[Bürûc Suresi Tefsiri]

Kurtubî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

24331. Metin

سُورَةُ الْبُرُوجِ مَكِّيَّةٌ بِاتِّفَاقٍ. وَهِيَ ثَنَتَانِ وَعِشْرُونَ آية بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Bürûc Suresi ittifakla Mekkîdir. O, yirmi iki ayettir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

24332. Metin

[سورة البروج (٨٥): آيَةً ١]

[Bürûc Suresi (85): Ayet 1]

24333. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

24334. Metin

وَالسَّماءِ ذاتِ الْبُرُوجِ (١)

{ وَالسَّماءِ ذاتِ الْبُرُوجِ (١) } “Burçlara sahip gökyüzüne andolsun,”

24335. Metin

قسم أقسم الله به ﷿. وَفِي الْبُرُوجِ أَقْوَالٌ أَرْبَعَةٌ: أَحَدُهَا- ذَاتُ النُّجُومِ، قَالَهُ الْحَسَنُ وَقَتَادَةُ وَمُجَاهِدٌ وَالضَّحَّاكُ. الثَّانِي- الْقُصُورُ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وَعِكْرِمَةُ وَمُجَاهِدٌ أَيْضًا. قَالَ عِكْرِمَةُ: هِيَ قُصُورٌ فِي السَّمَاءِ. مُجَاهِدٌ: الْبُرُوجُ فيها الحرس. الثالث- ذات الخلق الحسن، قال الْمِنْهَالُ بْنُ عَمْرٍو. الرَّابِعُ: ذَاتُ الْمَنَازِلِ، قَالَهُ أبو عبيدة ويحيى ابن سَلَّامٍ. وَهِيَ اثْنَا عَشَرَ بُرْجًا، وَهِيَ مَنَازِلُ الْكَوَاكِبِ وَالشَّمْسِ وَالْقَمَرِ. يَسِيرُ الْقَمَرُ فِي كُلِّ برج منها يومين وثلت يَوْمٍ، فَذَلِكَ ثَمَانِيَةٌ وَعِشْرُونَ يَوْمًا، ثُمَّ يَسْتَسِرُّ «١» لَيْلَتَيْنِ، وَتَسِيرُ الشَّمْسُ فِي كُلِّ بُرْجٍ مِنْهَا شَهْرًا. وَهِيَ: الْحَمَلُ، وَالثَّوْرُ، وَالْجَوْزَاءُ، وَالسَّرَطَانُ، وَالْأَسَدُ، وَالسُّنْبُلَةُ، وَالْمِيزَانُ، وَالْعَقْرَبُ، وَالْقَوْسُ وَالْجَدْيُ، وَالدَّلْوُ، وَالْحُوتُ. وَالْبُرُوجُ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ: الْقُصُورُ، قَالَ اللَّهُ تعالى، وَلَوْ كُنْتُمْ فِي بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍ [النساء: ٧٨]. وقد تقدم «٢».

Aziz ve Celil olan Allah'ın kendisiyle yemin ettiği bir yemindir. Bürûc (burçlar) hakkında dört görüş vardır: Birincisi: Yıldızlara sahip olandır; bunu el-Hasan, Katâde, Mücâhid ve ed-Dahhâk söylemiştir. İkincisi: Köşklerdir; bunu İbn Abbâs, İkrime ve yine Mücâhid söylemiştir. İkrime: “Onlar gökteki köşklerdir” demiştir. Mücâhid ise: “Burçlarda bekçiler vardır” demiştir. Üçüncüsü: Güzel yaratılışa sahip olandır; el-Minhâl b. Amr söylemiştir. Dördüncüsü: Menzillere sahip olandır; bunu Ebû Ubeyde ve Yahyâ b. Sellâm söylemiştir. Bunlar on iki burçtur ve yıldızların, güneşin ve ayın menzilleridir. Ay, bu burçların her birinde iki gün ve bir günün üçte biri kadar yol alır ki bu yirmi sekiz gün eder; sonra iki gece gizlenir «١». Güneş ise bu burçların her birinde bir ay yol alır. Onlar şunlardır: Koç (Hamel), Boğa (Sevr), İkizler (Cevzâ), Yengeç (Seratân), Aslan (Esed), Başak (Sünbüle), Terazi (Mîzân), Akrep (Akreb), Yay (Kavs), Oğlak (Cedy), Kova (Delv) ve Balık (Hût). Bürûc, Arap kelamında köşkler demektir. Nitekim Yüce Allah { وَلَوْ كُنْتُمْ فِي بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍ } “velev ki sağlamlaştırılmış köşklerde (burçlarda) bulunsanız” [en-Nisâ: 78] buyurmuştur. Bu husus daha önce geçmişti «٢».

24336. Metin

[سورة البروج (٨٥): الآيات ٢ الى ٣]

[Bürûc Suresi (85): Ayetler 2-3]

24337. Metin

وَالْيَوْمِ الْمَوْعُودِ (٢) وَشاهِدٍ وَمَشْهُودٍ (٣)

{ وَالْيَوْمِ الْمَوْعُودِ (٢) وَشاهِدٍ وَمَشْهُودٍ (٣) } “Ve vaad edilen güne, şahitlik edene ve şahitlik edilene andolsun ki,”

24338. Metin

قوله تعالى: (الْيَوْمِ الْمَوْعُودِ) أَيِ الْمَوْعُودِ بِهِ. وَهُوَ قَسَمٌ آخَرُ، وَهُوَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ، مِنْ غَيْرِ اخْتِلَافٍ بَيْنَ أَهْلِ التَّأْوِيلِ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: وَعَدَ أَهْلَ السَّمَاءِ وَأَهْلَ الْأَرْضِ أَنْ يَجْتَمِعُوا فِيهِ. (وَشاهِدٍ وَمَشْهُودٍ) اخْتُلِفَ فِيهِمَا، فَقَالَ عَلِيٌّ وَابْنُ عَبَّاسٍ وَابْنُ عُمَرَ وَأَبُو هُرَيْرَةَ ﵃: الشَّاهِدُ يَوْمُ الْجُمْعَةِ، وَالْمَشْهُودُ يَوْمُ عَرَفَةَ. وَهُوَ قول الحسن.

Yüce Allah'ın: { الْيَوْمِ الْمَوْعُودِ } “Vaad edilen güne” buyruğu, [kendisi] vaad edilen [gün] demektir. Bu, başka bir yemindir ve tevil ehli (müfessirler) arasında hiçbir ihtilaf olmaksızın kıyamet günüdür. İbn Abbâs şöyle demiştir: “[Allah], gök ehline ve yer ehline o günde toplanacaklarını vaad etmiştir.”1 { وَشاهِدٍ وَمَشْهُودٍ } “Şahitlik edene ve şahitlik edilene” buyruğuna gelince; bu ikisi hakkında ihtilaf edilmiştir. Ali, İbn Abbâs, İbn Ömer ve Ebû Hureyre radıyallâhu anhum: “Şahit (şâhid) cuma günüdür; şahitlik edilen (meşhûd) ise arefe günüdür” demişlerdir. Bu, el-Hasan'ın da görüşüdür.2

24339. Metin

وَرَوَاهُ أَبُو هُرَيْرَةَ مَرْفُوعًا قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (الْيَوْمُ الْمَوْعُودُ يَوْمُ الْقِيَامَةِ وَالْيَوْمُ الْمَشْهُودُ يَوْمُ عَرَفَةَ وَالشَّاهِدُ يَوْمُ الْجُمْعَةِ ... ) خَرَّجَهُ أَبُو عِيسَى التِّرْمِذِيُّ فِي جَامِعِهِ، وَقَالَ: هَذَا حَدِيثٌ [حَسَنٌ «١»] غَرِيبٌ، لَا نَعْرِفُهُ إِلَّا مِنْ حَدِيثِ مُوسَى بْنِ عُبَيْدَةَ، وموسى ابن عُبَيْدَةَ يُضَعَّفُ فِي الْحَدِيثِ، ضَعَّفَهُ يَحْيَى بْنُ سَعِيدٍ وَغَيْرُهُ. وَقَدْ رَوَى شُعْبَةُ وَسُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ وَغَيْرُ وَاحِدٍ مِنَ الْأَئِمَّةِ عَنْهُ. قَالَ الْقُشَيْرِيُّ فَيَوْمُ الْجُمْعَةِ يَشْهَدُ عَلَى كُلِّ عَامِلٍ بِمَا عَمِلَ فِيهِ. قُلْتُ: وَكَذَلِكَ سَائِرُ الْأَيَّامِ وَاللَّيَالِي، فَكُلُّ يَوْمٍ شَاهِدٌ، وَكَذَا كُلُّ لَيْلَةٍ، وَدَلِيلُهُ مَا رَوَاهُ أَبُو نُعَيْمٍ الْحَافِظُ عَنْ مُعَاوِيَةَ بْنِ قُرَّةَ عَنْ مَعْقِلِ بْنِ يَسَارٍ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: (لَيْسَ مِنْ يَوْمٍ يَأْتِي عَلَى الْعَبْدِ إِلَّا يُنَادَى فِيهِ: يَا ابْنَ آدَمَ، أَنَا خَلْقٌ جَدِيدٌ، وَأَنَا فِيمَا تَعْمَلُ عَلَيْكَ شَهِيدٌ، فَاعْمَلْ فِيَّ خَيْرًا أَشْهَدْ لَكَ به غد، فَإِنِّي لَوْ قَدْ مَضَيْتُ لَمْ تَرَنِي أَبَدًا، وَيَقُولُ اللَّيْلُ مِثْلَ ذَلِكَ (. حَدِيثٌ غَرِيبٌ مِنْ حَدِيثِ مُعَاوِيَةَ، تَفَرَّدَ بِهِ عَنْهُ زَيْدٌ الْعَمِّيُّ «٢»، وَلَا أَعْلَمُهُ مَرْفُوعًا عَنِ النَّبِيِّ ﷺ إِلَّا بِهَذَا الْإِسْنَادِ. وَحَكَى الْقُشَيْرِيُّ عَنِ ابْنِ عُمَرَ وَابْنِ الزُّبَيْرِ أَنَّ الشَّاهِدَ يَوْمُ الْأَضْحَى. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ الْمُسَيَّبِ: الشَّاهِدُ: التَّرْوِيَةُ، وَالْمَشْهُودُ: يَوْمُ عَرَفَةَ. وَرَوَى إِسْرَائِيلُ عَنْ أَبِي إِسْحَاقَ عَنِ الْحَارِثِ عَنْ عَلِيٍّ ﵁: الشَّاهِدُ يَوْمُ عَرَفَةَ، وَالْمَشْهُودُ يَوْمُ النَّحْرِ. وَقَالَهُ النَّخَعِيُّ. وَعَنْ عَلِيٍّ أَيْضًا: الْمَشْهُودُ يوم عرفة. وقال ابن عباس والحسين ابن عَلِيٍّ ﵄: الْمَشْهُودُ يَوْمُ الْقِيَامَةِ، لقول تَعَالَى: ذلِكَ يَوْمٌ مَجْمُوعٌ لَهُ النَّاسُ وَذلِكَ يَوْمٌ مَشْهُودٌ «٣» [هود: ١٠٣].

Ebû Hüreyre de bunu merfû olarak rivayet etmiş ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: « الْيَوْمُ الْمَوْعُودُ يَوْمُ الْقِيَامَةِ وَالْيَوْمُ الْمَشْهُودُ يَوْمُ عَرَفَةَ وَالشَّاهِدُ يَوْمُ الْجُمْعَةِ ... » «Vaad edilen gün kıyamet günüdür; şahitlik edilen (meşhûd) gün arefe günüdür; şahitlik eden (şâhid) ise cuma günüdür...» Bunu Ebû Îsâ et-Tirmizî Câmi‘inde tahric etmiş ve şöyle demiştir: “Bu [hasen1] garip bir hadistir. Biz bunu sadece Mûsâ b. Ubeyde'nin hadisi olarak biliyoruz. Mûsâ b. Ubeyde ise hadis konusunda zayıf kabul edilir; Yahyâ b. Saîd ve başkaları onu zayıf saymıştır. Bununla birlikte Şu‘be, Süfyân es-Sevrî ve imamlardan birçok kimse kendisinden rivayette bulunmuştur.” Kuşeyrî şöyle demiştir: “Cuma günü, her amel edenin onda işlediği amellere şahitlik eder.” Derim ki: Diğer günler ve geceler de böyledir; her bir gün şahittir, her bir gece de böyledir. Bunun delili Hâfız Ebû Nuaym'ın Muâviye b. Kurre'den, onun Ma‘kıl b. Yesâr'dan, onun da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet ettiği şu hadistir: « لَيْسَ مِنْ يَوْمٍ يَأْتِي عَلَى الْعَبْدِ إِلَّا يُنَادَى فِيهِ: يَا ابْنَ آدَمَ، أَنَا خَلْقٌ جَدِيدٌ، وَأَنَا فِيمَا تَعْمَلُ عَلَيْكَ شَهِيدٌ، فَاعْمَلْ فِيَّ خَيْرًا أَشْهَدْ لَكَ به غد، فَإِنِّي لَوْ قَدْ مَضَيْتُ لَمْ تَرَنِي أَبَدًا، وَيَقُولُ اللَّيْلُ مِثْلَ ذَلِكَ » «Kula gelen öyle bir gün yoktur ki o günde şöyle seslenilmesin: “Ey Âdemoğlu! Ben yeni bir yaratılışım ve senin işlediğin amellere karşı senin aleyhine bir şahidim. O hâlde bende hayır işle ki yarın senin lehine şahitlik edeyim; zira ben bir kere geçip gidersem beni ebediyen bir daha göremezsin.” Gece de bunun benzerini söyler.» Bu, Muâviye'nin rivayetinden gelen garip bir hadistir; ondan rivayette Zeyd el-Ammî2 teferrüd etmiştir. Ben bunun Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den bu isnaddan başka bir yolla merfû olarak geldiğini bilmiyorum. Kuşeyrî, İbn Ömer ve İbnü'z-Zübeyr'den şahidin kurban bayramı günü (yevmü'l-adhâ) olduğunu nakletmiştir. Saîd b. el-Müseyyeb şöyle demiştir: “Şahit terviye günü, meşhûd ise arefe günüdür.” İsrâîl, Ebû İshâk'tan, o el-Hâris'ten, o da Ali radıyallâhu anh'tan rivayet etmiştir: “Şahit arefe günü, meşhûd ise kurban (nahr) günüdür.” Bunu en-Nehaî de söylemiştir. Yine Ali'den: “Meşhûd arefe günüdür” rivayeti nakledilmiştir. İbn Abbâs ve Hüseyin b. Ali radıyallâhu anhümâ ise: “Meşhûd kıyamet günüdür” demişlerdir; çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: { ذلِكَ يَوْمٌ مَجْمُوعٌ لَهُ النَّاسُ وَذلِكَ يَوْمٌ مَشْهُودٌ } “İşte o, insanların kendisi için toplanacağı bir gündür ve işte o, şahitlik edilecek (meşhûd) bir gündür.”3 [Hûd: 103].

24340. Metin

قُلْتُ: وَعَلَى هَذَا اخْتَلَفَتْ أَقْوَالُ الْعُلَمَاءِ فِي الشَّاهِدِ، فَقِيلَ: اللَّهُ تَعَالَى، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَالْحَسَنِ وَسَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، بَيَانُهُ: وَكَفى بِاللَّهِ شَهِيداً «١» [النساء: ٧٩]، قُلْ أَيُّ شَيْءٍ أَكْبَرُ شَهادَةً قُلِ اللَّهُ شَهِيدٌ «٢» بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ [الانعام: ١٩]. وَقِيلَ: مُحَمَّدٍ ﷺ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أيضا والحسين ابن عَلِيٍّ، وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ فَكَيْفَ إِذا جِئْنا مِنْ كُلِّ أُمَّةٍ بِشَهِيدٍ وَجِئْنا بِكَ عَلى هؤُلاءِ شَهِيداً «٣» [النساء: ٤١]، وَقَرَأَ الْحُسَيْنُ يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْناكَ شاهِداً «٤» وَمُبَشِّراً وَنَذِيراً [الأحزاب: ٤٥]. قُلْتُ: وَأَقْرَأُ أَنَا وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيداً. وَقِيلَ: الْأَنْبِيَاءُ يَشْهَدُونَ عَلَى أُمَمِهِمْ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى: فَكَيْفَ إِذا جِئْنا مِنْ كُلِّ أُمَّةٍ بِشَهِيدٍ «٥» [النساء: ٤١]. وقيل: أدم. وقيل: عيسى بن مَرْيَمَ، لِقَوْلِهِ: وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيداً مَا دُمْتُ فِيهِمْ «٦» [المائدة: ١١٧]. وَالْمَشْهُودُ: أُمَّتُهُ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا وَمُحَمَّدِ بْنِ كَعْبٍ: الشَّاهِدُ الْإِنْسَانُ، دَلِيلُهُ: كَفى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيباً [الاسراء: ١٤]. مُقَاتِلٌ: أَعْضَاؤُهُ، بَيَانُهُ: يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ بِما كانُوا يَعْمَلُونَ «٧» [النور: ٢٤]. الحسين بن الفضل: الشَّاهِدُ هَذِهِ الْأُمَّةُ، وَالْمَشْهُودُ سَائِرُ الْأُمَمِ، بَيَانُهُ: وَكَذلِكَ جَعَلْناكُمْ أُمَّةً وَسَطاً لِتَكُونُوا شُهَداءَ عَلَى النَّاسِ [البقرة: ١٤٣]. وَقِيلَ: الشَّاهِدُ: الْحَفَظَةُ، وَالْمَشْهُودُ: بَنُو آدَمَ. وَقِيلَ: اللَّيَالِي وَالْأَيَّامُ. وَقَدْ بَيَّنَّاهُ. قُلْتُ: وَقَدْ يَشْهَدُ الْمَالُ عَلَى صَاحِبِهِ، وَالْأَرْضُ بِمَا عُمِلَ عَلَيْهَا، فَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ: (إِنَّ هَذَا الْمَالَ خَضِرٌ حُلْوٌ، وَنِعْمَ صَاحِبُ الْمُسْلِمِ هُوَ لِمَنْ أَعْطَى مِنْهُ الْمِسْكِينَ وَالْيَتِيمَ وَابْنَ السَّبِيلِ- أَوْ كَمَا قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَإِنَّهُ مَنْ يَأْخُذْهُ بِغَيْرِ حَقِّهِ كَانَ كَالَّذِي يَأْكُلُ وَلَا يَشْبَعُ وَيَكُونُ عَلَيْهِ شَهِيدًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ (. وَفِي التِّرْمِذِيِّ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَرَأَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ هَذِهِ الآية: يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبارَها [الزلزلة: ٤] قال: (أتدرون ما أخبارها)؟ قالوا: الله ورسوله أَعْلَمُ. قَالَ: (فَإِنَّ أَخْبَارَهَا أَنْ تَشْهَدَ عَلَى

Derim ki: Buna göre şahit hakkında ilim ehlinin görüşleri farklılık göstermiştir. Şahidin Yüce Allah olduğu söylenmiştir; bu görüş İbn Abbâs, Hasan[-ı Basrî] ve Saîd b. Cübeyr'den rivayet edilmiştir. Bunun açıklaması şudur: { وَكَفى بِاللَّهِ شَهِيداً }1 [en-Nisâ 4/79] “Şahit olarak Allah yeter”, { قُلْ أَيُّ شَيْءٍ أَكْبَرُ شَهادَةً قُلِ اللَّهُ شَهِيدٌ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ }2 [el-En'âm 6/19] “De ki: Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür? De ki: Allah, benimle sizin aranızda şahittir.” Yine İbn Abbâs ve Hüseyin b. Ali'den [nakledildiğine göre] şahidin Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs: { فَكَيْفَ إِذا جِئْنا مِنْ كُلِّ أُمَّةٍ بِشَهِيدٍ وَجِئْنا بِكَ عَلى هؤُلاءِ شَهِيداً }3 [en-Nisâ 4/41] “Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de bunlara şahit kıldığımız zaman [halleri] nice olur?” ayetini; Hüseyin ise: { يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْناكَ شاهِداً وَمُبَشِّراً وَنَذِيراً }4 [el-Ahzâb 33/45] “Ey Peygamber! Biz seni gerçekten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik” ayetini okumuştur. Derim ki: Ben de { وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيداً } “Peygamber de size şahit olsun” ayetini okuyorum. Peygamberlerin kendi ümmetlerine şahitlik edecekleri de söylenmiştir; zira Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { فَكَيْفَ إِذا جِئْنا مِنْ كُلِّ أُمَّةٍ بِشَهِيدٍ }5 [en-Nisâ 4/41] “Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz zaman [halleri] nice olur?”. [Şahidin] Âdem olduğu söylenmiştir. [Şahidin] İsâ b. Meryem olduğu söylenmiştir; nitekim onun: { وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيداً مَا دُمْتُ فِيهِمْ }6 [el-Mâide 5/117] “İçlerinde bulunduğum sürece onlar üzerine şahittim” buyruğu buna delildir. Meşhûd ise onun ümmetidir. Yine İbn Abbâs ve Muhammed b. Kâ'b'dan nakledildiğine göre şahit insandır; delili ise: { كَفى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيباً } [el-İsrâ 17/14] “Bugün kendi nefsin sana hesap görücü olarak yeter” ayetidir. Mukâtil: [Şahit] onun organlarıdır, demiştir. Bunun açıklaması: { يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ بِما كانُوا يَعْمَلُونَ }7 [en-Nûr 24/24] “O gün dilleri, elleri ve ayakları yapmış oldukları şeylere dair aleyhlerinde şahitlik edecektir” ayetidir. Hüseyin b. el-Fadl ise: “Şahit bu ümmettir; meşhûd ise diğer ümmetlerdir. Bunun açıklaması şudur: { وَكَذلِكَ جَعَلْناكُمْ أُمَّةً وَسَطاً لِتَكُونُوا شُهَداءَ عَلَى النَّاسِ } [el-Bakara 2/143] “Böylece insanlara şahitler olasınız diye sizi vasat bir ümmet kıldık” ayetidir” demiştir. Şahidin hafaza melekleri, meşhûdun ise Âdemoğulları olduğu da söylenmiştir. Geceler ve gündüzler olduğu da söylenmiştir; bunu daha önce açıklamıştık. Derim ki: Mal da sahibine, yeryüzü de üzerinde işlenen amellere şahitlik edebilir. Nitekim Sahîh-i Müslim'de Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet edilmiştir: « إِنَّ هَذَا الْمَالَ خَضِرٌ حُلْوٌ، وَنِعْمَ صَاحِبُ الْمُسْلِمِ هُوَ لِمَنْ أَعْطَى مِنْهُ الْمِسْكِينَ وَالْيَتِيمَ وَابْنَ السَّبِيلِ- أَوْ كَمَا قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَإِنَّهُ مَنْ يَأْخُذْهُ بِغَيْرِ حَقِّهِ كَانَ كَالَّذِي يَأْكُلُ وَلَا يَشْبَعُ وَيَكُونُ عَلَيْهِ شَهِيدًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ » «Şüphesiz bu mal tatlı ve çekicidir. Ondan yoksula, yetime ve yolda kalmışa veren Müslüman için o ne güzel arkadaştır! -yahut Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in buyurduğu gibi- Onu haksız yere alan kimse ise yiyip de doymayan kimse gibidir ve o mal kıyamet gününde onun aleyhine şahit olacaktır.» Tirmizî'de Ebû Hureyre'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem { يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبارَها } [ez-Zilzâl 99/4] “O gün [yer], haberlerini anlatır” ayetini okumuş ve: « أتدرون ما أخبارها » «Onun haberlerinin ne olduğunu bilir misiniz?» buyurmuştur. Onlar: “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” demişlerdir. Resûlullah [şöyle] buyurmuştur: « فَإِنَّ أَخْبَارَهَا أَنْ تَشْهَدَ عَلَى » «Onun haberleri; [yeryüzünün] aleyhinde şahitlik etmesidir...»

24341. Metin

كُلِّ عَبْدٍ أَوْ أَمَةٍ بِمَا عَمِلَ عَلَى ظَهْرِهَا، تَقُولُ عَمِلَ يَوْمَ كَذَا كَذَا كَذَا وَكَذَا. قَالَ: فَهَذِهِ أَخْبَارُهَا (. قَالَ حَدِيثٌ حَسَنٌ غَرِيبٌ صَحِيحٌ. وَقِيلَ: الشَّاهِدُ الْخَلْقُ، شَهِدُوا لِلَّهِ ﷿ بِالْوَحْدَانِيَّةِ. وَالْمَشْهُودُ لَهُ بِالتَّوْحِيدِ هُوَ اللَّهُ تَعَالَى. وَقِيلَ: الْمَشْهُودُ يَوْمُ الْجُمْعَةَ، كَمَا رَوَى أَبُو الدَّرْدَاءِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (أَكْثِرُوا عَلَيَّ مِنَ الصَّلَاةِ يَوْمَ الْجُمْعَةَ فَإِنَّهُ يَوْمٌ مَشْهُودٌ تَشْهَدُهُ الْمَلَائِكَةُ ... ) وَذَكَرَ الْحَدِيثَ. خَرَّجَهُ ابْنُ مَاجَهْ وَغَيْرُهُ. قُلْتُ: فَعَلَى هَذَا يَوْمُ عَرَفَةَ مَشْهُودٌ، لِأَنَّ الْمَلَائِكَةَ تَشْهَدُهُ، وَتَنْزِلُ فِيهِ بِالرَّحْمَةِ «١». وَكَذَا يَوْمُ النَّحْرِ إِنْ شَاءَ اللَّهُ. وَقَالَ أَبُو بَكْرٍ الْعَطَّارُ: الشَّاهِدُ الْحَجَرُ الْأَسْوَدُ، يَشْهَدُ لِمَنْ لَمَسَهُ بِصِدْقٍ وَإِخْلَاصٍ وَيَقِينٍ. وَالْمَشْهُودُ الْحَاجُّ. وَقِيلَ: الشَّاهِدُ الْأَنْبِيَاءُ، وَالْمَشْهُودُ مُحَمَّدٌ ﷺ، بَيَانُهُ: وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثاقَ النَّبِيِّينَ لَما آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتابٍ وَحِكْمَةٍ- إِلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَأَنَا مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ [آل عمران: ٨١].

câriyenin sırtında işlediği amellere şahitlik edip, ‘Falan gün şunu şunu yaptı’ demesidir. İşte onun haberleri budur” buyurmuştur. [Tirmizî] “Bu hasen, garip, sahih bir hadistir” demiştir. Şahidin mahlûkat olup Allah azze ve celle'nin birliğine şahitlik ettikleri, tevhidine şahitlik edilenin (meşhûdun) ise Yüce Allah olduğu da söylenmiştir. Meşhûdun cuma günü olduğu da söylenmiştir; nitekim Ebû'd-Derdâ'nın rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Cuma günü bana çokça salavat getirin; çünkü o, meleklerin hazır bulunduğu şahitlik edilen (meşhûd) bir gündür...” buyurmuş ve hadisi zikretmiştir. Bunu İbn Mâce ve başkaları tahric etmiştir. Derim ki: Buna göre arefe günü de meşhûddur; çünkü melekler ona şahitlik eder ve o günde rahmetle inerler «١». İnşallah kurban günü de böyledir. Ebû Bekr el-Attâr şöyle demiştir: Şahit Hacerülesved'dir; ona sıdk, ihlas ve yakin ile dokunan kimseye şahitlik eder. Meşhûd ise hacıdır. Şahidin peygamberler, meşhûdun ise Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem olduğu da söylenmiştir; açıklaması: { وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثاقَ النَّبِيِّينَ لَما آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتابٍ وَحِكْمَةٍ } “Hani Allah peygamberlerin misakını almıştı: Size kitap ve hikmetten her ne verdiysem...” ayetinden Yüce Allah'ın { وَأَنَا مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ } “ve ben de sizinle beraber şahitlerdenim” [Âl-i İmrân: 81] buyruğuna kadar olan kısımdır.

24342. Metin

[سورة البروج (٨٥): الآيات ٤ الى ٧]

[Bürûc Suresi (85): Ayetler 4-7]

24343. Metin

قُتِلَ أَصْحابُ الْأُخْدُودِ (٤) النَّارِ ذاتِ الْوَقُودِ (٥) إِذْ هُمْ عَلَيْها قُعُودٌ (٦) وَهُمْ عَلى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ (٧)

{ قُتِلَ أَصْحابُ الْأُخْدُودِ (٤) النَّارِ ذاتِ الْوَقُودِ (٥) إِذْ هُمْ عَلَيْها قُعُودٌ (٦) وَهُمْ عَلى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ (٧) } “Kahrolsun o hendek sahipleri! O çıralı/tutuşturulmuş ateş(in sahipleri)! Hani onlar ateşin başında oturmuşlar, müminlere yaptıklarını seyrediyorlardı.”

24344. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (قُتِلَ أَصْحابُ الْأُخْدُودِ) أي لعن. قال ابن عباس: كل شي فِي الْقُرْآنِ قُتِلَ فَهُوَ لُعِنَ. وَهَذَا جَوَابُ الْقَسَمِ- فِي قَوْلِ الْفَرَّاءِ- وَاللَّامُ فِيهِ مُضْمَرَةٌ، كقوله: وَالشَّمْسِ وَضُحاها [الشمس: ١] ثم قال قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاها [الشمس: ٩]: أَيْ لَقَدْ أَفْلَحَ. وَقِيلَ: فِيهِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ، أَيْ قُتِلَ أَصْحَابُ الْأُخْدُودِ وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ، قَالَهُ أَبُو حَاتِمٍ السِّجِسْتَانِيُّ. ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ: وَهَذَا غَلَطٌ لِأَنَّهُ لَا يَجُوزُ لِقَائِلٍ أَنْ يَقُولَ: وَاللَّهِ قَامَ زَيْدٌ عَلَى مَعْنَى قَامَ زَيْدٌ وَاللَّهِ. وَقَالَ قَوْمٌ: جَوَابُ الْقَسَمِ إِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ لَشَدِيدٌ وَهَذَا قَبِيحٌ، لِأَنَّ الْكَلَامَ قَدْ طَالَ بَيْنَهُمَا. وَقِيلَ: إِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا. وَقِيلَ: جَوَابُ الْقَسَمِ مَحْذُوفٌ، أَيْ وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ لَتُبْعَثُنَّ. وَهَذَا اخْتِيَارُ ابْنِ الْأَنْبَارِيِّ. وَالْأُخْدُودُ: الشِّقُّ العظيم

Yüce Allah'ın: { قُتِلَ أَصْحابُ الْأُخْدُودِ } “Kahrolsun o hendek sahipleri!” buyruğu; lanetlensin demektir. İbn Abbâs şöyle demiştir: "Kur'ân'da geçen her 'kutile' (قُتِلَ) [ifadesi], lanetlendi (لُعِنَ) manasındadır."1 Ferrâ'nın görüşüne göre bu, yeminin cevabıdır ve buradaki 'lâm' harfi gizlidir (mukadderdir); nitekim Yüce Allah'ın { وَالشَّمْسِ وَضُحاها } “Güneşe ve aydınlığına ant olsun” [Şems: 1] buyurup ardından { قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاها } “Onu arındıran muhakkak kurtulmuştur” [Şems: 9] buyurması gibidir; yani { لَقَدْ أَفْلَحَ } (muhakkak kurtulmuştur) takdirindedir. Bir görüşe göre burada bir takdim ve tehir (yer değiştirme) vardır; yani [takdiri] “Burçlar sahibi göğe ant olsun ki hendek sahipleri lanetlendi” şeklindedir. Bunu Ebû Hâtim es-Sicistânî söylemiştir. İbnü'l-Enbârî ise şöyle demiştir: “Bu bir hatadır. Çünkü bir kimsenin 'Kâme Zeydün vallāh' manasını kastederek 'Vallāhi kâme Zeyd' demesi [Arap dil kurallarına göre] caiz değildir.” Bir topluluk ise şöyle demiştir: Yeminin cevabı { إِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ لَشَدِيدٌ } “Şüphesiz Rabbinin yakalaması pek çetindir” [Bürûc: 12] ayetidir. Fakat bu uygunsuzdur (kabih); zira ikisi arasındaki söz uzamıştır. Bir görüşe göre [yeminin cevabı] { إِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا } “Şüphesiz inanan erkek ve kadınlara işkence edenler...” [Bürûc: 10] ayetidir. Bir diğer görüşe göre ise yeminin cevabı mahzuftur (cümlede gizlenmiştir); yani "Burçlar sahibi göğe ant olsun ki [mutlaka diriltileceksiniz]" takdirindedir. İbnü'l-Enbârî'nin tercihi de budur. Uhdûd (الْأُخْدُودُ): Büyük bir yarık,

24345. Metin

الْمُسْتَطِيلُ فِي الْأَرْضِ كَالْخَنْدَقِ، وَجَمْعُهُ أَخَادِيدُ. وَمِنْهُ الْخَدُّ لِمَجَارِي الدُّمُوعِ، وَالْمِخَدَّةُ، لِأَنَّ الْخَدَّ يُوضَعُ عَلَيْهَا. وَيُقَالُ: تَخَدَّدَ وَجْهُ الرَّجُلِ: إِذَا صَارَتْ فِيهِ أَخَادِيدُ مِنْ جِرَاحٍ. قَالَ طَرَفَةُ:

hendek gibi boylu boyunca uzanan yarıktır; çoğulu ehâdîddir (أَخَادِيدُ). Gözyaşı yollarına yanak (hadd - خَدّ) denmesi ve yanağın üzerine konulması sebebiyle yastığa mihedde (مِخَدَّةُ) denmesi de bundandır. Yaralardan dolayı yüzünde yarıklar/çizgiler oluştuğunda 'adamın yüzü yarıldı/çizgiler oluştu' anlamında 'tehaddede vechü'r-racul' (تَخَدَّدَ وَجْهُ الرَّجُلِ) denir. Tarafe şöyle demiştir:

24346. Metin

وَوَجْهٌ كَأَنَّ الشَّمْسَ حَلَّتْ رِدَاءَهَا ... عَلَيْهِ نَقِيُّ اللَّوْنِ لَمْ يَتَخَدَّدِ

Sanki güneş üzerine örtüsünü sermiş gibi [parlak], rengi dupduru, üzerinde yarıklar/çizgiler oluşmamış bir yüz.

24347. Metin

(النَّارِ ذاتِ الْوَقُودِ) النَّارِ بَدَلٌ من الْأُخْدُودِ بدل الاشتمال. والْوَقُودِ بِفَتْحِ الْوَاوِ قِرَاءَةُ الْعَامَّةِ وَهُوَ الْحَطَبُ. وَقَرَأَ قَتَادَةُ وَأَبُو رَجَاءٍ وَنَصْرُ بْنُ عَاصِمٍ (بِضَمِّ الْوَاوِ) عَلَى الْمَصْدَرِ، أَيْ ذَاتُ الِاتِّقَادِ وَالِالْتِهَابِ. وَقِيلَ: ذَاتُ الْوُقُودِ بِأَبْدَانِ النَّاسِ. وَقَرَأَ أَشْهَبُ الْعُقَيْلِيُّ وَأَبُو السَّمَّالِ الْعَدَوِيُّ وَابْنُ السَّمَيْقَعِ (النَّارُ ذَاتُ) بِالرَّفْعِ فِيهِمَا، أَيْ أَحْرَقَتْهُمُ النَّارُ ذَاتُ الْوَقُودِ. (إِذْ هُمْ عَلَيْها قُعُودٌ) أَيِ الَّذِينَ خَدَّدُوا الْأَخَادِيدَ وَقَعَدُوا عَلَيْهَا يُلْقُونَ فِيهَا الْمُؤْمِنِينَ، وَكَانُوا بِنَجْرَانَ فِي الْفَتْرَةِ بَيْنَ عِيسَى وَمُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِمَا وَسَلَّمَ. وَقَدِ اخْتَلَفَتِ الرُّوَاةُ فِي حَدِيثِهِمْ. وَالْمَعْنَى مُتَقَارِبٌ. فَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ صُهَيْبٍ: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ: كَانَ مَلِكٌ فِيمَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ، وَكَانَ لَهُ سَاحِرٌ، فَلَمَّا كَبِرَ قَالَ لِلْمَلِكِ: إِنِّي قَدْ كَبِرْتُ فَابْعَثْ إِلَيَّ غُلَامًا أُعَلِّمُهُ السِّحْرَ، فَبَعَثَ إِلَيْهِ غُلَامًا يُعَلِّمُهُ، فَكَانَ فِي طَرِيقِهِ إِذَا سَلَكَ، رَاهِبٌ، فَقَعَدَ إِلَيْهِ وَسَمِعَ كَلَامَهُ، فَأَعْجَبَهُ، فَكَانَ إِذَا أَتَى السَّاحِرَ م بِالرَّاهِبِ وَقَعَدَ إِلَيْهِ، فَإِذَا أَتَى السَّاحِرَ ضَرَبَهُ، فَشَكَا ذَلِكَ إِلَى الرَّاهِبِ، فَقَالَ: إِذَا خَشِيَتَ السَّاحِرَ فَقُلْ: حَبَسَنِي أَهْلِي. وَإِذَا خَشِيتَ أَهْلَكَ فَقُلْ: حَبَسَنِي السَّاحِرُ. فَبَيْنَمَا هُوَ كَذَلِكَ إِذْ أَتَى عَلَى دَابَّةٍ عَظِيمَةٍ قَدْ حَبَسَتِ النَّاسَ، فَقَالَ: الْيَوْمَ أَعْلَمُ السَّاحِرُ أَفْضَلُ أَمِ الرَّاهِبُ أَفْضَلُ؟ فَأَخَذَ حَجَرًا فَقَالَ: اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ أَمْرُ الرَّاهِبِ أَحَبَّ إِلَيْكَ مِنْ أَمْرِ السَّاحِرِ فَاقْتُلْ هَذِهِ الدَّابَّةَ، حَتَّى يَمْضِيَ النَّاسُ، فَرَمَاهَا فَقَتَلَهَا وَمَضَى النَّاسُ. فَأَتَى الرَّاهِبَ فَأَخْبَرَهُ فَقَالَ لَهُ الرَّاهِبُ: أَيْ بُنَيَّ، أَنْتَ الْيَوْمَ أَفْضَلُ مِنِّي، قَدْ بَلَغَ مِنْ أَمْرِكَ مَا أَرَى، وَإِنَّكَ سَتُبْتَلَى، فَإِنِ ابْتُلِيتَ فَلَا تَدُلَّ عَلَيَّ. وَكَانَ الْغُلَامُ يُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ، وَيُدَاوِي النَّاسَ مِنْ سَائِرِ الْأَدْوَاءِ. فَسَمِعَ جَلِيسٌ لِلْمَلِكِ كَانَ قَدْ عَمِيَ، فَأَتَاهُ بِهَدَايَا كَثِيرَةٍ فَقَالَ: مَا هَا هُنَا لَكَ أَجْمَعُ إِنْ أَنْتَ شَفَيْتَنِي. فَقَالَ: إِنِّي لَا أَشْفِي أَحَدًا، إِنَّمَا

{ النَّارِ ذاتِ الْوَقُودِ } “O tutuşturulmuş ateş(in sahipleri)” buyruğunda { النَّارِ } kelimesi { الْأُخْدُودِ } kelimesinden iştimal bedelidir. Genel kıraatte vâv harfinin fethasıyla { الْوَقُودِ } şeklinde okunmuştur ki bu odun demektir. Katâde, Ebû Recâ ve Nasr b. Âsım ise masdar olarak vâv harfinin dammesiyle okumuşlardır; yani tutuşma ve alevlenme sahibi [ateş] demektir. İnsan bedenleriyle tutuşan [ateş] anlamına geldiği de söylenmiştir. Eşheb el-Ukaylî, Ebû's-Semmâl el-Adevî ve İbnü's-Semeyka' ise her iki kelimeyi de ref ile (النَّارُ ذَاتُ) şeklinde okumuşlardır; yani ‘onları o tutuşturulmuş ateş yakmıştır’ demektir. { إِذْ هُمْ عَلَيْها قُعُودٌ } “Hani onlar onun başında oturmuşlardı” yani o hendekleri kazıp, müminleri içine atmak üzere başında oturan kimseler demektir. Bunlar Îsâ ile Muhammed -ikisine de Allah salât ve selâm eylesin- arasındaki fetret döneminde Necran'da idiler. Râviler onların kıssası hakkında farklı rivayetlerde bulunmuşlardır; fakat anlam birbirine yakındır. Nitekim Sahîh-i Müslim'de Suheyb'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Sizden öncekiler arasında bir kral vardı ve onun bir sihirbazı bulunuyordu. Sihirbaz yaşlanınca krala: ‘Ben artık yaşlandım, bana sihir öğreteceğim bir delikanlı gönder’ dedi. O da kendisine sihir öğretmesi için bir delikanlı gönderdi. Delikanlının gidip geldiği yol üzerinde bir rahip vardı. Delikanlı rahibin yanına oturup sözlerini dinledi ve bu onun hoşuna gitti. Artık sihirbaza giderken rahibe uğrar ve yanında otururdu; sihirbaza vardığında ise sihirbaz onu döverdi. Delikanlı bu durumu rahibe şikâyet etti. Rahip de: ‘Sihirbazdan korktuğunda ‘Ailem beni alıkoydu’ de; ailenden korktuğunda ise ‘Sihirbaz beni alıkoydu’ de’ dedi. Delikanlı bu minval üzereyken, insanların yolunu kesen devasa bir canavara rastladı. Kendi kendine: ‘Sihirbazın mı yoksa rahibin mi daha üstün olduğunu bugün anlayacağım’ dedi. Bir taş alıp: ‘Allahım! Eğer rahibin işi sana sihirbazın işinden daha sevimli ise, insanların geçip gitmesi için şu canavarı öldür’ dedi ve taşı atıp onu öldürdü, insanlar da geçip gitti. Delikanlı rahibe gelip durumu haber verince rahip ona: ‘Ey oğulcağızım! Sen bugün benden daha üstünsün; gördüğüm kadarıyla merteben bu dereceye ulaştı. Muhakkak ki sen imtihana çekileceksin; şayet imtihana çekilirsen beni ele verme’ dedi. Delikanlı anadan doğma körleri ve alacalıları iyileştiriyor, insanları diğer tüm hastalıklardan tedavi ediyordu. Kralın kör olmuş bir nedimi bunu işitip delikanlıya pek çok hediye ile geldi ve: ‘Eğer beni iyileştirirsen şuradaki her şey senindir’ dedi. Delikanlı: ‘Ben hiç kimseyi iyileştiremem; ancak

24348. Metin

يَشْفِي اللَّهُ، فَإِنْ أَنْتَ آمَنْتَ بِاللَّهِ دَعَوْتُ اللَّهَ فَشَفَاكَ؟ فَآمَنَ بِاللَّهِ فَشَفَاهُ اللَّهُ. فَأَتَى الْمَلِكَ فَجَلَسَ إِلَيْهِ كَمَا كَانَ يَجْلِسُ، فَقَالَ لَهُ الْمَلِكُ: مَنْ رَدَّ عَلَيْكَ بَصَرَكَ؟ قَالَ رَبِّي. قَالَ: وَلَكَ رَبٌّ غَيْرِي؟ قَالَ: رَبِّي وَرَبُّكَ اللَّهُ. فَأَخَذَهُ فَلَمْ يَزَلْ يُعَذِّبُهُ حَتَّى دل على الغلام، فجئ بِالْغُلَامِ فَقَالَ لَهُ الْمَلِكُ: أَيْ بُنَيَّ! أَقَدْ بَلَغَ مِنْ سِحْرِكَ مَا تُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ، وَتَفْعَلُ وَتَفْعَلُ؟! قَالَ: أَنَا لَا أَشْفِي أَحَدًا، إِنَّمَا يَشْفِي اللَّهُ. فَأَخَذَهُ فَلَمْ يَزَلْ يُعَذِّبُهُ حتى دل على الراهب، فجئ بِالرَّاهِبِ، فَقِيلَ لَهُ: ارْجِعْ عَنْ دِينِكَ. فَأَبَى فَدَعَا بِالْمِنْشَارِ، فَوَضَعَ الْمِنْشَارَ فِي مَفْرِقِ رَأْسِهِ فشقه حتى وقع شقاه. ثم جئ بِجَلِيسِ الْمَلِكِ فَقِيلَ لَهُ: ارْجِعْ عَنْ دِينِكَ، فَأَبَى فَوَضَعَ الْمِنْشَارَ فِي مَفْرِقِ رَأْسِهِ، فَشَقَّهُ به حتى وقع شقاه. ثم جئ بِالْغُلَامِ فَقِيلَ لَهُ: ارْجِعْ عَنْ دِينِكَ، فَأَبَى فَدَفَعَهُ إِلَى نَفَرٍ مِنْ أَصْحَابِهِ فَقَالَ: اذْهَبُوا بِهِ إِلَى جَبَلِ كَذَا وَكَذَا، فَاصْعَدُوا بِهِ الْجَبَلَ، فَإِذَا بَلَغْتُمْ ذُرْوَتَهُ فَإِنْ رَجَعَ عَنْ دِينِهِ وَإِلَّا فَاطْرَحُوهُ، فَذَهَبُوا بِهِ فَصَعِدُوا بِهِ الْجَبَلَ فَقَالَ: اللَّهُمَّ اكْفِنِيهِمْ بِمَا شِئْتَ، فَرَجَفَ بِهِمُ الْجَبَلُ، فَسَقَطُوا. وَجَاءَ يَمْشِي إِلَى الْمَلِكِ، فَقَالَ لَهُ الْمَلِكُ: مَا فَعَلَ أَصْحَابُكَ؟ قَالَ: كَفَانِيهِمُ اللَّهُ. فَدَفَعَهُ إِلَى نَفَرٍ مِنْ أَصْحَابِهِ فَقَالَ: اذْهَبُوا بِهِ فَاحْمِلُوهُ فِي قُرْقُورٍ «١»، فَتَوَسَّطُوا بِهِ الْبَحْرَ، فَإِنْ رَجَعَ عَنْ دِينِهِ وَإِلَّا فَاقْذِفُوهُ، فَذَهَبُوا بِهِ فَقَالَ: اللَّهُمَّ اكْفِنِيهِمْ بِمَا شِئْتَ، فَانْكَفَأَتْ بِهِمُ السَّفِينَةُ، فَغَرِقُوا. وَجَاءَ يَمْشِي إِلَى الْمَلِكِ، فَقَالَ لَهُ الْمَلِكُ: مَا فَعَلَ أَصْحَابُكَ؟ قَالَ: كَفَانِيهِمُ اللَّهُ. فَقَالَ لِلْمَلِكِ: إِنَّكَ لَسْتَ بِقَاتِلِي حَتَّى تَفْعَلَ مَا آمُرُكَ بِهِ. قَالَ: وَمَا هُوَ؟ قَالَ: تَجْمَعُ النَّاسَ فِي صَعِيدٍ وَاحِدٍ، وَتَصْلُبُنِي عَلَى جِذْعٍ، ثُمَّ خُذْ سَهْمًا مِنْ كِنَانَتِي، ثُمَّ ضَعِ السَّهْمَ فِي كَبِدِ الْقَوْسِ، ثُمَّ قُلْ: بِاسْمِ اللَّهِ رَبِّ الْغُلَامِ، ثُمَّ ارْمِنِي، فَإِنَّكَ إِذَا فَعَلْتَ ذَلِكَ قَتَلْتَنِي. فَجَمَعَ النَّاسَ فِي صَعِيدٍ وَاحِدٍ، وَصَلَبَهُ عَلَى جِذْعٍ، ثُمَّ أَخَذَ سَهْمًا مِنْ كِنَانَتِهِ «٢»، ثُمَّ وَضَعَ السَّهْمَ فِي كَبِدِ الْقَوْسِ ثُمَّ قَالَ: بِاسْمِ اللَّهِ رَبِّ الْغُلَامِ، ثُمَّ رَمَاهُ فَوَقَعَ السَّهْمُ فِي صُدْغِهِ، فَوَضَعَ يَدَهُ فِي صُدْغِهِ، فِي مَوْضِعِ السَّهْمِ، فَمَاتَ، فَقَالَ النَّاسُ: آمَنَّا بِرَبِّ الْغُلَامِ! آمَنَّا بِرَبِّ الْغُلَامِ! آمَنَّا برب

[Şifayı ancak] Allah verir. Eğer sen Allah'a iman edersen ben Allah'a dua ederim, O da sana şifa verir." [Adam] Allah'a iman etti ve Allah da ona şifa verdi. Sonra kralın yanına gelip önceden oturduğu gibi yanına oturdu. Kral ona: "Gözünü sana kim geri verdi?" dedi. O da: "Rabbim" dedi. Kral: "Senin benden başka bir rabbin mi var?" dedi. O da: "Benim Rabbim de senin Rabbin de Allah'tır" dedi. [Kral] onu yakalattı ve çocuğu gösterinceye kadar ona işkence etmeye devam etti. Çocuk getirildi; kral ona: "Ey oğulcuğum! Sihrin, anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştirecek, şunu şunu yapacak dereceye mi ulaştı?!" dedi. Çocuk: "Ben kimseye şifa veremem; şifayı ancak Allah verir" dedi. [Kral] onu da yakalattı ve rahibi gösterinceye kadar ona işkence etmeyi sürdürdü. Rahip getirildi ve kendisine: "Dininden dön!" denildi. O kabul etmedi; bunun üzerine testere getirilmesini istedi. Testereyi başının ortasına koyup biçti ve [başı] iki parçaya ayrılıp düştü. Sonra kralın nedimi getirildi ve ona: "Dininden dön!" denildi. O da kabul etmedi; testereyi başının ortasına koyup onunla biçti ve [başı] iki parçaya ayrılıp düştü. Sonra çocuk getirildi ve ona: "Dininden dön!" denildi. O da reddetti; bunun üzerine [kral] adamlarından bir gruba teslim edip şöyle dedi: "Bunu falan falan dağa götürün, onunla birlikte dağa tırmanın; dağın zirvesine ulaştığınızda dininden dönerse [bırakın], aksi takdirde onu aşağı atın." Onu götürüp dağa tırmandılar. [Çocuk]: "Allah'ım! Dilediğin şekilde beni onların şerrinden koru!" dedi. Bunun üzerine dağ onları sarstı ve yuvarlanıp düştüler. [Çocuk] yürüyerek kralın yanına geldi. Kral ona: "Arkadaşların ne yaptı?" dedi. O da: "Allah beni onların şerrinden korudu" dedi. [Kral] onu adamlarından bir gruba [daha] teslim edip şöyle dedi: "Bunu götürün, bir kurkûra (küçük gemiye)1 bindirin ve denizin ortasına açılın; dininden dönerse [bırakın], aksi takdirde onu [denize] atın." Onu götürdüler; [çocuk]: "Allah'ım! Dilediğin şekilde beni onların şerrinden koru!" dedi. Gemi alabora oldu ve boğuldular. [Çocuk] yürüyerek kralın yanına geldi. Kral ona: "Arkadaşların ne yaptı?" dedi. O da: "Allah beni onların şerrinden korudu" dedi. Sonra krala: "Sana emredeceğim şeyi yapmadıkça beni öldüremezsin" dedi. [Kral]: "O nedir?" diye sordu. [Çocuk]: "İnsanları düz ve geniş tek bir meydanda toplarsın, beni bir hurma kütüğüne asarsın, sonra sadakımdan2 bir ok alır, oku yayın ortasına yerleştirirsin, sonra 'Çocuğun Rabbi olan Allah'ın adıyla' deyip oku bana atarsın. Şayet bunu yaparsan beni öldürürsün" dedi. [Kral] insanları düz ve geniş tek bir meydanda topladı, çocuğu bir kütüğe astı, ardından onun sadağından bir ok aldı, oku yayın ortasına yerleştirdi, sonra: "Çocuğun Rabbi olan Allah'ın adıyla" deyip oku fırlattı. Ok [çocuğun] şakağına isabet etti; [çocuk] elini şakağına, okun isabet ettiği yere koydu ve vefat etti. Bunun üzerine insanlar: "Çocuğun Rabbine iman ettik! Çocuğun Rabbine iman ettik! Çocuğun Rabbine

24349. Metin

الْغُلَامِ! فَأُتِيَ الْمَلِكُ فَقِيلَ لَهُ: أَرَأَيْتَ مَا كُنْتَ، تَحْذَرُ؟ قَدْ وَاللَّهِ نَزَلَ بِكَ حَذَرُكَ، قَدْ آمَنَ النَّاسُ، فَأَمَرَ بِالْأُخْدُودِ فِي أَفْوَاهِ السكك، فحدت، وَأَضْرَمَ النِّيرَانَ، وَقَالَ: مَنْ لَمْ يَرْجِعْ عَنْ دِينِهِ فَأَحْمُوهُ فِيهَا- أَوْ قِيلَ لَهُ اقْتَحِمْ- فَفَعَلُوا، حَتَّى جَاءَتِ امْرَأَةٌ وَمَعَهَا صَبِيٌّ لَهَا، فَتَقَاعَسَتْ أَنْ تَقَعَ فِيهَا، فَقَالَ، لَهَا الْغُلَامُ: (يَا أُمَّهُ اصْبِرِي فَإِنَّكِ عَلَى الْحَقِّ). خَرَّجَهُ التِّرْمِذِيُّ بِمَعْنَاهُ. وَفِيهِ: (وَكَانَ عَلَى طَرِيقِ، الْغُلَامِ رَاهِبٌ فِي صَوْمَعَةٍ) قَالَ مَعْمَرٌ: أَحْسَبُ أَنَّ أَصْحَابَ الصَّوَامِعِ كَانُوا يَوْمَئِذٍ مُسْلِمِينَ. وَفِيهِ: (أَنَّ الدَّابَّةَ الَّتِي حَبَسَتِ النَّاسَ كَانَتْ أَسَدًا، وَأَنَّ الْغُلَامَ دُفِنَ- قَالَ- فَيُذْكَرُ أَنَّهُ أُخْرِجَ فِي زَمَنِ عُمَرِ بْنِ الْخَطَّابِ وَأُصْبُعُهُ عَلَى صُدْغِهِ كَمَا وَضَعَهَا حِينَ قُتِلَ (. وَقَالَ: حَدِيثٌ حَسَنٌ غَرِيبٌ. وَرَوَاهُ الضَّحَّاكُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: كَانَ مَلِكٌ بِنَجْرَانَ، وَفِي رَعِيَّتِهِ رَجُلٌ لَهُ فَتًى، فَبَعَثَهُ إِلَى سَاحِرٍ يُعَلِّمُهُ السِّحْرَ، وَكَانَ طَرِيقُ الْفَتَى عَلَى رَاهِبٍ يَقْرَأُ الْإِنْجِيلَ، فَكَانَ يُعْجِبُهُ مَا يَسْمَعُهُ مِنَ الرَّاهِبِ، فَدَخَلَ فِي دِينِ الرَّاهِبِ، فَأَقْبَلَ يَوْمًا فَإِذَا حَيَّةٌ عَظِيمَةٌ قَطَعَتْ عَلَى النَّاسِ طَرِيقَهُمْ، فَأَخَذَ حَجَرًا فَقَالَ باسم الله رب السموات وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا، فَقَتَلَهَا. وَذَكَرَ نَحْوَ مَا تَقَدَّمَ. وَأَنَّ الْمَلِكَ لَمَّا رَمَاهُ بِالسَّهْمِ وَقَتَلَهُ قَالَ أَهْلُ مَمْلَكَةِ الْمَلِكِ: لَا إِلَهَ إِلَّا إِلَهُ «١» عَبْدِ اللَّهِ بْنِ ثَامِرٍ، وَكَانَ اسْمَ الْغُلَامِ، فَغَضِبَ الْمَلِكُ، وَأَمَرَ فَخُدَّتْ أَخَادِيدُ، وَجُمِعَ فِيهَا حَطَبٌ وَنَارٌ، وَعَرَضَ أَهْلَ مَمْلَكَتِهِ عَلَيْهَا، فَمَنْ رَجَعَ عَنِ التَّوْحِيدِ تَرَكَهُ، وَمَنْ ثَبَتَ على دينه قذفه في النار. وجئ بِامْرَأَةٍ مُرْضِعٍ فَقِيلَ لَهَا ارْجِعِي عَنْ دِينِكِ وَإِلَّا قَذَفْنَاكِ وَوَلَدَكِ- قَالَ- فَأَشْفَقَتْ وَهَمَّتْ بِالرُّجُوعِ، فَقَالَ لَهَا الصَّبِيُّ الْمُرْضَعُ: يَا أُمِّي، اثْبُتِي عَلَى مَا أَنْتِ عَلَيْهِ، فَإِنَّمَا هِيَ غُمَيْضَةٌ، فَأَلْقَوْهَا وَابْنَهَا. وَرَوَى أَبُو صَالِحٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ النَّارَ ارْتَفَعَتْ مِنَ الْأُخْدُودِ فَصَارَتْ فَوْقَ الْمَلِكِ وَأَصْحَابِهِ أَرْبَعِينَ ذِرَاعًا فَأَحْرَقَتْهُمْ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: هُمْ قَوْمٌ مِنْ النَّصَارَى كَانُوا بِالْيَمَنِ قَبْلَ مَبْعَثِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ بأربعين سنة، أخذهم يوسف ابن شَرَاحِيلَ بْنِ تُبَّعٍ الْحِمْيَرِيُّ، وَكَانُوا نَيِّفًا وَثَمَانِينَ رَجُلًا، وَحَفَرَ لَهُمْ أُخْدُودًا وَأَحْرَقَهُمْ فِيهِ. حَكَاهُ الْمَاوَرْدِيُّ، وَحَكَى الثَّعْلَبِيُّ عَنْهُ أَنَّ أَصْحَابَ الْأُخْدُودِ من بني إسرائيل، أخذوا رجالا

[...çocuğun Rabbinin adıyla!]” [diyerek oku attı ve çocuk öldü]. Bunun üzerine krala gelinip: “Korktuğun şeyi gördün mü? Vallahi çekindiğin başına geldi, insanlar iman etti!” denildi. Kral sokak başlarında hendekler kazılmasını emretti. Hendekler kazıldı ve ateşler tutuşturuldu. [Kral]: “Kim dininden dönmezse onu ateşe atın -yahut ona 'Atla!' denilsin-” dedi. Onlar da bunu yaptılar. Nihayet beraberinde küçük bir çocuğu olan bir kadın geldi ve ateşe düşmekten çekindi/tereddüt etti. Bunun üzerine çocuk ona: «Ey anneciğim! Sabret, şüphesiz sen hak üzeresin!» dedi. Tirmizî bunu mana olarak rivayet etmiştir. Bu rivayette: «Çocuğun yolu üzerinde bir manastırda bir rahip vardı» [ifadesi de yer alır]. Ma'mer: “Manastır ehlinin o günlerde müslüman kimseler olduğunu sanıyorum” demiştir. Yine bu rivayette: «İnsanları alıkoyan canavarın bir aslan olduğu ve çocuğun defnedildiği -[ravî] dedi ki- Ömer b. el-Hattâb döneminde [kabri] açıldığında parmağının tıpkı öldürüldüğü andaki gibi şakağının üzerinde olduğunun zikredildiği» [nakledilmektedir]. [Tirmizî]: “Bu hasen garîb bir hadistir” demiştir. Dahhâk bunu İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmiştir: Necran'da bir kral vardı. Tebasından bir adamın bir delikanlısı (oğlu) vardı. Onu kendisine sihir öğretmesi için bir büyücüye gönderdi. Delikanlının yolu İncil okuyan bir rahibe uğruyordu. Rahipten duydukları hoşuna gidiyordu, böylece rahibin dinine girdi. Bir gün gelirken insanların yolunu kesmiş büyük bir yılan gördü. Bir taş alıp: “Göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbi olan Allah'ın adıyla” dedi ve onu öldürdü. [Ravî] daha önce geçen [kıssanın] benzerini zikretti. Kral ona oku atıp onu öldürünce, kralın ülkesinin halkı: “Abdullah b. Sâmir'in -ki çocuğun adı buydu- ilahından başka ilah yoktur1” dediler. Kral öfkelendi ve hendeklerin kazılmasını, içlerinde odun ve ateş toplanmasını emretti. Sonra halkını bunun önüne çıkardı; tevhidden döneni bıraktı, dininde sebat edeni ise ateşe attı. Emzikli [bebeği olan] bir kadın getirildi ve ona: “Dininden dön, yoksa seni ve çocuğunu [ateşe] atarız” denildi. [Ravî] dedi ki: Kadın endişelendi ve [dininden] dönmeye yeltendi. Bunun üzerine emzikteki çocuk ona: “Ey anneciğim! Bulunduğun hal üzere sebat et; zira bu ancak göz açıp kapayıncaya kadardır” dedi. Bunun üzerine kadını ve oğlunu [ateşe] attılar. Ebû Sâlih'in İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre ateş hendekten kırk arşın yükselerek kralın ve adamlarının üzerine çıktı ve onları yaktı. Dahhâk şöyle demiştir: Onlar, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in peygamber olarak gönderilmesinden kırk yıl önce Yemen'de bulunan Hristiyan bir topluluktu. Yûsuf b. Şürâhîl b. Tübba' el-Hımyerî onları yakalamıştı; seksen küsur adamdılar. Onlar için bir hendek kazıp onları içinde yaktı. Bunu el-Mâverdî nakletmiştir. es-Sa'lebî ise ondan Uhdûd ashabının İsrâiloğullarından olduğunu, erkekleri

24350. Metin

وَنِسَاءً، فَخَدُّوا لَهُمُ الْأَخَادِيدَ، ثُمَّ أَوْقَدُوا فِيهَا النَّارَ، ثُمَّ أُقِيمَ الْمُؤْمِنُونَ عَلَيْهَا. وَقِيلَ لَهُمْ: تَكْفُرُونَ أَوْ تُقْذَفُونَ فِي النَّارِ؟ وَيَزْعُمُونَ أَنَّهُ دانيال وأصحابه، وقاله عَطِيَّةُ الْعَوْفِيُّ. وَرُوِيَ نَحْوُ هَذَا عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. وَقَالَ عَلِيٌّ ﵁: إِنَّ مَلِكًا سَكِرَ فَوَقَعَ عَلَى أُخْتِهِ، فَأَرَادَ أَنْ يَجْعَلَ ذَلِكَ شَرْعًا فِي رَعِيَّتِهِ فَلَمْ يَقْبَلُوا، فَأَشَارَتْ إِلَيْهِ أَنْ يَخْطُبَ بِأَنَّ اللَّهَ- ﷿ أَحَلَّ نِكَاحَ الْأَخَوَاتِ، فَلَمْ يُسْمَعْ مِنْهُ. فَأَشَارَتْ إِلَيْهِ أَنْ يَخُدَّ لَهُمُ الْأُخْدُودَ، وَيُلْقِيَ فِيهِ كُلَّ مَنْ عَصَاهُ. فَفَعَلَ. قَالَ: وَبَقَايَاهُمْ يَنْكِحُونَ الْأَخَوَاتِ وَهُمْ الْمَجُوسُ، وَكَانُوا أَهْلَ كِتَابٍ. وَرُوِيَ عَنْ عَلِيٍّ أَيْضًا أَنَّ أَصْحَابَ الْأُخْدُودِ كَانَ سَبَبُهُمْ أَنَّ نَبِيًّا بَعَثَهُ اللَّهُ تَعَالَى إِلَى الْحَبَشَةِ، فَاتَّبَعَهُ نَاسٌ، فَخَدَّ لَهُمْ قَوْمُهُمْ أخدودا، فمن اتبع النبي رمي فيها، فجئ بِامْرَأَةٍ لَهَا بُنَيٌّ رَضِيعٌ فَجَزِعَتْ، فَقَالَ لَهَا: يَا أُمَّاهُ، امْضِي وَلَا تَجْزَعِي. وَقَالَ أَيُّوبُ عَنْ عِكْرِمَةَ قَالَ: قُتِلَ أَصْحابُ الْأُخْدُودِ قَالَ: كَانُوا مِنْ قَوْمِكَ مِنْ السِّجِسْتَانِ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: هُمْ نَصَارَى نَجْرَانَ، أَخَذُوا بِهَا قَوْمًا مُؤْمِنِينَ، فَخَدُّوا لَهُمْ سَبْعَةَ أَخَادِيدَ، طُولُ كُلِّ أُخْدُودٍ أَرْبَعُونَ ذِرَاعًا، وَعَرْضُهُ اثْنَا عَشَرَ ذِرَاعًا. ثُمَّ طُرِحَ فِيهِ النِّفْطُ»

ve kadınları yakalayıp onlar için hendekler kazdıklarını, sonra içinde ateş yaktıklarını, ardından müminleri bunun başına diktiklerini nakletmiştir. Onlara: ‘İnkâr mı edersiniz, yoksa ateşe mi atılırsınız?’ deniliyordu. Onların Dânyâl ve arkadaşları olduğu iddia edilir; bunu Atıyye el-Avfî söylemiştir. İbn Abbâs'tan da buna benzer bir rivayet nakledilmiştir. Ali radıyallâhu anh ise şöyle demiştir: Bir kral sarhoş olup kız kardeşine tecavüz etti/birlikte oldu; sonra bunu tebaası arasında meşru kılmak istedi, ancak onlar bunu kabul etmediler. Kız kardeşi ona, Allah azze ve celle'nin kız kardeşlerle evlenmeyi helal kıldığına dair bir hutbe irad etmesini tavsiye etti, fakat halk onu dinlemedi. Bunun üzerine kız kardeşi ona, halk için hendek kazmasını ve kendisine isyan eden herkesi içine atmasını tavsiye etti. Kral da bunu yaptı. Ali: ‘Onların kalıntıları kız kardeşlerle evlenmektedir ki onlar Mecûsîlerdir ve daha önce Ehl-i kitap idiler’ dedi. Yine Ali'den rivayet edildiğine göre Uhdûd ashabının sebebi şudur: Yüce Allah Habeşistan'a bir peygamber gönderdi, birtakım insanlar ona tabi oldu. Kavimleri onlar için bir hendek kazdı; peygambere kim uyduysa içine atıldı. Kucağında süt emen bir çocuğu olan bir kadın getirildi; kadın feryat edip tereddüt edince çocuk ona: ‘Ey anneciğim, yürü ve feryat etme!’ dedi. Eyyûb, İkrime'den { قُتِلَ أَصْحابُ الْأُخْدُودِ } hakkında şöyle dediğini nakletmiştir: ‘Onlar senin kavminden, Sicistan ahalisindendi.’ el-Kelbî ise şöyle demiştir: Onlar Necran Hristiyanlarıdır; oradaki mümin bir topluluğu yakalayıp onlar için her birinin uzunluğu kırk arşın, genişliği on iki arşın olan yedi hendek kazdılar. Sonra içine neft

24351. Metin

وَالْحَطَبُ، ثُمَّ عَرَضُوهُمْ عَلَيْهَا، فَمَنْ أَبَى قَذَفُوهُ فِيهَا. وَقِيلَ: قَوْمٌ مِنْ النَّصَارَى كَانُوا بِالْقُسْطَنْطِينِيَّةِ زَمَانَ قُسْطَنْطِينَ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: أَصْحَابُ الْأُخْدُودِ ثَلَاثَةٌ، وَاحِدٌ بِنَجْرَانَ، وَالْآخَرُ بِالشَّامِ، وَالْآخَرُ بِفَارِسَ. أَمَّا الَّذِي بِالشَّامِّ فَأَنْطَنْيَانُوسُ الرُّومِيُّ، وَأَمَّا الَّذِي بِفَارِسَ فَبُخْتُنَصَّرُ، وَالَّذِي بِأَرْضِ الْعَرَبِ يُوسُفُ بْنُ ذِي نُوَاسٍ. فَلَمْ يُنْزِلِ اللَّهُ فِي الَّذِي بِفَارِسَ وَالشَّامِ قُرْآنًا، وَأَنْزَلَ قُرْآنًا فِي الَّذِي كَانَ بِنَجْرَانَ. وَذَلِكَ أَنَّ رَجُلَيْنِ مُسْلِمَيْنِ كَانَ أَحَدُهُمَا بِتِهَامَةَ، وَالْآخَرُ بِنَجْرَانَ، أَجَّرَ أَحَدُهُمَا نَفْسَهُ، فَجَعَلَ يَعْمَلُ وَيَقْرَأُ الْإِنْجِيلَ، فَرَأَتِ ابْنَةُ الْمُسْتَأْجِرِ النُّورَ فِي قِرَاءَةِ الْإِنْجِيلِ، فَأَخْبَرَتْ أَبَاهَا فَأَسْلَمَ. وَبَلَغُوا سَبْعَةً وَثَمَانِينَ بَيْنَ رَجُلٍ وَامْرَأَةٍ، بَعْدَ مَا رُفِعَ عِيسَى، فَخَدَّ لَهُمْ يُوسُفُ بْنُ ذِي نُوَاسِ بْنِ تُبَّعٍ الْحِمْيَرِيُّ أُخْدُودًا، وَأَوْقَدَ فِيهِ النَّارَ، وَعَرَضَهُمْ عَلَى الْكُفْرِ، فَمَنْ أَبَى أَنْ يَكْفُرَ قَذَفَهُ فِي النَّارِ، وَقَالَ: مَنْ رَجَعَ عَنْ دِينِ عِيسَى لَمْ يُقْذَفْ. وَإِنَّ امْرَأَةً مَعَهَا وَلَدُهَا صَغِيرٌ لَمْ يَتَكَلَّمْ، فَرَجَعَتْ، فَقَالَ لَهَا ابْنُهَا: يَا أُمَّاهُ، إني أرى أمامك

ve odunlar1 [atıldı]. Sonra onları ateşe arz ettiler; kim [dininden dönmeyi] reddettiyse onu içine attılar. Şöyle de denilmiştir: [Bunlar], Konstantîn zamanında Konstantinopolis'te (İstanbul) bulunan Hristiyanlardan bir topluluktu. Mukâtil şöyle demiştir: Ashâb-ı Uhdûd üç gruptur: Biri Necran'da, diğeri Şam'da, diğeri ise Fars'tadır. Şam'daki Antuniyânûs er-Rûmî, Fars'taki Buhtunnasr (Nebukadnezar), Arap diyarındaki ise Yûsuf b. Zû Nüvâs'tır. Allah, Fars ve Şam'dakiler hakkında Kur'an indirmemiş, Necran'da olan hakkında Kur'an indirmiştir. Bu da şöyledir: Biri Tihâme'de, diğeri Necran'da Müslüman iki adam vardı. Bunlardan biri kendini ücretle kiraya verdi; hem çalışıyor hem de İncil okuyordu. Kendisini kiralayan adamın kızı, İncil okunurken nur gördü ve [bunu] babasına haber verdi, [babası da] Müslüman oldu. Îsâ [göğe] kaldırıldıktan sonra kadın ve erkekten [oluşan bu Müslümanların sayısı] seksen yediye ulaştı. Bunun üzerine Yûsuf b. Zî Nüvâs b. Tübba‘ el-Himyerî onlar için bir hendek kazdı, içinde ateş yaktı ve onları inkâra zorladı. Kim inkâr etmeyi reddettiyse onu ateşe attı ve: 'Kim Îsâ'nın dininden dönerse [ateşe] atılmaz' dedi. Beraberinde henüz konuşamayan küçük çocuğu olan bir kadın [ateşin başına gelince] geri adım attı. Bunun üzerine oğlu ona: 'Ey anneciğim! Şüphesiz ben senin önünde

24352. Metin

نَارًا لَا تُطْفَأُ، فَقَذَفَا جَمِيعًا أَنْفُسَهُمَا فِي النَّارِ، فَجَعَلَهَا اللَّهُ وَابْنَهَا فِي الْجَنَّةِ. فَقُذِفَ فِي يَوْمٍ وَاحِدٍ سَبْعَةٌ وَسَبْعُونَ إِنْسَانًا. وَقَالَ ابْنُ إِسْحَاقَ عَنْ وَهْبِ بْنِ مُنَبِّهٍ: كَانَ رَجُلٌ مِنْ بَقَايَا أَهْلِ دِينِ عِيسَى بْنِ مَرْيَمَ ﵇، يُقَالُ لَهُ قِيمْيُونُ «١»، وَكَانَ رَجُلًا صَالِحًا مُجْتَهِدًا زَاهِدًا فِي الدُّنْيَا مُجَابَ الدَّعْوَةِ، وَكَانَ سَائِحًا فِي الْقُرَى، لَا يُعْرَفُ بَقَرِيَّةٍ إِلَّا مَضَى عَنْهَا، وَكَانَ بَنَّاءً يَعْمَلُ الطِّينَ. قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ الْقُرَظِيُّ، وَكَانَ أَهْلُ نَجْرَانَ أَهْلَ شِرْكٍ يَعْبُدُونَ الْأَصْنَامَ، وَكَانَ فِي قَرْيَةٍ مِنْ قُرَاهَا قَرِيبًا مِنْ نَجْرَانَ سَاحِرٌ يُعَلِّمُ غِلْمَانَ أَهْلِ نَجْرَانَ السِّحْرَ، فَلَمَّا نَزَلَ بِهَا قِيمْيُونُ، بَنَى بِهَا خَيْمَةً بَيْنَ نَجْرَانَ وَبَيْنَ تِلْكَ الْقَرْيَةِ الَّتِي بِهَا السَّاحِرُ، فَجَعَلَ أَهْلُ نَجْرَانَ يَبْعَثُونَ غِلْمَانَهُمْ إِلَى ذَلِكَ السَّاحِرِ يُعَلِّمُهُمُ السِّحْرَ، فَبَعَثَ إِلَيْهِ الثَّامِرَ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ الثَّامِرِ، فَكَانَ مَعَ غِلْمَانِ أَهْلِ نَجْرَانَ، وَكَانَ عَبْدُ اللَّهِ إِذَا مَرَّ بِصَاحِبِ الْخَيْمَةِ أَعْجَبَهُ مَا يَرَى مِنْ أَمْرِ صَلَاتِهِ وَعِبَادَتِهِ، فَجَعَلَ يَجْلِسُ إِلَيْهِ وَيَسْمَعُ مِنْهُ، حَتَّى أَسْلَمَ، فَوَحَّدَ اللَّهَ وَعَبَدَهُ، وَجَعَلَ يَسْأَلُهُ عَنِ اسْمِ اللَّهِ الْأَعْظَمِ، وَكَانَ الرَّاهِبُ يَعْلَمُهُ، فَكَتَمَهُ إياه وقال: يا ابن أَخِي، إِنَّكَ لَنْ تَحْمِلَهُ، أَخْشَى ضَعْفَكَ عَنْهُ، وَكَانَ أَبُو الثَّامِرِ لَا يَظُنُّ إِلَّا أَنَّ ابْنَهُ يَخْتَلِفُ إِلَى السَّاحِرِ كَمَا يَخْتَلِفُ الْغِلْمَانُ. فَلَمَّا رَأَى عَبْدُ اللَّهِ أَنَّ الرَّاهِبَ قَدْ بَخِلَ عَلَيْهِ بِتَعْلِيمِ اسْمِ اللَّهِ الْأَعْظَمِ، عَمَدَ إِلَى قِدَاحٍ «٢» فَجَمَعَهَا، ثُمَّ لَمْ يُبْقِ لِلَّهِ تَعَالَى اسْمًا يَعْلَمُهُ إِلَّا كَتَبَهُ فِي قِدْحٍ، لِكُلِّ اسْمٍ قِدْحٌ، حَتَّى إِذَا أَحْصَاهَا أَوْقَدَ لَهَا نَارًا، ثُمَّ جَعَلَ يَقْذِفُهَا فِيهَا قِدْحًا قِدْحًا، حَتَّى إِذَا مَرَّ بِالِاسْمِ الْأَعْظَمِ قَذَفَ فِيهَا بِقِدْحِهِ، فَوَثَبَ الْقِدْحُ حَتَّى خَرَجَ مِنْهَا لم يضره شي، فَأَخَذَهُ ثُمَّ قَامَ إِلَى صَاحِبِهِ، فَأَخْبَرَهُ أَنَّهُ قد عَلِمَ اسْمَ اللَّهِ الْأَعْظَمِ الَّذِي كَتَمَهُ إِيَّاهُ، فَقَالَ: وَمَا هُوَ؟ قَالَ: كَذَا وَكَذَا. قَالَ: وَكَيْفَ عَلِمْتَهُ؟ فَأَخْبَرَهُ بِمَا صَنَعَ. فَقَالَ لَهُ: يا ابن أَخِي، قَدْ أَصَبْتَهُ، فَأَمْسِكْ عَلَى نَفْسِكَ، وَمَا أَظُنُّ أَنْ تَفْعَلَ. فَجَعَلَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الثَّامِرِ إِذَا دَخَلَ نَجْرَانَ لَمْ يَلْقَ أَحَدًا بِهِ ضُرٌّ إِلَّا قَالَ: يَا عَبْدَ اللَّهِ، أَتُوَحِّدُ اللَّهَ وَتَدْخُلُ فِي دِينِي، فَأَدْعُوَ اللَّهَ لَكَ فَيُعَافِيكَ مِمَّا أَنْتَ فِيهِ مِنَ الْبَلَاءِ؟ فيقول: نعم، فيوحد الله ويسلم، فيدعوا اللَّهَ لَهُ فَيَشْفَى، حَتَّى لَمْ يَبْقَ أَحَدٌ بِنَجْرَانَ بِهِ ضُرٌّ إِلَّا أَتَاهُ فَاتَّبَعَهُ عَلَى دِينِهِ وَدَعَا لَهُ فَعُوفِيَ، حَتَّى رُفِعَ شَأْنُهُ إلى ملكهم، فدعاه فقال له:

...sönmeyen bir ateş [yaktırdı]. Bunun üzerine ikisi birden kendilerini ateşe attılar. Allah da o kadını ve oğlunu cennete koydu. Bir günde yetmiş yedi insan [ateşe] atıldı. İbn İshâk, Vehb b. Münebbih'ten nakletti: Îsâ b. Meryem aleyhisselâm'ın dinine bağlı olanların bakiyesinden Kîmyûn1 adında bir adam vardı. Bu zat sâlih, ibadete düşkün, dünyadan yüz çevirmiş (zâhid) ve duası kabul olunan bir kimseydi. Köy köy dolaşır, bir köyde tanındı mı hemen oradan ayrılırdı. Duvar ustası olup çamurla/harçla çalışırdı. Muhammed b. Ka‘b el-Kurazî şöyle dedi: Necran halkı putlara tapan şirk ehli bir topluluktu. Necran yakınlarındaki köylerinden birinde, Necran halkının çocuklarına sihir öğreten bir sihirbaz vardı. Kîmyûn oraya vardığında, Necran ile sihirbazın bulunduğu o köy arasında bir çadır kurdu. Necran halkı çocuklarını kendilerine sihir öğretmesi için o sihirbaza gönderirlerdi. Sâmir de oğlu Abdullah b. Sâmir'i ona gönderdi; Abdullah da Necran halkının çocuklarıyla birlikte [gidip gelmeye] başladı. Abdullah, çadır sahibinin yanından geçerken onun namaz ve ibadetine dair gördüğü haller hoşuna gitti. Bunun üzerine onun yanına oturup onu dinlemeye başladı; nihayet Müslüman oldu, Allah'ı birleyip O'na ibadet etti. Ona İsm-i Âzam'ı (Allah'ın en yüce ismini) sormaya başladı. Rahip onu biliyordu, fakat bunu ondan gizledi ve: ‘Ey kardeşimin oğlu! Sen onu taşımaya takat getiremezsin, buna karşı güç yetirememenden korkarım’ dedi. Sâmir'in babası ise [oğlunun] diğer çocukların gittiği gibi sihirbaza gidip geldiğini sanıyordu. Abdullah, rahibin İsm-i Âzam'ı kendisine öğretmekte cimrilik ettiğini (sakındığını) görünce oklara (kıdâh)2 yönelip onları topladı. Sonra Allah Teâlâ'nın bildiği hiçbir ismini bırakmaksızın her ismi bir oka yazdı; her bir isim için bir ok [tahsis etti]. Nihayet onları sayıp tamamlayınca onlar için bir ateş yaktı; sonra okları teker teker ateşe atmaya başladı. Nihayet İsm-i Âzam'ın yazılı olduğu oka gelip onu ateşe attığında, ok sıçrayıp hiçbir zarar görmeden ateşten dışarı çıktı. Onu aldı, ardından arkadaşının (rahibin) yanına gitti ve kendisinden gizlediği İsm-i Âzam'ı öğrendiğini haber verdi. Rahip: ‘O nedir?’ dedi. [Abdullah]: ‘Şudur şudur’ dedi. Rahip: ‘Peki onu nasıl bildin?’ diye sordu. O da yaptığını haber verdi. Bunun üzerine rahip ona: ‘Ey kardeşimin oğlu! İsabet ettin, artık bunu gizli tut; fakat [bunu] yapacağını (gizleyebileceğini) sanmıyorum’ dedi. Bundan sonra Abdullah b. Sâmir Necran'a girdiğinde bir hastalığı/sıkıntısı olan kime rastlasa ona: ‘Ey Allah'ın kulu! Allah'ı birleyip benim dinime girer misin? Böyle yaparsan ben de senin için Allah'a dua ederim, O da seni içinde bulunduğun bu beladan kurtarır’ derdi. O kişi: ‘Evet’ der, Allah'ı birler ve Müslüman olurdu; o da ona dua eder ve o kişi şifa bulurdu. Öyle ki Necran'da hastalığı/sıkıntısı olup da ona gelmeyen, dinine tâbi olmayan ve onun duasıyla şifa bulmayan kimse kalmadı. Nihayet bu durum krallarına intikal ettirildi. Kral onu huzuruna çağırıp şöyle dedi:

24353. Metin

أَفْسَدْتَ عَلَيَّ أَهْلَ قَرْيَتِي، وَخَالَفْتَ دِينِي وَدِينَ آبَائِي، فَلْأُمَثِّلَنَّ بِكَ. قَالَ: لَا تَقْدِرُ عَلَى ذَلِكَ، فَجَعَلَ يُرْسِلُ بِهِ إِلَى الْجَبَلِ الطَّوِيلِ، فَيُطْرَحُ عَنْ رَأْسِهِ، فَيَقَعُ عَلَى الْأَرْضِ لَيْسَ بِهِ بَأْسٌ. وَجَعَلَ يَبْعَثُ بِهِ إِلَى مِيَاهِ نجران، بحار لا يلقى فيها شي إِلَّا هَلَكَ، فَيُلْقَى فِيهَا فَيَخْرُجُ لَيْسَ بِهِ بَأْسٌ، فَلَمَّا غَلَبَهُ قَالَ لَهُ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الثَّامِرِ: وَاللَّهِ لَا تَقْدِرُ عَلَى قَتْلِي حَتَّى تُوَحِّدَ اللَّهَ وَتُؤْمِنَ بِمَا آمَنْتُ بِهِ، فَإِنَّكَ إِنْ فَعَلْتَ ذَلِكَ سُلِّطْتَ عَلَيَّ وَقَتَلْتَنِي. فَوَحَّدَ اللَّهَ ذَلِكَ الْمَلِكُ وَشَهِدَ شَهَادَتَهُ، ثُمَّ ضَرَبَهُ بِعَصًا فَشَجَّهُ شَجَّةً صَغِيرَةً لَيْسَتْ بِكَبِيرَةٍ، فقتله، وهلك الملك مكانه، واجتمع أهب نَجْرَانَ عَلَى دِينِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الثَّامِرِ، وكان على ما جاء به عيسى بن مَرْيَمَ مِنَ الْإِنْجِيلِ وَحُكْمِهِ. ثُمَّ أَصَابَهُمْ مَا أَصَابَ أَهْلَ دِينِهِمْ مِنَ الْأَحْدَاثِ، فَمِنْ ذَلِكَ كَانَ أَصْلُ النَّصْرَانِيَّةِ بِنَجْرَانَ. فَسَارَ إِلَيْهِمْ ذُو نُوَاسٍ الْيَهُودِيُّ بِجُنُودِهِ مِنْ حِمْيَرَ، فَدَعَاهُمْ إِلَى الْيَهُودِيَّةِ، وَخَيَّرَهُمْ بَيْنَ ذَلِكَ أَوِ الْقَتْلِ، فَاخْتَارُوا الْقَتْلَ، فَخَدَّ لَهُمُ الْأُخْدُودَ، فَحَرَّقَ بِالنَّارِ وَقَتَّلَ بِالسَّيْفِ، وَمَثَّلَ بِهِمْ حَتَّى قَتَلَ مِنْهُمْ عِشْرِينَ أَلْفًا. وَقَالَ وَهْبُ بْنُ مُنَبِّهٍ: اثْنَيْ عَشَرَ أَلْفًا. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: كَانَ أَصْحَابُ الْأُخْدُودِ سَبْعِينَ «١» أَلْفًا. قَالَ وَهْبٌ: ثُمَّ لَمَّا غَلَبَ أَرِيَاطُ عَلَى الْيَمَنِ خَرَجَ ذُو نُوَاسٍ هَارِبًا، فَاقْتَحَمَ الْبَحْرَ بِفَرَسِهِ فَغَرِقَ. قَالَ ابْنُ إِسْحَاقَ: وَذُو نُوَاسٍ هَذَا اسْمُهُ زُرْعَةُ بْنُ تُبَّانَ «٢» أَسْعَدَ الْحِمْيَرِيُّ، وَكَانَ أَيْضًا يُسَمَّى يُوسُفَ، وَكَانَ لَهُ غَدَائِرُ مِنْ شَعْرٍ تَنُوسُ، أَيْ تَضْطَرِبُ، فَسُمِّيَ ذَا نُوَاسِ، وَكَانَ فَعَلَ هَذَا بِأَهْلِ نَجْرَانَ، فَأَفْلَتَ مِنْهُمْ رَجُلٌ اسْمُهُ دَوْسٌ ذُو ثَعْلَبَانِ، فَسَاقَ الْحَبَشَةَ لِيَنْتَصِرَ بِهِمْ، فَمَلَكُوا الْيَمَنَ وَهَلَكَ ذُو نُوَاسٍ فِي الْبَحْرِ، أَلْقَى نَفْسَهُ فِيهِ، وَفِيهِ يَقُولُ عَمْرُو بْنُ مَعْدِي كَرِبٍ:

‘Sen memleketimin halkını bana karşı ifsad ettin, benim dinime ve atalarımın dinine muhalefet ettin. Sana öyle bir işkence edeceğim ki!’ dedi. Delikanlı: ‘Buna gücün yetmez’ dedi. Kral onu yüksek bir dağa gönderiyor, dağın tepesinden attırıyor, fakat delikanlı yere düşüyor ve ona hiçbir şey olmuyordu. Onu Necran sularına, içine atılan her şeyin helak olduğu denizlere gönderiyor, içine atılıyor fakat hiçbir şey olmadan çıkıyordu. Kral onu alt edemeyince Abdullah b. es-Sâmir ona şöyle dedi: ‘Vallahi Allah'ı birleyip benim iman ettiğime iman etmedikçe beni öldürmeye gücün yetmez. Şayet bunu yaparsan bana musallat kılınır ve beni öldürürsün.’ Bunun üzerine o kral Allah'ı birledi ve delikanlının getirdiği şehadeti ikrar etti. Sonra ona bir sopayla vurup başında küçük, büyük olmayan bir yara açtı ve onu öldürdü. Kral da oracıkta helak oldu. Necran halkı Abdullah b. es-Sâmir'in dini üzere toplandılar; bu din de Meryem oğlu Îsâ'nın İncil'den getirdiği hükümler üzereydi. Sonra onların din ehline gelen bidat ve hadiseler bunların da başına geldi; işte Necran'daki Hristiyanlığın aslı buydu. Daha sonra Yahudi olan Zû Nüvâs Hımyer'den ordularıyla onların üzerine yürüdü; onları Yahudiliğe davet etti ve onları bununla öldürülmek arasında muhayyer bıraktı. Onlar öldürülmeyi tercih ettiler. O da onlar için hendek kazdı; ateşle yaktı, kılıçla öldürdü ve onlara işkence etti, nihayet onlardan yirmi bin kişiyi öldürdü. Vehb b. Münebbih: ‘On iki bin kişi’ demiştir. el-Kelbî ise: ‘Uhdûd ashabı yetmiş «١» bin kişiydi’ demiştir. Vehb dedi ki: Sonra Eryât Yemen'e galip gelince Zû Nüvâs kaçarak çıktı, atıyla denize daldı ve boğuldu. İbn İshâk şöyle demiştir: Bu Zû Nüvâs'ın adı Zür'a b. Tübbân «٢» Es'ad el-Hımyerî'dir; kendisine Yûsuf da denilirdi. Dalgalanan, yani hareket eden saç örgüleri vardı; bu yüzden kendisine Zû Nüvâs denildi. O, Necran ahalisine bu muameleyi yapınca içlerinden Devs Zû Sa'lebân adında bir adam kurtuldu; Habeşlileri yardım için sevk etti, onlar da Yemen'e hâkim oldular ve Zû Nüvâs kendini denize atarak orada helak oldu. Amr b. Ma'dîkerib onun hakkında şöyle demiştir:

24354. Metin

أَتُوعِدُنِي كَأَنَّكَ ذُو رُعَيْنٍ ... بِأَنْعَمِ عِيشَةٍ أَوْ ذُو نُوَاسِ

Beni en müreffeh bir yaşayış içindeki Zû Ruayn yahut Zû Nüvâs imişsin gibi mi tehdit ediyorsun?

24355. Metin

وَكَائِنْ كَانَ قَبْلَكَ مِنْ نَعِيمٍ ... وَمُلْكٍ ثَابِتٍ فِي النَّاسِ رَاسِ

Oysa senden önce insanlar arasında yerleşmiş, kökleşmiş nice nimetler ve mülkler/hükümranlıklar vardı.

24356. Metin

قَدِيمٍ عَهْدُهُ مِنْ عَهْدِ عَادٍ ... عَظِيمٍ قَاهِرِ الْجَبَرُوتِ قَاسِ

Geçmişi Âd kavmi zamanına dayanan çok eski, azametli, ceberutu boyun eğdirici ve sarsılmaz [bir mülk].

24357. Metin

أَزَالَ الدَّهْرُ مُلْكَهُمُ فَأَضْحَى ... يُنَقَّلُ مِنْ أُنَاسٍ فِي أناس

Zaman onların mülkünü yok edip giderdi de [o mülk] bir topluluktan diğer bir topluluğa devredilir oldu.12

24358. Metin

وَذُو رُعَيْنٍ: مَلِكٌ مِنْ مُلُوكِ حِمْيَرَ. وَرُعَيْنٌ حصن له وهو من ولد الحرث بن عمرو بن حمير ابن سَبَأٍ. مَسْأَلَةٌ- قَالَ عُلَمَاؤُنَا: أَعْلَمَ اللَّهُ ﷿ الْمُؤْمِنِينَ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ، مَا كَانَ يَلْقَاهُ مَنْ وَحَّدَ قَبْلَهُمْ مِنَ الشَّدَائِدِ، يُؤْنِسُهُمْ بِذَلِكَ. وَذَكَرَ لَهُمُ النَّبِيُّ ﷺ قِصَّةَ الْغُلَامِ لِيَصْبِرُوا عَلَى مَا يُلَاقُونَ مِنَ الْأَذَى وَالْآلَامِ، وَالْمَشَقَّاتِ الَّتِي كَانُوا عَلَيْهَا، لِيَتَأَسَّوْا بِمِثْلِ هَذَا الْغُلَامِ، فِي صَبْرِهِ وَتَصَلُّبِهِ فِي الْحَقِّ وَتَمَسُّكِهِ بِهِ، وَبَذْلِهِ نَفْسَهُ فِي حَقِّ إِظْهَارِ دَعْوَتِهِ، وَدُخُولِ النَّاسِ فِي الدِّينِ مَعَ صِغَرِ سِنِّهِ وَعِظَمِ صَبْرِهِ. وَكَذَلِكَ الرَّاهِبُ صَبَرَ عَلَى التَّمَسُّكِ بِالْحَقِّ حَتَّى نُشِرَ بِالْمِنْشَارِ. وَكَذَلِكَ كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ لَمَّا آمَنُوا بِاللَّهِ تَعَالَى وَرَسَخَ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِهِمْ، صَبَرُوا عَلَى الطَّرْحِ فِي النَّارِ وَلَمْ يَرْجِعُوا فِي دِينِهِمْ. ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَهَذَا مَنْسُوخٌ عِنْدَنَا، حَسْبَ مَا تَقَدَّمَ بَيَانُهُ فِي سُورَةِ" النَّحْلِ" «١». قُلْتُ: لَيْسَ بِمَنْسُوخٍ عِنْدَنَا، وَأَنَّ الصَّبْرَ عَلَى ذَلِكَ لِمَنْ قَوِيَتْ نَفْسُهُ وَصَلُبَ دِينُهُ أَوْلَى، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى مُخْبِرًا عَنْ لُقْمَانَ: يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلاةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلى مَا أَصابَكَ إِنَّ ذلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ «٢» [لقمان: ١٧]: وَرَوَى أَبُو سَعِيدٍ الْخُدْرِيُّ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: (إِنَّ مِنْ أَعْظَمِ الْجِهَادِ كَلِمَةَ عَدْلٍ عِنْدَ سُلْطَانٍ جَائِرٍ): خَرَّجَهُ التِّرْمِذِيُّ وَقَالَ: حَدِيثٌ حَسَنٌ غَرِيبٌ، وَرَوَى ابْنُ سِنْجَرٍ (مُحَمَّدُ بْنُ سِنْجَرٍ) عَنْ أُمَيْمَةَ مَوْلَاةِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَتْ: كُنْتُ أُوَضِّئُ النَّبِيِّ ﷺ، فَأَتَاهُ رَجُلٌ، قَالَ: أَوْصِنِي فَقَالَ: (لَا تُشْرِكُ بِاللَّهِ شَيْئًا وَإِنْ قُطِّعْتَ أَوْ حُرِّقْتَ بِالنَّارِ .. ) الْحَدِيثَ: قَالَ عُلَمَاؤُنَا: وَلَقَدِ امْتُحِنَ كَثِيرٌ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ ﷺ بِالْقَتْلِ وَالصَّلْبِ والتعذيب الشديد، فصبروا ولم يلتفتوا إلى شي مِنْ ذَلِكَ وَيَكْفِيكَ قِصَّةُ عَاصِمٍ وَخُبَيْبٍ وَأَصْحَابِهِمَا وَمَا لَقُوا مِنَ الْحُرُوبِ وَالْمِحَنِ وَالْقَتْلِ وَالْأَسْرِ وَالْحَرْقِ، وَغَيْرِ ذَلِكَ، وَقَدْ مَضَى فِي" النَّحْلِ" أَنَّ هَذَا إِجْمَاعٌ مِمَّنْ قَوِيَ فِي ذَلِكَ، فتأمله هناك «٣».

Zü Ru‘ayn ise Himyer krallarından bir kraldır. Ru‘ayn onun bir kalesidir; kendisi de Sebe oğlu Himyer oğlu Amr oğlu el-Hâris’in soyundandır. [BİR] MESELE: Âlimlerimiz şöyle demiştir: Allah Azze ve Celle bu ayette bu ümmetin müminlerine, kendilerinden önceki tevhid ehlinin karşılaştığı zorlukları bildirmiş ve bununla onlara teselli vermiştir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de karşılaştıkları eza ve acılara, içinde bulundukları meşakkatlere sabretsinler; yaşının küçüklüğüne ve sabrının büyüklüğüne rağmen bu delikanlının sabrını, hakka sımsıkı sarılmasını, ona bağlılığını, davasını açığa çıkarmak ve insanların dine girmesini sağlamak uğrunda canını feda etmesini örnek alsınlar diye onlara bu delikanlının (gulâm) kıssasını anlatmıştır. Aynı şekilde rahip de hakka sarılma hususunda testereyle biçilinceye kadar sabretmiştir. Keza pek çok insan da Allah Teâlâ’ya iman edip iman kalplerinde kökleşince ateşe atılmaya sabretmiş ve dinlerinden dönmemişlerdir. İbnü’l-Arabî: “Bu [hüküm], Nahl Suresi’nde daha önce açıklandığı üzere bize göre mensuhtur (yürürlükten kaldırılmıştır).1” demiştir. Ben (Kurtubî) derim ki: Bize göre mensuh değildir; nefsi güçlü ve dini sağlam olan kimse için buna sabretmek daha faziletlidir. Nitekim Allah Teâlâ Lokmân’dan haber vererek şöyle buyurmuştur: { يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلاةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلى مَا أَصابَكَ إِنَّ ذلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ } “Yavrucuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten alıkoy ve başına gelenlere sabret. Şüphesiz bunlar, azmedilmeye değer işlerdendir.” [Lokmân: 17]2 Ebû Saîd el-Hudrî rivayet ettiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « إِنَّ مِنْ أَعْظَمِ الْجِهَادِ كَلِمَةَ عَدْلٍ عِنْدَ سُلْطَانٍ جَائِرٍ » «Şüphesiz cihadın en büyüğü, zâlim bir sultanın yanında adaletli sözü söylemektir.» Bunu Tirmizî tahric etmiş ve: “Hasen garib bir hadistir” demiştir. İbn Sencer (Muhammed b. Sencer) de Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in azatlısı Ümeyme’den rivayet etmiştir ki o şöyle demiştir: Ben Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e abdest aldırıyordum. Bir adam gelip: “Bana tavsiyede bulun” dedi. O da şöyle buyurdu: « لَا تُشْرِكُ بِاللَّهِ شَيْئًا وَإِنْ قُطِّعْتَ أَوْ حُرِّقْتَ بِالنَّارِ .. » «Parça parça edilsen veya ateşte yakılsan bile Allah’a hiçbir şeyi ortak koşma...» hadisin devamı... Âlimlerimiz şöyle demiştir: Gerçekten Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashabından pek çok kimse öldürülmek, asılmak ve şiddetli işkencelere uğramakla imtihan edilmiş; fakat sabredip bunlardan hiçbirine aldırmamışlardır. Âsım, Hubeyb ve arkadaşlarının kıssası ile onların karşılaştıkları savaşlar, mihnetler, öldürülme, esaret, yakılma ve daha başka sıkıntılar sana [örnek olarak] yeter. Buna güç yetirebilen kimseler hakkında bunun bir icma olduğu Nahl [Suresi tefsirinde] geçmişti; oraya bakınız.3

24359. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: قُتِلَ أَصْحابُ الْأُخْدُودِ دُعَاءٌ عَلَى هَؤُلَاءِ الْكُفَّارِ بِالْإِبْعَادِ مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ تَعَالَى: وَقِيلَ: مَعْنَاهُ الْإِخْبَارُ عَنْ قَتْلِ أُولَئِكَ الْمُؤْمِنِينَ، أَيْ إِنَّهُمْ قُتِلُوا بِالنَّارِ فَصَبَرُوا: وَقِيلَ: هُوَ إِخْبَارٌ عَنْ أُولَئِكَ الظَّالِمِينَ، فَإِنَّهُ رُوِيَ أَنَّ اللَّهَ قَبَضَ أَرْوَاحَ الَّذِينَ أُلْقُوا فِي الْأُخْدُودِ قَبْلَ أَنْ يَصِلُوا إِلَى النَّارِ، وَخَرَجَتْ نَارٌ مِنَ الْأُخْدُودِ فَأَحْرَقَتِ الَّذِينَ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌ: وَقِيلَ: إِنَّ الْمُؤْمِنِينَ نَجَوْا، وَأَحْرَقَتِ النَّارُ الَّذِينَ قَعَدُوا، ذَكَرَهُ النَّحَّاسُ، وَمَعْنًى عَلَيْها أَيْ عِنْدَهَا وَعَلَى بِمَعْنَى عِنْدَ، وَقِيلَ: عَلَيْها عَلَى مَا يَدْنُو مِنْهَا مِنْ حَافَاتِ الْأُخْدُودِ، كَمَا قَالَ:

Yüce Allah'ın { قُتِلَ أَصْحابُ الْأُخْدُودِ } buyruğu, bu kâfirlere Allah Teâlâ'nın rahmetinden uzaklaştırılmaları için bir bedduadır. Anlamının, o müminlerin öldürüldüğünü haber vermek olduğu da söylenmiştir; yani onlar ateşle öldürüldüler ve sabrettiler demektir. Bunun o zâlimler hakkında bir haber olduğu da söylenmiştir; zira rivayet edildiğine göre Allah, hendeğe atılanların ruhlarını ateşe ulaşmadan önce kabzetmiş ve hendekten çıkan bir ateş, onun başında oturanları yakmıştır. Müminlerin kurtulduğu ve ateşin oturanları yaktığı da söylenmiştir; bunu en-Nehhâs zikretmiştir. { عَلَيْها } ifadesinin anlamı ‘onun yanında/başında’ demektir ve ‘alâ’ (عَلَى) burada ‘ınde’ (عِنْدَ - yanında) anlamındadır. { عَلَيْها } ifadesinin hendeğin ona yakın olan kenarları üzerinde manasında olduğu da söylenmiştir; şairin şöyle dediği gibi:

24360. Metin

وَبَاتَ عَلَى النَّارِ النَّدَى وَالْمُحَلِّقُ «١»

“Cömertlik ve el-Muhallık ateşin başında gecelediler.” «١»

24361. Metin

الْعَامِلُ فِي إِذْ: قُتِلَ، أَيْ لُعِنُوا فِي ذَلِكَ الْوَقْتِ. (وَهُمْ عَلى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ) أَيْ حُضُورٌ: يَعْنِي الْكُفَّارَ، كَانُوا يَعْرِضُونَ الْكُفْرَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ، فَمَنْ أَبَى أَلْقَوْهُ فِي النَّارِ وَفِي ذَلِكَ وَصَفَهُمْ بِالْقَسْوَةِ «٢» ثُمَّ بِالْجَدِّ فِي ذَلِكَ: وَقِيلَ: عَلى بِمَعْنَى مَعَ، أَيْ وَهُمْ: مَعَ ما يفعلون بالمؤمنين شهود.

{ إِذْ } edatında amel eden lafız { قُتِلَ } fiilidir; yani o vakitte lânetlendiler demektir. { وَهُمْ عَلى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ } “Ve onlar müminlere yaptıklarını seyrediyorlardı (hazır idiler)” yani kâfirler müminlere inkârı teklif ediyor, kim reddederse onu ateşe atıyorlardı. Bu ifadede onların kalplerinin katılığını «٢» ve bu husustaki ciddiyetlerini vasfetmektedir. ‘Alâ’ (عَلى) edatının ‘ma'a’ (مَعَ - beraber) anlamında olduğu da söylenmiştir; yani onlar müminlere yaptıkları şeylerle birlikte orada hazır idiler.

24362. Metin

[سورة البروج (٨٥): الآيات ٨ الى ٩]

[Bürûc Suresi (85): Ayetler 8-9]

24363. Metin

وَما نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلاَّ أَنْ يُؤْمِنُوا بِاللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ (٨) الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَاللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (٩)

{ وَما نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلاَّ أَنْ يُؤْمِنُوا بِاللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ (٨) الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَاللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (٩) } “Onlardan ancak, göklerin ve yerin mülkü kendisine ait olan, Azîz ve Hamîd olan Allah'a iman ettikleri için intikam aldılar/hoşlanmadılar. Allah her şeye hakkıyla şahittir.”

24364. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَما نَقَمُوا مِنْهُمْ) وَقَرَأَ أَبُو حَيْوَةَ (نَقِمُوا) بِالْكَسْرِ، وَالْفَصِيحُ هُوَ الْفَتْحُ، وَقَدْ مَضَى فِي (بَرَاءَةَ) الْقَوْلُ فِيهِ «٣»: أَيْ مَا نَقَمَ الْمَلِكُ وَأَصْحَابُهُ مِنَ الَّذِينَ حَرَّقَهُمْ: (إِلَّا أَنْ يُؤْمِنُوا) أَيْ إِلَّا أَنْ يُصَدِّقُوا: (بِاللَّهِ الْعَزِيزِ) أَيِ الغالب المنيع. (الْحَمِيدِ)

Yüce Allah'ın: { وَما نَقَمُوا مِنْهُمْ } “Onlardan öç almadılar / hoşlanmadılar” buyruğudur. Ebû Hayve [harfin] kesresiyle (نَقِمُوا) şeklinde okumuştur; fasih olan ise fetha iledir. Buna dair açıklama Berâe [Tevbe Suresi]'nde geçmişti3. Yani kral ve adamları, ateşte yaktıkları kimselerden { إِلَّا أَنْ يُؤْمِنُوا } “iman etmelerinden başka” yani { بِاللَّهِ الْعَزِيزِ } “Azîz” yani mutlak galip ve kudretli olan, { الْحَمِيدِ } “Hamîd” [olan Allah'ı] tasdik etmelerinden başka [bir sebeple intikam almamışlardı].

24365. Metin

أَيِ الْمَحْمُودِ فِي كُلِّ حَالٍ. (الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ) لا شريك له فيهما وَلَا نَدِيدَ (وَاللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ) أَيْ عَالِمٌ بِأَعْمَالِ خَلْقِهِ لَا تَخْفَى عَلَيْهِ خافية.

yani her halükarda övgüye lâyık olan [Allah'a]. { الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “O ki göklerin ve yerin mülkü O'nundur” ikisinde O'nun hiçbir ortağı ve benzeri yoktur. { وَاللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ } “Ve Allah her şeye şahittir” yani kullarının amellerini bilendir, O'na hiçbir gizli şey saklı kalmaz.

24366. Metin

[سورة البروج (٨٥): الآيات ١٠ الى ١١]

[Bürûc Suresi (85): Ayetler 10-11]

24367. Metin

إِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذابُ الْحَرِيقِ (١٠) إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ ذلِكَ الْفَوْزُ الْكَبِيرُ (١١)

{ إِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذابُ الْحَرِيقِ (١٠) إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ ذلِكَ الْفَوْزُ الْكَبِيرُ (١١) } “Şüphesiz mümin erkeklerle mümin kadınlara işkence edip (onları ateşte yakıp) sonra da tövbe etmeyenler var ya, işte onlar için cehennem azabı vardır ve onlar için yakıcı yangın azabı vardır. İman edip sâlih amel işleyenlere gelince, onlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş budur.”

24368. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ) أَيْ حَرَّقُوهُمْ بِالنَّارِ. وَالْعَرَبُ تَقُولُ: فَتَنَ فُلَانٌ الدِّرْهَمَ وَالدِّينَارَ إِذَا أَدْخَلَهُ الْكَوْرَ لِيَنْظُرَ جَوْدَتَهُ. وَدِينَارُ مَفْتُونٌ. وَيُسَمَّى الصَّائِغُ الْفَتَّانَ، وَكَذَلِكَ الشَّيْطَانُ، وَوَرِقٌ فَتِينٌ، أَيْ فِضَّةٌ مُحْتَرِقَةٌ. وَيُقَالُ «١» لِلْحَرَّةِ فَتِينٌ، أَيْ كَأَنَّهَا أَحْرَقَتْ حِجَارَتَهَا بِالنَّارِ، وَذَلِكَ لِسَوَادِهَا. (ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا) أَيْ مِنْ قَبِيحِ صَنِيعِهِمْ مَعَ مَا أَظْهَرَهُ اللَّهُ لِهَذَا الْمَلِكِ الْجَبَّارِ الظَّالِمِ وَقَوْمِهِ مِنَ الْآيَاتِ وَالْبَيِّنَاتِ عَلَى يَدِ الْغُلَامِ. (فَلَهُمْ عَذابُ جَهَنَّمَ) لِكُفْرِهِمْ. (وَلَهُمْ عَذابُ الْحَرِيقِ) فِي الدُّنْيَا لِإِحْرَاقِهِمُ الْمُؤْمِنِينَ بِالنَّارِ. وَقَدْ تَقَدَّمَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. وَقِيلَ: وَلَهُمْ عَذابُ الْحَرِيقِ أَيْ وَلَهُمْ فِي الْآخِرَةِ عَذَابٌ زَائِدٌ عَلَى عَذَابِ كُفْرِهِمْ بِمَا أَحْرَقُوا الْمُؤْمِنِينَ. وَقِيلَ: لَهُمْ عَذَابٌ، وَعَذَابُ جَهَنَّمَ الْحَرِيقُ. وَالْحَرِيقُ: اسْمٌ مِنْ أَسْمَاءِ جَهَنَّمَ، كَالسَّعِيرِ. وَالنَّارُ دَرَكَاتٌ وَأَنْوَاعٌ وَلَهَا أَسْمَاءٌ. وَكَأَنَّهُمْ «٢» يُعَذَّبُونَ بِالزَّمْهَرِيرِ فِي جَهَنَّمَ، ثُمَّ يُعَذَّبُونَ بِعَذَابِ الْحَرِيقِ. فَالْأَوَّلُ عَذَابٌ بِبَرْدِهَا، وَالثَّانِي عَذَابٌ بِحَرِّهَا. (إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا) أَيْ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ كَانُوا آمَنُوا بِاللَّهِ، أَيْ صَدَّقُوا بِهِ وَبِرُسُلِهِ. (وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ) أَيْ بَسَاتِينَ. (تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ) مِنْ مَاءٍ غَيْرِ آسِنٍ، وَمِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ، وَمِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ، وَأَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى. (ذلِكَ الْفَوْزُ الْكَبِيرُ) أَيِ الْعَظِيمُ، الذي لا فوز يشبهه «٣».

Yüce Allah'ın: { إِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ } “Şüphesiz mümin erkeklerle mümin kadınlara işkence edenler (onları ateşte yakanlar)” buyruğu, yani onları ateşle yaktılar demektir. Araplar, bir kimse dirhem ve dinarı kalitesini anlamak için ocağa/eritme kabına koyduğu zaman: “Fetene fulânun ed-dirheme ve'd-dînâr (فَتَنَ فُلَانٌ الدِّرْهَمَ وَالدِّينَارَ - Falanca, dirhem ve dinarı ateşte denedi/eritti)” derler. [Böyle ateşte eritilip denenmiş] dinara da dînârun meftûn (دِينَارٌ مَفْتُونٌ) denir. Kuyumcuya el-fettân (الْفَتَّان) adı verilir; şeytana da aynı isim verilir. Varakun fetîn (وَرِقٌ فَتِينٌ) ise yanmış gümüş demektir. Harreye (kara taşlık araziye) de fetîn denilir1; yani siyahlığından ötürü sanki taşları ateşle yakılmış gibidir. { ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا } “sonra da tövbe etmeyenler”, yani Allah'ın o zorba ve zâlim hükümdara ve kavmine delikanlının eliyle gösterdiği açık delillere ve mucizelere rağmen yaptıkları bu çirkin işten [tövbe etmeyenler]. { فَلَهُمْ عَذابُ جَهَنَّمَ } “işte onlar için cehennem azabı vardır”, inkârları sebebiyle. { وَلَهُمْ عَذابُ الْحَرِيقِ } “ve onlar için yakıcı azap vardır”, müminleri ateşle yakmaları sebebiyle dünyada [yakıcı bir azap vardır]. Bu [izah] daha önce İbn Abbâs'tan geçmişti. Şöyle de denilmiştir: { وَلَهُمْ عَذابُ الْحَرِيقِ } “ve onlar için yakıcı azap vardır”, yani müminleri yaktıkları sebebiyle ahirette küfürlerinin azabına ilave olarak bir azap daha vardır. Bir diğer görüşe göre: Onlar için bir azap vardır; cehennemin azabı ise yakıcı ateştir (el-harîk). el-Harîk (الْحَرِيق), tıpkı es-Saîr (السَّعِير) gibi cehennemin isimlerinden bir isimdir. Cehennem ateşi tabakalara (derekelere) ve kısımlara ayrılır ve çeşitli isimleri vardır. Sanki onlar2 cehennemde [önce] zemherîr (dondurucu soğuk) ile azap görürler, ardından yakıcı azapla (harîk) azaplandırılırlar. Birincisi cehennemin soğuğuyla azaptır, ikincisi ise sıcağıyla azaptır. { إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا } “Şüphesiz iman edenler”, yani Allah'a iman etmiş, O'nu ve peygamberlerini tasdik etmiş olanlar. { وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ } “ve salih ameller işleyenler için cennetler vardır”, yani bahçeler vardır. { تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ } “altlarından ırmaklar akar”; bozulmayan sudan, tadı değişmeyen sütten, içenlere lezzet veren şaraptan ve süzme baldan ırmaklar akar. { ذلِكَ الْفَوْزُ الْكَبِيرُ } “İşte büyük kurtuluş budur”; yani benzeri hiçbir kurtuluşun bulunmadığı3 pek muazzam [bir kurtuluştur].

24369. Metin

[سورة البروج (٨٥): الآيات ١٢ الى ١٦]

[Bürûc Suresi (85): Ayetler 12-16]

24370. Metin

إِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ لَشَدِيدٌ (١٢) إِنَّهُ هُوَ يُبْدِئُ وَيُعِيدُ (١٣) وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُ (١٤) ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ (١٥) فَعَّالٌ لِما يُرِيدُ (١٦)

{ إِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ لَشَدِيدٌ (١٢) إِنَّهُ هُوَ يُبْدِئُ وَيُعِيدُ (١٣) وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُ (١٤) ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ (١٥) فَعَّالٌ لِما يُرِيدُ (١٦) } “Şüphesiz Rabbinin yakalaması pek çetindir. Şüphesiz O, ilkin yaratıp sonra tekrar diriltir/döndürür. O, çok bağışlayandır, çok sevendir. Arş'ın sahibidir, yüceler yücesidir (Mecîd'dir). Dilediğini hakkıyla yapandır.”

24371. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (إِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ لَشَدِيدٌ) أَيْ أَخْذَهُ الْجَبَابِرَةَ وَالظَّلَمَةَ، كَقَوْلِهِ جَلَّ ثَنَاؤُهُ: وَكَذلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذا أَخَذَ الْقُرى وَهِيَ ظالِمَةٌ، إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ [هود: ١٠٢]. وَقَدْ تَقَدَّمَ «١». قَالَ الْمُبَرِّدُ: إِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ جَوَابُ الْقَسَمِ. الْمَعْنَى: وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ إِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ، وَمَا بَيْنَهُمَا مُعْتَرِضٌ مُؤَكِّدٌ لِلْقَسَمِ. وَكَذَلِكَ قَالَ التِّرْمِذِيُّ الْحَكِيمُ فِي نَوَادِرِ الْأُصُولِ: إِنَّ الْقَسَمَ وَاقِعٌ عَمَّا ذُكِرَ صِفَتُهُ بِالشِّدَّةِ. (إِنَّهُ هُوَ يُبْدِئُ- وَيُعِيدُ) يَعْنِي الْخَلْقَ- عَنْ أَكْثَرِ الْعُلَمَاءِ- يَخْلُقُهُمُ ابْتِدَاءً، ثُمَّ يُعِيدُهُمْ عِنْدَ الْبَعْثِ، وَرَوَى عِكْرِمَةُ قَالَ: عَجِبَ الْكُفَّارُ مِنْ إِحْيَاءِ اللَّهِ جَلَّ ثَنَاؤُهُ الْأَمْوَاتَ، وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يُبْدِئُ لَهُمْ عَذَابَ الْحَرِيقِ فِي الدُّنْيَا، ثُمَّ يُعِيدُهُ عَلَيْهِمْ فِي الْآخِرَةِ. وَهَذَا اخْتِيَارُ الطَّبَرِيِّ. (وَهُوَ الْغَفُورُ) أَيِ السَّتُورُ لِذُنُوبِ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ لَا يَفْضَحُهُمْ بِهَا. (الْوَدُودُ) أَيِ الْمُحِبُّ لِأَوْلِيَائِهِ. وَرَوَى الضَّحَّاكُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: كَمَا يَوَدُّ أَحَدُكُمْ أَخَاهُ بِالْبُشْرَى وَالْمَحَبَّةِ. وَعَنْهُ أَيْضًا الْوَدُودُ أَيِ الْمُتَوَدِّدُ إِلَى أَوْلِيَائِهِ بِالْمَغْفِرَةِ، وَقَالَ مُجَاهِدٌ الْوَادُّ لِأَوْلِيَائِهِ، فَعُولٌ بِمَعْنَى فَاعِلٍ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: الرَّحِيمُ، وَحَكَى الْمُبَرِّدُ عَنْ إِسْمَاعِيلَ بْنِ إِسْحَاقَ الْقَاضِي أَنَّ الْوَدُودَ هُوَ الَّذِي لَا وَلَدَ لَهُ، وَأَنْشَدَ قَوْلَ الشَّاعِرِ:

Yüce Allah'ın { إِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ لَشَدِيدٌ } “Şüphesiz Rabbinin yakalaması pek çetindir” buyruğu, O'nun zorbaları ve zâlimleri yakalaması pek şiddetlidir demektir; nitekim O'nun övgüsü yücedir: { وَكَذلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذا أَخَذَ الْقُرى وَهِيَ ظالِمَةٌ، إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ } “Halkı zâlim olan şehirleri yakaladığı zaman Rabbinin yakalaması işte böyledir. Şüphesiz O'nun yakalaması pek acı, pek çetindir” [Hûd: 102] buyurmuştur. Bu husus daha önce geçmişti «١». el-Müberred: “{ إِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ } yeminin cevabıdır. Anlamı: ‘Bürûc sahibi göğe andolsun ki Rabbinin yakalaması pek çetindir’ şeklindedir; ikisi arasındaki kısım ise yemini pekiştiren ara cümledir (itiraziyye)” demiştir. el-Hakîm et-Tirmizî de Nevâdiru'l-Usûl'de böyle söylemiştir: “Yemin, şiddetle vasfedilen bu husus üzerine vaki olmuştur.” { إِنَّهُ هُوَ يُبْدِئُ وَيُعِيدُ } “Şüphesiz O, ilkin yaratıp sonra tekrar diriltir” yani -âlimlerin çoğuna göre- mahlûkatı başlangıçta yaratır, sonra da diriliş günü onları tekrar iade eder. İkrime kâfirlerin Yüce Allah'ın ölüleri diriltmesine şaşırdıklarını rivayet etmiştir. İbn Abbâs ise: “Onlar için yakıcı azabı dünyada başlatır, sonra da ahirette üzerlerine onu tekrar iade eder” demiştir. et-Taberî'nin tercihi de budur. { وَهُوَ الْغَفُورُ } “O çok bağışlayandır” yani mümin kullarının günahlarını örten ve onları günahlarıyla rezil etmeyendir. { الْوَدُودُ } “Çok sevendir” yani dostlarını sevendir. ed-Dahhâk İbn Abbâs'tan: “Tıpkı birinizin kardeşini müjde ve sevgiyle sevdiği gibi” dediğini rivayet etmiştir. Yine ondan gelen rivayete göre Vedûd, mağfiretiyle dostlarına sevgi gösterendir. Mücâhid: “Dostlarını sevendir; ‘faûl’ vezni ‘fâil’ anlamındadır” demiştir. İbn Zeyd: “Rahîm olandır” demiştir. el-Müberred, Kâdı İsmâîl b. İshâk'tan el-Vedûd'un çocuğu olmayan kimse anlamına geldiğini nakletmiş ve şairin şu beytini okumuştur:

24372. Metin

وَأَرْكَبُ فِي الرَّوْعِ عُرْيَانَةً ... ذَلُولَ الْجَنَاحِ لَقَاحًا وَدُودَا

Korku/savaş anında eyersiz, uysal, gebe ve [yavrusu olmayan] sevecen bir deveye binerim.

24373. Metin

أَيْ لَا وَلَدَ لَهَا تَحِنُّ إِلَيْهِ، وَيَكُونُ مَعْنَى الْآيَةِ: إِنَّهُ يَغْفِرُ لِعِبَادِهِ وَلَيْسَ لَهُ وَلَدٌ يُغْفَرُ لَهُمْ مِنْ أَجَلِهِ، لِيَكُونَ بِالْمَغْفِرَةِ مُتَفَضِّلًا مِنْ غَيْرِ جَزَاءٍ. وَقِيلَ: الْوَدُودُ بِمَعْنَى الْمَوْدُودِ، كَرَكُوبٍ وَحَلُوبٍ، أَيْ يَوَدُّهُ عِبَادُهُ الصَّالِحُونَ وَيُحِبُّونَهُ. (ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ) قَرَأَ الْكُوفِيُّونَ إِلَّا عَاصِمًا" الْمَجِيدِ" بِالْخَفْضِ، نَعْتًا لِلْعَرْشِ. وَقِيلَ: لِ رَبِّكَ"، أَيْ إِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ الْمَجِيدِ لشديد،

Yani kendisine şefkatle yöneleceği bir yavrusu yoktur. Ayetin anlamı ise şöyle olur: O, kullarını bağışlar; uğruna kulların bağışlanacağı bir çocuğu da yoktur ki bağışlaması herhangi bir karşılık olmaksızın sırf bir lütuf olsun. Şöyle de denilmiştir: el-Vedûd (الودود), rekûb (binilen hayvan) ve halûb (sağılan hayvan) gibi mevdûd (sevilen) anlamındadır; yani salih kulları O'nu sever ve O'na muhabbet beslerler. { ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ } “Arş'ın sahibidir, yücedir” [buyruğunda], Âsım hariç Kûfeliler { الْمَجِيدِ } kelimesini Arş'ın sıfatı olarak cer (esre) ile okumuşlardır. { رَبِّكَ } kelimesinin [sıfatı] olduğu da söylenmiştir; yani “Şüphesiz çok yüce olan Rabbinin yakalaması pek çetindir” demektir.1

24374. Metin

وَلَمْ يَمْتَنِعِ الْفَصْلُ، لِأَنَّهُ جَارٍ مَجْرَى الصِّفَةِ فِي التَّشْدِيدِ. الْبَاقُونَ بِالرَّفْعِ نَعْتًا لِ ذُو وَهُوَ اللَّهُ تَعَالَى. وَاخْتَارَهُ أَبُو عُبَيْدٍ وَأَبُو حَاتِمٍ، لِأَنَّ الْمَجْدَ هُوَ النِّهَايَةُ فِي الْكَرَمِ وَالْفَضْلِ، وَاللَّهُ سُبْحَانَهُ الْمَنْعُوتُ بِذَلِكَ، وَإِنْ كَانَ قَدْ وَصَفَ عَرْشَهُ بِالْكَرِيمِ فِي آخِرِ" الْمُؤْمِنُونَ «١». تَقُولُ الْعَرَبُ: فِي كُلِّ شَجَرٍ نَارٌ، وَاسْتَمْجَدَ الْمَرْخُ وَالْعَفَارُ «٢»، أَيْ تَنَاهَيَا فِيهِ، حَتَّى يُقْتَبَسَ مِنْهُمَا. وَمَعْنَى ذُو الْعَرْشِ: أَيْ ذُو الْمُلْكِ وَالسُّلْطَانِ، كَمَا يُقَالُ: فُلَانٌ عَلَى سَرِيرِ مُلْكِهِ، وَإِنْ لَمْ يَكُنْ عَلَى سَرِيرٍ. وَيُقَالُ: ثُلَّ عَرْشُهُ: أَيْ ذَهَبَ سُلْطَانُهُ. وَقَدْ مَضَى بَيَانُ هَذَا فِي" الْأَعْرَافِ" «٣» وَخَاصَّةً فِي" كِتَابِ الْأَسْنَى، فِي شَرْحِ أَسْمَاءِ اللَّهِ الْحُسْنَى". (فَعَّالٌ لِما يُرِيدُ) أي لا يمتنع عليه شي يُرِيدُهُ. الزَّمَخْشَرِيُّ: فَعَّالٌ خَبَرُ ابْتِدَاءٍ مَحْذُوفٍ. وَإِنَّمَا قِيلَ: فَعَّالٌ لِأَنَّ مَا يُرِيدُ وَيَفْعَلُ فِي غَايَةِ الْكَثْرَةِ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: هُوَ رَفْعٌ عَلَى التَّكْرِيرِ وَالِاسْتِئْنَافِ، لِأَنَّهُ نَكِرَةٌ مَحْضَةٌ. وَقَالَ الطَّبَرِيُّ: رَفْعُ فَعَّالٌ وَهِيَ نَكِرَةٌ مَحْضَةٌ عَلَى وَجْهِ الْإِتْبَاعِ لِإِعْرَابِ الْغَفُورُ الْوَدُودُ. وَعَنْ أَبِي السَّفَرِ «٤» قَالَ: دَخَلَ نَاسٌ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ ﷺ عَلَى أَبِي بَكْرٍ ﵁ يَعُودُونَهُ فَقَالُوا: أَلَا نَأْتِيكَ بِطَبِيبٍ؟ قَالَ: قَدْ رَآنِي! قَالُوا: فَمَا قَالُ لَكَ؟ قال: قال: إني فعال لما أريد.

Araya fasıla girmesi buna engel değildir; çünkü bu tekitte sıfat hükmündedir. Diğer kıraat imamları ise { ذُو } kelimesinin sıfatı olarak ref ile okumuşlardır ki o da Yüce Allah'tır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hâtim de bunu tercih etmiştir; çünkü mecd (المجد), cömertlik ve fazilette son noktada olmaktır ve Sübhan olan Allah bununla vasfedilendir. Her ne kadar Mü'minûn Suresi'nin sonunda arşını kerîm olarak vasfetmiş olsa da «١». Araplar: “Her ağaçta ateş vardır; merh ve afâr ağaçları ise bu hususta son dereceye ulaşmıştır (istemcede)” «٢» derler; yani bu hususta öyle ileri gitmişlerdir ki ikisinden ateş tutuşturulur. Zü'l-Arş (ذُو الْعَرْشِ) ifadesinin anlamı mülk ve saltanat sahibi demektir; nitekim bir kimse sedir üzerinde olmasa bile “Falanca mülkünün sediri üzerindedir” denilir. Yine “Tahtı yıkıldı (sülle arşuhu)” denir ki “Hükümranlığı gitti” demektir. Bunun açıklaması el-A'râf Suresi'nde «٣» ve özellikle el-Esnâ fî Şerhi Esmâillâhi'l-Hüsnâ adlı kitapta geçmişti. { فَعَّالٌ لِما يُرِيدُ } “Dilediğini hakkıyla yapandır” yani dilediği hiçbir şey O'na engel olamaz. ez-Zemahşerî: “{ فَعَّالٌ } hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir. ‘Fa'âl’ şeklinde [mübalağa sigasıyla] getirilmesi, dilediği ve yaptığı şeylerin son derece çok olmasındandır” demiştir. el-Ferrâ: “O, sırf belirsiz (nekre-i mahza) olduğu için tekrar ve istinaf üzere merfûdur” demiştir. et-Taberî ise: “Sırf nekre olduğu halde ‘fa'âlün’ kelimesinin ref'i, ‘el-Gafûru'l-Vedûd’un irabına tebâiyet yoluyladır” demiştir. Ebû's-Sefer'den «٤» şöyle rivayet edilmiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabından bir grup insan Ebû Bekr radıyallâhu anh'ı hasta yatağında ziyaret etmeye gittiler ve: “Sana bir tabip çağıralım mı?” dediler. O: “Tabip beni gördü!” dedi. Onlar: “Sana ne dedi?” diye sordular. O: “Şüphesiz ben dilediğimi yaparım buyurdu” dedi.

24375. Metin

[سورة البروج (٨٥): الآيات ١٧ الى ١٩]

[Bürûc Suresi (85): Ayetler 17-19]

24376. Metin

هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ الْجُنُودِ (١٧) فِرْعَوْنَ وَثَمُودَ (١٨) بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي تَكْذِيبٍ (١٩)

{ هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ الْجُنُودِ (١٧) فِرْعَوْنَ وَثَمُودَ (١٨) بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي تَكْذِيبٍ (١٩) } “O orduların haberi sana geldi mi? Firavun ve Semûd'un? Hayır, o inkâr edenler hâlâ bir yalanlama içindedirler.”

24377. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ الْجُنُودِ) أَيْ قَدْ أَتَاكَ يَا مُحَمَّدُ خَبَرُ الْجُمُوعِ الْكَافِرَةِ الْمُكَذِّبَةِ لِأَنْبِيَائِهِمْ، يُؤْنِسُهُ بِذَلِكَ وَيُسَلِّيهِ. ثُمَّ بَيَّنَهُمْ فَقَالَ. (فِرْعَوْنَ وَثَمُودَ) وَهُمَا فِي مَوْضِعِ جَرٍّ عَلَى الْبَدَلِ مِنَ الْجُنُودِ. الْمَعْنَى: إِنَّكَ قَدْ عَرَفْتَ مَا فَعَلَ اللَّهُ بِهِمْ حِينَ كَذَّبُوا أَنْبِيَاءَهُ وَرُسُلَهُ. (بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا) أَيْ مِنْ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ لَا يؤمنون بك. (فِي تَكْذِيبٍ)

Yüce Allah'ın: { هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ الْجُنُودِ } “O orduların haberi sana geldi mi?” buyruğu; yani ey Muhammed! Peygamberlerini yalanlayan kâfir toplulukların haberi sana muhakkak gelmiştir, demektir. [Allah] bununla onu teselli etmekte ve gönlünü ferahlatmaktadır.1 Sonra onları açıklayarak şöyle buyurmuştur: { فِرْعَوْنَ وَثَمُودَ } “Firavun ve Semûd'un?”2 Bu iki kelime, "el-cünûd" kelimesinden bedel olmak üzere cer konumundadır.3 Anlamı şudur: Şüphesiz sen, peygamberlerini ve elçilerini yalanladıklarında Allah'ın onlara ne yaptığını öğrendin. { بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا } “Hayır, o inkâr edenler” yani sana iman etmeyen şu kimseler { فِي تَكْذِيبٍ } “bir yalanlama içindedirler”4

24378. Metin

لَكَ، كَدَأْبِ مَنْ قَبْلَهُمْ. وَإِنَّمَا خَصَّ فِرْعَوْنَ وَثَمُودَ، لِأَنَّ ثَمُودَ فِي بِلَادِ الْعَرَبِ وَقِصَّتُهُمْ عِنْدَهُمْ مَشْهُورَةٌ وَإِنْ كَانُوا مِنَ الْمُتَقَدِّمِينَ. وَأَمْرُ فِرْعَوْنَ كَانَ مَشْهُورًا عِنْدَ أَهْلِ الْكِتَابِ وَغَيْرِهِمْ، وَكَانَ مِنَ الْمُتَأَخِّرِينَ فِي الْهَلَاكِ، فَدَلَّ بِهِمَا على أمثالهما في الهلاك. والله أعلم.

kendilerinden öncekilerin âdeti gibi seni yalanlama içindedirler. Firavun ve Semûd'u özellikle zikretmesi şundandır: Çünkü Semûd Arap topraklarındaydı ve önceki kavimlerden olmalarına rağmen kıssaları onlar arasında meşhurdu. Firavun'un durumu ise Ehl-i kitap ve başkaları nezdinde meşhurdu ve o, helak oluş bakımından sonrakilerdendi. Böylece helak olma hususunda bu ikisiyle benzerlerine dikkat çekilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

24379. Metin

[سورة البروج (٨٥): الآيات ٢٠ الى ٢٢]

[Bürûc Suresi (85): Ayetler 20-22]

24380. Metin

وَاللَّهُ مِنْ وَرائِهِمْ مُحِيطٌ (٢٠) بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَجِيدٌ (٢١) فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ (٢٢)

{ وَاللَّهُ مِنْ وَرائِهِمْ مُحِيطٌ (٢٠) بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَجِيدٌ (٢١) فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ (٢٢) } “Oysa Allah onları arkalarından kuşatmıştır. Hayır, o şerefli ve yüce bir Kur'an'dır; Levh-i Mahfûz'dadır.”

24381. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَاللَّهُ مِنْ وَرائِهِمْ مُحِيطٌ) أَيْ يَقْدِرُ عَلَى أَنْ يُنْزِلَ بِهِمْ مَا أَنْزَلَ بِفِرْعَوْنَ. وَالْمُحَاطُ بِهِ كَالْمَحْصُورِ. وَقِيلَ: أَيْ وَاللَّهُ عَالِمٌ بِهِمْ فَهُوَ يُجَازِيهِمْ. (بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَجِيدٌ) أَيْ مُتَنَاهٍ فِي الشَّرَفِ وَالْكَرَمِ وَالْبَرَكَةِ، وَهُوَ بَيَانُ مَا بِالنَّاسِ الْحَاجَةُ إِلَيْهِ مِنْ أَحْكَامِ الدِّينِ وَالدُّنْيَا، لَا كَمَا زَعَمَ الْمُشْرِكُونَ. وَقِيلَ مَجِيدٌ: أَيْ غَيْرُ مَخْلُوقٍ. (فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ) أَيْ مَكْتُوبٍ فِي لَوْحٍ. وَهُوَ مَحْفُوظٌ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى مِنْ وُصُولِ الشَّيَاطِينِ إِلَيْهِ. وَقِيلَ: هُوَ أُمُّ الْكِتَابِ، وَمِنْهُ انْتُسِخَ الْقُرْآنُ وَالْكُتُبُ. وَرَوَى الضَّحَّاكُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ:" اللَّوْحُ مِنْ يَاقُوتَةٍ حَمْرَاءَ، أَعْلَاهُ مَعْقُودٌ بِالْعَرْشِ وَأَسْفَلُهُ فِي حِجْرِ مَلَكٍ يُقَالُ لَهُ مَاطِرْيُونَ «١»، كِتَابُهُ نُورٌ، وَقَلَمُهُ نُورٌ، يَنْظُرُ اللَّهُ ﷿ فِيهِ كُلَّ يَوْمٍ ثَلَاثَمِائَةٍ وَسِتِّينَ نَظْرَةً، لَيْسَ مِنْهَا نَظْرَةٌ إِلَّا وَهُوَ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ، يَرْفَعُ وَضِيعًا، وَيَضَعُ رَفِيعًا، وَيُغْنِي فَقِيرًا، وَيُفْقِرُ غَنِيًّا، يُحْيِي وَيُمِيتُ، وَيَفْعَلُ مَا يَشَاءُ، لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ". وَقَالَ أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ وَمُجَاهِدٌ: إِنَّ اللَّوْحَ الْمَحْفُوظَ الَّذِي ذَكَرَهُ اللَّهُ تَعَالَى فِي جَبْهَةِ إِسْرَافِيلَ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: اللَّوْحُ الْمَحْفُوظُ عَنْ يَمِينِ الْعَرْشِ. وَقِيلَ: اللَّوْحُ الْمَحْفُوظُ الَّذِي فِيهِ أصناف الخلق والخليقة، وبيان أمورهم، وذكر آجالهم وأرزاقهم وأعمالهم والأقضية النافذة فيهم ومآل عواقب أُمُورِهِمْ، وَهُوَ أُمُّ الْكِتَابِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أول شي كَتَبَهُ اللَّهُ تَعَالَى فِي اللَّوْحِ الْمَحْفُوظِ" إِنِّي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا، مُحَمَّدٌ رَسُولِي، مَنِ اسْتَسْلَمَ لِقَضَائِي، وَصَبَرَ عَلَى بَلَائِي، وَشَكَرَ نَعْمَائِي، كَتَبْتُهُ صِدِّيقًا وَبَعَثْتُهُ مَعَ الصِّدِّيقِينَ، ومن لم يستسلم لقضائي

Yüce Allah'ın: { وَاللَّهُ مِنْ وَرائِهِمْ مُحِيطٌ } “Oysa Allah onları arkalarından kuşatmıştır” buyruğu, Firavun'un başına getirdiğini onların başına getirmeye de kadirdir, demektir. Kuşatılan kimse, etrafı sarılıp kıstırılmış gibidir. Şöyle de denilmiştir: Yani Yüce Allah onları eksiksiz bilmektedir ve cezalarını verecektir. { بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَجِيدٌ } “Hayır, o şerefli ve yüce bir Kur'an'dır” buyruğu; şeref, kerem ve bereket bakımından son derece yücedir; müşriklerin iddia ettiği gibi olmayıp insanların din ve dünyalarına dair muhtaç oldukları şeylerin bir açıklamasıdır, demektir. [Bir görüşe göre] "mecîd", yaratılmış (mahluk) olmayan demektir. { فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ } “Levh-i Mahfûz'dadır” buyruğu; bir levhada yazılıdır, demektir. O [levha], Yüce Allah katında şeytanların kendisine ulaşmasından korunmuştur. Şöyle de denilmiştir: O, Ümmü'l-Kitâb'dır (ana kitaptır); Kur'an ve [diğer semavî] kitaplar ondan istinsah edilmiştir (kopyalanıp yazılmıştır). Dahhâk'ın İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: “Levh, kırmızı bir yakuttandır; üst tarafı Arş'a bağlıdır, alt tarafı ise Mâtıryûn1 denilen bir meleğin kucağındadır. Yazısı nurdur, kalemi nurdur. Yüce Allah ona her gün üç yüz altmış defa nazar eder. Bu nazarların her birinde mutlaka dilediğini yapar; alçakta olanı yükseltir, yüksekte olanı alçaltır, fakiri zengin eder, zengini fakirleştirir, diriltir, öldürür ve dilediğini yapar; O'ndan başka ilah yoktur.” Enes b. Mâlik ve Mücâhid şöyle demişlerdir: Yüce Allah'ın zikrettiği Levh-i Mahfûz, İsrâfil'in alnındadır. Mukâtil ise: “Levh-i Mahfûz, Arş'ın sağ tarafındadır” demiştir. Şöyle de denilmiştir: Levh-i Mahfûz; içinde yaratılmışların bütün sınıflarının, durumlarının açıklamasının, ecellerinin, rızıklarının, amellerinin, haklarında geçerli hükümlerin ve işlerinin nihai akıbetlerinin bulunduğu levhadır ve o, Ümmü'l-Kitâb'dır. İbn Abbâs şöyle demiştir: Yüce Allah'ın Levh-i Mahfûz'da ilk yazdığı şey: “Şüphesiz ben Allah'ım, benden başka ilah yoktur; Muhammed benim elçimdir. Kim benim kazama teslim olur, belama sabreder ve nimetlerime şükrederse, onu sıddîk olarak yazarım ve sıddîklarla birlikte diriltirim. Kim de kazama teslim olmaz,

24382. Metin

وَلَمْ يَصْبِرْ عَلَى بَلَائِي، وَلَمْ يَشْكُرْ نَعْمَائِي، فَلْيَتَّخِذْ إِلَهًا سِوَايَ". وَكَتَبَ الْحَجَّاجُ إِلَى مُحَمَّدِ ابن الْحَنَفِيَّةِ ﵁ يَتَوَعَّدُهُ، فَكَتَبَ إِلَيْهِ ابْنُ الْحَنَفِيَّةِ:" بَلَغَنِي أَنَّ لِلَّهِ تَعَالَى فِي كُلِّ يَوْمٍ ثَلَاثَمِائَةٍ وَسِتِّينَ نَظْرَةً فِي اللَّوْحِ الْمَحْفُوظِ، يُعِزُّ وَيُذِلُّ، وَيَبْتَلِي وَيُفْرِحُ، وَيَفْعَلُ مَا يُرِيدُ، فَلَعَلَّ نَظْرَةً مِنْهَا تَشْغَلُكَ بِنَفْسِكَ، فَتَشْتَغِلُ بِهَا وَلَا تَتَفَرَّغُ". وَقَالَ بَعْضُ الْمُفَسِّرِينَ: اللَّوْحُ شي يلوح للملائكة فيقرءونه. وَقَرَأَ ابْنُ السَّمَيْقَعِ وَأَبُو حَيْوَةَ (قُرْآنٌ مَجِيدٌ) عَلَى الْإِضَافَةِ، أَيْ قُرْآنُ رَبٍّ مَجِيدٍ. وَقَرَأَ نَافِعٌ (فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٌ) بِالرَّفْعِ نَعْتًا لِلْقُرْآنِ، أَيْ بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَجِيدٌ مَحْفُوظٌ فِي لوح. الباقون (بالجر) نعتا للوح. وَالْقُرَّاءُ مُتَّفِقُونَ عَلَى فَتْحِ اللَّامِ مِنْ لَوْحٍ إِلَّا مَا رُوِيَ عَنْ يَحْيَى بْنِ يَعْمُرَ، فَإِنَّهُ قَرَأَ (لُوحٍ) بِضَمِّ اللَّامِ، أَيْ إِنَّهُ يَلُوحُ، وَهُوَ ذُو نُورٍ وَعُلُوٍّ وَشَرَفٍ. قَالَ الزَّمَخْشَرِيُّ: وَاللَّوْحُ الْهَوَاءُ، يَعْنِي اللَّوْحَ فَوْقَ السَّمَاءِ السَّابِعَةِ الَّذِي فِيهِ اللَّوْحُ. وَفِي الصِّحَاحِ: لَاحَ الشَّيْءُ يَلُوحُ لَوْحًا أَيْ لَمَحَ. وَلَاحَهُ السَّفَرُ: غيره. ولاح لوحا ولواحا: عطش، والتاج مِثْلُهُ. وَاللَّوْحُ: الْكَتِفُ، وَكُلُّ عَظْمٍ عَرِيضٍ. وَاللَّوْحُ: الَّذِي يُكْتَبُ فِيهِ. وَاللُّوحُ (بِالضَّمِّ): الْهَوَاءُ بَيْنَ السماء والأرض. والحمد لله.

belama sabretmez ve nimetlerime şükretmezse, benden başka bir ilah edinsin” sözüdür. Haccâc, Muhammed b. el-Hanefiyye radıyallâhu anh'a onu tehdit eden bir mektup yazdı. Bunun üzerine İbnü'l-Hanefiyye ona şöyle yazdı: “Bana ulaştığına göre Yüce Allah'ın her gün Levh-i Mahfûz'a üç yüz altmış nazarı vardır; izzet verir, zelil kılar, imtihan eder, sevindirir ve dilediğini yapar. Umulur ki bu bakışlardan biri seni kendi nefsinle meşgul eder de onunla uğraşır ve [başkasına] fırsat bulamazsın.” Bazı müfessirler: “Levh, meleklere parıldayan/görünen (yelûhu) ve onların da okuduğu bir şeydir” demişlerdir. İbnü's-Semeyka‘ ve Ebû Hayve, { قُرْآنٌ مَجِيدٌ } ibaresini tamlama (izafet) halinde [kırâat etmişlerdir]; yani “şerefli ve yüce bir Rabbin Kur'an'ı” demektir. Nâfi‘, { فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٌ } ibaresini { قُرْآنٌ } kelimesinin sıfatı olarak [mahfûz kelimesini] merfû (ötreli) okumuştur; yani “Hayır, o bir levhada bulunan, korunmuş, şerefli ve yüce bir Kur'an'dır” demektir. Diğer kıraat imamları ise { لَوْحٍ } kelimesinin sıfatı olarak mecrûr (kesreli) okumuşlardır. Kırâat imamları, Yahyâ b. Ya'mer'den rivayet edilen kıraat hariç, “Levh” kelimesinin lâm harfinin fethalı (üstünlü) okunması konusunda ittifak etmişlerdir. Zira o, “Lûh” şeklinde lâm'ın dammesiyle (ötreli) okumuştur; yani o parıldamakta (yelûhu) olup nur, yücelik ve şeref sahibidir. ez-Zemahşerî şöyle demiştir: “el-Levh havadır; yani yedinci semanın üzerindeki içinde Levh bulunan havadır.” es-Sıhâh'ta şöyle geçer: “Bir şeyin parıldayıp görünmesine lâha'ş-şey'u yelûhu levhan (لَاحَ الشَّيْءُ يَلُوحُ لَوْحًا) denir, yani parıldadı. Lâhehu's-sefer (لَاحَهُ السَّفَرُ) ifadesi ise ‘yolculuk onu değiştirdi’ demektir. Lâha levhan ve livâhan (لَاحَ لَوْحًا وَلِوَاحًا) susadı anlamına gelir.” et-Tâc'da da benzeri yer almaktadır. el-Levh (اللَّوْحُ): Kürek kemiği ve her yassı kemiktir. el-Levh: Üzerine yazı yazılan şeydir. Damme ile el-Lûh (اللُّوحُ) ise: Yer ile gök arasındaki havadır. Allah'a hamdolsun.

24383. Metin

تم بعون الله تعالى الجزء التاسع عَشَرَ مِنْ تَفْسِيرِ الْقُرْطُبِيِّ يَتْلُوهُ إِنْ شَاءَ اللَّهُ تعالى الجزء العشرون وأوله: سورة (الطارق)

Yüce Allah'ın yardımıyla Kurtubî Tefsiri'nin on dokuzuncu cüzü tamamlandı. İnşâallahü Teâlâ bunu, başı Târık Suresi olan yirminci cüz takip edecektir.