikler cehenneme, cennetlikler de cennete girer. Mâlik b. Dînâr: {وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ} şeklinde okumuştur. İkrime ve başkaları ise Tâ harfi ile {لِمَنْ تَرَى} şeklinde okumuşlardır; yani cehennemin gördüğü kimseye yahut ey Muhammed, senin gördüğün kimseye demektir. Hitap Peygamber aleyhisselâm'a olmakla birlikte kastedilen insanlardır.

23989. Metin

[سورة النازعات (٧٩): الآيات ٣٧ الى ٤١]

[en-Nâziât Suresi (79): 37-41. Ayetler]

23990. Metin

فَأَمَّا مَنْ طَغى (٣٧) وَآثَرَ الْحَياةَ الدُّنْيا (٣٨) فَإِنَّ الْجَحِيمَ هِيَ الْمَأْوى (٣٩) وَأَمَّا مَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوى (٤٠) فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوى (٤١)

{فَأَمَّا مَنْ طَغى (٣٧) وَآثَرَ الْحَياةَ الدُّنْيا (٣٨) فَإِنَّ الْجَحِيمَ هِيَ الْمَأْوى (٣٩) وَأَمَّا مَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوى (٤٠) فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوى (٤١)} “Artık kim azgınlık etmiş ve dünya hayatını tercih etmişse, şüphesiz cehennem onun barınağıdır. Kim de Rabbinin huzurunda durmaktan korkmuş ve nefsini heva ve hevesten alıkoymuşsa, şüphesiz cennet onun barınağıdır.”

23991. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَأَمَّا مَنْ طَغى. وَآثَرَ الْحَياةَ الدُّنْيا) أَيْ تَجَاوَزَ الْحَدَّ فِي الْعِصْيَانِ. قِيلَ: نَزَلَتْ فِي النَّضْرِ وَابْنِهِ الْحَارِثِ، وَهِيَ عَامَّةٌ فِي كُلِّ كَافِرٍ آثَرَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ. وَرُوِيَ عَنْ يَحْيَى بْنِ أَبِي كَثِيرٍ قَالَ: مَنِ اتَّخَذَ مِنْ طَعَامٍ وَاحِدٍ ثَلَاثَةَ أَلْوَانٍ فَقَدْ طَغَى. وَرَوَى جُوَيْبِرٌ عَنِ الضَّحَّاكِ قَالَ: قَالَ حُذَيْفَةُ: أَخْوَفُ مَا أَخَافَ عَلَى هَذِهِ الْأُمَّةِ أَنْ يُؤْثِرُوا مَا يَرَوْنَ عَلَى مَا يَعْلَمُونَ «١». وَيُرْوَى أَنَّهُ وُجِدَ فِي الْكُتُبِ: إِنَّ اللَّهَ جَلَّ ثَنَاؤُهُ قَالَ" لَا يُؤْثِرُ عَبْدٌ لِي دُنْيَاهُ عَلَى آخِرَتِهِ، إِلَّا بَثَثْتُ عَلَيْهِ هُمُومَهُ وَضَيَّعْتُهُ «٢»، ثُمَّ لَا أُبَالِي فِي أَيِّهَا هَلَكَ". (فَإِنَّ الْجَحِيمَ هِيَ الْمَأْوى) أَيْ مَأْوَاهُ. وَالْأَلِفُ وَاللَّامُ بَدَلٌ مِنَ الْهَاءِ. (وَأَمَّا مَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ) أَيْ حَذِرَ مَقَامَهُ بَيْنَ يَدَيْ رَبِّهِ. وَقَالَ الرَّبِيعُ: مَقَامَهُ يَوْمَ الْحِسَابِ. وَكَانَ قَتَادَةُ يَقُولُ: إِنَّ لِلَّهِ ﷿ مَقَامًا قَدْ خَافَهُ الْمُؤْمِنُونَ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: هُوَ خَوْفُهُ فِي الدُّنْيَا مِنَ الله ﷿ عند مواقعة الذنب

Yüce Allah'ın: {فَأَمَّا مَنْ طَغى وَآثَرَ الْحَياةَ الدُّنْيا} “Artık kim azgınlık etmiş ve dünya hayatını tercih etmişse” buyruğu; yani isyanda haddi aşmışsa, [demektir]. [Bu ayetin] Nadr ve oğlu el-Hâris hakkında indiği söylenmiştir; ancak bu [hüküm], dünya hayatını ahirete tercih eden her kâfir hakkında geneldir. Yahyâ b. Ebî Kesîr'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kim tek bir yemekten üç çeşit yaparsa muhakkak ki azgınlık etmiştir.” Cüveybir'in ed-Dahhâk'tan rivayet ettiğine göre Huzeyfe şöyle demiştir: «Bu ümmet hakkında en çok korktuğum şey, gördüklerini bildiklerine tercih etmeleridir.»1 [Geçmiş] kitaplarda [şöyle] yazılı bulunduğu rivayet edilmiştir: Şânı yüce olan Allah şöyle buyurdu: «Bir kulum dünyasını ahiretine tercih etmeye görsün, mutlaka onun üzerine gam ve kederlerini yayar, kendisini perişan ederim2; sonra da onun [bu kederlerin] hangisinde helak olduğuna hiç aldırmam.» {فَإِنَّ الْجَحِيمَ هِيَ الْمَأْوى} “Şüphesiz cehennem onun barınağıdır”, yani onun kalacağı yerdir. [Buradaki] elif-lâm (ال), [mâ'vâhu kelimesindeki] 'hâ' (ه) zamirinin bedelidir (yerine geçmiştir). {وَأَمَّا مَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ} “Kim de Rabbinin makamından korkmuşsa”, yani Rabbinin huzurunda durmaktan sakınmışsa. er-Rebî‘: “Hesap günündeki duruşundan [korkmuşsa]” demiştir. Katâde ise şöyle derdi: “Şüphesiz aziz ve celil olan Allah'ın bir makamı (huzurunda duruş) vardır ki müminler bundan korkmuşlardır.” Mücâhid de şöyle demiştir: “Bu, kişinin dünyada günaha kalkışacağı sırada aziz ve celil olan Allah'tan korkmasıdır

23992. Metin

فَيُقْلِعُ. نَظِيرُهُ: وَلِمَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ جَنَّتانِ [الرحمن: ٤٦]. (وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوى) أَيْ زَجَرَهَا عَنِ الْمَعَاصِي وَالْمَحَارِمِ. وَقَالَ سَهْلٌ: تَرْكُ الْهَوَى مِفْتَاحُ الْجَنَّةِ، لِقَوْلِهِ ﷿: وَأَمَّا مَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوى قَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْعُودٍ: أَنْتُمْ فِي زَمَانٍ يَقُودُ الْحَقُّ الْهَوَى، وَسَيَأْتِي زَمَانٌ يَقُودُ الْهَوَى الْحَقَّ فَنَعُوذُ بِاللَّهِ مِنْ ذَلِكَ الزَّمَانِ. (فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوى) أَيِ الْمَنْزِلُ. وَالْآيَتَانِ نَزَلَتَا فِي مُصْعَبِ بْنِ عُمَيْرٍ وَأَخِيهِ عَامِرِ بْنِ عُمَيْرٍ، فَرَوَى الضَّحَّاكُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: أَمَّا مَنْ طَغَى فَهُوَ أَخٌ لِمُصْعَبِ بْنُ عُمَيْرٍ أُسِرَ يَوْمَ بَدْرٍ، فَأَخَذَتْهُ الْأَنْصَارُ فَقَالُوا: مَنْ أَنْتَ؟ قَالَ: أَنَا أَخُو مُصْعَبِ بْنِ عُمَيْرٍ، فَلَمْ يَشُدُّوهُ فِي الْوَثَاقِ، وَأَكْرَمُوهُ وَبَيَّتُوهُ عِنْدَهُمْ، فَلَمَّا أَصْبَحُوا حَدَّثُوا مُصْعَبَ بْنَ عُمَيْرٍ حَدِيثَهُ، فَقَالَ: مَا هُوَ لِي بِأَخٍ، شُدُّوا أَسِيرَكُمْ، فَإِنَّ أُمَّهُ أَكْثَرُ أَهْلِ الْبَطْحَاءِ حُلِيًّا وَمَالًا. فَأَوْثَقُوهُ حَتَّى بَعَثَتْ أُمُّهُ فِي فِدَائِهِ. وَأَمَّا مَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ فَمُصْعَبُ بْنُ عُمَيْرٍ، وَقَى رَسُولَ اللَّهِ ﷺ بِنَفْسِهِ يَوْمَ أُحُدٍ حِينَ تَفَرَّقَ النَّاسُ عَنْهُ، حَتَّى نَفَذَتِ الْمَشَاقِصُ فِي جَوْفِهِ. وَهِيَ السِّهَامُ، فَلَمَّا رَآهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ مُتَشَحِّطًا فِي دَمِهِ قَالَ: [عِنْدَ اللَّهِ أَحْتَسِبُكِ [وَقَالَ لِأَصْحَابِهِ: [لَقَدْ رَأَيْتُهُ وَعَلَيْهِ بُرْدَانِ مَا تُعْرَفُ قِيمَتُهُمَا وَإِنَّ شِرَاكَ نَعْلَيْهِ من ذهب [. وقيل: إن مصعب ابن عُمَيْرٍ قَتَلَ أَخَاهُ عَامِرًا يَوْمَ بَدْرٍ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا قَالَ: نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ فِي رَجُلَيْنِ: أَبِي جَهْلِ بْنِ هِشَامٍ الْمَخْزُومِيِّ وَمُصْعَبِ بْنِ عُمَيْرٍ الْعَبْدَرِيِّ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ وَأَمَّا مَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ فِي أَبِي بَكْرٍ الصِّدِّيقِ ﵁. وَذَلِكَ أَنَّ أَبَا بَكْرٍ كَانَ لَهُ غُلَامٌ يَأْتِيهِ بِطَعَامٍ، وَكَانَ يَسْأَلُهُ مِنْ أَيْنَ أَتَيْتَ بِهَذَا، فَأَتَاهُ يَوْمًا بِطَعَامٍ فَلَمْ يَسْأَلْ وَأَكَلَهُ، فَقَالَ لَهُ غُلَامُهُ: لِمَ لَا تَسْأَلْنِي الْيَوْمَ؟ فَقَالَ: نَسِيَتُ، فَمِنْ أَيْنَ لَكَ هَذَا الطَّعَامُ. فَقَالَ: تَكَهَّنْتُ لِقَوْمٍ فِي الْجَاهِلِيَّةِ فَأَعْطَوْنِيهِ. فَتَقَايَأَهُ مِنْ سَاعَتِهِ وَقَالَ: يَا رَبُّ مَا بَقِيَ فِي الْعُرُوقِ فَأَنْتَ حَبَسْتَهُ فَنَزَلَتْ: وَأَمَّا مَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: نَزَلَتْ فِي مَنْ هَمَّ بِمَعْصِيَةٍ وَقَدَرَ عَلَيْهَا فِي خَلْوَةٍ ثُمَّ تَرَكَهَا مِنْ خَوْفِ اللَّهِ. وَنَحْوَهُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. يَعْنِي مَنْ خَافَ عِنْدَ الْمَعْصِيَةِ مَقَامَهُ بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ، فَانْتَهَى عَنْهَا. وَاللَّهُ أعلم.

ve bundan vazgeçmesidir. Bunun benzeri: {وَلِمَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ جَنَّتانِ} [er-Rahmân: 46] “Rabbinin makamından korkan kimse için iki cennet vardır” ayetidir. {وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوى} “Ve nefsini heva ve hevesten alıkoymuşsa”, yani onu günahlardan ve haramlardan menetmişse. Sehl dedi ki: 'Hevayı terk etmek cennetin anahtarıdır; zira aziz ve celil olan Allah: {وَأَمَّا مَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوى} buyurmuştur.' Abdullah b. Mes‘ûd şöyle demiştir: 'Siz öyle bir zamandasınız ki hak hevayı yönetmektedir; fakat hevanın hakkı yöneteceği bir zaman gelecektir; o zamandan Allah'a sığınırız.' {فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوى} “Şüphesiz cennet onun barınağıdır”, yani konağıdır. Bu iki ayet Mus‘ab b. Umeyr ve kardeşi Âmir b. Umeyr hakkında inmiştir. Dahhâk, İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmiştir: 'Kim azgınlık etmişse' ifadesi Mus‘ab b. Umeyr'in Bedir günü esir alınan bir kardeşidir. Ensar onu yakaladığında: 'Sen kimsin?' dediler. O da: 'Ben Mus‘ab b. Umeyr'in kardeşiyim' dedi. Bunun üzerine bağlarını sıkmadılar, ona ikram ettiler ve gece yanlarında misafir ettiler. Sabah olunca Mus‘ab b. Umeyr'e durumu anlattılar; Mus‘ab: 'O benim kardeşim değildir, esirinizi sıkı bağlayın; zira onun annesi Mekke ehlinin ziynet ve mal bakımından en zenginidir' dedi. Bunun üzerine annesi fidyesini gönderene kadar onu sıkıca bağladılar. 'Kim de Rabbinin makamından korkmuşsa' ifadesi ise Mus‘ab b. Umeyr'dir; Uhud günü insanlar dağıldığında, mızrak ve ok uçları karnını delip geçinceye kadar kendisini Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e siper etmiştir. Bunlar oklardır. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onu kanlar içinde çırpınırken görünce şöyle buyurdu: [Senin ecrini Allah'tan umarım.] Ashabına da şöyle buyurdu: [Ben onu öyle görmüştüm ki üzerinde değer biçilemeyecek kadar kıymetli iki hırka vardı ve ayakkabısının bağları altındandı.] Bir görüşe göre Mus‘ab b. Umeyr, kardeşi Âmir'i Bedir günü öldürmüştür. Yine İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre: Bu ayet iki adam hakkında inmiştir: Ebû Cehil b. Hişâm el-Mahzûmî ve Mus‘ab b. Umeyr el-Abderî. Süddî dedi ki: {وَأَمَّا مَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ} ayeti Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu anh hakkında inmiştir. Şöyle ki; Ebû Bekir'in kendisine yemek getiren bir kölesi vardı ve ona hep 'Bunu nereden getirdin?' diye sorardı. Bir gün köle yemek getirdiğinde sormadan yedi. Kölesi ona: 'Bugün bana neden sormadın?' dedi. Ebû Bekir: 'Unuttum, bu yemek nereden geldi?' diye sordu. Köle: 'Cahiliye döneminde bir kavme kâhinlik yapmıştım da bana bunu verdiler' dedi. Ebû Bekir derhal onu kustu ve: 'Ey Rabbim! Damarlarda kalanı Sen tuttun [benden dolayı değildir]' dedi; bunun üzerine: {وَأَمَّا مَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ} ayeti indi. Kelbî ise şöyle demiştir: Bir günaha niyet edip tenhada ona güç yetirdiği halde Allah korkusundan onu terk eden kimse hakkında inmiştir. İbn Abbâs'tan da benzeri rivayet edilmiştir. Yani günah anında Allah'ın huzurundaki duruşundan korkup günahtan vazgeçen kimsedir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

23993. Metin

[سورة النازعات (٧٩): الآيات ٤٢ الى ٤٦]

[en-Nâziât Suresi (79): 42-46. Ayetler]

23994. Metin

يَسْئَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْساها (٤٢) فِيمَ أَنْتَ مِنْ ذِكْراها (٤٣) إِلى رَبِّكَ مُنْتَهاها (٤٤) إِنَّما أَنْتَ مُنْذِرُ مَنْ يَخْشاها (٤٥) كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَها لَمْ يَلْبَثُوا إِلاَّ عَشِيَّةً أَوْ ضُحاها (٤٦)

{يَسْئَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْساها (٤٢) فِيمَ أَنْتَ مِنْ ذِكْراها (٤٣) إِلى رَبِّكَ مُنْتَهاها (٤٤) إِنَّما أَنْتَ مُنْذِرُ مَنْ يَخْشاها (٤٥) كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَها لَمْ يَلْبَثُوا إِلاَّ عَشِيَّةً أَوْ ضُحاها (٤٦)} “Sana kıyametin ne zaman demir atacağını (kopacağını) soruyorlar. Sen nerede, onun vaktini bildirmek nerede! Onun nihai bilgisi Rabbine aittir. Sen ancak ondan korkacak olanı uyarıcısın. Onu gördükleri gün sanki [dünyada] sadece bir akşam vakti veya onun kuşluğu kadar kalmış gibi olurlar.”

23995. Metin

قوله تعالى: (يَسْئَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْساها) قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: سَأَلَ مُشْرِكُو مَكَّةَ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ مَتَى تَكُونُ السَّاعَةُ اسْتِهْزَاءً، فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﷿ الْآيَةَ. وَقَالَ عُرْوَةُ بْنُ الزُّبَيْرِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: فِيمَ أَنْتَ مِنْ ذِكْراها؟ لَمْ يَزَلِ النَّبِيُّ ﷺ يُسْأَلُ عَنِ السَّاعَةِ، حَتَّى نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ إِلى رَبِّكَ مُنْتَهاها. وَمَعْنَى مُرْساها أَيْ قِيَامُهَا. قَالَ الْفَرَّاءُ: رُسُوُّهَا قِيَامُهَا «١» كَرُسُوِّ السَّفِينَةِ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: أَيْ مُنْتَهَاهَا، وَمَرْسَى السَّفِينَةِ حَيْثُ، تَنْتَهِي. وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ. الرَّبِيعُ بْنُ أَنَسٍ: مَتَى زَمَانُهَا. وَالْمَعْنَى مُتَقَارِبٌ. وَقَدْ مَضَى فِي" الْأَعْرَافِ" «٢» بَيَانُ ذَلِكَ. وَعَنِ الْحَسَنِ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ: [لَا تَقُومُ السَّاعَةُ إِلَّا بِغَضْبَةٍ يَغْضَبُهَا رَبُّكَ [. (فِيمَ أَنْتَ مِنْ ذِكْراها) أَيْ فِي أي شي أن يَا مُحَمَّدُ مِنْ ذِكْرِ الْقِيَامَةِ وَالسُّؤَالِ عَنْهَا؟ وَلَيْسَ لَكَ السُّؤَالُ عَنْهَا. وَهَذَا مَعْنَى مَا رَوَاهُ الزُّهْرِيُّ عَنْ عُرْوَةَ بْنِ الزُّبَيْرِ قَالَ: لَمْ يَزَلِ النَّبِيُّ ﷺ يَسْأَلُ عَنِ السَّاعَةِ حَتَّى نَزَلَتْ: فِيمَ أَنْتَ مِنْ ذِكْراها؟ إِلى رَبِّكَ مُنْتَهاها أَيْ مُنْتَهَى عِلْمِهَا، فَكَأَنَّهُ ﵇ لَمَّا أَكْثَرُوا عَلَيْهِ سَأَلَ اللَّهَ أَنْ يُعَرِّفَهُ ذَلِكَ، فَقِيلَ لَهُ: لا تسأل، فلست في شي مِنْ ذَلِكَ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ إِنْكَارًا عَلَى الْمُشْرِكِينَ فِي مَسْأَلَتِهِمْ لَهُ، أَيْ فِيمَ أَنْتَ مِنْ ذَلِكَ حَتَّى يَسْأَلُوكَ بَيَانَهُ، وَلَسْتَ مِمَّنْ يَعْلَمُهُ. رُوِيَ مَعْنَاهُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. وَالذِّكْرَى بِمَعْنَى الذِّكْرِ. (إِلى رَبِّكَ مُنْتَهاها) أَيْ مُنْتَهَى عِلْمِهَا، فَلَا يُوجَدُ عِنْدَ غَيْرِهِ عِلْمُ السَّاعَةِ، وَهُوَ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: قُلْ إِنَّما عِلْمُها عِنْدَ رَبِّي [الأعراف: ١٨٧] وَقَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ [لقمان: ٣٤]. (إِنَّما أَنْتَ مُنْذِرُ مَنْ يَخْشاها):

Yüce Allah'ın: {يَسْئَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْساها} “Sana kıyametin ne zaman demir atacağını (kopacağını) soruyorlar” buyruğu hakkında İbn Abbâs şöyle demiştir: Mekke müşrikleri, alay etmek maksadıyla Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e kıyametin ne zaman kopacağını sordular; bunun üzerine Azîz ve Celîl olan Allah bu ayeti indirdi. Urve b. ez-Zübeyr ise Yüce Allah'ın: {فِيمَ أَنْتَ مِنْ ذِكْراها} “Sen nerede, onun vaktini bildirmek nerede!” buyruğu hakkında şöyle demiştir: {إِلى رَبِّكَ مُنْتَهاها} “Onun nihai bilgisi Rabbine aittir” ayeti inene kadar Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e kıyamet hakkında sorulmaya devam edildi. "Mürsâhâ" (مُرْسَاهَا) kelimesinin anlamı, onun kopması (vuku bulması) demektir. el-Ferrâ şöyle demiştir: Onun demir atması (sübut bulması), geminin demir atması gibi onun gerçekleşmesidir.1 Ebû Ubeyde ise şöyle demiştir: Yani onun nihayete ermesidir; geminin demir attığı yer (mersâ) de ulaşıp durduğu yerdir. Bu aynı zamanda İbn Abbâs'ın da görüşüdür. er-Rebî' b. Enes ise "Onun vakti ne zamandır?" anlamındadır demiştir. Bu anlamlar birbirine yakındır. Bunun açıklaması el-A'râf Suresi'nde2 geçmişti. el-Hasan'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «لَا تَقُومُ السَّاعَةُ إِلَّا بِغَضْبَةٍ يَغْضَبُهَا رَبُّكَ» «Kıyamet ancak Rabbinin gazaplanacağı bir gazap ile kopacaktır.» {فِيمَ أَنْتَ مِنْ ذِكْراها} “Sen nerede, onun vaktini bildirmek nerede!” Yani: Ey Muhammed! Kıyameti anmak ve onu sormak hususunda senin ne ilgin olabilir ki? Onu sormak senin vazifen değildir. ez-Zührî'nin Urve b. ez-Zübeyr'den rivayet ettiği şu sözün anlamı da budur: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e kıyamet hakkında sorulmaya devam edildi; nihayet {فِيمَ أَنْتَ مِنْ ذِكْراها (٤٣) إِلى رَبِّكَ مُنْتَهاها} “Sen nerede, onun vaktini bildirmek nerede! Onun nihai bilgisi Rabbine aittir” ayeti indi; yani onun nihai bilgisi Rabbindedir. Sanki o aleyhisselâm, müşrikler bu soruyu çoğaltınca Allah'tan bunu kendisine bildirmesini istemişti de ona şöyle denilmiştir: [Bunu] sorma, senin bu hususta hiçbir bilgin/yetkin yoktur. Bunun, müşriklerin Peygamber'e soru sormalarını kınama (inkâr) anlamında olması da caizdir; yani sen bu hususta neye sahipsin ki sana onun açıklamasını soruyorlar? Oysa sen onu bilenlerden değilsin. Bu anlam İbn Abbâs'tan da rivayet edilmiştir. "ez-Zikrâ" (الذِّكْرَى) kelimesi "ez-zikr" (anma/hatırlatma) anlamındadır. {إِلى رَبِّكَ مُنْتَهاها} “Onun nihai bilgisi Rabbine aittir” buyruğu; yani onun nihai ilmi O'na aittir, kıyametin bilgisi O'ndan başkasının katında bulunmaz demektir. Bu, Yüce Allah'ın: {قُلْ إِنَّما عِلْمُها عِنْدَ رَبِّي} [el-A'râf: 187] “De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır” ve Yüce Allah'ın: {إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ} [Lokmân: 34] “Kıyamet saatinin bilgisi şüphesiz yalnızca Allah'ın katındadır” buyrukları gibidir. {إِنَّما أَنْتَ مُنْذِرُ مَنْ يَخْشاها} “Sen ancak ondan korkacak olanları uyaransın”:

23996. Metin

أَيْ مُخَوِّفٌ، وَخَصَّ الْإِنْذَارَ بِمَنْ يَخْشَى، لِأَنَّهُمُ الْمُنْتَفِعُونَ بِهِ، وَإِنْ كَانَ مُنْذِرًا لِكُلِّ مُكَلَّفٍ، وَهُوَ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّما تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِيَ الرَّحْمنَ بِالْغَيْبِ [يس: ١١]. وَقِرَاءَةُ الْعَامَّةِ مُنْذِرُ بِالْإِضَافَةِ غَيْرِ مَنُوَّنٍ، طَلَبَ التَّخْفِيفِ، وَإِلَّا فَأَصْلُهُ التَّنْوِينُ، لِأَنَّهُ لِلْمُسْتَقْبَلِ وَإِنَّمَا لَا يُنَوَّنُ فِي الْمَاضِي. قَالَ الْفَرَّاءُ: يَجُوزُ التنوين وتركه، كقوله تعالى: بالِغُ أَمْرِهِ [الطلاق: ٣]، وبالِغُ أَمْرِهِ ومُوهِنُ كَيْدِ الْكافِرِينَ [الأنفال: ١٨] ومُوهِنُ كَيْدِ الْكافِرِينَ وَالتَّنْوِينُ هُوَ الْأَصْلُ، وَبِهِ قَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ وَشَيْبَةُ وَالْأَعْرَجُ وَابْنُ مُحَيْصِنٍ وَحُمَيْدٌ وَعَيَّاشٌ عَنْ أَبِي عَمْرٍو (مُنْذِرٌ) مُنَوَّنًا، وَتَكُونُ فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ، وَالْمَعْنَى نَصْبٌ، إِنَّمَا يَنْتَفِعُ بِإِنْذَارِكَ مَنْ يَخْشَى السَّاعَةَ. وَقَالَ أَبُو عَلِيٍّ: يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ الْإِضَافَةُ لِلْمَاضِي، نَحْوَ ضَارِبِ زَيْدٍ أَمْسِ، لِأَنَّهُ قَدْ فَعَلَ الْإِنْذَارَ، الْآيَةُ رَدٌّ عَلَى مَنْ قَالَ: أَحْوَالُ الْآخِرَةِ غَيْرُ مَحْسُوسَةٍ، وَإِنَّمَا هِيَ رَاحَةُ الرُّوحِ أَوْ تَأَلُّمُهَا مِنْ غَيْرِ حِسٍّ. كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَها يَعْنِي الْكُفَّارَ يَرَوْنَ السَّاعَةَ لَمْ يَلْبَثُوا أَيْ فِي دُنْيَاهُمْ، إِلَّا عَشِيَّةً أَيْ قَدْرَ عَشِيَّةٍ أَوْ ضُحاها أي أو قدر الضحا الَّذِي يَلِي تِلْكَ الْعَشِيَّةَ، وَالْمُرَادُ تَقْلِيلُ مُدَّةِ الدُّنْيَا، كَمَا قَالَ تَعَالَى: لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا ساعَةً مِنْ نَهارٍ [الأحقاف: ٣٥]. وَرَوَى الضَّحَّاكُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَهَا لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا يَوْمًا وَاحِدًا. وَقِيلَ: لَمْ يَلْبَثُوا فِي قُبُورِهِمْ إِلَّا عَشِيَّةً أَوْ ضُحاها، وَذَلِكَ أَنَّهُمُ اسْتَقْصَرُوا مُدَّةَ لُبْثِهِمْ فِي الْقُبُورِ لِمَا عَايَنُوا مِنَ الْهَوْلِ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: يقول القائل: وهل للعشية ضحا؟ وإنما الضحا لصدر النهار، ولكن أضيف الضحا إِلَى الْعَشِيَّةِ، وَهُوَ الْيَوْمُ الَّذِي يَكُونُ فِيهِ عَلَى عَادَةِ الْعَرَبِ، يَقُولُونَ: آتِيكَ الْغَدَاةَ أَوْ عَشِيَّتَهَا، وَآتِيكَ الْعَشِيَّةَ أَوْ غَدَاتَهَا، فَتَكُونُ الْعَشِيَّةُ فِي مَعْنَى آخِرِ النَّهَارِ، وَالْغَدَاةُ فِي مَعْنَى أَوَّلِ النَّهَارِ، قَالَ: وَأَنْشَدَنِي بَعْضُ بَنِي عُقَيْلٍ:

Yani korkutucusun; uyarıyı sadece korkan kimseye tahsis etmiştir, çünkü uyarıdan faydalanacak olanlar onlardır; her ne kadar o bütün mükellefler için bir uyarıcı olsa da. Bu, Yüce Allah'ın: {إِنَّما تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِيَ الرَّحْمنَ بِالْغَيْبِ} [Yâsîn: 11] “Sen ancak Zikr'e uyan ve görmediği halde Rahmân'dan korkan kimseyi uyarırsın” buyruğu gibidir. Genel kıraat, hafifletme amacıyla tenvinsiz izafet ile {مُنْذِرُ} şeklindedir; aksi takdirde asıl olan tenvindir, çünkü gelecek zaman içindir; tenvin ancak geçmiş zamanda terk edilir. Ferrâ der ki: Tenvinli okumak da tenvini terk etmek de caizdir; nitekim Yüce Allah'ın: {بالِغُ أَمْرِهِ} [et-Talâk: 3] ve {بالِغٌ أَمْرَهُ}, keza {مُوهِنُ كَيْدِ الْكافِرِينَ} [el-Enfâl: 18] ve {مُوهِنٌ كَيْدَ الْكافِرِينَ} buyruklarında olduğu gibi. Asıl olan tenvindir; Ebû Ca‘fer, Şeybe, el-A‘rec, İbn Muheysın, Humeyd ve Ebû Amr'dan rivayetle Ayyâş tenvinli olarak {مُنْذِرٌ} okumuşlardır ve bu durumda nasb mahallinde olur, mana da nasbdır: Yani senin uyarından ancak kıyametten korkan kimse faydalanır. Ebû Ali der ki: Tıpkı dünkü bir fiil için [ضَارِبُ زَيْدٍ أَمْسِ] 'dün Zeyd'i vuran' denmesi gibi izafetin geçmiş zaman için olması da caizdir, çünkü o uyarma işini yapmıştır. Bu ayet, 'Ahiret halleri hissedilir cinsten değildir, o sadece hiçbir his olmaksızın ruhun rahatlaması veya acı çekmesidir' diyen kimselere bir reddir. {كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَها} “Onu gördükleri gün sanki onlar”, yani kâfirler kıyameti gördükleri gün; {لَمْ يَلْبَثُوا} “kalmamış gibi olurlar”, yani dünyalarında, {إِلَّا عَشِيَّةً} “ancak bir akşam vakti”, yani bir akşam vakti kadar, {أَوْ ضُحاها} “veya onun kuşluğu kadar”, yani o akşamı takip eden kuşluk vakti kadar kalmış gibi olurlar. Burada amaç dünya müddetinin azlığını vurgulamaktır; nitekim Yüce Allah: {لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا ساعَةً مِنْ نَهارٍ} [el-Ahkâf: 35] “Gündüzün bir saati kadar kalmış gibi olurlar” buyurmuştur. Dahhâk, İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmiştir: Onu gördükleri gün sanki sadece bir tek gün kalmış gibi olurlar. Bir görüşe göre kabirlerinde ancak bir akşam vakti veya onun kuşluğu kadar kalmış gibi olurlar; bu da şahit oldukları dehşet karşısında kabirde kalış sürelerini çok kısa bulmalarındandır. Ferrâ der ki: Biri çıkıp 'Akşam vaktinin hiç kuşluğu olur mu? Kuşluk vakti ancak günün başlangıcı içindir' diyebilir. Fakat duhâ (kuşluk), Arapların adetine göre içinde bulunduğu güne izafe edilerek akşam vaktine nispet edilmiştir; Araplar 'Sana sabah veya onun akşamında gelirim', 'Sana akşam veya onun sabahında gelirim' derler. Böylece aşiyye (عَشِيَّة) günün sonu, gadât (غَدَاة) ise günün başı anlamına gelir. Ferrâ dedi ki: Benî Ukayl'den biri bana şu beyti inşad etti:

23997. Metin

نَحْنُ صَبَّحْنَا عَامِرًا فِي دَارِهَا ... جُرْدًا تَعَادَى طَرَفَيْ نَهَارِهَا

Biz Âmir oğullarına yurtlarında sabah baskını yaptık / Günün iki ucunda koşan yağız atlarla,

23998. Metin

عَشِيَّةِ الْهِلَالِ أَوْ سِرَارِهَا

Hilalin [göründüğü günün] akşamında veya o akşamın son gecesinde.

23999. Metin

أَرَادَ: عَشِيَّةَ الْهِلَالِ، أَوْ سِرَارَ الْعَشِيَّةِ، فَهُوَ أَشَدُّ من آتيك الغداة أو عشيها.

[Şair]: Hilalin akşamı yahut o akşamın [ait olduğu günün] gizli son gecesi demek istemiştir; bu kullanım 'Sana sabah veya onun akşamında gelirim' ifadesinden daha da ileri bir kullanımdır.