[Duhâ Suresi Tefsiri]

Kurtubî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

24857. Metin

سُورَةُ" الضُّحَى" مَكِّيَّةٌ بِاتِّفَاقٍ. وَهِيَ إِحْدَى عَشْرَةَ آيَةً بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Duhâ Suresi, ittifakla Mekkîdir. On bir ayettir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

24858. Metin

[سورة الضحى (٩٣): الآيات ١ الى ٣]

[Duhâ Suresi (93): Ayetler 1-3]

24859. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

24860. Metin

وَالضُّحى (١) وَاللَّيْلِ إِذا سَجى (٢) مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَما قَلى (٣)

{ وَالضُّحى (١) وَاللَّيْلِ إِذا سَجى (٢) مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَما قَلى (٣) } “Andolsun kuşluk vaktine; ve dindiği zaman geceye ki, Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı.”

24861. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَالضُّحى. وَاللَّيْلِ إِذا سَجى) قَدْ تَقَدَّمَ الْقَوْلُ فِي الضُّحى «١»، وَالْمُرَادُ بِهِ النَّهَارُ، لِقَوْلِهِ: وَاللَّيْلِ إِذا سَجى فَقَابَلَهُ بِاللَّيْلِ. وَفِي سُورَةِ (الْأَعْرَافِ) أَفَأَمِنَ أَهْلُ الْقُرى أَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنا بَياتاً وَهُمْ نائِمُونَ. أَوَأَمِنَ أَهْلُ الْقُرى أَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ «٢» [الأعراف: ٩٨ - ٩٧] أَيْ نَهَارًا. وَقَالَ قَتَادَةُ وَمُقَاتِلٌ وَجَعْفَرُ الصَّادِقُ: أَقْسَمَ بِالضُّحَى الَّذِي كَلَّمَ اللَّهُ فِيهِ مُوسَى، وَبِلَيْلَةِ الْمِعْرَاجِ. وَقِيلَ: هِيَ السَّاعَةُ الَّتِي خَرَّ فِيهَا السَّحَرَةُ سُجَّدًا. بَيَانُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَأَنْ يُحْشَرَ النَّاسُ ضُحًى «٣» [طه: ٥٩]. وَقَالَ أَهْلُ الْمَعَانِي فِيهِ وَفِي أَمْثَالِهِ: فِيهِ إضمار، مجازه ورب الضحى. وسَجى مَعْنَاهُ: سَكَنَ، قَالَهُ قَتَادَةُ وَمُجَاهِدٌ وَابْنُ زَيْدٍ وَعِكْرِمَةُ. يُقَالُ: لَيْلَةٌ سَاجِيَةٌ أَيْ سَاكِنَةٌ. وَيُقَالُ لِلْعَيْنِ إِذَا سَكَنَ طَرَفُهَا: سَاجِيَةٌ. يُقَالُ: سَجَا اللَّيْلُ يَسْجُو سَجْوًا: «٤» إِذَا سَكَنَ. وَالْبَحْرُ إِذَا سَجَا: سَكَنَ. قَالَ الْأَعْشَى:

Yüce Allah'ın: (وَالضُّحى. وَاللَّيْلِ إِذا سَجى) buyruğuna dair açıklama daha önce duhâ kelimesi hakkında geçmişti «١». Burada kastedilen gündüzdür; çünkü { وَاللَّيْلِ إِذا سَجى } “ve dindiği zaman geceye” buyurarak onu gece ile mukabele etmiştir (karşılaştırmıştır). A'râf Suresi'nde de şöyle buyurmuştur: { أَفَأَمِنَ أَهْلُ الْقُرى أَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنا بَياتاً وَهُمْ نائِمُونَ. أَوَأَمِنَ أَهْلُ الْقُرى أَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ «٢» } “O memleketlerin halkı, geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmesinden güvende mi oldular? Yoksa o memleketlerin halkı, kuşluk vakti oynayıp eğlenirlerken azabımızın kendilerine gelmesinden güvende mi oldular?” [el-A'râf 97-98], yani gündüzün. Katâde, Mukâtil ve Ca'fer es-Sâdık şöyle demişlerdir: Allah'ın kendisinde Mûsâ ile konuştuğu duhâ (kuşluk) vaktine ve Mi'rac gecesine yemin etmiştir. Şöyle de denilmiştir: O, sihirbazların secdeye kapandıkları vakittir. Bunun açıklaması Yüce Allah'ın şu buyruğudur: { وَأَنْ يُحْشَرَ النَّاسُ ضُحًى «٣» } “İnsanların kuşluk vaktinde toplanması[nı]” [Tâhâ 59]. Meânî âlimleri bunda ve benzerlerinde şöyle demişlerdir: Burada bir gizleme (izmar) vardır, mecazı "duhânın Rabbine andolsun" takdirindedir. Secâ (سَجى) kelimesinin anlamı: Sakinleşti, dindi demektir. Bunu Katâde, Mücâhid, İbn Zeyd ve İkrime söylemiştir. [Arapçada] Leyletün sâciyetün (لَيْلَةٌ سَاجِيَةٌ) denilir ki; sakin bir gece demektir. Göz için de bakışı sakinleştiğinde [aynün] sâciye (سَاجِيَةٌ) denilir. Gecenin sakinleşmesi hususunda: Seca'l-leylü yescû secven (سَجَا اللَّيْلُ يَسْجُو سَجْوًا) «٤» denilir. Deniz sakinleştiğinde de seca'l-bahru (سَجَا الْبَحْرُ) denilir. el-A'şâ şöyle demiştir:

24862. Metin

فَمَا ذَنْبُنَا «٥» أَنْ جَاشَ بَحْرُ ابْنِ عَمِّكُمْ ... وَبَحْرُكَ سَاجٍ مَا يُوَارِي الدَّعَامِصَا

Bizim günahımız nedir ki amcanızın oğlunun denizi coşup kabardı «٥» ... Senin denizin ise sakindir, kurtçukları dahi örtmez.

24863. Metin

وَقَالَ الرَّاجِزُ:

Recez şairi de şöyle demiştir:

24864. Metin

يَا حَبَّذَا الْقَمْرَاءُ والليل الساج ... وطرق مثل ملاء النساج

Ne hoştur mehtap ve durgun gece ... Ve dokumacının çarşafları gibi [dümdüz uzanan] yollar!

24865. Metin

وَقَالَ جَرِيرٌ:

Cerîr de şöyle demiştir:

24866. Metin

وَلَقَدْ رَمَيْنَكَ يَوْمَ رُحْنَ بِأَعْيُنٍ ... يَنْظُرْنَ مِنْ خِلَلِ السُّتُورِ سَوَاجِي

Andolsun ki çekip gittikleri gün seni öyle gözlerle vurdular ki ... Perdelerin arasından sakin sakin bakıyorlardı.

24867. Metin

وَقَالَ الضَّحَّاكُ: سَجى غطى كل شي. قَالَ الْأَصْمَعِيُّ: سَجْو اللَّيْلِ: تَغْطِيَتُهُ النَّهَارَ، مِثْلَمَا يُسَجَّى الرَّجُلُ بِالثَّوْبِ. وَقَالَ الْحَسَنُ: غَشِيَ بِظَلَامِهِ، وَقَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. وَعَنْهُ: إِذَا ذَهَبَ. وَعَنْهُ أَيْضًا: إِذَا أَظْلَمَ. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: أَقْبَلَ، وَرُوِيَ عَنْ قَتَادَةَ أَيْضًا. وَرَوَى ابْنُ أبي نجيح عن مجاهد: سَجى استوى. والقول الأول أشهر في اللغة: سَجى سَكَنَ، أَيْ سَكَنَ النَّاسُ فِيهِ. كَمَا يُقَالُ: نَهَارٌ صَائِمٌ، وَلَيْلٌ قَائِمٌ. وَقِيلَ: سُكُونُهُ اسْتِقْرَارُ ظلامه واستواؤه. ويقال: وَالضُّحى. وَاللَّيْلِ إِذا سَجى: يَعْنِي عِبَادَهُ الَّذِينَ يَعْبُدُونَهُ فِي وَقْتِ الضُّحَى، وَعِبَادَهُ الَّذِينَ يَعْبُدُونَهُ بِاللَّيْلِ إِذَا أَظْلَمَ. وَيُقَالُ: الضُّحى: يَعْنِي نُورَ الْجَنَّةِ إِذَا تُنَوَّرُ. وَاللَّيْلِ إِذا سَجى: يَعْنِي ظُلْمَةَ اللَّيْلِ إِذَا أَظْلَمَ. وَيُقَالُ: وَالضُّحى: يَعْنِي النُّورَ الَّذِي فِي قُلُوبِ الْعَارِفِينَ كَهَيْئَةِ النهار. وَاللَّيْلِ إِذا سَجى: يَعْنِي السَّوَادَ الَّذِي فِي قُلُوبِ الْكَافِرِينَ كَهَيْئَةِ اللَّيْلِ، فَأَقْسَمَ اللَّهُ ﷿ بِهَذِهِ الْأَشْيَاءِ. (مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ) هَذَا جَوَابُ الْقَسَمِ. وَكَانَ جِبْرِيلُ ﵇ أَبْطَأَ عَلَى النَّبِيِّ ﷺ، فَقَالَ الْمُشْرِكُونَ: قَلَاهُ اللَّهُ وَوَدَّعَهُ، فَنَزَلَتِ الْآيَةُ. وَقَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ: احْتَبَسَ عَنْهُ الْوَحْيُ اثْنَيْ عَشَرَ يَوْمًا. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: خَمْسَةَ عَشَرَ يَوْمًا. وَقِيلَ: خَمْسَةً وَعِشْرِينَ يَوْمًا. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: أَرْبَعِينَ يَوْمًا. فَقَالَ الْمُشْرِكُونَ: إِنَّ مُحَمَّدًا وَدَّعَهُ رَبُّهُ وَقَلَاهُ، وَلَوْ كَانَ أَمْرُهُ مِنَ اللَّهِ لَتَابَعَ عَلَيْهِ، كَمَا كَانَ يَفْعَلُ بِمَنْ كَانَ قَبْلَهُ مِنَ الْأَنْبِيَاءِ. وَفِي الْبُخَارِيِّ عَنْ جُنْدَبِ بْنِ سُفْيَانَ قَالَ: اشْتَكَى رَسُولُ اللَّهِ ﷺ، فَلَمْ يَقُمْ لَيْلَتَيْنِ أَوْ ثَلَاثًا، فَجَاءَتِ امْرَأَةٌ «١» فَقَالَتْ: يَا مُحَمَّدُ، إِنِّي لَأَرْجُوُ أَنْ يَكُونَ شَيْطَانُكَ قَدْ تَرَكَكَ، لَمْ أَرَهُ قَرُبَكَ مُنْذُ لَيْلَتَيْنِ أَوْ ثَلَاثٍ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﷿ وَالضُّحى. وَاللَّيْلِ إِذا سَجى. مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَما قَلى. وَفِي التِّرْمِذِيِّ عَنْ جُنْدَبٍ الْبَجَلِيِّ قَالَ: كُنْتُ مَعَ النَّبِيِّ ﷺ فِي غَارٍ فَدَمِيَتْ أُصْبُعُهُ، فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ: [هَلْ أَنْتِ إِلَّا أُصْبُعٌ دميت،

Dahhâk şöyle demiştir: Secâ (سَجَى), her şeyi örtüp kapladı [demektir]. Asmaî: Gece için "secve'l-leyl", tıpkı bir adamın elbise ile örtülmesi gibi gecenin gündüzü örtmesidir, demiştir. Hasan [el-Basrî]: Karanlığıyla bürüdü [demektir], demiştir. Bunu İbn Abbâs da söylemiştir. Ondan [gelen bir rivayette de]: Gittiğinde; yine ondan [gelen bir diğer rivayette]: Karanlığı çöktüğünde [demektir]. Saîd b. Cübeyr: Gelip yöneldi [demektir], demiştir; bu [görüş] Katâde'den de rivayet edilmiştir. İbn Ebî Necîh, Mücâhid'den şöyle rivayet etmiştir: Secâ (سَجَى), durulup sakinleşti / düzene girdi (istevâ) [demektir]. Birinci görüş dilde daha meşhurdur; [yani] Secâ (سَجَى), sükûna erdi [demektir], yani insanlar onda sükûn bulup sakinleşti demektir. Nitekim "oruçlu gündüz" ve "ibadetle kaim gece" denilmesi de böyledir. Gecenin sükûnetinin, karanlığının yerleşip her yanı kaplaması olduğu da söylenmiştir. Şöyle de denilmiştir: { وَالضُّحَى * وَاللَّيْلِ إِذَا سَجَى } “Kuşluk vaktine ve sükûna erdiğinde geceye yemin olsun ki” ifadesi, kuşluk vaktinde O'na ibadet eden kulları ile karanlığı çöktüğünde gecede O'na ibadet eden kulları anlamına gelir. Şöyle de denilmiştir: ed-Duhâ (الضُّحَى), aydınlandığında cennetin nuru; { وَاللَّيْلِ إِذَا سَجَى } ise karanlığı çöktüğünde gecenin karanlığı demektir. Şöyle de denilmiştir: { وَالضُّحَى }, âriflerin kalplerindeki gündüz gibi [aydınlatıcı] nur; { وَاللَّيْلِ إِذَا سَجَى } ise kâfirlerin kalplerindeki gece gibi [karanlık] siyahtır; nitekim Azîz ve Celîl olan Allah bu şeylere yemin etmiştir. { مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ } “Rabbin seni terk etmedi” ifadesi, bu yeminin cevabıdır. Cebrail aleyhisselâm Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e [gelmekte] gecikmiş, müşrikler de: "Allah ona darıldı ve onu terk etti" demişlerdi. Bunun üzerine bu ayet indi. İbn Cüreyc: Vahiy ondan on iki gün kesildi, demiştir. İbn Abbâs: On beş gün, demiştir. Yirmi beş gün de denilmiştir. Mukâtil ise: Kırk gün, demiştir. Bunun üzerine müşrikler: "Rabbi Muhammed'i terk etti ve ona darıldı; eğer onun davası Allah'tan olsaydı, kendisinden önceki peygamberlere yaptığı gibi [vahyi] ardı ardına sürdürürdü" dediler. Buhârî'de Cündeb b. Süfyân'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem rahatsızlandı ve iki ya da üç gece [ibadete] kalkamadı. Bunun üzerine bir kadın1 gelip: "Ey Muhammed! Umarım ki şeytanın seni terk etmiştir; zira iki veya üç gecedir onun sana yaklaştığını görmedim" dedi. Bunun üzerine Azîz ve Celîl olan Allah: { وَالضُّحَى * وَاللَّيْلِ إِذَا سَجَى * مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلَى } “Kuşluk vaktine ve sükûna erdiğinde geceye yemin olsun ki, Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı” [ayetlerini] indirdi. Tirmizî'de Cündeb el-Becelî'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte bir mağaradaydım, parmağı kanadı. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: « هَلْ أَنْتِ إِلَّا أُصْبُعٌ دَمِيتِ » «Sen kanayan bir parmaktan başka bir şey misin,

24868. Metin

وَفِي سَبِيلِ اللَّهِ مَا لَقِيتِ [! قَالَ: وَأَبْطَأَ عَلَيْهِ جِبْرِيلُ فَقَالَ الْمُشْرِكُونَ: قَدْ وُدِّعَ مُحَمَّدٌ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﵎: مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَما قَلى. هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ. لَمْ يَذْكُرْ التِّرْمِذِيُّ:" فَلَمْ يَقُمْ لَيْلَتَيْنِ أَوْ ثَلَاثًا" أَسْقَطَهُ التِّرْمِذِيُّ. وَذَكَرَهُ الْبُخَارِيُّ، وَهُوَ أَصَحُّ مَا قِيلَ فِي ذَلِكَ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَقَدْ ذَكَرَهُ الثَّعْلَبِيُّ أَيْضًا عَنْ جُنْدَبِ بْنِ سُفْيَانَ الْبَجَلِيِّ، قَالَ: رُمِيَ النَّبِيُّ ﷺ في إصبعه بحجر، فدميت، فقال: [هَلْ أَنْتِ إِلَّا إِصْبَعٌ دَمِيَتِ، وَفِي سَبِيلِ اللَّهِ مَا لَقِيَتِ [فَمَكَثَ لَيْلَتَيْنِ أَوْ ثَلَاثًا لَا يَقُومُ اللَّيْلَ. فَقَالَتْ لَهُ أُمُّ جَمِيلٍ امْرَأَةُ أَبِي لَهَبٍ: مَا أَرَى شَيْطَانَكَ إِلَّا قَدْ تَرَكَكَ، لَمْ أَرَهُ قَرُبَكَ مُنْذُ لَيْلَتَيْنِ أَوْ ثَلَاثٍ، فَنَزَلَتْ وَالضُّحى. وَرَوَى عَنْ أَبِي عِمْرَانَ الْجَوْنِيِّ، قَالَ: أَبْطَأَ جِبْرِيلَ عَلَى النَّبِيِّ ﷺ حَتَّى شَقَّ عَلَيْهِ، فَجَاءَ وَهُوَ وَاضِعُ جَبْهَتِهِ عَلَى الْكَعْبَةِ يَدْعُو، فَنُكِتَ بَيْنَ كَتِفَيْهِ، وَأُنْزِلَ عَلَيْهِ: مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَما قَلى. وَقَالَتْ خَوْلَةُ- وَكَانَتْ تَخْدُمُ النَّبِيَّ ﷺ: إِنَّ جِرْوًا دَخَلَ الْبَيْتَ، فَدَخَلَ تَحْتَ السَّرِيرِ فَمَاتَ، فَمَكَثَ نَبِيُّ اللَّهِ ﷺ أَيَّامًا لَا يَنْزِلُ عَلَيْهِ الْوَحْيُ. فَقَالَ: [يَا خَوْلَةُ، مَا حَدَثَ فِي بَيْتِي؟ مَا لِجِبْرِيلَ لَا يَأْتِينِي [قَالَتْ خَوْلَةُ فَقُلْتُ: لَوْ هَيَّأَتُ الْبَيْتَ وَكَنَسْتُهِ، فَأَهْوَيْتُ بِالْمِكْنَسَةِ تَحْتَ السَّرِيرِ، فَإِذَا جِرْوٌ مَيِّتٌ، فَأَخَذْتُهُ فَأَلْقَيْتُهُ خَلْفَ الْجِدَارِ، فَجَاءَ نَبِيُّ اللَّهِ تَرْعَدُ لَحْيَاهُ- وَكَانَ إِذَا نَزَلَ عَلَيْهِ الْوَحْيُ اسْتَقْبَلَتْهُ الرِّعْدَةُ- فَقَالَ: [يَا خَوْلَةُ دَثِّرِينِي [فَأَنْزَلَ اللَّهُ هَذِهِ السُّورَةَ. وَلَمَّا نَزَلَ جِبْرِيلُ سأله النَّبِيَّ ﷺ عَنِ التَّأَخُّرِ فَقَالَ: [أَمَا عَلِمْتِ أَنَّا لَا نَدْخُلُ بَيْتًا فِيهِ كَلْبٌ وَلَا صُورَةٌ [. وَقِيلَ: لَمَّا سَأَلَتْهُ الْيَهُودُ عَنِ الرُّوحِ وَذِي الْقَرْنَيْنِ وَأَصْحَابِ الْكَهْفِ قَالَ: [سَأُخْبِرُكُمْ غَدًا [. وَلَمْ يَقُلْ إِنْ شَاءَ اللَّهُ. فَاحْتَبَسَ عَنْهُ الْوَحْيُ، إِلَى أَنْ نَزَلَ جبريل عليه بقوله: وَلا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فاعِلٌ ذلِكَ غَداً إِلَّا أَنْ يَشاءَ اللَّهُ «١» [الكهف: ٢٣] فَأَخْبَرَهُ بِمَا سُئِلَ عَنْهُ. وَفِي هَذِهِ الْقِصَّةِ نَزَلَتْ مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَما قَلى. وَقِيلَ: إن المسلمين قالوا: يا رسول الله، مالك لَا يَنْزِلُ عَلَيْكَ الْوَحْيُ؟ فَقَالَ: [وَكَيْفَ يَنْزِلُ عَلَيَّ وَأَنْتُمْ لَا تُنْقُونَ رَوَاجِبَكُمْ- وَفِي رِوَايَةٍ بَرَاجِمَكُمْ «٢» - وَلَا تَقُصُّونَ أَظْفَارَكُمْ وَلَا تَأْخُذُونَ مِنْ شواربكم [. فنزل

«Ve uğradığın şey ancak Allah yolundadır!» [Cündeb] dedi ki: Cebrail ona [gelmekte] gecikti. Bunun üzerine müşrikler: "Muhammed terk edildi (bırakıldı)" dediler. Allah Teâlâ da: { مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَما قَلى } “Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı” ayetini indirdi. Bu, hasen sahih bir hadistir. Tirmizî: "İki veya üç gece [namaza] kalkamadı" kısmını zikretmemiş, onu düşürmüştür. Buhârî ise bunu zikretmiştir; bu hususta söylenenlerin en sahihi de budur. Doğrusunu en iyi Allah bilir. es-Sa‘lebî de bunu Cündeb b. Süfyân el-Becelî'den şöyle rivayet etmiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in parmağına bir taş isabet etti ve kanadı. Bunun üzerine şöyle buyurdu: «Sen ancak kanayan bir parmaksın ve uğradığın şey de Allah yolundadır!» Ardından iki veya üç gece gece [namazına] kalkamayarak kaldı. Bunun üzerine Ebû Leheb'in karısı Ümmü Cemîl ona: "Görüyorum ki şeytanın seni terk etmiş; iki veya üç gecedir onun sana yaklaştığını görmedim" dedi. Bunun üzerine { وَالضُّحى } “Kuşluk vaktine andolsun” [suresi] indi. Ebû İmrân el-Cevnî'den şöyle rivayet edilmiştir: Cebrail, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e [gelmekte] o kadar gecikti ki bu ona çok ağır geldi. Alnını Kâbe'ye koymuş dua eder vaziyetteyken Cebrail geldi; iki omzunun arasına dokunuldu ve ona: { مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَما قَلى } “Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı” ayeti indirildi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in hizmetinde bulunan Havle de şöyle demiştir: Eve bir köpek yavrusu girmiş, sedirin altına girip orada ölmüştü. Allah'ın Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem günlerce kendisine vahiy inmeksizin bekledi. Sonunda: [Ey Havle! Evimde ne oldu? Cebrail'e ne oluyor da bana gelmiyor?] buyurdu. Havle dedi ki: "Evi çekip çevirsem ve süpürsem" dedim. Süpürgeyi sedirin altına doğru uzattım, bir de baktım ki ölü bir köpek yavrusu! Onu alıp duvarın arkasına attım. Derken Allah'ın Peygamberi çeneleri titreyerek geldi -kendisine vahiy indiğinde onu bir titreme tutardı- ve: [Ey Havle, beni örtün!] buyurdu. Bunun üzerine Allah bu sureyi indirdi. Cebrail indiğinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona gecikmenin sebebini sordu. O da: [İçinde köpek ve suret (resim/heykel) bulunan eve girmediğimizi bilmedin mi?] dedi. Şöyle de denilmiştir: Yahudiler ona ruhu, Zülkarneyn'i ve Ashâb-ı Kehf'i sorduklarında: [Size yarın haber vereceğim] buyurmuş, "inşallah" (Allah dilerse) dememişti. Bunun üzerine Cebrail kendisine: { وَلا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فاعِلٌ ذلِكَ غَداً إِلَّا أَنْ يَشاءَ اللَّهُ } “Hiçbir şey hakkında da 'Ben bunu yarın kesinlikle yapacağım' deme; ancak 'Allah dilerse [yapacağım]' (inşallah) [de]”1 [el-Kehf: 23] ayetiyle inene kadar vahiy kesildi ve ona sorulan hususları haber verdi. İşte bu hadise sebebiyle de: { مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَما قَلى } “Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı” ayeti inmiştir. Şöyle de denilmiştir: Müslümanlar: "Ey Allah'ın Resulü! Sana vahiy neden inmiyor?" dediler. O da: [Sizler parmak boğumlarınızın arasını temizlemezken -bir rivayette: parmak eklem yerlerinizi temizlemezken2-, tırnaklarınızı kesmezken ve bıyıklarınızı kısaltmazken bana vahiy nasıl insin?] buyurdu. Bunun üzerine indi...

24869. Metin

جِبْرِيلُ بِهَذِهِ السُّورَةِ، فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ: [مَا جِئْتَ حَتَّى اشْتَقْتُ إِلَيْكَ [فقال جبريل: [أنا كُنْتُ أَشَدَّ إِلَيْكَ شَوْقًا، وَلَكِنِّي عَبْدٌ مَأْمُورٌ [ثُمَّ أُنْزِلَ عَلَيْهِ وَما نَتَنَزَّلُ إِلَّا بِأَمْرِ رَبِّكَ «١» [مريم: ٦٤]. وَدَّعَكَ بِالتَّشْدِيدِ: قِرَاءَةُ الْعَامَّةِ، مِنَ التَّوْدِيعِ، وَذَلِكَ كَتَوْدِيعِ الْمُفَارِقِ. وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَابْنِ الزبير أنهما قرأاه (وَدَعَكَ) بِالتَّخْفِيفِ، وَمَعْنَاهُ: تَرَكَكَ. قَالَ:

Cebrail bu sure ile indi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: [Seni özleyene kadar gelmedin] buyurdu. Cebrail de: [Ben sana daha çok özlem duyuyordum, fakat ben emre boyun eğmiş bir kulum] dedi. Sonra ona: { وَما نَتَنَزَّلُ إِلَّا بِأَمْرِ رَبِّكَ «١» } “Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz” [Meryem 64] ayeti indirildi. Şeddeli olarak { وَدَّعَكَ } genel kıraattir; tevdi'den (uğurlamaktan, vedalaşmaktan) gelir ve bu, ayrılan kişinin vedalaşması gibidir. İbn Abbâs ve İbnü'z-Zübeyr'den, şeddesiz olarak (وَدَعَكَ) şeklinde okudukları rivayet edilmiştir; anlamı: "Seni terk etti" demektir. [Şair] şöyle demiştir:

24870. Metin

وَثَمَّ وَدَعْنَا آلَ عَمْرٍو وَعَامِرٍ ... فَرَائِسَ أَطْرَافِ الْمُثَقَّفَةِ «٢» السُّمْرِ

Ve orada Amr ve Âmir soyunu bıraktık ... Düzgün ve esmer mızrak uçlarının avları olarak.

24871. Metin

وَاسْتِعْمَالُهُ قَلِيلٌ. يُقَالُ: هُوَ يَدَعُ كَذَا، أَيْ يَتْرُكُهُ. قَالَ الْمُبَرِّدُ مُحَمَّدُ بْنُ يَزِيدَ: لَا يَكَادُونَ يَقُولُونَ وَدَعَ وَلَا وَذَرَ، لِضَعْفِ الْوَاوِ إِذَا قُدِّمَتْ، وَاسْتَغْنَوْا عَنْهَا بِتَرَكَ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَما قَلى) أَيْ مَا أَبْغَضَكَ رَبُّكَ مُنْذُ أَحَبَّكَ. وَتَرَكَ الْكَافَ، لِأَنَّهُ رَأْسُ آيَةٍ. وَالْقِلَى: الْبُغْضُ، فَإِنْ فَتَحْتَ الْقَافَ مَدَدْتَ، تَقُولُ: قَلَاهُ يَقْلِيهِ قِلًى وَقَلَاءً. كَمَا تَقُولُ: قَرَيْتُ الضَّيْفَ أقرئه قرى وقراء. ويقلاه: لغة طئ. وَأَنْشَدَ ثَعْلَبُ:

Bunun [mâzîsinin] kullanımı azdır. Şöyle denilir: Hüve yede'u kezâ (هُوَ يَدَعُ كَذَا), yani onu bırakır, terk eder. el-Müberred Muhammed b. Yezîd şöyle demiştir: [Araplar] başta geldiğinde vâv harfinin zayıflığından ötürü pek vede'a (وَدَعَ) ve vezeza (وَذَرَ) demezler ve bunun yerine tereke (تَرَكَ) kelimesini kullanırlar. Yüce Allah'ın: (وَما قَلى) buyruğu, yani seni sevdiğinden beri Rabbin sana buğzetmedi demektir. Ayet sonu (fasıla) olduğu için "kâf" zamiri hazfedilmiştir. el-Kılâ (الْقِلَى), buğuz (düşmanlık ve nefret) demektir; eğer kaf harfini üstün yaparsan uzatırsın. Şöyle dersin: Kalâhu yaklîhi kılen ve kalâen (قَلَاهُ يَقْلِيهِ قِلًى وَقَلَاءً). Nitekim şöyle dersin: Karaytü'd-dayfe akrîhi kıran ve kırâen (قَرَيْتُ الضَّيْفَ أقرئه قرى وقراء). Yaklâhü (يَقْلَاهُ) ise Tayy kabilesinin lehçesidir. Sa'leb şu beyti inşad etmiştir:

24872. Metin

أَيَّامَ «٣» أُمِّ الْغَمْرِ لَا نَقْلَاهَا

Ümmü'l-Gamr günlerinde biz ona buğzetmezdik «٣»

24873. Metin

أَيْ لَا نُبْغِضُهَا. وَنَقْلَى أَيْ نُبْغِضُ. وَقَالَ: «٤»

Yani ona buğzetmeyiz. Naklâ (نَقْلَى) yani buğzederiz demektir. Şöyle de demiştir «٤»:

24874. Metin

أَسِيئِي بِنَا أَوْ أَحْسِنِي لَا مَلُومَةً ... لَدَيْنَا وَلَا مَقْلِيَّةٌ إِنْ تَقَلَّتِ

Bize ister kötülük et ister iyilik, bizim yanımızda ne kınanırsın ... Ne de darılıp buğzetsen buğzedilirsin.

24875. Metin

وَقَالَ امْرُؤُ الْقَيْسِ:

İmruü'l-Kays da şöyle demiştir:

24876. Metin

وَلَسْتُ بِمَقْلِيِّ الْخِلَالِ وَلَا قَالِ «٥»

Ne huylarına buğzedilen biriyim ne de buğzedenim «٥»

24877. Metin

وَتَأْوِيلُ الْآيَةِ: مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلَاكَ. فَتَرَكَ الْكَافَ لِأَنَّهُ رَأْسُ آيَةٍ، كَمَا قَالَ ﷿: وَالذَّاكِرِينَ اللَّهَ كَثِيراً وَالذَّاكِراتِ «٦» [الأحزاب: ٣٥] أي والذاكرات الله.

Ayetin tevili [şöyledir]: “Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı.” Ayet sonu (fâsıla) olduğu için kâf [zamiri] hazfedilmiştir; nitekim aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: { وَالذَّاكِرِينَ اللَّهَ كَثِيراً وَالذَّاكِراتِ } “Allah’ı çokça zikreden erkekler ve zikreden kadınlar...”6 [el-Ahzâb, 35] Yani: “Allah'ı zikreden kadınlar [demektir].”

24878. Metin

[سورة الضحى (٩٣): الآيات ٤ الى ٥]

[Duhâ Suresi (93): Ayetler 4-5]

24879. Metin

وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولى (٤) وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضى (٥)

{ وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولى (٤) وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضى (٥) } “Şüphesiz ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır. Ve elbette Rabbin sana verecek, sen de hoşnut olacaksın.”

24880. Metin

رَوَى سَلَمَةُ عَنِ ابْنِ إِسْحَاقَ قَالَ: وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولى أَيْ مَا عِنْدِي فِي مَرْجِعِكَ إِلَيَّ يَا مُحَمَّدُ، خَيْرٌ لَكَ مِمَّا عَجَّلْتُ لَكَ مِنَ الْكَرَامَةِ فِي الدُّنْيَا. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أُرِيَ النَّبِيُّ ﷺ مَا يَفْتَحِ اللَّهُ عَلَى أُمَّتِهِ بَعْدَهُ، فَسُرَّ بِذَلِكَ، فَنَزَلَ جِبْرِيلُ بِقَوْلِهِ: وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولى وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضى. قَالَ ابْنُ إِسْحَاقَ: الْفَلْجَ فِي الدُّنْيَا، وَالثَّوَابَ فِي الْآخِرَةِ. وَقِيلَ: الْحَوْضُ وَالشَّفَاعَةُ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَلْفُ قَصْرٍ مِنْ لُؤْلُؤٍ أَبْيَضَ تُرَابُهُ الْمِسْكُ. رَفَعَهُ الْأَوْزَاعِيُّ، قَالَ: حَدَّثَنِي إِسْمَاعِيلُ بْنُ عُبَيْدِ اللَّهِ، عَنْ عَلِيِّ بن عبد الله ابن عَبَّاسٍ، عَنْ أَبِيهِ قَالَ: أُرِيَ النَّبِيُّ ﷺ مَا هُوَ مَفْتُوحٌ عَلَى أُمَّتِهِ، فَسُرَّ بِذَلِكَ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﷿ وَالضُّحى - إِلَى قَوْلِهِ تَعَالَى- وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضى، فَأَعْطَاهُ اللَّهُ جَلَّ ثَنَاؤُهُ أَلْفَ قَصْرٍ فِي الْجَنَّةِ، تُرَابُهَا الْمِسْكُ، فِي كُلِّ قَصْرٍ مَا يَنْبَغِي لَهُ مِنَ الْأَزْوَاجِ وَالْخَدَمِ. وَعَنْهُ قَالَ: رَضِيَ مُحَمَّدٌ أَلَّا يَدْخُلَ أَحَدٌ مِنْ أَهْلِ بَيْتِهِ النَّارَ. وَقَالَ السُّدِّيُّ. وَقِيلَ: هِيَ الشَّفَاعَةُ فِي جَمِيعِ الْمُؤْمِنِينَ. وَعَنْ عَلِيٍّ ﵁ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (يُشَفِّعُنِي اللَّهُ فِي أُمَّتِي حَتَّى يَقُولَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ لِي: رَضِيتَ يَا مُحَمَّدُ؟ فَأَقُولُ يَا رَبِّ رَضِيتُ). وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ تَلَا قَوْلَ اللَّهِ تَعَالَى فِي إِبْرَاهِيمَ: فَمَنْ تَبِعَنِي فَإِنَّهُ مِنِّي وَمَنْ عَصانِي فَإِنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ «١» [إبراهيم: ٣٦] وقول عيسى: إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبادُكَ «٢» [المائدة: ١١٨]، فَرَفَعَ يَدَيْهِ وَقَالَ: (اللَّهُمَّ أُمَّتِي أُمَّتِي) وَبَكَى. فَقَالَ اللَّهُ تَعَالَى لِجِبْرِيلَ: (اذْهَبْ إِلَى مُحَمَّدٍ، وَرَبُّكَ أَعْلَمُ، فَسَلْهُ مَا يُبْكِيكَ) فَأَتَى جِبْرِيلُ النَّبِيَّ ﷺ، فَسَأَلَ فَأَخْبَرَهُ. فَقَالَ اللَّهُ تَعَالَى لِجِبْرِيلَ: [اذْهَبْ إِلَى مُحَمَّدٍ، فَقُلْ لَهُ: إِنَّ اللَّهَ يَقُولُ لَكَ: إِنَّا سنرضيك في أمتك

Seleme, İbn İshâk'tan şöyle rivayet etmiştir: { وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولى } “Şüphesiz ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır” [ayeti]; yani ey Muhammed! Bana döndüğünde katımda senin için hazırlananlar, dünyada sana peşin olarak bahşettiğim ikramlardan senin için daha hayırlıdır. İbn Abbâs şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e kendisinden sonra Allah'ın ümmetine açacağı [fetih ve lütuflar] gösterildi, o da buna sevindi. Bunun üzerine Cibrîl: { وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولى وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضى } “Şüphesiz ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır. Ve elbette Rabbin sana verecek, sen de hoşnut olacaksın” ayetiyle indi. İbn İshâk: "[Dünyada] zaferi, ahirette ise sevabı [verecektir]" demiştir. [Bunun] havuz ve şefaat olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs'tan: "Toprağı misk olan beyaz inciden bin saraydır" dediği rivayet edilmiştir. el-Evzâî merfû olarak rivayet edip dedi ki: Bana İsmâil b. Ubeydillâh, o Ali b. Abdillâh b. Abbâs'tan, o da babasından rivayet etti; o şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e ümmetine açılacak şeyler gösterildi ve buna sevindi. Bunun üzerine Azîz ve Celîl olan Allah, { وَالضُّحى } ayetinden başlayarak Teâlâ'nın: { وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضى } “Ve elbette Rabbin sana verecek, sen de hoşnut olacaksın” ayetine kadar indirdi. Allah -şânı yüce olsun- cennette ona toprağı misk olan bin saray verdi; her sarayda ona layık hanımlar ve hizmetçiler bulunmaktadır. Yine ondan (İbn Abbâs'tan) rivayet edildiğine göre o: "Muhammed, Ehl-i Beyt'inden hiç kimsenin cehenneme girmemesine razı oldu" demiştir. es-Süddî de böyle demiştir. Bunun bütün müminler hakkındaki şefaat olduğu da söylenmiştir. Ali radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « يُشَفِّعُنِي اللَّهُ فِي أُمَّتِي حَتَّى يَقُولَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ لِي: رَضِيتَ يَا مُحَمَّدُ؟ فَأَقُولُ يَا رَبِّ رَضِيتُ » «Allah, Sübhânehu bana: 'Razı oldun mu ey Muhammed?' deyinceye kadar beni ümmetim hakkında şefaatçi kılacaktır. Ben de: 'Ey Rabbim, razı oldum!' diyeceğim.» Sahîh-i Müslim'de Abdullah b. Amr b. el-Âs'tan rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, Allah Teâlâ'nın İbrahim hakkındaki: { فَمَنْ تَبِعَنِي فَإِنَّهُ مِنِّي وَمَنْ عَصانِي فَإِنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ } “Artık kim bana uyarsa o bendendir; kim de bana karşı gelirse şüphesiz sen çok bağışlayansın, çok merhamet edensin”1 [İbrâhîm 36] ayeti ile İsa'nın: { إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبادُكَ } “Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır”2 [el-Mâide 118] sözünü okudu. Bunun üzerine ellerini kaldırıp: « اللَّهُمَّ أُمَّتِي أُمَّتِي » «Allah'ım, ümmetim, ümmetim!» dedi ve ağladı. Allah Teâlâ Cibrîl'e: « اذْهَبْ إِلَى مُحَمَّدٍ، وَرَبُّكَ أَعْلَمُ، فَسَلْهُ مَا يُبْكِيكَ » «Muhammed'e git -ki Rabbin en iyi bilendir-, ona kendisini ağlatan şeyin ne olduğunu sor!» buyurdu. Cibrîl Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip sordu, o da ona haber verdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ Cibrîl'e: [« اذْهَبْ إِلَى مُحَمَّدٍ، فَقُلْ لَهُ: إِنَّ اللَّهَ يَقُولُ لَكَ: إِنَّا سنرضيك في أمتك » «Muhammed'e git ve ona de ki: Şüphesiz Allah sana: 'Biz ümmetin konusunda seni hoşnut edeceğiz

24881. Metin

وَلَا نَسُوءُكَ «١»]. وَقَالَ عَلِيٌّ ﵁ لِأَهْلِ الْعِرَاقِ: إِنَّكُمْ تَقُولُونَ إِنَّ أَرْجَى آيَةٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ تَعَالَى: قُلْ يَا عِبادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ «٢» [الزمر: ٥٣] قَالُوا: إِنَّا نَقُولُ ذَلِكَ. قَالَ: وَلَكِنَّا أَهْلَ الْبَيْتِ نَقُولُ: إِنَّ أَرْجَى آيَةٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضى. وَفِي الْحَدِيثِ: لَمَّا نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: [إِذًا وَاللَّهِ لَا أَرْضَى وَوَاحِدٌ مِنْ أُمَّتِي فِي النَّارِ [.

ve seni üzmeyeceğiz «١»]. Ali radıyallâhu anh Irak halkına şöyle dedi: Sizler Allah Teâlâ'nın kitabındaki en ümit verici ayetin: { قُلْ يَا عِبادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ «٢» } “De ki: Ey kendi aleyhlerine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin” [ez-Zümer 53] ayeti olduğunu söylüyorsunuz. Onlar: "Biz öyle diyoruz" dediler. O da: "Fakat biz Ehl-i Beyt diyoruz ki Allah'ın kitabındaki en ümit verici ayet, Yüce Allah'ın: { وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضى } “Ve elbette Rabbin sana verecek, sen de hoşnut olacaksın” buyruğudur" dedi. Hadiste şöyle rivayet edilmiştir: Bu ayet indiğinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: [Öyleyse Allah'a yemin ederim ki ümmetimden biri dahi ateşte iken ben razı olmam] buyurdu.

24882. Metin

[سورة الضحى (٩٣): آية ٦]

[Duhâ Suresi (93): Ayet 6]

24883. Metin

أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيماً فَآوى (٦)

{ أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيماً فَآوى (٦) } “O, seni bir yetim bulup da barındırmadı mı?”

24884. Metin

عَدَّدَ سُبْحَانَهُ مِنَنَهُ عَلَى نَبِيِّهِ مُحَمَّدٍ ﷺ فَقَالَ: أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيماً لَا أَبَ لَكَ، قَدْ مَاتَ أَبُوكَ. فَآوى أَيْ جَعَلَ لَكَ مَأْوَى تَأْوِي إِلَيْهِ عِنْدَ عَمِّكَ أَبِي طَالِبٍ، فَكَفَّلَكَ. وَقِيلَ لِجَعْفَرِ بْنِ مُحَمَّدٍ الصَّادِقِ: لِمَ أُوتِمَ النَّبِيُّ ﷺ مِنْ أَبَوَيْهِ؟ فَقَالَ: لِئَلَّا يَكُونَ لِمَخْلُوقٍ عَلَيْهِ حَقٌّ. وَعَنْ مُجَاهِدٍ: هُوَ مِنْ قَوْلِ الْعَرَبِ: دُرَّةٌ يَتِيمَةٌ، إِذَا لَمْ يَكُنْ لَهَا مِثْلٌ. فَمَجَازُ الْآيَةِ: أَلَمْ يَجِدْكَ وَاحِدًا فِي شَرَفِكِ لَا نَظِيرَ لَكَ، فَآوَاكَ اللَّهُ بِأَصْحَابٍ يَحْفَظُونَكَ وَيَحُوطُونَكَ.

Allah Sübhânehu Peygamberi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e olan nimetlerini sayarak şöyle buyurdu: { أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيماً } babasız bulmadı mı? Baban ölmüştü. { فَآوى } yani amcan Ebû Tâlib'in yanında sığınacağın bir barınak kıldı da o sana kefil oldu (seni himaye etti). Ca'fer b. Muhammed es-Sâdık'a: "Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem neden anne ve babadan yetim bırakıldı?" diye soruldu. O da: "Hiçbir yaratılmışın onun üzerinde bir hakkı bulunmasın diye" cevabını verdi. Mücâhid'den nakledildiğine göre bu, Arapların: "Benzeri bulunmadığında dürretün yetîmetün (eşi bulunmaz tek inci)" demelerinden alınmadır. Ayetin mecazı şöyledir: Seni şerefinde bir benzeri olmayan tek ve eşsiz bulup da Allah seni koruyacak ve himaye edecek sahabelerle barındırmadı mı?

24885. Metin

[سورة الضحى (٩٣): آية ٧]

[Duhâ Suresi (93): Ayet 7]

24886. Metin

وَوَجَدَكَ ضَالاًّ فَهَدى (٧)

{ وَوَجَدَكَ ضَالاًّ فَهَدى (٧) } “Ve seni yolunu şaşırmış bulup doğru yola iletmedi mi?”

24887. Metin

أَيْ غَافِلًا عَمَّا يُرَادُ بِكَ مِنْ أَمْرِ النُّبُوَّةِ، فَهَدَاكَ: أَيْ أَرْشَدَكَ. وَالضَّلَالُ هُنَا بِمَعْنَى الْغَفْلَةِ، كَقَوْلِهِ جَلَّ ثَنَاؤُهُ: لا يَضِلُّ رَبِّي وَلا يَنْسى «٣» [طه: ٥٢] أَيْ لَا يَغْفُلُ. وَقَالَ فِي حَقِّ نَبِيِّهِ: وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغافِلِينَ»

Yani peygamberlik işinden sana ne takdir edildiğinden habersiz bulup da seni hidayete erdirdi: yani sana yol gösterdi. Buradaki dalâl (şâşırmışlık/sapıklık) gaflet (habersizlik) anlamındadır; nitekim O'nun övgüsü yüce olan buyruğunda: { لا يَضِلُّ رَبِّي وَلا يَنْسى «٣» } “Rabbim şaşırmaz ve unutmaz” [Tâhâ 52] yani gaflette olmaz buyurmuştur. Peygamberi hakkında da şöyle buyurmuştur: { وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغافِلِينَ } “Doğrusu sen bundan önce habersizlerdendin”

24888. Metin

[يوسف: ٣]. وَقَالَ قَوْمٌ: ضَالًّا لَمْ تَكُنْ تَدْرِي الْقُرْآنَ وَالشَّرَائِعَ، فَهَدَاكَ اللَّهُ إِلَى الْقُرْآنِ، وَشَرَائِعِ الْإِسْلَامِ، عَنِ الضَّحَّاكِ وَشَهْرِ بْنِ حَوْشَبٍ وَغَيْرِهِمَا. وَهُوَ معنى

[Yûsuf: 3]4. Bir topluluk da şöyle demiştir: Yolunu şaşırmış [yani] Kur'ân'ı ve şeriatleri (dînî hükümleri) bilmiyordun; bunun üzerine Allah seni Kur'ân'a ve İslâm'ın şeriatlerine iletti. [Bu görüş] Dahhâk, Şehr b. Havşeb ve başkalarından nakledilmiştir. Bu da [şu] anlama gelir:

24889. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: مَا كُنْتَ تَدْرِي مَا الْكِتابُ وَلَا الْإِيمانُ، عَلَى مَا بَيَّنَّا فِي سُورَةِ" الشُّورَى" «١». وَقَالَ قَوْمٌ: وَوَجَدَكَ ضَالًّا أَيْ فِي قَوْمٍ ضُلَّالٍ، فَهَدَاهُمُ اللَّهُ بِكَ. هَذَا قَوْلُ الْكَلْبِيِّ وَالْفَرَّاءِ. وَعَنِ السُّدِّيِّ نَحْوُهُ، أَيْ وَوَجَدَ قَوْمَكَ فِي ضَلَالٍ، فَهَدَاكَ إِلَى إِرْشَادِهِمْ. وَقِيلَ: وَوَجَدَكَ ضَالًّا عَنِ الْهِجْرَةِ، فَهَدَاكَ إِلَيْهَا. وَقِيلَ: ضَالًّا أَيْ نَاسِيًا شَأْنَ الِاسْتِثْنَاءِ حِينَ سُئِلْتَ عَنْ أَصْحَابِ الْكَهْفِ وَذِي الْقَرْنَيْنِ وَالرُّوحِ- فَأَذْكَرَكَ، كما قال تعالى: أَنْ تَضِلَّ إِحْداهُما «٢» [البقرة: ٢٨٢]. وَقِيلَ: وَوَجَدَكَ طَالِبًا لِلْقِبْلَةِ فَهَدَاكَ إِلَيْهَا، بَيَانُهُ: قَدْ نَرى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّماءِ «٣» ... [البقرة: ١٤٤] الْآيَةَ. وَيَكُونُ الضَّلَالُ بِمَعْنَى الطَّلَبِ، لِأَنَّ الضَّالَّ طَالِبٌ. وَقِيلَ: وَوَجَدَكَ مُتَحَيِّرًا عَنْ بَيَانِ مَا نَزَلَ عَلَيْكَ، فَهَدَاكَ إِلَيْهِ، فَيَكُونُ الضَّلَالُ بِمَعْنَى التَّحَيُّرِ، لِأَنَّ الضَّالَّ مُتَحَيِّرٌ. وَقِيلَ: وَوَجَدَكَ ضَائِعًا فِي قَوْمِكَ، فَهَدَاكَ إِلَيْهِ، وَيَكُونُ الضَّلَالُ بِمَعْنَى الضَّيَاعِ. وَقِيلَ: وَوَجَدَكَ مُحِبًّا لِلْهِدَايَةِ، فَهَدَاكَ إِلَيْهَا، وَيَكُونُ الضَّلَالُ بِمَعْنَى الْمَحَبَّةِ. وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: قالُوا تَاللَّهِ إِنَّكَ لَفِي ضَلالِكَ الْقَدِيمِ «٤» [يوسف: ٩٥] أَيْ فِي مَحَبَّتِكَ. قَالَ الشَّاعِرُ:

Yüce Allah'ın Şûrâ Suresi'nde açıkladığımız şu buyruğu gibidir: { مَا كُنْتَ تَدْرِي مَا الْكِتابُ وَلَا الْإِيمانُ } “Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin” «١». Bir topluluk ise şöyle demiştir: { وَوَجَدَكَ ضَالًّا } yani sapkın bir kavim içinde buldu da Allah onları senin vesilenle doğru yola iletti. Bu, Kelbî ve Ferrâ'nın görüşüdür. es-Süddî'den de benzeri nakledilmiştir; yani kavmini bir sapıklık içinde buldu da seni onlara rehberlik etmeye iletti. Şöyle de denilmiştir: { وَوَجَدَكَ ضَالًّا } seni hicret yolunu bilmez halde buldu da seni oraya iletti. Şöyle de denilmiştir: Dâllen, yani Ashâb-ı Kehf, Zülkarneyn ve ruh hakkında sorulduğunda istisnayı (inşallah demeyi) unutmuş halde iken sana hatırlattı; nitekim Allah Teâlâ: { أَنْ تَضِلَّ إِحْداهُما «٢» } “Biri unutacak (şaşıracak) olursa” [el-Bakara 282] buyurmuştur. Şöyle de denilmiştir: Seni kıbleyi arar bir halde buldu da seni ona iletti; bunun açıklaması: { قَدْ نَرى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّماءِ «٣» } “Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilip durduğunu muhakkak görüyoruz...” [el-Bakara 144] ayetidir. Böylece dalâl arayış anlamında olur; zira dâll (yolunu arayan) talep edendir. Şöyle de denilmiştir: Seni sana indirilenin beyanı hususunda hayret ve tereddüt içinde bulup seni ona iletti; böylece dalâl hayret anlamında olur; çünkü yolunu şaşıran kimse hayret içindedir. Şöyle de denilmiştir: Seni kavmin arasında kaybolmuş (kadrin bilinmez) halde buldu da seni Kendisine iletti; böylece dalâl zâyi olmak anlamındadır. Şöyle de denilmiştir: Seni hidayeti sever halde buldu da seni ona iletti; böylece dalâl sevgi anlamında olur. Yüce Allah'ın şu buyruğu da bu kabildendir: { قالُوا تَاللَّهِ إِنَّكَ لَفِي ضَلالِكَ الْقَدِيمِ «٤» } “Dediler ki: Allah'a andolsun, sen hâlâ o eski şaşkınlığındasın (sevgindesin)” [Yûsuf 95], yani sevgindesin. Şair şöyle demiştir:

24890. Metin

هَذَا الضَّلَالُ أَشَابَ مِنِّي الْمَفْرِقَا ... وَالْعَارِضَيْنِ وَلَمْ أَكُنْ مُتَحَقِّقَا «٥»

Bu aşk/tutku başımın ayrımını ve şakaklarımı ağarttı ... Oysa ben bunun farkında bile değildim «٥»

24891. Metin

عَجَبًا لِعَزَّةَ فِي اخْتِيَارِ قَطِيعَتِي ... بَعْدَ الضَّلَالِ فَحَبْلُهَا قَدْ أَخْلَقَا

O tutkudan sonra benden ayrılmayı seçen Azze'ye şaşarım ... Onun [sevgi] bağı eskimiştir.

24892. Metin

وَقِيلَ:" ضَالًّا" فِي شِعَابِ مَكَّةَ، فَهَدَاكَ وَرَدَّكَ إِلَى جَدِّكَ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: ضَلَّ النَّبِيُّ ﷺ وَهُوَ صَغِيرٌ فِي شِعَابِ مَكَّةَ، فَرَآهُ أَبُو جَهْلٍ مُنْصَرِفًا عَنْ أَغْنَامِهِ، فَرَدَّهُ إِلَى جَدِّهِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ، فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْهِ بِذَلِكَ، حِينَ رَدَّهُ إِلَى جَدِّهِ عَلَى يَدَيْ عَدُوِّهِ. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: خَرَجَ النَّبِيُّ ﷺ مَعَ عَمِّهِ أَبِي طَالِبٍ فِي سَفَرٍ، فَأَخَذَ إِبْلِيسُ بِزِمَامِ النَّاقَةِ فِي لَيْلَةٍ ظَلْمَاءَ، فَعَدَلَ بِهَا عَنِ الطَّرِيقِ، فَجَاءَ جِبْرِيلُ ﵇، فَنَفَخَ إِبْلِيسَ نَفْخَةً وَقَعَ مِنْهَا إِلَى أَرْضِ الْهِنْدِ، وَرَدَّهُ إِلَى الْقَافِلَةِ، فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْهِ بِذَلِكَ. وَقَالَ كَعْبٌ: إِنَّ حَلِيمَةَ لَمَّا قَضَتْ حَقَّ الرَّضَاعِ، جَاءَتْ بِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ لِتَرُدَّهُ على عبد المطلب،

Şöyle de denilmiştir: "Mekke vadilerinde yolunu kaybetmiş [olarak bulup da], seni hidayete erdirdi ve deden Abdülmuttalib'e geri ulaştırdı." İbn Abbâs şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem küçükken Mekke vadilerinde yolunu kaybetti. Koyunlarının yanından dönmekte olan Ebû Cehil onu gördü ve dedesi Abdülmuttalib'e geri götürdü. Allah Teâlâ da onu bir düşmanının eliyle dedesine kavuşturarak ona lütufta bulundu. Saîd b. Cübeyr ise şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem amcası Ebû Tâlib ile birlikte bir yolculuğa çıkmıştı. Karanlık bir gecede İblis devenin yularından tutup onu yoldan saptırdı. Bunun üzerine Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve İblis'e öyle bir üfledi ki [İblis] bu üfürüğün şiddetiyle Hindistan topraklarına düştü; [Cebrâîl de] onu tekrar kervana ulaştırdı. Allah Teâlâ da bununla ona lütufta bulundu. Kâ'b ise şöyle demiştir: Halîme süt emzirme süresini tamamlayınca, Abdülmuttalib'e geri teslim etmek üzere Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i getirdi,

24893. Metin

فَسَمِعَتْ عِنْدَ بَابِ مَكَّةَ: هَنِيئًا لَكِ يَا بَطْحَاءَ مَكَّةَ، الْيَوْمَ يُرَدُّ إِلَيْكِ النُّورُ وَالدِّينُ وَالْبَهَاءُ وَالْجَمَالُ. قَالَتْ: فَوَضَعْتُهُ لِأُصْلِحَ ثِيَابِي، فَسَمِعْتُ هَدَّةً شَدِيدَةً، فَالْتَفَتُّ فَلَمْ أَرَهُ، فَقُلْتُ: مَعْشَرَ الناس، أين الصبي؟ فقال: لم نر شيئا، فصحت: وا محمداه! فَإِذَا شَيْخٌ فَانٍ يَتَوَكَّأُ عَلَى عَصَاهُ، فَقَالَ: اذْهَبِي إِلَى الصَّنَمِ الْأَعْظَمِ، فَإِنْ شَاءَ أَنْ يَرُدَّهُ عَلَيْكِ فَعَلَ. ثُمَّ طَافَ الشَّيْخُ بِالصَّنَمِ، وَقَبَّلَ رَأْسَهُ وَقَالَ: يَا رَبِّ، لَمْ تَزَلْ مِنَّتُكَ عَلَى قُرَيْشٍ، وَهَذِهِ السَّعْدِيَّةُ تَزْعُمُ أَنَّ ابْنَهَا قَدْ ضَلَّ، فَرُدَّهُ إِنْ شِئْتَ. فَانْكَبَّ (هُبَلُ) عَلَى وَجْهِهِ، وَتَسَاقَطَتِ الْأَصْنَامُ، وَقَالَتْ: إِلَيْكَ عنا أيها الشيخ، فهلا كنا عَلَى يَدَيْ مُحَمَّدٍ. فَأَلْقَى الشَّيْخَ عَصَاهُ، وَارْتَعَدَ وَقَالَ: إِنَّ لِابْنِكِ رَبًّا لَا يُضَيِّعُهُ، فَاطْلُبِيهِ عَلَى مَهَلٍ. فَانْحَشَرَتْ قُرَيْشٌ إِلَى عَبْدِ الْمُطَّلِبِ، وَطَلَبُوهُ فِي جَمِيعِ مَكَّةَ، فَلَمْ يَجِدُوهُ. فَطَافَ عَبْدُ الْمُطَّلِبِ بِالْكَعْبَةِ سَبْعًا، وَتَضَرَّعَ إِلَى اللَّهِ أَنْ يَرُدَّهُ، وَقَالَ:

Mekke kapısında şöyle bir ses işitti: "Müjdeler olsun sana ey Mekke vadisi! Bugün nur, din, heybet ve güzellik sana geri döndürülüyor." [Halîme] dedi ki: Üstümü başımı düzeltmek için onu yere bıraktım, derken şiddetli bir gürültü işittim; dönüp baktığımda onu göremedim. "Ey insanlar, çocuk nerede?" dedim. Onlar: "Hiçbir şey görmedik" dediler. Ben de: "Vah Muhammed'im!" diye feryat ettim. Derken bastonuna dayanan yaşlı bir ihtiyar belirdi ve şöyle dedi: "En büyük puta git, şayet onu sana geri vermeyi dilerse verir." Sonra ihtiyar putun etrafında tavaf etti, başını öptü ve: "Ey Rabbim, Kureyş'e olan lütfun eksik olmadı. Şu Sa'd kabilesinden kadın oğlunun kaybolduğunu iddia ediyor; dilersen onu geri ver" dedi. Bunun üzerine Hübel yüzüstü kapandı ve putlar dökülüp saçıldı ve dediler ki: "Çekil bizden ey ihtiyar! Bizim helakimiz Muhammed'in elleriyle olacaktır." İhtiyar bastonunu fırlattı, titredi ve: "Şüphesiz senin oğlunun onu zâyi etmeyecek bir Rabbi vardır; onu sakince ara" dedi. Kureyş Abdülmuttalib'in yanına toplandı ve onu bütün Mekke'de aradılar fakat bulamadılar. Bunun üzerine Abdülmuttalib Kâbe'yi yedi defa tavaf etti ve onu geri vermesi için Allah'a yalvarıp yakararak şöyle dedi:

24894. Metin

يَا رَبِ رُدَّ وَلَدِي مُحَمَّدًا ... ارْدُدْهُ رَبِّي وَاتَّخِذْ عِنْدِي يَدَا

Ey Rabbim! Çocuğum Muhammed'i geri ver ... Onu geri ver Rabbim ve bana bir lütufta bulun.

24895. Metin

يَا رَبِّ إِنْ مُحَمَّدٌ لَمْ يُوجَدَا ... فَشَمْلُ قَوْمِي كُلِّهِمْ تَبَدَّدَا

Ey Rabbim! Eğer Muhammed bulunmazsa ... Kavmimin bütün birliği dağılıp gider.

24896. Metin

فَسَمِعُوا مُنَادِيًا يُنَادِي مِنَ السَّمَاءِ: مَعَاشِرَ النَّاسِ لَا تَضِجُّوا، فَإِنَّ لِمُحَمَّدٍ رَبًّا لَا يَخْذُلُهُ وَلَا يُضَيِّعُهُ، وَإِنَّ مُحَمَّدًا بِوَادِي تِهَامَةَ، عِنْدَ شَجَرَةِ السَّمُرِ. فَسَارَ عَبْدُ الْمُطَّلِبِ هُوَ وَوَرَقَةُ بْنُ نَوْفَلٍ، فَإِذَا النَّبِيُّ ﷺ قَائِمٌ تَحْتَ شَجَرَةٍ، يَلْعَبُ بِالْأَغْصَانِ وَبِالْوَرِقِ. وَقِيلَ: وَوَجَدَكَ ضَالًّا لَيْلَةَ الْمِعْرَاجِ، حِينَ انْصَرَفَ عَنْكَ جِبْرِيلُ وَأَنْتَ لَا تَعْرِفُ الطَّرِيقَ، فَهَدَاكَ إِلَى سَاقِ الْعَرْشِ. وَقَالَ أَبُو بَكْرٍ الْوَرَّاقُ وَغَيْرُهُ: وَوَجَدَكَ ضَالًّا: تُحِبُّ أَبَا طَالِبٍ، فَهَدَاكَ إِلَى مَحَبَّةِ رَبِّكَ. وَقَالَ بَسَّامُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ: وَوَجَدَكَ ضَالًّا بِنَفْسِكِ لَا تَدْرِي مَنْ أَنْتَ، فَعَرَّفَكَ بِنَفْسِكَ وَحَالِكَ. وَقَالَ الْجُنَيْدِيُّ: وَوَجَدَكَ مُتَحَيِّرًا فِي بَيَانِ الْكِتَابِ، فَعَلَّمَكَ الْبَيَانَ، بَيَانَهُ: لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ «١» [النحل: ٤٤] ... الآية. لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُوا فِيهِ «٢» [النحل: ٦٤]. وَقَالَ بَعْضُ الْمُتَكَلِّمِينَ: إِذَا وَجَدَتِ الْعَرَبُ شَجَرَةً مُنْفَرِدَةً فِي فَلَاةٍ مِنَ الْأَرْضِ، لَا شَجَرَ مَعَهَا، سَمَّوْهَا ضَالَّةً، فَيُهْتَدَى بِهَا إِلَى الطَّرِيقِ، فقال الله تعالى

Bunun üzerine gökten şöyle seslenen bir münadîyi işittiler: “Ey insanlar! Feryat edip durmayın; çünkü Muhammed'in, kendisini yardımsız bırakmayacak ve zayi etmeyecek bir Rabbi vardır. Muhammed, Tihâme vadisinde, semür ağacının yanındadır.” Bunun üzerine Abdülmuttalib ile Varaka b. Nevfel gittiler. Bir de baktılar ki Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bir ağacın altında ayakta durmuş, dallar ve yapraklarla oynamaktadır. Şöyle de denilmiştir: { وَوَجَدَكَ ضَالًّا } [ifadesi], Miraç gecesinde Cebrâil senden ayrıldığında ve sen yolu bilmezken [seni bulup], Arş'ın rüknüne (bacağına) iletti, [anlamındadır]. Ebû Bekir el-Verrâk ve başkaları ise şöyle demiştir: { وَوَجَدَكَ ضَالًّا } [yani] sen Ebû Tâlib'i seviyordun da seni Rabbinin sevgisine iletti. Bessâm b. Abdillâh da şöyle demiştir: { وَوَجَدَكَ ضَالًّا } [yani] sen kendinden habersizdin, kim olduğunu bilmiyordun; sana kendini ve durumunu tanıttı. el-Cüneydî ise şöyle demiştir: Kitabın açıklanması hususunda seni hayret/şaşkınlık içinde buldu da sana açıklamayı öğretti. Onun açıklaması da: { لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ } “...kendilerine indirileni insanlara açıklayasın diye...”1 [en-Nahl 44] ... ayeti ile { لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُوا فِيهِ } “...hakkında ihtilafa düştükleri şeyi onlara açıklayasın diye...”2 [en-Nahl 64] [ayetleridir]. Kelamcılardan bazısı da şöyle demiştir: Araplar çorak bir arazide yanında başka hiçbir ağaç bulunmayan tek bir ağaç gördüklerinde ona dâlle (ضَالَّة) derler ve onun vesilesiyle yol bulunur. Nitekim Yüce Allah

24897. Metin

لِنَبِيِّهِ مُحَمَّدٍ ﷺ: وَوَجَدَكَ ضَالًّا أَيْ لَا أَحَدَ عَلَى دِينِكَ، وَأَنْتَ وَحِيدٌ لَيْسَ مَعَكَ أَحَدٌ، فَهَدَيْتُ بِكَ الْخَلْقَ إِلَيَّ. قُلْتُ: هَذِهِ الْأَقْوَالُ كُلُّهَا حِسَانٌ، ثُمَّ مِنْهَا مَا هُوَ مَعْنَوِيٌّ، وَمِنْهَا مَا هُوَ حِسِّيٌّ. وَالْقَوْلُ الْأَخِيرُ أَعْجَبُ إِلَيَّ، لِأَنَّهُ يَجْمَعُ الْأَقْوَالَ الْمَعْنَوِيَّةَ. وَقَالَ قَوْمٌ: إِنَّهُ كَانَ عَلَى جُمْلَةِ مَا كَانَ الْقَوْمُ عَلَيْهِ، لَا يُظْهِرُ لَهُمْ خِلَافًا عَلَى ظَاهِرِ الْحَالِ، فَأَمَّا الشِّرْكُ فَلَا يُظَنُّ بِهِ، بَلْ كَانَ عَلَى مَرَاسِمِ الْقَوْمِ فِي الظَّاهِرِ أَرْبَعِينَ سَنَةً. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ وَالسُّدِّيُّ: هَذَا عَلَى ظَاهِرِهِ، أَيْ وَجَدَكَ كَافِرًا وَالْقَوْمُ كُفَّارٌ فَهَدَاكَ «١»

Peygamberi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e: { وَوَجَدَكَ ضَالًّا } yani senin dininde hiç kimse yoktu ve sen yapayalnızdın, yanında hiç kimse yoktu; işte senin vesilenle yaratılanları Bana ilettim, buyurmuştur. Derim ki: Bu görüşlerin hepsi güzeldir; bunlardan bir kısmı manevî, bir kısmı ise hissîdir. Son görüş ise manevî görüşleri kapsadığı için bana daha sevimlidir. Bir topluluk da şöyle demiştir: O, kavmin üzerinde bulunduğu genel durum üzereydi; dış görünüş itibarıyla onlara muhalefet göstermiyordu. Şirke gelince, onun hakkında böyle bir şey düşünülemez; bilakis kırk yıl boyunca dış görünüşte kavmin adetleri üzereydi. Kelbî ve Süddî ise: Bu lafzın zahirine göredir; yani seni kâfir ve kavmini de kâfirler olarak buldu da seni hidayete erdirdi, demişlerdir «١».

24898. Metin

. وَقَدْ مَضَى هَذَا الْقَوْلُ وَالرَّدُّ عَلَيْهِ فِي سُورَةِ" الشُّورَى" «٢». وَقِيلَ: وَجَدَكَ مَغْمُورًا بِأَهْلِ الشِّرْكِ، فَمَيَّزَكَ عَنْهُمْ. يُقَالُ: ضَلَّ الماء في اللبن، ومنه أَإِذا ضَلَلْنا فِي الْأَرْضِ «٣» [السجدة: ١٠] أَيْ لَحِقْنَا بِالتُّرَابِ عِنْدَ الدَّفْنِ، حَتَّى كَأَنَّا لَا نَتَمَيَّزُ مِنْ جُمْلَتِهِ. وَفِي قِرَاءَةِ الْحَسَنِ وَوَجَدَكَ ضَالٌّ فَهَدَى أَيْ وَجَدَكَ الضَّالُّ فَاهْتَدَى بِكَ، وَهَذِهِ قِرَاءَةٌ عَلَى التَّفْسِيرِ. وَقِيلَ: وَوَجَدَكَ ضَالًّا لَا يَهْتَدِي إِلَيْكَ قَوْمُكَ، وَلَا يَعْرِفُونَ قَدْرَكَ، فَهَدَى الْمُسْلِمِينَ إِلَيْكَ، حَتَّى آمَنُوا بِكَ.

Bu görüş ve ona verilen cevap Şûrâ Suresi'nde geçmişti «٢». Şöyle de denilmiştir: Seni şirk ehlinin içinde kaybolmuş bulup seni onlardan ayırdı. Dalle'l-mâu fi'l-lebene (ضَلَّ الماء في اللبن: su sütte kayboldu) denilir. Nitekim: { أَإِذا ضَلَلْنا فِي الْأَرْضِ «٣» } “Toprakta kaybolup gittiğimiz zaman mı?” [es-Secde 10] ayeti de bundandır; yani defnedilme esnasında toprağa karıştığımızda öyle ki onun içinden ayırt edilemeyecek hale geldiğimizde [demektir]. el-Hasan'ın kıraatinde: (وَوَجَدَكَ ضَالٌّ فَهَدَى) şeklindedir; yani sapmış olan kimse seni buldu da senin sayende hidayete erdi demektir ve bu tefsir kabilinden bir kıraattir. Şöyle de denilmiştir: Seni yolunu şaşırmış —yani kavmin sana ulaşamıyor ve kadrini bilmiyor— buldu da Müslümanları sana yönlendirip hidayete erdirdi ve nihayet sana iman ettiler.

24899. Metin

[سورة الضحى (٩٣): آية ٨]

[Duhâ Suresi (93): Ayet 8]

24900. Metin

وَوَجَدَكَ عائِلاً فَأَغْنى (٨)

{ وَوَجَدَكَ عائِلاً فَأَغْنى (٨) } “Ve seni bir yoksul bulup zengin etmedi mi?”

24901. Metin

أَيْ فَقِيرًا لَا مَالَ لَكَ. فَأَغْنى أَيْ فَأَغْنَاكَ بِخَدِيجَةَ ﵂، يُقَالُ: عَالَ الرَّجُلُ يَعِيلُ عَيْلَةً: إِذَا افْتَقَرَ. وَقَالَ أُحَيْحَةُ بْنُ الْجُلَاحِ:

Yani hiçbir malı olmayan bir fakir buldu. { فَأَغْنى } yani Hatice radıyallâhu anhâ ile seni zenginleştirdi. Âle'r-raculü ye'îlü ayleten (عَالَ الرَّجُلُ يَعِيلُ عَيْلَةً): Adam fakir düştü demektir. Uheyha b. el-Cülâh şöyle demiştir:

24902. Metin

فَمَا يَدْرِي الْفَقِيرُ مَتَى غِنَاهُ ... وَمَا يَدْرِي الْغَنِيُّ مَتَى يَعِيلُ

Fakir ne zaman zengin olacağını bilemez ... Zengin de ne zaman yoksullaşacağını bilemez.

24903. Metin

أَيْ يَفْتَقِرُ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: فَرَضَّاكَ بِمَا أَعْطَاكَ مِنَ الرِّزْقِ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: قَنَّعَكَ بِالرِّزْقِ. وَقَالَ ابْنُ عَطَاءٍ: وَوَجَدَكَ فَقِيرَ النَّفْسِ، فَأَغْنَى قَلْبَكَ. وَقَالَ الْأَخْفَشُ: وَجَدَكَ ذَا عِيَالٍ، دَلِيلُهُ فَأَغْنى. وَمِنْهُ قَوْلُ جَرِيرٍ:

Yani fakirleşir. Mukâtil: Sana verdiği rızık ile seni hoşnut etti, demiştir. el-Kelbî: Seni rızka kanaatkâr kıldı, demiştir. İbn Atâ: Seni nefsi fakir (mütevazı) buldu da kalbini zenginleştirdi, demiştir. el-Ahfeş: Seni çoluk çocuk sahibi (bakmakla yükümlü olduğu ailesi olan) buldu, bunun delili { فَأَغْنى } ayetidir, demiştir. Cerîr'in şu sözü de bundandır:

24904. Metin

اللَّهُ أَنْزَلَ فِي الكتاب فريضة ... لابن السبيل وللفقير العائل

Allah Kitap'ta bir farz indirdi 1 ... 2 Yolda kalmış ve ailesi kalabalık olan yoksul için. 3

24905. Metin

وَقِيلَ: وَجَدَكَ فَقِيرًا مِنَ الْحُجَجِ وَالْبَرَاهِينِ، فَأَغْنَاكَ بِهَا. وَقِيلَ: أَغْنَاكَ بِمَا فَتَحَ لَكَ مِنَ الْفُتُوحِ، وَأَفَاءَهُ عَلَيْكَ مِنْ أَمْوَالِ الْكُفَّارِ. الْقُشَيْرِيُّ: وَفِي هَذَا نَظَرٌ، لِأَنَّ السُّورَةَ مَكِّيَّةٌ، وَإِنَّمَا فُرِضَ الْجِهَادُ بِالْمَدِينَةِ. وَقِرَاءَةُ الْعَامَّةِ عائِلًا. وَقَرَأَ ابْنُ السَّمَيْقَعِ" عَيِّلًا" بِالتَّشْدِيدِ، مِثْلِ طَيِّبٍ وَهَيِّنٍ.

Şöyle de denilmiştir: Seni deliller ve burhanlardan yoksun buldu da seni onlarla zengin kıldı. Şöyle de denilmiştir: Sana nasip ettiği fetihler ve kâfirlerin mallarından sana ganimet olarak verdikleriyle seni zenginleştirdi. el-Kuşeyrî şöyle der: Bunda tereddüt vardır; çünkü bu sure Mekkîdir, cihat ise ancak Medine'de farz kılınmıştır. Genel kıraat { عائِلًا } şeklindedir. İbnü's-Semeyka' ise tayyib (طَيِّب) ve heyyin (هَيِّن) vezninde şeddeli olarak "ayyilâ (عَيِّلًا)" şeklinde okumuştur.

24906. Metin

[سورة الضحى (٩٣): الآيات ٩ الى ١١]

[Duhâ Suresi (93): Ayetler 9-11]

24907. Metin

فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلا تَقْهَرْ (٩) وَأَمَّا السَّائِلَ فَلا تَنْهَرْ (١٠) وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ (١١)

{ فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلا تَقْهَرْ (٩) وَأَمَّا السَّائِلَ فَلا تَنْهَرْ (١٠) وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ (١١) } “Öyleyse yetimi sakın ezme! İsteyeni de sakın azarlama! Ve Rabbinin nimetini anlat!”

24908. Metin

فِيهِ أَرْبَعُ مَسَائِلَ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلا تَقْهَرْ) أَيْ لَا تُسَلَّطْ «١» عَلَيْهِ بِالظُّلْمِ، ادْفَعْ إليه حقه، واذكر يتمك، قاله الْأَخْفَشُ. وَقِيلَ: هُمَا لُغَتَانِ: بِمَعْنًى. وَعَنْ مُجَاهِدٍ فَلا تَقْهَرْ فَلَا تَحْتَقِرُ. وَقَرَأَ النَّخَعِيُّ وَالْأَشْهَبُ الْعُقَيْلِيُّ" تَكْهَرْ" بِالْكَافِ، وَكَذَا هُوَ فِي مُصْحَفِ ابْنِ مَسْعُودٍ. فَعَلَى هَذَا يَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ نَهْيًا عَنْ قَهْرِهِ، بِظُلْمِهِ وَأَخْذِ مَالِهِ. وَخَصَّ الْيَتِيمَ لِأَنَّهُ لَا نَاصِرَ لَهُ غَيْرُ اللَّهِ تَعَالَى، فَغَلَّظَ فِي أَمْرِهِ، بِتَغْلِيظِ الْعُقُوبَةِ عَلَى ظَالِمِهِ. وَالْعَرَبُ تُعَاقِبُ بَيْنَ الْكَافِ وَالْقَافِ. النَّحَّاسُ: وَهَذَا غَلَطٌ، إِنَّمَا يُقَالُ كَهَرَهُ: إِذَا اشْتَدَّ عَلَيْهِ وَغَلُظَ. وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ مِنْ حَدِيثِ مُعَاوِيَةَ بْنِ الْحَكَمِ السُّلَمِيِّ، حِينَ تَكَلَّمَ فِي الصَّلَاةِ بِرَدِّ السَّلَامِ، قَالَ: فَبِأَبِي هُوَ وَأُمِّي! مَا رَأَيْتُ مُعَلِّمًا قَبْلَهُ وَلَا بَعْدَهُ أَحْسَنَ تَعْلِيمًا مِنْهُ- يَعْنِي رَسُولَ اللَّهِ ﷺ فَوَاللَّهِ مَا كَهَرَنِي، وَلَا ضَرَبَنِي، وَلَا شَتَمَنِي ... الْحَدِيثَ. وَقِيلَ: الْقَهْرُ الْغَلَبَةُ. وَالْكَهْرُ: الزَّجْرُ. الثَّانِيَةُ- وَدَلَّتِ الْآيَةُ عَلَى اللُّطْفِ بِالْيَتِيمِ، وَبِرِّهِ وَالْإِحْسَانِ إِلَيْهِ، حَتَّى قَالَ قَتَادَةُ: كُنْ لِلْيَتِيمِ كَالْأَبِ الرَّحِيمِ. وَرُوِيَ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ رَجُلًا شَكَا إِلَى النَّبِيِّ ﷺ قَسْوَةَ قَلْبِهِ، فَقَالَ: (إِنْ أَرَدْتُ أَنْ يَلِينَ، فَامْسَحْ رَأْسَ الْيَتِيمِ، وَأَطْعِمِ الْمِسْكِينَ). وَفِي الصَّحِيحِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ: (أَنَا وكافل اليتيم له أو لغيره كهاتين).

Burada dört mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın: { فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلا تَقْهَرْ } “Öyleyse yetimi sakın ezme!” buyruğudur. Yani zulmederek onun üzerine tahakküm kurma1, hakkını ona ver ve kendi yetimliğini hatırla, demektir. Bunu el-Ahfeş söylemiştir. [Kahr ve kehr kelimelerinin] aynı anlamda iki ayrı lehçe olduğu da söylenmiştir. Mücâhid'den nakledildiğine göre { فَلا تَقْهَرْ } “onu hor ve hakir görme” demektir. en-Nehaî ve el-Eşheb el-Ukaylî ise kef harfiyle "tekher" (تَكْهَرْ) şeklinde okumuşlardır; İbn Mes'ûd'un Mushafı'nda da böyledir. Buna göre bu ifade, yetime zulmederek ve malını alarak onu ezmekten nehiy [anlamında] olabilir. Yetime özellikle yer verilmiştir; çünkü onun Yüce Allah'tan başka bir yardımcısı yoktur. Bu sebeple ona zulmedene yönelik ceza ağırlaştırılarak yetim konusundaki emir de pekiştirilmiştir. Araplar kef ile kaf harflerini birbirinin yerine kullanırlar. en-Nahhâs ise şöyle demiştir: "Bu yanlıştır; 'keherahu' (كَهَرَهُ) ifadesi ancak bir kimseye sert ve kaba davranıldığında kullanılır." Nitekim Sahîh-i Müslim'de Muâviye b. el-Hakem es-Sülemî'nin -namazda selama karşılık vererek konuştuğu vakte dair- rivayet ettiği hadiste şöyle demiştir: "Anam babam ona feda olsun! Ne ondan önce ne de ondan sonra kendisinden daha güzel öğreten bir muallim gördüm -yani Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i kastediyor-. Vallahi beni ne azarladı ne bana vurdu ne de bana sövdü..." hadisi zikretmiştir. el-Kahr'ın 'üstün gelmek/boyun eğdirmek', el-kehr'in ise 'azarlamak/sert davranmak' olduğu da söylenmiştir. İkincisi: Bu ayet, yetime lütufla muamele etmeye, ona iyilikte ve ihsanda bulunmaya delalet etmektedir. Hatta Katâde şöyle demiştir: "Yetim için şefkatli bir baba gibi ol!" Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre bir adam Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e kalbinin katılığı hususunda şikâyette bulunmuş, bunun üzerine [Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem]: « إِنْ أَرَدْتَ أَنْ يَلِينَ، فَامْسَحْ رَأْسَ الْيَتِيمِ، وَأَطْعِمِ الْمِسْكِينَ » «Eğer kalbinin yumuşamasını istiyorsan, yetimin başını okşa ve yoksulu doyur!» buyurmuştur. Sahîh'te Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « أَنَا وَكَافِلُ الْيَتِيمِ لَهُ أَوْ لِغَيْرِهِ كَهَاتَيْنِ » «Ben ve gerek kendisinin gerekse başkasının yetimine kol kanat gerip bakan kimse, şu ikisi gibiyizdir.»

24909. Metin

وَأَشَارَ بِالسَّبَّابَةِ وَالْوُسْطَى. وَمِنْ حَدِيثِ ابْنِ عُمَرَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ: (إِنَّ الْيَتِيمَ إِذَا بَكَى اهْتَزَّ لِبُكَائِهِ عَرْشُ الرَّحْمَنِ فَيَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى لِمَلَائِكَتِهِ: يَا مَلَائِكَتِي، مَنْ ذَا الَّذِي أَبْكَى هَذَا الْيَتِيمَ الَّذِي غَيَّبْتُ أَبَاهُ فِي التُّرَابِ، فَتَقُولُ الْمَلَائِكَةُ رَبَّنَا أَنْتَ أَعْلَمُ، فَيَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى لِمَلَائِكَتِهِ: يَا مَلَائِكَتِي، اشْهَدُوا أَنَّ مَنْ أَسْكَتَهُ وَأَرْضَاهُ؟ أَنْ أَرْضِيَهُ «١» يَوْمَ الْقِيَامَةِ (. فَكَانَ ابْنُ عُمَرَ إِذَا رَأَى يَتِيمًا مَسَحَ بِرَأْسِهِ، وَأَعْطَاهُ شَيْئًا. وَعَنْ أَنَسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: [مَنْ ضَمَّ يَتِيمًا فَكَانَ في نفقته، وكفاه مئونته، كَانَ لَهُ حِجَابًا مِنَ النَّارِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَمَنْ مَسَحَ بِرَأْسِ يَتِيمٍ كَانَ لَهُ بِكُلِّ شعرة حسنة [. وقال أكثم ابن صَيْفِيِّ: الْأَذِلَّاءُ أَرْبَعَةٌ: النَّمَّامُ، وَالْكَذَّابُ، وَالْمَدْيُونُ، وَالْيَتِيمُ. الثَّالِثَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَأَمَّا السَّائِلَ فَلا تَنْهَرْ) أَيْ لَا تَزْجُرْهُ، فَهُوَ نَهْيٌ عَنْ إِغْلَاظِ الْقَوْلِ. وَلَكِنْ رُدَّهُ بِبَذْلٍ يَسِيرٍ، أَوْ رَدٍّ جَمِيلٍ، وَاذْكُرْ فَقْرَكَ، قَالَهُ قَتَادَةُ وَغَيْرُهُ. وَرُوِيَ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ: [لَا يَمْنَعَنَّ أَحَدُكُمُ السَّائِلَ، وَأَنْ يُعْطِيَهُ إِذَا سَأَلَ، وَلَوْ رَأَى فِي يَدِهِ قَلْبَيْنِ «٢» مِنْ ذَهَبٍ [. وَقَالَ إِبْرَاهِيمُ بْنُ أَدْهَمَ: نِعْمَ الْقَوْمُ السُّؤَّالُ: يَحْمِلُونَ زَادَنَا إِلَى الْآخِرَةِ. وَقَالَ إِبْرَاهِيمُ النَّخَعِيُّ: السَّائِلُ بَرِيدُ الآخرة، يجئ إِلَى بَابِ أَحَدِكُمْ فَيَقُولُ: هَلْ تَبْعَثُونَ إِلَى أَهْلِيكُمْ بِشَيْءٍ. وَرُوِيَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: [رُدُّوا السَّائِلَ بِبَذْلٍ يَسِيرٍ، أَوْ رَدٍّ جَمِيلٍ، فَإِنَّهُ يَأْتِيكُمْ مَنْ لَيْسَ مِنَ الْإِنْسِ وَلَا مِنَ الْجِنِّ، يَنْظُرُ كَيْفَ صَنِيعِكُمْ فِيمَا خَوَّلَكُمُ اللَّهُ [. وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالسَّائِلِ هُنَا، الَّذِي يَسْأَلُ عَنِ الدِّينِ، أَيْ فَلَا تَنْهَرْهُ بِالْغِلْظَةِ وَالْجَفْوَةِ، وَأَجِبْهُ بِرِفْقٍ وَلِينٍ، قَالَهُ سُفْيَانُ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَأَمَّا السَّائِلُ عَنِ الدِّينِ فَجَوَابُهُ فَرْضٌ عَلَى الْعَالَمِ، عَلَى الْكِفَايَةِ، كَإِعْطَاءِ سَائِلِ الْبِرِّ سَوَاءً. وَقَدْ كَانَ أَبُو الدَّرْدَاءِ يَنْظُرُ إِلَى أَصْحَابِ الْحَدِيثِ، وَيَبْسُطُ رِدَاءَهُ لَهُمْ، وَيَقُولُ: مَرْحَبًا بِأَحِبَّةِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ. وَفِي حَدِيثِ أَبِي هَارُونَ الْعَبْدِيِّ، عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ «٣»، قَالَ: كُنَّا إِذَا أَتَيْنَا أَبَا سَعِيدٍ يَقُولُ: مَرْحَبًا بِوَصِيَّةِ رسول الله ﷺ، أن رسول الله ﷺ قال: [إن الناس لكم تبع

[Resûlullah], işaret ve orta parmağını gösterdi. İbn Ömer'in naklettiği hadiste ise Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « إِنَّ الْيَتِيمَ إِذَا بَكَى اهْتَزَّ لِبُكَائِهِ عَرْشُ الرَّحْمَنِ فَيَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى لِمَلَائِكَتِهِ: يَا مَلَائِكَتِي، مَنْ ذَا الَّذِي أَبْكَى هَذَا الْيَتِيمَ الَّذِي غَيَّبْتُ أَبَاهُ فِي التُّرَابِ، فَتَقُولُ الْمَلَائِكَةُ رَبَّنَا أَنْتَ أَعْلَمُ، فَيَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى لِمَلَائِكَتِهِ: يَا مَلَائِكَتِي، اشْهَدُوا أَنَّ مَنْ أَسْكَتَهُ وَأَرْضَاهُ؟ أَنْ أَرْضِيَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ » «Şüphesiz yetim ağladığı zaman, onun ağlamasından ötürü Rahmân'ın Arş'ı titrer. Bunun üzerine Yüce Allah meleklerine: 'Ey meleklerim! Babasını toprakta gizlediğim (vefat ettirdiğim) şu yetimi kim ağlattı?' buyurur. Melekler: 'Rabbimiz, sen daha iyi bilirsin' derler. Yüce Allah meleklerine: 'Ey meleklerim! Şahit olun ki, kim onu susturur ve razı ederse, kıyamet gününde ben de onu razı edeceğim1' buyurur.» Bu sebeple İbn Ömer bir yetim gördüğünde başını okşar ve ona bir şey verirdi. Enes'ten [rivayet edildiğine göre] Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « مَنْ ضَمَّ يَتِيمًا فَكَانَ في نفقته، وكفاه مئونته، كَانَ لَهُ حِجَابًا مِنَ النَّارِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَمَنْ مَسَحَ بِرَأْسِ يَتِيمٍ كَانَ لَهُ بِكُلِّ شعرة حسنة » «Kim bir yetimi yanına alır, nafakasını üstlenir ve onun geçimini sağlarsa, bu durum kıyamet gününde kendisi için ateşe karşı bir perde olur. Kim de bir yetimin başını okşarsa, [elinin değdiği] her bir saç teli için kendisine bir sevap verilir.» Eksem b. Sayfî de şöyle demiştir: "Zelil kimseler dörttür: Laf taşıyıcı, yalancı, borçlu ve yetim." Üçüncüsü- Yüce Allah'ın: { وَأَمَّا السَّائِلَ فَلا تَنْهَرْ } “İsteyeni de sakın azarlama!” buyruğu: Yani onu kovup azarlama. Bu, kaba ve sert söz söylemeye dair bir yasaktır; bilakis onu az bir şey vererek yahut tatlı bir dille geri çevir ve [kendi] fakirliğini hatırla. Bunu Katâde ve başkaları söylemiştir. Ebû Hureyre'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « لَا يَمْنَعَنَّ أَحَدُكُمُ السَّائِلَ، وَأَنْ يُعْطِيَهُ إِذَا سَأَلَ، وَلَوْ رَأَى فِي يَدِهِ قَلْبَيْنِ مِنْ ذَهَبٍ » «Sizden biriniz, elinde altından iki bilezik2 görse dahi sakın isteyeni eli boş çevirmesin ve istediği zaman ona versin.» İbrâhîm b. Edhem şöyle demiştir: "İsteyen kimseler ne güzel insanlardır; azığımızı ahirete taşırlar." İbrâhîm en-Nehaî de şöyle demiştir: "İsteyen kimse ahiretin elçisidir; sizden birinin kapısına gelir ve: 'Ailenize göndereceğiniz bir şey var mı?' der." Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: « رُدُّوا السَّائِلَ بِبَذْلٍ يَسِيرٍ، أَوْ رَدٍّ جَمِيلٍ، فَإِنَّهُ يَأْتِيكُمْ مَنْ لَيْسَ مِنَ الْإِنْسِ وَلَا مِنَ الْجِنِّ، يَنْظُرُ كَيْفَ صَنِيعِكُمْ فِيمَا خَوَّلَكُمُ اللَّهُ » «İsteyeni az bir bağışla yahut tatlı bir dille savın; zira size ne insan ne de cin olan [bir melek] gelir ve Allah'ın size ihsan ettiği nimetlerde ne yaptığınıza bakar.» Şöyle de denilmiştir: Buradaki "isteyen"den kasıt din hakkında soru sorandır; yani ona kabalık ve katılıkla azarlama yapma, ona nezaket ve yumuşaklıkla cevap ver. Bunu Süfyân söylemiştir. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: "Dini soran kimseye gelince, tıpkı iyilik isteyene vermek gibi onun sorusunu cevaplandırmak da âlim üzerine farz-ı kifâyedir." Ebû'd-Derdâ hadis ehline bakar, onlar için ridasını serer ve: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in sevdiklerine merhaba!" derdi. Ebû Hârûn el-Abdî'nin Ebû Saîd el-Hudrî'den3 rivayet ettiği hadiste o şöyle demiştir: Ebû Saîd'in yanına geldiğimizde şöyle derdi: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in vasiyet ettiği kimselere merhaba! Zira Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: « إن الناس لكم تبع » «Şüphesiz insanlar size tâbidir...»

24910. Metin

وَإِنَّ رِجَالًا يَأْتُونَكُمْ مِنْ أَقْطَارِ الْأَرْضِ يَتَفَقَّهُونَ، فَإِذَا أَتَوْكُمْ فَاسْتَوْصُوا بِهِمْ خَيْرًا [. وَفِي رِوَايَةٍ] يَأْتِيكُمْ رِجَالٌ مِنْ قِبَلِ الْمَشْرِقِ [ .. فَذَكَرَهُ. والْيَتِيمَ والسَّائِلَ مَنْصُوبَانِ بِالْفِعْلِ الَّذِي بَعْدَهُ، وَحَقُّ الْمَنْصُوبِ أَنْ يَكُونَ بَعْدَ الْفَاءِ، وَالتَّقْدِيرِ: مَهْمَا يَكُنْ من شي فَلَا تَقْهَرِ الْيَتِيمَ، وَلَا تَنْهَرِ السَّائِلَ. وَرُوِيَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قال: (سَأَلْتُ رَبِّي مَسْأَلَةً وَدِدْتُ أَنِّي لَمْ أَسْأَلْهَا: قُلْتُ يَا رَبِّ اتَّخَذْتَ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلًا، وَكَلَّمْتَ مُوسَى تَكْلِيمًا، وَسَخَّرْتَ مَعَ دَاوُدَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ، وَأَعْطَيْتَ فُلَانًا كَذَا، فَقَالَ ﷿: أَلَمْ أَجِدْكَ يَتِيمًا فَآوَيْتُكَ؟ أَلَمْ أَجِدْكَ ضَالًّا فَهَدَيْتُكَ؟ أَلَمْ أَجِدْكَ عَائِلًا فَأَغْنَيْتُكَ؟ أَلَمْ أَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ؟ أَلَمْ أُوتِكَ مَا لَمْ أُوتِ أَحَدًا قَبْلَكَ: خَوَاتِيمَ سُورَةِ الْبَقَرَةِ، أَلَمْ أَتَّخِذْكَ خَلِيلًا، كَمَا اتَّخَذْتُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلًا؟ قُلْتُ بَلَى يَا رَبِّ) الرَّابِعَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ) أَيِ انْشُرْ مَا أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْكَ بِالشُّكْرِ وَالثَّنَاءِ. وَالتَّحَدُّثِ بِنِعَمِ اللَّهِ، وَالِاعْتِرَافُ بِهَا شُكْرٌ. وَرَوَى ابْنُ أَبِي نَجِيحٍ عَنْ مُجَاهِدٍ وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ قَالَ بِالْقُرْآنِ. وَعَنْهُ قَالَ: بِالنُّبُوَّةِ، أَيْ بَلِّغْ مَا أُرْسِلْتَ بِهِ. وَالْخِطَابُ لِلنَّبِيِّ ﷺ، وَالْحُكْمُ عَامٌّ لَهُ وَلِغَيْرِهِ. وَعَنِ الْحَسَنِ بْنِ عَلِيٍّ ﵄ قَالَ: إِذَا أَصَبْتَ خَيْرًا، أَوْ عَمِلْتَ خَيْرًا، فَحَدِّثْ بِهِ الثِّقَةَ مِنْ إِخْوَانِكَ. وَعَنْ عَمْرِو بْنِ مَيْمُونٍ قَالَ: إِذَا لَقِيَ الرَّجُلُ مِنْ إِخْوَانِهِ مَنْ يَثِقُ بِهِ، يَقُولُ له: رزق الله من الصلاة البارحة كذا وَكَذَا. وَكَانَ أَبُو فِرَاسٍ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ غَالِبٍ إِذَا أَصْبَحَ يَقُولُ: لَقَدْ رَزَقَنِي اللَّهُ الْبَارِحَةَ كَذَا، قَرَأْتُ كَذَا، وَصَلَّيْتُ كَذَا، وَذَكَرْتُ اللَّهَ كَذَا، وَفَعَلْتُ كَذَا. فَقُلْنَا لَهُ: يَا أَبَا فِرَاسٍ، إِنَّ مِثْلَكَ لَا يَقُولُ هَذَا! قَالَ يَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى: وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ وَتَقُولُونَ أَنْتُمْ: لَا تُحَدِّثْ بِنِعْمَةِ اللَّهِ! وَنَحْوُهُ عَنْ أَيُّوبَ السَّخْتِيَانِيِّ وَأَبِي رَجَاءٍ الْعُطَارِدِيِّ ﵃. وَقَالَ بَكْرُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الْمُزَنِيُّ قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: (مَنْ أُعْطِيَ خَيْرًا فَلَمْ يُرَ عَلَيْهِ، سُمِّيَ بَغِيضَ اللَّهِ، مُعَادِيًا لِنِعَمِ اللَّهِ). وَرَوَى الشَّعْبِيُّ عَنِ النُّعْمَانِ بْنِ بَشِيرٍ قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: [مَنْ لَمْ يشكر الْقَلِيلَ، لَمْ يَشْكُرِ الْكَثِيرَ، وَمِنْ لَمْ يَشْكُرِ النَّاسَ، لَمْ يَشْكُرِ اللَّهَ، وَالتَّحَدُّثُ بِالنِّعَمِ شُكْرٌ، وَتَرْكُهُ كُفْرٌ، وَالْجَمَاعَةُ رَحْمَةٌ، وَالْفُرْقَةُ عَذَابٌ [. وَرَوَى النَّسَائِيُّ عَنْ مَالِكِ بْنِ نَضْلَةَ الْجُشَمِيِّ قَالَ: كُنْتُ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ جَالِسًا، فَرَآنِي رَثَّ الثِّيَابِ فَقَالَ: [أَلِكَ مال؟ [قلت:

{ وَإِنَّ رِجَالًا يَأْتُونَكُمْ مِنْ أَقْطَارِ الْأَرْضِ يَتَفَقَّهُونَ، فَإِذَا أَتَوْكُمْ فَاسْتَوْصُوا بِهِمْ خَيْرًا } yeryüzünün dört bir yanından din hususunda derinleşip bilgi sahibi olmak üzere adamlar size gelecektir. Yanınıza geldiklerinde onlara iyi davranmayı birbirinize tavsiye ediniz.'" Bir rivayette: { يَأْتِيكُمْ رِجَالٌ مِنْ قِبَلِ الْمَشْرِقِ } “Size doğu tarafından adamlar gelecektir...” deyip hadisi zikretti. el-Yetime (الْيَتِيمَ) ve es-sâile (السَّائِلَ) kelimeleri kendilerinden sonra gelen fiil sebebiyle mensupturlar. Mansubun hakkı fâ harfinden sonra gelmektir; cümlenin takdiri ise: "Her ne olursa olsun sakın yetimi ezme ve sakın isteyeni azarlama" şeklindedir. Rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: { سَأَلْتُ رَبِّي مَسْأَلَةً وَدِدْتُ أَنِّي لَمْ أَسْأَلْهَا: قُلْتُ يَا رَبِّ اتَّخَذْتَ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلًا، وَكَلَّمْتَ مُوسَى تَكْلِيمًا، وَسَخَّرْتَ مَعَ دَاوُدَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ، وَأَعْطَيْتَ فُلَانًا كَذَا، فَقَالَ ﷿: أَلَمْ أَجِدْكَ يَتِيمًا فَآوَيْتُكَ؟ أَلَمْ أَجِدْكَ ضَالًّا فَهَدَيْتُكَ؟ أَلَمْ أَجِدْكَ عَائِلًا فَأَغْنَيْتُكَ؟ أَلَمْ أَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ؟ أَلَمْ أُوتِكَ مَا لَمْ أُوتِ أَحَدًا قَبْلَكَ: خَوَاتِيمَ سُورَةِ الْبَقَرَةِ، أَلَمْ أَتَّخِذْكَ خَلِيلًا، كَمَا اتَّخَذْتُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلًا؟ قُلْتُ بَلَى يَا رَبِّ } “Rabbimden bir şey istedim ki keşke onu istememiş olsaydım: 'Ey Rabbim! İbrâhim'i dost edindin, Mûsâ ile doğrudan konuştun, Dâvûd ile birlikte tesbih etsinler diye dağları boyun eğdirdin, filana da şöyle verdin' dedim. Bunun üzerine Aziz ve Celil olan [Allah] şöyle buyurdu: 'Seni bir yetim bulup barındırmadım mı? Seni yolunu şaşırmış bulup hidayete erdirmedim mi? Seni bir yoksul bulup zengin etmedim mi? Senin göğsünü açıp genişletmedim mi? Senden önce hiç kimseye vermediğim Bakara Suresi'nin son ayetlerini sana vermedim mi? İbrâhim'i dost edindiğim gibi seni de dost edinmedim mi?' Ben de: 'Evet, ey Rabbim!' dedim.” Dördüncüsü- Yüce Allah'ın: { وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ } “Ve Rabbinin nimetini anlat!” buyruğu: Yani Allah'ın sana ihsan ettiği nimetleri şükür ve övgü ile duyur. Allah'ın nimetlerini anlatmak ve onları itiraf etmek bir şükürdür. İbn Ebî Necîh'in Mücâhid'den rivayetine göre { وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ } hakkında: "Kur'an ile" demiştir. Yine ondan: "Peygamberlik ile; yani sana tebliğ edilmek üzere gönderileni tebliğ et" dediği rivayet edilmiştir. Hitap Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e olmakla birlikte hüküm hem onun için hem de başkaları için geneldir. el-Hasan b. Ali radıyallâhu anhümâ'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir hayra eriştiğin yahut bir hayır işlediğin vakit, onu kardeşlerinden güvendiğin kimseye anlat. Amr b. Meymûn'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kişi, kardeşlerinden güvendiği biriyle karşılaştığında ona: "Dün gece Allah bana şu kadar, şu kadar namaz nasip etti" der. Ebû Firâs Abdullah b. Gâlib sabahladığında şöyle derdi: "Dün gece Allah bana şunu nasip etti; şu kadar [Kur'an] okudum, şu kadar namaz kıldım, Allah'ı şöyle zikrettim, şöyle yaptım." Biz ona: "Ey Ebû Firâs, senin gibi birisi bunu söylemez!" deyince o şöyle dedi: "Yüce Allah: { وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ } 'Ve Rabbinin nimetini anlat!' buyuruyor; siz ise: 'Allah'ın nimetini anlatma!' diyorsunuz." Benzer bir rivayet Eyyûb es-Sahtiyânî ve Ebû Recâ el-Utâridî radıyallâhu anhümâ'dan da gelmiştir. Bekr b. Abdillâh el-Müzenî, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: { مَنْ أُعْطِيَ خَيْرًا فَلَمْ يُرَ عَلَيْهِ، سُمِّيَ بَغِيضَ اللَّهِ، مُعَادِيًا لِنِعَمِ اللَّهِ } “Kendisine bir hayır verilip de üzerinde [eseri] görülmeyen kimse, Allah'ın gazabına uğramış ve Allah'ın nimetlerine düşmanlık eden biri olarak adlandırılır.” eş-Şa'bî'nin Nu'mân b. Beşîr'den rivayet ettiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: { مَنْ لَمْ يشكر الْقَلِيلَ، لَمْ يَشْكُرِ الْكَثِيرَ، وَمِنْ لَمْ يَشْكُرِ النَّاسَ، لَمْ يَشْكُرِ اللَّهَ، وَالتَّحَدُّثُ بِالنِّعَمِ شُكْرٌ، وَتَرْكُهُ كُفْرٌ، وَالْجَمَاعَةُ رَحْمَةٌ، وَالْفُرْقَةُ عَذَابٌ } “Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez. İnsanlara teşekkür etmeyen Allah'a da şükretmez. Nimetleri anlatmak şükürdür, bunu terk etmek ise nankörlüktür. Birlik rahmet, ayrılık ise azaptır.” en-Nesâî'nin Mâlik b. Nadle el-Cüşemî'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanında oturuyordum. Beni eski püskü elbiseler içinde görünce: { أَلِكَ مال؟ } “Malın var mı?” buyurdu. Ben de:

24911. Metin

نَعَمْ، يَا رَسُولَ اللَّهِ، مِنْ كُلِّ الْمَالِ. قَالَ: [إِذَا آتَاكَ اللَّهُ مَالًا فَلْيُرَ أَثَرُهُ عَلَيْكَ [. وَرَوَى أَبُو سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: [إن الله جميل يحب الجمال، ويجب أَنْ يَرَى أَثَرَ نِعْمَتِهِ عَلَى عَبْدِهِ [. فَصْلٌ: يُكَبِّرُ الْقَارِئُ فِي رِوَايَةِ الْبَزِّيِّ عَنِ ابْنِ كَثِيرٍ- وَقَدْ رَوَاهُ مُجَاهِدٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، عَنْ أُبَيِّ بْنِ كَعْبٍ، عَنِ النَّبِيِّ ﷺ: إِذَا بَلَغَ آخِرَ وَالضُّحى كَبَّرَ «١» بَيْنَ كُلِّ سُورَةٍ تَكْبِيرَةً، إِلَى أَنْ يَخْتِمَ الْقُرْآنَ، وَلَا يَصِلْ آخِرَ السُّورَةِ بِتَكْبِيرِهِ، بَلْ يَفْصِلُ بَيْنَهُمَا بِسَكْتَةٍ. وَكَأَنَّ الْمَعْنَى فِي ذَلِكَ أَنَّ الْوَحْيَ تَأَخَّرَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَيَّامًا، فَقَالَ نَاسٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ: قَدْ وَدَّعَهُ صَاحِبُهُ وَقَلَاهُ، فَنَزَلَتْ هَذِهِ السُّورَةُ فَقَالَ: [اللَّهُ أَكْبَرُ [. قَالَ مُجَاهِدٌ: قَرَأْتُ عَلَى ابْنِ عَبَّاسٍ، فَأَمَرَنِي بِهِ، وَأَخْبَرَنِي بِهِ عَنْ أُبَيٍّ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ. وَلَا يُكَبِّرُ فِي قِرَاءَةِ الْبَاقِينَ، لِأَنَّهَا ذَرِيعَةٌ إِلَى الزِّيَادَةِ فِي الْقُرْآنِ. قُلْتُ: الْقُرْآنُ ثَبَتَ نَقْلًا مُتَوَاتِرًا سُوَرُهُ وَآيَاتُهُ وَحُرُوفُهُ، لَا زِيَادَةَ فِيهِ وَلَا نُقْصَانَ، فَالتَّكْبِيرُ عَلَى هَذَا لَيْسَ بِقُرْآنٍ. فَإِذَا كَانَ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الْمَكْتُوبُ فِي الْمُصْحَفِ بِخَطِ الْمُصْحَفِ لَيْسَ بِقُرْآنٍ، فَكَيْفَ بِالتَّكْبِيرِ الَّذِي هُوَ لَيْسَ بِمَكْتُوبٍ. أَمَّا أَنَّهُ ثَبَتَ سُنَّةً بِنَقْلِ الْآحَادِ، فَاسْتَحَبَّهُ ابْنُ كَثِيرٍ، لَا أَنَّهُ أَوْجَبَهُ فَخَطَّأَ مَنْ تَرَكَهُ. ذَكَرَ الْحَاكِمُ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الْحَافِظُ فِي كِتَابِ" الْمُسْتَدْرَكِ" لَهُ عَلَى الْبُخَارِيِّ وَمُسْلِمٍ: حَدَّثَنَا أَبُو يَحْيَى مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ يَزِيدَ، الْمُقْرِئُ الْإِمَامُ بِمَكَّةَ، فِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ، قَالَ: حَدَّثَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ مُحَمَّدُ بْنُ عَلِيِّ بْنِ زَيْدٍ الصَّائِغُ، قَالَ: حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ الْقَاسِمِ بْنِ أَبِي بَزَّةَ: سَمِعْتُ عِكْرِمَةَ بْنَ سُلَيْمَانَ يَقُولُ: قَرَأْتُ عَلَى إِسْمَاعِيلَ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ قُسْطَنْطِينَ، فَلَمَّا بَلَغْتُ وَالضُّحى قَالَ لِي كَبِّرْ عِنْدَ خَاتِمَةِ كُلِّ سُورَةٍ حَتَّى تَخْتِمَ، فَإِنِّي قَرَأْتُ عَلَى عَبْدِ اللَّهِ بْنِ كَثِيرٍ فَلَمَّا بَلَغْتُ وَالضُّحى قَالَ

'Evet, ey Allah'ın Resûlü, her türlü maldan var' dedim. Şöyle buyurdu: { إِذَا آتَاكَ اللَّهُ مَالًا فَلْيُرَ أَثَرُهُ عَلَيْكَ } “Allah sana bir mal verdiği zaman, onun eseri senin üzerinde görülsün.” Ebû Saîd el-Hudrî'nin Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet ettiğine göre [Peygamber] şöyle buyurmuştur: { إن الله جميل يحب الجمال، ويجب أَنْ يَرَى أَثَرَ نِعْمَتِهِ عَلَى عَبْدِهِ } “Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzelliği sever ve kulunun üzerinde nimetinin eserini görmeyi sever.” Fasıl: İbn Kesîr'den gelen el-Bezzî rivayetinde —ki bunu Mücâhid, İbn Abbâs'tan, o Übey b. Ka'b'dan, o da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet etmiştir— kâri (okuyan kişi), { وَالضُّحى } suresinin sonuna ulaştığında Kur'an'ı hatmedinceye kadar her surenin arasında birer tekbir getirir «١»; surenin sonunu tekbire bitiştirmez, bilakis aralarını bir sekte ile ayırır. Bundaki mana sanki şöyledir: Vahiy Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e birkaç gün gecikmişti; bunun üzerine müşriklerden bazı kimseler: 'Arkadaşı ona veda etti ve onu terk etti' dediler. Bu sure nazil olunca da [Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem]: { اللَّهُ أَكْبَرُ } “Allahu ekber” buyurdu. Mücâhid şöyle demiştir: İbn Abbâs'a [Kur'an] okudum; o bana bunu emretti ve Übey vasıtasıyla Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den bunu bana haber verdi. Diğer kıraat imamlarının kıraatinde ise tekbir getirilmez; zira bu, Kur'an'a ziyade yapmaya bir vesile [olarak görülür]. Derim ki: Kur'an sureleri, ayetleri ve harfleriyle mütevâtir nakille sabit olmuştur; onda ne bir artma ne de bir eksilme vardır. Buna göre tekbir Kur'an'dan değildir. Mushaf'ın hattıyla Mushaf'ta yazılı olan 'Bismillâhirrahmânirrahîm' Kur'an'dan sayılmazken [bazı görüşlere göre], yazılı bile olmayan tekbir nasıl Kur'an'dan olsun? Ancak âhâd nakille sünnet olarak sabit olduğu için İbn Kesîr bunu müstehap görmüştür; yoksa onu vacip kılıp terk edeni hatalı bulmuş değildir. el-Hâkim Ebû Abdillâh Muhammed b. Abdillâh el-Hâfız, Buhârî ve Müslim üzerine yazdığı "el-Müstedrek" adlı kitabında şöyle zikretmiştir: Mekke'de Mescid-i Harâm'daki mukri imam Ebû Yahyâ Muhammed b. Abdillâh b. Muhammed b. Abdillâh b. Yezîd bize rivayet edip dedi ki: Ebû Abdillâh Muhammed b. Alî b. Zeyd es-Sâiğ bize rivayet edip dedi ki: Ahmed b. Muhammed b. el-Kâsım b. Ebî Bezze bize rivayet edip dedi ki: İkrime b. Süleymân'ı şöyle derken işittim: İsmâil b. Abdillâh b. Kustantîn'e [Kur'an] okudum; { وَالضُّحى } suresine ulaştığımda bana: 'Hatmedinceye kadar her surenin sonunda tekbir getir; zira ben Abdullah b. Kesîr'e okudum, { وَالضُّحى } suresine ulaştığımda [o da bana böyle] söyledi' dedi...

24912. Metin

: كَبِّرْ حَتَّى تَخْتِمَ. وَأَخْبَرَهُ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ كَثِيرٍ أَنَّهُ قَرَأَ عَلَى مُجَاهِدٍ، وَأَخْبَرَهُ مُجَاهِدٌ أَنَّ ابْنَ عَبَّاسٍ أَمَرَهُ بِذَلِكَ، وَأَخْبَرَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ أَنَّ أُبَيَّ بْنَ كَعْبٍ أَمَرَهُ بِذَلِكَ، وَأَخْبَرَهُ أُبَيِّ بْنُ كَعْبٍ إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ أَمَرَهُ بِذَلِكَ. هَذَا حَدِيثٌ صَحِيحٌ وَلَمْ يخرجاه.

: «[Kur'ân'ı] hatmedinceye kadar tekbir getir!» Abdullah b. Kesîr de ona Mücâhid'in huzurunda okuduğunu, Mücâhid'in kendisine İbn Abbâs'ın bunu emrettiğini bildirdiğini, İbn Abbâs'ın da kendisine Übey b. Ka'b'ın bunu emrettiğini bildirdiğini, Übey b. Ka'b'ın da Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in kendisine bunu emrettiğini haber verdiğini nakletmiştir. Bu, sahih bir hadistir fakat [Buhârî ve Müslim] onu tahric etmemiştir.1