[Şems Suresi Tefsiri]

Kurtubî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

24764. Metin

سُورَةُ" الشَّمْسِ" مَكِّيَّةٌ بِاتِّفَاقٍ، وَهِيَ خَمْسَ عَشْرَةَ آية بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Şems Suresi ittifakla Mekkîdir ve on beş ayettir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

24765. Metin

[سورة الشمس (٩١): آيَةً ١]

[Şems Suresi (91): Ayet 1]

24766. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

24767. Metin

وَالشَّمْسِ وَضُحاها (١)

{ وَالشَّمْسِ وَضُحاها (١) } “Güneşe ve onun aydınlığına andolsun,”

24768. Metin

قال مجاهد: وَضُحاها أي ضوئها وَإِشْرَاقُهَا. وَهُوَ قَسَمٌ ثَانٍ. وَأَضَافَ الضُّحَى إِلَى الشَّمْسِ، لِأَنَّهُ إِنَّمَا يَكُونُ بِارْتِفَاعِ الشَّمْسِ. وَقَالَ قَتَادَةُ: بَهَاؤُهَا. السُّدِّيُّ: حَرُّهَا. وَرَوَى الضَّحَّاكُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: وَضُحاها قَالَ: جَعَلَ فِيهَا الضَّوْءَ وَجَعَلَهَا حَارَّةً. وَقَالَ الْيَزِيدِيُّ: هُوَ انْبِسَاطُهَا. وَقِيلَ: مَا ظَهَرَ بِهَا مِنْ كُلِّ مَخْلُوقٍ، فَيَكُونُ القسم بها وبمخلوقات الأرض

Mücâhid şöyle demiştir: { وَضُحاها } yani onun ışığı ve parıltısıdır. Bu ikinci bir yemindir. Duhâ (aydınlık/kuşluk vakti), güneşe izafe edilmiştir; çünkü bu durum ancak güneşin yükselmesiyle meydana gelir. Katâde: “Onun güzelliği ve parlaklığıdır” demiştir. es-Süddî: “Onun hararetidir (sıcağıdır)” demiştir. ed-Dahhâk'ın İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o, { وَضُحاها } ayeti hakkında: “Onda ışığı var etti ve onu sıcak kıldı” demiştir. el-Yezîdî: “Onun [ışığının] yayılmasıdır” demiştir. Şöyle de denilmiştir: “Onun vesilesiyle açığa çıkan her bir yaratıktır”; buna göre yemin, hem güneşe hem de yeryüzü mahlukatına

24769. Metin

كلها. حكاه الماوردي والضحى: مُؤَنَّثَةٌ. يُقَالُ: ارْتَفَعَتِ الضُّحَا، وَهِيَ فَوْقَ الضَّحْوِ «١». وَقَدْ تُذَكَّرُ. فَمَنْ أَنَّثَ ذَهَبَ إِلَى أَنَّهَا جَمْعُ ضَحْوَةٍ. وَمَنْ ذَكَّرَ ذَهَبَ إِلَى أَنَّهُ اسْمٌ عَلَى فعل، صُرَدٍ وَنُغَرٍ «٢». وَهُوَ ظَرْفٌ غَيْرُ مُتَمَكِّنٍ مِثْلَ سَحَرٍ. تَقُولُ: لَقِيتُهُ ضُحًا وَضُحَا، إِذَا أَرَدْتَ بِهِ ضُحَا يَوْمِكَ لَمْ تُنَوِّنْهُ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: الضُّحَا هُوَ النَّهَارُ، كَقَوْلِ قَتَادَةَ. وَالْمَعْرُوفُ عِنْدَ العرب أن الضحا: إذا طلعت الشمس وبعيد ذلك قليلا فإذا زاد فهو الضحاء بالمد. ومن قال: الضُّحَا: النَّهَارُ كُلُّهُ، فَذَلِكَ لِدَوَامِ نُورِ الشَّمْسِ، وَمَنْ قَالَ: إِنَّهُ نُورُ الشَّمْسِ أَوْ حَرُّهَا، فَنُورُ الشَّمْسِ لَا يَكُونُ إِلَّا مَعَ حَرِّ الشَّمْسِ. وَقَدِ اسْتَدَلَّ مَنْ قَالَ: إِنَّ الضُّحَى حر الشمس بقوله تعالى: وَلا تَضْحى [طه: ١١٩] أَيْ لَا يُؤْذِيكَ الْحَرُّ. وَقَالَ الْمُبَرِّدُ: أَصْلُ الضُّحَا مِنَ الضِّحِّ، وَهُوَ نُورُ الشَّمْسِ، وَالْأَلِفُ مَقْلُوبَةٌ مِنَ الْحَاءِ الثَّانِيَةِ. تَقُولُ: ضَحْوَةٌ وَضَحَوَاتٌ، وَضَحَوَاتٌ وَضُحَا، فَالْوَاو مِنْ (ضَحْوَةٍ) مَقْلُوبَةٌ عَنِ الْحَاءِ الثَّانِيَةِ، وَالْأَلِفُ فِي (ضُحَا) مَقْلُوبَةٌ عَنِ الْوَاوِ. وَقَالَ أَبُو الْهَيْثَمِ: الضِّحُّ: نَقِيضُ الظِّلِّ، وَهُوَ نُورُ الشَّمْسِ عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ، وَأَصْلُهُ الضُّحَا، فَاسْتَثْقَلُوا الْيَاءَ مَعَ سُكُونِ الْحَاءِ، فَقَلَبُوهَا ألفا.

toptan [yapılmış] olur. Bunu el-Mâverdî nakletmiştir. Duhâ (الضحى) kelimesi müennestir (dişildir). "Kuşluk vakti yükseldi" manasında (ارْتَفَعَتِ الضُّحَا) denir ve bu, dahv (الضَّحْو) vaktinin «١» üstüdür. Müzekker (eril) olarak da kullanılabilir. Müennes kabul edenler, onun "dahve" (ضَحْوَة) kelimesinin çoğulu olduğu görüşüne gitmişlerdir. Müzekker kabul edenler ise onun "surad" (صُرَد) ve "nugar" (نُغَر) «٢» gibi fu'al (فُعَل) vezninde bir isim olduğu görüşüne varmışlardır. O, "sehar" (سَحَر) gibi gayr-i mütemekkin (çekimsiz) bir zarftır. Gününün kuşluk vaktini kastettiğinde tenvinsiz olarak; "Onunla kuşluk vakti karşılaştım" manasında (لَقِيتُهُ ضُحًا وَضُحَا) dersin. el-Ferrâ, Katâde'nin sözü gibi: "Duhâ, gündüzdür" demiştir. Araplarca bilinen şudur ki duhâ: Güneş doğup üzerinden az bir vakit geçtikten sonrasıdır; bundan fazlası olduğunda ise med ile "duhâ'" (الضحاء) olur. "Duhâ bütün gündüzdür" diyen kimse, bunu güneş ışığının devamlılığından ötürü söylemiştir. "O, güneşin ışığı yahut sıcaklığıdır" diyen kimseye gelince; güneşin ışığı ancak güneşin sıcaklığıyla birlikte bulunur. Duhânın güneşin sıcaklığı olduğunu söyleyenler, Yüce Allah'ın: { وَلا تَضْحى } [Tâhâ: 119] yani "sıcak sana eziyet vermez" buyruğunu delil getirmişlerdir. el-Müberred şöyle demiştir: "Duhâ (الضُّحَا) kelimesinin aslı güneş ışığı anlamına gelen dahh (الضِّحِّ) kelimesindendir; buradaki elif ikinci hâ harfinden dönüştürülmüştür. (ضَحْوَةٌ) ve (ضَحَوَاتٌ), sonra (ضَحَوَاتٌ) ve (ضُحَا) dersin. (ضَحْوَة) kelimesindeki vâv harfi ikinci hâ harfinden dönüştürülmüştür; (ضُحَا) kelimesindeki elif ise vâv harfinden dönüştürülmüştür." Ebu'l-Heysüm şöyle demiştir: "Dahh (الضِّحُّ), gölgenin zıddıdır ve güneşin yeryüzündeki ışığıdır. Aslı 'duhâ'dır (الضُّحَا); hâ harfinin sükûnu ile birlikte yâ harfini ağır bulmuşlar ve onu elife dönüştürmüşlerdir."

24770. Metin

[سورة الشمس (٩١): آية ٢]

[Şems Suresi (91): Ayet 2]

24771. Metin

وَالْقَمَرِ إِذا تَلاها (٢)

{ وَالْقَمَرِ إِذا تَلاها (٢) } “Ona uyduğu zaman aya,”

24772. Metin

أَيْ تَبِعَهَا: وَذَلِكَ إِذَا سقطت ري الْهِلَالُ. يُقَالُ: تَلَوْتُ فُلَانًا: إِذَا تَبِعْتُهُ. قَالَ قَتَادَةُ: إِنَّمَا ذَلِكَ لَيْلَةَ الْهِلَالِ، إِذَا سَقَطَتِ الشمس ري «٣» الْهِلَالُ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: إِذَا غَرَبَتِ الشَّمْسُ فِي النِّصْفِ الْأَوَّلِ مِنَ الشَّهْرِ، تَلَاهَا الْقَمَرُ بِالطُّلُوعِ، وَفِي آخِرِ الشَّهْرِ يَتْلُوهَا بِالْغُرُوبِ. الْفَرَّاءُ: تَلاها: أَخَذَ مِنْهَا، يَذْهَبُ إِلَى أَنَّ الْقَمَرَ يَأْخُذُ مِنْ ضَوْءِ الشَّمْسِ. وَقَالَ قَوْمٌ: وَالْقَمَرِ إِذا تَلاها حِينَ اسْتَوَى وَاسْتَدَارَ، فَكَانَ مِثْلَهَا في الضياء والنور، وقاله الزجاج.

Yani onu takip etti; bu da [güneş] battığında hilal görüldüğü zamandır. [Arapçada] bir kimseyi takip ettiğimde: «تَلَوْتُ فُلَانًا» (Filancayı takip ettim) denir. Katâde şöyle demiştir: “Bu ancak hilal gecesindedir; güneş battığında hilal görülür3.” İbn Zeyd ise şöyle demiştir: “Ayın ilk yarısında güneş battığında ay doğarak onu takip eder; ayın sonunda ise batarak onu takip eder.” el-Ferrâ: “{ تَلاها } ‘Ondan aldı’ [demektir]” diyerek ayın güneşin ışığından aldığı görüşünü benimsemiştir. Bir topluluk ise: “{ وَالْقَمَرِ إِذا تَلاها } ‘Dolunay hâlini alıp yuvarlaklaştığında ve aydınlık ile nur bakımından onun gibi olduğunda’ [demektir]” demiştir; bunu ez-Zeccâc da ifade etmiştir.

24773. Metin

[سورة الشمس (٩١): آية ٣]

[Şems Suresi (91): Ayet 3]

24774. Metin

وَالنَّهارِ إِذا جَلاَّها (٣)

{ وَالنَّهارِ إِذا جَلاَّها (٣) } “Onu açığa çıkardığı zaman gündüze,”

24775. Metin

أَيْ كَشَفَهَا. فَقَالَ قَوْمٌ: جَلَّى الظُّلْمَةَ، وَإِنْ لَمْ يَجْرِ لَهَا ذِكْرٌ، كَمَا تَقُولُ: أَضْحَتْ بَارِدَةً، تُرِيدُ أَضْحَتْ غَدَاتُنَا بَارِدَةً. وَهَذَا قَوْلُ الْفَرَّاءِ وَالْكَلْبِيِّ وَغَيْرُهِمَا وَقَالَ قَوْمٌ: الضَّمِيرُ فِي جَلَّاها لِلشَّمْسِ، وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ يُبَيِّنُ بِضَوْئِهِ جِرْمَهَا. وَمِنْهُ قَوْلُ قَيْسِ بْنِ الْخَطِيمِ:

Yani onu açığa çıkardığı [zaman]. Bir grup: "Zikri geçmemiş olsa da karanlığı açıp aydınlattı demektir; nitekim sabahımızın soğuk olduğunu kastettiğinde 'soğuk oldu' (أَضْحَتْ بَارِدَةً) dersin" demiştir. Bu, el-Ferrâ, el-Kelbî ve başkalarının görüşüdür. Bir grup da: "{ جَلَّاها } kelimesindeki zamir güneşe aittir. Anlamı ise: [Gündüzün] kendi aydınlığıyla güneşin cismini belirgin kılmasıdır" demiştir. Kays b. el-Hatîm'in şu sözü de bu kabildendir:

24776. Metin

تَجَلَّتْ لَنَا كَالشَّمْسِ تَحْتَ غَمَامَةً ... بَدَا حَاجِبٌ مِنْهَا وَضَنَّتْ بِحَاجِبِ

Bulut altındaki güneş gibi tecelli etti (açığa çıktı) bize, ... Kaşının biri göründü, diğer kaşını ise esirgedi.

24777. Metin

وَقِيلَ: جَلَّى مَا فِي الْأَرْضِ مِنْ حَيَوَانِهَا حَتَّى ظَهَرَ، لِاسْتِتَارِهِ لَيْلًا وَانْتِشَارِهِ نَهَارًا. وَقِيلَ: جَلَّى الدُّنْيَا. وَقِيلَ: جَلَّى الْأَرْضُ، وَإِنْ لَمْ يَجْرِ لَهَا ذِكْرٌ، ومثله قوله تعالى: حَتَّى تَوارَتْ بِالْحِجابِ «١» [ص: ٣٢] على ما تقدم آنفا.

Şöyle de denilmiştir: Geceleyin gizlendiği, gündüzün de yayıldığı için yeryüzünde bulunan canlıları açığa çıkarıp görünür kıldı. Şöyle de denilmiştir: Dünyayı aydınlattı. Şöyle de denilmiştir: Önceden zikri geçmemiş olsa da yeryüzünü açığa çıkardı; az önce geçtiği üzere Yüce Allah'ın: { حَتَّى تَوارَتْ بِالْحِجابِ } «١» [Sâd: 32] buyruğu da böyledir.

24778. Metin

[سورة الشمس (٩١): آية ٤]

[Şems Suresi (91): Ayet 4]

24779. Metin

وَاللَّيْلِ إِذا يَغْشاها (٤)

{ وَاللَّيْلِ إِذا يَغْشاها (٤) } “Onu bürüyüp örttüğü zaman geceye,”

24780. Metin

أَيْ يَغْشَى الشَّمْسَ، فَيَذْهَبُ بضوئها عند سقوطها، قال مُجَاهِدٌ وَغَيْرُهُ. وَقِيلَ: يَغْشَى الدُّنْيَا بِالظُّلَمِ، فَتُظْلِمُ الآفاق. فالكناية ترجع إلى غير مذكور.

Yani güneşi bürüdüğü, batışı esnasında onun ışığını alıp götürdüğü [zaman]; bunu Mücâhid ve başkaları söylemiştir. Şöyle de denilmiştir: Karanlıklarla dünyayı bürür de ufuklar kararır. Bu durumda kinaye (zamir) zikredilmemiş olana racidir.

24781. Metin

[سورة الشمس (٩١): آية ٥]

[Şems Suresi (91): Ayet 5]

24782. Metin

وَالسَّماءِ وَما بَناها (٥)

{ وَالسَّماءِ وَما بَناها (٥) } “Göğe ve onu bina edene,”

24783. Metin

أَيْ وَبُنْيَانِهَا. فَمَا مَصْدَرِيَّةٌ، كما قال: بِما غَفَرَ لِي رَبِّي «٢» [يس: ٢٧] أَيْ بِغُفْرَانِ رَبِّي، قَالَهُ قَتَادَةُ، وَاخْتَارَهُ الْمُبَرِّدُ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى وَمَنْ بَنَاهَا، قَالَهُ الْحَسَنُ وَمُجَاهِدٌ، وَهُوَ اخْتِيَارُ الطَّبَرِيِّ. أَيْ وَمَنْ خَلَقَهَا وَرَفَعَهَا، وَهُوَ اللَّهُ تَعَالَى. وَحُكِيَ عَنْ أَهْلِ الْحِجَازِ: سُبْحَانَ مَا سَبَّحْتُ لَهُ، أَيْ سُبْحَانَ مَنْ سبحت له.

Yani onun bina edilişine [andolsun]. { ما } harfi masdariyyedir; nitekim { بِما غَفَرَ لِي رَبِّي } «٢» [Yâsîn: 27] yani "Rabbimin bağışlamasıyla" buyruğunda olduğu gibidir; bunu Katâde söylemiş ve el-Müberred tercih etmiştir. Şöyle de denilmiştir: Anlamı "ve onu bina edene"dir; bunu el-Hasan ve Mücâhid söylemiştir, et-Taberî'nin tercihi de budur. Yani onu yaratan ve yükselten [zâta andolsun] ki O da Yüce Allah'tır. Hicaz ehlinden şöyle nakledilmiştir: "Kendisi için tesbih ettiğim zâtı tenzih ederim" manasında (سُبْحَانَ مَا سَبَّحْتُ لَهُ) yani (سُبْحَانَ مَنْ سبحت له) [denilir].

24784. Metin

[سورة الشمس (٩١): آية ٦]

[Şems Suresi (91): Ayet 6]

24785. Metin

وَالْأَرْضِ وَما طَحاها (٦)

{ وَالْأَرْضِ وَما طَحاها (٦) } “Yere ve onu yayıp döşeyene,”

24786. Metin

أَيْ وَطَحْوِهَا. وَقِيلَ: وَمَنْ طَحَاهَا، عَلَى مَا ذَكَرْنَاهُ آنِفًا. أَيْ بَسَطَهَا، كَذَا قَالَ عَامَّةُ الْمُفَسِّرِينَ، مِثْلَ دَحَاهَا. قَالَ الْحَسَنُ وَمُجَاهِدٌ وَغَيْرُهُمَا: طَحَاهَا وَدَحَاهَا: وَاحِدٌ، أَيْ بسطها

Yani: 've onun yayılıp döşenmesine' [yemin olsun]. Az önce zikrettiğimiz üzere: 'Ve onu yayıp döşeyene' de denilmiştir.1 Yani onu yayıp döşedi; müfessirlerin geneli böyle demiştir ki bu { دَحَاهَا } gibidir.2 Hasan [el-Basrî], Mücâhid ve diğerleri şöyle demişlerdir: '{ طَحَاهَا } ile { دَحَاهَا } birdir (aynı manadadır); yani onu yayıp döşedi

24787. Metin

مِنْ كُلِّ جَانِبٍ. وَالطَّحْوُ: الْبَسْطُ، طَحَا يَطْحُو طَحْوًا، وَطَحَى يَطْحَى طَحْيًا، وَطُحِيَتْ: اضْطَجَعَتْ، عَنْ أَبِي عَمْرٍو. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: طَحَاهَا: قَسَمَهَا. وَقِيلَ: خَلَقَهَا، قَالَ الشَّاعِرُ:

her bir tarafından [yayıp döşedi]" demişlerdir. Tahv (الطَّحْو) yaymak demektir; yaydı-yayar-yaymak manasında (طَحَا يَطْحُو طَحْوًا) ve (طَحَى يَطْحَى طَحْيًا) denir. Ebû Amr'dan rivayetle (طُحِيَتْ) yan yattı demektir. İbn Abbâs'tan ise şöyle nakledilmiştir: "{ طَحاها }: Onu taksim etti/kısımlara ayırdı." Şöyle de denilmiştir: Onu yarattı; şair şöyle demiştir:

24788. Metin

وَمَا تَدْرِي جَذِيمَةُ مَنْ طَحَاهَا ... وَلَا مَنْ سَاكِنُ الْعَرْشِ الرَّفِيعِ

Cezîme bilmez onu kimin yayıp yarattığını, ... Yüce arşın sakininin kim olduğunu da.

24789. Metin

الْمَاوَرْدِيُّ: وَيَحْتَمِلُ أَنَّهُ مَا خَرَجَ مِنْهَا مِنْ نَبَاتٍ وَعُيُونٍ وَكُنُوزٍ، لِأَنَّهُ حَيَاةٌ لِمَا خَلَقَ عَلَيْهَا. وَيُقَالُ فِي بَعْضِ أَيْمَانِ الْعَرَبِ: لَا، وَالْقَمَرِ الطَّاحِي، أَيِ الْمُشْرِفِ الْمَشْرِقِ الْمُرْتَفِعِ. قَالَ أَبُو عَمْرٍو: طَحَا الرَّجُلُ: إِذَا ذَهَبَ فِي الْأَرْضِ. يُقَالُ: مَا أَدْرِي أَيْنَ طَحَا! وَيُقَالُ: طَحَا بِهِ قَلْبُهُ: إِذَا ذَهَبَ بِهِ فِي كل شي. قَالَ عَلْقَمَةُ:

el-Mâverdî şöyle demiştir: Ondan çıkan bitkiler, pınarlar ve defineler olması da muhtemeldir; çünkü bunlar onun üzerinde yaratılanlar için bir hayattır. Arapların bazı yeminlerinde şöyle denilir: "Hayır, yükselip parıldayan aya andolsun" (لَا، وَالْقَمَرِ الطَّاحِي) yani yüksekten parıldayan, aydınlatan ve yükselen aya. Ebû Amr şöyle demiştir: Bir kimse yeryüzünde kaybolup gittiği zaman (طَحَا الرَّجُلُ) denir. "Nereye çekip gittiğini bilmiyorum" manasında (مَا أَدْرِي أَيْنَ طَحَا!) denilir. Kalbi onu her şeye sürükleyip götürdüğünde ise (طَحَا بِهِ قَلْبُهُ) denir. Alkame şöyle demiştir:

24790. Metin

طَحَا بِكَ قَلْبٌ فِي الْحِسَانِ طروب ... بعيد الشباب عصر حان مشيب

Güzeller peşinde coşan bir kalp seni alıp götürdü, ... Gençliğin uzaklaştığı, ihtiyarlığın gelip çattığı bir vakitte.

24791. Metin

[سورة الشمس (٩١): آية ٧]

[Şems Suresi (91): Ayet 7]

24792. Metin

وَنَفْسٍ وَما سَوَّاها (٧)

{ وَنَفْسٍ وَما سَوَّاها (٧) } “Nefse ve ona bir düzen verene,”

24793. Metin

قيل: المعنى وتسويتها. ف ما: بِمَعْنَى الْمَصْدَرِ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى وَمَنْ سَوَّاهَا، وَهُوَ اللَّهُ ﷿. وَفِي النَّفْسِ قَوْلَانِ: أَحَدُهُمَا آدَمُ. الثَّانِي: كُلُّ نَفْسٍ مَنْفُوسَةٍ. وَسَوَّى: بِمَعْنَى هَيَّأَ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: سَوَّاهَا: سَوَّى خَلْقَهَا وَعَدَّلَ. وَهَذِهِ الْأَسْمَاءُ كُلُّهَا مَجْرُورَةٌ عَلَى الْقَسَمِ. أَقْسَمَ جَلَّ ثَنَاؤُهُ بِخَلْقِهِ لِمَا فِيهِ مِنْ عَجَائِبِ الصنعة الدالة عليه.

Denildi ki: Anlamı, "onun düzenlenişine [andolsun]"dur. Buradaki { ما } masdar anlamındadır. Şöyle de denilmiştir: Anlamı "onu düzenleyip şekil verene [andolsun]"dur ki O da Azîz ve Celîl olan Allah'tır. Nefis hakkında iki görüş vardır: Birincisi, Âdem'dir. İkincisi: Can taşıyan her bir nefistir. Sevvâ (سَوَّى) hazırladı/düzenledi anlamındadır. Mücâhid: "{ سَوَّاها }: Yaratılışını düzenleyip dengeledi" demiştir. Bu isimlerin tamamı yemin sebebiyle mecrurdur. Şânı yüce olan [Allah], kendisine delalet eden sanat harikalarını barındırdığı için mahlûkatı üzerine yemin etmiştir.

24794. Metin

[سورة الشمس (٩١): آية ٨]

[Şems Suresi (91): Ayet 8]

24795. Metin

فَأَلْهَمَها فُجُورَها وَتَقْواها (٨)

{ فَأَلْهَمَها فُجُورَها وَتَقْواها (٨) } “Sonra da ona fücurunu ve takvasını ilham edene!”

24796. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: فَأَلْهَمَها أَيْ عَرَّفَهَا، كَذَا رَوَى ابْنُ أَبِي نَجِيحٍ عَنْ مجاهد. أي عرفها طريق الفجور والتقوى، وقال ابْنُ عَبَّاسٍ. وَعَنْ مُجَاهِدٍ أَيْضًا: عَرَّفَهَا الطَّاعَةَ وَالْمَعْصِيَةَ. وَعَنْ مُحَمَّدِ بْنِ كَعْبٍ قَالَ: إِذَا أَرَادَ اللَّهُ ﷿ بِعَبْدِهِ خَيْرًا، أَلْهَمَهُ الْخَيْرَ فَعَمِلَ بِهِ، وَإِذَا أَرَادَ بِهِ السُّوءَ، أَلْهَمَهُ الشَّرَّ فَعَمِلَ بِهِ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: فَأَلْهَمَها قَالَ: عَرَّفَهَا طَرِيقَ الْخَيْرِ وَطَرِيقَ الشَّرِّ، كَمَا قال: وَهَدَيْناهُ النَّجْدَيْنِ «١» [البلد: ١٠]. وَرَوَى الضَّحَّاكُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: أَلْهَمَ الْمُؤْمِنَ الْمُتَّقِيَ تَقْوَاهُ، وَأَلْهَمَ الْفَاجِرَ فُجُورَهُ. وَعَنْ سَعِيدٍ عَنْ قَتَادَةَ قَالَ: بَيَّنَ لَهَا فُجُورَهَا وتقواها. والمعنى

Yüce Allah'ın: { فَأَلْهَمَها } “Ona ilham edene” buyruğu: Yani ona bildirdi/tanıttı demektir. İbn Ebî Necîh, Mücâhid'den böyle rivayet etmiştir. Yani ona fücur ve takva yolunu tanıttı. İbn Abbâs da [böyle] demiştir. Yine Mücâhid'den: “Ona itaati ve isyanı tanıttı” [rivayeti nakledilmiştir]. Muhammed b. Kâ‘b'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: “Azîz ve Celîl olan Allah bir kulu hakkında hayır murat ederse, ona hayrı ilham eder; o da onunla amel eder. Onun hakkında kötülük murat ederse, ona şerri ilham eder; o da onunla amel eder.” el-Ferrâ da { فَأَلْهَمَها } ayeti hakkında şöyle demiştir: “Ona hayır yolunu ve şer yolunu tanıttı; nitekim [Allah Teâlâ] şöyle buyurmuştur: { وَهَدَيْناهُ النَّجْدَيْنِ }1 “Biz ona iki yolu da göstermedik mi?” [el-Beled: 10]” ed-Dahhâk'ın İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: “Müttaki mümine takvasını, fâcire de fücurunu ilham etti.” Saîd'in Katâde'den rivayet ettiğine göre ise o şöyle demiştir: “Ona fücurunu da takvasını da açıkladı.” Anlamı ise

24797. Metin

مُتَقَارِبٌ. وَرُوِيَ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَرَأَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فَأَلْهَمَها فُجُورَها وَتَقْواها قَالَ: [اللَّهُمَّ آتِ نَفْسِي تَقْوَاهَا، وَزَكِّهَا أَنْتَ خَيْرُ مَنْ زَكَّاهَا، أَنْتَ وَلِيُّهَا وَمَوْلَاهَا]. وَرَوَاهُ جُوَيْبِرٌ عَنِ الضَّحَّاكِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ كَانَ إِذَا قَرَأَ هَذِهِ الْآيَةَ فَأَلْهَمَها فُجُورَها وَتَقْواها رَفَعَ صَوْتَهُ بِهَا، وَقَالَ: [اللَّهُمَّ آتِ نَفْسِي تَقْوَاهَا، أَنْتَ وَلِيُّهَا وَمَوْلَاهَا، وَأَنْتَ خَيْرُ مَنْ زَكَّاهَا]. وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ، عَنْ أَبِي الأسود الدؤلي قال: قال لي عمران ابن حُصَيْنٍ: أَرَأَيْتَ مَا يَعْمَلُ النَّاسُ الْيَوْمَ، وَيَكْدَحُونَ فِيهِ، أَشَيْءٌ قُضِيَ وَمَضَى عَلَيْهِمْ مِنْ قَدَرٍ سَبَقَ، أَوْ فِيمَا يَسْتَقْبِلُونَ «١» مِمَّا أَتَاهُمْ بِهِ نبيهم، وثبتت الحجة عليهم؟ فقلت: بل شي قُضِيَ عَلَيْهِمْ، وَمَضَى عَلَيْهِمْ. قَالَ فَقَالَ: أَفَلَا يَكُونُ ظُلْمًا؟ قَالَ: فَفَزِعْتُ مِنْ ذَلِكَ فَزَعًا شديدا، وقلت: كل شي خَلْقُ اللَّهِ وَمِلْكُ يَدِهِ، فَلَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ. فَقَالَ لِي: يَرْحَمُكَ اللَّهُ! إني لم أرد بما سألتك إلا لأحرز «٢» عَقْلَكَ، إِنَّ رَجُلَيْنِ مِنْ مُزَيْنَةَ أَتَيَا رَسُولَ اللَّهِ ﷺ فَقَالَا: يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَرَأَيْتَ مَا يَعْمَلُ النَّاسُ الْيَوْمَ وَيَكْدَحُونَ فِيهِ: أَشَيْءٌ قُضِيَ عَلَيْهِمْ وَمَضَى فِيهِمْ مِنْ قَدَرٍ قَدْ سَبَقَ، أَوْ فِيمَا يَسْتَقْبِلُونَ بِهِ مِمَّا أَتَاهُمْ بِهِ نَبِيُّهُمْ. وَثَبَتَتِ الْحُجَّةُ عليهم؟ فقال: (لا بل شي قُضِيَ عَلَيْهِمْ وَمَضَى فِيهِمْ. وَتَصْدِيقُ ذَلِكَ فِي كِتَابِ اللَّهِ ﷿: وَنَفْسٍ وَما سَوَّاها. فَأَلْهَمَها فُجُورَها وَتَقْواها). وَالْفُجُورُ وَالتَّقْوَى: مَصْدَرَانِ فِي موضع المفعول به.

birbirine yakındır. Ebû Hureyre'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem { فَأَلْهَمَها فُجُورَها وَتَقْواها } ayetini okudu ve şöyle buyurdu: "[Allahım! Nefsime takvasını ver ve onu arındır; Sen onu arındıranların en hayırlısısın. Sen onun koruyucusu ve mevlasısın.]" Cüveybir bunu ed-Dahhâk tarikiyle İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bu { فَأَلْهَمَها فُجُورَها وَتَقْواها } ayetini okuduğunda sesini onunla yükseltir ve: "[Allahım! Nefsime takvasını ver; Sen onun koruyucusu ve mevlasısın, Sen onu arındıranların en hayırlısısın]" derdi. Sahîh-i Müslim'de Ebu'l-Esved ed-Düelî'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: İmrân b. Husayn bana dedi ki: "İnsanların bugün ne amel işlediklerini ve ne hususta çabalayıp didindiklerini gördün mü? Bu, geçmiş bir kaderden üzerlerine takdir edilip kesinleşmiş bir şey midir, yoksa peygamberlerinin kendilerine getirdiği ve hüccetin aleyhlerine sabit olduğu şeylerden gelecekte karşılaşacakları «١» hususlarda mıdır?" Ben: "Aksine onların aleyhine takdir edilip kesinleşmiş bir şeydir" dedim. Bunun üzerine o: "O takdirde bu bir zulüm olmaz mı?" dedi. [Ebu'l-Esved] dedi ki: Bundan dolayı şiddetle ürperdim ve: "Her şey Allah'ın yaratması ve O'nun kudretinin mülküdür. O, yaptığından sorumlu tutulmaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir" dedim. Bunun üzerine o bana: "Allah sana rahmet etsin! Sana bunu sormakla sadece aklını yoklamayı «٢» murat ettim. Müzeyne kabilesinden iki adam Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem gelip şöyle dediler: Ey Allah'ın Resûlü, insanların bugün ne amel işlediklerini ve ne hususta çabalayıp didindiklerini gördün mü? Bu, geçmiş bir kaderden üzerlerine takdir edilip onlar hakkında kesinleşmiş bir şey midir, yoksa peygamberlerinin kendilerine getirdiği ve hüccetin aleyhlerine sabit olduğu şeylerden kendisiyle karşılaşacakları hususlarda mıdır? O: (Hayır, aksine onlar üzerine takdir edilmiş ve haklarında kesinleşmiş bir şeydir. Bunun doğrulaması Azîz ve Celîl olan Allah'ın Kitabı'ndadır: { وَنَفْسٍ وَما سَوَّاها } “Nefse ve ona bir düzen verene,” { فَأَلْهَمَها فُجُورَها وَتَقْواها } “Sonra da ona fücurunu ve takvasını ilham edene!”) buyurdu." el-Fücûr (الْفُجُورُ) ve et-takvâ (التَّقْوَى) kelimeleri mef'ûlün bih (nesne) konumunda olan iki masdardır.

24798. Metin

[سورة الشمس (٩١): الآيات ٩ الى ١٠]

[Şems Suresi (91): Ayetler 9-10]

24799. Metin

قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاها (٩) وَقَدْ خابَ مَنْ دَسَّاها (١٠)

{ قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاها (٩) وَقَدْ خابَ مَنْ دَسَّاها (١٠) } “Onu arındıran kurtulmuştur. Onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.”

24800. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاها هَذَا جَوَابُ الْقَسَمِ، بِمَعْنَى: لَقَدْ أَفْلَحَ. قَالَ الزَّجَّاجُ: اللَّامُ حُذِفَتْ، لِأَنَّ الْكَلَامَ طَالَ، فَصَارَ طُولُهُ عِوَضًا مِنْهَا. وَقِيلَ: الْجَوَابُ مَحْذُوفٌ، أَيْ وَالشَّمْسِ وَكَذَا وَكَذَا لَتُبْعَثُنَّ. الزَّمَخْشَرِيُّ: تَقْدِيرُهُ لَيُدَمْدِمَنَّ اللَّهُ عَلَيْهِمْ، أَيْ عَلَى أَهْلِ مَكَّةَ، لِتَكْذِيبِهِمْ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ، كَمَا دَمْدَمَ عَلَى ثَمُودَ، لِأَنَّهُمْ كَذَّبُوا صَالِحًا. وَأَمَّا قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاها فَكَلَامٌ تَابِعٌ لِأَوَّلِهِ، لِقَوْلِهِ: فَأَلْهَمَها فُجُورَها وَتَقْواها عَلَى سَبِيلِ الِاسْتِطْرَادِ، وليس من جواب القسم

Yüce Allah'ın: { قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاها } “Onu arındıran kurtulmuştur” buyruğu, yeminin cevabıdır ve “Muhakkak ki kurtulmuştur” (لَقَدْ أَفْلَحَ) manasındadır. ez-Zeccâc şöyle demiştir: Söz uzadığı için [başındaki] lâm (ل) harfi hazfedilmiş (düşürülmüş), cümlenin uzunluğu da bu harfin yerine geçmiştir. Şöyle de denilmiştir: Yeminin cevabı mahzuftur (düşürülmüştür); yani “Güneşe ve şunlara şunlara andolsun ki kesinlikle diriltileceksiniz!” [takdirindedir]. ez-Zemahşerî ise şöyle demiştir: Bunun takdiri; Semûd kavmi Sâlih'i yalanladığında Allah onları nasıl helak ettiyse, Allah'ın Resûlü'nü sallallâhu aleyhi ve sellem yalanlamaları sebebiyle Allah onları, yani Mekke halkını da mutlaka yerle bir edip helak edecektir 1 [şeklindedir]. { قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاها } “Onu arındıran kurtulmuştur” buyruğuna gelince, bu; { فَأَلْهَمَها فُجُورَها وَتَقْواها } “Ona kötülüğünü ve takvasını ilham edene” buyruğuna istitrad (konu dışı ek açıklama) yoluyla bağlanmış bir sözdür ve yeminin cevabından 2

24801. Metin

في شي. وَقِيلَ: هُوَ عَلَى التَّقْدِيمِ وَالتَّأْخِيرِ بِغَيْرِ حَذْفٍ، وَالْمَعْنَى: قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاهَا، وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسَّاهَا، وَالشَّمْسِ وَضُحَاهَا. أَفْلَحَ فَازَ. مَنْ زَكَّاها أَيْ مَنْ زَكَّى اللَّهُ نَفْسَهُ بِالطَّاعَةِ. (وَقَدْ خابَ مَنْ دَسَّاها) أَيْ خَسِرَتْ نَفْسٌ دَسَّهَا اللَّهُ ﷿ بِالْمَعْصِيَةِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: خَابَتْ نَفْسٌ أَضَلَّهَا وَأَغْوَاهَا. وَقِيلَ: أَفْلَحَ مَنْ زَكَّى نَفْسَهُ بِطَاعَةِ اللَّهِ، وَصَالِحِ الْأَعْمَالِ، وخاب من دس نفسه في المعاصي، قال قَتَادَةُ وَغَيْرُهُ. وَأَصْلُ الزَّكَاةِ: النُّمُوُّ وَالزِّيَادَةُ، وَمِنْهُ زَكَا الزَّرْعُ: إِذَا كَثُرَ رِيعُهُ، وَمِنْهُ تَزْكِيَةُ الْقَاضِي لِلشَّاهِدِ، لِأَنَّهُ يَرْفَعُهُ بِالتَّعْدِيلِ، وَذِكْرِ الْجَمِيلِ. وَقَدْ تَقَدَّمَ هَذَا الْمَعْنَى فِي أَوَّلِ سُورَةِ" الْبَقَرَةِ" «١» مُسْتَوْفًى. فَمُصْطَنِعُ الْمَعْرُوفِ وَالْمُبَادِرُ إِلَى أَعْمَالِ الْبِرِّ، شَهَرَ نَفْسَهُ وَرَفَعَهَا. وَكَانَتْ أَجْوَادُ الْعَرَبِ تَنْزِلُ الرُّبَا وَارْتِفَاعَ الْأَرْضِ، لِيَشْتَهِرَ مَكَانُهَا لِلْمُعْتَفِينَ «٢»، وَتُوقَدُ النَّارُ فِي اللَّيْلِ لِلطَّارِقِينَ. وَكَانَتِ اللِّئَامُ تَنْزِلُ الْأَوْلَاجَ وَالْأَطْرَافَ وَالْأَهْضَامَ «٣»، لِيَخْفَى مَكَانُهَا عَنِ الطَّالِبِينَ. فَأُولَئِكَ عَلَّوْا أَنْفُسَهُمْ وَزَكَّوْهَا، وَهَؤُلَاءِ أَخْفَوْا أَنْفُسَهُمْ وَدَسُّوهَا. وَكَذَا الْفَاجِرُ أَبَدًا خَفِيُ الْمَكَانِ، زَمِرُ «٤» الْمُرُوءَةِ غَامِضُ الشَّخْصِ، نَاكِسُ الرَّأْسِ بِرُكُوبِ الْمَعَاصِي. وَقِيلَ: دَسَّاهَا: أَغْوَاهَا. قَالَ:

hiçbir şekilde değildir. Şöyle de denilmiştir: O, hazif olmaksızın takdim ve tehir üzeredir; manası da: Nefsini arındıran felaha ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir; güneşe ve onun kuşluk vaktine/aydınlığına andolsun, [şeklindedir]. Eflaha (أَفْلَحَ) kazandı/kurtuldu demektir. { مَنْ زَكَّاها } yani Allah'ın nefsini itaatle temizleyip arındırdığı kimse [kurtulmuştur]. { وَقَدْ خابَ مَنْ دَسَّاها } yani Allah'ın celle ve azze günahla alçalttığı nefis hüsrana uğramıştır. İbn Abbâs: "[Allah'ın] saptırdığı ve azdırdığı nefis hüsrana uğramıştır" demiştir. Şöyle de denilmiştir: Allah'a itaat ve salih amellerle nefsini arındıran kurtulmuş, nefsini günahların içine gömen de hüsrana uğramıştır; bunu Katâde ve başkaları söylemiştir. Zekâtın (الزَّكَاة) aslı; büyüme ve artmadır. Nitekim mahsulün verimi çok olduğunda "ekin arttı/bereketlendi" (زَكَا الزَّرْعُ) denilir. Kadının şahidi tezkiye etmesi de bundandır; zira o, adil olduğunu belirtmekle ve güzel vasıflarla onu yüceltir. Bu mana Bakara Suresi'nin başında «١» etraflıca geçmişti. İyilik yapan ve hayır amellerine koşan kimse kendini meşhur etmiş ve yükseltmiştir. Cömert Araplar, ihtiyaç sahipleri «٢» için yerleri belli olsun diye tepelere ve yüksek yerlere konaklarlar, geceleyin gelen yolcular için ateş yakarlardı. Alçak kimseler ise arayan kimselerden yerleri gizli kalsın diye derin vadilere, kıyılara ve çukurlara «٣» konaklarlardı. İşte öncekiler nefislerini yüceltip arındırdılar, berikiler ise nefislerini gizleyip gömdüler. Fâsık/günahkâr da böyledir; işlediği günahlardan ötürü yeri daima gizli, mürüvveti kıt «٤», şahsı silik ve başı öne eğiktir. Şöyle de denilmiştir: { دَسَّاها } onu azdırdı demektir. [Şair] şöyle demiştir:

24802. Metin

وَأَنْتَ الَّذِي دَسَّيْتَ عَمْرًا فَأَصْبَحَتْ ... حَلَائِلُهُ مِنْهُ أَرَامِلَ ضُيَّعَا «٥»

Amr'ı ayartıp azdıran sensin, öyle ki ... Kadınları onun yüzünden perişan dullar haline geldi «٥».

24803. Metin

قَالَ أَهْلُ اللُّغَةِ: وَالْأَصْلُ: دَسَّسَهَا، مِنَ التَّدْسِيسِ، وهو إخفاء الشيء في الشَّيْءِ، فَأُبْدِلَتْ سِينُهُ يَاءً، كَمَا يُقَالُ: قَصَّيْتُ أَظْفَارِي، وَأَصْلُهُ قَصَّصْتُ أَظْفَارِي. وَمِثْلُهُ قَوْلُهُمْ فِي تَقَضَّضَ: تَقَضَّى. وَقَالَ ابْنُ الْأَعْرَابِيِّ: وَقَدْ خابَ مَنْ دَسَّاها أَيْ دَسَّ نَفْسَهُ فِي جُمْلَةِ الصالحين وليس منهم.

Dil ehli şöyle demiştir: Aslı, bir şeyi bir şeyin içine gizlemek demek olan "tedsis"ten (التَّدْسِيس) mülhem "dessehâ"dır (دَسَّسَهَا). Tırnaklarımı kestim manasında (قَصَّصْتُ أَظْفَارِي) yerine (قَصَّيْتُ أَظْفَارِي) denildiği gibi buradaki sîn harfi de yâ harfine dönüştürülmüştür. (تَقَضَّضَ) yerine (تَقَضَّى) demeleri de böyledir. İbnü'l-A'râbî şöyle demiştir: { وَقَدْ خابَ مَنْ دَسَّاها } yani onlardan olmadığı halde kendini salihlerin arasına sokan/gizleyen kimse [ziyan etmiştir].

24804. Metin

[سورة الشمس (٩١): الآيات ١١ الى ١٤]

[Şems Suresi (91): Ayetler 11-14]

24805. Metin

كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْواها (١١) إِذِ انْبَعَثَ أَشْقاها (١٢) فَقالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ ناقَةَ اللَّهِ وَسُقْياها (١٣) فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوها فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ فَسَوَّاها (١٤)

{ كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْواها (١١) إِذِ انْبَعَثَ أَشْقاها (١٢) فَقالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ ناقَةَ اللَّهِ وَسُقْياها (١٣) فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوها فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ فَسَوَّاها (١٤) } “Semûd [kavmi], azgınlığı sebebiyle [peygamberini] yalanladı (11). Hani onların en bedbahtı [deveyi boğazlamak için] ileri atılmıştı (12). Allah’ın elçisi onlara: «Allah’ın devesine ve onun su içme hakkına [dokunmayın]!» demişti (13). Fakat onlar onu yalanladılar da o deveyi boğazladılar. Bunun üzerine Rableri, günahları sebebiyle onları yerle bir etti de orayı dümdüz kıldı (14).”

24806. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْواها) أَيْ بِطُغْيَانِهَا، وَهُوَ خُرُوجُهَا عَنِ الْحَدِّ فِي الْعِصْيَانِ، قَالَهُ مُجَاهِدٌ وَقَتَادَةُ وَغَيْرُهُمَا. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ بِطَغْواها أَيْ بِعَذَابِهَا الَّذِي وُعِدَتْ بِهِ. قَالَ: وَكَانَ اسْمُ الْعَذَابِ الَّذِي جَاءَهَا الطَّغْوَى، لِأَنَّهُ طَغَى عَلَيْهِمْ. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ: بِطَغْواها بِأَجْمَعِهَا. وَقِيلَ: هُوَ مَصْدَرٌ، وَخَرَجَ عَلَى هَذَا الْمَخْرَجِ، لِأَنَّهُ أَشْكَلُ بِرُءُوسِ الْآيِ. وَقِيلَ: الْأَصْلُ بِطَغْيَاهَا، إِلَّا أَنَّ" فَعَلَى" إِذَا كَانَتْ مِنْ ذَوَاتِ الْيَاءِ أُبْدِلَتْ فِي الِاسْمِ وَاوًا، لِيُفْصَلَ بَيْنَ الِاسْمِ وَالْوَصْفِ. وَقِرَاءَةُ الْعَامَّةِ بِفَتْحِ الطَّاءِ. وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَالْجَحْدَرِيُّ وَحَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ (بِضَمِّ الطَّاءِ) عَلَى أَنَّهُ مَصْدَرٌ، كَالرُّجْعَى وَالْحُسْنَى وَشِبْهِهِمَا فِي الْمَصَادِرِ. وَقِيلَ: هُمَا لُغَتَانِ. (إِذِ انْبَعَثَ) أَيْ نَهَضَ. (أَشْقاها) لِعَقْرِ النَّاقَةِ. وَاسْمُهُ قِدَارُ بْنُ سَالِفٍ. وَقَدْ مَضَى فِي" الْأَعْرَافِ" «١» بَيَانُ هَذَا، وَهَلْ كَانَ وَاحِدًا أَوْ جَمَاعَةً. وَفِي الْبُخَارِيِّ عن عبد الله ابن زَمْعَةَ أَنَّهُ سَمِعَ النَّبِيَّ ﷺ يَخْطُبُ، وَذَكَرَ النَّاقَةَ وَالَّذِي عَقَرَهَا، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (إِذِ انْبَعَثَ أَشْقَاهَا، انْبَعَثَ لَهَا رَجُلٌ عَزِيزٌ عَارِمٌ «٢» مَنِيعٌ فِي رَهْطِهِ مِثْلُ أَبِي زَمْعَةَ) وذكر الحديث. خرجه مسلم أيضا. وروى الضحاك عَنْ عَلِيٍّ: أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ له: [أَتَدْرِي مَنْ أَشْقَى الْأَوَّلِينَ [قُلْتُ: اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ. قَالَ: (عَاقِرُ النَّاقَةِ- قَالَ- أَتَدْرِي مَنْ أَشْقَى الْآخِرِينَ) قُلْتُ: اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ. قَالَ: [قَاتِلُكُ [(فَقالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ) يَعْنِي صَالِحًا. (ناقَةَ اللَّهِ) ناقَةَ مَنْصُوبٌ عَلَى التَّحْذِيرِ، كَقَوْلِكَ: الْأَسَدَ الْأَسَدَ، وَالصَّبِيَّ الصَّبِيَّ، وَالْحِذَارَ الْحِذَارَ. أَيْ أَحُذِرُوا نَاقَةَ اللَّهِ، أَيْ عَقْرَهَا. وَقِيلَ: ذَرُوا نَاقَةَ اللَّهِ كَمَا قَالَ: هذِهِ ناقَةُ اللَّهِ لَكُمْ آيَةً فَذَرُوها تَأْكُلْ فِي أَرْضِ اللَّهِ وَلا تَمَسُّوها بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ «٣» عَذابٌ أَلِيمٌ. [الأعراف: ٧٣]. (وَسُقْياها) أَيْ ذَرُوهَا وَشِرْبَهَا. وَقَدْ مَضَى فِي سُورَةِ" الشُّعَرَاءِ" «٤» بَيَانُهُ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ. وَأَيْضًا فِي سورة اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ «٥» [القمر: ١]. فَإِنَّهُمْ لَمَّا اقْتَرَحُوا النَّاقَةَ، وَأَخْرَجَهَا لَهُمْ مِنَ الصَّخْرَةِ، جَعَلَ لَهُمْ شِرْبَ يَوْمٍ مِنْ بِئْرِهِمْ، وَلَهَا شِرْبُ يَوْمٍ مَكَانَ ذَلِكَ، فَشَقَّ ذَلِكَ عليهم.

Yüce Allah'ın: { كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْواها } “Semûd [kavmi] azgınlığı yüzünden yalanladı” buyruğu; yani isyanda haddi aşmaları sebebiyle demektir. Bunu Mücâhid, Katâde ve başkaları söylemiştir. İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre { بِطَغْواها }; kendilerine vadedilen azapları yüzünden demektir. O şöyle demiştir: Başlarına gelen azabın adı "et-tağvâ" idi; çünkü onları bastırıp helak etmişti (tağâ aleyhim). Muhammed b. Ka'b ise: "{ بِطَغْواها }, hep birlikte [yalanladı] demektir" demiştir. Bunun masdar olduğu ve ayet sonlarındaki ses uyumuna (fâsılalara) daha uygun düştüğü için bu vezinde geldiği de söylenmiştir. Aslının "bi-tağyâhâ" olduğu, ancak "fa'lâ" vezninin sonu yâ'lı olduğunda, isim ile sıfatın arasını ayırmak için isimde [yâ harfinin] vâv'a dönüştürüldüğü söylenmiştir. Genel kıraat (cumhurun kıraati) tâ harfinin fethasıyladır (tatğvâhâ). el-Hasan, el-Cahderî ve Hammâd b. Seleme ise masdar kabul ederek —masdarlardan rüc'â (الرُّجْعَى) ve hüsnâ (الْحُسْنَى) gibi— tâ harfinin zammesiyle (tuğvâhâ) okumuşlardır. Bunların iki ayrı lehçe olduğu da söylenmiştir. { إِذِ انْبَعَثَ } Yani ayaklandığı vakit. { أَشْقاها } Deveyi boğazlamak üzere [ayaklanan] en bedbahtları... Onun adı Kındâr b. Sâlif'tir. Bunun açıklaması ve onun tek bir kişi mi yoksa bir topluluk mu olduğu hususu el-A'râf [Suresi'nde]1 geçmişti. Buhârî'de Abdullah b. Zem'a'dan gelen rivayete göre o, Peygamber'i sallallâhu aleyhi ve sellem hutbe okurken işitmiş; Peygamber deveden ve onu boğazlayandan bahsederek şöyle buyurmuştur: « إِذِ انْبَعَثَ أَشْقَاهَا، انْبَعَثَ لَهَا رَجُلٌ عَزِيزٌ عَارِمٌ مَنِيعٌ فِي رَهْطِهِ مِثْلُ أَبِي زَمْعَةَ » «“En bedbahtları ileri atıldığı zaman”, Ebû Zem'a gibi kavmi içinde itibarlı, zorba/kötülük saçan2 ve dokunulmaz bir adam deve için ileri atıldı.» Hadisin devamını zikretti. Bunu Müslim de tahric etmiştir. ed-Dahhâk'ın Ali'den radıyallâhu anh rivayet ettiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona şöyle buyurmuştur: [Öncekilerin en bedbahtının kim olduğunu biliyor musun?] Ben: "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" dedim. Buyurdu ki: « عَاقِرُ النَّاقَةِ » «Deveyi boğazlayan kimsedir.» Devamında: « أَتَدْرِي مَنْ أَشْقَى الْآخِرِينَ » «Sonrakilerin en bedbahtının kim olduğunu biliyor musun?» buyurdu. Ben: "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" dedim. « قَاتِلُكَ » «Seni öldürecek olandır» buyurdu. { فَقالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ } Yani Salih [dedi ki]. { ناقَةَ اللَّهِ } "Nâkatal-lâh" ifadesi, sakındırma (tahzîr) sebebiyle mansubdur; nitekim senin "el-esede el-esede" (aslana dikkat, aslana!), "es-sabiyye es-sabiyye" (çocuğa dikkat!) ve "el-hizâre el-hizâr" (sakının sakının!) demen gibidir. Yani "Allah'ın devesinden sakının", onu boğazlamaktan çekinin demektir. Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah'ın: { هذِهِ ناقَةُ اللَّهِ لَكُمْ آيَةً فَذَرُوها تَأْكُلْ فِي أَرْضِ اللَّهِ وَلا تَمَسُّوها بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ } “İşte bu, sizin için bir mucize olarak Allah'ın devesidir. Bırakın onu, Allah'ın arzında otlasın. Ona bir fenalıkla dokunmayın, yoksa sizi can yakıcı bir azap yakalar”3 buyurduğu gibi "Allah'ın devesini [kendi haline] bırakın" demektir. { وَسُقْياها } Yani onu ve su içme hakkını [kendi haline bırakın]. Hamdolsun bunun açıklaması eş-Şu'arâ Suresi'nde4 geçmişti. Ayrıca { اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ } [el-Kamer: 1] Suresi'nde de5 geçmişti. Çünkü onlar deveyi [mucize olarak getirmesini] teklif edip de Salih deveyi kayadan çıkarınca, kendi kuyularından bir gün kavme su içme günü, bunun mukabilinde bir gün de deveye su içme günü kılmıştı; bu durum ise onlara ağır gelmişti.

24807. Metin

(فَكَذَّبُوهُ) أَيْ كَذَّبُوا صَالِحًا ﵇ فِي قَوْلِهِ لَهُمْ: [إِنَّكُمْ تُعَذَّبُونَ إِنْ عَقَرْتُمُوهَا [. (فَعَقَرُوها) أَيْ عَقَرَهَا الْأَشْقَى. وَأُضِيفَ إِلَى الْكُلِّ لِأَنَّهُمْ رَضُوا بِفِعْلِهِ. وَقَالَ قَتَادَةُ: ذُكِرَ لَنَا أَنَّهُ لَمْ يَعْقِرْهَا حَتَّى تَابَعَهُ صَغِيرُهُمْ وَكَبِيرُهُمْ، ذَكَرُهُمْ وَأُنْثَاهُمْ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: عَقَرَهَا اثْنَانِ: وَالْعَرَبُ تَقُولُ: هَذَانَ أَفْضَلُ النَّاسِ، وَهَذَانَ خَيْرُ النَّاسِ، وَهَذِهِ الْمَرْأَةِ أَشْقَى الْقَوْمِ، فَلِهَذَا لَمْ يَقُلْ: أَشْقَيَاهَا. قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ) أَيْ أَهْلَكَهُمْ وَأَطْبَقَ عَلَيْهِمُ الْعَذَابُ بِذَنْبِهِمُ الَّذِي هُوَ الْكُفْرُ وَالتَّكْذِيبُ وَالْعَقْرُ. وَرَوَى الضَّحَّاكُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: دَمْدَمَ عَلَيْهِمْ قَالَ: دَمَّرَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ، أَيْ بِجُرْمِهِمْ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: دَمْدَمَ أَيْ أَرْجَفَ. وَحَقِيقَةُ الدَّمْدَمَةِ تَضْعِيفُ الْعَذَابِ وَتَرْدِيدُهُ. وَيُقَالُ: دَمَمْتُ عَلَى الشَّيْءِ: أَيْ أَطْبَقْتُ عَلَيْهِ، ودمم عليه القبر: أطبقه. وناقة مدمومة: أَلْبَسَهَا الشَّحْمَ. فَإِذَا كَرَّرْتَ الْإِطْبَاقَ قُلْتَ: دَمْدَمْتُ. والدمدمة: إهلاك باستيصال، قَالَهُ الْمُؤَرِّجُ. وَفِي الصِّحَاحِ: وَدَمْدَمْتُ الشَّيْءَ: إِذَا أَلْزَقْتُهُ بِالْأَرْضِ وَطَحْطَحْتُهُ. وَدَمْدَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ: أَيْ أَهْلَكَهُمْ. الْقُشَيْرِيُّ: وَقِيلَ دَمْدَمْتُ عَلَى الْمَيِّتِ التُّرَابَ: أَيْ سَوَّيْتُ عَلَيْهِ. فَقَوْلُهُ: فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ أَيْ أَهْلَكَهُمْ، فَجَعَلَهُمْ تَحْتَ التُّرَابِ. (فَسَوَّاها) أَيْ سَوَّى عَلَيْهِمُ الْأَرْضَ. وَعَلَى الْأَوَّلِ (فَسَوَّاها) أَيْ فَسَوَّى الدَّمْدَمَةَ وَالْإِهْلَاكَ عَلَيْهِمْ وَذَلِكَ أَنَّ الصَّيْحَةَ أَهْلَكَتْهُمْ، فَأَتَتْ عَلَى صَغِيرِهِمْ وَكَبِيرِهِمْ. وَقَالَ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ: دَمْدَمَ أَيْ غَضِبَ. وَالدَّمْدَمَةُ: الْكَلَامُ الَّذِي يُزْعِجُ الرَّجُلَ. وَقَالَ بَعْضُ اللُّغَوِيِّينَ: الدَّمْدَمَةُ: الْإِدَامَةُ، تَقُولُ الْعَرَبُ: نَاقَةٌ مُدَمْدَمَةٌ أَيْ سَمِينَةٌ. وَقِيلَ: (فَسَوَّاها أَيْ فَسَوَّى الْأُمَّةَ فِي إِنْزَالِ الْعَذَابِ بِهِمْ، صَغِيرِهِمْ وَكَبِيرِهِمْ، وَضِيعِهِمْ وَشَرِيفِهِمْ، وَذَكَرِهِمْ وَأُنْثَاهُمْ. وَقَرَأَ ابن الزبير فَدَمْدَمَ وَهُمَا، لُغَتَانِ، كَمَا يُقَالُ: امْتَقَعَ لَوْنُهُ وَانْتَقَعَ.

{ فَكَذَّبُوهُ } Yani kendilerine: "[Eğer onu boğazlarsanız azaba uğratılırsınız]" sözünde Salih'i aleyhisselâm yalanladılar. { فَعَقَرُوها } Yani onu o en bedbaht olan boğazladı. Onun fiiline rıza gösterdikleri için fiil hepsine isnat edilmiştir. Katâde şöyle demiştir: "Bize anlatıldığına göre küçüğüyle büyüğüyle, erkeğiyle kadınıyla hepsi ona uyuncaya kadar o deveyi boğazlamadı." el-Ferrâ şöyle demiştir: "Onu iki kişi kesti. Araplar [tesniye için]: 'Şu ikisi insanların en faziletlisidir' ve 'Şu ikisi insanların en hayırlısıdır' derler; kadın için de: 'Bu kadın topluluğun en bedbahtıdır' derler; bu sebeple 'eşkayâhâ' (أَشْقَيَاهَا) denmemiştir." Yüce Allah'ın: { فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ } buyruğu; yani küfür, yalanlama ve deveyi boğazlamak olan günahları sebebiyle Rableri onları helak etti ve azabı üzerlerine kapattı. ed-Dahhâk'ın İbn Abbâs'tan rivayetine göre o: "{ دَمْدَمَ عَلَيْهِمْ }: Rableri günahları yani cürümleri sebebiyle onları yerle bir edip helak etti" demiştir. el-Ferrâ: "Demdeme sarstı, titretti demektir. Demdemenin hakikati azabı kat kat artırmak ve peş peşe tekrarlamaktır" demiştir. Bir şeyi bütünüyle örttüğünde (دَمَمْتُ عَلَى الشَّيْءِ) denir. (ودمم عليه القبر) kabri onun üzerine kapattı demektir. Yağ bağlamış deveye (ناقة مدمومة) denir. Kapatıp örtmeyi tekrarladığın zaman ise (دَمْدَمْتُ) dersin. el-Müerric: "Demdeme, kökünü kazıyarak helak etmektir" demiştir. es-Sıhâh'ta şöyle geçer: "Bir şeyi yere yapıştırıp dümdüz ettiğin zaman (دَمْدَمْتُ الشَّيْءَ) dersin. (دَمْدَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ) ise Allah onları helak etti demektir." el-Kuşeyrî şöyle demiştir: "Ölünün üzerine toprağı düzelttiğinde (دَمْدَمْتُ عَلَى الْمَيِّتِ التُّرَابَ) denildiği de söylenmiştir. Buna göre: { فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ } yani onları helak etti ve toprağın altına soktu [demektir]." { فَسَوَّاها } yani yeryüzünü onların üzerine dümdüz kıldı. İlk görüşe göre ise { فَسَوَّاها } yani helaki ve demdemeyi onların üzerine eşit kıldı; zira o çığlık onları helak etmiş, küçüklerine ve büyüklerine bütünüyle erişmiştir. İbnü'l-Enbârî: "Demdeme, öfkelendi demektir. ed-Demdeme, insanı tedirgin edip rahatsız eden sözdür" demiştir. Bazı dilciler ise: "Demdeme devam ettirmektir; Araplar semiz deveye (نَاقَةٌ مُدَمْدَمَةٌ) derler" demiştir. Şöyle de denilmiştir: { فَسَوَّاها } yani azabın indirilmesinde küçüğüyle büyüğüyle, düşkünüyle şereflisiyle, erkeğiyle kadınıyla o topluluğu eşit kıldı. İbnü'z-Zübeyr (فَدَمْدَمَ) şeklinde okumuştur ki tıpkı yüzün renginin atması için (امْتَقَعَ لَوْنُهُ) ve (انْتَقَعَ) denilmesi gibi ikisi de iki ayrı lehçedir.

24808. Metin

[سورة الشمس (٩١): آية ١٥]

[Şems Suresi (91): Ayet 15]

24809. Metin

وَلا يَخافُ عُقْباها (١٥)

{ وَلا يَخافُ عُقْباها (١٥) } “O, bunun sonucundan korkmaz.”

24810. Metin

أَيْ فَعَلَ اللَّهُ ذَلِكَ بِهِمْ غَيْرُ خَائِفٍ أَنْ تَلْحَقَهُ تَبِعَةُ الدَّمْدَمَةِ مِنْ أَحَدٍ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وَالْحَسَنُ وَقَتَادَةُ وَمُجَاهِدٌ. وَالْهَاءُ فِي عُقْباها تَرْجِعُ إِلَى الْفِعْلَةِ، كَقَوْلِهِ: (مَنِ اغْتَسَلَ يَوْمَ

Yani Allah, bu helakin sonucunda kimseden bir karşılık ve hesap sorma gelmesinden korkmayarak bunu onlara yaptı; bunu İbn Abbâs, el-Hasan, Katâde ve Mücâhid söylemiştir. { عُقْباها } kelimesindeki zamir fiile racidir; nitekim Peygamber'in: "(Kim cuma günü

24811. Metin

الْجُمْعَةَ فَبِهَا وَنِعْمَتْ) أَيْ بِالْفِعْلَةِ وَالْخَصْلَةِ. قَالَ السُّدِّيُّ وَالضَّحَّاكُ وَالْكَلْبِيُّ: تَرْجِعُ إِلَى الْعَاقِرِ، أَيْ لَمْ يَخَفِ الَّذِي عَقَرَهَا عُقْبَى مَا صَنَعَ. وقال ابْنُ عَبَّاسٍ أَيْضًا. وَفِي الْكَلَامِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ، مَجَازُهُ: إِذِ انْبَعَثَ أَشْقَاهَا وَلَا يَخَافُ عُقْبَاهَا. وَقِيلَ: لَا يَخَافُ رَسُولُ اللَّهِ صَالِحٌ عَاقِبَةَ إِهْلَاكِ قَوْمِهِ، وَلَا يَخْشَى ضَرَرًا يَعُودُ عَلَيْهِ مِنْ عَذَابِهِمْ، لِأَنَّهُ قَدْ أَنْذَرَهُمْ، وَنَجَّاهُ اللَّهُ تَعَالَى حِينَ أَهْلَكَهُمْ. وَقَرَأَ نَافِعٌ وَابْنُ عَامِرٍ" فَلَا" بِالْفَاءِ، وَهُوَ الْأَجْوَدُ، لِأَنَّهُ يَرْجِعُ إِلَى الْمَعْنَى الْأَوَّلِ، أَيْ فَلَا يَخَافُ اللَّهُ عَاقِبَةَ إِهْلَاكِهِمْ. وَالْبَاقُونَ بِالْوَاوِ، وَهِيَ أَشْبَهُ بِالْمَعْنَى الثَّانِي، أَيْ وَلَا يَخَافُ الْكَافِرُ عَاقِبَةَ مَا صَنَعَ. وَرَوَى ابْنُ وَهْبٍ وَابْنُ الْقَاسِمِ عَنْ مَالِكٍ قَالَا: أَخْرَجَ إِلَيْنَا مَالِكٌ مُصْحَفًا لِجَدِّهِ، وَزَعَمَ أَنَّهُ كَتَبَهُ فِي أَيَّامِ عُثْمَانَ بْنِ عَفَّانَ حِينَ كَتَبَ الْمَصَاحِفَ، وَفِيهِ: وَلا يَخافُ بِالْوَاوِ. وَكَذَا هِيَ فِي مَصَاحِفِ أَهْلِ مَكَّةَ وَالْعِرَاقِيِّينَ بِالْوَاوِ، وَاخْتَارَهُ أَبُو عُبَيْدٍ وَأَبُو حَاتِمٍ، اتِّبَاعًا لمصحفهم.

yıkanırsa ne güzel bir iş yapmış olur)" buyruğunda olduğu gibi o fiile ve haslete [dönmektedir]. es-Süddî, ed-Dahhâk ve el-Kelbî: "[Zamir] deveyi boğazlayana racidir; yani onu boğazlayan kimse yaptığı işin sonucundan korkmadı" demişlerdir. İbn Abbâs da böyle demiştir. Cümlede takdim ve tehir vardır; mecazî manası: "En bedbahtları, sonucundan korkmaksızın ileri atıldığı zaman" şeklindedir. Şöyle de denilmiştir: Allah'ın elçisi Salih, kavminin helak edilmesinin sonucundan korkmaz; onlara gelecek azaptan kendisine bir zararın dönmesinden endişe etmez; zira o onları uyarmış, Allah Teâlâ da onları helak ettiği vakit onu kurtarmıştır. Nâfi' ve İbn Âmir fâ harfi ile { فَلا } şeklinde okumuşlardır ve en uygun olanı da budur; çünkü birinci manaya dönmektedir, yani Allah onları helak etmenin sonucundan korkmaz. Geri kalanlar ise vâv ile okumuşlardır ve bu da ikinci manaya daha uygundur, yani kâfir yaptığı işin sonucundan korkmaz. İbn Vehb ve İbnu'l-Kâsım'ın Mâlik'ten rivayet ettiğine göre onlar şöyle demişlerdir: Mâlik bize dedesine ait bir mushaf çıkardı ve bunun Osman b. Affân zamanında mushaflar yazıldığı sırada yazıldığını ileri sürdü; onda vâv harfi ile { وَلا يَخافُ } şeklindeydi. Mekke ve Irak ehlinin mushaflarında da vâv iledir; Ebû Ubeyd ve Ebû Hâtim de kendi mushaflarına tabi olarak bunu tercih etmişlerdir.