24252. Metin
سُورَةُ الِانْشِقَاقِ مَكِّيَّةٌ فِي قَوْلِ الْجَمِيعِ وَهِيَ خَمْسٌ وَعِشْرُونَ آيَةً بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
İnşikâk Suresi, herkesin ittifakıyla Mekkîdir ve yirmi beş ayettir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
24253. Metin
[سورة الانشقاق (٨٤): الآيات ١ الى ٥]
[İnşikâk Suresi (84), Âyetler 1-5]
24254. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
24255. Metin
إِذَا السَّماءُ انْشَقَّتْ (١) وَأَذِنَتْ لِرَبِّها وَحُقَّتْ (٢) وَإِذَا الْأَرْضُ مُدَّتْ (٣) وَأَلْقَتْ مَا فِيها وَتَخَلَّتْ (٤)
{ إِذَا السَّماءُ انْشَقَّتْ (١) وَأَذِنَتْ لِرَبِّها وَحُقَّتْ (٢) وَإِذَا الْأَرْضُ مُدَّتْ (٣) وَأَلْقَتْ مَا فِيها وَتَخَلَّتْ (٤) } “Gök yarıldığı, Rabbine boyun eğip [bunu] hak ettiği zaman! Yer uzatılıp dümdüz edildiği, içindekileri dışarı atıp boşaldığı zaman!”
24256. Metin
وَأَذِنَتْ لِرَبِّها وَحُقَّتْ (٥)
{ وَأَذِنَتْ لِرَبِّها وَحُقَّتْ (٥) } “Ve Rabbine boyun eğip [bunu] hak ettiği zaman!”
24257. Metin
قَوْلُهُ تعالى: (وإِذَا السَّماءُ انْشَقَّتْ) أَيِ انْصَدَعَتْ، وَتَفَطَّرَتْ بِالْغَمَامِ، وَالْغَمَامُ مِثْلُ السَّحَابِ الْأَبْيَضِ. وَكَذَا رَوَى أَبُو صَالِحٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. وَرُوِيَ عَنْ عَلِيٍّ ﵇ قَالَ: تُشَقُّ مِنَ الْمَجَرَّةِ. وَقَالَ: الْمُجَرَّةُ بَابُ السَّمَاءِ. وَهَذَا مِنْ أَشْرَاطِ السَّاعَةِ وَعَلَامَاتِهَا. (وَأَذِنَتْ لِرَبِّها وَحُقَّتْ) أَيْ سَمِعَتْ، وَحُقَّ لَهَا أَنْ تَسْمَعَ. رُوِيَ مَعْنَاهُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٍ وَغَيْرِهِمَا، وَمِنْهُ قَوْلُهُ ﷺ:" مَا أَذِنَ اللَّهُ لِشَيْءٍ كَإِذْنِهِ لِنَبِيٍّ يَتَغَنَّى بِالْقُرْآنِ" أَيْ مَا اسْتَمَعَ اللَّهُ لِشَيْءٍ قَالَ الشَّاعِرُ:
Yüce Allah'ın: (وإِذَا السَّماءُ انْشَقَّتْ) “Gök yarıldığı zaman” buyruğu; yani beyaz bulutlarla çatlayıp yarıldığı [zaman] demektir. el-Gamâm (الْغَمَامُ), beyaz bulut gibidir. Ebû Sâlih de İbn Abbâs'tan bu şekilde rivayet etmiştir. Ali (aleyhisselâm)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Samanyolu'ndan yarılır." Ve şöyle demiştir: "Samanyolu göğün kapısıdır." Bu, kıyamet şartlarından ve alametlerindendir. (وَأَذِنَتْ لِرَبِّها وَحُقَّتْ) “Rabbine boyun eğip [bunu] hak ettiği zaman!” yani [Rabbini] dinledi ve dinlemek ona hak oldu/yaraştı demektir. Bunun anlamı İbn Abbâs, Mücâhid ve başkalarından rivayet edilmiştir. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in: "Allah, Kur'an'ı tegannî ile okuyan bir peygamberi dinlediği gibi hiçbir şeyi dinlememiştir" hadisindeki izin de bu köktendir; yani Allah hiçbir şeyi böyle dinlememiştir. Şair şöyle demiştir:
24258. Metin
صُمٌّ إِذَا سَمِعُوا خَيْرًا ذُكِرْتُ بِهِ ... وَإِنْ ذُكِرْتُ بِسُوءٍ عِنْدَهُمْ أَذِنُوا
Benim hakkımda hayırlı bir şey işittiklerinde sağırdırlar, Yanlarında kötülükle anılırsam can kulağıyla dinlerler.
24259. Metin
أَيْ سمعوا. وقال قعنب ابن أُمِّ صَاحِبٍ:
Yani dinlerler [anlamındadır]. Ka'neb b. Ümmi Sâhib de şöyle demiştir:
24260. Metin
إِنْ يَأْذَنُوا رِيبَةً طَارُوا بِهَا فَرَحًا ... وَمَا هُمْ أَذِنُوا مِنْ صَالِحٍ دَفَنُوا
Şüpheli bir şey işitseler sevinçten uçarlar, İşittikleri güzel şeyleri ise gömerler.
24261. Metin
وَقِيلَ: الْمَعْنَى وَحَقَّقَ اللَّهُ عَلَيْهَا الِاسْتِمَاعَ لِأَمْرِهِ بِالِانْشِقَاقِ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: حُقَّتْ: أَطَاعَتْ، وَحُقَّ لَهَا أَنْ تُطِيعَ رَبَّهَا، لِأَنَّهُ خَلَقَهَا، يُقَالُ: فُلَانٌ مَحْقُوقٌ بِكَذَا. وَطَاعَةُ السَّمَاءِ: بِمَعْنَى أَنَّهَا لَا تَمْتَنِعُ مِمَّا أَرَادَ اللَّهُ بِهَا، وَلَا يَبْعُدُ خَلْقُ الْحَيَاةِ فِيهَا حَتَّى تُطِيعَ وَتُجِيبَ. وَقَالَ قَتَادَةُ: حُقَّ لَهَا أَنْ تَفْعَلَ ذَلِكَ، وَمِنْهُ قَوْلُ كُثَيِّرٍ:
Bir görüşe göre anlam şudur: Allah, yarılma emrini dinlemeyi ona gerekli kılmıştır. Dahhâk şöyle demiştir: { حُقَّتْ } “hak ettiği”; yani itaat etti ve kendisini yarattığı için Rabbine itaat etmek ona yaraştı, hak oldu. [Arapçada] "Falanca şuna lâyıktır/hak etmiştir" denilir. Göğün itaati, Allah'ın kendisi hakkında murat ettiği şeyden geri durmaması anlamındadır. İtaat edip cevap vermesi için gökte hayat yaratılması da uzak bir ihtimal değildir. Katâde şöyle demiştir: Bunu yapmak ona hak oldu. Küseyyir'in şu sözü de bu kabildendir:
24262. Metin
فَإِنْ تَكُنِ الْعُتْبَى فَأَهْلًا وَمَرْحَبًا ... وحقت لها العتبى لدينا وقلت
Eğer rıza göstermek gerekirse hoş geldin, sefa geldin, Katımızda rıza ona hak olmuştur ve [sitemler] azalmıştır.
24263. Metin
قوله تَعَالَى: (وَإِذَا الْأَرْضُ مُدَّتْ) أَيْ بُسِطَتْ وَدُكَّتْ جِبَالُهَا. قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: (تُمَدُّ مَدَّ الْأَدِيمِ) لِأَنَّ الْأَدِيمَ إِذَا مُدَّ زَالَ كُلُّ انْثِنَاءِ فِيهِ وَامْتَدَّ وَاسْتَوَى. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَابْنُ مَسْعُودٍ: وَيُزَادُ وَسِعَتُهَا كَذَا وَكَذَا، لِوُقُوفِ الْخَلَائِقِ عَلَيْهَا لِلْحِسَابِ حَتَّى لَا يَكُونُ لِأَحَدٍ مِنَ الْبَشَرِ إِلَّا مَوْضِعُ قَدَمِهِ، لِكَثْرَةِ الْخَلَائِقِ فِيهَا. وَقَدْ مَضَى فِي سُورَةِ" إِبْرَاهِيمَ" «١» أَنَّ الْأَرْضَ تُبَدَّلُ بِأَرْضٍ أُخْرَى وَهِيَ السَّاهِرَةُ فِي قَوْلِ ابْنِ عَبَّاسٍ عَلَى مَا تَقَدَّمَ عَنْهُ «٢». (وَأَلْقَتْ مَا فِيها وَتَخَلَّتْ) أَيْ أَخْرَجَتْ أَمْوَاتَهَا، وَتَخَلَّتْ عَنْهُمْ. وَقَالَ ابْنُ جُبَيْرٍ: أَلْقَتْ مَا فِي بَطْنِهَا مِنَ الْمَوْتَى، وَتَخَلَّتْ مِمَّنْ عَلَى ظَهْرِهَا مِنَ الْأَحْيَاءِ. وَقِيلَ: أَلْقَتْ مَا فِي بَطْنِهَا مِنْ كُنُوزِهَا وَمَعَادِنَهَا، وَتَخَلَّتْ مِنْهَا. أَيْ خَلَا جَوْفُهَا، فَلَيْسَ فِي بَطْنِهَا شي، وَذَلِكَ يُؤْذِنُ بِعَظَمِ الْأَمْرِ، كَمَا تُلْقِي الْحَامِلَ مَا فِي بَطْنِهَا عِنْدَ الشِّدَّةِ. وَقِيلَ: تَخَلَّتْ مِمَّا عَلَى ظَهْرِهَا مِنْ جِبَالِهَا وَبِحَارِهَا. وَقِيلَ: أَلْقَتْ مَا اسْتُودِعَتْ، وَتَخَلَّتْ مِمَّا اسْتُحْفِظَتْ، لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى اسْتَوْدَعَهَا عِبَادَهُ أَحْيَاءً وَأَمْوَاتًا، وَاسْتَحْفَظَهَا بِلَادَهُ مُزَارَعَةً وَأَقْوَاتًا. (وَأَذِنَتْ لِرَبِّها) أَيْ فِي إِلْقَاءِ مَوْتَاهَا (وَحُقَّتْ) أَيْ وَحُقَّ لَهَا أَنْ تَسْمَعَ أَمْرَهُ. وَاخْتُلِفَ فِي جَوَابٍ إِذَا فَقَالَ الْفَرَّاءُ: أَذِنَتْ. وَالْوَاوُ زَائِدَةٌ، وَكَذَلِكَ وَأَلْقَتْ. ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ: قَالَ بَعْضُ الْمُفَسِّرِينَ: جَوَابُ إِذَا السَّماءُ انْشَقَّتْ أَذِنَتْ، وَزَعَمَ أَنَّ الْوَاوَ مُقْحَمَةٌ وَهَذَا غَلَطٌ، لِأَنَّ الْعَرَبَ لَا تُقْحِمُ الْوَاوَ إِلَّا مَعَ (حَتَّى- إِذَا) كَقَوْلِهِ تَعَالَى: حَتَّى إِذا جاؤُها فُتِحَتْ أَبْوابُها [الزمر: ٧١] وَمَعَ (لَمَّا) كَقَوْلِهِ تَعَالَى: فَلَمَّا أَسْلَما وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ. وَنادَيْناهُ [الصافات: ١٠٤ - ١٠٣] مَعْنَاهُ نادَيْناهُ وَالْوَاوُ لَا تُقْحَمُ مَعَ غَيْرِ هَذَيْنَ. وَقِيلَ: الْجَوَابُ فَاءٌ مُضْمَرَةٌ كَأَنَّهُ قَالَ: إِذَا السَّماءُ انْشَقَّتْ ف يا أَيُّهَا الْإِنْسانُ إِنَّكَ كادِحٌ. وَقِيلَ: جَوَابُهَا مَا دَلَّ عَلَيْهِ فَمُلاقِيهِ أَيْ إِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ لَاقَى الْإِنْسَانُ كَدْحَهُ. وَقِيلَ: فِيهِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ، أَيْ يَا أَيُّهَا الْإِنْسانُ إِنَّكَ كادِحٌ إِلى رَبِّكَ كَدْحاً فَمُلاقِيهِ إِذَا السَّماءُ انْشَقَّتْ. قَالَهُ الْمُبَرِّدُ. وَعَنْهُ أَيْضًا: الْجَوَابُ فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ بِيَمِينِهِ وَهُوَ قَوْلُ الْكِسَائِيِّ، أَيْ إِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ فَمَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَحُكْمُهُ كَذَا. قَالَ أَبُو جَعْفَرٍ النَّحَّاسُ: وَهَذَا أَصَحُّ
Yüce Allah'ın: { وَإِذَا الْأَرْضُ مُدَّتْ } “Ve yer uzatılıp dümdüz edildiği zaman” buyruğu; yani serilip döşendiği ve dağları un ufak edildiği [zaman demektir]. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: « تُمَدُّ مَدَّ الْأَدِيمِ » «Deri gibi çekilip uzatılır» buyurmuştur. Çünkü tabaklanmış deri çekilip uzatıldığında üzerindeki bütün kıvrımlar yok olur, uzar ve dümdüz hale gelir. İbn Abbâs ve İbn Mes'ûd şöyle demişlerdir: Mahlûkatın hesap için üzerinde durabilmesi maksadıyla yerin genişliği şu kadar ve şu kadar artırılır; öyle ki mahlûkatın çokluğundan ötürü insanlardan hiçbir kimse için ayağını basacağı yerden fazlası kalmaz. İbrâhîm Suresi'nde1 yerin başka bir yere dönüştürüleceği ve bunun da daha önce kendisinden nakledildiği üzere İbn Abbâs'ın kavline göre es-Sâhire (bembeyaz, düz bir yer) olduğu geçmişti.2 { وَأَلْقَتْ مَا فِيها وَتَخَلَّتْ } “İçindekini dışarı atıp bomboş kaldığı zaman” buyruğu; yani ölülerini dışarı çıkarıp onlardan tamamen boşaldığı [zaman] demektir. İbn Cübeyr: "Karnındaki ölüleri dışarı atar ve sırtındaki dirilerden boşalır" demiştir. Şöyle de denilmiştir: "Karnındaki hazinelerini ve madenlerini dışarı atar ve onlardan boşalır." Yani içi boşalır ve karnında hiçbir şey kalmaz. Bu durum da gebe bir kadının şiddet ve dehşet anında karnındakini düşürmesi gibi olayın büyüklüğünü ve dehşetini bildirir. Bir görüşe göre, sırtında bulunan dağlarından ve denizlerinden arınıp boşalır. Başka bir görüşe göre ise kendisine emanet edilen şeyleri dışarı atar ve muhafazası istenen şeylerden arınır; çünkü Yüce Allah kullarını diri ve ölü olarak ona emanet etmiş, beldelerini de ziraat ve rızıklar olarak muhafazasına bırakmıştır. { وَأَذِنَتْ لِرَبِّها } “Rabbini dinlediği”; yani ölülerini dışarı atma hususunda [Rabbini dinlediği], { وَحُقَّتْ } “ve [bu O'na] yaraştığı/hak olduğu zaman”; yani O'nun emrini dinlemek ona hak olduğu, yaraştığı [zaman]. "İzâ" (إِذَا) şart edatının cevabı hususunda ihtilaf edilmiştir. Ferrâ şöyle demiştir: [Cevap] "Ezinet"tir (أَذِنَتْ); [başındaki] vâv ise zâiddir (fazlalıktır). Aynı şekilde "Ve elkat" (وَأَلْقَتْ) da [öyledir]. İbnü'l-Enbârî şöyle demiştir: Bazı müfessirler { إِذَا السَّماءُ انْشَقَّتْ } ifadesinin cevabının "Ezinet" olduğunu söylemiş ve vâv harfinin fazladan/araya sokuşturulmuş (mükham) olduğunu iddia etmiştir. Bu ise bir hatadır; çünkü Araplar vâv harfini ancak (حَتَّى - إِذَا) ile birlikte ilave ederler; Yüce Allah'ın: { حَتَّى إِذا جاؤُها فُتِحَتْ أَبْوابُها } “Oraya vardıklarında kapıları açıldı” [Zümer: 71] buyruğunda olduğu gibi. Bir de (لَمَّا) ile birlikte [ilave ederler]; Yüce Allah'ın: { فَلَمَّا أَسْلَما وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ. وَنادَيْناهُ } “Her ikisi de teslim olup onu şakağı üzere yere yatırınca, Biz de ona seslendik” [Sâffât: 103-104] buyruğunda olduğu gibi. Bunun anlamı: "Seslendik" (نادَيْناهُ) demektir. Vâv harfi bu ikisi dışında hiçbir yere fazladan sokuşturulmaz. Bir görüşe göre cevap, takdir edilen (gizli) bir fâ (فَـ) harfidir; sanki şöyle buyurmuş gibidir: "Gök yarıldığı zaman, [artık] ey insan! Şüphesiz sen Rabbine doğru çabalayıp durmaktasın..." Başka bir görüşe göre şartın cevabı, { فَمُلاقِيهِ } ifadesinin delalet ettiği anlamdır; yani: "Gök yarıldığı zaman insan çabasının karşılığına kavuşacaktır." Şöyle de denilmiştir: Ayette takdim ve tehir (yer değiştirme) vardır; yani: "Ey insan! Şüphesiz sen Rabbine doğru var gücünle çabalayıp durmaktasın ve gök yarıldığı zaman O'na kavuşacaksın." Bunu Müberred söylemiştir. Ondan nakledilen diğer bir görüşe göre ise cevap, { فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ بِيَمِينِهِ } “Artık kitabı sağından verilen kimseye gelince” kısmıdır; bu aynı zamanda Kisâî'nin de görüşüdür. Yani: "Gök yarıldığı zaman, kitabı sağından verilen kimsenin hükmü şöyle olacaktır." Ebû Ca'fer en-Nehhâs şöyle demiştir: Bu,
24264. Metin
مَا قِيلَ فِيهِ وَأَحْسَنُهُ. قِيلَ: هُوَ بِمَعْنَى اذْكُرْ إِذَا السَّماءُ انْشَقَّتْ. وَقِيلَ: الْجَوَابُ مَحْذُوفٌ لِعِلْمِ الْمُخَاطَبِينَ بِهِ، أَيْ إِذَا كَانَتْ هَذِهِ الْأَشْيَاءُ عَلِمَ الْمُكَذِّبُونَ بِالْبَعْثِ ضَلَالَتَهُمْ وَخُسْرَانَهُمْ. وَقِيلَ: تَقَدَّمَ مِنْهُمْ سُؤَالٌ عَنْ وَقْتِ الْقِيَامَةِ، فَقِيلَ لَهُمْ: إِذَا ظَهَرَتْ أَشْرَاطُهَا كَانَتِ الْقِيَامَةُ، فَرَأَيْتُمْ عَاقِبَةَ تَكْذِيبِكُمْ بِهَا. وَالْقُرْآنُ كَالْآيَةِ الْوَاحِدَةِ فِي دَلَالَةِ الْبَعْضِ عَلَى الْبَعْضِ. وَعَنِ الْحَسَنِ: إِنَّ قَوْلَهُ إِذَا السَّماءُ انْشَقَّتْ قَسَمٌ. وَالْجُمْهُورُ عَلَى خِلَافِ قَوْلِهِ مِنْ أَنَّهُ خَبَرٌ وَلَيْسَ بِقَسَمٍ.
bu hususta söylenenlerin en sahihi ve en güzelidir. Bunun: "Gök yarıldığı zamanı hatırla!" anlamında olduğu da söylenmiştir. Muhataplar tarafından bilindiği için cevabın hazfedildiği de söylenmiştir; yani bu şeyler vuku bulduğu zaman, yeniden dirilişi yalanlayanlar sapıklıklarını ve hüsranlarını bileceklerdir. Şöyle de denilmiştir: Daha önce onlardan kıyametin vaktine dair bir soru gelmişti; bunun üzerine onlara: "Alametleri ortaya çıktığı zaman kıyamet kopmuş olur ve siz de onu yalanlamanızın akıbetini görürsünüz" denilmiştir. Kur'an, bir kısmının diğer bir kısmına delalet etmesi bakımından tek bir ayet gibidir. el-Hasan'dan rivayet edildiğine göre, O'nun { إِذَا السَّماءُ انْشَقَّتْ } buyruğu bir kasemdir (yemindir). Cumhûr ise bunun yemin değil, bir haber olduğu şeklinde onun bu görüşünün aksinedir.
24265. Metin
[سورة الانشقاق (٨٤): الآيات ٦ الى ٩]
[İnşikâk Suresi (84), Âyetler 6-9]
24266. Metin
يَا أَيُّهَا الْإِنْسانُ إِنَّكَ كادِحٌ إِلى رَبِّكَ كَدْحاً فَمُلاقِيهِ (٦) فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ بِيَمِينِهِ (٧) فَسَوْفَ يُحاسَبُ حِساباً يَسِيراً (٨) وَيَنْقَلِبُ إِلى أَهْلِهِ مَسْرُوراً (٩)
{ يَا أَيُّهَا الْإِنْسانُ إِنَّكَ كادِحٌ إِلى رَبِّكَ كَدْحاً فَمُلاقِيهِ (٦) فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ بِيَمِينِهِ (٧) فَسَوْفَ يُحاسَبُ حِساباً يَسِيراً (٨) وَيَنْقَلِبُ إِلى أَهْلِهِ مَسْرُوراً (٩) } “Ey insan! Şüphesiz sen Rabbine doğru var gücünle çabalayıp durmaktasın ve nihayet O'na kavuşacaksın. Artık kime kitabı sağından verilirse, o pek kolay bir hesapla hesaba çekilecek ve ailesine sevinçli olarak dönecektir.”
24267. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (يَا أَيُّهَا الْإِنْسانُ إِنَّكَ كادِحٌ إِلى رَبِّكَ كَدْحاً) المراد بالإنسان الجنس أي يا ابن آدَمَ. وَكَذَا رَوَى سَعِيدٌ عَنْ قَتَادَةَ: يَا ابن آدَمَ، إِنَّ كَدْحَكَ لَضَعِيفٌ، فَمَنِ اسْتَطَاعَ أَنْ يَكُونَ كَدْحُهُ فِي طَاعَةِ اللَّهِ فَلْيَفْعَلْ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ. وَقِيلَ: هُوَ مُعَيَّنٌ، قَالَ مُقَاتِلٌ: يَعْنِي الْأَسْوَدَ بْنَ عَبْدِ الْأَسَدِ. وَيُقَالُ: يَعْنِي أُبَيَّ بْنَ خَلَفٍ. وَيُقَالُ: يَعْنِي جَمِيعَ الْكُفَّارِ، أَيُّهَا الْكَافِرُ إِنَّكَ كَادِحٌ. وَالْكَدْحُ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ: الْعَمَلُ وَالْكَسْبُ، قَالَ ابْنُ مُقْبِلٍ:
Yüce Allah'ın: (يَا أَيُّهَا الْإِنْسانُ إِنَّكَ كادِحٌ إِلى رَبِّكَ كَدْحاً) “Ey insan! Şüphesiz sen Rabbine doğru var gücünle çabalayıp durmaktasın” buyruğunda insan ile kastedilen cinstir; yani ey Âdemoğlu demektir. Saîd'in Katâde'den rivayeti de böyledir: "Ey Âdemoğlu! Şüphesiz senin çaban zayıftır. Kim çabasını Allah'a itaat yolunda kılmaya güç yetirebilirse bunu yapsın. Güç ve kuvvet ancak Allah iledir." Belirli bir şahıs olduğu da söylenmiştir; Mukâtil: el-Esved b. Abdi'l-Esed'i kastetmektedir demiştir. Übeyy b. Halef'i kastetmektedir de denilmiştir. Bütün kâfirleri kastetmektedir; yani 'Ey kâfir, şüphesiz sen çabalamaktasın' [anlamındadır] da denilmiştir. Arapların dilinde Kedh (الْكَدْحُ): Çalışmak ve kazanmak demektir. İbn Mukbil şöyle demiştir:
24268. Metin
وَمَا الدَّهْرُ إِلَّا تَارَتَانِ فَمِنْهُمَا ... أَمُوتُ وَأُخْرَى أَبْتَغِي الْعَيْشَ أَكْدَحُ
Zaman ancak iki nöbettir; birinde Ölürüm, diğerinde ise çalışıp çabalarım geçim için.
24269. Metin
وَقَالَ آخَرُ:
Bir başkası da şöyle demiştir:
24270. Metin
وَمَضَتْ بَشَاشَةُ كُلِّ عَيْشٍ صَالِحٍ ... وَبَقِيتُ أَكْدَحُ لِلْحَيَاةِ وَأَنْصِبُ
Ve gitti her güzel yaşayışın neşesi, Bense kaldım hayat için çabalayıp yorulan.
24271. Metin
أَيْ أَعْمَلُ. وَرَوَى الضَّحَّاكُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: إِنَّكَ كادِحٌ أَيْ رَاجِعٌ إِلى رَبِّكَ كَدْحاً أَيْ رُجُوعًا لَا مَحَالَةَ (فَمُلاقِيهِ) أَيْ مُلَاقٍ رَبَّكَ. وَقِيلَ: مُلَاقٍ عَمَلَكَ. الْقُتَبِيُّ إِنَّكَ كادِحٌ أَيْ عَامِلٌ نَاصِبٌ فِي مَعِيشَتِكَ إِلَى لِقَاءِ رَبِّكَ. وَالْمُلَاقَاةُ بِمَعْنَى اللِّقَاءِ أَنْ تَلْقَى رَبَّكَ بِعَمَلِكَ. وَقِيلَ أَيْ تُلَاقِي كِتَابَ عَمَلِكَ، لِأَنَّ الْعَمَلَ قَدِ انْقَضَى وَلِهَذَا قَالَ: (فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ بِيَمِينِهِ).
Yani çalışırım demektir. Dahhâk, İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmiştir: { إِنَّكَ كادِحٌ } yani Rabbine dönücüsün, { كَدْحاً } yani kaçınılmaz bir dönüşle döneceksin, (فَمُلاقِيهِ) “ve nihayet O'na kavuşacaksın” yani Rabbine kavuşacaksın [demektir]. Ameline kavuşacaksın da denilmiştir. el-Kutebî şöyle demiştir: { إِنَّكَ كادِحٌ } yani Rabbine kavuşuncaya kadar maişetinde çalışan ve yorulansın demektir. el-Mülâkât (الْمُلَاقَاةُ), kavuşmak anlamında olup amelinle Rabbine kavuşmandır. Amel defterine kavuşacaksın anlamına geldiği de söylenmiştir; zira amel artık sona ermiştir. Nitekim bundan dolayı şöyle buyurmuştur: (فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ بِيَمِينِهِ) “Artık kime kitabı sağından verilirse”.
24272. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ بِيَمِينِهِ وَهُوَ الْمُؤْمِنُ (فَسَوْفَ يُحاسَبُ حِساباً يَسِيراً) لَا مُنَاقَشَةَ فِيهِ. كَذَا رُوِيَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ مِنْ حَدِيثِ عَائِشَةَ قَالَتْ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (مَنْ حُوسِبَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عُذِّبَ) قَالَتْ: فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَلَيْسَ قَدْ قَالَ اللَّهُ فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ بِيَمِينِهِ فَسَوْفَ يُحاسَبُ حِساباً يَسِيراً
Yüce Allah'ın: { فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ بِيَمِينِهِ } “Artık kime kitabı sağından verilirse” buyruğu, mümin kimsedir. (فَسَوْفَ يُحاسَبُ حِساباً يَسِيراً) “o pek kolay bir hesapla hesaba çekilecek” yani ince elenip sık dokunmayan, münakaşasız [bir hesapla]. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'den Âişe'nin hadisinde böyle rivayet edilmiştir. Âişe şöyle demiştir: Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): "Kıyamet gününde hesaba çekilen kimse azap görür" buyurdu. Âişe dedi ki: Ben, 'Ey Allah'ın Resûlü! Allah: { فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ بِيَمِينِهِ فَسَوْفَ يُحاسَبُ حِساباً يَسِيراً } “Artık kime kitabı sağından verilirse, o pek kolay bir hesapla hesaba çekilecek” buyurmadı mı?' dedim.
24273. Metin
فَقَالَ:" لَيْسَ ذَاكَ الْحِسَابَ، إِنَّمَا ذَلِكَ الْعَرْضُ، مَنْ نُوقِشَ الْحِسَابَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عُذِّبَ) أَخْرَجَهُ الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ وَالتِّرْمِذِيُّ. وَقَالَ حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ. (وَيَنْقَلِبُ إِلى أَهْلِهِ مَسْرُوراً) أَزْوَاجِهِ فِي الْجَنَّةِ مِنَ الْحُورِ الْعِينِ مَسْرُوراً أَيْ مُغْتَبِطًا قَرِيرَ الْعَيْنِ. وَيُقَالُ إِنَّهَا نَزَلَتْ في أبي سلمة ابن عَبْدِ الْأَسَدِ، هُوَ أَوَّلُ مَنْ هَاجَرَ مِنْ مَكَّةَ إِلَى الْمَدِينَةِ. وَقِيلَ: إِلَى أَهْلِهِ الَّذِينَ كَانُوا لَهُ فِي الدُّنْيَا، لِيُخْبِرَهُمْ بِخَلَاصِهِ وَسَلَامَتِهِ. وَالْأَوَّلُ قَوْلُ قَتَادَةَ. أَيْ إِلَى أَهْلِهِ الَّذِينَ قد أعدهم الله له في الجنة.
Bunun üzerine şöyle buyurdu: "O [hakiki] hesaplaşma değildir, o sadece bir arzdır. Kıyamet gününde hesabı inceden inceye sorgulanan kimse azap görür." Bunu Buhârî, Müslim ve Tirmizî rivayet etmiştir. Tirmizî 'Bu hasen, sahih bir hadistir' demiştir. (وَيَنْقَلِبُ إِلى أَهْلِهِ مَسْرُوراً) “Ve ailesine sevinçli olarak dönecektir” yani cennetteki hûri-i îyn olan eşlerine, { مَسْرُوراً } “sevinçli olarak” yani gıpta edilen, gözü aydın bir halde döner. Bu ayetin Ebû Seleme b. Abdi'l-Esed hakkında indiği de söylenir; o Mekke'den Medine'ye ilk hicret eden kimsedir. Kurtuluşunu ve selametini onlara haber vermek üzere dünyada sahip olduğu ailesine döner de denilmiştir. Birinci görüş Katâde'nin görüşüdür; yani cennette Allah'ın kendisi için hazırladığı ailesine [döner].
24274. Metin
[سورة الانشقاق (٨٤): الآيات ١٠ الى ١٥]
[İnşikâk Suresi (84), Âyetler 10-15]
24275. Metin
وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ وَراءَ ظَهْرِهِ (١٠) فَسَوْفَ يَدْعُوا ثُبُوراً (١١) وَيَصْلى سَعِيراً (١٢) إِنَّهُ كانَ فِي أَهْلِهِ مَسْرُوراً (١٣) إِنَّهُ ظَنَّ أَنْ لَنْ يَحُورَ (١٤)
{ وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ وَراءَ ظَهْرِهِ (١٠) فَسَوْفَ يَدْعُوا ثُبُوراً (١١) وَيَصْلى سَعِيراً (١٢) إِنَّهُ كانَ فِي أَهْلِهِ مَسْرُوراً (١٣) إِنَّهُ ظَنَّ أَنْ لَنْ يَحُورَ (١٤) } “Kimin de kitabı arkasından verilirse, o derhal yok olmayı çağıracak ve alevli ateşe girecektir. Çünkü o, [dünyada] ailesi arasında sevinçliydi. Doğrusu o, asla [Rabbine] dönmeyeceğini sanmıştı.”
24276. Metin
بَلى إِنَّ رَبَّهُ كانَ بِهِ بَصِيراً (١٥)
{ بَلى إِنَّ رَبَّهُ كانَ بِهِ بَصِيراً (١٥) } “Hayır! Şüphesiz Rabbi onu hakkıyla görmekteydi.”
24277. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ وَراءَ ظَهْرِهِ) نَزَلَتْ فِي الْأَسْوَدِ بْنِ عَبْدِ الْأَسَدِ أَخِي أَبِي سلمة قاله ابْنُ عَبَّاسٍ. ثُمَّ هِيَ عَامَّةٌ فِي كُلِّ مُؤْمِنٍ وَكَافِرٍ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يَمُدُّ يَدَهُ الْيُمْنَى لِيَأْخُذَ كِتَابَهُ فَيَجْذِبُهُ مَلَكٌ، فَيَخْلَعُ يَمِينَهُ، فَيَأْخُذُ كِتَابَهُ بِشِمَالِهِ مِنْ وَرَاءِ ظَهْرِهِ. وَقَالَ قَتَادَةُ وَمُقَاتِلٌ: يُفَكُّ أَلْوَاحَ صَدْرِهِ وَعِظَامِهِ ثُمَّ تُدْخَلُ يَدُهُ وَتُخْرَجُ مِنْ ظَهْرِهِ، فَيَأْخُذُ كِتَابَهُ كذلك. (فَسَوْفَ يَدْعُوا ثُبُوراً) أَيْ بِالْهَلَاكِ فَيَقُولُ: يَا وَيْلَاهُ، يَا ثُبُورَاهُ. (وَيَصْلى سَعِيراً) أَيْ وَيَدْخُلُ النَّارَ حَتَّى يَصْلَى بَحَرِّهَا. وَقَرَأَ الْحِرْمِيَانُ وَابْنُ عَامِرٍ وَالْكِسَائِيُّ (وَيُصْلَى) بِضَمِّ الْيَاءِ وَفَتْحِ الصَّادِ، وَتَشْدِيدِ اللَّامِ، كقوله تعالى: ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ [الحاقة: ٣١] وقوله: وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ [الواقعة: ٩٤]. الْبَاقُونَ وَيَصْلى بِفَتْحِ الْيَاءِ مُخَفَّفًا، فِعْلٌ لَازِمٌ غَيْرُ مُتَعَدٍّ، لِقَوْلِهِ: إِلَّا مَنْ هُوَ صالِ الْجَحِيمِ [الصافات: ١٦٣] وقوله: يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرى [الأعلى: ١٢] وقوله: ثُمَّ إِنَّهُمْ لَصالُوا الْجَحِيمِ [المطففين: ١٦]. وَقِرَاءَةٌ ثَالِثَةٌ رَوَاهَا أَبَانٌ
Yüce Allah'ın: (وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ وَراءَ ظَهْرِهِ) “Kimin de kitabı arkasından verilirse” buyruğu, Ebû Seleme'nin kardeşi el-Esved b. Abdi'l-Esed hakkında inmiştir; bunu İbn Abbâs söylemiştir. Sonra bu ayet her mümin ve kâfir hakkında geneldir. İbn Abbâs şöyle demiştir: Kitabını almak için sağ elini uzatır, bir melek onu çeker ve sağ kolunu yerinden çıkarır; böylece kitabını sol eliyle arkasından alır. Katâde ve Mukâtil şöyle demiştir: Göğsünün kemikleri ve kaburgaları birbirinden ayrılır, sonra eli sokulup sırtından çıkarılır ve kitabını bu şekilde alır. (فَسَوْفَ يَدْعُوا ثُبُوراً) “O derhal yok olmayı çağıracak” yani helak olmayı dileyip: 'Vay başıma gelen helake, yetiş ey ölüm!' der. (وَيَصْلى سَعِيراً) “ve alevli ateşe girecektir” yani cehennem ateşine girer, öyle ki onun sıcağına maruz kalır. İki Harem imamı (Nâfi' ve İbn Kesîr), İbn Âmir ve Kisâî bu kelimeyi; Yüce Allah'ın: { ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ } [Hâkka 31] ve { وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ } [Vâkıa 94] buyrukları gibi yâ'nın dammesi, sâd'ın fethası ve lâm'ın şeddesi ile { وَيُصَلَّى } şeklinde okumuşlardır. Geriye kalanlar ise; O'nun: { إِلَّا مَنْ هُوَ صالِ الْجَحِيمِ } [Sâffât 163], { يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرى } [A'lâ 12] ve { ثُمَّ إِنَّهُمْ لَصالُوا الْجَحِيمِ } [Mutaffifîn 16] buyrukları sebebiyle geçişsiz (lâzım) bir fiil olarak şeddesiz ve yâ'nın fethasıyla { وَيَصْلى } şeklinde okumuşlardır. Ebân'ın rivayet ettiği
24278. Metin
عَنْ عَاصِمٍ وَخَارِجَةَ عَنْ نَافِعٍ وَإِسْمَاعِيلَ الْمَكِّيِّ عَنِ ابْنِ كَثِيرٍ (وَيُصْلَى) بِضَمِّ الْيَاءِ وَإِسْكَانِ الصَّادِ وَفَتْحِ اللَّامِ مُخَفَّفًا، كَمَا قُرِئَ (وَسَيُصْلَوْنَ) بِضَمِّ الْيَاءِ، وَكَذَلِكَ فِي" الْغَاشِيَةِ" قَدْ قُرِئَ أَيْضًا: تَصْلى نَارًا وَهُمَا لُغَتَانِ صَلَى وَأَصْلَى، كَقَوْلِهِ:" نَزَلَ. وَأَنْزَلَ". (إِنَّهُ كانَ فِي أَهْلِهِ) أَيْ فِي الدُّنْيَا (مَسْرُوراً) قَالَ ابْنُ زَيْدٍ: وَصَفَ اللَّهُ أَهْلَ الْجَنَّةِ بِالْمَخَافَةِ وَالْحُزْنِ وَالْبُكَاءِ وَالشَّفَقَةِ فِي الدُّنْيَا فَأَعْقَبَهُمْ بِهِ النَّعِيمَ وَالسُّرُورَ فِي الْآخِرَةِ، وَقَرَأَ قَوْلَ اللَّهِ تَعَالَى: إِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِي أَهْلِنا مُشْفِقِينَ فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنا وَوَقانا عَذابَ السَّمُومِ. قَالَ: وَوَصَفَ أَهْلَ النَّارِ بِالسُّرُورِ فِي الدُّنْيَا وَالضَّحِكِ فِيهَا وَالتَّفَكُّهِ. فَقَالَ: إِنَّهُ كانَ فِي أَهْلِهِ مَسْرُوراً (إِنَّهُ ظَنَّ أَنْ لَنْ يَحُورَ) أَيْ لَنْ يَرْجِعَ حَيًّا مَبْعُوثًا فَيُحَاسَبُ، ثُمَّ يُثَابُ أَوْ يُعَاقَبُ. يُقَالُ: حَارَ يَحُورُ إِذَا رَجَعَ، قَالَ لَبِيدٌ:
Âsım'dan, Hârice'nin Nâfi'den ve İsmâil el-Mekkî'nin İbn Kesîr'den rivayet ettiği üçüncü bir kıraatte ise; yâ harfinin dammesiyle { وَسَيُصْلَوْنَ } okunduğu gibi, yâ'nın dammesi, sâd'ın sükûnu ve lâm'ın fethası ile şeddesiz olarak { وَيُصْلَى } şeklinde okunmuştur. Nitekim el-Gâşiye Suresi'nde de { تَصْلى نَارًا } şeklinde okunmuştur. Bunlar Salâ (صَلَى) ve Aslâ (أَصْلَى) şeklinde iki ayrı lehçedir; tıpkı "Nezele (نَزَلَ)" ve "Enzele (أَنْزَلَ)" denilmesi gibi. (إِنَّهُ كانَ فِي أَهْلِهِ) “Çünkü o, ailesi arasında” yani dünyada, (مَسْرُوراً) “sevinçliydi”. İbn Zeyd şöyle demiştir: Allah cennet ehlini dünyada korku, hüzün, ağlama ve endişe içinde olmakla vasfetmiş, bunun ardından da onlara ahirette nimet ve sevinç vermiştir. Ve Yüce Allah'ın şu buyruğunu okumuştur: { إِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِي أَهْلِنا مُشْفِقِينَ فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنا وَوَقانا عَذابَ السَّمُومِ } “Biz bundan önce ailemiz içinde iken [akıbetimizden] endişe ederdik. Allah bize lütufta bulundu ve bizi kavurucu azaptan korudu.” Dedi ki: Cehennem ehlini de dünyada sevinç, kahkaha ve eğlence içinde olmakla vasfetmiş ve: { إِنَّهُ كانَ فِي أَهْلِهِ مَسْرُوراً } “Çünkü o, ailesi arasında sevinçliydi” buyurmuştur. (إِنَّهُ ظَنَّ أَنْ لَنْ يَحُورَ) “Doğrusu o, asla dönmeyeceğini sanmıştı” yani hesaba çekilmek, sonra da mükâfat veya ceza görmek üzere diriltilip hayata dönmeyeceğini zannetmişti. Geri döndüğü zaman [Arapçada] Hâre-Yehûru (حَارَ يَحُورُ) denilir. Lebîd şöyle demiştir:
24279. Metin
وَمَا الْمَرْءُ إِلَّا كَالشِّهَابِ وُضُوئِهِ ... يَحُورُ رَمَادًا بعد إذا هُوَ سَاطِعُ
İnsan ancak parıldayan bir göktaşı ve onun ışığı gibidir; Parlayıp durduktan sonra döner küle.
24280. Metin
وَقَالَ عِكْرِمَةُ وَدَاوُدُ بْنُ أَبِي هِنْدٍ، يَحُورُ كَلِمَةٌ بِالْحَبَشِيَّةِ، وَمَعْنَاهَا يَرْجِعُ. وَيَجُوزُ أَنْ تَتَّفِقَ الْكَلِمَتَانِ فَإِنَّهُمَا كَلِمَةُ اشْتِقَاقٍ، وَمِنْهُ الْخُبْزُ الْحُوَارَى، لِأَنَّهُ يَرْجِعُ إِلَى الْبَيَاضِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: مَا كُنْتُ أَدْرِي: مَا يَحُورُ؟ حَتَّى سَمِعْتُ أَعْرَابِيَّةً تَدْعُو بُنَيَّةً لَهَا: حُورِيُّ، أَيِ ارْجِعِي إِلَيَّ، فَالْحَوْرُ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ الرُّجُوعُ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ ﵇:" اللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوَذُ بِكَ مِنَ الْحَوْرِ بَعْدَ الْكَوْرِ" يَعْنِي: مِنَ الرُّجُوعِ إِلَى النُّقْصَانِ بَعْدَ الزِّيَادَةِ، وَكَذَلِكَ الْحُورُ بِالضَّمِّ. وَفِي الْمَثَلِ" حُورٌ فِي مَحَارَةٍ"»
İkrime ve Dâvûd b. Ebî Hind şöyle demiştir: Yehûru (يَحُورُ) Habeşçe bir kelime olup 'döner' anlamına gelir. İki kelimenin birbiriyle uyuşması da caizdir; zira bunlar iştikak (türeme) kelimesidir. Huvarâ ekmeği (الْخُبْزُ الْحُوَارَى) de beyazlığa döndüğü için bu köktendir. İbn Abbâs şöyle demiştir: Bir bedevî kadının kız çocuğuna: 'Hûrî (حُورِيُّ)' yani 'Bana geri dön' diye seslendiğini işitene kadar Yehûru (يَحُورُ) kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyordum. Arapların dilinde Havr (الْحَوْرُ) geri dönmektir. Peygamber (aleyhisselâm)'ın: "Allah'ım! Fazlalıktan sonra eksilmeye dönmekten (havr ba'de'l-kevr) sana sığınırım" hadisindeki kullanım da bu kabildendir; yani artıştan sonra eksikliğe dönmekten demektir. Damme ile Hur (الْحُورُ) da böyledir. Atasözünde şöyle denir: 'Hur fi mahâra (حُورٌ فِي مَحَارَةٍ)'
24281. Metin
أَيْ نُقْصَانٌ فِي نُقْصَانٍ. يُضْرَبُ لِلرَّجُلِ إِذَا كَانَ أَمْرُهُ يُدْبِرُ، قَالَ الشَّاعِرُ «٢»:
Yani eksilme içinde eksilmedir. Bu söz, işi geriye giden kimse için darbımesel olarak söylenir. Şair şöyle demiştir «٢»:
24282. Metin
وَاسْتَعْجَلُوا عَنْ خَفِيفِ الْمَضْغِ فَازْدَرَدُوا ... وَالذَّمُّ يَبْقَى وَزَادُ الْقَوْمِ فِي حُورِ
Çiğnemeyi hafifletip acele ettiler de hemen yuttular, Kınama ise kalır geriye, kavmin azığı ise eksilmektedir.
24283. Metin
وَالْحُورُ أَيْضًا: الِاسْمُ مِنْ قَوْلِكَ: طَحَنَتِ الطَّاحِنَةُ فَمَا أَحَارَتْ شَيْئًا، أَيْ مَا رَدَّتْ شَيْئًا مِنَ الدَّقِيقِ. وَالْحُورُ أَيْضًا الْهَلَكَةُ، قَالَ الرَّاجِزُ: «٣»
el-Hûr (الْحُورُ) aynı zamanda: 'Değirmen öğüttü fakat geriye hiçbir şey döndürmedi (un çıkarmadı)' sözünden gelen bir isimdir. el-Hûr (الْحُورُ) helak olmak anlamına da gelir. Recez şairi şöyle demiştir: «٣»
24284. Metin
فِي بِئْرٍ لَا حُورٍ سَرَى ولا شعر
Dönüşü olmayan [helak] bir kuyuya geceleyin yürüdü de farkına bile varmadı.
24285. Metin
قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: أَيْ بِئْرِ حُورٍ، وَ" لَا" زَائِدَةٌ. وَرُوِيَ" بَعْدَ الْكَوْنِ" «١» وَمَعْنَاهُ مِنَ انتشار الامر بعد تمامه. وسيل مَعْمَرٌ عَنِ الْحَوْرِ بَعْدَ الْكَوْنِ، فَقَالَ: هُوَ الْكُنْتِيُّ. فَقَالَ لَهُ عَبْدُ الرَّزَّاقِ: وَمَا الْكُنْتِيُّ؟ فَقَالَ: الرَّجُلُ يَكُونُ صَالِحًا ثُمَّ يَتَحَوَّلُ رَجُلَ سُوءٍ. قَالَ أَبُو عَمْرٍو: يُقَالُ لِلرَّجُلِ إِذَا شَاخَ: كُنْتِيُّ، كَأَنَّهُ نُسِبَ إِلَى قَوْلِهِ: كُنْتُ فِي شَبَابِي كَذَا. قَالَ:
Ebû Ubeyde şöyle demiştir: Yani bir helak kuyusu demektir; 'lâ' ise zâiddir (fazlalıktır). Bu ifade 'ba'de'l-kevn' şeklinde de rivayet edilmiştir «١»; bunun anlamı da işin tamamlandıktan sonra dağılıp bozulmasıdır. Ma'mer'e 'el-havr ba'de'l-kevn' ifadesi sorulduğunda: 'O, küntîdir' demiştir. Abdürrezzâk ona: 'Küntî nedir?' diye sorunca o: 'Kişinin salih bir kimse olup sonra kötü bir adama dönüşmesidir' demiştir. Ebû Amr şöyle demiştir: Kişi yaşlandığı zaman ona 'küntî' denir; sanki onun 'Gençliğimde şöyle idim (küntü)' sözüne nispet edilmiştir. Şair şöyle demiştir:
24286. Metin
فَأَصْبَحْتُ كُنْتِيًّا وَأَصْبَحْتُ عَاجِنًا ... وَشَرُّ خِصَالِ الْمَرْءِ كُنْتُ وَعَاجِنُ
Sonunda 'küntî' oldum ve hamur yoğuran gibi yere dayanır oldum, İnsanın en kötü hasletleri ise 'küntü' demek ve yere dayanıp kalkmaktır.
24287. Metin
عَجَنَ الرَّجُلُ: إِذَا نَهَضَ مُعْتَمِدًا عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكِبَرِ. وَقَالَ ابْنُ الْأَعْرَابِيِّ: الْكُنْتِيُّ: هُوَ الَّذِي يَقُولُ: كُنْتُ شَابًّا، وَكُنْتُ شُجَاعًا، وَالْكَانِيُّ هُوَ الَّذِي يَقُولُ: كَانَ لِي مَالٌ وَكُنْتُ أَهَبُ، وَكَانَ لِي خَيْلٌ وَكُنْتُ أَرْكَبُ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (بَلى) أَيْ لَيْسَ الْأَمْرُ كَمَا ظَنَّ، بَلْ يَحُورُ إِلَيْنَا وَيَرْجِعُ. (إِنَّ رَبَّهُ كانَ بِهِ بَصِيراً) قَبْلَ أَنْ يَخْلُقَهُ، عَالِمًا بِأَنَّ مَرْجِعَهُ إِلَيْهِ. وَقِيلَ: بَلَى لَيَحُورَنَّ وَلَيَرْجِعَنَّ. ثُمَّ اسْتَأْنَفَ فَقَالَ: إِنَّ رَبَّهُ كانَ بِهِ بَصِيراً مِنْ يَوْمِ خَلَقَهُ إِلَى أَنْ بَعَثَهُ. وَقِيلَ: عَالِمًا بما سبق له من الشقاء والسعادة.
Adam yaşlılıktan ötürü yere dayanarak kalktığında 'Acene'r-racül (عَجَنَ الرَّجُلُ)' denilir. İbnu'l-A'râbî şöyle demiştir: Küntî: 'Ben gençtim, ben cesurdum' diyen kimsedir. Kânî ise: 'Benim malım vardı bağışlardım, benim atlarım vardı binerdim' diyen kimsedir. Yüce Allah'ın: (بَلى) “Hayır!” buyruğu; yani iş onun sandığı gibi değildir, bilakis O bize dönecek ve rücu edecektir demektir. (إِنَّ رَبَّهُ كانَ بِهِ بَصِيراً) “Şüphesiz Rabbi onu hakkıyla görmekteydi” yani onu yaratmadan önce onun dönüşünün Kendisine olacağını biliyordu. 'Evet, elbette dönecektir ve rücu edecektir' anlamına geldiği de söylenmiştir. Sonra söze yeniden başlayarak: Şüphesiz Rabbi onu yarattığı günden dirilttiği güne kadar hakkıyla görmekteydi, buyurmuştur. Kendisi için önceden takdir edilmiş şekavet ve saadeti biliyordu anlamında olduğu da söylenmiştir.
24288. Metin
[سورة الانشقاق (٨٤): الآيات ١٦ الى ٢١]
[İnşikâk Suresi (84), Âyetler 16-21]
24289. Metin
فَلا أُقْسِمُ بِالشَّفَقِ (١٦) وَاللَّيْلِ وَما وَسَقَ (١٧) وَالْقَمَرِ إِذَا اتَّسَقَ (١٨) لَتَرْكَبُنَّ طَبَقاً عَنْ طَبَقٍ (١٩) فَما لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (٢٠)
{ فَلا أُقْسِمُ بِالشَّفَقِ (١٦) وَاللَّيْلِ وَما وَسَقَ (١٧) وَالْقَمَرِ إِذَا اتَّسَقَ (١٨) لَتَرْكَبُنَّ طَبَقاً عَنْ طَبَقٍ (١٩) فَما لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (٢٠) } “Yemin ederim şafağa, geceye ve topladığı şeylere, dolunay olduğu zaman aya ki, siz mutlaka tabakadan tabakaya bineceksiniz. O halde onlara ne oluyor da iman etmiyorlar?”
24290. Metin
وَإِذا قُرِئَ عَلَيْهِمُ الْقُرْآنُ لَا يَسْجُدُونَ (٢١)
{ وَإِذا قُرِئَ عَلَيْهِمُ الْقُرْآنُ لَا يَسْجُدُونَ (٢١) } “Ve kendilerine Kur'an okunduğu zaman secde etmiyorlar?”
24291. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَلا أُقْسِمُ) أَيْ فأقسم وفَلا صِلَةٌ. (بِالشَّفَقِ) أَيْ بِالْحُمْرَةِ الَّتِي تَكُونُ عِنْدَ مَغِيبِ الشَّمْسِ حَتَّى تَأْتِيَ صَلَاةُ الْعِشَاءِ الْآخِرَةَ. قَالَ أَشْهَبُ وَعَبْدُ اللَّهِ بْنُ الْحَكَمِ وَيَحْيَى بْنُ يَحْيَى وَغَيْرُهُمْ، كَثِيرٌ عَدَدُهُمْ عَنْ مَالِكٍ: الشَّفَقُ الْحُمْرَةُ الَّتِي فِي الْمَغْرِبِ، فَإِذَا ذَهَبَتِ الْحُمْرَةُ فَقَدْ خَرَجَتْ مِنْ وَقْتِ الْمَغْرِبِ وَوَجَبَتْ صَلَاةُ الْعِشَاءِ. وَرَوَى ابْنُ وَهْبٍ قَالَ: أَخْبَرَنِي غَيْرُ وَاحِدٍ عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ وَمُعَاذِ بْنِ جَبَلٍ وَعُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ وَشَدَّادِ بن أوس
Yüce Allah'ın: { فَلا أُقْسِمُ } “Yemin ederim” buyruğu, "Yemin ederim" anlamındadır; [başındaki] "lâ" (لَا) ise sıladır (pekiştirme edatıdır). { بِالشَّفَقِ } “Şafağa” yani güneşin batışında meydana gelen1 ve yatsı namazı [vakti] gelinceye kadar [süren] kızıllığa [yemin olsun]. Eşheb, Abdullah b. el-Hakem, Yahyâ b. Yahyâ ve sayıları pek çok olan diğerleri Mâlik'ten şöyle nakletmişlerdir: "Şafak, batı tarafındaki kızıllıktır. Bu kızıllık kaybolduğunda akşam namazının vaktinden çıkılmış ve yatsı namazı farz (vâcip) olmuş olur." İbn Vehb de rivayet ederek şöyle demiştir: Bana birden fazla kişi Ali b. Ebî Tâlib, Muâz b. Cebel, Ubâde b. es-Sâmit ve Şeddâd b. Evs'ten...
24292. Metin
وَأَبِي هُرَيْرَةَ: أَنَّ الشَّفَقَ الْحُمْرَةُ، وَبِهِ قَالَ مَالِكُ بْنُ أَنَسٍ. وَذَكَرَ غَيْرَ ابْنِ وَهْبٍ مِنَ الصَّحَابَةِ: عُمَرَ وَابْنَ عُمَرَ وَابْنَ مَسْعُودٍ وَابْنَ عَبَّاسٍ وَأَنَسًا وَأَبَا قَتَادَةَ وَجَابِرَ بْنَ عَبْدِ اللَّهِ وَابْنَ الزُّبَيْرِ، وَمِنَ التَّابِعِينَ: سَعِيدَ بن جبير، وابن المسيب وطاوس، وَعَبْدَ اللَّهِ بْنَ دِينَارٍ، وَالزُّهْرِيَّ، وَقَالَ بِهِ مِنَ الْفُقَهَاءِ الْأَوْزَاعِيُّ وَمَالِكٌ وَالشَّافِعِيُّ وَأَبُو يُوسُفَ وَأَبُو ثَوْرٍ وَأَبُو عُبَيْدَةَ وَأَحْمَدُ وَإِسْحَاقُ وَقِيلَ: هُوَ الْبَيَاضُ، رُوِيَ ذَلِكَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَأَبِي هُرَيْرَةَ أَيْضًا وَعُمَرَ بْنِ عَبْدِ الْعَزِيزِ وَالْأَوْزَاعِيِّ وَأَبِي حَنِيفَةَ فِي إِحْدَى الرِّوَايَتَيْنِ عَنْهُ. وَرَوَى أَسَدُ بْنُ عَمْرٍو أَنَّهُ رَجَعَ عَنْهُ. وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عُمَرَ أَيْضًا أَنَّهُ الْبَيَاضُ وَالِاخْتِيَارُ الْأَوَّلُ، لِأَنَّ أَكْثَرَ الصَّحَابَةِ وَالتَّابِعِينَ وَالْفُقَهَاءِ عَلَيْهِ، وَلِأَنَّ شَوَاهِدَ كَلَامِ الْعَرَبِ وَالِاشْتِقَاقَ وَالسُّنَّةَ تَشْهَدُ لَهُ. قَالَ الْفَرَّاءُ: سَمِعْتُ بَعْضَ الْعَرَبِ يَقُولُ لِثَوْبٍ عَلَيْهِ مَصْبُوغٍ: كَأَنَّهُ الشَّفَقُ وَكَانَ أَحْمَرَ، فَهَذَا شَاهِدٌ لِلْحُمْرَةِ، وَقَالَ الشَّاعِرُ:
ve Ebû Hüreyre'den birden fazla kişi bana şafağın kızıllık olduğunu bildirdi. Mâlik b. Enes de bu görüştedir. İbn Vehb dışındakiler sahabeden: Ömer, İbn Ömer, İbn Mes'ûd, İbn Abbâs, Enes, Ebû Katâde, Câbir b. Abdillâh ve İbnu'z-Zübeyr'i; tâbiînden: Saîd b. Cübeyr, İbnu'l-Müseyyeb, Tâvûs, Abdullah b. Dînâr ve Zührî'yi zikretmişlerdir. Fakihlerden el-Evzâî, Mâlik, Şâfiî, Ebû Yûsuf, Ebû Sevr, Ebû Ubeyd, Ahmed ve İshâk da bu görüştedir. Şafağın beyazlık olduğu da söylenmiştir. Bu görüş İbn Abbâs ve Ebû Hüreyre'den de rivayet edilmiş, ayrıca Ömer b. Abdilazîz, Evzâî ve kendisinden gelen iki rivayetten birinde Ebû Hanîfe'den aktarılmıştır. Esed b. Amr onun bu görüşten döndüğünü rivayet etmiştir. İbn Ömer'den de bunun beyazlık olduğu rivayet edilmiştir. Tercih edilen ise birinci görüştür; çünkü sahabe, tâbiîn ve fakihlerin çoğunluğu bu görüştedir; ayrıca Arap kelamının şahitleri, iştikak ve sünnet de buna şahittir. Ferrâ şöyle demiştir: Bir bedevînin üzerindeki boyalı bir elbise için: 'Sanki şafak gibi' dediğini işittim, elbise ise kırmızıydı; işte bu kızıllığa bir şahittir. Şair şöyle demiştir:
24293. Metin
وَأَحْمَرُ اللَّوْنِ كَمُحْمَرِّ الشَّفَقِ
Ve şafağın kızılı gibi kırmızı renkli.
24294. Metin
وَقَالَ آخَرُ:
Bir başkası da şöyle demiştir:
24295. Metin
قُمْ يَا غُلَامٌ أَعْنِي غَيْرَ مُرْتَبِكٍ ... عَلَى الزَّمَانِ بِكَأْسٍ حَشْوُهَا شَفَقُ
Kalk ey غلام (hizmetçi çocuk)! Şaşırmamış bir halde bana yardım et, Zamana karşı, içi şafakla dolu bir kadehle.
24296. Metin
وَيُقَالُ لِلْمَغْرَةِ الشَّفَقُ. وَفِي الصِّحَاحِ: الشَّفَقُ بَقِيَّةُ ضَوْءِ الشَّمْسِ وَحُمْرَتُهَا فِي أَوَّلِ اللَّيْلِ إِلَى قَرِيبٍ مِنَ الْعَتَمَةِ. قَالَ الْخَلِيلُ: الشَّفَقُ: الْحُمْرَةُ، مِنْ غُرُوبِ الشَّمْسِ إِلَى وَقْتِ الْعِشَاءِ الْآخِرَةِ، إِذَا ذَهَبَ قِيلَ: غَابَ الشَّفَقُ. ثُمَّ قِيلَ: أَصْلُ الْكَلِمَةِ مِنْ رِقَّةِ الشَّيْءِ، يقال: شي شَفَقٌ أَيْ لَا تَمَاسُكَ لَهُ لِرِقَّتِهِ. وَأَشْفَقَ عَلَيْهِ. أَيْ رَقَّ قَلْبُهُ عَلَيْهِ، وَالشَّفَقَةُ: الِاسْمُ مِنَ الْإِشْفَاقِ، وَهُوَ رِقَّةُ الْقَلْبِ، وَكَذَلِكَ الشَّفَقُ، قَالَ الشَّاعِرُ «١»:
Kırmızı aşı boyasına da şafak (المغرة) denir. es-Sıhâh'ta şöyle geçer: Şafak, gecenin başında yatsı vaktine yakın bir zamana kadar güneş ışığının ve kızıllığının kalıntısıdır. Halîl şöyle demiştir: Şafak, güneşin batışından son yatsı vaktine kadar süren kızıllıktır; bu kızıllık kaybolduğunda 'şafak battı' denir. Sonra şöyle de denilmiştir: Kelimenin aslı bir şeyin inceliğinden (rikkat) gelmektedir. İnceliğinden dolayı tutunamayan şeye 'şey'un şefakun' denir. 'Eşfaka aleyhi' demek, kalbi ona karşı incelip yumuşadı demektir. Şefkat, işfâk kökünden bir isim olup kalbin inceliğidir; şafak da böyledir. Şair şöyle demiştir «١»:
24297. Metin
تَهْوَى حَيَاتِي وَأَهْوَى مَوْتَهَا شَفَقًا ... وَالْمَوْتُ أَكْرَمُ نَزَّالٍ عَلَى الْحُرَمِ
O benim yaşamamı arzu eder, bense şefkatimden onun ölümünü arzu ederim, Oysa ölüm, kadınların başına konan en şerefli misafirdir.
24298. Metin
فَالشَّفَقُ: بَقِيَّةُ ضَوْءِ الشَّمْسِ وَحُمْرَتِهَا فَكَأَنَّ تِلْكَ الرِّقَّةَ عَنْ ضَوْءِ الشَّمْسِ. وَزَعَمَ الْحُكَمَاءُ أَنَّ الْبَيَاضَ لَا يَغِيبُ أَصْلًا. وَقَالَ الْخَلِيلُ: صَعِدْتُ مَنَارَةَ الْإِسْكَنْدَرِيَّةِ فَرَمَقْتُ الْبَيَاضَ، فَرَأَيْتُهُ يَتَرَدَّدُ مِنْ أُفُقٍ إِلَى أُفُقٍ وَلَمْ أَرَهُ يَغِيبُ. وَقَالَ ابْنُ أَبِي اويس: رأيته يتمادى إلى طلوع الفجر
Dolayısıyla şafak1, güneş ışığının ve kızıllığının kalıntısıdır; sanki bu incelik, güneş ışığından [kaynaklanmaktadır]. Filozoflar (hükemâ), beyazlığın aslen hiç kaybolmadığını ileri sürmüşlerdir. Halîl şöyle demiştir: İskenderiye Feneri'ne çıkıp beyazlığı gözlemledim; bir ufuktan diğer ufka gidip geldiğini gördüm ve kaybolduğunu görmedim. İbn Ebî Üveys de şöyle demiştir: Onun fecrin doğuşuna kadar kesintisiz devam ettiğini gördüm.
24299. Metin
قَالَ عُلَمَاؤُنَا: فَلَمَّا لَمْ يَتَحَدَّدْ وَقْتُهُ سَقَطَ اعْتِبَارُهُ. وَفِي سُنَنِ أَبِي دَاوُدَ عَنِ النُّعْمَانِ بْنِ بَشِيرٍ قَالَ: أَنَا أَعْلَمُكُمْ بِوَقْتِ صَلَاةِ الْعِشَاءِ الْآخِرَةِ، كَانَ النَّبِيُّ ﷺ يصليها لسقوط القمر الثالثة. وَهَذَا تَحْدِيدٌ، ثُمَّ الْحُكْمُ مُعَلَّقٌ بِأَوَّلِ الِاسْمِ. لَا يُقَالُ: فَيُنْقَضُ عَلَيْكُمْ بِالْفَجْرِ الْأَوَّلِ، فَإِنَّا نَقُولُ الْفَجْرُ الْأَوَّلُ لَا يَتَعَلَّقُ بِهِ حُكْمٌ مِنْ صَلَاةٍ وَلَا إِمْسَاكٍ، لِأَنَّ النَّبِيَّ ﷺ بَيَّنَ الْفَجْرَ بِقَوْلِهِ وَفِعْلِهِ فَقَالَ:" وَلَيْسَ الْفَجْرُ أَنْ تَقُولَ هَكَذَا- فَرَفَعَ يَدَهُ إِلَى فَوْقِ- وَلَكِنَّ الْفَجْرَ أَنْ تَقُولَ هَكَذَا وَبَسَطَهَا" وَقَدْ مَضَى بَيَانُهُ فِي آيَةِ الصِّيَامِ مِنْ سُورَةِ" الْبَقَرَةِ" «١»، فَلَا مَعْنَى لِلْإِعَادَةِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: الشَّفَقُ: النَّهَارُ كُلُّهُ أَلَا تَرَاهُ قَالَ وَاللَّيْلِ وَما وَسَقَ. وَقَالَ عِكْرِمَةُ: مَا بَقِيَ مِنَ النَّهَارِ. وَالشَّفَقُ أَيْضًا: الرَّدِيءُ مِنَ الْأَشْيَاءِ، يُقَالُ: عَطَاءٌ مُشَفَّقٍ أَيْ مُقَلَّلٍ قَالَ الْكُمَيْتُ:
Âlimlerimiz şöyle demiştir: Vakti kesin olarak sınırlanamayınca dikkate alınması [hükümden] düşmüştür. Ebû Dâvûd'un Sünen'inde Nu'mân b. Beşîr'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: 'Son yatsı namazının vaktini aranızda en iyi bilen benim; Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu namazı [hilalin] üçüncü [gecede] batışında kılardı.' Bu ise belirli bir sınırlamadır; ardından hüküm ismin başlangıcına bağlanır. 'Birinci fecirle bu hükmünüz bozulur' denilemez; zira biz deriz ki, ne namaz ne de imsak hususunda birinci fecirle ilgili hiçbir hüküm yoktur. Çünkü Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) sözüyle ve fiiliyle fecri açıklamış ve şöyle buyurmuştur: 'Fecir böyle -elini yukarı doğru kaldırarak- demen değildir; fecir ancak böyle -elini enine yayarak- demendir.' Bunun açıklaması el-Bakara sûresindeki oruç ayetinde «١» geçmişti; dolayısıyla tekrarlamanın bir anlamı yoktur. Mücâhid: 'Şafak bütün gündüzdür; baksana O, geceye ve topladığı şeylere yemin etmiştir' demiştir. İkrime: 'Gündüzden geriye kalandır' demiştir. Şafak aynı zamanda şeylerin değersizi ve kötüsüdür. 'Atâün müşeffakun' yani azaltılmış bağış denir. el-Kümeyt şöyle demiştir:
24300. Metin
مَلِكٌ أَغَرُّ مِنَ الْمُلُوكِ تَحَلَّبَتْ ... لِلسَّائِلِينَ يَدَاهُ غَيْرَ مُشَفِّقِ
Hükümdarlardan öyle parlak yüzlü bir hükümdardır ki, İsteyenler için elleri hiç kısmadan cömertçe akar.
24301. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَاللَّيْلِ وَما وَسَقَ) أَيْ جَمَعَ وَضَمَّ وَلَفَّ، وَأَصْلُهُ مِنْ سَوْرَةِ السُّلْطَانِ وَغَضَبِهِ فَلَوْلَا أَنَّهُ خَرَجَ إِلَى الْعِبَادِ مِنْ بَابِ الرَّحْمَةِ مَا تَمَالَكَ الْعِبَادُ لِمَجِيئِهِ وَلَكِنْ خَرَجَ مِنْ بَابِ الرَّحْمَةِ فَمَزَحَ بها، فسكن الخلق إليه ثم اذعروا؟ وَالْتَفُّوا وَانْقَبَضُوا، وَرَجَعَ كُلٌّ إِلَى مَأْوَاهُ فَسَكَنَ فِيهِ مِنْ هَوْلِهِ وَحِشًا، وَهُوَ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَمِنْ رَحْمَتِهِ جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهارَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ [القصص: ٧٣] أي بالليل وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ [القصص: ٧٣] أَيْ بِالنَّهَارِ عَلَى مَا تَقَدَّمَ. فَاللَّيْلُ يَجْمَعُ وَيَضُمُّ مَا كَانَ مُنْتَشِرًا بِالنَّهَارِ فِي تَصَرُّفِهِ. هَذَا مَعْنَى قَوْلِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٍ وَمُقَاتِلٍ وغيرهم، قال ضابئ ابن الْحَارِثِ الْبَرْجُمِيُّ:
Yüce Allah'ın: (وَاللَّيْلِ وَما وَسَقَ) “Geceye ve topladığı şeylere” buyruğu; yani toplayıp bir araya getirdiği ve sardığı şeylere demektir. Bunun aslı sultanın hışmı ve öfkesindendir; eğer kullara rahmet kapısından çıkmamış olsaydı kullar onun gelişine dayanamazlardı, fakat rahmet kapısından çıktı ve onunla karıştı. Böylece mahlûkat ona ısındı, sonra ürküp toparlandılar, çekildiler ve herkes kendi sığınağına döndü ve onun dehşetinden ötürü vahşet içinde oraya yerleşti. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَمِنْ رَحْمَتِهِ جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهارَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ } [Kasas 73] yani geceleyin dinlenesiniz diye, { وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ } [Kasas 73] yani daha önce geçtiği üzere gündüzün O'nun lütfundan arayasınız diye. Gece, gündüzün işi gücü içinde dağınık olan şeyleri toplayıp bir araya getirir. İbn Abbâs, Mücâhid, Mukâtil ve başkalarının sözünün anlamı budur. Dâbi' b. el-Hâris el-Bercümî şöyle demiştir:
24302. Metin
فَإِنِّي وَإِيَّاكُمْ وَشَوْقًا إِلَيْكُمْ ... كَقَابِضِ مَاءٍ لَمْ تَسْقِهِ أَنَامِلُهُ
Ben, siz ve size duyduğum özlem, Suyu avuçlayan ama parmakları su tutamayan kimse gibidir.
24303. Metin
يَقُولُ: لَيْسَ فِي يده من ذلك شي كَمَا أَنَّهُ لَيْسَ فِي يَدِ الْقَابِضِ عَلَى الماء شي، فَإِذَا جَلَّلَ اللَّيْلُ الْجِبَالَ وَالْأَشْجَارَ وَالْبِحَارَ وَالْأَرْضَ فَاجْتَمَعَتْ لَهُ، فَقَدْ وَسَقَهَا. وَالْوَسْقُ: ضَمُّكَ الشَّيْءَ
[Şair] şöyle demek istemektedir: Suyu avuçlayanın elinde hiçbir şey kalmadığı gibi, bundan dolayı onun elinde de hiçbir şey yoktur. Gece dağları, ağaçları, denizleri ve yeryüzünü bürüyüp kapladığında ve [bütün bunlar] onun için bir araya toplandığında, [gece] onları derleyip toplamış olur. el-Vesk (الْوَسْق)1 ise; bir şeyi
24304. Metin
بَعْضَهُ إِلَى بَعْضٍ، تَقُولُ: وَسَقْتُهُ أَسِقُهُ وَسْقًا. وَمِنْهُ قِيلَ لِلطَّعَامِ الْكَثِيرِ الْمُجْتَمِعِ: وَسْقٌ، وَهُوَ سِتُّونَ صَاعًا. وَطَعَامٌ مُوسَقٌ: أَيْ مَجْمُوعٌ، وَإِبِلٌ مستوسقة أي مجتمعة، قال الراجز «١»:
diğerine katıp bir araya getirmendir. 'Vesaktühü esikuhü veskan' (onu derleyip topladım) dersin. Bundan dolayı bir araya getirilmiş çok yiyeceğe 'vesk' denilmiştir ki bu da altmış sa'dır. 'Taâmün mûsekun' toplanmış yiyecek, 'İbilün müstevesıkatün' de bir araya toplanmış develer demektir. Recez şairi «١» şöyle demiştir:
24305. Metin
إن لنا قلائصا حقائقا ... مستوسقات لَوْ يَجِدْنَ سَائِقَا
Bizim hakikaten dişi develerimiz var, Bir sürücü bulsalar bir araya toplanıp gidecekler.
24306. Metin
وَقَالَ عِكْرِمَةُ: وَما وَسَقَ أي وما ساق من شي إِلَى حَيْثُ يَأْوِي، فَالْوَسْقُ بِمَعْنَى الطَّرْدِ، وَمِنْهُ قِيلَ لِلطَّرِيدَةِ مِنَ الْإِبِلِ وَالْغَنَمِ وَالْحُمْرِ: وَسِيقَةٌ، قال الشاعر «٢»:
İkrime: { وَما وَسَقَ } “ve topladığı şeylere” yani sığındığı yere doğru sürüp götürdüğü şeylere, demiştir. el-Vesk (الْوَسْقُ), kovup sürmek anlamındadır; bundan dolayı deve, koyun ve eşeklerden sürülüp götürülen av veya sürüye 'vesîka' denilmiştir. Şair «٢» şöyle demiştir:
24307. Metin
كَمَا قَافَ آثَارَ الْوَسِيقَةِ قَائِفُ
İz sürücünün sürülüp götürülen sürünün izlerini takip ettiği gibi.
24308. Metin
وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: وَما وَسَقَ أَيْ وَمَا جَنَّ وَسَتَرَ. وعنه أيضا: وما حمل، وكل شي حَمَلْتَهُ فَقَدْ وَسَقْتَهُ، وَالْعَرَبُ تَقُولُ: لَا أَفْعَلُهُ مَا وَسَقَتْ عَيْنِي الْمَاءَ، أَيْ حَمَلَتْهُ. وَوَسَقَتِ النَّاقَةُ تَسِقُ وَسْقًا: أَيْ حَمَلَتْ وَأَغْلَقَتْ رَحِمَهَا عَلَى الْمَاءِ، فَهِيَ نَاقَةٌ وَاسِقٌ، وَنُوقٌ وِسَاقٌ مِثْلَ نَائِمٍ وَنِيَامٍ، وَصَاحِبٍ وَصِحَابٍ، قَالَ بِشْرُ بْنُ أَبِي خَازِمٍ:
İbn Abbâs'tan: { وَما وَسَقَ } yani örtüp gizlediği şeylere, [demektir]. Ondan gelen diğer bir rivayette ise: 'Taşıdığı şeylere' [demektir]. Yüklendiğin her şeyi 'vesaktehü' (yüklendin) yapmış olursun. Araplar: 'Gözüm su taşıdığı (vesakat) sürece bunu yapmam' derler, yani su yüklenip taşıdıkça demektir. 'Vesakati'n-nâkatü tesiku veskan' denir ki; devenin gebe kalıp döl yatağını meninin üzerine kapatmasıdır. Böyle deveye 'nâkatün vâsikun', çoğuluna ise 'nâim/niyâm' ve 'sâhib/sıhâb' kalıbında 'nûkun visâkun' denir. Bişr b. Ebî Hâzim şöyle demiştir:
24309. Metin
أَلَظَّ بِهِنَّ يَحْدُوهُنَّ حَتَّى ... تَبَيَّنَتِ الْحِيَالُ مِنَ الْوِسَاقِ
Onları durmaksızın ardı ardına sürdü, nihayet Kısır develer gebe olanlardan ayırt edildi.
24310. Metin
وَمَوَاسِيقُ أَيْضًا. وَأَوْسَقْتُ الْبَعِيرَ: حَمَّلْتُهُ حِمْلَهُ، وَأَوْسَقَتِ النَّخْلَةُ: كَثُرَ حَمْلُهَا. وَقَالَ يَمَانٌ وَالضَّحَّاكُ وَمُقَاتِلُ بْنُ سُلَيْمَانَ: حَمَلَ مِنَ الظُّلْمَةِ. قَالَ مُقَاتِلٌ: أَوْ حَمَلَ مِنَ الْكَوَاكِبِ. الْقُشَيْرِيُّ: وَمَعْنَى حَمَلَ: ضَمَّ وَجَمَعَ، وَاللَّيْلُ يجلل بظلمته كل شي فَإِذَا جَلَّلَهَا فَقَدْ وَسَقَهَا. وَيَكُونُ هَذَا الْقَسَمُ قَسَمًا بِجَمِيعِ الْمَخْلُوقَاتِ، لِاشْتِمَالِ اللَّيْلِ عَلَيْهَا، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: فَلا أُقْسِمُ بِما تُبْصِرُونَ وَما لَا تُبْصِرُونَ [الحاقة: ٣٩ - ٣٨]. وَقَالَ ابْنُ جُبَيْرٍ: وَما وَسَقَ أَيْ وَمَا عُمِلَ فِيهِ، يَعْنِي التَّهَجُّدَ وَالِاسْتِغْفَارَ بِالْأَسْحَارِ، قَالَ الشَّاعِرُ:
Ayrıca 'mevâsîk' da denir. 'Evsektü'l-baîra' deveye yükünü yükledim, 'Evsekati'n-nahletü' ise hurma ağacının meyvesi çok oldu demektir. Yemân, ed-Dahhâk ve Mukâtil b. Süleymân: 'Karanlıktan yüklendiği şeylere' demişlerdir. Mukâtil: 'Veya yıldızlardan taşıdığı şeylere' demiştir. el-Kuşeyrî: 'Hamele'nin (taşıdı/yüklendi) anlamı: bir araya getirip topladı demektir. Gece, karanlığıyla her şeyi bürür; onları bürüdüğünde ise toplamış (vesaka) olur. Bu yemin, gecenin onları kuşatmasından ötürü bütün yaratılmışlara yapılmış bir yemin olur; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { فَلا أُقْسِمُ بِما تُبْصِرُونَ وَما لَا تُبْصِرُونَ } [Hâkka 38-39] “Gördüklerinize ve görmediklerinize yemin ederim ki”. İbn Cübeyr şöyle demiştir: { وَما وَسَقَ } yani onda yapılan amellere; teheccüd ve seherlerdeki istiğfara [yemin olsun]. Şair şöyle demiştir:
24311. Metin
وَيَوْمًا تَرَانَا صَالِحِينَ وَتَارَةً ... تَقُومُ بِنَا كالواسق المتلبب
Bir gün bizi salih kimseler olarak görürsün, bir keresinde ise İşine sarılmış gayretli bir işçi gibi bizimle dikilirsin.
24312. Metin
أي كالعامل.
Yani işçi gibi.12
24313. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَالْقَمَرِ إِذَا اتَّسَقَ) أَيْ تَمَّ وَاجْتَمَعَ وَاسْتَوَى. قَالَ الْحَسَنُ: اتَّسَقَ: أَيِ امْتَلَأَ وَاجْتَمَعَ. ابْنُ عَبَّاسٍ: اسْتَوَى. قَتَادَةُ: اسْتَدَارَ. الْفَرَّاءُ: اتِّسَاقُهُ: امْتِلَاؤُهُ وَاسْتِوَاؤُهُ لَيَالِيَ الْبَدْرِ، وَهُوَ افْتِعَالٌ مِنَ الْوَسْقِ الَّذِي هُوَ الْجَمْعُ، يُقَالُ: وَسَقْتُهُ فَاتَّسَقَ، كَمَا يُقَالُ: وَصَلْتُهُ فَاتَّصَلَ، وَيُقَالُ: أَمْرُ فُلَانٍ مُتَّسِقٌ: أَيْ مُجْتَمِعٌ عَلَى الصَّلَاحِ مُنْتَظِمٌ. وَيُقَالُ: اتَّسَقَ الشَّيْءُ: إِذَا تَتَابَعَ: (لَتَرْكَبُنَّ طَبَقاً عَنْ طَبَقٍ) قَرَأَ أَبُو عُمَرَ وَابْنُ مَسْعُودٍ وَابْنُ عَبَّاسٍ وَأَبُو الْعَالِيَةِ وَمَسْرُوقٌ وَأَبُو وَائِلٍ ومجاهد والنخعي والشعبي وَابْنُ كَثِيرٍ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ (لَتَرْكَبَنَّ) بِفَتْحِ الْبَاءِ خِطَابًا لِلنَّبِيِّ ﷺ، أَيْ لَتَرْكَبَنَّ يَا مُحَمَّدُ حَالًا بَعْدَ حَالٍ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. الشَّعْبِيُّ: لَتَرْكَبَنَّ يَا مُحَمَّدُ سَمَاءً بَعْدَ سَمَاءٍ، وَدَرَجَةً بَعْدَ دَرَجَةٍ، وَرُتْبَةً بَعْدَ رُتْبَةٍ، فِي الْقُرْبَةِ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى. ابْنُ مَسْعُودٍ: لَتَرْكَبَنَّ السَّمَاءَ حَالًا بَعْدَ حَالٍ، يَعْنِي حَالَاتِهَا الَّتِي وَصَفَهَا اللَّهُ تَعَالَى بِهَا مِنَ الِانْشِقَاقِ وَالطَّيِّ وَكَوْنِهَا مَرَّةً كَالْمُهْلِ وَمَرَّةً كَالدِّهَانِ. وَعَنْ إِبْرَاهِيمَ عَنْ عَبْدِ الْأَعْلَى: طَبَقاً عَنْ طَبَقٍ قَالَ: السَّمَاءُ تُقَلَّبُ حَالًا بَعْدَ حَالٍ. قَالَ: تَكُونُ وَرْدَةً كَالدِّهَانِ، وَتَكُونُ كَالْمُهْلِ، وَقِيلَ: أَيْ لَتَرْكَبَنَّ أَيُّهَا الْإِنْسَانُ حَالًا بَعْدَ حَالٍ، مِنْ كَوْنِكَ نُطْفَةً ثُمَّ عَلَقَةً ثُمَّ مُضْغَةً ثُمَّ حَيًّا وَمَيِّتًا وَغَنِيًّا وَفَقِيرًا. فَالْخِطَابُ لِلْإِنْسَانِ الْمَذْكُورِ فِي قَوْلِهِ: يَا أَيُّهَا الْإِنْسانُ إِنَّكَ كادِحٌ هُوَ اسْمٌ لِلْجِنْسِ، وَمَعْنَاهُ النَّاسُ. وَقَرَأَ الْبَاقُونَ لَتَرْكَبُنَّ بِضَمِّ الْبَاءِ، خِطَابًا لِلنَّاسِ، وَاخْتَارَهُ أَبُو عُبَيْدٍ وَأَبُو حَاتِمٍ، قَالَ: لِأَنَّ الْمَعْنَى بِالنَّاسِ أَشْبَهُ مِنْهُ بِالنَّبِيِّ ﷺ، لِمَا ذُكِرَ قَبْلَ هَذِهِ الْآيَةِ فَمَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ وَمَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِهِ. أَيْ لَتَرْكَبُنَّ حَالًا بَعْدَ حَالٍ مِنْ شَدَائِدَ الْقِيَامَةِ، أَوْ لَتَرْكَبُنَّ سُنَّةَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ فِي التَّكْذِيبِ وَاخْتِلَاقٍ عَلَى الْأَنْبِيَاءِ. قُلْتُ: وَكُلُّهُ مُرَادٌ، وَقَدْ جَاءَتْ بِذَلِكَ أَحَادِيثُ «١»، فَرَوَى أَبُو نُعَيْمٍ الْحَافِظُ عَنْ جَعْفَرِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ عَلِيٍّ عَنْ جَابِرٍ ﵁، قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ ﷺ يَقُولُ: (إِنَّ ابْنَ آدَمَ لَفِي غَفْلَةٍ عَمَّا خَلَقَهُ اللَّهُ ﷿، إِنَّ اللَّهَ لَا إِلَهَ غَيْرُهُ إِذَا أَرَادَ خَلْقَهُ قَالَ لِلْمَلَكِ اكْتُبْ رِزْقَهُ وَأَثَرَهُ وَأَجَلَهُ، وَاكْتُبْ شَقِيًّا أَوْ سَعِيدًا، ثُمَّ يَرْتَفِعُ ذَلِكَ الْمَلَكُ، وَيَبْعَثُ اللَّهُ مَلَكًا
Yüce Allah'ın: { وَالْقَمَرِ إِذَا اتَّسَقَ } “Dolunay hâline geldiği zaman aya” buyruğu; yani tamamlandığı, toplandığı ve kemâle erdiği zaman demektir. el-Hasan: “İtteseka (اتَّسَقَ); dolup toplandı demektir” demiştir. İbn Abbâs: “Kemâle erdi.” demiştir. Katâde: “Yuvarlaklaştı.” demiştir. el-Ferrâ ise şöyle demiştir: “Ayın ittisâkı (اتِّسَاقُهُ); dolunay gecelerinde dolması ve kemâle ermesidir. Bu kelime, toplamak anlamına gelen el-vesk (الْوَسْق) kökünden iftiâl babındadır. Nitekim 'Onu topladım, o da toplandı' anlamında (وَسَقْتُهُ فَاتَّسَقَ) denir; tıpkı 'Onu bitiştirdim, o da birleşti' (وَصَلْتُهُ فَاتَّصَلَ) denildiği gibi. Yine 'Falancanın işi müttesiktir' (أَمْرُ فُلَانٍ مُتَّسِقٌ) denilir ki; yani iyilik üzere toplanmış, düzene girmiştir demektir. Bir şey peş peşe geldiğinde de (اتَّسَقَ الشَّيْءُ) denir.” { لَتَرْكَبُنَّ طَبَقاً عَنْ طَبَقٍ } “Siz mutlaka hâlden hâle geçeceksiniz!” Ebû Amr, İbn Mes'ûd, İbn Abbâs, Ebu'l-Âliye, Mesrûk, Ebû Vâil, Mücâhid, en-Nehaî, eş-Şa'bî, İbn Kesîr, Hamza ve el-Kisâî; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e hitap olarak bâ harfinin fethasıyla (لَتَرْكَبَنَّ) şeklinde okumuşlardır. Yani “Ey Muhammed! Sen mutlaka hâlden hâle geçeceksin” demektir; bunu İbn Abbâs söylemiştir. eş-Şa'bî şöyle demiştir: “Ey Muhammed! Yüce Allah'a yakınlık hususunda mutlaka gökten göğe, dereceden dereceye ve mertebeden mertebeye yükseleceksin.” İbn Mes'ûd: “Mutlaka göğün hâlden hâle geçtiğini göreceksin; yani Yüce Allah'ın onu nitelendirdiği yarılma, dürülme, bazen erimiş maden gibi, bazen de kırmızı sahtiyan gibi olma hâllerine şahit olacaksın” demiştir. İbrâhim'den, onun da Abdüla'lâ'dan rivayetine göre o, { طَبَقاً عَنْ طَبَقٍ } hakkında şöyle demiştir: “Gökyüzü hâlden hâle çevrilir; bazen kırmızı sahtiyan gibi bir gül, bazen de erimiş maden gibi olur.” Şöyle de denilmiştir: “Ey insan! Sen nutfe, sonra alaka, sonra mudğa, sonra diri, ölü, zengin ve fakir olmak üzere mutlaka hâlden hâle geçeceksin.” Buna göre hitap, { يَا أَيُّهَا الْإِنْسَانُ إِنَّكَ كَادِحٌ } “Ey insan! Şüphesiz sen... çabalayıp durmaktasın” buyruğunda zikredilen insana yöneliktir; bu cins ismidir ve anlamı insanlardır. Diğer kıraat imamları ise insanlara hitap olarak bâ harfinin dammesiyle (لَتَرْكَبُنَّ) şeklinde okumuşlardır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hâtim de bu kıraati tercih etmiş ve şöyle demiştir: “Çünkü bu ayetten önce: { فَمَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ } ‘Kitabı sağından verilen kimseye gelince...’ ve ‘Kitabı solundan/arkasından verilen kimseye gelince...’ buyrukları zikredildiği için anlamın insanlara yönelik olması, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e yönelik olmasından daha uygundur. Yani siz kıyametin şiddetli hâllerinden hâlden hâle geçeceksiniz veya sizden öncekilerin yalanlama ve peygamberlere iftira atma yolunu adım adım takip edeceksiniz demektir.” Derim ki: Bunların hepsi kastedilmiş olabilir ve buna dair hadisler de gelmiştir.1 Nitekim Hâfız Ebû Nuaym'ın Ca'fer b. Muhammed b. Ali'den, onun da Câbir radıyallâhu anh'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işittim: « إِنَّ ابْنَ آدَمَ لَفِي غَفْلَةٍ عَمَّا خَلَقَهُ اللَّهُ ﷿، إِنَّ اللَّهَ لَا إِلَهَ غَيْرُهُ إِذَا أَرَادَ خَلْقَهُ قَالَ لِلْمَلَكِ اكْتُبْ رِزْقَهُ وَأَثَرَهُ وَأَجَلَهُ، وَاكْتُبْ شَقِيًّا أَوْ سَعِيدًا، ثُمَّ يَرْتَفِعُ ذَلِكَ الْمَلَكُ، وَيَبْعَثُ اللَّهُ مَلَكًا » «Şüphesiz Âdemoğlu, Azîz ve Celîl olan Allah'ın kendisini ne için yarattığından tam bir gaflet içindedir. Kendisinden başka ilah olmayan Allah, onu yaratmayı dilediğinde meleğe: ‘Rızkını, amelini ve ecelini yaz; şaki mi yoksa said mi olacağını da yaz!’ buyurur. Sonra o melek yükselir ve Allah bir melek gönderir...»
24314. Metin
آخَرَ فَيَحْفَظُهُ حَتَّى يُدْرِكَ، ثُمَّ يَبْعَثُ اللَّهُ مَلَكَيْنِ يَكْتُبَانِ حَسَنَاتِهِ وَسَيِّئَاتِهِ، فَإِذَا جَاءَهُ الْمَوْتُ ارْتَفَعَ ذَانِكَ الْمَلَكَانِ، ثُمَّ جَاءَهُ مَلَكُ الْمَوْتِ ﵇ فَيَقْبِضُ رُوحَهُ، فَإِذَا أُدْخِلَ حُفْرَتَهُ رَدَّ الرُّوحَ فِي جَسَدِهِ، ثُمَّ يَرْتَفِعُ مَلَكُ الْمَوْتِ، ثُمَّ جَاءَهُ مَلَكَا، الْقَبْرِ فامتحناه، تم يَرْتَفِعَانِ، فَإِذَا قَامَتِ السَّاعَةُ انْحَطَّ عَلَيْهِ مَلَكُ الْحَسَنَاتِ وَمَلَكُ السَّيِّئَاتِ، فَأَنْشَطَا كِتَابًا مَعْقُودًا فِي عُنُقِهِ، ثُمَّ حَضَرَا مَعَهُ، وَاحِدٌ سَائِقٌ وَالْآخَرُ شَهِيدٌ) ثُمَّ قَالَ اللَّهُ ﷿ لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنا عَنْكَ غِطاءَكَ، فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ [ق: ٢٢] قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: لَتَرْكَبُنَّ طَبَقاً عَنْ طَبَقٍ قَالَ: (حَالًا بَعْدَ حَالٍ) ثُمَّ قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: (إِنَّ قُدَّامَكُمْ أَمْرًا عَظِيمًا فَاسْتَعِينُوا بِاللَّهِ الْعَظِيمِ) فَقَدِ اشْتَمَلَ هَذَا الْحَدِيثُ عَلَى أَحْوَالٍ تَعْتَرِي الْإِنْسَانَ، مِنْ حِينِ يُخْلَقُ إِلَى حِينِ يُبْعَثُ، وَكُلُّهُ شِدَّةٌ بَعْدَ شِدَّةٍ، حَيَاةٌ ثُمَّ مَوْتٌ، ثُمَّ بَعْثٌ ثُمَّ جَزَاءٌ، وَفِي كُلِّ حَالٍ مِنْ هَذِهِ شَدَائِدٌ. وَقَالَ ﷺ: (لَتَرْكَبُنَّ «١» سُنَنَ مَنْ قَبْلَكُمْ شِبْرًا بشبرا، وذراعا بذراع، حتى لو دخلوا حجر ضَبٍّ لَدَخَلْتُمُوهُ) قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ، الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى؟ قَالَ: فَمَنْ؟ خَرَّجَهُ الْبُخَارِيُّ: وَأَمَّا أَقْوَالُ الْمُفَسِّرِينَ، فَقَالَ عِكْرِمَةُ: حَالًا بَعْدَ حَالٍ، فَطِيمًا بَعْدَ رَضِيعٍ، وَشَيْخًا بَعْدَ شَبَابٍ، قَالَ الشَّاعِرُ:
o da büluğa erene kadar onu korur. Sonra Allah iyiliklerini ve kötülüklerini yazan iki melek gönderir. Ona ölüm geldiğinde o iki melek yükselir, sonra Ölüm Meleği (aleyhisselâm) gelir ve onun ruhunu kabzeder. Kabrine konulduğunda ruhunu cesedine iade eder, sonra Ölüm Meleği yükselir. Sonra kabrin iki meleği gelir ve onu imtihan ederler, sonra yükselirler. Kıyamet koptuğunda ise iyilik meleği ile kötülük meleği onun üzerine iner, boynuna bağlanmış olan amel defterini açarlar, sonra onunla birlikte hazır bulunurlar; biri sürücü, diğeri şahittir).' Sonra Allah (azze ve celle): { لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنا عَنْكَ غِطاءَكَ، فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ } [Kâf 22] “Andolsun sen bundan gaflette idin; şimdi biz senin perdeni kaldırdık, bugün artık gözün keskindir” buyurmuştur. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): { لَتَرْكَبُنَّ طَبَقاً عَنْ طَبَقٍ } ayeti hakkında: '(Halden hale [geçeceksiniz])' buyurdu. Sonra Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: '(Önünüzde pek büyük bir iş vardır, öyleyse pek yüce olan Allah'tan yardım isteyiniz).' Bu hadis; yaratıldığı andan diriltileceği ana kadar insanın başına gelen halleri içermektedir ki bunların hepsi zorluk üstüne zorluktur; hayat, sonra ölüm, sonra diriliş, sonra karşılık... Ve bu hallerin her birinde nice zorluklar vardır. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: '(Sizden öncekilerin yollarına karışı karışına, arşını arşınına mutlaka uyacaksınız «١»; hatta onlar bir kelerin deliğine girmiş olsalar siz de mutlaka onların peşinden oraya gireceksiniz).' Sahabîler: 'Ey Allah'ın Resûlü, Yahudiler ve Hıristiyanlar mı?' dediler. O da: '(Onlar değil de) başka kim olacak?' buyurdu. Bunu el-Buhârî tahric etmiştir. Müfessirlerin görüşlerine gelince; İkrime şöyle demiştir: 'Halden hale; emzirmeden sonra sütten kesilme, gençlikten sonra ihtiyarlık.' Şair şöyle demiştir:
24315. Metin
كَذَلِكَ الْمَرْءُ إِنْ يُنْسَأْ لَهُ أَجَلٌ ... يَرْكَبْ عَلَى طَبَقٍ مِنْ بَعْدِهِ طَبَقُ
İşte böyle; insana ömür verilirse eğer, Bir tabakadan sonra diğer bir tabakaya geçer.
24316. Metin
وَعَنْ مَكْحُولٍ: كُلُّ عِشْرِينَ عَامًا تَجِدُونَ أَمْرًا لَمْ تَكُونُوا عَلَيْهِ: وَقَالَ الْحَسَنُ: أَمْرًا بَعْدَ أَمْرٍ، رَخَاءً بَعْدَ شِدَّةٍ، وَشِدَّةً بَعْدَ رَخَاءٍ، وَغِنًى بَعْدَ فَقْرٍ، وَفَقْرًا بَعْدَ غِنًى، وَصِحَّةً بَعْدَ سُقْمٍ، وَسُقْمًا بَعْدَ صِحَّةٍ: سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: مَنْزِلَةً بَعْدَ مَنْزِلَةٍ، قَوْمٌ كَانُوا فِي الدُّنْيَا مُتَّضِعِينَ فَارْتَفَعُوا فِي الْآخِرَةِ، وَقَوْمٌ كَانُوا فِي الدُّنْيَا مُرْتَفِعِينَ فَاتَّضَعُوا فِي الْآخِرَةِ: وَقِيلَ: مَنْزِلَةً عَنْ مَنْزِلَةٍ، وَطَبَقًا عَنْ طَبَقٍ «٢»، وَذَلِكَ، أَنَّ مَنْ كَانَ عَلَى صَلَاحٍ دَعَاهُ إِلَى صَلَاحِ فَوْقِهِ، وَمَنْ كَانَ عَلَى فَسَادٍ دَعَاهُ إِلَى فَسَادٍ فوقه، لان كل شي يَجْرِي إِلَى شَكْلِهِ: ابْنُ زَيْدٍ: وَلَتَصِيرُنَّ مِنْ طَبَقِ الدُّنْيَا إِلَى طَبَقِ الْآخِرَةِ: وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: الشَّدَائِدُ وَالْأَهْوَالُ: الْمَوْتُ، ثُمَّ الْبَعْثُ، ثُمَّ العرض،
Makhûl'den [şöyle rivayet edilmiştir]: "Her yirmi yılda bir, daha önce üzerinde bulunmadığınız yeni bir durumla karşılaşırsınız."1 Hasan [el-Basrî] ise şöyle demiştir: "[Yani] bir durumdan diğer bir duruma; darlıktan sonra bolluğa, bolluktan sonra darlığa, fakirlikten sonra zenginliğe, zenginlikten sonra fakirliğe, hastalıktan sonra sağlığa, sağlıktan sonra hastalığa [geçeceksiniz]." Saîd b. Cübeyr: "Mertebeden mertebeye [geçeceksiniz]. Birtakım insanlar dünyada hor ve hakir iken ahirette yükselirler; birtakım insanlar da dünyada üstün makamlarda iken ahirette alçalırlar." Şöyle de denilmiştir: "Mertebeden mertebeye, tabakadan tabakaya2 [geçeceksiniz]. Bu da şöyledir: Salih amel üzere olan kimse, bu halini kendisinden daha üstün bir salih amele sevk eder; kötülük/fesat üzere olan kimse ise bu halini kendisinden daha üstün bir fesada sevk eder. Çünkü her şey kendi benzerine doğru akar." İbn Zeyd: "Muhakkak ki dünya tabakasından ahiret tabakasına geçeceksiniz" demiştir. İbn Abbâs ise şöyle demiştir: "[Bunlar] şiddetli ve korkunç hallerdir: [Önce] ölüm, sonra diriliş, sonra da [huzura] arz olunma..."
24317. Metin
وَالْعَرَبُ تَقُولُ لِمَنْ وَقَعَ فِي أَمْرٍ شَدِيدٍ: وَقَعَ فِي بَنَاتِ طَبَقٍ، وَإِحْدَى بَنَاتِ طَبَقٍ، وَمِنْهُ قِيلَ لِلدَّاهِيَةِ الشَّدِيدَةِ: أُمُّ طَبَقٍ، وَإِحْدَى بَنَاتِ طَبَقٍ: وَأَصْلُهَا مِنَ الْحَيَّاتِ، إِذْ يُقَالُ لِلْحَيَّةِ أُمُّ طَبَقٍ لِتَحْوِيَهَا: وَالطَّبَقُ فِي اللُّغَةِ: الْحَالُ كَمَا وَصَفْنَا، قَالَ الْأَقْرَعُ بْنُ حَابِسٍ التَّمِيمِيُّ:
Araplar çok çetin bir işe düşen kimse hakkında: 'Benâti tabak'a ve 'İhdâ benâti tabak'a düştü derler. Bundan dolayı şiddetli belaya da 'Ümmü tabak' ve 'İhdâ benâti tabak' denilmiştir. Bunun aslı yılanlardan gelmektedir; çünkü yılana kıvrılıp kat kat olduğu için 'Ümmü tabak' denir. Dil bakımından et-Tabak (الطَّبَقُ), nitelediğimiz üzere hal demektir. el-Akra' b. Hâbis et-Temîmî şöyle demiştir:
24318. Metin
إِنِّي امْرُؤٌ قَدْ حَلَبْتُ الدَّهْرَ أَشْطُرَهُ ... وَسَاقَنِي طَبَقٌ مِنْهُ إِلَى طَبَقِ
Ben öyle bir adamım ki zamanın paylarını sağmışımdır, Ve o zamanın bir hali beni diğer bir haline sürüp götürmüştür.
24319. Metin
وَهَذَا أَدَلُّ دَلِيلٍ عَلَى حُدُوثِ الْعَالَمِ، وَإِثْبَاتِ الصَّانِعِ، قَالَتِ الْحُكَمَاءُ: مَنْ كَانَ الْيَوْمَ عَلَى حَالَةٍ، وَغَدًا عَلَى حَالَةٍ أُخْرَى فَلْيَعْلَمْ أَنَّ تَدْبِيرَهُ إِلَى سِوَاهُ: وَقِيلَ لِأَبِي بَكْرٍ الْوَرَّاقِ: مَا الدَّلِيلُ عَلَى أَنَّ لِهَذَا الْعَالَمِ صَانِعًا؟ فَقَالَ: تَحْوِيلُ الْحَالَاتِ، وَعَجْزُ الْقُوَّةِ، وَضَعْفُ الْأَرْكَانِ، وَقَهْرُ النِّيَّةِ: وَنَسْخُ الْعَزِيمَةِ: وَيُقَالُ: أَتَانَا طَبَقٌ مِنَ النَّاسِ وَطَبَقٌ مِنَ الْجَرَادِ: أَيْ جَمَاعَةٌ: وَقَوْلُ الْعَبَّاسِ فِي مَدْحِ النَّبِيِّ ﷺ:
Bu ise alemin sonradan yaratıldığına ve bir Yaratıcının (Sâni') varlığına en açık delildir. Hekimler şöyle demiştir: 'Bugün bir halde, yarın başka bir halde olan kimse bilsin ki kendi idaresi kendisinden başkasının elindedir.' Ebû Bekir el-Verrâk'a: 'Bu alemin bir Yaratıcısı olduğuna delil nedir?' diye sorulduğunda; 'Hallerin değişmesi, gücün yetersiz kalması, organların zayıflaması, niyetin engellenmesi ve kararlılığın bozulmasıdır' demiştir. 'Bize insanlardan bir tabak, çekirgelerden bir tabak geldi' denilir; yani topluluk demektir. el-Abbâs'ın Peygamber'i (sallallâhu aleyhi ve sellem) överken söylediği şu sözü de bundandır:
24320. Metin
تُنْقَلُ مِنْ صَالِبٍ إِلَى رَحِمٍ ... إِذَا مَضَى عَالَمٌ بَدَا طَبَقُ
Bir sulpten bir rahme naklolunup durdun, Bir alem geçip gittiğinde yeni bir tabaka ortaya çıkardı.
24321. Metin
أَيْ قَرْنٌ مِنَ النَّاسِ. يَكُونُ طِبَاقَ الْأَرْضِ أَيْ مِلْأَهَا. وَالطَّبَقُ أَيْضًا: عَظْمٌ رَقِيقٌ يَفْصِلُ بَيْنَ الْفَقَارَيْنِ. وَيُقَالُ: مَضَى طَبَقٌ مِنَ اللَّيْلِ، وَطَبَقٌ مِنَ النَّهَارِ: أَيْ مُعْظَمٌ مِنْهُ. وَالطَّبَقُ: وَاحِدُ الْأَطْبَاقِ، فَهُوَ مُشْتَرَكٌ. وقرى (لَتَرْكَبِنَّ) بِكَسْرِ الْبَاءِ، عَلَى خِطَابِ النَّفْسِ وَ" ليركبن" بالياء على ليركبن الإنسان. وعَنْ طَبَقٍ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ عَلَى أَنَّهُ صِفَةٌ لِ طَبَقاً أَيْ طَبَقًا مُجَاوِزًا لِطَبَقٍ. أَوْ حَالٌ مِنَ الضَّمِيرِ فِي لَتَرْكَبُنَّ أَيْ لَتَرْكَبُنَّ طَبَقًا مُجَاوِزِينَ لِطَبَقٍ، أَوْ مُجَاوِزًا أَوْ مُجَاوَزَةً عَلَى حَسَبِ الْقِرَاءَةِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَما لَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ) يعني أي شي يمنعهم من الايمان بعد ما وَضَحَتْ لَهُمُ الْآيَاتُ وَقَامَتِ الدَّلَالَاتُ. وَهَذَا اسْتِفْهَامُ إِنْكَارٍ. وَقِيلَ: تَعَجُّبٌ أَيِ اعْجَبُوا مِنْهُمْ فِي تَرْكِ الْإِيمَانِ مَعَ هَذِهِ الْآيَاتِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَإِذا قُرِئَ عَلَيْهِمُ الْقُرْآنُ لَا يَسْجُدُونَ) أَيْ لَا يُصَلُّونَ. وَفِي الصَّحِيحِ: أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ قَرَأَ إِذَا السَّماءُ انْشَقَّتْ فَسَجَدَ فِيهَا، فَلَمَّا انْصَرَفَ أَخْبَرَهُمْ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ سَجَدَ فِيهَا. وَقَدْ قَالَ مَالِكٌ: إِنَّهَا لَيْسَتْ مِنْ عَزَائِمَ السُّجُودِ، لِأَنَّ [الْمَعْنَى «١»]
Yani insanlardan bir nesildir. Yeryüzünün tabakı (tıbâk) olur; yani yeryüzünü dolduracak kadar [bir topluluk] olur. Tabak (طَبَق) aynı zamanda iki omur kemiğini birbirinden ayıran ince kemiğe de denir. 'Geceden bir tabak (طَبَق) geçti' veya 'gündüzden bir tabak geçti' denilir ki bu, onun büyük bir kısmı geçti demektir. Tabak (طَبَق), tabaklar (etbâk) kelimesinin tekilidir; dolayısıyla bu müşterek (çok anlamlı) bir lafızdır. [Âyetteki kelime] nefse hitaben bâ harfinin kesresiyle { لَتَرْكَبِنَّ } şeklinde ve insanın bineceğine raci olarak yâ harfiyle { لَيَرْكَبَنَّ } şeklinde de okunmuştur. { عَنْ طَبَقٍ } ifadesi ise { طَبَقاً } kelimesinin sıfatı olarak nasb mahallindedir; yani 'bir hâli aşıp geçen diğer bir hâl' demektir. Yahut { لَتَرْكَبُنَّ } fiilindeki zamirden hâl [konumunda]dır; yani 'bir hâli/tabakayı aşarak diğer bir hâle bineceksiniz' yahut kıraate göre 'aşarak' veya 'aşılmak suretiyle' demektir. Yüce Allah'ın: { فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ } “Şu halde onlara ne oluyor ki iman etmiyorlar?” buyruğu, âyetler kendilerine apaçık gösterildikten ve deliller ikame edildikten sonra onları imandan alıkoyan şey nedir, anlamına gelir. Bu, inkârî bir istifhamdır (sorudur). Taaccüb (hayret bildirme) olduğu da söylenmiştir; yani bu âyetler mevcutken onların imanı terk etmelerine şaşın, [demektir]. Yüce Allah'ın: { وَإِذَا قُرِئَ عَلَيْهِمُ الْقُرْآنُ لَا يَسْجُدُونَ } “Kendilerine Kur'an okunduğu zaman secde etmiyorlar” buyruğu, yani namaz kılmıyorlar demektir. Sahîh'te [rivayet edildiğine göre] Ebû Hüreyre { إِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ } sûresini okumuş ve onda secde etmiştir. [Namazdan] çıkınca da Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in bu sûrede secde ettiğini onlara haber vermiştir. Mâlik ise şöyle demiştir: 'Bu, azâim-i sücûddan (kesin secde âyetlerinden) değildir; zira [mana1]
24322. Metin
لَا يُذْعِنُونَ وَلَا يُطِيعُونَ فِي الْعَمَلِ بِوَاجِبَاتِهِ. ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَالصَّحِيحُ أَنَّهَا مِنْهُ، وَهِيَ رِوَايَةُ الْمَدَنِيِّينَ عَنْهُ، وَقَدِ اعْتَضَدَ فِيهَا الْقُرْآنُ وَالسُّنَّةُ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: لَمَّا أَمَمْتُ بِالنَّاسِ تَرَكْتُ قِرَاءَتَهَا، لِأَنِّي إِنْ سَجَدْتُ أَنْكَرُوهُ، وَإِنْ تَرَكْتُهَا كَانَ تَقْصِيرًا مِنِّي، فَاجْتَنَبْتُهَا إِلَّا إِذَا صَلَّيْتُ وَحْدِي. وَهَذَا تَحْقِيقُ وَعْدِ الصَّادِقِ بِأَنْ يَكُونَ الْمَعْرُوفُ مُنْكَرًا، وَالْمُنْكَرُ مَعْرُوفًا، وَقَدْ قَالَ ﷺ لِعَائِشَةَ: (لَوْلَا حِدْثَانُ قَوْمِكِ بِالْكُفْرِ لَهَدَمْتُ الْبَيْتَ، وَلَرَدَدْتُهُ عَلَى قَوَاعِدِ إِبْرَاهِيمَ). وَلَقَدْ كَانَ شَيْخُنَا أَبُو بَكْرِ الْفِهْرِيُّ يَرْفَعُ يَدَيْهِ عِنْدَ الرُّكُوعِ، وَعِنْدَ الرَّفْعِ مِنْهُ، وَهُوَ مَذْهَبُ مَالِكٍ وَالشَّافِعِيِّ وَيَفْعَلُهُ الشِّيعَةُ، فَحَضَرَ عِنْدِي يَوْمًا فِي مَحْرَسِ ابْنِ الشَّوَّاءِ بِالثَّغْرِ- مَوْضِعِ تَدْرِيسِي- عِنْدَ صَلَاةِ الظُّهْرِ، وَدَخَلَ الْمَسْجِدَ مِنْ الْمَحْرَسِ الْمَذْكُورِ، فَتَقَدَّمَ إِلَى الصَّفِّ وَأَنَا فِي مُؤَخَّرِهِ قَاعِدًا عَلَى طَاقَاتِ الْبَحْرِ، أَتَنَسَّمُ الرِّيحَ مِنْ شِدَّةِ الْحَرِّ، وَمَعِي فِي صَفٍّ وَاحِدٍ أَبُو ثِمْنَةُ رَئِيسُ الْبَحْرِ وَقَائِدُهُ، مَعَ نَفَرٍ مِنْ أَصْحَابِهِ يَنْتَظِرُ الصَّلَاةَ، وَيَتَطَلَّعُ عَلَى مَرَاكِبَ تَخْتِ الْمِينَاءِ، فَلَمَّا رَفَعَ الشَّيْخُ يَدَيْهِ فِي الرُّكُوعِ وَفِي رَفْعِ الرَّأْسِ مِنْهُ قَالَ أَبُو ثِمْنَةَ وَأَصْحَابُهُ: أَلَا تَرَوْنَ إِلَى هَذَا الْمَشْرِقِيِّ كَيْفَ دَخَلَ مَسْجِدَنَا؟ فَقُومُوا إِلَيْهِ فَاقْتُلُوهُ وَارْمُوا بِهِ إِلَى الْبَحْرِ، فَلَا يَرَاكُمْ أَحَدٌ. فَطَارَ قَلْبِي مِنْ بَيْنِ جَوَانِحِي وَقُلْتُ: سُبْحَانَ اللَّهِ هَذَا الطُّرْطُوشِيُّ فَقِيهُ الْوَقْتِ. فَقَالُوا لِي: وَلِمَ يَرْفَعُ يَدَيْهِ؟ فَقُلْتُ: كَذَلِكَ كَانَ النَّبِيُّ ﷺ يَفْعَلُ، وَهَذَا مَذْهَبُ مَالِكٍ، فِي رِوَايَةِ أَهْلِ الْمَدِينَةِ عَنْهُ. وَجَعَلْتُ أُسْكِنُهُمْ وَأُسْكِتُهُمْ حَتَّى فَرَغَ مِنْ صَلَاتِهِ، وَقُمْتُ مَعَهُ إِلَى الْمَسْكَنِ مِنَ الْمَحْرَسِ، وَرَأَى تَغَيُّرَ وَجْهِي، فَأَنْكَرَهُ، وَسَأَلَنِي فَأَعْلَمْتُهُ، فَضَحِكَ وَقَالَ: وَمِنْ أَيْنَ لِي أَنْ أُقْتَلَ عَلَى سُنَّةٍ؟ فَقُلْتُ لَهُ: وَلَا يَحِلُّ لَكَ هَذَا، فَإِنَّكَ بَيْنَ قَوْمٍ إِنْ قُمْتَ بِهَا قَامُوا عَلَيْكَ وَرُبَّمَا ذَهَبَ دَمُكَ. فَقَالَ: دَعْ هَذَا الْكَلَامَ، وَخُذْ فِي غيره.
onun gerekleriyle amel etme hususunda boyun eğmez ve itaat etmezler, demektir. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: Sahih olan, onun azâimden olduğudur; Medinelilerin ondan rivayeti de budur. Bu hususta Kur'an ile Sünnet birbirini desteklemiştir. İbnü'l-Arabî der ki: İnsanlara imamlık yaptığımda onu okumayı terk ettim; zira secde etsem yadırgayacaklardı, terk etsem benim kusurum olacaktı. Bu yüzden yalnız kıldığım zamanlar hariç onu okumaktan kaçındım. Bu durum, Doğru Sözlü'nün [Peygamber'in], marufun münker, münkerin de maruf haline geleceğine dair vaadinin gerçekleşmesidir. Nitekim (sallallâhu aleyhi ve sellem) Âişe'ye şöyle buyurmuştur: '(Kavminin küfürden yeni kurtulmuş olması bulunmasaydı Beyt'i yıkar ve onu İbrâhim'in temelleri üzerine oturturdum).' Şeyhimiz Ebû Bekir el-Fihrî rükûa giderken ve rükûdan doğrulurken ellerini kaldırırdı; bu Mâlik'in ve Şâfiî'nin mezhebidir, Şiîler de bunu yaparlar. Bir gün sınır boyundaki İbnü'ş-Şevvâ' karakolunda -benim ders verdiğim yerde- öğle namazı vaktinde yanıma geldi ve adı geçen karakoldan mescide girdi. Safa doğru ilerledi; ben ise aşırı sıcaktan dolayı rüzgâr almak için deniz menfezlerinin yanında arka tarafta oturuyordum. Benimle aynı safta deniz reisi ve kumandanı olan Ebû Simne de namazı bekleyen ve liman koyundaki gemileri gözetleyen bir grup arkadaşıyla birlikteydi. Şeyh rükûda ve rükûdan başını kaldırırken ellerini kaldırınca Ebû Simne ve arkadaşları: 'Şu Doğuluya baksanıza, mescidimize nasıl girmiş! Haydi kalkın üzerine, onu öldürün ve denize atın; sizi kimse görmez' dediler. Dehşetten yüreğim ağzıma geldi ve: 'Sübhânallah! Bu, zamanın fakihi et-Turtûşî'dir' dedim. Bana: 'Peki neden ellerini kaldırıyor?' dediler. Ben de: 'Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle yapardı; bu, Medine ehlinin kendisinden yaptığı rivayette Mâlik'in de mezhebidir' dedim. Namazını bitirene kadar onları yatıştırmaya ve susturmaya çalıştım. Sonra onunla birlikte karakoldaki meskene doğru kalktım. Yüzümün renginin değiştiğini görünce bunu yadırgadı ve bana sebebini sordu; ben de ona anlattım. Bunun üzerine güldü ve: 'Bir sünnet uğruna öldürülmek nerede bende o talih?' dedi. Ben de ona: 'Bunu yapman sana helal değildir; zira sen öyle bir kavmin arasındasın ki bunu uygularsan sana saldırırlar ve belki de kanın heba olur' dedim. O da: 'Bırak bu sözleri de başka konuya geç' dedi.
24323. Metin
[سورة الانشقاق (٨٤): الآيات ٢٢ الى ٢٥]
[İnşikâk Sûresi (84), Âyetler 22-25]
24324. Metin
بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا يُكَذِّبُونَ (٢٢) وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِما يُوعُونَ (٢٣) فَبَشِّرْهُمْ بِعَذابٍ أَلِيمٍ (٢٤) إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ (٢٥)
{ بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا يُكَذِّبُونَ (٢٢) وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِما يُوعُونَ (٢٣) فَبَشِّرْهُمْ بِعَذابٍ أَلِيمٍ (٢٤) إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ (٢٥) } “Hayır, o inkâr edenler yalanlıyorlar. Halbuki Allah, onların içlerinde ne sakladıklarını çok iyi bilmektedir. Sen de onlara elem dolu bir azabı müjdele! Ancak iman edip salih ameller işleyenler başkadır; onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır.”
24325. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا يُكَذِّبُونَ) مُحَمَّدًا ﷺ وَمَا جَاءَ بِهِ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: نَزَلَتْ فِي بَنِي عَمْرِو بْنِ عُمَيْرٍ وَكَانُوا أَرْبَعَةً، فَأَسْلَمَ اثْنَانِ مِنْهُمْ. وَقِيلَ: هِيَ فِي جَمِيعِ الْكُفَّارِ. (وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِما يُوعُونَ) أَيْ بِمَا يُضْمِرُونَهُ فِي أَنْفُسِهِمْ مِنَ التَّكْذِيبِ. كَذَا رَوَى الضَّحَّاكُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: يَكْتُمُونَ مِنْ أَفْعَالِهِمْ. ابْنُ زَيْدٍ: يَجْمَعُونَ مِنَ الْأَعْمَالِ الصَّالِحَةِ وَالسَّيِّئَةِ، مَأْخُوذٌ مِنَ الْوِعَاءِ الَّذِي يُجْمَعُ مَا فِيهِ، يُقَالُ: أَوْعَيْتُ الزَّادَ وَالْمَتَاعَ: إِذَا جَعَلْتُهُ فِي الْوِعَاءِ، قَالَ الشَّاعِرُ:
Yüce Allah'ın: (بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا يُكَذِّبُونَ) “Hayır, o inkâr edenler yalanlıyorlar” buyruğu; Muhammed'i (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve getirdiklerini [yalanlıyorlar demektir]. Mukâtil şöyle demiştir: 'Bu ayet, Amr b. Umeyr'in oğulları hakkında inmiştir; onlar dört kişi idiler, ikisi Müslüman oldu.' Bütün kâfirler hakkında olduğu da söylenmiştir. (وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِما يُوعُونَ) “Halbuki Allah, onların içlerinde ne sakladıklarını çok iyi bilmektedir” buyruğu; yani içlerinde gizledikleri yalanlamayı [bilir demektir]. ed-Dahhâk, İbn Abbâs'tan böyle rivayet etmiştir. Mücâhid: 'Yaptıklarından gizledikleri şeyleri' demiştir. İbn Zeyd: 'İyi ve kötü amellerden topladıkları şeyleri' demiştir; bu, içine konulan şeylerin toplandığı kap manasındaki el-Viâ (الْوِعَاءِ) kelimesinden alınmıştır. Azık ve eşyayı kaba koyduğun zaman 'Ev'aytü'z-zâde ve'l-metâ'a' dersin. Şair şöyle demiştir:
24326. Metin
الْخَيْرُ أَبْقَى وَإِنْ طَالَ الزَّمَانُ بِهِ ... وَالشَّرُّ أَخْبَثُ مَا أَوْعَيْتُ مِنْ زَادِ
İyilik, üzerinden uzun zaman geçse de en kalıcı olandır, Kötülük ise kaba koyduğun azıkların en fenasıdır.
24327. Metin
وَوَعَاهُ أَيْ حَفِظَهُ، تَقُولُ: وَعَيْتُ الْحَدِيثَ أَعِيهِ وَعْيًا، وَأُذُنٌ وَاعِيَةٌ. وَقَدْ تَقَدَّمَ «١». (فَبَشِّرْهُمْ بِعَذابٍ أَلِيمٍ) أَيْ مُوجِعٍ فِي جَهَنَّمَ عَلَى تَكْذِيبِهِمْ. أَيِ اجعل ذَلِكَ بِمَنْزِلَةِ الْبِشَارَةِ. (إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ) اسْتِثْنَاءٌ مُنْقَطِعٌ، كَأَنَّهُ قَالَ: لَكِنَّ الَّذِينَ صَدَّقُوا بِشَهَادَةٍ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ، وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ، أَيْ أَدَّوُا الْفَرَائِضَ الْمَفْرُوضَةَ عَلَيْهِمْ لَهُمْ أَجْرٌ أَيْ ثَوَابٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ أَيْ غَيْرُ مَنْقُوصٍ وَلَا مَقْطُوعٍ، يُقَالُ: مَنَنْتُ الْحَبْلَ: إِذَا قَطَعْتُهُ. وَقَدْ تَقَدَّمَ «٢». وَسَأَلَ نَافِعُ بْنُ الْأَزْرَقِ ابْنَ عَبَّاسٍ عَنْ قَوْلِهِ: (لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ) فَقَالَ: غَيْرُ مَقْطُوعٍ. فَقَالَ: هَلْ تَعْرِفُ ذَلِكَ الْعَرَبُ؟ قَالَ: نَعَمْ قَدْ عَرَفَهُ أَخُو يَشْكُرَ حَيْثُ يَقُولُ «٣»:
'Ve'âhu' onu korudu, ezberledi demektir. Hadisi ezberleyip kavradığında: 'Va'aytü'l-hadîse e'îhi va'yen' dersin; can kulağıyla dinleyen kulağa da 'Üzünün vâiyetün' denir. Bu daha önce geçmişti «١». (فَبَشِّرْهُمْ بِعَذابٍ أَلِيمٍ) “Sen de onlara elem dolu bir azabı müjdele!” yani yalanlamalarından ötürü cehennemde can yakıcı bir azapla [müjdele]. Yani bunu bir müjde yerine koy. (إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ) “Ancak iman edip salih ameller işleyenler başkadır” [ifadesi] munkatı' bir istisnadır. Sanki şöyle buyurmuştur: Fakat Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şahitlik ederek tasdik eden ve salih ameller işleyen yani üzerlerine farz kılınan farzları yerine getirenler var ya; (لَهُمْ أَجْرٌ) “onlar için mükâfat vardır” yani sevap vardır, (غَيْرُ مَمْنُونٍ) “kesintisiz” yani eksiltilmemiş ve kesilmemiş [bir mükâfat]. İpi kestiğinde: 'Menentü'l-hable' dersin. Bu daha önce geçmişti «٢». Nâfi' b. el-Ezrak, İbn Abbâs'a: { لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ } buyruğunu sordu; o da: 'Kesintisiz' dedi. Nâfi': 'Araplar bunu bilir mi?' diye sorunca; 'Evet, Yeşkür'ün kardeşi [şair] şöyle derken bunu bilmiştir «٣»:' dedi:
24328. Metin
فَتَرَى خَلْفَهُنَّ مِنْ سُرْعَةِ الرَّجْ ... - عِ مَنِينًا كَأَنَّهُ أَهْبَاءُ
Ayaklarını hızla geri çekmelerinden ötürü arkalarında, Toz zerreleri gibi kesik izler görürsün.
24329. Metin
قَالَ الْمُبَرِّدُ: الْمَنِينُ: الْغُبَارُ، لِأَنَّهَا تَقْطَعُهُ وَرَاءَهَا. وَكُلُّ ضَعِيفٍ مَنِينٌ وَمَمْنُونٌ. وَقِيلَ: غَيْرُ مَمْنُونٍ لَا يُمَنُّ عَلَيْهِمْ بِهِ. وَذَكَرَ نَاسٌ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ أَنَّ قَوْلَهُ: إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ ليس استثناء، وَإِنَّمَا هُوَ بِمَعْنَى الْوَاوِ، كَأَنَّهُ قَالَ: وَالَّذِينَ آمَنُوا. وَقَدْ مَضَى فِي" الْبَقَرَةِ" «٤» الْقَوْلُ فِيهِ والحمد لله. تمت سورة الانشقاق.
el-Müberred şöyle demiştir: *Menîn* (الْمَنِينُ), tozdur; çünkü [binek] onu arkasında kesip bırakır (savurur). Zayıf olan her şeye de *menîn* ve *memnûn* denir. Bir görüşe göre { غَيْرُ مَمْنُونٍ } “[kendilerine] başa kakılmayan” demektir. İlim ehlinden bazıları ise { إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ } “Ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesna” buyruğunun bir istisna olmayıp sadece “vâv” (ve) anlamında olduğunu, sanki [yüce Allah'ın]: “İman edip salih amel işleyenler de...” buyurmuş gibi olduğunu belirtmişlerdir. Buna dair açıklama el-Bakara [Suresi'nde] 4 geçmişti. Allah'a hamdolsun. İnşikâk Suresi tamamlandı.