[Gâşiye Suresi Tefsiri]

Kurtubî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

24525. Metin

سُورَةُ" الْغَاشِيَةِ" وَهِيَ مَكِّيَّةٌ فِي قَوْلِ الْجَمِيعِ، وَهِيَ سِتٌّ وَعِشْرُونَ آيَةً بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Ğâşiye Suresi. İcma ile Mekkîdir ve yirmi altı ayettir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

24526. Metin

[سورة الغاشية (٨٨): آيَةً ١]

[Ğâşiye Suresi (88): Ayet 1]

24527. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

24528. Metin

هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ الْغاشِيَةِ (١)

{ هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ الْغاشِيَةِ } “O her şeyi kuşatıp kaplayacak olan [kıyametin] haberi sana geldi mi?” (1)

24529. Metin

هَلْ بِمَعْنَى قَدْ، كَقَوْلِهِ: هَلْ أَتى عَلَى الْإِنْسانِ [الْإِنْسَانِ: [١ «٣»، قَالَهُ قُطْرُبٌ. أَيْ قَدْ جَاءَكَ يَا مُحَمَّدُ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ، أَيِ الْقِيَامَةِ الَّتِي تَغْشَى الْخَلَائِقَ بِأَهْوَالِهَا وَأَفْزَاعِهَا، قَالَهُ أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَمُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ: الْغاشِيَةِ: النَّارُ تَغْشَى وُجُوهَ الْكُفَّارِ، وَرَوَاهُ أَبُو صَالِحٍ

{ هَلْ } [edatı], Kutrub'un belirttiğine göre Yüce Allah'ın: { هَلْ أَتى عَلَى الْإِنْسانِ } “İnsanın üzerinden [öyle bir zaman] geçti [mi?]” [el-İnsân: 1]3 buyruğunda olduğu gibi { قَدْ } (kesinlik bildiren -dı/-di) anlamındadır. Yani: Ey Muhammed! Dehşetleri ve korkularıyla bütün mahlûkatı bürüyüp kaplayan kıyametin haberi muhakkak sana gelmiştir. Müfessirlerin çoğunluğu bu görüştedir.1 Saîd b. Cübeyr ve Muhammed b. Ka‘b ise şöyle demişlerdir: { الْغاشِيَةِ } (kaplayacak olan); kâfirlerin yüzlerini bürüyecek olan ateştir.2 Bunu Ebû Sâlih...

24530. Metin

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَدَلِيلُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَتَغْشى وُجُوهَهُمُ النَّارُ «١» [إبراهيم: ٥٠]. وَقِيلَ: تَغْشَى الْخَلْقَ. وَقِيلَ: الْمُرَادُ النَّفْخَةُ الثَّانِيَةِ لِلْبَعْثِ، لِأَنَّهَا تَغْشَى الْخَلَائِقَ. وَقِيلَ: الْغاشِيَةِ أَهْلُ النَّارِ يَغْشَوْنَهَا، وَيَقْتَحِمُونَ فِيهَا. وَقِيلَ: مَعْنَى هَلْ أَتاكَ أَيْ هَذَا لَمْ يَكُنْ مِنْ عِلْمِكَ، وَلَا مِنْ عِلْمِ قَوْمِكَ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: لَمْ يَكُنْ أَتَاهُ قَبْلَ ذَلِكَ عَلَى هَذَا التفصيل المذكور ها هنا. وَقِيلَ: إِنَّهَا خَرَجَتْ مَخْرَجَ الِاسْتِفْهَامِ لِرَسُولِهِ، وَمَعْنَاهُ إِنْ لَمْ يَكُنْ أَتَاكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ فَقَدْ أتاك، وهو معنى قول الكلبي.

İbn Abbâs'tan [rivayet edilmiştir]. Bunun delili Yüce Allah'ın: { وَتَغْشى وُجُوهَهُمُ النَّارُ } “Yüzlerini de ateş bürüyecektir” [İbrâhîm: 50] kavlidir. Mahlûkatı kaplayacağı da söylenmiştir. Yaratılmışları kaplayıp kuşatacağı için bununla diriliş için olan ikinci sûrun kastedildiği de söylenmiştir. { الْغاشِيَةِ }'nin cehennemi bürüyen ve içine dalan cehennemlikler olduğu da söylenmiştir. { هَلْ أَتاكَ } ifadesinin anlamının: “Bu senin bilginde ve kavminin bilgisinde yoktu” demek olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs: “Bundan önce burada zikredilen bu ayrıntı üzere ona [böyle bir haber] gelmemişti” demiştir. Bunun Peygamberine soru kalıbında yöneltildiği ve anlamının da: “Eğer Ğâşiye'nin haberi sana gelmediyse işte sana geldi” demek olduğu da söylenmiştir ki Kelbî'nin sözünün anlamı da budur.

24531. Metin

[سورة الغاشية (٨٨): الآيات ٢ الى ٣]

[Ğâşiye Suresi (88): Ayetler 2-3]

24532. Metin

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ خاشِعَةٌ (٢) عامِلَةٌ ناصِبَةٌ (٣)

{ وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ خاشِعَةٌ (٢) عامِلَةٌ ناصِبَةٌ (٣) } “O gün birtakım yüzler zillete bürünmüştür; boşuna yorulup yıpranmıştır.”

24533. Metin

قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: لَمْ يَكُنْ أَتَاهُ حَدِيثُهُمْ، فَأَخْبَرَهُ عَنْهُمْ، فَقَالَ: وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ أَيْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ. خاشِعَةٌ قَالَ سُفْيَانُ: أَيْ ذَلِيلَةٌ بِالْعَذَابِ. وَكُلُّ مُتَضَائِلٍ سَاكِنٌ خَاشِعٌ. يُقَالُ: خَشَعَ فِي صَلَاتِهِ: إِذَا تَذَلَّلَ وَنَكَّسَ رَأْسَهُ. وَخَشَعَ الصَّوْتُ: خَفِيَ، قَالَ الله تعالى: وَخَشَعَتِ الْأَصْواتُ لِلرَّحْمنِ [طه: [١٠٨) «٢». وَالْمُرَادُ بِالْوُجُوهِ أَصْحَابُ الْوُجُوهِ. وَقَالَ قَتَادَةُ وَابْنُ زَيْدٍ: خاشِعَةٌ أَيْ فِي النَّارِ. وَالْمُرَادُ وُجُوهُ الْكُفَّارِ كُلِّهِمْ، قَالَهُ يَحْيَى بْنُ سَلَّامٍ. وَقِيلَ: أَرَادَ وُجُوهَ الْيَهُودِ وَالنَّصَارَى، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. ثُمَّ قَالَ (عامِلَةٌ ناصِبَةٌ) فَهَذَا فِي الدُّنْيَا، لِأَنَّ الْآخِرَةَ لَيْسَتْ دَارَ عَمَلٍ. فَالْمَعْنَى: وُجُوهٌ عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ فِي الدُّنْيَا خاشِعَةٌ فِي الْآخِرَةِ. قَالَ أَهْلُ اللُّغَةِ: يُقَالُ لِلرَّجُلِ إِذَا دَأَبَ فِي سَيْرِهِ: قَدْ عَمِلَ يَعْمَلُ عَمَلًا. وَيُقَالُ لِلسَّحَابِ إِذَا دَامَ بَرْقُهُ: قَدْ عَمِلَ يَعْمَلُ عَمَلًا. وَذَا سَحَابٌ عَمِلٌ. قَالَ الْهُذَلِيُّ:

İbn Abbâs dedi ki: Onların haberi kendisine gelmemişti, bunun üzerine [Allah] onlar hakkında ona haber verip şöyle buyurdu: { وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ } yani kıyamet günü, { خاشِعَةٌ }. Süfyân: “Yani azap ile zelil olmuş [yüzler]” demiştir. Her küçülen ve hareketsiz kalan kimse haşi'dir (huşu içindedir). Boyun eğip başını öne eğdiğinde 'namazında huşua erdi' denilir. Ses kısıldığında da 'haşea's-savt' denir. Nitekim Yüce Allah: { وَخَشَعَتِ الْأَصْواتُ لِلرَّحْمنِ } “Rahmân'ın huzurunda sesler kısılmıştır” [Tâhâ: 108] buyurmuştur. Yüzler ile kastedilen, o yüzlerin sahipleridir. Katâde ve İbn Zeyd: “{ خاشِعَةٌ }, yani ateşte [zelildir]” demişlerdir. Yahyâ b. Sellâm'ın dediğine göre bununla bütün kâfirlerin yüzleri kastedilmektedir. İbn Abbâs'ın dediğine göre Yahudi ve Hristiyanların yüzlerinin kastedildiği de söylenmiştir. Sonra { عامِلَةٌ ناصِبَةٌ } buyurmuştur; bu dünyadadır, zira ahiret amel yurdu değildir. Buna göre anlam: Dünyada çalışıp yorulan, ahirette ise zillete bürünmüş yüzlerdir. Dil ehli şöyle demiştir: Bir kimse yürüyüşünde gayret ettiğinde 'kad amile ya'melu amelen' denir. Şimşeği aralıksız çakan bulut için de 'kad amile ya'melu amelen' denir ve bu 'sehâbun amilün' (aralıksız çalışan bulut) demektir. Hüzeylî şöyle demiştir:

24534. Metin

«٣» حَتَّى شَآهَا كَلِيلٌ مَوْهِنًا عَمِلٌ ... بَاتَتْ طِرَابًا وَبَاتَ الليل لم ينم

3 “Nihayet gecenin bir vaktinde aralıksız ve hafifçe çakan [bir şimşek] onları sevk etti... Geceyi şevkle [yol alarak] geçirdiler; gece de hiç uyumadı (şimşek aralıksız çakıp durdu).”

24535. Metin

ناصِبَةٌ أَيْ تَعِبَةٌ. يُقَالُ: نَصِبَ (بِالْكَسْرِ) يَنْصَبُ نَصَبًا: إِذَا تَعِبَ، وَنَصْبًا أَيْضًا، وَأَنْصَبَهُ غَيْرُهُ. فَرَوَى الضَّحَّاكُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: هُمُ الَّذِينَ أَنَصَبُوا أَنْفُسَهُمْ فِي الدُّنْيَا عَلَى مَعْصِيَةِ اللَّهِ ﷿، وَعَلَى الْكُفْرِ، مِثْلُ عَبَدَةِ الْأَوْثَانِ، وَكُفَّارُ أَهْلِ الْكِتَابِ مِثْلُ الرُّهْبَانِ وَغَيْرِهِمْ، لَا يَقْبَلُ اللَّهُ جَلَّ ثَنَاؤُهُ مِنْهُمْ إِلَّا مَا كَانَ خَالِصًا لَهُ. وَقَالَ سَعِيدٌ عَنْ قَتَادَةَ: عامِلَةٌ ناصِبَةٌ قَالَ: تَكَبَّرَتْ فِي الدُّنْيَا عَنْ طَاعَةِ اللَّهِ ﷿، فَأَعْمَلَهَا اللَّهُ وَأَنْصَبَهَا فِي النَّارِ، بِجَرِ السَّلَاسِلِ الثِّقَالِ، وَحَمْلِ الْأَغْلَالِ، وَالْوُقُوفِ حُفَاةً عُرَاةً فِي الْعَرَصَاتِ، فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ. قَالَ الْحَسَنُ وَسَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: لَمْ تَعْمَلْ لِلَّهِ فِي الدُّنْيَا، وَلَمْ تَنْصَبْ لَهُ، فَأَعْمَلَهَا وَأَنْصَبَهَا فِي جَهَنَّمَ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: يُجَرُّونَ عَلَى وُجُوهِهِمْ فِي النَّارِ. وَعَنْهُ وَعَنْ غَيْرِهِ: يُكَلَّفُونَ ارْتِقَاءَ جَبَلٍ مِنْ حَدِيدٍ فِي جَهَنَّمَ، فَيَنْصَبُونَ فِيهَا أَشَدَّ مَا يَكُونُ مِنَ النَّصَبِ، بِمُعَالَجَةِ السَّلَاسِلِ وَالْأَغْلَالِ وَالْخَوْضِ فِي النَّارِ، كَمَا تَخُوضُ الْإِبِلُ فِي الْوَحْلِ، وَارْتِقَائِهَا فِي صُعُودٍ مِنْ نَارٍ، وَهُبُوطِهَا فِي حُدُورٍ مِنْهَا، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنْ عَذَابِهَا. وَقَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. وَقَرَأَ ابْنُ مُحَيْصِنٍ وَعِيسَى وَحُمَيْدُ، وَرَوَاهَا عُبَيْدُ عَنْ شِبْلٍ. عَنِ ابْنِ كَثِيرٍ (نَاصِبَةً) بِالنَّصْبِ عَلَى الْحَالِ. وَقِيلَ: عَلَى الذَّمِّ. الْبَاقُونَ (بِالرَّفْعِ) عَلَى الصِّفَةِ أَوْ عَلَى إِضْمَارِ مُبْتَدَأٍ، فَيُوقَفُ عَلَى خاشِعَةٌ. وَمَنْ جَعَلَ الْمَعْنَى فِي الْآخِرَةِ، جَازَ أَنْ يَكُونَ خَبَرًا بَعْدَ خَبَرٍ عَنْ وُجُوهٌ، فَلَا يُوقَفُ عَلَى خاشِعَةٌ. وَقِيلَ: عامِلَةٌ ناصِبَةٌ أَيْ عَامِلَةٌ فِي الدُّنْيَا نَاصِبَةٌ فِي الْآخِرَةِ. وَعَلَى هَذَا يَحْتَمِلُ وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ عَامِلَةٌ فِي الدُّنْيَا، نَاصِبَةٌ فِي الْآخِرَةِ، خَاشِعَةٌ. قَالَ عِكْرِمَةُ وَالسُّدِّيُّ: عَمِلَتْ فِي الدُّنْيَا بِالْمَعَاصِي. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَزَيْدُ بْنُ أَسْلَمَ: هُمُ الرُّهْبَانُ أَصْحَابُ الصَّوَامِعِ، وَقَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي رِوَايَةِ الضَّحَّاكِ عَنْهُ. وَرَوَى عَنِ الْحَسَنِ قَالَ: لَمَّا قَدِمَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ- ﵁ الشَّامَ أَتَاهُ رَاهِبٌ شَيْخٌ كَبِيرٌ مُتَقَهِّلٌ «١»، عَلَيْهِ سَوَادٌ، فَلَمَّا رَآهُ عُمَرُ بَكَى. فَقَالَ لَهُ: يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ، مَا يُبْكِيكَ؟ قَالَ: هَذَا الْمِسْكِينُ طَلَبَ أَمْرًا فَلَمْ يُصِبْهُ، وَرَجَا رَجَاءً فَأَخْطَأَهُ،- وَقَرَأَ قَوْلَ اللَّهِ ﷿ وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ خاشِعَةٌ. عامِلَةٌ ناصِبَةٌ. قَالَ الْكِسَائِيُّ:

{ نَاصِبَةٌ } Yani yorgun düşmüştür. Yorulduğu zaman (esre ile) nasibe (نَصِبَ) yensabu (يَنْصَبُ) nasaben (نَصَبًا) ve aynı şekilde nasben (نَصْبًا) denir. Onu başkası yorduğunda ise ensabehû (أَنْصَبَهُ) denilir. Dahhâk'ın İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: "Bunlar dünyada putperestler gibi, rahipler ve diğerleri gibi Ehl-i Kitap kâfirleri misali Allah Azze ve Celle'ye isyan ve küfür uğrunda kendilerini yoran kimselerdir. Allah -övgüsü yüce olsun- onlardan sadece kendisi için ihlasla yapılanı kabul eder." Saîd, Katâde'den naklen { عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ } hakkında şöyle dediğini aktarmıştır: "Dünyada Allah Azze ve Celle'ye itaatten yüz çevirip büyüklük taslamışlardır; bu yüzden Allah onları cehennemde ağır zincirleri sürükleyerek, bukağıları taşıyarak ve miktarı elli bin yıl olan bir günde mahşer meydanlarında çıplak ve yalınayak bekleterek çalıştırmış ve yormuştur." Hasan ve Saîd b. Cübeyr şöyle demişlerdir: "Dünyada Allah için amel etmediler ve O'nun için yorulmadılar; bu yüzden Allah onları cehennemde çalıştırıp yormuştur." Kelbî: "Ateşte yüzleri üstü sürüklenirler" demiştir. Ondan ve başkalarından: "Cehennemde demirden bir dağa tırmanmakla mükellef tutulurlar; zincirler ve bukağılarla uğraşarak, develerin çamura dalması gibi ateşe dalarak, ateşten yokuşlara tırmanıp inişlere inerek ve cehennemin diğer azaplarıyla orada olabilecek en şiddetli şekilde yorulurlar" dediği nakledilmiştir. İbn Abbâs da böyle demiştir. İbn Muhaysın, Îsâ ve Humeyd -Ubeyd'in Şibl yoluyla İbn Kesîr'den rivayet ettiği üzere- hâl olarak nasb ile (نَاصِبَةً) şeklinde okumuşlardır. Zem (kınama) üzere olduğu da söylenmiştir. Diğer kurrâ ise sıfat olmak veya mahzuf mübtedanın haberi olmak üzere ref ile (نَاصِبَةٌ) okumuşlardır; bu takdirde { خَاشِعَةٌ } üzerinde vakıf yapılır. Mananın ahirette olduğunu kabul eden kimseye göre bu kelimenin { وُجُوهٌ } kelimesinin art arda gelen haberlerinden biri olması caizdir; bu durumda { خَاشِعَةٌ } üzerinde vakıf yapılmaz. { عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ } ifadesinin, dünyada amel eden, ahirette ise yorgun düşen anlamına geldiği de söylenmiştir. Buna göre ifade, dünyada amel eden, ahirette yorulan ve huşu içinde [zelil] olan yüzler takdirindedir. İkrime ve es-Süddî: "Dünyada günahlar ile amel etmişlerdir" demişlerdir. Saîd b. Cübeyr ve Zeyd b. Eslem ise: "Onlar manastır ehli olan rahiplerdir" demişlerdir; İbn Abbâs da böyle demiştir ve bu görüş Dahhâk'ın ondan yaptığı rivayette geçmişti. Hasan'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Ömer b. el-Hattâb -radıyallâhu anh- Şam'a geldiğinde, üzerine siyah elbiseler giymiş, saçı başı perişan ve üstü başı kirli 1 yaşlı bir rahip onun yanına geldi. Ömer onu görünce ağladı. Ona: "Ey Müminlerin Emîri! Seni ağlatan nedir?" denilince şöyle dedi: "Bu zavallı bir şey aradı fakat ona ulaşamadı, bir şey umdu fakat onda yanıldı." Ardından Allah Azze ve Celle'nin şu buyruğunu okudu: { وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ خَاشِعَةٌ * عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ } “O gün birtakım yüzler vardır ki zillete bürünmüştür. Çalışmış, [boşuna] yorulmuştur.” Kisâî şöyle demiştir:

24536. Metin

التَّقَهُّلُ: رَثَاثَةُ الْهَيْئَةِ، وَرَجُلٌ مُتَقَهِّلٌ: يَابِسُ الْجِلْدِ سَيِّئُ الْحَالِ، مِثْلُ الْمُتَقَحِّلِ. وَقَالَ أَبُو عَمْرٍو: التَّقَهُّلُ: شَكْوَى الْحَاجَةِ. وَأَنْشَدَ:

Tekaḥhul (التَّقَهُّلُ), kılık kıyafetin perişanlığıdır. 'Müteqahhil' adam da tıpkı 'müteqahhıl' gibi cildi kurumuş, hali perişan kimsedir. Ebû Amr ise şöyle demiştir: Tekaḥhul, ihtiyaçtan şikayet etmektir. Şair şöyle demiştir:

24537. Metin

لَعْوًا «١» إِذَا لَاقَيْتَهُ تَقَهَّلَا

Köpek havlaması gibi bir sesle, onunla karşılaştığında perişan bir hal alır.

24538. Metin

وَالْقَهْلُ: كُفْرَانُ الْإِحْسَانِ. وَقَدْ قَهِلَ يَقْهَلُ قَهَلًا: إِذَا أَثْنَى ثَنَاءً قَبِيحًا. وَأَقْهَلَ الرَّجُلُ تَكَلَّفَ مَا يَعِيبُهُ وَدَنَّسَ نَفْسَهُ. وَانْقَهَلَ ضَعُفَ وَسَقَطَ، قَالَهُ الْجَوْهَرِيُّ. وَعَنْ عَلِيٍّ ﵁ أَنَّهُمْ أَهْلُ حَرُورَاءَ، يَعْنِي الْخَوَارِجَ الَّذِينَ ذَكَرَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فَقَالَ: [تَحْقِرُونَ صَلَاتَكُمْ «٢» مَعَ صَلَاتِهِمْ، وَصِيَامَكُمْ مَعَ صِيَامِهِمْ، وَأَعْمَالَكُمْ مَعَ أَعْمَالِهِمْ، يَمْرُقُونَ مِنَ الدِّينِ كما تمرق السهم من الرمية ... [الحديث.

Kahl (الْقَهْلُ), iyiliğe karşı nankörlük etmektir. Çirkin bir övgüde bulunduğunda 'kahile yekhelu kahelen' denilir. 'Akhele'r-raculu' ise kişinin kendini ayıplayacak şeylere zorlaması ve nefsini kirletmesidir. 'İnkahele' ise zayıf düşüp yere yıkıldı demektir; bunu Cevherî söylemiştir. Ali radıyallâhu anh'tan [rivayet edildiğine göre] onlar Harûrâ ehlidir; yani Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in haklarında: [“Onların namazı yanında kendi namazınızı, onların orucu yanında kendi orucunuzu ve onların amelleri yanında kendi amellerinizi küçük görürsünüz; okun avı delip geçtiği gibi dinden çıkarlar...”] buyurduğu Hâricîlerdir.

24539. Metin

[سورة الغاشية (٨٨): آية ٤]

[Ğâşiye Suresi (88): Ayet 4]

24540. Metin

تَصْلى نَارًا حامِيَةً (٤)

{ تَصْلى نَارًا حامِيَةً } “Kızgın bir ateşe girerler.” (4)

24541. Metin

أَيْ يُصِيبُهَا صِلَاؤُهَا وَحَرُّهَا. حامِيَةً شَدِيدَةُ الْحَرِّ، أَيْ قَدْ أُوقِدَتْ وَأُحْمِيَتِ الْمُدَّةَ الطَّوِيلَةَ. وَمِنْهُ حَمِيَ النَّهَارُ (بِالْكَسْرِ)، وَحَمِيَ التَّنُّورُ حَمْيًا فِيهِمَا، أَيِ اشْتَدَّ حَرُّهُ. وَحَكَى الْكِسَائِيُّ: اشْتَدَّ حَمْيُ الشَّمْسِ وَحَمْوُهَا: بِمَعْنًى. وَقَرَأَ أَبُو عَمْرٍو وَأَبُو بَكْرٍ وَيَعْقُوبُ (تُصْلَى) بِضَمِّ التاء. الباقون بفتحها. وقرى (تُصَلَّى) بِالتَّشْدِيدِ. وَقَدْ تَقَدَّمَ الْقَوْلُ فِيهَا فِي إِذَا السَّماءُ انْشَقَّتْ»

Yani onun yakıcılığı ve harareti onlara isabet eder. { حامِيَةً } ısısı son derece şiddetli demektir; yani uzun bir süre tutuşturulup kızdırılmıştır. Gündüzün hararetinin artması ve fırının iyice kızması da bu köktendir; her ikisinde de sıcaklığın şiddetlenmesi kastedilir. Kisâî, güneşin hararetinin ve yakıcılığının artması manasında bu kökün kullanımlarını nakletmiştir. Ebû Amr, Ebû Bekr ve Ya'kûb te harfinin ötresiyle { تُصْلَى } şeklinde okumuşlardır. Diğerleri ise fetha ile okumuştur. Şeddeli olarak { تُصَلَّى } şeklinde de okunmuştur. Buna dair açıklama daha önce 'İze's-Semâu'n-Şakkat' suresinde geçmişti.

24542. Metin

[الانشقاق: ١]. الْمَاوَرْدِيُّ: فَإِنْ قِيلَ فَمَا مَعْنَى وَصْفِهَا بِالْحَمْيِ، وَهِيَ لَا تَكُونُ إِلَّا حَامِيَةً، وَهُوَ أَقَلُّ أَحْوَالِهَا، فَمَا وَجْهُ الْمُبَالَغَةِ بِهَذِهِ الصِّفَةِ النَّاقِصَةِ؟ قيل: قد اختلف في المراد بالحامية ها هنا عَلَى أَرْبَعَةِ أَوْجُهٍ: أَحَدُهَا- أَنَّ الْمُرَادَ بِذَلِكَ أَنَّهَا دَائِمَةُ الْحَمْيِ، وَلَيْسَتْ كَنَارِ الدُّنْيَا الَّتِي يَنْقَطِعُ حَمْيُهَا بِانْطِفَائِهَا. الثَّانِي- أَنَّ الْمُرَادَ بِالْحَامِيَةِ أَنَّهَا حِمًى مِنِ ارْتِكَابِ الْمَحْظُورَاتِ، وَانْتَهَاكِ الْمَحَارِمِ، كَمَا قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: [إِنَّ لِكُلِّ مَلِكٍ حِمًى، وَإِنَّ حِمَى اللَّهِ محارمه. ومن

[el-İnşikâk: 1]. Mâverdî [şöyle demiştir]: Eğer "Ateş zaten kızgın olmaktan başka bir halde bulunmazken ve bu onun en alt durumu iken, onun kızgınlıkla nitelendirilmesinin anlamı nedir? Bu eksik sıfatla [yapılan] mübalağanın izahı nedir?" denilirse, şöyle cevap verilir: Burada 'hâmiye' (kızgın/koruyucu) ile ne kastedildiği hususunda dört farklı görüş ileri sürülmüştür: Birincisi; bundan maksadın, onun hararetinin kesintisiz ve sürekli olmasıdır; sönmesiyle harareti kesilen dünya ateşi gibi değildir. İkincisi; 'hâmiye' ile kastedilenin, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: « إِنَّ لِكُلِّ مَلِكٍ حِمًى، وَإِنَّ حِمَى اللَّهِ مَحَارِمُهُ. وَمَنْ... » «Şüphesiz her hükümdarın bir koruluğu vardır; Allah'ın koruluğu ise O'nun haramlarıdır. Kim de...»

24543. Metin

يَرْتَعْ حَوْلَ الْحِمَى يُوشِكُ أَنْ يَقَعَ فِيهِ [. الثَّالِثُ: أَنَّهَا تَحْمِي نَفْسَهَا عَنْ أَنْ تُطَاقَ مُلَامَسَتُهَا، أَوْ تُرَامَ مُمَاسَّتُهَا، كَمَا يَحْمِي الْأَسَدُ عَرِينَهُ، وَمِثْلُهُ قَوْلُ النَّابِغَةَ:

koruluğun etrafında otlarsa, çok geçmeden oraya düşebilir]” hadisinde buyurduğu gibi, yasakların işlenmesine ve haramların çiğnenmesine karşı bir koruluk olmasıdır. Üçüncüsü: Aslanın inini koruması gibi, kendisine dokunulmasına güç yetirilmekten veya temas edilmesine yeltenilmekten bizzat kendisini korumasıdır. Nâbiğa'nın şu sözü de bunun gibidir:

24544. Metin

تَعْدُو الذِّئَابُ عَلَى مَنْ لَا كِلَابَ لَهُ ... وَتَتَّقِي صَوْلَةَ الْمُسْتَأْسِدِ الْحَامِي

Kurtlar, köpekleri olmayan kimseye saldırırlar... Fakat koruyan ve aslan kesilen kimsenin heybetinden sakınırlar.

24545. Metin

الرَّابِعُ- أَنَّهَا حَامِيَةٌ حَمْيَ غَيْظٍ وَغَضَبٍ، مُبَالَغَةً فِي شِدَّةِ الِانْتِقَامِ. وَلَمْ يُرِدْ حَمْيَ جِرْمٍ وَذَاتٍ، كَمَا يُقَالُ: قَدْ حَمِيَ فُلَانٌ: إِذَا اغْتَاظَ وَغَضِبَ عِنْدَ إِرَادَةِ الِانْتِقَامِ. وَقَدْ بَيَّنَ اللَّهُ تَعَالَى بِقَوْلِهِ هَذَا الْمَعْنَى فَقَالَ: تَكادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ «١» [الملك: ٨].

Dördüncüsü: İntikamın şiddetindeki mübalağaya binaen onun öfke ve gazapla kızışmış olmasıdır; cürmün ve zatın kızışması kastedilmemiştir; nitekim bir kimse intikam almak istediğinde öfkelenip kızdığı zaman 'kad hamiye fulânun' denilir. Yüce Allah: { تَكادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ } “Neredeyse öfkeden çatlayacak” [Mülk: 8] kavliyle bu manayı açıklamıştır.

24546. Metin

[سورة الغاشية (٨٨): آية ٥]

[Ğâşiye Suresi (88): Ayet 5]

24547. Metin

تُسْقى مِنْ عَيْنٍ آنِيَةٍ (٥)

{ تُسْقى مِنْ عَيْنٍ آنِيَةٍ } “Onlara kaynar bir kaynaktan su içirilir.” (5)

24548. Metin

الْآنِي: الَّذِي قَدِ انْتَهَى حَرُّهُ، مِنَ الْإِينَاءِ «٢»، بِمَعْنَى التَّأْخِيرِ. وَمِنْهُ (آنَيْتَ وَآذَيْتَ) «٣». وَآنَاهُ يُؤْنِيهِ إِينَاءً، أَيْ أَحَرَّهُ وَحَبَسَهُ وَأَبْطَأَهُ. وَمِنْهُ يَطُوفُونَ بَيْنَها وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ «٤» [الرحمن: ٤٤]. وَفِي التَّفَاسِيرِ مِنْ عَيْنٍ آنِيَةٍ أَيْ تَنَاهَى حَرُّهَا، فَلَوْ وَقَعَتْ نُقْطَةٌ مِنْهَا عَلَى جِبَالِ الدُّنْيَا لَذَابَتْ. وَقَالَ الْحَسَنُ: آنِيَةٍ أَيْ حَرُّهَا أَدْرَكَ، أُوقِدَتْ عَلَيْهَا جَهَنَّمُ مُنْذُ خُلِقَتْ، فَدُفِعُوا إِلَيْهَا وِرْدًا عِطَاشًا. وَعَنِ ابْنِ أَبِي نَجِيحٍ عَنْ مُجَاهِدٍ قَالَ: بَلَغَتْ أَنَاهَا، وَحَانَ شُرْبُهَا.

el-Ânî (الْآنِي): Geciktirme anlamındaki 'el-înâ' (الْإِينَاء) kökünden olup harareti son noktaya ulaşmış olandır. “Geciktirdin ve eziyet ettin” (آنَيْتَ وَآذَيْتَ) sözü de bundandır. 'Ânâhu yu'nîhi înâen' ise onu kızdırdı, hapsetti ve geciktirdi demektir. { يَطُوفُونَ بَيْنَها وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ } “Onlar cehennem ile son derece kaynar su arasında dolaşır dururlar” [Rahmân: 44] ayeti de bundandır. Tefsirlerde { مِنْ عَيْنٍ آنِيَةٍ } ifadesi: Sıcaklığı son haddine ulaşmış demektir; öyle ki ondan bir damla dünya dağlarının üzerine düşseydi dağlar erirdi. Hasan: “{ آنِيَةٍ }, yani harareti kemale ermiştir; yaratıldığından beri üzerine cehennem ateşi yakılmıştır ve oraya susamış olarak sürükleneceklerdir” demiştir. İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den: “Sıcaklığı nihayete ermiş ve içilme vakti gelmiştir” dediği rivayet edilmiştir.

24549. Metin

[سورة الغاشية (٨٨): آية ٦]

[Ğâşiye Suresi (88): Ayet 6]

24550. Metin

لَيْسَ لَهُمْ طَعامٌ إِلاَّ مِنْ ضَرِيعٍ (٦)

{ لَيْسَ لَهُمْ طَعامٌ إِلاَّ مِنْ ضَرِيعٍ } “Onlar için darî'den başka bir yiyecek yoktur.” (6)

24551. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: لَيْسَ لَهُمْ أَيْ لِأَهْلِ النَّارِ. طَعامٌ إِلَّا مِنْ ضَرِيعٍ لَمَّا ذَكَرَ شَرَابَهُمْ ذَكَرَ طَعَامَهُمْ. قَالَ عِكْرِمَةُ وَمُجَاهِدٌ: الضَّرِيعُ: نَبْتٌ ذُو شَوْكٍ لَاصِقٌ بِالْأَرْضِ، تُسَمِّيهِ قُرَيْشٌ الشِّبْرِقَ إِذَا كَانَ رَطْبًا، فَإِذَا يَبِسَ فَهُوَ الضَّرِيعُ، لَا تَقْرَبُهُ دَابَّةٌ وَلَا بَهِيمَةٌ وَلَا تَرْعَاهُ، وَهُوَ سَمٌّ قَاتِلٌ، وَهُوَ أَخْبَثُ الطَّعَامِ وَأَشْنَعُهُ، عَلَى هَذَا عَامَّةُ الْمُفَسِّرِينَ. إِلَّا أَنَّ الضَّحَّاكَ رَوَى عن ابن عباس قال: هو شي يَرْمِي بِهِ الْبَحْرُ، يُسَمَّى الضَّرِيعَ، مِنْ أَقْوَاتِ الانعام

Yüce Allah'ın: { لَيْسَ لَهُمْ } “Onlar için yoktur” yani cehennemlikler için [yoktur], { طَعامٌ إِلَّا مِنْ ضَرِيعٍ } “darî'den başka bir yiyecek” buyruğudur. İçeceklerinden bahsettikten sonra yiyeceklerinden bahsetmiştir. İkrime ve Mücâhid şöyle demişlerdir: “Darî' (الضَّرِيعُ), yere yapışık, dikenli bir bitkidir. Kureyş taze olduğu zaman ona ‘şibrık’ adını verir, kuruduğu zaman ise o, darî'dir. Ona ne bir binek ne de bir ehli hayvan yaklaşır ve onu otlamaz. O öldürücü bir zehirdir, yiyeceklerin en pisi ve en çirkinidir.” Müfessirlerin çoğunluğu bu görüştedir. Ancak Dahhâk, İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmiştir: “O, denizin dışarı attığı ve darî' adı verilen bir şeydir; en'âmın (dört ayaklı hayvanların) azıklarındandır,

24552. Metin

لَا النَّاسِ، فَإِذَا وَقَعَتْ فِيهِ الْإِبِلُ لَمْ تَشْبَعْ، وَهَلَكَتْ هَزْلًا. وَالصَّحِيحُ مَا قَالَهُ الْجُمْهُورُ: أَنَّهُ نَبْتٌ. قَالَ أَبُو ذُؤَيْبٍ: «١»

İnsanların [azığı] değildir; develer buna düştüğü zaman doymazlar ve zayıflıktan helak olurlar. Doğru olan ise cumhurun söylediğidir: O bir bitkidir. Ebû Züeyb şöyle demiştir:

24553. Metin

رَعَى الشِّبْرِقَ الرَّيَّانَ حَتَّى إِذَا ذَوَى ... وَعَادَ ضَرِيعًا بَانَ مِنْهُ «٢» النَّحَائِصُ

Taze ve sulu şibrık bitkisini otladı; nihayet kuruyup... Darî' haline gelince, zayıf ve cılız hayvanlar ondan uzaklaştı.

24554. Metin

وَقَالَ الْهُذَلِيُّ «٣» وَذَكَرَ إِبِلًا وَسُوءَ مَرْعَاهَا:

Hüzeylî de develeri ve onların kötü otlaklarını zikrederek şöyle demiştir:

24555. Metin

وَحُبِسْنَ فِي هَزْمِ الضَّرِيعِ فَكُلُّهَا ... حَدْبَاءُ دَامِيَةُ الْيَدَيْنِ حَرُودُ «٤»

Darî' kırpıntıları içinde hapsedildiler; hepsi de... Kamburlaşmış, ayakları kanayan ve sütten kesilmiş develerdir.

24556. Metin

وَقَالَ الْخَلِيلُ: الضَّرِيعُ: نَبَاتٌ أَخْضَرُ مُنْتِنُ الرِّيحِ، يَرْمِي بِهِ الْبَحْرُ. وَقَالَ الْوَالِبِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: هُوَ شَجَرٌ مِنْ نَارٍ، وَلَوْ كَانَتْ فِي الدُّنْيَا لَأَحْرَقَتِ الْأَرْضَ وَمَا عَلَيْهَا. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: هُوَ الْحِجَارَةُ، وَقَالَهُ عِكْرِمَةُ. وَالْأَظْهَرُ أَنَّهُ شَجَرٌ ذُو شَوْكٍ حَسَبَ مَا هُوَ فِي الدُّنْيَا. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قال: (الضريع: شي يَكُونُ فِي النَّارِ، يُشْبِهُ الشَّوْكَ، أَشَدُّ مَرَارَةً مِنَ الصَّبْرِ، وَأَنْتَنُ مِنَ الْجِيفَةِ، وَأَحَرُّ مِنَ النَّارِ، سَمَّاهُ اللَّهُ ضَرِيعًا (. وَقَالَ خَالِدُ بْنُ زِيَادٍ: سَمِعْتُ الْمُتَوَكِّلَ بْنَ حَمْدَانَ يُسْأَلُ عَنْ هَذِهِ الْآيَةِ لَيْسَ لَهُمْ طَعامٌ إِلَّا مِنْ ضَرِيعٍ قَالَ: بَلَغَنِي أَنَّ الضَّرِيعَ شَجَرَةٌ مِنْ نَارِ جَهَنَّمَ، حَمْلُهَا الْقَيْحُ وَالدَّمُ، أَشَدُّ مَرَارَةً مِنَ الصَّبْرِ، فَذَلِكَ طَعَامُهُمْ. وَقَالَ الْحَسَنُ: هُوَ بَعْضُ مَا أَخْفَاهُ اللَّهُ مِنَ الْعَذَابِ. وَقَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: هُوَ طَعَامٌ يَضْرَعُونَ عِنْدَهُ وَيَذِلُّونَ، وَيَتَضَرَّعُونَ مِنْهُ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى، طَلَبًا لِلْخَلَاصِ مِنْهُ، فَسُمِّيَ بِذَلِكَ، لِأَنَّ آكِلَهُ يَضْرَعُ فِي أَنْ يُعْفَى مِنْهُ، لِكَرَاهَتِهِ وَخُشُونَتِهِ. قَالَ أَبُو جَعْفَرٍ النَّحَّاسُ: قَدْ يَكُونُ مُشْتَقًّا مِنَ الضَّارِعِ، وَهُوَ الذَّلِيلُ، أَيْ ذُو ضَرَاعَةٍ، أَيْ مَنْ شَرِبَهُ ذَلِيلٌ تَلْحَقُهُ ضَرَاعَةٌ. وَعَنِ الْحَسَنِ أَيْضًا: هُوَ الزَّقُّومُ. وَقِيلَ: هُوَ وَادٍ فِي جَهَنَّمَ. فَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَقَدْ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى فِي موضع

Halîl şöyle demiştir: "Darî‘ (الضَّرِيع), denizin [kıyıya] attığı, pis kokulu yeşil bir bitkidir." el-Vâlibî, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini nakletmiştir: "O, ateşten bir ağaçtır; şayet dünyada olsaydı yeryüzünü ve üzerindekileri yakıp kül ederdi." Saîd b. Cübeyr: "O, taştır" demiştir; İkrime de böyle söylemiştir. En açık olan görüş ise dünyadaki gibi dikenli bir ağaç olduğudur. İbn Abbâs’tan rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Darî‘; ateşte bulunan, dikene benzeyen, sabırdan daha acı, leşten daha pis kokulu ve ateşten daha sıcak bir şeydir; Allah ona darî‘ adını vermiştir.» Hâlid b. Ziyâd şöyle demiştir: Mütevekkil b. Hamdân’a bu ayet, { لَيْسَ لَهُمْ طَعامٌ إِلَّا مِنْ ضَرِيعٍ } “Onlar için darî'den başka bir yiyecek yoktur” hakkında sorulduğunu işittim; o şöyle dedi: "Bana ulaştığına göre darî‘, cehennem ateşinden bir ağaçtır; meyvesi irin ve kandır, sabırdan daha acıdır. İşte onların yiyeceği budur." Hasan [el-Basrî] şöyle demiştir: "O, Allah’ın [mahiyetini] gizlediği azabın bir kısmıdır." İbn Keysân şöyle demiştir: "O, [oradakilerin] yanında boyun büküp zelil oldukları ve ondan kurtulmak talebiyle Allah Teâlâ’ya yalvarıp yakardıkları bir yiyecektir. Bundan dolayı bu şekilde isimlendirilmiştir; çünkü onu yiyen kimse, çirkinliği ve kabalığı sebebiyle ondan muaf tutulması için yalvarıp yakarır." Ebû Ca'fer en-Nehhâs şöyle demiştir: "Bu kelime 'dâri‘'den (الضَّارِع) türemiş olabilir; o da zelil, yani zillet/boyun büküş sahibi kimsedir. Yani onu içen kimse zelildir ve ona bir zillet ilişir." Yine Hasan [el-Basrî]’dan: "O, zakkumdur" dediği rivayet edilmiştir. Cehennemde bir vadidir de denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Allah Teâlâ başka bir yerde [şöyle] buyurmuştur:

24557. Metin

آخَرَ: فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هاهُنا حَمِيمٌ. وَلا طَعامٌ إِلَّا مِنْ غِسْلِينٍ «١» [الحاقة: ٣٦ - ٣٥]. وَقَالَ هُنَا: إِلَّا مِنْ ضَرِيعٍ وَهُوَ غَيْرُ الْغِسْلِينِ. وَوَجْهُ الْجَمْعِ أَنَّ النَّارَ دَرَكَاتٌ، فَمِنْهُمْ مَنْ طَعَامُهُ الزَّقُّومُ، وَمِنْهُمْ مَنْ طَعَامُهُ الْغِسْلِينُ، وَمِنْهُمْ مَنْ طَعَامُهُ الضَّرِيعُ، وَمِنْهُمْ مَنْ شَرَابُهُ الْحَمِيمُ، وَمِنْهُمْ مَنْ شَرَابُهُ الصَّدِيدُ. قَالَ الْكَلْبِيُّ: الضَّرِيعُ فِي دَرَجَةٍ لَيْسَ فِيهَا غَيْرُهُ، وَالزَّقُّومُ فِي دَرَجَةٍ أُخْرَى. وَيَجُوزُ أَنْ تُحْمَلَ الْآيَتَانِ عَلَى حَالَتَيْنِ كَمَا قَالَ: يَطُوفُونَ بَيْنَها وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ «٢» [الرحمن: ٤٤]. الْقُتَبِيُّ: وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الضَّرِيعُ وَشَجَرَةُ الزَّقُّومِ نَبْتَيْنِ مِنَ النَّارِ، أَوْ مِنْ جَوْهَرٍ لَا تَأْكُلُهُ النَّارُ. وَكَذَلِكَ سَلَاسِلُ النَّارِ وَأَغْلَالُهَا وَعَقَارِبُهَا وَحَيَّاتُهَا، وَلَوْ كَانَتْ عَلَى مَا نَعْلَمُ مَا بَقِيَتْ عَلَى النَّارِ. قَالَ: وَإِنَّمَا دَلَّنَا اللَّهُ عَلَى الْغَائِبِ عِنْدَهُ، بِالْحَاضِرِ عِنْدَنَا، فَالْأَسْمَاءُ مُتَّفِقَةُ الدَّلَالَةِ، وَالْمَعَانِي مُخْتَلِفَةٌ. وَكَذَلِكَ مَا فِي الْجَنَّةِ مِنْ شَجَرِهَا وَفُرُشِهَا. الْقُشَيْرِيُّ: وَأَمْثَلُ مِنْ قَوْلِ الْقُتَبِيِّ أَنْ نَقُولَ: إِنَّ الَّذِي يُبْقِي الْكَافِرِينَ فِي النَّارِ لِيَدُومَ عَلَيْهِمُ الْعَذَابُ، يُبْقِي النَّبَاتَ وَشَجَرَةَ الزَّقُّومِ فِي النَّارِ، لِيُعَذِّبَ بِهَا الْكُفَّارَ. وَزَعَمَ بَعْضُهُمْ أَنَّ الضَّرِيعَ بِعَيْنِهِ لَا يَنْبُتُ فِي النَّارِ، وَلَا أَنَّهُمْ يَأْكُلُونَهُ. فَالضَّرِيعُ مِنْ أَقْوَاتِ الْأَنْعَامِ، لَا مِنْ أَقْوَاتِ النَّاسِ. وَإِذَا وَقَعَتِ الْإِبِلُ فِيهِ لَمْ تَشْبَعْ، وَهَلَكَتْ هَزْلًا، فَأَرَادَ أَنَّ هَؤُلَاءِ يَقْتَاتُونَ بِمَا لَا يُشْبِعُهُمْ، وَضَرَبَ الضَّرِيعَ لَهُ مَثَلًا، أَنَّهُمْ يُعَذَّبُونَ بِالْجُوعِ كَمَا يُعَذَّبُ مَنْ قُوتُهُ الضَّرِيعُ. قَالَ التِّرْمِذِيُّ الْحَكِيمُ: وَهَذَا نَظَرٌ سَقِيمٌ مِنْ أَهْلِهِ وَتَأْوِيلٌ دنئ، كَأَنَّهُ يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُمْ تَحَيَّرُوا فِي قُدْرَةِ اللَّهِ تَعَالَى، وَأَنَّ الَّذِي أَنْبَتَ فِي هَذَا التُّرَابِ هَذَا الضَّرِيعَ قَادِرٌ عَلَى أَنْ يُنْبِتَهُ فِي حَرِيقِ النَّارِ، جَعَلَ لَنَا فِي الدُّنْيَا مِنَ الشَّجَرِ الْأَخْضَرِ نَارًا، فَلَا النَّارُ تُحْرِقُ الشَّجَرَ، وَلَا رُطُوبَةُ الْمَاءِ فِي الشَّجَرِ تُطْفِئُ النَّارَ، فَقَالَ تَعَالَى: الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْأَخْضَرِ نَارًا فَإِذا أَنْتُمْ مِنْهُ تُوقِدُونَ «٣» [يس: ٨٠]. وَكَمَا قِيلَ حِينَ نَزَلَتْ وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيامَةِ عَلى وُجُوهِهِمْ «٤» [الاسراء: ٩٧]: قَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ، كَيْفَ يَمْشُونَ عَلَى وجوههم؟ فقال: [الذي

[Bir başka ayette]: { فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هاهُنا حَمِيمٌ. وَلا طَعامٌ إِلَّا مِنْ غِسْلِينٍ } 1 “Bugün artık onun için burada ne candan bir dost vardır, ne de ğıslînden (irinli sudan) başka bir yiyecek” [Hâkka: 35-36] buyurmuş; burada ise: { إِلَّا مِنْ ضَرِيعٍ } “Darî'den başka...” buyurmuştur. Oysa darî', ğıslînden başkadır. [Bu ayetlerin arasını] cem etmenin yolu şudur: Cehennem derekelerden (aşağı tabakalardan) ibarettir; binaenaleyh onlardan bazısının yiyeceği zakkum, bazısının yiyeceği ğıslîn, bazısının yiyeceği darî', bazısının içeceği kaynar su (hamîm), bazısının içeceği de irindir (sadîd). el-Kelbî şöyle demiştir: “Darî' öyle bir derecededir ki orada ondan başkası yoktur, zakkum ise bir başka derecededir.” Bu iki ayetin iki ayrı duruma hamledilmesi de caizdir; nitekim [Cenâb-ı Hak] şöyle buyurmuştur: { يَطُوفُونَ بَيْنَها وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ } 2 “Onlar onunla kaynar su arasında dönüp dururlar” [Rahmân: 44]. el-Kutebî ise şöyle demiştir: “Darî' ve zakkum ağacının ateşten iki bitki olması yahut ateşin yakıp tüketmediği bir cevherden olması caizdir. Ateşin zincirleri, bukağıları, akrepleri ve yılanları da böyledir; şayet bildiğimiz nitelikte olsalardı ateşte duramazlardı.” Ve dedi ki: “Allah katındaki gaybı, bizim yanımızda hazır olan (görünen) ile bize tanıtmıştır; dolayısıyla isimlerin delaleti aynı olsa da manaları farklıdır. Cennetteki ağaçlar ve döşekler de böyledir.” el-Kuşeyrî ise şöyle der: “el-Kutebî'nin sözünden daha uygun olanı şöyle dememizdir: Kâfirlere azabın devam etmesi için onları ateşte diri tutan [Allah], kâfirlere kendisiyle azap etmek için bitkiyi ve zakkum ağacını da ateşte varlığını korur halde tutar.” Bazıları ise darî'in bizzat ateşin içinde bitmediğini ve onların bunu yemediklerini iddia etmişlerdir. Çünkü darî' insanların değil, davarların gıdasıdır; develer ona düştüklerinde doymazlar ve zayıflıktan helak olurlar. Dolayısıyla [Cenâb-ı Hak] onların kendilerini doyurmayan şeylerle besleneceklerini kastetmiş ve darî'i buna bir misal kılmıştır; yani gıdası darî' olan kimsenin azap çektiği gibi onlar da açlıkla azap olunurlar. el-Hakîm et-Tirmizî şöyle demiştir: “Bu, sahipleri tarafından [ileri sürülmüş] sakat bir görüş ve değersiz bir tevil olup sanki Allah Teâlâ'nın kudreti hususunda tereddüde düştüklerini gösterir. Hâlbuki şu toprakta bu darî'i bitiren [Allah], onu ateşin yangını içinde de bitirmeye kâdirdir. Nitekim dünyada bizim için yeşil ağaçtan ateş var kılmıştır; öyle ki ne ateş ağacı yakar, ne de ağaçtaki suyun ıslaklığı ateşi söndürür. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْأَخْضَرِ نَارًا فَإِذا أَنْتُمْ مِنْهُ تُوقِدُونَ } 3 “O ki sizin için yeşil ağaçtan bir ateş kıldı; işte siz de ondan tutuşturup duruyorsunuz” [Yâsîn: 80]. Tıpkı { وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيامَةِ عَلى وُجُوهِهِمْ } 4 “Kıyamet gününde onları yüzükoyun haşrederiz” [İsrâ: 97] ayeti indiğinde: ‘Ey Allah'ın Resûlü, yüzleri üzerinde nasıl yürürler?’ diye sorduklarında buyurduğu gibi: [Onları

24558. Metin

أَمْشَاهُمْ عَلَى أَرْجُلِهِمْ قَادِرٌ عَلَى أَنْ يُمْشِيَهُمْ عَلَى وُجُوهِهِمْ [. فَلَا يَتَحَيَّرُ فِي مِثْلِ هَذَا إلا ضعيف القلب. أو ليس قَدْ أَخْبَرَنَا أَنَّهُ كُلَّما نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْناهُمْ جُلُوداً «١» غَيْرَها [النساء: ٥٦]، وقال: سَرابِيلُهُمْ مِنْ قَطِرانٍ «٢» [إبراهيم: ٥٠]، وقال: إِنَّ لَدَيْنا أَنْكالًا «٣» [المزمل: ١٢] أَيْ قُيُودًا. وَجَحِيماً (١٢) وَطَعاماً ذَا غُصَّةٍ (١٣) قِيلَ: ذَا شَوْكٍ. فَإِنَّمَا يَتَلَوَّنُ عَلَيْهِمُ الْعَذَابُ بِهَذِهِ الأشياء.

ayakları üzerinde yürüten [Allah], yüzleri üzerinde de yürütmeye kâdirdir”]. Dolayısıyla bunun gibi hususlarda ancak kalbi zayıf olan kimse şüpheye düşer. Bize; { كُلَّما نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْناهُمْ جُلُوداً غَيْرَها } “Derileri kavrulup yandıkça... Başka derilerle değiştiririz” [Nisâ: 56] buyurduğunu, { سَرابِيلُهُمْ مِنْ قَطِرانٍ } “Gömlekleri katrandandır” [İbrâhîm: 50] dediğini ve { إِنَّ لَدَيْنا أَنْكالًا } “Şüphesiz katımızda bukağılar” [Müzzemmil: 12] yani prangalar, { وَجَحِيماً (١٢) وَطَعاماً ذَا غُصَّةٍ (١٣) } “Ve cehennem ile boğazı tıkayan bir yiyecek vardır” [Müzzemmil: 12-13] -dikenli olduğu söylenmiştir- buyurduğunu haber vermemiş midir? Azap onlara işte bu şeylerle çeşitlendirilir.

24559. Metin

[سورة الغاشية (٨٨): آية ٧]

[Ğâşiye Suresi (88): Ayet 7]

24560. Metin

لَا يُسْمِنُ وَلا يُغْنِي مِنْ جُوعٍ (٧)

{ لَا يُسْمِنُ وَلا يُغْنِي مِنْ جُوعٍ } “Ne semirtir ne de açlıktan kurtarır.” (7)

24561. Metin

يَعْنِي الضَّرِيعَ لَا يَسْمَنُ آكِلُهُ. وَكَيْفَ يَسْمَنُ مَنْ يَأْكُلُ الشَّوْكَ! قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: لَمَّا نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ قَالَ الْمُشْرِكُونَ: إِنَّ إِبِلَنَا لَتَسْمَنُ بِالضَّرِيعِ، فَنَزَلَتْ: لَا يُسْمِنُ وَلا يُغْنِي مِنْ جُوعٍ. وَكَذَبُوا، فَإِنَّ الْإِبِلَ إِنَّمَا تَرْعَاهُ رَطْبًا، فَإِذَا يَبِسَ لَمْ تَأْكُلْهُ. وَقِيلَ اشْتَبَهَ عَلَيْهِمْ أَمْرُهُ فَظَنُّوهُ كَغَيْرِهِ مِنَ النَّبْتِ النَّافِعِ، لِأَنَّ الْمُضَارَعَةَ الْمُشَابَهَةُ. فَوَجَدُوهُ لَا يُسْمِنُ «٤» وَلَا يُغْنِي مِنْ جوع.

Yani darî' yiyen kimseyi semirtmez. Diken yiyen kimse nasıl semirsin ki! Müfessirler şöyle demişlerdir: Bu ayet indiğinde müşrikler: “Bizim develerimiz darî' ile semirir” dediler; bunun üzerine: { لَا يُسْمِنُ وَلا يُغْنِي مِنْ جُوعٍ } “Ne semirtir ne de açlıktan kurtarır” ayeti indi. Yalan söylediler; zira deve onu ancak yaşken otlar, kuruduğunda ise onu yemez. Benzeşme anlamına gelen 'mudâraa' (المُضَارَعَةُ) kökünden hareketle durumunun onlara karışık geldiği ve onu diğer faydalı bitkiler gibi sandıkları da söylenmiştir. Fakat onun semirtmediğini ve açlıktan da kurtarmadığını görmüşlerdir.

24562. Metin

[سورة الغاشية (٨٨): الآيات ٨ الى ١٠]

[Ğâşiye Suresi (88): Ayetler 8-10]

24563. Metin

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ ناعِمَةٌ (٨) لِسَعْيِها راضِيَةٌ (٩) فِي جَنَّةٍ عالِيَةٍ (١٠)

{ وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ ناعِمَةٌ (٨) لِسَعْيِها راضِيَةٌ (٩) فِي جَنَّةٍ عالِيَةٍ (١٠) } “O gün birtakım yüzler de nimet içindedir. Çabalarından hoşnuttur; yüksek bir cennettedir.”

24564. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ ناعِمَةٌ) أَيْ ذَاتُ نِعْمَةٍ. وَهِيَ وُجُوهُ الْمُؤْمِنِينَ، نِعْمَتْ بِمَا عَايَنَتْ مِنْ عَاقِبَةِ أَمْرِهَا وَعَمَلِهَا الصَّالِحِ. لِسَعْيِها أَيْ لِعَمَلِهَا الَّذِي عَمِلَتْهُ فِي الدُّنْيَا. راضِيَةٌ فِي الْآخِرَةِ حِينَ أُعْطِيَتِ الْجَنَّةَ بِعَمَلِهَا. وَمَجَازُهُ: لِثَوَابِ سَعْيِهَا رَاضِيَةٌ. وَفِيهَا وَاوٌ مُضْمَرَةٌ. الْمَعْنَى: وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ، لِلْفَصْلِ بَيْنَهَا وَبَيْنَ الْوُجُوهِ الْمُتَقَدِّمَةِ. وَالْوُجُوهُ عِبَارَةٌ عَنِ الْأَنْفُسِ. (فِي جَنَّةٍ عالِيَةٍ) أي مرتفعة، لأنها فوق السموات حَسَبَ مَا تَقَدَّمَ. وَقِيلَ: عَالِيَةُ الْقَدْرِ، لِأَنَّ فِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ الْأَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْأَعْيُنُ. وَهُمْ فيها خالدون.

Yüce Allah'ın: { وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ ناعِمَةٌ } “O gün birtakım yüzler de nimet içindedir” buyruğu; yani nimet ve refah sahibidir, [demektir]. Bunlar müminlerin yüzleridir. İşlerinin akıbetini ve salih amellerini[n mükâfatını] bizzat müşahede ettikleri için nimete ermişlerdir. { لِسَعْيِها } “Çabalarından” yani dünyada işlemiş olduğu amelinden; { راضِيَةٌ } “hoşnuttur”, ahirette ameli sebebiyle kendisine cennet verildiğinde [hoşnuttur]. Bunun mecazî manası: "Çabasının mükâfatından hoşnuttur" şeklindedir. Bu ifadede gizli bir vâv harfi vardır. Mana; [bu yüzler ile] daha önce geçen yüzlerin arasını ayırmak maksadıyla "Ve o gün birtakım yüzler..." takdirindedir. Yüzler ifadesi nefislerden/şahıslardan ibarettir. { فِي جَنَّةٍ عالِيَةٍ } “Yüksek bir cennettedir” yani daha önce geçtiği üzere göklerin üstünde bulunduğu için mekânca yüksektir. Şöyle de denilmiştir: Kadr-ü kıymeti yücedir; zira orada nefislerin arzulayacağı ve gözlerin lezzet alacağı nimetler vardır. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.

24565. Metin

[سورة الغاشية (٨٨): آية ١١]

[Ğâşiye Suresi (88): Ayet 11]

24566. Metin

لا تَسْمَعُ فِيها لاغِيَةً (١١)

{ لا تَسْمَعُ فِيها لاغِيَةً } “Orada boş bir söz işitmezsin.” (11)

24567. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: لَا تَسْمَعُ فِيها لاغِيَةً (١١) أَيْ كَلَامًا سَاقِطًا غَيْرَ مَرْضِيٍّ. وَقَالَ: لاغِيَةً، وَاللَّغْوُ وَاللَّغَا وَاللَّاغِيَةُ: بِمَعْنًى وَاحِدٍ. قَالَ:

Yüce Allah'ın { لَا تَسْمَعُ فِيها لاغِيَةً } kavli; yani değersiz, hoş karşılanmayan bir söz [işitmezsin] demektir. { لاغِيَةً } buyurmuştur; lağv (اللَّغْوُ), lağâ (اللَّغَا) ve lâğiyetün (اللَّاغِيَةُ) aynı anlamdadır. Şair şöyle demiştir:

24568. Metin

عَنِ اللَّغَا وَرَفَثِ التَّكَلُّمِ «١»

Boş sözden ve çirkin konuşmaktan [uzak durur].

24569. Metin

وَقَالَ الْفَرَّاءُ وَالْأَخْفَشُ أَيْ لَا تَسْمَعُ فِيهَا كَلِمَةَ لَغْوٍ. وَفِي الْمُرَادِ بِهَا سِتَّةُ أَوْجُهٍ: أَحَدُهَا: يَعْنِي كَذِبًا وَبُهْتَانًا وَكُفْرًا بِاللَّهِ ﷿، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. الثَّانِي: لَا بَاطِلَ وَلَا إِثْمَ، قَالَهُ قَتَادَةُ. الثَّالِثُ: أَنَّهُ الشَّتْمُ، قَالَهُ مُجَاهِدٌ. الرَّابِعُ: الْمَعْصِيَةُ، قَالَهُ الْحَسَنُ. الْخَامِسُ: لَا يُسْمَعُ فِيهَا حَالِفٌ يَحْلِفُ بِكَذِبٍ، قَالَهُ الْفَرَّاءُ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: لَا يُسْمَعُ فِي الْجَنَّةِ حَالِفٌ بِيَمِينٍ بَرَّةٍ وَلَا فَاجِرَةٍ. السَّادِسُ: لَا يُسْمَعُ فِي كَلَامِهِمْ كَلِمَةٌ بِلَغْوٍ، لِأَنَّ أَهْلَ الْجَنَّةِ لَا يَتَكَلَّمُونَ إِلَّا بِالْحِكْمَةِ وَحَمْدِ اللَّهِ عَلَى مَا رَزَقَهُمْ مِنَ النَّعِيمِ الدَّائِمِ، قَالَهُ الْفَرَّاءُ أَيْضًا. وَهُوَ أَحْسَنُهَا لِأَنَّهُ يَعُمُّ مَا ذُكِرَ. وَقَرَأَ أَبُو عَمْرٍو وَابْنُ كَثِيرٍ (لَا يُسْمَعُ) بِيَاءٍ غَيْرُ مُسَمَّى الْفَاعِلِ. وَكَذَلِكَ نَافِعٌ، إِلَّا أَنَّهُ بِالتَّاءِ الْمَضْمُومَةِ، لِأَنَّ اللَّاغِيَةَ اسْمٌ مُؤَنَّثٌ فَأَنَّثَ الْفِعْلَ لِتَأْنِيثِهِ. وَمَنْ قَرَأَ بِالْيَاءِ فَلِأَنَّهُ حَالَ بَيْنَ الِاسْمِ وَالْفِعْلِ الْجَارُّ وَالْمَجْرُورُ. وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِالتَّاءِ مَفْتُوحَةً لاغِيَةً نَصًّا عَلَى إِسْنَادِ ذَلِكَ لِلْوُجُوهِ، أَيْ لَا تسمع الوجوه فيها لاغية.

Ferrâ ve Ahfeş: “Yani orada boş bir kelime işitmezsin” demişlerdir. Bundan ne kastedildiği hususunda altı görüş vardır: Birincisi: Yalan, bühtan ve Allah Azze ve Celle'yi inkâr demektir; bunu İbn Abbâs söylemiştir. İkincisi: Batıl ve günah yoktur; bunu Katâde söylemiştir. Üçüncüsü: Sövgüdür; bunu Mücâhid söylemiştir. Dördüncüsü: Günahtır; bunu Hasan söylemiştir. Beşincisi: Orada yalan yere yemin eden bir kimse işitilmez; bunu Ferrâ söylemiştir. Kelbî ise: “Cennette ne doğru ne de yalan yere yemin eden bir kimse işitilmez” demiştir. Altıncısı: Onların konuşmalarında boş bir kelime işitilmez; çünkü cennet ehli ancak hikmetle ve kendilerine rızık olarak verilen ebedî nimetten ötürü Allah'a hamd ile konuşurlar; bunu da Ferrâ söylemiştir. Zikredilenlerin hepsini kapsadığı için en güzeli de budur. Ebû Amr ve İbn Kesîr, meçhul fiil olarak ye harfiyle { لَا يُسْمَعُ } şeklinde okumuşlardır. Nâfi' de böyledir, ancak o ötreli te ile okumuştur; çünkü 'el-lâğiye' müennes bir isimdir ve fiili onun müennesliğine binaen müennes kılmıştır. Ye ile okuyan ise isim ile fiil arasına car-mecrurun girmesinden dolayı böyle okumuştur. Diğerleri ise fiili yüzlere isnat ederek te harfinin fethası ve { لاغِيَةً }'nin nasbı ile okumuşlardır; yani 'yüzler orada boş bir söz işitmez'.

24570. Metin

[سورة الغاشية (٨٨): الآيات ١٢ الى ١٦]

[Ğâşiye Suresi (88): Ayetler 12-16]

24571. Metin

فِيها عَيْنٌ جارِيَةٌ (١٢) فِيها سُرُرٌ مَرْفُوعَةٌ (١٣) وَأَكْوابٌ مَوْضُوعَةٌ (١٤) وَنَمارِقُ مَصْفُوفَةٌ (١٥) وَزَرابِيُّ مَبْثُوثَةٌ (١٦)

{ فِيها عَيْنٌ جارِيَةٌ (١٢) فِيها سُرُرٌ مَرْفُوعَةٌ (١٣) وَأَكْوابٌ مَوْضُوعَةٌ (١٤) وَنَمارِقُ مَصْفُوفَةٌ (١٥) وَزَرابِيُّ مَبْثُوثَةٌ (١٦) } “Orada akan bir pınar vardır. Orada yükseltilmiş tahtlar, konulmuş kadehler, dizilmiş yastıklar ve serilmiş nefis halılar vardır.”

24572. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (فِيها عَيْنٌ جارِيَةٌ) أَيْ بِمَاءٍ مُنْدَفِقٍ، وَأَنْوَاعِ الْأَشْرِبَةِ اللَّذِيذَةِ عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ مِنْ غَيْرِ أُخْدُودٍ. وَقَدْ تَقَدَّمَ فِي سُورَةِ" الْإِنْسَانِ" أَنَّ فِيهَا عُيُونًا «٢». فَ- عَيْنٌ: بِمَعْنَى عُيُونٍ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. (فِيها سُرُرٌ مَرْفُوعَةٌ) أَيْ عَالِيَةٌ. وَرُوِيَ أنه كان ارتفاعها قدر ما بين

Yüce Allah'ın: { فِيها عَيْنٌ جارِيَةٌ } “Orada akan bir pınar vardır” buyruğu; fışkıran bir suyla ve yer üstünde bir kanal olmaksızın [akan] leziz içecek türleriyle [akıp durur] demektir.1 İnsân Suresi'nde orada pınarların yer aldığı daha önce geçmişti.2 Buna göre *ayn* (عَيْن / pınar) kelimesi *uyûn* (عُيُون / pınarlar) anlamındadır. En doğrusunu Allah bilir. { فِيها سُرُرٌ مَرْفُوعَةٌ } “Orada yükseltilmiş tahtlar vardır” yani yüksek [tahtlar] demektir. Rivayet edildiğine göre tahtların yüksekliği...

24573. Metin

السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ، لِيَرَى وَلِيُّ اللَّهِ مُلْكَهُ حَوْلَهُ. (وَأَكْوابٌ مَوْضُوعَةٌ) أَيْ أَبَارِيقُ وَأَوَانٍ. وَالْإِبْرِيقُ: هُوَ ماله عُرْوَةٌ وَخُرْطُومٌ. وَالْكُوبُ: إِنَاءٌ لَيْسَ لَهُ عُرْوَةٌ وَلَا خُرْطُومٌ. وَقَدْ تَقَدَّمَ هَذَا فِي سُورَةِ" الزُّخْرُفِ «١» وَغَيْرِهَا. وَنَمارِقُ أَيْ وَسَائِدُ، الْوَاحِدَةُ نُمْرُقَةٌ. مَصْفُوفَةٌ أَيْ وَاحِدَةٌ إِلَى جَنْبِ الْأُخْرَى. قَالَ الشَّاعِرُ:

Allah'ın dostu olan kimsenin etrafındaki mülkünü görebilmesi için yer ile gök arası kadardır. { وَأَكْوابٌ مَوْضُوعَةٌ } “Ve konulmuş kadehler vardır” yani ibrikler ve kaplar. İbrik; kulpu ve emziği (ibriğin ağzı) olan kaptır. Kûb ise; kulpu ve emziği olmayan kaptır. Bu husus Zuhruf Suresi'nde ve başka yerlerde daha önce geçmişti. { وَنَمارِقُ } yani yastıklar demektir; tekili 'numruka'dır. { مَصْفُوفَةٌ } yani biri diğerinin yanına dizilmiş demektir. Şair şöyle demiştir:

24574. Metin

وَإِنَّا لَنُجْرِيُ الْكَأْسَ بَيْنَ شُرُوبِنَا ... وَبَيْنَ أَبِي قَابُوسَ فَوْقَ النَّمَارِقِ

Biz kadehi meclis arkadaşlarımız arasında... Ve yastıklar üstünde Ebû Kâbûs ile aramızda dolaştırırız.

24575. Metin

وَقَالَ آخَرُ:

Bir başkası da şöyle demiştir:

24576. Metin

كُهُولٌ وَشُبَّانٌ حِسَانٌ وُجُوهُهُمْ ... عَلَى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍ وَنَمَارِقَ

Yüzleri güzel orta yaşlılar ve gençler... Dizilmiş tahtlar ve yastıklar üzerindedirler.

24577. Metin

وَفِي الصِّحَاحِ: النُّمْرُقُ وَالنُّمْرُقَةُ: وِسَادَةٌ صَغِيرَةٌ. وَكَذَلِكَ النِّمْرِقَةُ (بِالْكَسْرِ) لُغَةٌ حَكَاهَا يَعْقُوبُ. وَرُبَّمَا سَمَّوُا الطِّنْفِسَةَ الَّتِي فَوْقَ الرَّحْلِ نُمْرُقَةً، عَنْ أَبِي عُبَيْدٍ. (وَزَرابِيُّ مَبْثُوثَةٌ): قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: الزَّرَابِيُّ: الْبُسُطُ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: الزَّرَابِيُّ: الطَّنَافِسُ الَّتِي لَهَا خَمْلٌ رَقِيقٌ، وَاحِدَتُهَا: زَرْبِيَّةٌ، وَقَالَ الْكَلْبِيُّ وَالْفَرَّاءُ. وَالْمَبْثُوثَةُ: الْمَبْسُوطَةُ، قَالَ قَتَادَةُ. وَقِيلَ: بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ، قَالَهُ عِكْرِمَةُ. وَقِيلَ كَثِيرَةٌ، قَالَهُ الْفَرَّاءُ. وَقِيلَ: مُتَفَرِّقَةٌ فِي الْمَجَالِسِ، قَالَهُ الْقُتَبِيُّ. قُلْتُ: هَذَا أَصْوَبُ، فَهِيَ كَثِيرَةٌ مُتَفَرِّقَةٌ. وَمِنْهُ وَبَثَّ فِيها مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ «٢» [البقرة: ١٦٤]. وَقَالَ أَبُو بَكْرٍ الْأَنْبَارِيُّ: وَحَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ الْحُسَيْنِ، قَالَ حَدَّثَنَا حُسَيْنُ بْنُ عَرَفَةَ، قَالَ حَدَّثَنَا عَمَّارُ بْنُ مُحَمَّدٍ، قَالَ: صَلَّيْتُ خَلْفَ مَنْصُورِ بْنِ الْمُعْتَمِرِ، فَقَرَأَ: هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ الْغاشِيَةِ، وَقَرَأَ فِيهَا: وَزَرابِيُّ مَبْثُوثَةٌ: مُتَّكِئِينَ فِيهَا ناعمين.

es-Sıhâh'ta şöyle denmektedir: en-Numruk (النُّمْرُق) ve en-numruka (النُّمْرُقَة), küçük yastık demektir. Aynı şekilde en-nimrika (النِّمْرِقَة) da (esre ile) Ya'kūb'un naklettiği bir lehçedir. Ebû Ubeyd'den rivayet edildiğine göre, bazen devenin semeri üzerindeki örtüye (kadifeye) de numruka adını verirlerdi. { وَزَرابِيُّ مَبْثُوثَةٌ } “Ve serilmiş nefis halılar vardır” kavli hakkında Ebû Ubeyde: "ez-Zerâbiy (الزَّرَابِيُّ), yaygılar/halılar demektir" demiştir. İbn Abbâs: "ez-Zerâbiy, ince havı olan tüylü yaygılardır (halılardır), tekili 'zerbiyye'dir" demiştir; el-Kelbî ve Ferrâ da böyle demiştir. el-Mebsûse (الْمَبْثُوثَةُ) ise Katâde'ye göre: "yayılmış" demektir. İkrime'nin dediğine göre: "birbiri üzerine [yığılmış]" demektir. Ferrâ'nın dediğine göre: "pek çok" demektir. Kutebî'nin dediğine göre ise: "meclislerde dağınık [olarak serilmiş]" demektir. Derim ki: Bu daha doğrudur, yani onlar çok ve [farklı yerlere] dağıtılmıştır. { وَبَثَّ فِيها مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ } «٢» [el-Bakara: 164] ayetinde de bu anlamdadır. Ebû Bekir el-Enbârî dedi ki: Bize Ahmed b. el-Huseyn rivayet edip dedi ki: Bize Huseyn b. Afe rivayet edip dedi ki: Bize Ammâr b. Muhammed rivayet edip dedi ki: Mansûr b. el-Mu'temir'in arkasında namaz kıldım; { هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ الْغاشِيَةِ } suresini okudu ve bu surede [şu şekilde] okudu: "ve zerâbiyyu mebsûsetun muttekieyne fîhâ nâimîn".

24578. Metin

[سورة الغاشية (٨٨): آية ١٧]

[Ğâşiye Suresi (88): Ayet 17]

24579. Metin

أَفَلا يَنْظُرُونَ إِلَى الْإِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ (١٧)

{ أَفَلا يَنْظُرُونَ إِلَى الْإِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ (١٧) } “Bakmazlar mı deveye, nasıl yaratılmış?”

24580. Metin

قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: لَمَّا ذَكَرَ اللَّهُ ﷿ أَمْرَ أَهْلِ الدَّارَيْنِ، تَعَجَّبَ الْكُفَّارُ مِنْ ذَلِكَ، فَكَذَّبُوا وَأَنْكَرُوا، فَذَكَّرَهُمُ اللَّهُ صَنْعَتَهُ وَقُدْرَتَهُ، وَأَنَّهُ قَادِرٌ على كل شي، كَمَا خَلَقَ الْحَيَوَانَاتِ وَالسَّمَاءَ وَالْأَرْضَ. ثُمَّ ذَكَرَ الْإِبِلَ أَوَّلًا، لِأَنَّهَا كَثِيرَةٌ فِي الْعَرَبِ، وَلَمْ يروا الفيلة، فنبههم جل

Müfessirler şöyle demiştir: Allah azze ve celle iki yurt ehlinin durumunu zikredince, kâfirler buna şaşırdı; [bunu] yalanlayıp inkâr ettiler. Bunun üzerine Allah onlara sanatını, kudretini ve hayvanları, göğü ve yeri yarattığı gibi 1 her şeye kādir olduğunu hatırlattı.2 Sonra ilk olarak deveyi zikretti; çünkü o, Araplar arasında çokça bulunmaktaydı ve onlar filleri görmemişlerdi. Bunun üzerine şânı yüce olan [Allah]

24581. Metin

ثَنَاؤُهُ عَلَى عَظِيمٍ مِنْ خَلْقِهِ، قَدْ ذَلَّلَهُ لِلصَّغِيرِ، يَقُودُهُ وَيُنِيخُهُ وَيُنْهِضُهُ وَيَحْمِلُ عَلَيْهِ الثَّقِيلَ مِنَ الْحِمْلِ وَهُوَ بَارِكٌ، فَيَنْهَضُ بِثَقِيلِ حِمْلِهِ، وليس ذلك في شي مِنَ الْحَيَوَانِ غَيْرِهِ. فَأَرَاهُمْ عَظِيمًا مِنْ خَلْقِهِ، مُسَخَّرًا لِصَغِيرٍ مِنْ خَلْقِهِ، يَدُلُّهُمْ بِذَلِكَ عَلَى تَوْحِيدِهِ وَعَظِيمِ قُدْرَتِهِ. وَعَنْ بَعْضِ الْحُكَمَاءِ: أَنَّهُ حُدِّثَ عَنِ الْبَعِيرِ وَبَدِيعِ خَلْقِهِ، وَقَدْ نَشَأَ فِي بِلَادٍ لَا إِبِلَ فِيهَا، فَفَكَّرَ ثُمَّ قَالَ: يُوشِكُ أَنْ تَكُونَ طِوَالَ الْأَعْنَاقِ. وَحِينَ أَرَادَ بِهَا أَنْ تَكُونَ سَفَائِنَ الْبَرِّ، صَبَّرَهَا عَلَى احْتِمَالِ الْعَطَشِ، حَتَّى إِنَّ إِظْمَاءَهَا لِيَرْتَفِعَ إلى العشر فصاعدا، وجعلها ترعى كل شي نَابِتٍ فِي الْبَرَارِي وَالْمَفَاوِزِ، مِمَّا لَا يَرْعَاهُ سَائِرُ الْبَهَائِمِ. وَقِيلَ: لَمَّا ذَكَرَ السُّرُرَ الْمَرْفُوعَةَ قَالُوا: كَيْفَ نَصْعَدُهَا؟ فَأَنْزَلَ اللَّهُ هَذِهِ الْآيَةَ، وَبَيَّنَ أَنَّ الْإِبِلَ تَبْرُكُ حَتَّى يُحْمَلَ عَلَيْهَا ثُمَّ تَقُومُ، فَكَذَلِكَ تِلْكَ السُّرُرُ تَتَطَامَنُ ثُمَّ تَرْتَفِعُ. قَالَ مَعْنَاهُ قَتَادَةُ وَمُقَاتِلٌ وَغَيْرُهُمَا. وَقِيلَ: الْإِبِلُ هُنَا الْقِطَعُ الْعَظِيمَةُ مِنَ السَّحَابِ، قَالَهُ الْمُبَرِّدُ. قَالَ الثَّعْلَبِيُّ: وَقِيلَ فِي الْإِبِلِ هُنَا: السَّحَابُ، وَلَمْ أَجِدْ لِذَلِكَ أَصْلًا فِي كُتُبِ الْأَئِمَّةِ. قُلْتُ: قَدْ ذَكَرَ الْأَصْمَعِيُّ أَبُو سَعِيدٍ عَبْدُ الْمَلِكِ بْنُ قَرِيبٍ، قَالَ أَبُو عَمْرٍو: مَنْ قَرَأَهَا أَفَلا يَنْظُرُونَ إِلَى الْإِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ بِالتَّخْفِيفِ: عَنَى بِهِ الْبَعِيرَ، لِأَنَّهُ مِنْ ذَوَاتِ الْأَرْبَعِ، يَبْرُكُ فَتُحْمَلُ عَلَيْهِ الْحُمُولَةُ، وَغَيْرُهُ مِنْ ذَوَاتِ الْأَرْبَعِ لَا يُحْمَلُ عَلَيْهِ إِلَّا وَهُوَ قَائِمٌ. وَمَنْ قَرَأَهَا بِالتَّثْقِيلِ فَقَالَ: الْإِبِلِ «١»، عَنَى بِهَا السَّحَابَ الَّتِي تَحْمِلُ الْمَاءَ وَالْمَطَرَ. وَقَالَ الْمَاوَرْدِيُّ: وَفِي الْإِبِلِ وَجْهَانِ: أَحَدُهُمَا: وَهُوَ أَظْهَرُهُمَا وَأَشْهَرُهُمَا: أَنَّهَا الْإِبِلُ مِنَ النَّعَمِ. الثَّانِي: أَنَّهَا السَّحَابُ. فَإِنْ كَانَ الْمُرَادُ بِهَا السَّحَابَ، فَلِمَا فِيهَا مِنَ الْآيَاتِ الدَّالَّةِ عَلَى قُدْرَتِهِ، وَالْمَنَافِعِ الْعَامَّةِ لِجَمِيعِ خَلْقِهِ. وَإِنْ كَانَ الْمُرَادُ بِهَا الْإِبِلَ مِنَ النَّعَمِ، فَلِأَنَّ الْإِبِلَ أَجْمَعُ لِلْمَنَافِعِ مِنْ سَائِرِ الْحَيَوَانِ، لِأَنَّ ضُرُوبَهُ أَرْبَعَةٌ: حَلُوبَةٌ، وَرَكُوبَةٌ، وَأَكُولَةٌ، وَحَمُولَةٌ. وَالْإِبِلُ تَجْمَعُ هَذِهِ الْخِلَالَ الْأَرْبَعَ، فَكَانَتِ النِّعْمَةُ بِهَا أَعَمَّ، وَظُهُورُ الْقُدْرَةِ فِيهَا أَتَمَّ. وَقَالَ الْحَسَنُ: إِنَّمَا خَصَّهَا اللَّهُ بِالذِّكْرِ لِأَنَّهَا تَأْكُلُ النَّوَى وَالْقَتَّ، وَتُخْرِجُ اللبن. وسيل الْحَسَنُ أَيْضًا عَنْهَا وَقَالُوا: الْفِيلُ أَعْظَمُ فِي الْأُعْجُوبَةِ: فَقَالَ: الْعَرَبُ بَعِيدَةُ الْعَهْدِ بِالْفِيلِ، ثُمَّ هُوَ خِنْزِيرٌ لَا يُؤْكَلُ لَحْمُهُ، وَلَا يُرْكَبُ ظهره، ولا يحلب

Övgüsü yüce olan [Allah], yaratılışı muazzam olan [bu hayvana] dikkatlerini çekti. Onu küçücük bir çocuğa bile boyun eğdirmiştir; çocuk onu sevk eder, çöktürür, ayağa kaldırır ve çökmüş haldeyken üzerine ağır yük yükler, o da ağır yüküyle birlikte ayağa kalkar. Bu özellik ondan başka hiçbir hayvanda yoktur. Böylece [Allah], kendi yarattıklarından muazzam olanını, yine kendi yarattıklarından küçük bir varlığın emrine amade kıldığını onlara göstererek, bununla onları tevhidine ve kudretinin büyüklüğüne yönlendirmektedir. Bazı hikmet ehlinden nakledildiğine göre: Devesi olmayan bir memlekette yetişmiş olan bir zata deve ve onun eşsiz yaratılışı anlatılmış; o da düşünüp şöyle demiştir: 'Boyunlarının uzun olması gerekir.' Allah deveyi karaların gemileri kılmak istediğinde, susuzluğa tahammül etme sabrını ona vermiştir; öyle ki susuz kalma süresi on güne ve daha fazlasına kadar çıkabilir. Ayrıca diğer hayvanların otlayamadığı, çöllerde ve ıssız sahrâlarda yetişen her şeyi otlayabilecek bir fıtratta yaratmıştır. Şöyle de denilmiştir: [Cennetteki] yükseltilmiş tahtlar zikredilince [kâfirler]: 'Onlara nasıl çıkacağız?' dediler. Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi ve devenin, üzerine yük yüklensin diye çöktüğünü, sonra da kalktığını; nitekim o tahtların da [binilmek istendiğinde] alçalacağını, ardından yükseleceğini açıkladı. Bu anlamı Katâde, Mukâtil ve başkaları söylemiştir. Buradaki el-İbil (الْإِبِلُ) kelimesinin, büyük bulut kütleleri olduğu da söylenmiştir; bunu el-Müberred demiştir. es-Sa‘lebî şöyle demiştir: 'Buradaki el-İbil kelimesinin bulut olduğu söylenmiştir; fakat buna dair imamların kitaplarında bir asıl bulamadım.' Ben de derim ki: Ebû Saîd el-Asmaî Abdülmelik b. Kureyb zikredip şöyle demiştir: Ebû Amr demiştir ki: 'Kim { أَفَلا يَنْظُرُونَ إِلَى الْإِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ } ayetini [bâ harfini kesre ve lâm harfini] tahfîf ile okursa: Bununla deveyi kastetmiştir. Çünkü o dört ayaklı hayvanlardandır; çöker ve üzerine yük yüklenir. Diğer dört ayaklı hayvanlara ise ancak ayakta dururken yük yüklenebilir. Kim de bunu teşdîd ile (şeddeli olarak) okuyup el-İbbil 1 derse, bununla su ve yağmur taşıyan bulutları kastetmiştir.' el-Mâverdî de şöyle demiştir: el-İbil kelimesinde iki vecih vardır: Birincisi ve en açık, en meşhur olanı: Bunun davarlardan olan deve olmasıdır. İkincisi: Bulut olmasıdır. Şayet bununla bulut kastedilmişse, onda [Allah'ın] kudretine delalet eden deliller ve bütün mahlûkatı için umumi faydalar bulunduğu içindir. Eğer bununla davarlardan olan deve kastedilmişse, devenin diğer hayvanlara nispetle faydaları bünyesinde en çok toplayan hayvan olması sebebiyledir. Çünkü hayvan türleri dörttür: Sütü sağılan, binilen, eti yenen ve yük taşınan. Deve ise bu dört özelliği birden kendisinde toplamıştır; bu yüzden deve ile olan nimet daha şümullü, onda kudretin tezahürü daha tam olmuştur. Hasan[-ı Basrî] şöyle demiştir: 'Allah'ın onu özellikle zikretmesi, hurma çekirdeği ve kuru yonca yemesi, buna karşılık süt çıkarması sebebiyledir.' Hasan'a bundan sorulup: 'Fil, hayret vericilik bakımından daha büyüktür' denildiğinde ise o şöyle demiştir: 'Araplar fille çok az karşılaşmıştır. Ayrıca o [yenmeyen] bir domuz gibidir; eti yenmez, sırtına [binek olarak] binilmez ve sütü sağılmaz.'

24582. Metin

دَرُّهُ. وَكَانَ شُرَيْحٌ يَقُولُ: اخْرُجُوا بِنَا إِلَى الْكُنَاسَةِ «١» حَتَّى نَنْظُرَ إِلَى الْإِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ. وَالْإِبِلُ: لَا وَاحِدَ لَهَا مِنْ لَفْظِهَا، وَهِيَ مُؤَنَّثَةٌ، لِأَنَّ أَسْمَاءَ الْجُمُوعِ الَّتِي لَا وَاحِدَ لها من لفظا، إِذَا كَانَتْ لِغَيْرِ الْآدَمِيِّينَ، فَالتَّأْنِيثُ لَهَا لَازِمٌ، وَإِذَا صَغَّرْتَهَا دَخَلَتْهَا الْهَاءُ، فَقُلْتُ: أُبَيْلَةٌ وَغُنَيْمَةٌ، وَنَحْوُ ذَلِكَ. وَرُبَّمَا قَالُوا لِلْإِبِلِ: إِبْلٌ، بِسُكُونِ الباء للتخفيف، والجمع: آبال.

bir domuz gibidir.' Şüreyh şöyle derdi: 'Bizimle birlikte Künâse'ye «١» çıkın da deveye bakalım, nasıl yaratılmış!' el-İbil (الْإِبِلُ) kelimesinin kendi lafzından tekili yoktur ve müennestir. Çünkü kendi lafzından tekili olmayan topluluk isimleri insan dışındaki varlıklar için olduğunda, onların müennes olması zorunludur. İsmi tasğîr (küçültme ismi) yaptığında ise sonuna [müenneslik] te'si girer; nitekim ubeyletün (أُبَيْلَةٌ) ve ğuneymetün (غُنَيْمَةٌ) ve benzerleri dersin. Bazen de deve için hafifletmek amacıyla be harfinin sükûnu ile ibl (إِبْلٌ) derler; çoğulu ise âbâl (آبال) gelir.

24583. Metin

[سورة الغاشية (٨٨): الآيات ١٨ الى ٢٠]

[Ğâşiye Suresi (88): Ayetler 18-20]

24584. Metin

وَإِلَى السَّماءِ كَيْفَ رُفِعَتْ (١٨) وَإِلَى الْجِبالِ كَيْفَ نُصِبَتْ (١٩) وَإِلَى الْأَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ (٢٠)

{ وَإِلَى السَّماءِ كَيْفَ رُفِعَتْ (١٨) وَإِلَى الْجِبالِ كَيْفَ نُصِبَتْ (١٩) وَإِلَى الْأَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ (٢٠) } “Ve göğe bakmazlar mı, nasıl yükseltilmiş? Dağlara bakmazlar mı, nasıl dikilmiş? Yere bakmazlar mı, nasıl yayılmış?”

24585. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَإِلَى السَّماءِ كَيْفَ رُفِعَتْ) أَيْ رُفِعَتْ عَنِ الْأَرْضِ بِلَا عَمَدٍ. وَقِيلَ: رُفِعَتْ، فَلَا يَنَالُهَا شي. (وَإِلَى الْجِبالِ كَيْفَ نُصِبَتْ) أَيْ كَيْفَ نُصِبَتْ عَلَى الْأَرْضِ، بِحَيْثُ لَا تَزُولُ، وَذَلِكَ أَنَّ الْأَرْضَ لَمَّا دُحِيَتْ مَادَتْ، فَأَرْسَاهَا بِالْجِبَالِ. كَمَا قَالَ: وَجَعَلْنا فِي الْأَرْضِ رَواسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِهِمْ «٢» [الأنبياء: ٣١]. (وَإِلَى الْأَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ) أَيْ بُسِطَتْ وَمُدَّتْ. وَقَالَ أَنَسٌ: صَلَّيْتُ خَلْفَ عَلِيٍّ ﵁، فقرأ (كيف خلقت) و (رفعت) و (نصبت) و (سطحت)، بِضَمِّ التَّاءَاتِ، أَضَافَ الضَّمِيرَ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى. وَبِهِ كَانَ يَقْرَأُ مُحَمَّدُ بْنُ السَّمَيْقَعِ وَأَبُو الْعَالِيَةِ، وَالْمَفْعُولُ مَحْذُوفٌ، وَالْمَعْنَى خَلَقْتُهَا. وَكَذَلِكَ سَائِرُهَا. وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَأَبُو حَيْوَةَ وَأَبُو رَجَاءٍ: (سُطِّحَتْ) بِتَشْدِيدِ الطَّاءِ وَإِسْكَانِ التَّاءِ. وَكَذَلِكَ قَرَأَ الْجَمَاعَةُ، إِلَّا أَنَّهُمْ خَفَّفُوا الطَّاءَ. وَقَدَّمَ الْإِبِلَ فِي الذِّكْرِ، وَلَوْ قَدَّمَ غَيْرَهَا لَجَازَ. قَالَ الْقُشَيْرِيُّ: وَلَيْسَ هَذَا مِمَّا يُطْلَبُ فِيهِ نَوْعُ حِكْمَةٍ. وَقَدْ قِيلَ: هُوَ أَقْرَبُ إِلَى النَّاسِ فِي حَقِّ الْعَرَبِ، لِكَثْرَتِهَا عِنْدَهُمْ، وَهُمْ مِنْ أَعْرِفِ النَّاسِ بِهَا. وَأَيْضًا: مَرَافِقُ الْإِبِلِ أَكْثَرُ مِنْ مَرَافِقِ الْحَيَوَانَاتِ الْأُخَرِ، فَهِيَ مَأْكُولَةٌ، وَلَبَنُهَا مَشْرُوبٌ، وَتَصْلُحُ لِلْحَمْلِ وَالرُّكُوبِ، وَقَطْعِ الْمَسَافَاتِ الْبَعِيدَةِ عَلَيْهَا، وَالصَّبْرِ عَلَى الْعَطَشِ، وَقِلَّةِ الْعَلَفِ، وَكَثْرَةِ الْحَمْلِ، وَهِيَ مُعْظَمُ أَمْوَالِ الْعَرَبِ. وَكَانُوا يَسِيرُونَ عَلَى الْإِبِلِ مُنْفَرِدِينَ مُسْتَوْحِشِينَ عَنِ النَّاسِ، وَمَنْ هَذَا حاله تفكر فيما يحضره، فقد ينظر

Yüce Allah'ın: { وَإِلَى السَّماءِ كَيْفَ رُفِعَتْ } “Ve göğe [bakmazlar mı], nasıl yükseltilmiş?” buyruğu; yani yeryüzünden direksiz olarak [nasıl] yükseltilmiş [demektir]. Şöyle de denilmiştir: Yükseltilmiştir ve ona hiçbir şey ulaşamaz. { وَإِلَى الْجِبالِ كَيْفَ نُصِبَتْ } “Dağlara [bakmazlar mı], nasıl dikilmiş?” buyruğu; yani yerinden oynamayacak şekilde yeryüzüne nasıl dikilmiş [demektir]. Zira yeryüzü döşendiğinde sarsılmış, Allah da onu dağlarla sabitleştirmiştir. Nitekim şöyle buyurmuştur: { وَجَعَلْنا فِي الْأَرْضِ رَواسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِهِمْ } “Onları sarsmasın diye yeryüzünde sabit dağlar yerleştirdik.”2 [el-Enbiyâ 21/31]. { وَإِلَى الْأَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ } “Yere [bakmazlar mı], nasıl yayılmış?” buyruğu; yani serilip yayılmıştır. Enes şöyle demiştir: Ali radıyallâhu anh'ın arkasında namaz kıldım; (tâ) harflerini ötreli olarak (كيف خَلَقْتُ), (رَفَعْتُ), (نَصَبْتُ) ve (سَطَحْتُ) şeklinde okudu ve zamiri Yüce Allah'a isnat etti. Muhammed b. es-Semeyka‘ ile Ebü'l-Âliye de böyle okurlardı. Mef‘ûl (nesne) hazfedilmiştir; anlamı ise "Onu [ben] yarattım" demektir. Diğerleri de böyledir. el-Hasan, Ebû Hayve ve Ebû Recâ: (Tı) harfini şeddeli ve (tâ) harfini sükûn ile (سُطِّحَتْ) şeklinde okumuşlardır. [Kıraat] imamlarının çoğunluğu da böyle okumuştur; şu kadar var ki onlar (tı) harfini şeddesiz (hafif) okumuşlardır. [Ayetin başında] devenin1 önce zikredilmesine gelince; başkası önce zikredilseydi de caiz olurdu. el-Kuşeyrî şöyle demiştir: "Bu, kendisinde bir nevi hikmet aranacak hususlardan değildir." Şöyle de denilmiştir: Arapların nezdinde çokluğu sebebiyle insanlara [gözlem açısından] en yakın olan odur ve Araplar onu en iyi tanıyan insanlardır. Ayrıca devenin faydaları diğer hayvanların faydalarından daha çoktur: Eti yenir, sütü içilir, yük taşımaya ve binmeye elverişlidir, onunla uzak mesafeler katedilir, susuzluğa ve az yeme tahammül eder, çok yük taşır ve Arapların en değerli mallarıdır. Onlar develer üzerinde insanlardan uzakta, tek başlarına yolculuk ederlerdi. Durumu böyle olan kimse ise çevresinde hazır bulunan şeyler üzerinde tefekkür eder; nitekim bazen

24586. Metin

فِي مَرْكُوبِهِ، ثُمَّ يَمُدُّ بَصَرَهُ إِلَى السَّمَاءِ ثُمَّ إِلَى الْأَرْضِ. فَأُمِرُوا بِالنَّظَرِ فِي هَذِهِ الْأَشْيَاءِ، فَإِنَّهَا أَدَلُّ دَلِيلٍ عَلَى الصَّانِعِ الْمُخْتَارِ القادر.

binitine bakar, sonra gözünü göğe, sonra da yere çevirir. Bu sebeple onlara bu şeylere bakmaları emredilmiştir; zira bunlar dilediğini seçen ve her şeye gücü yeten Yaratıcı'ya (Sanatkâr'a) en açık delildir.

24587. Metin

[سورة الغاشية (٨٨): الآيات ٢١ الى ٢٦]

[Ğâşiye Suresi (88): Ayetler 21-26]

24588. Metin

فَذَكِّرْ إِنَّما أَنْتَ مُذَكِّرٌ (٢١) لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُصَيْطِرٍ (٢٢) إِلاَّ مَنْ تَوَلَّى وَكَفَرَ (٢٣) فَيُعَذِّبُهُ اللَّهُ الْعَذابَ الْأَكْبَرَ (٢٤) إِنَّ إِلَيْنا إِيابَهُمْ (٢٥)

{ فَذَكِّرْ إِنَّما أَنْتَ مُذَكِّرٌ (٢١) لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُصَيْطِرٍ (٢٢) إِلاَّ مَنْ تَوَلَّى وَكَفَرَ (٢٣) فَيُعَذِّبُهُ اللَّهُ الْعَذابَ الْأَكْبَرَ (٢٤) إِنَّ إِلَيْنا إِيابَهُمْ (٢٥) } “Öyleyse öğüt ver, sen ancak bir öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin. Ancak kim yüz çevirir ve inkâr ederse, Allah onu en büyük azap ile azaplandırır. Şüphesiz onların dönüşü bizedir.”

24589. Metin

ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنا حِسابَهُمْ (٢٦)

{ ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنا حِسابَهُمْ (٢٦) } “Sonra şüphesiz onların hesabı da bize aittir.”

24590. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: فَذَكِّرْ أَيْ فَعِظْهُمْ يَا مُحَمَّدُ وَخَوِّفْهُمْ. إِنَّما أَنْتَ مُذَكِّرٌ أَيْ وَاعِظٌ. (لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُصَيْطِرٍ) أَيْ بِمُسَلَّطٍ عَلَيْهِمْ فَتَقْتُلَهُمْ. ثُمَّ نَسَخَتْهَا آيَةُ السيف. وقرا هارون الأعور (بمصيطر) (بفتح الطاء)، والْمُصَيْطِرُونَ «١» [الطور: ٣٧]. وَهِيَ لُغَةُ تَمِيمٍ. وَفِي الصِّحَاحِ:" الْمُسَيْطِرُ وَالْمُصَيْطِرُ: الْمُسَلَّطُ عَلَى الشَّيْءِ، لِيُشْرِفَ عَلَيْهِ، وَيَتَعَهَّدَ أَحْوَالَهُ،. وَيَكْتُبَ عَمَلَهُ، وَأَصْلُهُ مِنَ السَّطْرِ، لِأَنَّ «٢» مِنْ مَعْنَى السَّطْرِ أَلَّا يُتَجَاوَزَ، فَالْكِتَابُ مُسَطَّرٌ، وَالَّذِي يَفْعَلُهُ مُسَطِّرٌ وَمُسَيْطِرٌ، يُقَالُ: سَيْطَرْتَ عَلَيْنَا، وَقَالَ تَعَالَى: لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُسَيْطِرٍ. وَسَطَرَهُ أَيْ صَرَعَهُ. (إِلَّا مَنْ تَوَلَّى وَكَفَرَ) اسْتِثْنَاءٌ مُنْقَطِعٌ، أَيْ لَكِنْ مَنْ تَوَلَّى عَنِ الْوَعْظِ وَالتَّذْكِيرِ. (فَيُعَذِّبُهُ اللَّهُ الْعَذابَ الْأَكْبَرَ) وَهِيَ جَهَنَّمُ الدَّائِمُ عَذَابُهَا. وَإِنَّمَا قَالَ: الْأَكْبَرَ لِأَنَّهُمْ عُذِّبُوا فِي الدُّنْيَا بِالْجُوعِ وَالْقَحْطِ وَالْأَسْرِ وَالْقَتْلِ. وَدَلِيلُ هَذَا التَّأْوِيلِ قِرَاءَةُ ابْنِ مَسْعُودٍ: إِلَّا مَنْ تَوَلَّى وَكَفَرَ فَإِنَّهُ يُعَذِّبُهُ اللَّهُ. وَقِيلَ: هُوَ اسْتِثْنَاءٌ مُتَّصِلٌ. وَالْمَعْنَى: لَسْتَ بِمُسَلَّطٍ إِلَّا عَلَى مَنْ تَوَلَّى وَكَفَرَ، فَأَنْتَ مُسَلَّطٌ عَلَيْهِ بِالْجِهَادِ، وَاللَّهُ يُعَذِّبُهُ بَعْدَ ذَلِكَ الْعَذَابَ الْأَكْبَرَ، فَلَا نَسْخَ فِي الْآيَةِ عَلَى هَذَا التَّقْدِيرِ. وَرُوِيَ أَنَّ عَلِيًّا أُتِيَ بِرَجُلٍ ارْتَدَّ، فَاسْتَتَابَهُ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ، فَلَمْ يُعَاوِدِ الْإِسْلَامَ، فَضَرَبَ عُنُقَهُ، وَقَرَأَ إِلَّا مَنْ تَوَلَّى وَكَفَرَ. وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةُ" أَلَا" عَلَى الِاسْتِفْتَاحِ وَالتَّنْبِيهِ، كَقَوْلِ امْرِئِ الْقَيْسِ:

Yüce Allah'ın { فَذَكِّرْ } “Öyleyse öğüt ver” kavli; yani ey Muhammed onlara vaaz et ve onları korkut demektir. { إِنَّما أَنْتَ مُذَكِّرٌ } “Sen ancak bir öğüt vericisin” yani bir vaizsin. { لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُصَيْطِرٍ } “Onların üzerinde bir zorba değilsin” yani onların üzerine musallat kılınmış değilsin ki onları öldüresin. Sonra bu hükmü kılıç ayeti neshetmiştir (hükmünü kaldırmıştır). Harûn el-A'ver, (tı harfinin fethasıyla) { بِمُصَيْطَرٍ } ve { الْمُصَيْطِرُونَ } «١» [et-Tûr: 37] şeklinde okumuştur; bu Temîm kabilesinin lehçesidir. es-Sıhâh'ta şöyle denmektedir: 'el-Museytır (الْمُسَيْطِرُ) ve el-musaytır (الْمُصَيْطِرُ): Bir şeyin üzerine, onu denetlemek, durumlarını gözetmek ve yaptıklarını yazmak üzere musallat kılınan kimsedir. Aslı ise satırdan (es-satr) gelir; çünkü «٢» satırın anlamlarından biri dışına taşılmamasıdır; nitekim kitap satırlara dökülmüştür (musattar), bunu yapan ise musattır ve museytırdır. Bana hükmettin/baskı kurdun anlamında 'saytarte aleynâ' denilir. Yüce Allah da: { لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُصَيْطِرٍ } buyurmuştur. 'Setarahû' ise onu yere serdi demektir.' { إِلَّا مَنْ تَوَلَّى وَكَفَرَ } “Ancak kim yüz çevirir ve inkâr ederse” kavli munkatı bir istisnadır; yani 'fakat kim vaazdan ve öğütten yüz çevirirse' demektir. { فَيُعَذِّبُهُ اللَّهُ الْعَذابَ الْأَكْبَرَ } “Allah onu en büyük azap ile azaplandırır” ki o, azabı sürekli olan cehennemdir. 'En büyük' demesinin sebebi, onların dünyada açlık, kıtlık, esaret ve ölümle azap görmüş olmalarıdır. Bu yorumun delili İbn Mes'ûd'un: { إِلَّا مَنْ تَوَلَّى وَكَفَرَ فَإِنَّهُ يُعَذِّبُهُ اللَّهُ } şeklindeki kıraatidir. Şöyle de denilmiştir: Bu muttasıl bir istisnadır. Anlamı ise şudur: 'Sen ancak yüz çeviren ve inkâr eden kimse üzerinde musallatsın; cihad ile onun üzerine musallat kılınırsın, Allah da bundan sonra onu en büyük azap ile azaplandırır.' Bu takdire göre ayette nesh yoktur. Rivayet edildiğine göre Ali'ye dinden dönen bir adam getirilmiş, üç gün tevbe etmesini istemiş, İslâm'a dönmeyince boynunu vurmuş ve { إِلَّا مَنْ تَوَلَّى وَكَفَرَ } ayetini okumuştur. İbn Abbâs ve Katâde ise İmruülkays'ın şu sözünde olduğu gibi istiftâh (söze başlama) ve tenbih (uyarı) edatı olarak 'elâ' şeklinde okumuşlardır:

24591. Metin

أَلَا رب يوم لك منهن صالح «٣»

«Bilesin ki onlardan yana nice güzel günün olmuştur...»3

24592. Metin

ومَنْ عَلَى هَذَا: لِلشَّرْطِ. وَالْجَوَابُ فَيُعَذِّبُهُ اللَّهُ وَالْمُبْتَدَأُ بَعْدَ الْفَاءِ مُضْمَرٌ، وَالتَّقْدِيرُ: فَهُوَ يُعَذِّبُهُ اللَّهُ، لِأَنَّهُ لَوْ أُرِيدَ الْجَوَابُ بِالْفِعْلِ الَّذِي بَعْدَ الْفَاءِ لَكَانَ: إِلَّا مَنْ تَوَلَّى وَكَفَرَ يُعَذِّبُهُ اللَّهُ. (إِنَّ إِلَيْنا إِيابَهُمْ) أَيْ رُجُوعَهُمْ بَعْدَ الْمَوْتِ. يُقَالُ: آبَ يَئُوبُ، أَيْ رَجَعَ. قَالَ عَبِيدٌ:

Buna göre 'men' (مَنْ) şart içindir. Cevabı ise { فَيُعَذِّبُهُ اللَّهُ } kısmıdır; fa harfinden sonraki mübteda (özne) gizlidir, takdiri ise: 'artık o kimseyi Allah cezalandırır' (fe huve yuazzibuhullâh) şeklindedir. Zira eğer cevap fa harfinden sonraki fiil ile doğrudan kastedilmiş olsaydı: 'illâ men tevellâ ve kefera yuazzibuhullâh' şeklinde olurdu. { إِنَّ إِلَيْنا إِيابَهُمْ } “Şüphesiz onların dönüşü bizedir” yani ölümden sonra dönüşleri bizedir. 'Âbe yeûbu' (آبَ يَئُوبُ), geri döndü anlamında kullanılır. Abîd şöyle demiştir:

24593. Metin

وَكُلُّ ذِي غَيْبَةٍ يَئُوبُ ... وَغَائِبُ الْمَوْتِ لَا يَئُوبُ

Her kaybolan geri döner... Fakat ölüp de kaybolan geri dönmez.

24594. Metin

وَقَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ (إِيَّابَهُمْ) بِالتَّشْدِيدِ. قَالَ أَبُو حَاتِمٍ: لَا يَجُوزُ التَّشْدِيدُ، وَلَوْ جَازَ لَجَازَ مِثْلُهُ فِي الصِّيَامِ وَالْقِيَامِ. وَقِيلَ: هُمَا لُغَتَانِ بِمَعْنًى. الزَّمَخْشَرِيُّ: وَقَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ الْمَدَنِيُّ (إِيَّابَهُمْ) بِالتَّشْدِيدِ، وَوَجْهُهُ أَنْ يَكُونَ فِيعَالًا: مَصْدَرَ أَيَبَ، قِيلَ مِنَ الْإِيَابِ. أَوْ أَنْ يَكُونَ أَصْلُهُ إِوَّابًا فِعَّالًا مِنْ أَوَّبَ، ثُمَّ قِيلَ: إِيوَابًا كَدِيوَانٍ فِي دِوَّانٍ. ثُمَّ فعل ما فعل بأصل سيد ونحوه.

Ebû Ca'fer şedde ile { إِيَّابَهُمْ } şeklinde okumuştur. Ebû Hâtim der ki: Şeddeli okumak caiz değildir; eğer caiz olsaydı sıyâm ve kıyâm kelimelerinde de benzeri caiz olurdu. Şöyle de denilmiştir: İkisi aynı manada iki ayrı lehçedir. Zemahşerî der ki: Medineli Ebû Ca'fer şedde ile { إِيَّابَهُمْ } şeklinde okumuştur. Bunun açıklaması ise fî'âl (فِيعَال) vezninde 'eyyebe' fiilinin masdarı olmasıdır; 'el-iyâb'dan türediği söylenmiştir. Yahut aslının 'evvebe' fiilinden fi''âl (فِعَّال) vezninde 'ivvâb' (إِوَّابًا) olması, sonra 'divvân' yerine 'dîvân' denildiği gibi 'îvâb' (إِيوَابًا) denilmesidir. Daha sonra da 'seyyid' ve benzerlerinin aslına yapılan işlem buna da yapılmıştır.