[Tîn Suresi Tefsiri]

Kurtubî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

24949. Metin

تفسير سورة" والتين" مَكِّيَّةٌ فِي قَوْلِ الْأَكْثَرِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةُ: هِيَ مَدَنِيَّةٌ وَهِيَ ثَمَانِي آيَاتٍ.

Tîn Suresi tefsiri: Çoğunluğun görüşüne göre Mekkîdir. İbn Abbâs ve Katâde ise şöyle demiştir: "Medenîdir ve sekiz ayettir."

24950. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

24951. Metin

[سورة التين (٩٥): آية ١]

[Tîn Suresi (95): Ayet 1]

24952. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

24953. Metin

وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ (١)

{ وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ (١) } “Andolsun incire ve zeytine!”

24954. Metin

فِيهِ ثلاث مسائل: الأول- قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ) قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَالْحَسَنُ وَمُجَاهِدٌ وَعِكْرِمَةُ وَإِبْرَاهِيمُ النَّخَعِيُّ وَعَطَاءُ بْنُ أَبِي رَبَاحٍ وَجَابِرُ بْنُ زَيْدٍ وَمُقَاتِلٌ وَالْكَلْبِيُّ: هُوَ تِينُكُمُ الَّذِي تَأْكُلُونَ، وَزَيْتُونُكُمُ الَّذِي تَعْصِرُونَ مِنْهُ الزَّيْتَ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: وَشَجَرَةً تَخْرُجُ مِنْ طُورِ سَيْناءَ تَنْبُتُ بِالدُّهْنِ وَصِبْغٍ لِلْآكِلِينَ «١» [المؤمنون: ٢٠]. وَقَالَ أَبُو ذَرٍّ: أُهْدِيَ لِلنَّبِيِّ ﷺ سَلُّ تِينٍ، فَقَالَ: [كُلُوا [وَأَكَلَ مِنْهُ. ثُمَّ قَالَ: [لَوْ قُلْتُ إِنَّ فَاكِهَةً نَزَلَتْ مِنَ الْجَنَّةِ لَقُلْتُ هَذِهِ، لِأَنَّ فَاكِهَةَ الْجَنَّةِ بِلَا عَجَمٍ «٢»، فَكُلُوهَا فَإِنَّهَا تَقْطَعُ الْبَوَاسِيرَ، وَتَنْفَعُ مِنَ النِّقْرِسِ [. وَعَنْ مُعَاذٍ أَنَّهُ اسْتَاكَ بِقَضِيبِ زَيْتُونٍ، وَقَالَ سَمِعْتُ النَّبِيَّ ﷺ يَقُولُ: [السِّوَاكُ الزَّيْتُونُ! مِنَ الشَّجَرَةِ الْمُبَارَكَةِ، يُطَيِّبُ الْفَمَ، وَيَذْهَبُ بِالْحَفَرِ»

Bunda üç mesele vardır: Birincisi- Yüce Allah'ın: { وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ } “Andolsun incire ve zeytine!” buyruğudur. İbn Abbâs, el-Hasen, Mücâhid, İkrime, İbrâhîm en-Nehaî, Atâ b. Ebî Rebâh, Câbir b. Zeyd, Mukâtil ve el-Kelbî şöyle demişlerdir: "Bu, yediğiniz inciriniz ve kendisinden yağ sıktığınız zeytininizdir." Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَشَجَرَةً تَخْرُجُ مِنْ طُورِ سَيْناءَ تَنْبُتُ بِالدُّهْنِ وَصِبْغٍ لِلْآكِلِينَ } «١» “Tûr-i Sînâ'dan çıkan, yiyenler için yağ ve katık veren bir ağaç da [yarattık].” [Mü'minûn: 20]. Ebû Zerr şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e bir sepet incir hediye edildi. Bunun üzerine: [Yiyiniz] buyurdu ve kendisi de ondan yedi. Sonra şöyle buyurdu: [Cennetten bir meyve indiğini söyleyecek olsaydım, bunun o olduğunu söylerdim. Çünkü cennet meyvesi çekirdeksizdir «٢». Onu yiyiniz; zira o basuru keser, gut hastalığına iyi gelir]. Muâz'dan rivayet edildiğine göre o, bir zeytin dalıyla dişlerini misvaklamış ve şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işittim: [Zeytin misvağı ne güzeldir! O mübarek bir ağaçtandır, ağzı güzelleştirir, diş pasını giderir]

24955. Metin

، وَهِيَ سِوَاكِي وَسِوَاكُ الْأَنْبِيَاءِ مِنْ قَبْلِي [. وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا: التِّينُ: مَسْجِدُ نُوحٍ ﵇ الَّذِي بُنِيَ عَلَى الْجُودِيِّ، وَالزَّيْتُونُ: مَسْجِدُ بَيْتِ الْمَقْدِسِ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: التين: المسجد الحرام، والزيتون المسجد

... «ve o, benim ve benden önceki peygamberlerin misvakıdır».123 Yine İbn Abbâs'tan şöyle rivayet edilmiştir: "İncir: Nûh'un aleyhisselâm Cûdî üzerinde inşa edilen mescididir; zeytin ise: Beytü'l-Makdis mescididir." ed-Dahhâk ise şöyle demiştir: "İncir: Mescid-i Harâm'dır; zeytin ise Mescid-[-i Aksâ'dır]...

24956. Metin

الْأَقْصَى. ابْنُ زَيْدٍ: التِّينُ: مَسْجِدُ دِمَشْقَ، وَالزَّيْتُونُ: مَسْجِدُ بَيْتِ الْمَقْدِسِ. قَتَادَةُ: التِّينُ: الْجَبَلُ الَّذِي عَلَيْهِ دِمَشْقُ: وَالزَّيْتُونُ: الْجَبَلُ الَّذِي عَلَيْهِ بَيْتُ الْمَقْدِسِ. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ: التِّينُ: مَسْجِدُ أَصْحَابِ الْكَهْفِ، وَالزَّيْتُونِ: مَسْجِدُ إِيلِيَاءَ. وَقَالَ كَعْبُ الاخبار وَقَتَادَةُ أَيْضًا وَعِكْرِمَةُ وَابْنُ زَيْدٍ: التِّينُ: دِمَشْقُ، وَالزَّيْتُونُ: بَيْتُ الْمَقْدِسِ. وَهَذَا اخْتِيَارُ الطَّبَرِيِّ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: سَمِعْتُ رَجُلًا مِنْ أَهْلِ الشَّامِ يَقُولُ: التِّينُ: جِبَالٌ مَا بَيْنَ حُلْوَانَ إِلَى هَمَذَانَ، وَالزَّيْتُونُ: جِبَالُ الشَّامِ. وَقِيلَ: هُمَا جَبَلَانِ بِالشَّامِ، يُقَالُ لَهُمَا طُورُ زَيْتَا وَطُورُ تِينَا (بِالسُّرْيَانِيَّةِ) سُمِّيَا بِذَلِكَ لِأَنَّهُمَا يُنْبِتَانِهِمَا. وَكَذَا رَوَى أَبُو مَكِينٌ عَنْ عِكْرِمَةَ، قَالَ: التِّينُ وَالزَّيْتُونُ: جَبَلَانِ بالشام. وقال النابغة:

Aksâ'dır" demiştir. İbn Zeyd: "İncir: Dımaşk mescididir, zeytin ise: Beytü'l-Makdis mescididir" demiştir. Katâde: "İncir: Dımaşk'ın üzerinde bulunduğu dağdır, zeytin ise: Beytü'l-Makdis'in üzerinde bulunduğu dağdır" demiştir. Muhammed b. Ka'b şöyle demiştir: "İncir: Ashâb-ı Kehf'in mescididir, zeytin ise: İlyâ mescididir." Ka'bü'l-Ahbâr, yine Katâde, İkrime ve İbn Zeyd şöyle demişlerdir: "İncir: Dımaşk'tır, zeytin ise: Beytü'l-Makdis'tir." et-Taberî'nin tercihi de budur. el-Ferrâ şöyle demiştir: Şam ehlinden bir adamın şöyle dediğini işittim: "İncir: Hulvân ile Hemedan arasındaki dağlardır, zeytin ise: Şam dağlarıdır." Şöyle de denilmiştir: Onlar Şam'da iki dağdır, bunlara (Süryanice) Tûr-i Zeytâ ve Tûr-i Tînâ denir. Bunları yetiştirdikleri için bu ad verilmiştir. Ebû Mekîn'in İkrime'den rivayeti de böyledir; o şöyle demiştir: "İncir ve zeytin: Şam'da iki dağdır." en-Nâbiğa şöyle demiştir:

24957. Metin

... أتين التين عن عرض «١»

... İncir [denen yere] geniş bir taraftan geldiler «١»

24958. Metin

وَهَذَا اسْمُ مَوْضِعٍ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ ذَلِكَ عَلَى حَذْفِ مُضَافٍ، أَيْ وَمَنَابِتِ التِّينِ وَالزَّيْتُونِ. وَلَكِنْ لَا دَلِيلَ عَلَى ذَلِكَ مِنْ ظَاهِرِ التَّنْزِيلِ، وَلَا مِنْ قَوْلِ مَنْ لَا يُجَوِّزُ خلافه، قاله النحاس. الثانية- وَأَصَحُّ هَذِهِ الْأَقْوَالِ الْأَوَّلُ، لِأَنَّهُ الْحَقِيقَةُ، وَلَا يُعْدَلُ عَنِ الْحَقِيقَةِ إِلَى الْمَجَازِ إِلَّا بِدَلِيلٍ. وَإِنَّمَا أَقْسَمَ اللَّهُ بِالتِّينِ، لِأَنَّهُ كَانَ سِتْرَ آدَمَ فِي الْجَنَّةِ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى: يَخْصِفانِ عَلَيْهِما مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِ «٢» [الأعراف: ٢٢] وَكَانَ وَرَقَ التِّينِ. وَقِيلَ: أَقْسَمَ بِهِ لِيُبَيِّنَ وَجْهَ الْمِنَّةِ الْعُظْمَى فِيهِ، فَإِنَّهُ جَمِيلُ الْمَنْظَرِ، طَيِّبُ الْمَخْبَرِ، نَشِرُ «٣» الرَّائِحَةِ، سَهْلُ الْجَنْيِ، عَلَى قَدْرِ الْمُضْغَةِ. وَقَدْ أَحْسَنَ الْقَائِلُ فِيهِ:

Bu bir yer adıdır. Bunun, muzâfın (tamlananın) hazfedilmesiyle [yani]: "İncir ve zeytinin yetiştiği yerler" takdirinde olması da caizdir. Ancak en-Nehhâs'ın dediğine göre Kur'ân'ın zahirinden buna dair bir delil olmadığı gibi, aksini caiz görmeyen bir kimsenin sözünden de [delil] yoktur. İkincisi- Bu görüşlerin en sahihi birincisidir; çünkü hakikat olan odur. Bir delil bulunmadıkça hakikatten mecaza geçilmez. Allah'ın incire yemin etmesi ancak şundandır: Yüce Allah'ın: { يَخْصِفانِ عَلَيْهِما مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِ } «٢» “İkisi de cennet yaprağından üzerlerini örtmeye başladılar” [A'râf: 22] buyruğuna göre o, cennette Âdem'in örtüsüydü ve o incir yaprağıydı. Şöyle de denilmiştir: Ondaki büyük nimet yönünü beyan etmek için ona yemin etmiştir; zira o görünüşü güzel, tadı hoş, kokusu güzelce yayılan «٣», toplanması kolay ve bir lokma büyüklüğündedir. Şu beyti söyleyen kişi onun hakkında ne güzel söylemiştir:

24959. Metin

انْظُرْ إِلَى التِّينِ فِي الْغُصُونِ ضُحًى ... مُمَزَّقَ الْجِلْدِ مَائِلَ الْعُنُقِ

Kuşluk vakti dallardaki incire bir bak! ... Derisi yarılmış, boynu bükülmüş,

24960. Metin

كَأَنَّهُ رَبُّ نِعْمَةٍ سُلِبَتْ ... فَعَادَ بَعْدَ الْجَدِيدِ فِي الْخَلَقِ

Sanki elinden nimeti alınmış bir efendi gibi, ... yeni [elbisesinden] sonra eski püskü elbiselere dönmüş.

24961. Metin

أَصْغَرُ مَا فِي النُّهُودِ أَكْبَرُهُ ... لَكِنْ يُنَادَى عَلَيْهِ فِي الطُّرُقِ

[Kalkık] göğüslerin en küçüğü [bile] onun en büyüğüdür1; lâkin2 sokaklarda onun için bağırılıp çağrılır [satılır]3.

24962. Metin

وَقَالَ آخَرُ:

Bir başkası da şöyle demiştir:

24963. Metin

التِّينُ يَعْدِلُ عِنْدِي كُلَّ فَاكِهَةٍ ... إِذَا انْثَنَى مَائِلًا فِي غُصْنِهِ الزَّاهِي

İncir benim nazarımda bütün meyvelere denktir, ... göz alıcı dalında eğilip büküldüğü zaman.

24964. Metin

مُخَمَّشُ الْوَجْهِ قَدْ سَالَتْ حَلَاوَتُهُ ... كَأَنَّهُ رَاكِعٌ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ

Yüzü tırmalanmış, tatlılığı akmış, ... sanki Allah korkusundan rükûya varmış gibi.

24965. Metin

وَأَقْسَمَ بِالزَّيْتُونِ لِأَنَّهُ مَثَّلَ بِهِ إِبْرَاهِيمَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ «١» [النور: ٣٥]. وَهُوَ أَكْثَرُ أُدُمِ أَهْلِ الشَّامِ وَالْمَغْرِبِ، يَصْطَبِغُونَ «٢» بِهِ، وَيَسْتَعْمِلُونَهُ فِي طَبِيخِهِمْ، وَيَسْتَصْبِحُونَ بِهِ، وَيُدَاوَى بِهِ أَدْوَاءُ الْجَوْفِ وَالْقُرُوحِ وَالْجِرَاحَاتِ، وَفِيهِ مَنَافِعُ كَثِيرَةٌ. وَقَالَ ﵇: [كُلُوا الزَّيْتَ وَادَّهِنُوا بِهِ فَإِنَّهُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ]. وَقَدْ مَضَى فِي سُورَةِ" الْمُؤْمِنُونَ" الْقَوْلُ فِيهِ «٣». الثَّالِثَةُ- قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ وَلِامْتِنَانِ الْبَارِئِ سُبْحَانَهُ، وَتَعْظِيمِ الْمِنَّةِ فِي التِّينِ، وَأَنَّهُ مُقْتَاتٌ مُدَّخَرٌ [فَلِذَلِكَ «٤»] قُلْنَا بِوُجُوبِ الزَّكَاةِ فِيهِ. وَإِنَّمَا فَرَّ كَثِيرٌ مِنَ الْعُلَمَاءِ مِنَ التَّصْرِيحِ بِوُجُوبِ الزَّكَاةِ فِيهِ، تَقِيَّةَ جَوْرِ الْوُلَاةِ، فَإِنَّهُمْ يَتَحَامَلُونَ فِي الْأَمْوَالِ الزَّكَاتِيَّةِ، فَيَأْخُذُونَهَا مَغْرَمًا، حَسَبَ مَا أَنْذَرَ بِهِ الصَّادِقُ ﷺ. فَكَرِهَ الْعُلَمَاءُ أَنْ يَجْعَلُوا لَهُمْ سَبِيلًا إِلَى مَالٍ آخَرَ يَتَشَطَّطُونَ فِيهِ، وَلَكِنْ يَنْبَغِي لِلْمَرْءِ أَنْ يَخْرُجَ عَنْ نِعْمَةِ رَبِّهِ، بِأَدَاءِ حَقِّهِ. وَقَدْ قَالَ الشَّافِعِيُّ لِهَذِهِ الْعِلَّةِ وَغَيْرِهَا: لَا زَكَاةَ فِي الزَّيْتُونِ. والصحيح وجوب الزكاة فيهما «٥».

Zeytine yemin etti; çünkü Yüce Allah'ın: { يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ } «١» “Mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulur” [Nûr: 35] buyruğunda onunla İbrâhim'i misal getirmiştir. O, Şam ve Mağrib ehlinin en çok kullandığı katıktır; onunla katık yaparlar «٢», yemeklerinde kullanırlar, onunla aydınlanırlar, iç hastalıkları, yaralar ve çıbanlar onunla tedavi edilir ve onda pek çok faydalar vardır. [Peygamber] aleyhisselâm da: [Zeytinyağı yiyiniz ve onunla yağlanınız; çünkü o mübarek bir ağaçtandır] buyurmuştur. Mü'minûn Suresi'nde onunla ilgili açıklama geçmişti «٣». Üçüncüsü- İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: Yaratıcı Sübhânehu'nun minneti, incirdeki nimetin büyüklüğü ve onun temel gıda maddesi olup depolanabilmesi sebebiyle [işte bundan dolayı «٤»] biz onda zekâtın farz olduğunu söyledik. İlim adamlarının birçoğu, yöneticilerin zulmünden çekindikleri (takiyye yaptıkları) için onda zekâtın farz olduğunu açıkça ifade etmekten kaçınmışlardır; zira onlar zekât mallarında haksızlık yapar ve Sâdık sallallâhu aleyhi ve sellem'in uyardığı gibi onu bir haraç/ceza olarak alırlar. Bu yüzden ilim adamları, yöneticilerin haksızlık yapacakları başka bir mala yol bulmalarını hoş görmemişlerdir. Fakat kişinin, hakkını eda ederek Rabbinin nimetinin şükrünü yerine getirmesi gerekir. eş-Şâfiî bu gerekçeyle ve başka sebeplerle: "Zeytinde zekât yoktur" demiştir. Doğru olan ise her ikisinde de zekâtın farz olduğudur «٥».

24966. Metin

[سورة التين (٩٥): آية ٢]

[Tîn Suresi (95): Ayet 2]

24967. Metin

وَطُورِ سِينِينَ (٢)

{ وَطُورِ سِينِينَ (٢) } “Ve Sînâ Dağı'na!”

24968. Metin

رَوَى ابْنُ أَبِي نَجِيحٍ عَنْ مُجَاهِدٍ وَطُورِ قَالَ: جَبَلٌ. سِينِينَ قَالَ: مُبَارَكٌ بِالسُّرْيَانِيَّةِ. وَعَنْ عِكْرِمَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: طُورِ جبل، وسِينِينَ، حَسَنٌ. وَقَالَ قَتَادَةُ: سِينِينَ هُوَ الْمُبَارَكُ الْحَسَنُ. وَعَنْ عِكْرِمَةَ قَالَ: الْجَبَلُ الَّذِي نَادَى اللَّهُ جَلَّ ثَنَاؤُهُ مِنْهُ مُوسَى ﵇. وَقَالَ مُقَاتِلٌ وَالْكَلْبِيُّ: سِينِينَ كُلُّ جَبَلٍ فِيهِ شَجَرٌ مُثْمِرٌ، فَهُوَ سِينِينَ وَسَيْنَاءَ، بِلُغَةِ النَّبَطِ وَعَنْ عَمْرِو بْنِ مَيْمُونٍ قَالَ: صَلَّيْتُ مَعَ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ الْعِشَاءَ بِمَكَّةَ، فَقَرَأَ وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ.

İbn Ebî Necîh'in Mücâhid'den rivayet ettiğine göre o, { وَطُورِ } hakkında: "Dağdır"; { سِينِينَ } hakkında da: "Süryanicede mübarek demektir" demiştir.1 İkrime'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre ise o: "Tûr dağ, Sînîn ise güzeldir" demiştir.2 Katâde: "Sînîn, mübarek ve güzel olandır" demiştir.3 İkrime'den ise: "[Sînîn], şânı yüce olan Allah'ın kendisinden Mûsâ aleyhisselâm'a seslendiği dağdır" dediği rivayet edilmiştir.4 Mukâtil ve el-Kelbî şöyle demişlerdir: "Sînîn, meyve veren ağaç bulunan5 her dağdır; Nabat dilinde böylesine sînîn ve seynâ denir." Amr b. Meymûn'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Mekke'de Ömer b. el-Hattâb ile birlikte yatsı namazını kıldım; [namazda] { وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ } [suresini] okudu.

24969. Metin

وَطُورِ سَيْنَاءَ. وَهذَا الْبَلَدِ الْأَمِينِ قَالَ: وَهَكَذَا هِيَ فِي قِرَاءَةِ عَبْدِ اللَّهِ، وَرَفَعَ صَوْتَهُ تَعْظِيمًا لِلْبَيْتِ. وَقَرَأَ فِي الرَّكْعَةِ الثَّانِيَةِ: أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ [الفيل: ١]. ولِإِيلافِ قُرَيْشٍ [قُرَيْشٍ: ١] جَمَعَ بَيْنَهُمَا. ذَكَرَهُ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ. النَّحَّاسُ: وَفِي قِرَاءَةِ عَبْدِ اللَّهِ (سِينَاءَ) (بِكَسْرِ السِّينِ)، وَفِي حَدِيثِ عَمْرِو بْنِ مَيْمُونٍ عَنْ عُمَرَ (بفتح السين). وقال الأخفش: طُورِ جبل. وسِينِينَ شَجَرٌ وَاحِدَتُهُ سِينِينِيَّةٌ. وَقَالَ أَبُو عَلِيٍّ: سِينِينَ فِعْلِيلُ، فَكُرِّرَتِ اللَّامُ الَّتِي هِيَ نُونٌ فِيهِ، كَمَا كُرِّرَتْ فِي زِحْلِيلٍ: لِلْمَكَانِ الزَّلِقِ، وَكِرْدِيدَةٍ: لِلْقِطْعَةِ مِنَ التَّمْرِ، وَخِنْذِيدٍ: لِلطَّوِيلِ. وَلَمْ يَنْصَرِفْ سِينِينَ كَمَا لَمْ يَنْصَرِفْ سَيْنَاءُ، لِأَنَّهُ جُعِلَ اسْمًا لِبُقْعَةٍ أَوْ أَرْضٍ، وَلَوْ جُعِلَ اسْمًا لِلْمَكَانِ أَوْ لِلْمَنْزِلِ أَوِ اسْمٍ مُذَكَّرٍ لَانْصَرَفَ، لِأَنَّكَ سَمَّيْتَ مُذَكَّرًا بِمُذَكَّرٍ. وَإِنَّمَا أَقْسَمَ بِهَذَا الْجَبَلِ لِأَنَّهُ بِالشَّأْمِ وَالْأَرْضِ الْمُقَدَّسَةِ، وَقَدْ بَارَكَ اللَّهُ فِيهِمَا، كَمَا قَالَ: إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بارَكْنا حَوْلَهُ [الاسراء: ١].

{ وَطُورِ سَيْنَاءَ. وَهذَا الْبَلَدِ الْأَمِينِ } okudu ve: "Abdullah'ın kıraatinde bu böyledir" dedi ve Beyt'i (Kâbe'yi) yüceltmek maksadıyla sesini yükseltti. İkinci rekatta ise: { أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ } “Görmedin mi Rabbin ne yaptı” [Fîl: 1] ile { لِإِيلافِ قُرَيْشٍ } “Kureyş'in alıştırılması için” [Kureyş: 1] surelerini okuyup ikisini birleştirdi. Bunu İbnü'l-Enbârî zikretmiştir. en-Nehhâs: "Abdullah'ın kıraatinde (sin harfinin kesresiyle) (Sînâ'), Amr b. Meymûn'un Ömer'den rivayet ettiği hadiste ise (sin harfinin fethasıyla) [Saynâ'] şeklindedir" demiştir. el-Ahfeş şöyle demiştir: "Tûr dağdır. Sînîn ise ağaçlardır, tekili ise sînîniyyedir." Ebû Alî şöyle demiştir: "Sînîn fi'lîl (فِعْلِيل) veznindedir; kaygan yer için kullanılan zıhlîl (زِحْلِيل), hurma parçası için kullanılan kirdîde (كِرْدِيدَة) ve uzun boylu için kullanılan hınzîd (خِنْذِيد) kelimelerinde tekrarlandığı gibi buradaki lâm harfi olan nûn harfi tekrarlanmıştır. Sînâ gayrimunsarıf olduğu gibi Sînîn de gayrimunsarıftır; çünkü bir beldeye veya bir arziye isim kılınmıştır. Eğer bir mekana veya menzile yahut müzekker bir isme ad kılınsaydı munsarıf olurdu; zira müzekkeri müzekkerle adlandırmış olurdun." Bu dağa yemin edilmesi ancak Şam'da ve Mukaddes Toprak'ta bulunmasından ötürüdür; nitekim Allah: { إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بارَكْنا حَوْلَهُ } “Çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya” [İsrâ: 1] buyurduğu gibi her ikisini de mübarek kılmıştır.

24970. Metin

[سورة التين (٩٥): آية ٣]

[Tîn Suresi (95): Ayet 3]

24971. Metin

وَهذَا الْبَلَدِ الْأَمِينِ (٣)

{ وَهذَا الْبَلَدِ الْأَمِينِ (٣) } “Ve bu güvenli şehre!”

24972. Metin

يَعْنِي مَكَّةَ. سَمَّاهُ أَمِينًا لِأَنَّهُ آمِنٌ، كَمَا قَالَ: أَنَّا جَعَلْنا حَرَماً آمِناً «١» [العنكبوت: ٦٧] فَالْأَمِينُ: بِمَعْنَى الْآمِنُ، قَالَهُ الْفَرَّاءُ وَغَيْرُهُ. قَالَ الشَّاعِرُ:

Mekke'yi kastetmektedir. Oraya emîn demiştir; çünkü orası güvenlidir; nitekim: { أَنَّا جَعَلْنا حَرَماً آمِناً } «١» “[Görmediler mi ki] güvenli bir harem kıldık” [Ankebût: 67] buyurmuştur. el-Ferrâ ve başkaları: "el-Emîn (الأمين), güvenli (el-âmin) manasındadır" demişlerdir. Şair şöyle demiştir:

24973. Metin

أَلَمْ تَعْلَمِي يَا أَسْمُ وَيْحَكِ أَنَّنِي ... حَلَفْتُ يَمِينًا لَا أَخُونُ أَمِينِي

Ey Esmâ, bilmez misin -yazık sana- ben ... yemin ettim ki bana güvenene hıyanet etmeyeceğim.

24974. Metin

يَعْنِي: آمِنِي. وَبِهَذَا احْتَجَّ مَنْ قَالَ: إِنَّهُ أَرَادَ بِالتِّينِ دِمَشْقَ، وَبِالزَّيْتُونِ بَيْتَ الْمَقْدِسِ. فَأَقْسَمَ اللَّهُ بِجَبَلِ دِمَشْقَ، لِأَنَّهُ مَأْوَى عِيسَى ﵇، وَبِجَبَلِ بَيْتِ الْمَقْدِسِ، لِأَنَّهُ مَقَامُ الْأَنْبِيَاءِ ﵈، وَبِمَكَّةَ لِأَنَّهَا أَثَرُ إِبْرَاهِيمَ وَدَارُ مُحَمَّدٍ ﷺ.

Yani: Bana güvenene. İncirden kastın Dımaşk, zeytinden kastın ise Beytü'l-Makdis olduğunu söyleyenler bununla delil getirmişlerdir. Allah, Îsâ aleyhisselâm'ın sığınağı olduğu için Dımaşk dağına, peygamberlerin aleyhimüsselâm makamı olduğu için Beytü'l-Makdis dağına ve İbrâhim'in eseri ve Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in yurdu olduğu için Mekke'ye yemin etmiştir.

24975. Metin

[سورة التين (٩٥): الآيات ٤ الى ٥]

[Tîn Suresi (95): Ayetler 4-5]

24976. Metin

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ (٤) ثُمَّ رَدَدْناهُ أَسْفَلَ سافِلِينَ (٥)

{ لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ (٤) ثُمَّ رَدَدْناهُ أَسْفَلَ سافِلِينَ (٥) } “Doğrusu biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.”

24977. Metin

فِيهِ مَسْأَلَتَانِ: الْأُولَى- قَوْلُهُ تَعَالَى: لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسانَ هَذَا جَوَابُ الْقَسَمِ، وَأَرَادَ بِالْإِنْسَانِ: الْكَافِرَ. قِيلَ: هُوَ الْوَلِيدُ بْنُ الْمُغِيرَةِ. وَقِيلَ: كِلْدَةُ بْنُ أُسَيْدٍ. فَعَلَى هَذَا نزلت في منكري

Bunda iki mesele vardır: Birincisi- Yüce Allah'ın: { لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسانَ } “Doğrusu biz insanı yarattık” buyruğudur. Bu, yeminin cevabıdır. [Burada] insan ile kâfir kastedilmiştir. Bunun el-Velîd b. el-Mugîre olduğu söylenmiştir. Kelede b. Üseyd olduğu da söylenmiştir. Buna göre [bu ayet], inkâr edenler hakkında1

24978. Metin

الْبَعْثِ. وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْإِنْسَانِ آدَمُ وَذُرِّيَّتِهِ. فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ وَهُوَ اعْتِدَالُهُ وَاسْتِوَاءُ شَبَابِهِ، كَذَا قَالَ عَامَّةُ الْمُفَسِّرِينَ. وَهُوَ أَحْسَنُ مَا يَكُونُ، لأنه خلق كل شي منكبا عل وَجْهِهِ، وَخَلَقَهُ هُوَ مُسْتَوِيًا، وَلَهُ لِسَانٌ ذَلِقٌ، وئد وَأَصَابِعُ يَقْبِضُ بِهَا. وَقَالَ أَبُو بَكْرِ بْنُ طَاهِرٍ: مُزَيَّنًا بِالْعَقْلِ، مُؤَدِّيًا لِلْأَمْرِ، مَهْدِيًّا بِالتَّمْيِيزِ، مَدِيدَ الْقَامَةِ، يَتَنَاوَلُ مَأْكُولَهُ بِيَدِهِ. ابْنُ الْعَرَبِيِّ:" لَيْسَ لِلَّهِ تَعَالَى خَلْقٌ أَحْسَنُ مِنَ الْإِنْسَانِ، فَإِنَّ اللَّهَ خَلَقَهُ حَيًّا عَالِمًا، قَادِرًا مَرِيدًا مُتَكَلِّمًا، سَمِيعًا بَصِيرًا، مُدَبِّرًا حَكِيمًا. وَهَذِهِ صِفَاتُ الرَّبِّ سُبْحَانَهُ، وَعَنْهَا عَبَّرَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ، وَوَقَعَ الْبَيَانُ بِقَوْلِهِ: [إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ [يَعْنِي عَلَى صِفَاتِهِ الَّتِي قَدَّمْنَا ذِكْرَهَا. وَفِي رِوَايَةٍ] عَلَى صُورَةِ الرَّحْمَنِ [وَمِنْ أَيْنَ تَكُونُ لِلرَّحْمَنِ صُورَةٌ مُتَشَخِّصَةٌ، فَلَمْ يَبْقَ إِلَّا أَنْ تَكُونَ مَعَانِيَ". وَقَدْ أَخْبَرَنَا الْمُبَارَكُ بْنُ عَبْدِ الْجَبَّارِ الْأَزْدِيِّ قَالَ: أَخْبَرَنَا الْقَاضِي أَبُو الْقَاسِمِ عَلِيُّ بْنُ أَبِي عَلِيٍّ الْقَاضِي الْمُحْسِنُ عَنْ أَبِيهِ قَالَ: كَانَ عِيسَى بْنُ مُوسَى الْهَاشِمِيُّ يُحِبُّ زَوْجَتَهُ حُبًّا شَدِيدًا فَقَالَ لَهَا يَوْمًا: أَنْتِ طَالِقٌ ثَلَاثًا إِنْ لَمْ تَكُونِي أَحْسَنَ مِنَ الْقَمَرِ، فَنَهَضَتْ وَاحْتَجَبَتْ عَنْهُ، وَقَالَتْ: طَلَّقْتَنِي!. وَبَاتَ بِلَيْلَةٍ عَظِيمَةٍ، فَلَمَّا أَصْبَحَ غَدَا إِلَى دَارِ الْمَنْصُورِ، فَأَخْبَرَهُ الْخَبَرَ، وَأَظْهَرَ لِلْمَنْصُورِ جَزَعًا عَظِيمًا، فَاسْتَحْضَرَ الْفُقَهَاءَ وَاسْتَفْتَاهُمْ. فَقَالَ جَمِيعُ مَنْ حَضَرَ: قَدْ طُلِّقَتْ، إِلَّا رَجُلًا وَاحِدًا مِنْ أَصْحَابِ أَبِي حَنِيفَةَ، فَإِنَّهُ كَانَ سَاكِتًا. فَقَالَ لَهُ الْمَنْصُورُ: مَا لَكَ لَا تَتَكَلَّمُ؟ فَقَالَ لَهُ الرَّجُلُ: بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ: وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ. وَطُورِ سِينِينَ. وَهذَا الْبَلَدِ الْأَمِينِ. لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ. يَا أمير المؤمنين، فالإنسان أحسن الأشياء، ولا شي أحسن منه. فقال المنصور لعيسى ابن مُوسَى: الْأَمْرُ كَمَا قَالَ الرَّجُلُ، فَأَقْبِلْ عَلَى زَوْجَتِكَ. وَأَرْسَلَ أَبُو جَعْفَرٍ الْمَنْصُورُ إِلَى زَوْجَةِ الرَّجُلِ: أَنْ أَطِيعِي زَوْجَكِ وَلَا تَعْصِيهِ، فَمَا طَلَّقَكِ. فَهَذَا يَدُلُّكَ عَلَى أَنَّ الْإِنْسَانَ أَحْسَنُ خَلْقِ اللَّهِ بَاطِنًا وَظَاهِرًا، جَمَالَ هَيْئَةٍ، وَبَدِيعَ تَرْكِيبٍ الرَّأْسُ بِمَا فِيهِ، وَالصَّدْرُ بِمَا جَمَعَهُ، وَالْبَطْنُ بِمَا حَوَاهُ، وَالْفَرْجُ وَمَا طَوَاهُ، وَالْيَدَانِ وَمَا بَطَشَتَاهُ، وَالرِّجْلَانِ وَمَا احْتَمَلَتَاهُ. وَلِذَلِكَ قَالَتْ الْفَلَاسِفَةُ: إِنَّهُ الْعَالَمُ الْأَصْغَرُ، إِذْ كُلُّ مَا في المخلوقات جمع فيه «١».

inmiştir. İnsan ile Âdem ve neslinin kastedildiği de söylenmiştir. { فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ } “en güzel biçimde” buyruğu, onun dengeli yaratılışı ve gençliğinin düzgünlüğüdür; müfessirlerin geneli böyle demiştir. O, var olanların en güzelidir; çünkü [Allah] her şeyi yüzükoyun [eğik] yaratmış, onu ise dik yaratmıştır. Onun fasih konuşan bir dili, tuttuğu eli ve parmakları vardır. Ebû Bekr b. Tâhir şöyle demiştir: "Akılla süslenmiş, emri yerine getiren, temyiz [kabiliyeti] ile doğru yolu bulan, boylu poslu ve yiyeceğini eliyle yiyen [bir varlık kılınmıştır]." İbnü'l-Arabî [şöyle der]: "Yüce Allah'ın insandan daha güzel bir yaratılmışı yoktur. Zira Allah onu diri, bilen, güç yetiren, dileyen, konuşan, işiten, gören, tedbir eden ve hikmet sahibi olarak yaratmıştır. Bunlar Rab Teâlâ'nın sıfatlarıdır. Bazı âlimler bunu ifade etmiş ve şu buyrukla beyan vuku bulmuştur: « إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ » «Şüphesiz Allah Âdem'i kendi sûretinde yarattı» [yani] önceden zikrettiğimiz sıfatları üzere [yarattı demektir]. Bir rivayette ise: « عَلَى صُورَةِ الرَّحْمَنِ » «Rahmân'ın sûretinde [yarattı]» şeklindedir. Rahmân için cisimleşmiş bir sûret nasıl olabilir ki? Dolayısıyla geriye sadece [bu sûretin] mânalar (sıfatlar) olması kalmaktadır." Bize el-Mübârek b. Abdilcebbâr el-Ezdî haber verip dedi ki: Bize el-Kādî Ebü'l-Kāsım Ali b. Ebî Ali el-Kādî el-Muhassin babasından haber verip dedi ki: Îsâ b. Mûsâ el-Hâşimî eşini çok severdi. Bir gün ona: "Eğer aydan daha güzel değilsen benden üç talakla boşsun!" dedi. Bunun üzerine kadın kalkıp ondan örtündü ve: "Beni boşadın!" dedi. [Îsâ] çok sıkıntılı bir gece geçirdi. Sabah olunca Mansûr'un sarayına gitti, durumu ona anlattı ve Mansûr'a büyük bir keder izhar etti. Mansûr fakihleri çağırıp onlardan fetva istedi. Hazır bulunanların hepsi: "Kadın boşanmıştır" dediler; ancak Ebû Hanîfe'nin ashabından bir adam hariç, zira o susuyordu. Mansûr ona: "Sana ne oluyor da konuşmuyorsun?" dedi. Adam ona: "{ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ: وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ. وَطُورِ سِينِينَ. وَهذَا الْبَلَدِ الْأَمِينِ. لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ } “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Tîn'e ve zeytûna andolsun. Sînâ dağına ve bu güvenli şehre andolsun ki, doğrusu biz insanı en güzel biçimde yarattık”. Ey Müminlerin Emîri! İnsan varlıkların en güzelidir ve ondan daha güzeli yoktur" dedi. Bunun üzerine Mansûr, Îsâ b. Mûsâ'ya: "Mesele bu adamın dediği gibidir, eşine dön!" dedi. Ebû Câfer el-Mansûr adamın eşine de: "Kocana itaat et ve ona isyan etme, zira o seni boşamış değildir" diye haber gönderdi. İşte bu sana insanın iç ve dış olarak, şekil güzelliği ve yaratılış eşsizliği bakımından Allah'ın en güzel yaratığı olduğunu gösterir: İçindekilerle baş, topladıklarıyla göğüs, ihtiva ettikleriyle karın, barındırdıklarıyla avret yeri, tuttuklarıyla iki el ve taşıdıklarıyla iki ayak [bunun delilidir]. Bundan dolayı felsefeciler şöyle demiştir: "O küçük âlemdir (el-âlemü'l-asğar); çünkü yaratılmışlarda bulunan her şey onda toplanmıştır1."

24979. Metin

الثَّانِيَةُ- قَوْلُهُ تَعَالَى: (ثُمَّ رَدَدْناهُ أَسْفَلَ سافِلِينَ) أَيْ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ، وَهُوَ الْهَرَمُ بَعْدَ الشَّبَابِ، وَالضَّعْفُ بَعْدَ الْقُوَّةِ، حَتَّى يَصِيرَ كَالصَّبِيِّ فِي الْحَالِ الْأَوَّلِ، قَالَهُ الضَّحَّاكُ وَالْكَلْبِيُّ وَغَيْرُهُمَا. وَرَوَى ابْنُ أَبِي نَجِيحٍ عَنْ مُجَاهِدٍ: ثُمَّ رَدَدْناهُ أَسْفَلَ سافِلِينَ إِلَى النَّارِ، يَعْنِي الْكَافِرَ، وقال أَبُو الْعَالِيَةِ. وَقِيلَ: لَمَّا وَصَفَهُ اللَّهُ بِتِلْكَ الصِّفَاتِ الْجَلِيلَةِ الَّتِي رُكِّبَ الْإِنْسَانُ عَلَيْهَا، طَغَى وعلا، حتى قال: أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلى «١» [النازعات: ٢٤] وَحِينَ عَلِمَ اللَّهُ هَذَا مِنْ عَبْدِهِ، وَقَضَاؤُهُ صَادِرٌ مِنْ عِنْدِهِ، رَدَّهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ، بِأَنْ جَعَلَهُ مَمْلُوءًا قَذَرًا، مَشْحُونًا نَجَاسَةً، وَأَخْرَجَهَا عَلَى ظَاهِرِهِ إِخْرَاجًا مُنْكَرًا، عَلَى وَجْهِ الِاخْتِيَارِ تَارَةً، وَعَلَى وَجْهِ الْغَلَبَةِ أُخْرَى، حَتَّى، إِذَا شَاهَدَ ذَلِكَ مِنْ أَمْرِهِ، رَجَعَ إِلَى قَدْرِهِ. وَقَرَأَ عَبْدُ اللَّهِ أَسْفَلَ السَّافِلِينَ. وَقَالَ، أَسْفَلَ سافِلِينَ عَلَى الْجَمْعِ، لِأَنَّ الْإِنْسَانَ فِي مَعْنَى جَمْعٍ، وَلَوْ قَالَ: أَسْفَلَ سَافِلٍ جَازَ، لِأَنَّ لَفْظَ الْإِنْسَانِ وَاحِدٌ. وَتَقُولُ: هَذَا أَفْضَلُ قَائِمٍ. وَلَا تَقُولُ أَفْضَلُ قَائِمِينَ، لِأَنَّكَ تُضْمِرُ لِوَاحِدٍ، فَإِنْ كَانَ الْوَاحِدُ غَيْرَ مُضْمَرٍ لَهُ، رَجَعَ اسْمُهُ بِالتَّوْحِيدِ وَالْجَمْعِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَالَّذِي جاءَ بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهِ أُولئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ «٢» [الزمر: ٣٣]. وَقَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِنَّا إِذا أَذَقْنَا الْإِنْسانَ مِنَّا رَحْمَةً فَرِحَ بِها وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ «٣» [الشورى: ٤٨]. وَقَدْ قِيلَ: إِنَّ مَعْنَى رَدَدْناهُ أَسْفَلَ سافِلِينَ أَيْ رَدَدْنَاهُ إِلَى الضَّلَالِ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: إِنَّ الْإِنْسانَ لَفِي خُسْرٍ. إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ أَيْ إِلَّا هَؤُلَاءِ، فَلَا يُرَدُّونَ إِلَى ذَلِكَ. وَالِاسْتِثْنَاءُ عَلَى قَوْلِ مَنْ قَالَ أَسْفَلَ سافِلِينَ النَّارُ، مُتَّصِلٌ. وَمَنْ قَالَ: إِنَّهُ الهرم فهو منقطع.

İkincisi- Yüce Allah'ın: { ثُمَّ رَدَدْناهُ أَسْفَلَ سافِلِينَ } “Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik” buyruğudur. Yani ömrün en rezil çağına [indirdik ki] bu da gençlikten sonraki ihtiyarlık, kuvvetten sonraki zayıflıktır; öyle ki ilk halindeki çocuk gibi olur; bunu ed-Dahhâk, el-Kelbî ve başkaları söylemiştir. İbn Ebî Necîh Mücâhid'den: "{ ثُمَّ رَدَدْناهُ أَسْفَلَ سافِلِينَ } ateşe [indirdik], yani kâfiri" dediğini rivayet etmiştir; Ebü'l-Âliye de böyle demiştir. Şöyle de denilmiştir: Allah insanı, fıtratına yerleştirilen o yüce sıfatlarla nitelendirince insan azdı, böbürlendi, hatta: { أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلى } «١» “Ben sizin en yüce rabbinizim!” [Nâziât: 24] dedi. Allah kulundan bunu bilince -ve O'nun hükmü kendi katından çıkmıştır- onu pislikle doldurarak, necasete bürüyerek ve bunu bazen kendi tercihiyle bazen de istem dışı olarak dışına çıkarıp iğrenç bir şekilde sergileyerek aşağıların aşağısına döndürdü; ta ki durumundaki bu hali görünce kendi haddine/değerine dönsün. Abdullah, [esfele's-sâfilîn (أَسْفَلَ السَّافِلِينَ)] şeklinde okumuştur. { أَسْفَلَ سافِلِينَ } çoğul olarak söylenmiştir; çünkü insan cins olarak çoğul manasındadır. Şayet tekil olarak: "Esfele sâfilin (أَسْفَلَ سَافِلٍ)" denilseydi yine caiz olurdu; çünkü insanın lafzı tekildir. Sen: "Bu, ayakta duranların en faziletlisidir (هَذَا أَفْضَلُ قَائِمٍ)" dersin; "Afdalu kâimîne (أَفْضَلُ قَائِمِينَ)" demezsin; çünkü bir kişiyi kastedersin. Şayet tekil olan kastedilmemişse, onun ismi hem tekil hem çoğul olarak döner; nitekim Yüce Allah'ın: { وَالَّذِي جاءَ بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهِ أُولئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ } «٢» “Doğruyu getiren ve onu tasdik edenler var ya, işte takva sahipleri onlardır” [Zümer: 33] buyruğu ile Yüce Allah'ın: { وَإِنَّا إِذا أَذَقْنَا الْإِنْسانَ مِنَّا رَحْمَةً فَرِحَ بِها وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ } «٣» “Doğrusu biz insana katımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinir; ama kendilerine bir kötülük isabet ederse...” [Şûrâ: 48] buyruğu böyledir. { رَدَدْناهُ أَسْفَلَ سافِلِينَ } ifadesinin: "Biz onu sapıklığa döndürdük" manasında olduğu da söylenmiştir; nitekim Yüce Allah: { إِنَّ الْإِنْسانَ لَفِي خُسْرٍ. إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ } “Gerçekten insan ziyan içindedir. Ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesna” buyurmuştur. Yani bunlar müstesnadır, onlar buna döndürülmezler. "Aşağıların aşağısı" ateş olduğunu söyleyenlerin görüşüne göre istisna muttasıldır (aynı cinstendir). İhtiyarlık olduğunu söyleyenlere göre ise munkatıdır (farklı cinstendir).

24980. Metin

[سورة التين (٩٥): آية ٦]

[Tîn Suresi (95): Ayet 6]

24981. Metin

إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فَلَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ (٦)

{ إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فَلَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ (٦) } “Ancak iman edip salih ameller işleyenler hariç. Onlar için kesintisiz bir mükafat vardır.”

24982. Metin

قَوْلِهِ تَعَالَى: (إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ) فَإِنَّهُ تُكْتَبُ لَهُمْ حَسَنَاتُهُمْ، وَتُمْحَى عَنْهُمْ سَيِّئَاتُهُمْ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ. قَالَ: وَهُمُ الَّذِينَ أَدْرَكَهُمُ الْكِبَرُ لَا يُؤَاخَذُونَ بِمَا عَمِلُوهُ في كبرهم.

Yüce Allah'ın: { إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ } “Ancak iman edip salih ameller işleyenler hariç” buyruğunda [belirtildiğine göre]; onların iyilikleri yazılır, kötülükleri ise silinir. Bunu İbn Abbâs söylemiştir. [Yine İbn Abbâs] şöyle demiştir: “Bunlar, kendilerine yaşlılık ulaşmış olup yaşlılıklarında yaptıklarından dolayı hesaba çekilmeyecek olan kimselerdir.”

24983. Metin

وَرَوَى الضَّحَّاكُ عَنْهُ قَالَ: إِذَا كَانَ الْعَبْدُ فِي شَبَابِهِ كَثِيرَ الصَّلَاةِ كَثِيرَ الصِّيَامِ وَالصَّدَقَةِ، ثُمَّ ضَعُفَ عَمَّا كَانَ يَعْمَلُ فِي شَبَابِهِ، أَجْرَى اللَّهُ ﷿ لَهُ مَا كَانَ يَعْمَلُ فِي شَبَابِهِ. وَفِي حَدِيثٍ قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: [إِذَا سَافَرَ الْعَبْدُ أَوْ مَرِضَ كَتَبَ اللَّهُ لَهُ مِثْلَ مَا كَانَ يَعْمَلُ مُقِيمًا صَحِيحًا [. وَقِيلَ: إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فَإِنَّهُ لَا يَخْرُفُ وَلَا يَهْرَمُ «١»، وَلَا يَذْهَبُ عَقْلُ مَنْ كَانَ عَالِمًا عَامِلًا بِهِ. وَعَنْ عَاصِمٍ الْأَحْوَلِ عَنْ عِكْرِمَةَ قَالَ: مَنْ قَرَأَ الْقُرْآنَ لَمْ يُرَدَّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ. وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عُمَرَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: [طُوبَى لِمَنْ طَالَ عُمُرهُ وَحَسُنَ عَمَلُهُ [. وَرُوِيَ: إِنَّ الْعَبْدَ الْمُؤْمِنَ إِذَا مَاتَ أَمَرَ اللَّهُ مَلَكَيْهِ «٢» أَنْ يَتَعَبَّدَا عَلَى قَبْرِهِ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَيُكْتَبُ لَهُ ذَلِكَ. قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَلَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ) قَالَ الضَّحَّاكُ: أَجْرٌ بِغَيْرِ عمل. وقيل مقطوع.

ed-Dahhâk ondan şöyle rivayet etmiştir: "Kul gençliğinde çokça namaz kılan, çokça oruç tutan ve sadaka veren biri olup da sonra gençliğinde yaptıklarından aciz kalırsa, Yüce Allah ona gençliğinde yapmakta olduklarının ecrini devam ettirir." Bir hadiste Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: [Kul yolculuğa çıktığında veya hastalandığında, Allah ona mukim ve sağlıklı iken yaptıklarının bir benzerini yazar]. Şöyle de denilmiştir: { إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ } "İman edip salih amel işleyenler müstesnadır"; zira ilim sahibi olup onunla amel eden kimse bunamaz, elden ayaktan düşmez «١» ve aklı gitmez. Âsım el-Ahvel'den, o da İkrime'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Kur'ân okuyan kimse ömrün en rezil çağına döndürülmez." İbn Ömer'den, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: [Ömrü uzun, ameli güzel olana ne mutlu!]. Şöyle de rivayet edilmiştir: Mümin kul öldüğü vakit Allah iki meleğine «٢» kıyamet gününe kadar kabrinin başında ibadet etmelerini emreder ve bu sevap ona yazılır. Yüce Allah'ın: { فَلَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ } “Onlar için kesintisiz bir mükafat vardır” buyruğunda ed-Dahhâk: "Amelsiz bir mükafattır" demiştir. Kesintisiz olduğu da söylenmiştir.

24984. Metin

[سورة التين (٩٥): آية ٧]

[Tîn Suresi (95): Ayet 7]

24985. Metin

فَما يُكَذِّبُكَ بَعْدُ بِالدِّينِ (٧)

{ فَما يُكَذِّبُكَ بَعْدُ بِالدِّينِ (٧) } “Öyleyse bundan sonra dini sana yalanlatan nedir?”

24986. Metin

قِيلَ: الْخِطَابُ لِلْكَافِرِ، تَوْبِيخًا وَإِلْزَامًا لِلْحُجَّةِ. أَيْ إِذَا عَرَفْتَ أَيُّهَا الْإِنْسَانُ أَنَّ اللَّهَ خَلَقَكَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ، وَأَنَّهُ يَرُدُّكَ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ، وَيَنْقُلُكَ مِنْ حَالٍ إِلَى حَالٍ، فَمَا يَحْمِلُكَ عَلَى أَنْ تُكَذِّبَ بِالْبَعْثِ وَالْجَزَاءِ، وَقَدْ أَخْبَرَكَ مُحَمَّدٌ ﷺ بِهِ؟ وَقِيلَ: الْخِطَابُ لِلنَّبِيِّ ﷺ، أَيِ اسْتَيْقِنْ مَعَ مَا جَاءَكَ مِنَ اللَّهِ ﷿، أَنَّهُ أَحْكَمُ الْحَاكِمِينَ. رُوِيَ مَعْنَاهُ عَنْ قَتَادَةَ. وَقَالَ قَتَادَةُ أَيْضًا وَالْفَرَّاءُ: الْمَعْنَى فَمَنْ يُكَذِّبُكَ أَيُّهَا الرَّسُولُ بَعْدَ هَذَا الْبَيَانِ بِالدِّينِ. وَاخْتَارَهُ الطَّبَرِيُّ. كَأَنَّهُ قَالَ: فَمَنْ يَقْدِرُ عَلَى ذَلِكَ، أَيْ عَلَى تَكْذِيبِكَ بِالثَّوَابِ وَالْعِقَابِ، بَعْدَ مَا ظَهَرَ مِنْ قُدْرَتِنَا عَلَى خَلْقِ الْإِنْسَانِ وَالدِّينِ وَالْجَزَاءِ. قَالَ الشَّاعِرُ:

Hitabın, kınama ve delili ortaya koyma amacıyla kâfire yönelik olduğu söylenmiştir. Yani: Ey insan! Allah'ın seni en güzel biçimde yarattığını, seni ömrün en rezil çağına döndürdüğünü ve seni halden hale geçirdiğini bildiğin halde, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem sana haber vermişken seni dirilişi ve hesabı yalanlamaya sevk eden nedir? Hitabın Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e olduğu da söylenmiştir; yani Allah Azze ve Celle'den sana gelenlerle birlikte O'nun hüküm verenlerin en hükümranı olduğuna kesin olarak inan. Bu mana Katâde'den rivayet edilmiştir. Katâde ve el-Ferrâ yine şöyle demiştir: Manası; "Ey Resul! Bu açıklamadan sonra sana karşı dini kim yalanlayabilir?" demektir. et-Taberî de bunu tercih etmiştir. Sanki şöyle demektedir: Bizim insanı yaratmaya, dine ve hesaba dair kudretimiz açığa çıktıktan sonra buna, yani mükâfat ve ceza konusunda seni yalanlamaya kim güç yetirebilir? Şair şöyle demiştir:

24987. Metin

دِنَّا تَمِيمًا كَمَا كَانَتْ أَوَائِلُنَا ... دانت أوائلهم في «٣» سالف الزمن

Geçmiş zamanlarda3 atalarımızın onların atalarına boyun eğdirdiği gibi, biz de Temîm [kabilesine] boyun eğdirdik...

24988. Metin

[سورة التين (٩٥): آية ٨]

[Tîn Suresi (95): Ayet 8]

24989. Metin

أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَحْكَمِ الْحاكِمِينَ (٨)

{ أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَحْكَمِ الْحاكِمِينَ (٨) } “Allah, hüküm verenlerin en hayırlısı değil midir?”

24990. Metin

أَيْ أَتْقَنِ الْحَاكِمِينَ صُنْعًا فِي كُلِّ مَا خَلَقَ. وَقِيلَ: بِأَحْكَمِ الْحاكِمِينَ قَضَاءً بِالْحَقِّ، وَعَدْلًا بَيْنَ الْخَلْقِ. وَفِيهِ تَقْدِيرُ لِمَنِ اعْتَرَفَ مِنَ الْكُفَّارِ بِصَانِعٍ قَدِيمٍ. وألف الاستفهام إذا دخلت عل النَّفْيِ وَفِي الْكَلَامِ مَعْنَى التَّوْقِيفِ صَارَ إِيجَابًا، كَمَا قَالَ:

Yani yarattığı her şeyde sanatı en sağlam olan hüküm sahibi değil midir? { بِأَحْكَمِ الْحاكِمِينَ } için: Hak ile hükmeden ve yaratılanlar arasında adaletle karar veren [değil midir?] de denilmiştir. Bunda, kâfirlerden ezeli bir Yaratıcı'yı ikrar eden kimseye yönelik bir kabul ettirme vardır. Soru hemzesi olumsuzluğun üzerine girdiğinde ve sözde ikrar ettirme/onaylatma anlamı bulunduğunda olumluya dönüşür; nitekim şöyle denilmiştir:

24991. Metin

أَلَسْتُمْ خَيْرَ مَنْ رَكِبَ الْمَطَايَا «١»

Siz binitlere binenlerin en hayırlısı değil misiniz? «١»

24992. Metin

وَقِيلَ: فَما يُكَذِّبُكَ بَعْدُ بِالدِّينِ. أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَحْكَمِ الْحاكِمِينَ: مَنْسُوخَةٌ بِآيَةِ السَّيْفِ. وَقِيلَ: هِيَ ثَابِتَةٌ، لِأَنَّهُ لَا تَنَافِيَ بَيْنِهُمَا. وَكَانَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَعَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ ﵄ إِذَا قَرَأَ: أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَحْكَمِ الْحاكِمِينَ قَالَا: بَلَى، وَأَنَا عَلَى ذَلِكَ مِنَ الشَّاهِدِينَ، فَيَخْتَارُ ذَلِكَ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَرَوَاهُ التِّرْمِذِيُّ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: مَنْ قَرَأَ سُورَةَ وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ

{ فَما يُكَذِّبُكَ بَعْدُ بِالدِّينِ. أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَحْكَمِ الْحاكِمِينَ } ayetlerinin Kılıç Ayeti ile neshedildiği söylenmiştir. İkisi arasında bir çelişki bulunmadığı için hükmünün geçerli olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs ve Alî b. Ebî Tâlib radıyallâhu anhümâ: { أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَحْكَمِ الْحاكِمِينَ } ayetini okuduklarında: "Evet, ben de buna şahitlik edenlerdenim" derler ve bunu tercih ederlerdi. Doğrusunu Allah bilir. Bunu et-Tirmizî, Ebû Hüreyre'den şöyle rivayet etmiştir: "Kim Ve't-Tîni ve'z-Zeytûni suresini okur,

24993. Metin

فَقَرَأَ أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَحْكَمِ الْحاكِمِينَ فَلْيَقُلْ: بَلَى، وَأَنَا عَلَى ذَلِكَ مِنَ الشَّاهِدِينَ. وَاللَّهُ أعلم.

{ أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَحْكَمِ الْحاكِمِينَ } ayetine gelirse şöyle desin: 'Evet, ben de buna şahitlik edenlerdenim.'" Doğrusunu Allah bilir.