24995. Metin
سُورَةُ" الْعَلَقِ" وَهِيَ مَكِّيَّةٌ بِإِجْمَاعٍ وَهِيَ أَوَّلُ مَا نَزَلَ مِنَ الْقُرْآنِ فِي قَوْلِ أَبِي مُوسَى وَعَائِشَةِ ﵄. وَهِيَ تِسْعَ عشرة آية.
Alak Suresi. İcma ile Mekkîdir. Ebû Mûsâ ve Âişe radıyallâhu anhümâ'nın kavline göre Kur'an'dan ilk inen suredir. Ve o on dokuz ayettir.
24996. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
24997. Metin
[سورة العلق (٩٦): آيَةً ١]
[Alak Suresi (96): Ayet 1]
24998. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
24999. Metin
اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ (١)
{ اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ (١) } “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (1)
25000. Metin
هَذِهِ السُّورَةُ أَوَّلُ مَا نَزَلَ مِنَ الْقُرْآنِ، فِي قَوْلِ مُعْظَمِ الْمُفَسِّرِينَ. نَزَلَ بِهَا جِبْرِيلَ عَلَى النَّبِيِّ ﷺ وَهُوَ قَائِمٌ عَلَى حِرَاءَ، فَعَلَّمَهُ خَمْسَ آيَاتٍ مِنْ هَذِهِ السُّورَةِ. وَقِيلَ: إِنَّ أول ما نزل يا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ [الْمُدَّثِّرُ: ١]، قَالَهُ جَابِرُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، وَقَدْ تَقَدَّمَ «٢». وَقِيلَ: فَاتِحَةُ الْكِتَابِ أَوَّلُ مَا نَزَلَ، قَالَهُ أَبُو مَيْسَرَةَ الْهَمْدَانِيُّ. وَقَالَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ ﵁: أَوَّلُ مَا نزل من القرآن
Müfessirlerin çoğunluğunun görüşüne göre bu sure, Kur'an'dan ilk inendir. Cibrîl bu sureyi, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem Hira'da [ibadette] iken indirmiş ve ona bu sureden beş ayet öğretmiştir. İlk inenin { يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ } [el-Müddessir: 1] “Ey örtüsüne bürünen!” [ayeti] olduğu da söylenmiştir; bunu Câbir b. Abdillâh söylemiş olup bu husus daha önce geçmişti 2. İlk inenin Fâtihatü'l-Kitâb (Fâtiha suresi) olduğu da söylenmiştir; bunu Ebû Meysere el-Hemdânî söylemiştir. Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh ise şöyle demiştir: Kur'an'dan ilk inen
25001. Metin
قُلْ تَعالَوْا أَتْلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ «١» [الانعام: ١٥١] وَالصَّحِيحُ الْأَوَّلُ. قَالَتْ عَائِشَةُ: أَوَّلُ مَا بُدِئَ بِهِ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ الرُّؤْيَا الصَّادِقَةُ «٢»، فَجَاءَهُ الْمَلَكُ فَقَالَ: اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ، خَلَقَ الْإِنْسانَ مِنْ عَلَقٍ. اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ. خَرَّجَهُ الْبُخَارِيُّ. وَفِي الصَّحِيحَيْنِ عَنْهَا قَالَتْ: أَوَّلُ مَا بُدِئَ بِهِ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ مِنَ الْوَحْيِ الرُّؤْيَا الصَّادِقَةُ فِي النَّوْمِ، فَكَانَ لَا يَرَى رُؤْيَا إِلَّا جَاءَتْ مِثْلَ فَلَقِ الصُّبْحِ، ثُمَّ حُبِّبَ إِلَيْهِ الْخَلَاءُ، فَكَانَ يَخْلُو بِغَارِ حِرَاءَ، يَتَحَنَّثُ «٣» فِيهِ اللَّيَالِي ذَوَاتَ الْعَدَدِ، [قَبْلَ أَنْ يَرْجِعَ إِلَى أَهْلِهِ «٤»] وَيَتَزَوَّدَ لِذَلِكَ، ثُمَّ يَرْجِعُ إلى خديجة فيتزود لمثلها، حتى فجأه الْحَقُّ وَهُوَ فِي غَارِ حِرَاءَ، فَجَاءَهُ الْمَلَكُ، فَقَالَ: [اقْرَأْ [: فَقَالَ: (مَا أَنَا بِقَارِئٍ- قَالَ- فَأَخَذَنِي فَغَطَّنِي «٥»، حَتَّى بَلَغَ مِنِّي الْجَهْدَ، ثُمَّ أَرْسَلَنِي) فَقَالَ: [اقْرَأْ [فَقُلْتُ:" مَا أَنَا بِقَارِئٍ". فَأَخَذَنِي فَغَطَّنِي الثَّالِثَةَ حَتَّى بَلَغَ مِنِّي الْجَهْدَ، ثُمَّ أَرْسَلَنِي، فَقَالَ: [اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ. خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ. اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ. الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ. عَلَّمَ الْإِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ [الحديث بكاملة. وَقَالَ أَبُو رَجَاءٍ الْعُطَارِدِيُّ: وَكَانَ أَبُو مُوسَى الْأَشْعَرِيُّ يَطُوفُ عَلَيْنَا فِي هَذَا الْمَسْجِدِ: مَسْجِدِ الْبَصْرَةِ، فَيُقْعِدُنَا حِلَقًا، فَيُقْرِئُنَا الْقُرْآنَ، فَكَأَنِّي أَنْظُرُ إِلَيْهِ بَيْنَ ثَوْبَيْنِ لَهُ أَبْيَضَيْنِ، وَعَنْهُ أَخَذْتُ هَذِهِ السُّورَةَ: اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ. وَكَانَتْ أَوَّلُ سُورَةٍ أَنْزَلَهَا اللَّهُ عَلَى مُحَمَّدٍ ﷺ. وَرَوَتْ عَائِشَةُ ﵂ أَنَّهَا أَوَّلُ سُورَةٍ أُنْزِلَتْ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، ثم بَعْدَهَا ن وَالْقَلَمِ، ثُمَّ بَعْدَهَا يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ ثُمَّ بَعْدَهَا وَالضُّحى ذَكَرَهُ الْمَاوَرْدِيُّ. وَعَنِ الزُّهْرِيِّ: أَوَّلُ مَا نَزَلَ سُورَةُ: اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ- إِلَى قَوْلِهِ- مَا لَمْ يَعْلَمْ، فَحَزِنَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ، وَجَعَلَ يَعْلُو شَوَاهِقَ الْجِبَالِ، فَأَتَاهُ جِبْرِيلُ فَقَالَ لَهُ: [إِنَّكَ نَبِيُّ اللَّهِ [فَرَجَعَ إِلَى خَدِيجَةَ وَقَالَ: [دَثِّرُونِي وَصُبُّوا عَلَيَّ مَاءً بَارِدًا [فَنَزَلَ يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ [المدثر: ١].
{ قُلْ تَعالَوْا أَتْلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ } [el-En'âm: 151] 1 “De ki: Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım...” [ayetidir diyen de olmuştur]. Sahih olan ise birinci [görüştür]. Âişe şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in [vahiy ile] ilk başlatılması sadık rüya 2 ile oldu. Melek ona gelip: { اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ. خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ. اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ } “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alaktan yarattı. Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir” dedi. Bunu Buhârî tahric etmiştir. Sahîheyn'de Âişe'den [nakledildiğine göre] o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e vahyin ilk başlangıcı uykudaki sâdık rüyalar ile olmuştur. Gördüğü her rüya mutlaka sabah aydınlığı gibi apaçık çıkardı. Sonra ona yalnızlık sevdirildi. Hira Mağarası'na çekilir, ailesinin yanına dönmeden önce 4 orada sayılı geceler boyunca tahannüs 3 (ibadet) eder ve bunun için azık tedarik ederdi. Sonra Hatice'nin yanına döner, bir o kadar [zaman] için yine azık alırdı. Nihayet o Hira Mağarası'nda iken Hak (vahiy) ansızın ona geldi. Melek ona gelip: «Oku!» dedi. O da: «Ben okuma bilen biri değilim» dedi. [Resûlullah] şöyle anlattı: «Bunun üzerine melek beni tutup takatim kesilinceye kadar sıktı 5, sonra beni bıraktı ve: 'Oku!' dedi. Ben de: 'Ben okuma bilen biri değilim' dedim. Beni üçüncü defa takatim kesilinceye kadar sıktı, sonra bıraktı ve şöyle dedi: { اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ. خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ. اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ. الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ. عَلَّمَ الْإِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ } “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alaktan yarattı. Oku! İnsana bilmediklerini belleten, kalemle [yazmayı] öğreten Rabbin en büyük kerem sahibidir.» -hadisin tamamı-. Ebû Recâ el-Utâridî şöyle demiştir: Ebû Mûsâ el-Eş‘arî bu mescidde -yani Basra Mescidi'nde- etrafımızda dolaşır, bizi halkalar halinde oturtur ve bize Kur'an okuturdu. Sanki onu iki beyaz elbise içinde [şu an] görüyor gibiyim. İşte şu sureyi ondan aldım: { اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ }. Bu sure, Allah'ın Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e indirdiği ilk sure idi. Âişe radıyallâhu anhâ da bu surenin Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e indirilen ilk sure olduğunu, ardından Nûn ve'l-Kalem, ardından Yâ eyyühe'l-Müddessir, ardından da Ve'd-Duhâ [surelerinin indiğini] rivayet etmiştir; bunu el-Mâverdî zikretmiştir. Zührî'den [rivayet edildiğine göre]: İlk inen, { اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ } suresinden { مَا لَمْ يَعْلَمْ } kavline kadar olan kısımdır. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem hüzünlendi ve yüksek dağların zirvelerine çıkmaya başladı. Cibrîl ona gelip: «Sen gerçekten Allah'ın peygamberisin» dedi. Resûlullah da Hatice'nin yanına dönüp: «Beni örtün ve üzerime soğuk su dökün» dedi. Bunun üzerine { يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ } [el-Müddessir: 1] “Ey örtüsüne bürünen!” [ayeti] indi.
25002. Metin
وَمَعْنَى اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ أَيِ اقْرَأْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنَ الْقُرْآنِ مُفْتَتِحًا بِاسْمِ رَبِّكَ، وَهُوَ أَنْ تَذْكُرَ التَّسْمِيَةَ فِي ابْتِدَاءِ كُلِّ سُورَةٍ. فَمَحَلُّ الْبَاءِ مِنْ بِاسْمِ رَبِّكَ النَّصْبُ عَلَى الْحَالِ. وَقِيلَ: الْبَاءُ بِمَعْنَى عَلَى، أَيِ اقْرَأْ عَلَى اسْمِ رَبِّكَ. يُقَالُ: فَعَلَ كَذَا بِاسْمِ اللَّهِ، وَعَلَى اسْمِ اللَّهِ. وَعَلَى هَذَا فَالْمَقْرُوءُ مَحْذُوفٌ، أَيِ اقْرَأِ الْقُرْآنَ، وَافْتَتِحْهُ بِاسْمِ اللَّهِ. وَقَالَ قَوْمٌ: اسْمُ رَبِّكَ هُوَ الْقُرْآنُ، فَهُوَ يَقُولُ: اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ أَيِ اسْمَ رَبِّكَ، وَالْبَاءُ زَائِدَةٌ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى تَنْبُتُ بِالدُّهْنِ [المؤمنون: ٢٠]، وكما قال:
{ اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ } ifadesinin anlamı şudur: Rabbinin adıyla başlayarak sana indirilen Kur'an'ı oku; bu da her surenin başında besmeleyi zikretmendir. { بِاسْمِ رَبِّكَ } ifadesindeki ba harfinin yeri hal olarak mansubdur. Ba harfinin "alâ" (üzerine/adına) anlamında olduğu da söylenmiştir; yani Rabbinin adı üzerine oku. "Bismillâh (Allah'ın adıyla) yaptı" ve "alâ ismillâh (Allah'ın adı üzerine) yaptı" denilir. Buna göre okunan şey mahzuftur (düşürülmüştür); yani Kur'an'ı oku ve ona Allah'ın adıyla başla demektir. Bir grup da şöyle demiştir: Rabbinin adı, Kur'an'ın kendisidir; dolayısıyla O, { اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ } demekle Rabbinin adını oku demek istemektedir ve ba harfi, Yüce Allah'ın { تَنْبُتُ بِالدُّهْنِ } [el-Mü'minûn: 20] kavlinde olduğu gibi ve şairin:
25003. Metin
سُودُ الْمَحَاجِرِ لَا يَقْرَأْنَ بِالسُّوَرِ «١»
Göz çukurları kara [kadınlar], sureleri okumazlar «1»
25004. Metin
أَرَادَ: لَا يَقْرَأْنَ السُّوَرَ. وَقِيلَ: مَعْنَى اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ أَيِ اذْكُرِ اسْمَهُ. أَمَرَهُ أَنْ يَبْتَدِئَ الْقِرَاءَةَ باسم الله.
sözünde olduğu gibi zâiddir (fazlalıktır); [şair] sureleri okumazlar demek istemiştir. { اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ } ifadesinin O'nun adını zikret anlamına geldiği de söylenmiştir. Ona okumaya Allah'ın adıyla başlamasını emretmiştir.
25005. Metin
[سورة العلق (٩٦): آية ٢]
[Alak Suresi (96): Ayet 2]
25006. Metin
خَلَقَ الْإِنْسانَ مِنْ عَلَقٍ (٢)
{ خَلَقَ الْإِنْسانَ مِنْ عَلَقٍ (٢) } “O, insanı bir alaktan yarattı.” (2)
25007. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: خَلَقَ الْإِنْسانَ يَعْنِي ابْنَ آدَمَ. (مِنْ عَلَقٍ) أَيْ مِنْ دَمٍ، جَمْعُ عَلَقَةٍ، وَالْعَلَقَةُ الدَّمُ الْجَامِدُ، وَإِذَا جَرَى فَهُوَ الْمَسْفُوحُ. وَقَالَ: مِنْ عَلَقٍ فَذَكَرَهُ بِلَفْظِ الْجَمْعِ، لِأَنَّهُ أَرَادَ بِالْإِنْسَانِ الْجَمْعَ، وَكُلُّهُمْ خُلِقُوا مِنْ عَلَقٍ بَعْدَ النُّطْفَةِ. وَالْعَلَقَةُ: قِطْعَةٌ مِنْ دَمٍ رَطْبٍ، سُمِّيَتْ بِذَلِكَ لِأَنَّهَا تَعْلَقُ لِرُطُوبَتِهَا بِمَا تَمُرُّ عَلَيْهِ، فَإِذَا جَفَّتْ لَمْ تَكُنْ عَلَقَةً. قَالَ الشَّاعِرُ:
Yüce Allah'ın: { خَلَقَ الْإِنْسانَ } kavli, Âdemoğlunu kastetmektedir. { مِنْ عَلَقٍ } yani kandan [yarattı]; alaka (علقة) kelimesinin çoğuludur. Alaka pıhtılaşmış kandır; aktığı zaman ise mesfûh (akıtılmış kan) olur. İnsan kelimesiyle cinsi kastettiği için { مِنْ عَلَقٍ } diyerek çoğul lafızla zikretmiştir; zira onların hepsi nutfeden sonra alaktan yaratılmıştır. Alaka: yaş bir kan parçasıdır. Islaklığı sebebiyle temas ettiği şeye yapıştığı için bu şekilde isimlendirilmiştir; kuruduğu zaman ise artık alaka olmaz. Şair şöyle demiştir:
25008. Metin
تَرَكْنَاهُ يَخِرُّ عَلَى يَدَيْهِ ... يَمُجُّ عَلَيْهِمَا عَلَقَ الْوَتِينِ
Onu elleri üzerine düşer vaziyette bıraktık... Şah damarının pıhtılaşmış kanını ellerine kusuyordu.
25009. Metin
وَخَصَّ الْإِنْسَانَ بِالذِّكْرِ تَشْرِيفًا لَهُ. وَقِيلَ: أَرَادَ أَنْ يُبَيِّنَ قَدْرَ نِعْمَتِهُ عَلَيْهِ، بِأَنْ خَلَقَهُ مِنْ عَلَقَةٍ مَهِينَةٍ، حَتَّى صَارَ بَشَرًا سَوِيًّا، وَعَاقِلًا مميزا.
Ona şeref vermek için insanı özellikle zikretmiştir. Kendisini değersiz bir alaktan yaratıp nihayet düzgün bir beşer ve temyiz gücüne sahip akıllı bir varlık haline getirmekle onun üzerindeki nimetinin büyüklüğünü açıklamak istediği de söylenmiştir.
25010. Metin
[سورة العلق (٩٦): آية ٣]
[Alak Suresi (96): Ayet 3]
25011. Metin
اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ (٣)
{ اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ (٣) } “Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir.” (3)
25012. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ (٣) قَوْلُهُ تَعَالَى: اقْرَأْ تَأْكِيدٌ، وَتَمَّ الْكَلَامُ، ثُمَّ اسْتَأْنَفَ فَقَالَ: وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ أَيِ الْكَرِيمُ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: يَعْنِي الْحَلِيمُ عَنْ جَهْلِ الْعِبَادِ، فَلَمْ يُعَجِّلْ بِعُقُوبَتِهِمْ. والأول أشبه
Yüce Allah’ın: { اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ (٣) } “Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir.” (3) buyruğuna gelince; Yüce Allah’ın { اقْرَأْ } “Oku!” buyruğu bir pekiştirmedir (tekittir) ve söz tamamlanmıştır. Sonra yeni bir cümleye başlayarak (istînâf) şöyle buyurmuştur: { وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ } “Rabbin en cömert olandır.” Yani el-Kerîm’dir. el-Kelbî şöyle demiştir: Yani kulların cehaletine karşı hilim sahibidir, bu yüzden onları cezalandırmakta acele etmemiştir. Birincisi [anlama] daha uygundur1
25013. Metin
بِالْمَعْنَى، لِأَنَّهُ لَمَّا ذَكَرَ مَا تَقَدَّمَ مِنْ نِعَمِهِ، دَلَّ بِهَا عَلَى كَرَمِهِ. وَقِيلَ: اقْرَأْ وَرَبُّكَ أَيِ اقْرَأْ يَا مُحَمَّدُ وَرَبُّكَ يُعِينُكَ وَيُفْهِمُكَ، وَإِنْ كُنْتَ غَيْرَ الْقَارِئِ. والْأَكْرَمُ بِمَعْنَى المتجاوز عن جهل العباد.
daha uygundur; çünkü daha önce geçen nimetlerini zikrettiğinde, bunlarla keremine delalet etmiştir. Şöyle de denilmiştir: { اقْرَأْ وَرَبُّكَ } yani Ey Muhammed! Sen okuma bilen biri olmasan bile oku, Rabbin sana yardım edecek ve anlamanı sağlayacaktır. { الْأَكْرَمُ } ise kulların cehaletini bağışlayan anlamındadır.
25014. Metin
[سورة العلق (٩٦): آية ٤]
[Alak Suresi (96): Ayet 4]
25015. Metin
الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ (٤)
{ الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ (٤) } “O, kalemle yazmayı öğretendir.” (4)
25016. Metin
فِيهِ ثَلَاثُ مَسَائِلَ: الْأُولَى: قَوْلُهُ تَعَالَى: الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ يَعْنِي الْخَطَّ وَالْكِتَابَةَ، أَيْ عَلَّمَ الْإِنْسَانَ الْخَطَّ بِالْقَلَمِ. وَرَوَى سَعِيدٌ عَنْ قَتَادَةَ قَالَ: الْقَلَمُ نِعْمَةٌ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى عَظِيمَةٌ، لَوْلَا ذَلِكَ لَمْ يَقُمْ دِينٌ، وَلَمْ يَصْلُحْ عَيْشٌ. فَدَلَّ عَلَى كَمَالِ كَرَمِهِ سُبْحَانَهُ، بِأَنَّهُ عَلَّمَ عِبَادَهُ مَا لَمْ يَعْلَمُوا، وَنَقَلَهُمْ مِنْ ظُلْمَةِ الْجَهْلِ إِلَى نُورِ الْعِلْمِ، وَنَبَّهَ عَلَى فَضْلِ عِلْمِ الْكِتَابَةِ، لِمَا فِيهِ مِنَ الْمَنَافِعِ الْعَظِيمَةِ، الَّتِي لَا يُحِيطُ بِهَا إِلَّا هُوَ. وَمَا دُوِّنَتِ الْعُلُومُ، وَلَا قُيِّدَتِ الْحِكَمُ، وَلَا ضُبِطَتْ أَخْبَارُ الْأَوَّلِينَ وَمَقَالَاتُهُمْ، وَلَا كُتُبُ اللَّهِ الْمَنْزَلَةُ إِلَّا بِالْكِتَابَةِ، وَلَوْلَا هِيَ مَا اسْتَقَامَتْ أُمُورُ الدِّينِ وَالدُّنْيَا. وَسُمِّيَ قَلَمًا لِأَنَّهُ يُقْلَمُ، أَيْ يُقْطَعُ، وَمِنْهُ تَقْلِيمُ الظُّفْرِ. وَقَالَ بَعْضُ الشُّعَرَاءِ الْمُحْدَثِينَ يَصِفُ الْقَلَمَ:
Bunda üç mesele vardır: Birincisi: Yüce Allah'ın: { الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ } kavli, hattı ve yazmayı kastetmektedir; yani insana kalemle yazı yazmayı öğretmiştir. Saîd, Katâde'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Kalem, Yüce Allah'tan büyük bir nimettir; o olmasaydı ne din ayakta durur ne de hayat düzen tutardı. Böylece Sübhânehu, kullarına bilmediklerini öğretmesiyle, onları cehaletin karanlığından ilmin aydınlığına çıkarmasıyla ve kendisinden başka kimsenin kuşatamayacağı büyük faydalar barındırması sebebiyle yazı ilminin faziletine dikkat çekmesiyle kereminin kemaline delalet etmiştir. İlimler kaydedilmemiş, hikmetler zaptedilmemiş, öncekilerin haberleri ve sözleri muhafaza edilmemiş ve Allah'ın indirdiği kitaplar korunmamışsa bu ancak yazı iledir; o olmasaydı din ve dünya işleri istikamet bulmazdı. Ona kalem (قلم) denilmesinin sebebi yontulması (kalem edilip kesilmesi)dir; tırnak kesmeye de bu kökten taklîm (تقليم) denir. Son dönem şairlerinden biri kalemi vasfederek şöyle demiştir:
25017. Metin
فَكَأَنَّهُ وَالْحِبْرُ يَخْضِبُ رَأْسَهُ ... شَيْخٌ لِوَصْلِ خَرِيدَةٍ يَتَصَنَّعُ
Mürekkep başını boyarken o sanki... Bakire bir cariyeye kavuşmak için süslenen yaşlı bir adam gibidir.
25018. Metin
لِمَ «١» لَا أُلَاحِظُهُ بِعَيْنِ جَلَالَةٍ ... وَبِهِ إِلَى اللَّهِ الصَّحَائِفُ تُرْفَعُ
Neden «1» ona yücelik gözüyle bakmayayım ki... Sahifeler Allah'a onunla yükseltilir.
25019. Metin
وَعَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَأَكْتُبُ مَا أَسْمَعُ مِنْكَ مِنَ الْحَدِيثِ؟ قَالَ: [نَعَمْ فَاكْتُبْ، فَإِنَّ اللَّهَ عَلَّمَ بِالْقَلَمِ [. وَرَوَى مُجَاهِدٌ عَنْ أَبِي عُمَرَ قَالَ: خَلَقَ اللَّهُ ﷿ أَرْبَعَةَ أَشْيَاءَ بِيَدِهِ، ثُمَّ قَالَ لِسَائِرِ الْحَيَوَانِ: كُنْ فَكَانَ: الْقَلَمَ، وَالْعَرْشَ، وَجَنَّةَ عَدْنٍ، وَآدَمَ ﵇. وَفِيمَنْ عَلَّمَهُ بِالْقَلَمِ ثَلَاثَةُ أَقَاوِيلَ: أَحَدُّهَا: أَنَّهُ آدَمُ ﵇، لِأَنَّهُ أَوَّلُ مَنْ كَتَبَ، قَالَهُ كَعْبُ الْأَحْبَارِ. الثَّانِي: أَنَّهُ إِدْرِيسُ، وَهُوَ أَوَّلُ مَنْ كَتَبَ. قَالَهُ الضَّحَّاكُ. الثَّالِثُ: أَنَّهُ أَدْخَلَ كُلَّ مَنْ كَتَبَ بِالْقَلَمِ، لِأَنَّهُ مَا عُلِّمَ إِلَّا بِتَعْلِيمِ اللَّهِ سُبْحَانَهُ، وَجَمَعَ بِذَلِكَ نِعْمَتَهُ عَلَيْهِ فِي خَلْقِهِ، وَبَيَّنَ نِعْمَتَهُ عَلَيْهِ فِي تَعْلِيمِهِ، اسْتِكْمَالًا لِلنِّعْمَةِ عليه.
Abdullah b. Ömer'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: “Ey Allah'ın Resûlü! Senden işittiğim hadisleri yazayım mı?” Resûlullah: «Evet, yaz! Zira Allah kalemle öğretmiştir» buyurdu. Mücâhid, Ebû Ömer'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: “Azîz ve Celîl olan Allah dört şeyi bizzat Kendi eliyle yarattı, sonra diğer canlılara ‘Ol’ dedi, onlar da hemen oluverdi: [Bunlar] Kalem, Arş, Adn cenneti ve Âdem aleyhisselâm'dır.” Kalemle kendisine öğretilen kimse hakkında üç görüş vardır: Birincisi: Onun Âdem aleyhisselâm olduğudur; çünkü o ilk yazı yazandır. Bunu Ka'b el-Ahbâr söylemiştir. İkincisi: Onun İdrîs [aleyhisselâm] olduğudur; ilk yazı yazan odur. Bunu ed-Dahhâk söylemiştir. Üçüncüsü: Kalemle yazan herkesi kapsadığıdır; zira [insan] ancak Sübhânehu olan Allah'ın öğretmesiyle öğrenmiştir. [Allah] böylelikle onu yaratmasındaki nimetini kendisinde toplamış ve üzerindeki nimeti tamamlamak amacıyla ona öğretmesindeki nimetini de açıklamıştır.
25020. Metin
الثَّانِيَةُ- صَحَّ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ: لَمَّا خَلَقَ اللَّهُ الْخَلْقَ كَتَبَ فِي كِتَابِهِ- فَهُوَ عِنْدَهُ فَوْقَ الْعَرْشِ: إِنَّ رَحْمَتِي تَغْلِبُ غَضَبِي (. وَثَبَتَ عَنْهُ ﵇ أَنَّهُ قَالَ:) أَوَّلُ ما خلق الله: القلم، فقال له اكتب، فَكَتَبَ مَا يَكُونُ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ، فَهُوَ عِنْدَهُ فِي الذِّكْرِ فَوْقَ عَرْشِهِ (. وَفِي الصَّحِيحِ مِنْ حَدِيثِ ابْنِ مَسْعُودٍ: [أَنَّهُ «١»] سَمِعَ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ:) إِذَا مَرَّ بِالنُّطْفَةِ ثِنْتَانِ وَأَرْبَعُونَ لَيْلَةً، بَعَثَ اللَّهُ إِلَيْهَا مَلَكًا فَصَوَّرَهَا، وَخَلَقَ سَمْعَهَا وَبَصَرَهَا وَجِلْدَهَا وَلَحْمَهَا وَعَظْمَهَا، ثُمَّ يَقُولُ، يَا رَبِّ، أَذَكَرٌ أَمْ أُنْثَى؟ فَيَقْضِي رَبُّكَ مَا شَاءَ وَيَكْتُبُ الْمَلَكُ ثُمَّ يَقُولُ: يَا رَبِّ أَجَلُهُ، فَيَقُولُ ربك ما شاء، ويكتب الملك، ثم يقول يا رب رزقه، ليقضي رَبُّكَ مَا شَاءَ، وَيَكْتُبُ الْمَلَكُ، ثُمَّ يَخْرُجُ الْمَلَكُ بِالصَّحِيفَةِ فِي يَدِهِ، فَلَا يَزِيدُ عَلَى مَا أُمِرَ وَلَا يَنْقُصُ، وَقَالَ تَعَالَى: إِنَّ عَلَيْكُمْ لَحافِظِينَ. كِراماً كاتِبِينَ «٢» (الانفطار: ١٠). قَالَ عُلَمَاؤُنَا: فَالْأَقْلَامُ فِي الْأَصْلِ ثَلَاثَةٌ: الْقَلَمُ الْأَوَّلُ: الَّذِي خَلَقَهُ اللَّهُ بِيَدِهِ، وَأَمَرَهُ أَنْ يَكْتُبَ. وَالْقَلَمُ الثَّانِي: أَقْلَامُ الْمَلَائِكَةِ، جَعَلَهَا اللَّهُ بِأَيْدِيهِمْ يَكْتُبُونَ بِهَا الْمَقَادِيرَ وَالْكَوَائِنَ وَالْأَعْمَالَ. وَالْقَلَمُ الثَّالِثُ: أَقْلَامُ النَّاسِ، جَعَلَهَا اللَّهُ بِأَيْدِيهِمْ، يَكْتُبُونَ بِهَا كَلَامَهُمْ، وَيَصِلُونَ بِهَا مَآرِبَهُمْ. وَفِي الْكِتَابَةِ فَضَائِلٌ جَمَّةٌ. وَالْكِتَابَةُ مِنْ جُمْلَةِ الْبَيَانِ، وَالْبَيَانُ مِمَّا اخْتُصَّ بِهِ الْآدَمِيُّ. الثَّالِثَةُ- قَالَ عُلَمَاؤُنَا: كَانَتِ الْعَرَبُ أَقَلَّ الْخَلْقِ مَعْرِفَةً بِالْكِتَابِ، وَأَقَلُّ الْعَرَبِ مَعْرِفَةً بِهِ الْمُصْطَفَى ﷺ، صُرِفَ عَنْ عِلْمِهِ، لِيَكُونَ ذَلِكَ أَثْبَتَ لِمُعْجِزَتِهِ، وَأَقْوَى فِي حُجَّتِهِ، وَقَدْ مَضَى هَذَا مُبَيَّنًا فِي سُورَةِ" الْعَنْكَبُوتِ" «٣». وَرَوَى حَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ عَنِ الزُّبَيْرِ بْنِ عَبْدِ السَّلَامِ، عَنْ أَيُّوبِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الْفِهْرِيِّ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: [لَا تُسْكِنُوا نِسَاءَكُمُ الْغُرَفَ، وَلَا تُعَلِّمُوهُنَّ الْكِتَابَةِ [. قَالَ عُلَمَاؤُنَا: وَإِنَّمَا حَذَّرَهُمُ النَّبِيُّ ﷺ ذَلِكَ، لِأَنَّ فِي إِسْكَانِهِنَّ الْغُرَفَ تَطَلُّعًا إِلَى الرَّجُلِ، وَلَيْسَ فِي ذَلِكَ تَحْصِينٌ لَهُنَّ وَلَا تَسَتُّرَ. وَذَلِكَ أَنَّهُنَّ لَا يَمْلِكْنَ أَنْفُسَهُنَّ حَتَّى يُشْرِفْنَ عَلَى الرَّجُلِ، فَتَحْدُثُ الْفِتْنَةُ وَالْبَلَاءُ، فَحَذَّرَهُمْ أَنْ يجعلوا لهن غرفا ذريعة إلى الفتنة.
İkinci [Mesele]- Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den Ebû Hüreyre yoluyla sahih olarak rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: «Allah mahlûkatı yarattığında, kendi katında Arş'ın üzerinde bulunan Kitab'ına şöyle yazdı: Şüphesiz rahmetim gazabıma üstün gelir.» Yine ondan aleyhisselâm sabit olduğuna göre o şöyle buyurmuştur: «Allah'ın ilk yarattığı şey kalemdir. Ona: “Yaz!” dedi; o da kıyamet gününe kadar olacak şeyleri yazdı. Bu [yazılanlar], O'nun katında Arş'ının üzerindeki Zikir'dedir.» Sahîh'te İbn Mes'ûd'dan gelen hadiste [rivayet edildiğine göre o]1, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işitmiştir: «Nutfe üzerinden kırk iki gece geçince Allah ona bir melek gönderir; onu şekillendirir, kulağını, gözünü, derisini, etini ve kemiğini yaratır. Sonra [melek]: “Ey Rabbim! Erkek mi yoksa dişi mi?” der. Rabbin dilediğine hükmeder, melek de yazar. Sonra: “Ey Rabbim! Eceli [ne kadardır]?” der. Rabbin dilediğini söyler, melek de yazar. Sonra: “Ey Rabbim! Rızkı [ne kadardır]?” der. Rabbin dilediğine hükmeder, melek de yazar. Sonra melek elinde sahifeyle çıkar; artık emredilene ne bir şey eklenir ne de ondan bir şey eksiltilir.» Allah Teâlâ da şöyle buyurmuştur: { إِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظِينَ . كِرَاماً كَاتِبِينَ } “Şüphesiz üzerinizde koruyucular, şerefli yazıcılar vardır.”2 (el-İnfitâr: 10). Âlimlerimiz şöyle demiştir: Aslında kalemler üçtür: Birinci kalem: Allah'ın [kudret] eliyle yarattığı ve kendisine yazmasını emrettiği kalemdir. İkinci kalem: Meleklerin kalemleridir; Allah bunları onların ellerine vermiştir, takdir edilenleri, meydana gelecek olayları ve amelleri bununla yazarlar. Üçüncü kalem: İnsanların kalemleridir; Allah bunları onların ellerine vermiştir, sözlerini bununla yazar, ihtiyaç ve maksatlarına bununla ulaşırlar. Yazıda pek çok fazilet vardır. Yazı, beyanın (ifade gücünün) bir parçasıdır; beyan ise âdemoğluna has kılınan özelliklerdendir. Üçüncü [Mesele]- Âlimlerimiz şöyle demiştir: Araplar mahlûkat içinde yazıyı en az bilenlerdi. Araplar arasında yazıyı en az bilen ise el-Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem idi. Mucizesini daha sabit kılmak ve hüccetini daha da güçlendirmek için o, yazı bilgisinden uzak tutulmuştur. Bu husus daha önce Ankebût Suresi'nde3 açıklanmıştı. Hammâd b. Seleme'nin ez-Zübeyr b. Abdisselâm'dan, onun Eyyûb b. Abdillâh el-Fihrî'den, onun da Abdullah b. Mes'ûd'dan rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: [Kadınlarınızı yüksek odalarda (balkonlu odalarda) oturtmayın ve onlara yazı öğretmeyin]. Âlimlerimiz şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in onları bundan sakındırmasının sebebi şudur: Onları yüksek odalarda oturtmakta erkekleri gözetleme durumu vardır ve bunda onlar için bir korunma ve örtünme söz konusu değildir. Çünkü onlar erkeklere bakmaktan kendilerini alıkoyamazlar; böylece fitne ve bela ortaya çıkar. Bu sebeple [Resûlullah], yüksek odaları fitneye bir vasıta kılmalarından onları sakındırmıştır.
25021. Metin
وَهُوَ كَمَا قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: [لَيْسَ لِلنِّسَاءِ خَيْرٌ لَهُنَّ مِنْ أَلَّا يَرَاهُنَّ الرِّجَالُ، وَلَا يَرَيْنَ الرِّجَالَ [. وَذَلِكَ أَنَّهَا خُلِقَتْ مِنَ الرَّجُلِ، فَنَهْمَتُهَا فِي الرَّجُلِ، وَالرَّجُلُ خُلِقَتْ فِيهِ الشَّهْوَةُ، وَجُعِلَتْ سَكَنًا لَهُ، فَغَيْرُ مَأْمُونٍ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا فِي صَاحِبِهِ. وَكَذَلِكَ تَعْلِيمُ الْكِتَابَةِ رُبَّمَا كَانَتْ سَبَبًا لِلْفِتْنَةِ، وَذَلِكَ إِذَا عُلِّمَتِ الْكِتَابَةَ كَتَبَتْ إِلَى مَنْ تَهْوَى. وَالْكِتَابَةُ عَيْنٌ مِنَ الْعُيُونِ، بِهَا يُبْصِرُ الشَّاهِدُ الْغَائِبَ، وَالْخَطُّ هُوَ آثَارُ يَدِهِ. وَفِي ذَلِكَ تَعْبِيرٌ عَنِ الضَّمِيرِ بِمَا لَا يَنْطَلِقُ بِهِ اللِّسَانُ، فَهُوَ أَبْلَغُ مِنَ اللِّسَانِ. فَأَحَبَّ رسوله الله ﷺ أَنْ يَنْقَطِعَ عَنْهُنَّ أسباب الفتنة، تحصينا لهن، وطهارة لقلوبهن.
Bu durum, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu buyruğu gibidir: [Kadınlar için erkekleri görmemelerinden ve erkeklerin de onları görmemesinden daha hayırlı bir şey yoktur]. Çünkü o erkekten yaratılmıştır ve meyli erkektir; erkeğin içine de şehvet yaratılmış ve kadın onun için bir huzur kaynağı kılınmıştır. Dolayısıyla her ikisinin de diğerine karşı güvende olması mümkün değildir. Aynı şekilde yazı öğretmek de bazen fitne sebebi olabilir; zira yazı öğrendiği takdirde arzuladığı kimseye mektup yazar. Yazı da gözlerden bir gözdür; onunla hazırda olan, uzakta olanı görür. Hat ise elinin izleridir. Onda dilin telaffuz edemeyeceği şeylerin iç dünyadan aktarılması vardır, dolayısıyla dilden daha etkilidir. Bu yüzden Allah'ın Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem, onları korumak ve kalplerini temiz tutmak amacıyla fitne sebeplerinin onlardan kesilmesini istemiştir.
25022. Metin
[سورة العلق (٩٦): آية ٥]
[Alak Suresi (96): Ayet 5]
25023. Metin
عَلَّمَ الْإِنْسانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ (٥)
{ عَلَّمَ الْإِنْسانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ (٥) } “İnsana bilmediğini öğretti.” (5)
25024. Metin
قِيلَ: الْإِنْسانَ هُنَا آدَمُ ﵇. عَلَّمَهُ أَسْمَاءَ كُلِّ شي، حَسَبَ مَا جَاءَ بِهِ الْقُرْآنُ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْماءَ كُلَّها «١». فَلَمْ يَبْقَ شي إِلَّا وَعَلَّمَ سُبْحَانَهُ آدَمَ اسْمَهُ بِكُلِّ لُغَةٍ، وَذَكَرَهُ آدَمُ لِلْمَلَائِكَةِ كَمَا عُلِّمَهُ. وَبِذَلِكَ ظَهَرَ فَضْلُهُ، وَتَبَيَّنَ قَدْرُهُ، وَثَبَتَتْ نُبُوَّتُهُ، وَقَامَتْ حُجَّةُ اللَّهِ عَلَى الْمَلَائِكَةِ وَحُجَّتُهُ، وَامْتَثَلَتِ الْمَلَائِكَةُ الْأَمْرَ لِمَا رَأَتْ مِنْ شَرَفِ الْحَالِ، وَرَأَتْ مِنْ جَلَالِ الْقُدْرَةِ، وَسَمِعَتْ مِنْ عَظِيمِ الْأَمْرِ. ثُمَّ تَوَارَثَتْ ذَلِكَ ذُرِّيَّتُهُ خَلَفًا بَعْدَ سَلَفٍ، وَتَنَاقَلُوهُ قَوْمًا عَنْ قَوْمٍ. وَقَدْ مَضَى هَذَا فِي سُورَةِ" الْبَقَرَةِ" «٢» مُسْتَوْفًى وَالْحَمْدُ لِلَّهِ. وَقِيلَ: الْإِنْسانَ هُنَا الرَّسُولُ مُحَمَّدٌ ﷺ، دَلِيلُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ
Buradaki { الْإِنْسانَ } kelimesinin Âdem aleyhisselâm olduğu söylenmiştir. Yüce Allah'ın: { وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْماءَ كُلَّها } «1» “Ve Âdem'e bütün isimleri öğretti” kavlinde Kur'an'ın getirdiği üzere ona her şeyin ismini öğretmiştir. Öyle ki Sübhânehu, Âdem'e her dilde ismini öğretmediği hiçbir şey bırakmamış ve Âdem de kendisine öğretildiği gibi meleklerin huzurunda bunları zikretmiştir. Bununla onun üstünlüğü zahir olmuş, değeri açığa çıkmış, peygamberliği sabit olmuş, Allah'ın melekler aleyhindeki hücceti ve Âdem'in hücceti ikâme edilmiş; melekler de durumun şerefini, kudretin celâlini gördükleri ve emrin büyüklüğünü işittikleri için emre boyun eğmişlerdir. Sonra onun zürriyeti bunu nesilden nesile tevarüs etmiş, topluluklar birbirinden aktarmışlardır. Bu husus el-Bakara Suresi'nde «2» etraflıca geçmişti, Allah'a hamdolsun. Buradaki { الْإِنْسانَ } kelimesinin Resûl Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem olduğu da söylenmiştir; delili Yüce Allah'ın: { وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ }
25025. Metin
«٣» [النساء: ١١٣]. وعلى هذا فالمراد ب- عَلَّمَكَ
«3» [en-Nisâ: 113] “ve sana bilmediklerini öğretti” kavlidir. Buna göre { عَلَّمَكَ } kavlinden murat,
25026. Metin
الْمُسْتَقْبَلُ»
gelecektir;
25027. Metin
، فَإِنَّ هَذَا مِنْ أَوَائِلِ مَا نَزَلَ. وَقِيلَ: هُوَ عَامٌّ لِقَوْلِهِ تَعَالَى: وَاللَّهُ أَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ أُمَّهاتِكُمْ لَا تَعْلَمُونَ شَيْئاً «٥» [النحل: ٧٨].
çünkü bu, ilk inenlerdendir. Yüce Allah'ın: { وَاللَّهُ أَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ أُمَّهاتِكُمْ لَا تَعْلَمُونَ شَيْئاً } «5» [en-Nahl: 78] “Allah sizi analarınızın karnından hiçbir şey bilmez halde çıkardı” kavlinden dolayı bunun genel olduğu da söylenmiştir.
25028. Metin
[سورة العلق (٩٦): الآيات ٦ الى ٧]
[Alak Suresi (96): Ayet 6-7]
25029. Metin
كَلاَّ إِنَّ الْإِنْسانَ لَيَطْغى (٦) أَنْ رَآهُ اسْتَغْنى (٧)
{ كَلاَّ إِنَّ الْإِنْسانَ لَيَطْغى (٦) أَنْ رَآهُ اسْتَغْنى (٧) } “Hayır! Doğrusu insan, kendisini müstağni (ihtiyaçsız) gördüğü için azar.” (6-7)
25030. Metin
قوله تعالى: (كَلَّا إِنَّ الْإِنْسانَ لَيَطْغى) إلى آخر السورة. قيل: إنه نزل
Yüce Allah'ın: { كَلَّا إِنَّ الْإِنْسانَ لَيَطْغى } “Hayır! Doğrusu insan azar” [buyruğundan] surenin sonuna kadar [olan kısmı hakkında]; bunun ... indiği söylenmiştir.
25031. Metin
فِي أَبِي جَهْلٍ. وَقِيلَ: نَزَلَتِ السُّورَةُ كُلُّهَا فِي أَبِي جَهْلٍ، نَهَى النَّبِيُّ ﷺ عَنْ الصَّلَاةِ، فَأَمَرَ اللَّهُ نَبِيَّهُ ﷺ أَنْ يُصَلِّيَ فِي الْمَسْجِدِ وَيَقْرَأَ بِاسْمِ الرَّبِّ. وَعَلَى هَذَا فَلَيْسَتِ السُّورَةُ مِنْ أَوَائِلِ مَا نَزَلَ. وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ خَمْسُ آيَاتٍ مِنْ أَوَّلِهَا أَوَّلَ مَا نَزَلَتْ، ثُمَّ نَزَلَتِ الْبَقِيَّةُ فِي شَأْنِ أَبِي جَهْلٍ، وَأُمِرَ النَّبِيُّ ﷺ بِضَمِّ ذَلِكَ إِلَى أَوَّلِ السُّورَةِ، لِأَنَّ تَأْلِيفَ السُّوَرِ جَرَى بِأَمْرٍ مِنَ اللَّهِ. أَلَا تَرَى أَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: وَاتَّقُوا يَوْماً تُرْجَعُونَ فِيهِ إِلَى اللَّهِ «١» [البقرة: ٢٨١] آخِرُ مَا نَزَلَ، ثُمَّ هُوَ مَضْمُومٌ إِلَى مَا نَزَلَ قَبْلَهُ بِزَمَانٍ طَوِيلٍ. وكَلَّا بِمَعْنَى حقا، إذ ليس قبله شي. وَالْإِنْسَانُ هُنَا أَبُو جَهْلٍ. وَالطُّغْيَانُ: مُجَاوَزَةُ الْحَدِّ فِي الْعِصْيَانِ. أَنْ رَآهُ أَيْ لِأَنْ رَأَى نَفْسَهُ اسْتَغْنَى، أَيْ صَارَ ذَا مَالٍ وَثَرْوَةٍ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ فِي رِوَايَةِ أَبِي صَالِحٍ عَنْهُ، قَالَ: لَمَّا نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ وَسَمِعَ بِهَا الْمُشْرِكُونَ، أَتَاهُ أَبُو جَهْلٍ فَقَالَ: يَا مُحَمَّدُ تَزْعُمُ أَنَّهُ مَنِ اسْتَغْنَى طَغَى، فَاجْعَلْ لَنَا جِبَالَ مَكَّةَ ذَهَبًا، لَعَلَّنَا نَأْخُذُ مِنْهَا، فَنَطْغَى فَنَدَعَ دِينَنَا وَنَتَّبِعَ دِينَكَ. قَالَ فَأَتَاهُ جِبْرِيلُ ﵇ فَقَالَ: (يَا مُحَمَّدُ خَيِّرْهُمْ فِي ذَلِكَ فَإِنْ شَاءُوا فَعَلْنَا بِهِمْ مَا أَرَادُوهُ: فَإِنْ لَمْ يُسْلِمُوا فَعَلْنَا بِهِمْ كَمَا فَعَلْنَا بِأَصْحَابِ الْمَائِدَةِ). فَعَلِمَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ أَنَّ الْقَوْمَ لَا يَقْبَلُونَ ذَلِكَ «٢»، فَكَفَّ عَنْهُمْ إِبْقَاءً عَلَيْهِمْ. وَقِيلَ: أَنْ رَآهُ اسْتَغْنى بِالْعَشِيرَةِ وَالْأَنْصَارِ وَالْأَعْوَانِ. وَحَذَفَ اللَّامَ مِنْ قَوْلِهِ أَنْ رَآهُ كَمَا يُقَالُ: إِنَّكُمْ لَتَطْغَوْنَ إِنْ رَأَيْتُمْ غِنَاكُمْ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: لَمْ يَقُلْ رَأَى نَفْسَهُ، كَمَا قِيلَ قَتَلَ نَفْسَهُ، لِأَنَّ رَأَى مِنَ الْأَفْعَالِ الَّتِي تُرِيدُ اسْمًا وَخَبَرًا، نَحْوَ الظَّنِّ وَالْحِسْبَانِ، فَلَا يُقْتَصَرُ فِيهِ على مفعول واحد. والعرب تَطْرَحُ النَّفْسَ مِنْ هَذَا الْجِنْسِ تَقُولُ: رَأَيْتَنِي وَحَسِبْتَنِي، وَمَتَى تَرَاكَ خَارِجًا، وَمَتَى تَظُنُّكَ خَارِجًا. وَقَرَأَ مُجَاهِدٌ وَحُمَيْدٌ وَقُنْبُلٌ عَنِ ابْنِ كَثِيرٍ (أَنْ رَأَهُ اسْتَغْنَى) بِقَصْرِ الْهَمْزَةٍ. الْبَاقُونَ رَآهُ بمدها، وهو الاختيار.
Ebû Cehil hakkında indiği söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre ise surenin tamamı Ebû Cehil hakkında inmiştir; o, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i namaz kılmaktan menedince, Allah Teâlâ da Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'e mescitte namaz kılmasını ve Rabbinin adıyla okumasını emretmiştir. Bu görüşe göre sure ilk inenlerden değildir. Ancak başındaki beş ayetin ilk inen ayetler olması, ardından geri kalan kısmın Ebû Cehil hakkında inmesi ve surelerin tertibi Allah'ın emriyle gerçekleştiği için Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e bunu surenin başına eklemesinin emredilmiş olması da caizdir. Görmez misin ki Yüce Allah'ın: { وَاتَّقُوا يَوْماً تُرْجَعُونَ فِيهِ إِلَى اللَّهِ } “Ve Allah'a döndürüleceğiniz bir günden sakının”1 [el-Bakara: 281] kavli en son inen ayettir, fakat kendisinden uzun zaman önce inmiş olan ayetlere eklenmiştir. { كَلَّا } "Hakikaten / Gerçekten de" manasındadır; zira kendisinden önce [reddedilecek] bir şey yoktur. Buradaki el-İnsân (insan) Ebû Cehil'dir. Tuğyan (طغيان) ise isyanda haddi aşmaktır. { أَنْ رَآهُ } yani kendisini müstağni gördüğü için demektir. { اسْتَغْنى } yani mal ve servet sahibi oldu [demektir]. İbn Abbâs -Ebû Sâlih'in ondan rivayetinde- şöyle demiştir: Bu ayet inip de müşrikler bunu işitince Ebû Cehil [Hz. Peygamber'e] gelerek: "Ey Muhammed! Sen zenginleşenin azacağını iddia ediyorsun. O hâlde Mekke'nin dağlarını bizim için altına çevir de ondan alalım; böylece azıp dinimizi terk edelim ve senin dinine uyalım" dedi. [İbn Abbâs] dedi ki: Bunun üzerine Cebrâîl aleyhisselâm gelip şöyle dedi: «Ey Muhammed! Onları bu konuda muhayyer bırak (seçim hakkı tanı); şayet dilerlerse istediklerini onlara yaparız. Ancak sonra da Müslüman olmazlarsa Mâide ehline yaptığımız gibi kendilerine [azap] ederiz.» Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem o kavmin bunu kabul etmeyeceğini2 bildi de onları [azaptan] korumak maksadıyla bundan vazgeçti. { أَنْ رَآهُ اسْتَغْنى } ifadesinin, akraba çevresi (aşiret), yardımcılar ve destekçilerle kendisini güçlü görmesi manasında olduğu da söylenmiştir. Tıpkı "Zenginliğinizi gördüğünüzde muhakkak ki azarsınız" denildiği gibi, { أَنْ رَآهُ } kavlinden lām harfi [cer edatı olan li-] hazfedilmiştir. Ferrâ şöyle demiştir: "Kendini öldürdü" denildiği gibi "Kendini gördü" dememiştir; zira { رَأَى } fiili zan ve hisban (saymak, sanmak) gibi isim ve haber (iki mef'ûl) isteyen fiillerdendir; bu sebeple tek mef'ûl ile yetinilmez. Araplar bu tür fiillerde nefis (kendi) kelimesini atarak "Beni gördün, beni sandın", "Kendini ne zaman çıkıyor görürsün?" ve "Kendini ne zaman çıkıyor sanırsın?" derler. Mücâhid, Humeyd ve İbn Kesîr'den rivayetle Kunbul hemzenin kasrıyla (أَنْ رَأَهُ اسْتَغْنَى) şeklinde okumuşlardır. Diğerleri ise hemzenin meddiyle (uzatılarak) { رَآهُ } şeklinde okumuşlardır ki tercih edilen de budur.
25032. Metin
[سورة العلق (٩٦): آية ٨]
[Alak Suresi (96): Ayet 8]
25033. Metin
إِنَّ إِلى رَبِّكَ الرُّجْعى (٨)
{ إِنَّ إِلى رَبِّكَ الرُّجْعى (٨) } “Şüphesiz dönüş ancak Rabbinedir.” (8)
25034. Metin
أَيْ مَرْجِعُ مَنْ هَذَا وَصْفُهُ، فَنُجَازِيهِ. وَالرُّجْعَى وَالْمَرْجِعُ وَالرُّجُوعُ: مَصَادِرٌ، يُقَالُ: رَجَعَ إِلَيْهِ رُجُوعًا وَمَرْجِعًا. وَرُجْعَى، عَلَى وزن فعلى.
Yani bu sıfata sahip olanın dönüşü O'nadır, böylece onu cezalandırırız. er-Ruc'â (الرُّجْعَى), el-merci' (الْمَرْجِعُ) ve er-rucû' (الرُّجُوعُ) mastardırlar. "Ona kesin bir dönüşle döndü" manasında: "Rece'a ileyhi rucûan ve mercien" denilir. Ve ruc'â (رُجْعَى), fu'lâ (فُعْلَى) veznindedir.
25035. Metin
[سورة العلق (٩٦): الآيات ٩ الى ١٠]
[Alak Suresi (96): Ayet 9-10]
25036. Metin
أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهى (٩) عَبْداً إِذا صَلَّى (١٠)
{ أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهى (٩) عَبْداً إِذا صَلَّى (١٠) } “Gördün mü o men edeni? Namaz kıldığı zaman bir kulu!” (9-10)
25037. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهى) وَهُوَ أَبُو جَهْلٍ (عَبْداً) وَهُوَ مُحَمَّدٌ ﷺ. فَإِنَّ أَبَا جَهْلٍ قَالَ: إِنْ رَأَيْتُ مُحَمَّدًا يُصَلِّي لَأَطَأَنَّ عَلَى عُنُقِهِ، قَالَهُ أَبُو هُرَيْرَةَ. فَأَنْزَلَ اللَّهُ هَذِهِ الْآيَاتِ تَعَجُّبًا «١» مِنْهُ. وَقِيلَ: فِي الْكَلَامِ حَذْفٌ، وَالْمَعْنَى: أَمِنَ هَذَا النَّاهِي عن الصلاة من العقوبة.
Yüce Allah'ın: { أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهى } kavli Ebû Cehil'dir; { عَبْداً } kavli ise Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'dir. Çünkü Ebû Cehil: “Eğer Muhammed'i namaz kılarken görürsem mutlaka boynuna basacağım” demiştir; bunu Ebû Hüreyre söylemiştir. Bunun üzerine Allah onun bu durumuna taaccüb ifade ederek «1» bu ayetleri indirmiştir. Sözde bir hazif olduğu da söylenmiştir; anlamı: “Namazdan men eden bu kimse azaptan emin mi oldu?” demektir.
25038. Metin
[سورة العلق (٩٦): الآيات ١١ الى ١٢]
[Alak Suresi (96): Ayet 11-12]
25039. Metin
أَرَأَيْتَ إِنْ كانَ عَلَى الْهُدى (١١) أَوْ أَمَرَ بِالتَّقْوى (١٢)
{ أَرَأَيْتَ إِنْ كانَ عَلَى الْهُدى (١١) أَوْ أَمَرَ بِالتَّقْوى (١٢) } “Gördün mü, ya o doğru yol üzerinde ise yahut takvayı emrediyorsa!” (11-12)
25040. Metin
أَيْ أَرَأَيْتَ يَا أَبَا جَهْلٍ إِنْ كَانَ مُحَمَّدٌ عَلَى هَذِهِ الصِّفَةِ، أَلَيْسَ نَاهِيهِ عن التقوى والصلاة هالكا؟!
Yani: Ey Ebû Cehil! Gördün mü, ya Muhammed bu vasıf üzere ise, onu takvadan ve namazdan men eden kimse helak olmuş olmaz mı?!
25041. Metin
[سورة العلق (٩٦): الآيات ١٣ الى ١٤]
[Alak Suresi (96): Ayet 13-14]
25042. Metin
أَرَأَيْتَ إِنْ كَذَّبَ وَتَوَلَّى (١٣) أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللَّهَ يَرى (١٤)
{ أَرَأَيْتَ إِنْ كَذَّبَ وَتَوَلَّى (١٣) أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللَّهَ يَرى (١٤) } “Gördün mü, ya yalanlar ve yüz çevirirse! Allah'ın gördüğünü bilmez mi?” (13-14)
25043. Metin
يَعْنِي أَبَا جَهْلٍ كَذَّبَ بِكِتَابِ اللَّهِ ﷿، وَأَعْرَضَ عَنِ الْإِيمَانِ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: الْمَعْنَى أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهى. عَبْداً إِذا صَلَّى وَهُوَ عَلَى الْهُدَى، وَأَمَرَ بِالتَّقْوَى، وَالنَّاهِي مُكَذِّبٌ مُتَوَلٍّ عَنِ الذِّكْرِ، أَيْ فَمَا أَعْجَبَ هَذَا! ثُمَّ يَقُولُ: وَيْلُهُ! أَلَمْ يَعْلَمْ أَبُو جَهْلٍ بِأَنَّ اللَّهَ يَرَى، أَيْ يَرَاهُ وَيَعْلَمُ فِعْلَهُ، فَهُوَ تَقْرِيرٌ وَتَوْبِيخٌ. وَقِيلَ: كُلُّ وَاحِدٍ من أَرَأَيْتَ بدل من الأول. وأَ لَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللَّهَ يَرى الخبر.
Allah Azze ve Celle'nin Kitabı'nı yalanlayan ve imandan yüz çeviren Ebû Cehil'i kastetmektedir. el-Ferrâ şöyle demiştir: Anlamı şudur: Gördün mü o men edeni? O hidayet üzere olup takvayı emrettiği halde namaz kıldığında bir kulu engelleyeni; engelleyen ise yalanlayıp Zikir'den yüz çevirmektedir; yani bu ne kadar şaşılacak bir şeydir! Sonra şöyle buyurur: Yazıklar olsun ona! Ebû Cehil Allah'ın gördüğünü, yani kendisini gördüğünü ve yaptığını bildiğini bilmez mi? Bu bir takrîr (onaylatma) ve tevbîh (azarlama)dir. Her bir { أَرَأَيْتَ } lafzının birincisinden bedel olduğu da söylenmiştir. { أَ لَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللَّهَ يَرى } ise haberdir.
25044. Metin
[سورة العلق (٩٦): الآيات ١٥ الى ١٦]
[Alak Suresi (96): Ayet 15-16]
25045. Metin
كَلاَّ لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ لَنَسْفَعاً بِالنَّاصِيَةِ (١٥) ناصِيَةٍ كاذِبَةٍ خاطِئَةٍ (١٦)
{ كَلَّا لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ لَنَسْفَعاً بِالنَّاصِيَةِ (١٥) ناصِيَةٍ كاذِبَةٍ خاطِئَةٍ (١٦) } “Hayır, hayır! Andolsun eğer vazgeçmezse, mutlaka o perçemden yakalarız; yalancı, günahkâr bir perçemden!”1
25046. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (كَلَّا لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ) أَيْ أَبُو جَهْلٍ عَنْ أَذَاكَ يَا مُحَمَّدُ. لَنَسْفَعاً أَيْ لَنَأْخُذَنَّ بِالنَّاصِيَةِ فَلَنُذِلَّنَّهُ. وَقِيلَ: لَنَأْخُذَنَّ بِنَاصِيَتِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَتُطْوَى مَعَ قَدَمَيْهِ، وَيُطْرَحُ فِي النَّارِ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: فَيُؤْخَذُ بِالنَّواصِي وَالْأَقْدامِ «١» [الرحمن: ٤١]. فَالْآيَةُ- وَإِنْ كَانَتْ فِي أَبِي جَهْلٍ- فَهِيَ عِظَةٌ لِلنَّاسِ، وَتَهْدِيدٌ لِمَنْ يَمْتَنِعُ أَوْ يَمْنَعُ غَيْرَهُ عَنِ الطَّاعَةِ. وَأَهْلُ اللُّغَةِ يَقُولُونَ: سَفَعْتُ بِالشَّيْءِ: إِذَا قَبَضْتُ عَلَيْهِ وَجَذَبْتُهُ جَذْبًا شَدِيدًا. ويقال: سفع بناصية فرسه. قال:
Yüce Allah'ın: { كَلَّا لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ } “Hayır, hayır! Andolsun eğer vazgeçmezse” kavli; yani Ebû Cehil sana eziyet etmekten [vazgeçmezse], ey Muhammed! { لَنَسْفَعاً } “elbette yakalarız”; yani alnından tutup onu mutlaka zelil ederiz demektir. Kıyamet gününde onun alnından yakalayacağımız, ayaklarıyla birlikte dürüleceği ve ateşe atılacağı da söylenmiştir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { فَيُؤْخَذُ بِالنَّواصِي وَالْأَقْدامِ } «1» [Rahmân: 41] “Alınlarından ve ayaklarından tutulurlar”. Ayet -Ebû Cehil hakkında inmiş olsa da- bütün insanlara bir öğüt, itaatten kaçınan yahut başkasını itaatten men eden kimselere bir tehdittir. Dil ehli şöyle der: Bir şeyi tutup şiddetle çektiğimde: { سَفَعْتُ بِالشَّيْءِ } denir. Nitekim: { سفع بناصية فرسه } (Atının alnından/perçeminden yakaladı) denilir. Şair şöyle demiştir:
25047. Metin
قَوْمٌ إِذَا كَثُرَ الصِّيَاحُ رَأَيْتَهُمْ ... مِنْ بَيْنِ مُلْجِمِ مُهْرِهِ أَوْ سَافِعِ «٢»
Öyle bir kavim ki, feryat çoğaldığında onları görürsün... Ya tayına gem vuran ya da [perçeminden] yakalayan olarak «2»
25048. Metin
وَقِيلَ: هُوَ مَأْخُوذٌ مِنْ سَفَعَتْهُ النَّارُ وَالشَّمْسُ: إِذَا غَيَّرَتْ وَجْهَهُ إِلَى حَالِ تَسْوِيدٍ، كَمَا قَالَ:
Bunun, ateş ve güneş bir kimsenin yüzünü karartacak şekilde değiştirdiğinde söylenen: { سَفَعَتْهُ النَّارُ وَالشَّمْسُ } ifadesinden alındığı da söylenmiştir; şairin dediği gibi:
25049. Metin
أَثَافِيُّ سُفْعًا في معرس مرجل ... ونوى كَجِذْمِ الْحَوْضِ أَثْلَمَ خَاشِعِ «٣»
Kazan kurulan yerde kararmış ocak taşları... Ve havuz kalıntısı gibi parçalanmış, çökmüş çadır hendekleri «3»
25050. Metin
وَالنَّاصِيَةُ: شَعْرُ مُقَدَّمِ الرَّأْسِ. وَقَدْ يُعَبَّرُ بِهَا عَنْ جُمْلَةِ الْإِنْسَانِ، كَمَا يُقَالُ: هَذِهِ نَاصِيَةٌ مُبَارَكَةٌ، إِشَارَةً إِلَى جَمِيعِ الْإِنْسَانِ. وَخَصَّ النَّاصِيَةَ بِالذِّكْرِ عَلَى عَادَةِ الْعَرَبِ فِيمَنْ أَرَادُوا إِذْلَالَهُ وَإِهَانَتَهُ أَخَذُوا بِنَاصِيَتِهِ. وَقَالَ الْمُبَرِّدُ: السَّفْعُ: الْجَذْبُ بِشِدَّةٍ، أَيْ لَنَجُرَّنَّ بِنَاصِيَتِهِ إِلَى النَّارِ. وَقِيلَ: السَّفْعُ الضَّرْبُ، أَيْ لَنَلْطِمَنَّ وَجْهَهُ. وَكُلُّهُ مُتَقَارِبُ الْمَعْنَى. أَيْ يُجْمَعُ عَلَيْهِ الضَّرْبُ عِنْدَ الْأَخْذِ، ثُمَّ يُجَرُّ إِلَى جَهَنَّمَ. ثُمَّ قَالَ عَلَى الْبَدَلِ: ناصِيَةٍ كاذِبَةٍ خاطِئَةٍ
Nâsiye (النَّاصِيَةُ), başın ön kısmındaki saçtır (alın/perçem). Bazen onunla insanın tamamı da ifade edilir; nitekim bütün bir insana işaret edilerek: "Bu bereketli bir nâsiyedir" denilmesi böyledir. Nâsiyenin özellikle zikredilmesi, Arapların bir kimseyi zelil ve hakir düşürmek istediklerinde perçeminden yakalama âdetlerine dayanmaktadır. el-Müberred şöyle demiştir: Saf' (السَّفْعُ), şiddetle çekip sürüklemektir; yani "Onu alnından/perçeminden ateşe doğru muhakkak sürükleyeceğiz." Bir görüşe göre de saf', vurmak/çarpmak demektir; yani "Onun yüzüne kesinlikle tokat vuracağız." Bunların hepsi birbirine yakın anlamlardır. Yani yakalanması esnasında hem darbe vurulması bir araya getirilecek, hem de ardından cehenneme sürüklenecektir. Sonra bedel olarak: { ناصِيَةٍ كاذِبَةٍ خاطِئَةٍ } “Yalancı, günahkâr bir alından” buyurmuştur.
25051. Metin
أَيْ نَاصِيَةِ أَبِي جَهْلٍ كَاذِبَةٍ فِي قَوْلِهَا، خَاطِئَةٍ فِي فِعْلِهَا. وَالْخَاطِئُ مُعَاقَبٌ مَأْخُوذٌ. وَالْمُخْطِئُ غَيْرُ مَأْخُوذٍ «١». وَوَصْفُ النَّاصِيَةِ بِالْكَاذِبَةِ الْخَاطِئَةِ، كَوَصْفِ الْوُجُوهِ بِالنَّظَرِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: إِلى رَبِّها ناظِرَةٌ «٢» [القيامة: ٢٣]. وَقِيلَ: أَيْ صَاحِبُهَا كَاذِبٌ خَاطِئٌ، كَمَا يُقَالُ: نَهَارُهُ صَائِمٌ، وَلَيْلُهُ قَائِمٌ، أَيْ هُوَ صَائِمٌ في نهاره، ثم قائم في ليله.
Yani Ebû Cehil'in sözünde yalancı, fiilinde günahkâr olan alnından. Hâtı' (خَاطِئ), cezalandırılan ve muaheze olunan kimsedir; muhtı' (مُخْطِئ - bilmeden hata eden) ise muaheze olunmaz «1». Alnın yalancı ve günahkâr olarak nitelenmesi, Yüce Allah'ın: { إِلى رَبِّها ناظِرَةٌ } «2» [Kıyâme: 23] “Rablerline bakarlar” ayetinde yüzlerin bakmakla nitelenmesi gibidir. Şöyle de denilmiştir: Yani onun sahibi yalancı ve günahkârdır; nitekim "Gündüzü oruçludur, gecesi kaimdir (ibadettedir)" denilip, onun gündüzünde oruçlu sonra da gecesinde namaz kılan olduğu kastedildiği gibi.
25052. Metin
[سورة العلق (٩٦): الآيات ١٧ الى ١٨]
[Alak Suresi (96): Ayet 17-18]
25053. Metin
فَلْيَدْعُ نادِيَهُ (١٧) سَنَدْعُ الزَّبانِيَةَ (١٨)
{ فَلْيَدْعُ نادِيَهُ (١٧) سَنَدْعُ الزَّبانِيَةَ (١٨) } “O hemen kurultayını (meclisini) çağırsın! Biz de zebânîleri çağıracağız!” (17-18)
25054. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: (فَلْيَدْعُ نادِيَهُ) أَيْ أَهْلَ مَجْلِسِهِ وَعَشِيرَتَهُ، فَلْيَسْتَنْصِرْ بِهِمْ. (سَنَدْعُ الزَّبانِيَةَ) أَيِ الْمَلَائِكَةَ الْغِلَاظَ الشِّدَادَ- عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَغَيْرِهِ- وَاحِدُهُمْ زِبْنِيٌّ، قَالَهُ الْكِسَائِيُّ. وَقَالَ الْأَخْفَشُ: زَابِنٌ. أَبُو عُبَيْدَةَ: زِبْنِيَةٌ. وَقِيلَ: زَبَانِيٌّ. وَقِيلَ: هُوَ اسْمٌ لِلْجَمْعِ، كَالْأَبَابِيلِ وَالْعَبَادِيدِ. وَقَالَ قَتَادَةُ: هُمُ الشُّرَطُ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ. وَهُوَ مَأْخُوذٌ مِنَ الزَّبْنِ وَهُوَ الدَّفْعُ، وَمِنْهُ الْمُزَابَنَةُ «٣» فِي الْبَيْعِ. وَقِيلَ: إِنَّمَا سُمُّوا الزَّبَانِيَةَ لِأَنَّهُمْ يَعْمَلُونَ بِأَرْجُلِهِمْ، كَمَا يَعْمَلُونَ بِأَيْدِيهِمْ، حَكَاهُ أَبُو اللَّيْثِ السَّمَرْقَنْدِيُّ- ﵀ قَالَ: وَرُوِيَ فِي الْخَبَرِ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ لَمَّا قَرَأَ هَذِهِ السُّورَةَ، وَبَلَغَ إِلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: لَنَسْفَعاً بِالنَّاصِيَةِ قَالَ أَبُو جَهْلٍ: أَنَا أَدْعُو قَوْمِي حَتَّى يَمْنَعُوا عَنِّي رَبَّكَ. فَقَالَ اللَّهُ تَعَالَى: فَلْيَدْعُ نادِيَهُ، سَنَدْعُ الزَّبانِيَةَ. فَلَمَّا سَمِعَ ذِكْرَ الزَّبَانِيَةِ رَجَعَ فَزِعًا، فَقِيلَ لَهُ: خَشِيتَ مِنْهُ! قَالَ لَا! وَلَكِنْ رَأَيْتُ عِنْدَهُ فَارِسًا يُهَدِّدُنِي بِالزَّبَانِيَةِ. فَمَا أَدْرِي مَا الزَّبَانِيَةُ، وَمَالَ إِلَيَّ الْفَارِسُ، فَخَشِيتُ مِنْهُ أَنْ يأكلني. وفي الاخبار أن الزبانية رؤوسهم فِي السَّمَاءِ وَأَرْجُلُهُمْ فِي الْأَرْضِ، فَهُمْ يَدْفَعُونَ الْكُفَّارَ فِي جَهَنَّمَ وَقِيلَ: إِنَّهُمْ أَعْظَمُ الْمَلَائِكَةِ خَلْقًا، وَأَشَدُّهُمْ بَطْشًا. وَالْعَرَبُ تُطْلِقُ هَذَا الِاسْمَ عَلَى مَنِ اشْتَدَّ بَطْشُهُ. قَالَ الشَّاعِرُ:
Yüce Allah'ın: { فَلْيَدْعُ نادِيَهُ } kavli; yani meclisinin ehlini ve aşiretini [çağırsın], onlardan yardım istesin. { سَنَدْعُ الزَّبانِيَةَ } “Biz de zebânîleri çağıracağız”; yani kaba ve şiddetli melekleri -İbn Abbâs ve diğerlerinden rivayetle-. Onların tekili zibnî (زِبْنِيٌّ)dir; bunu el-Kisâî söylemiştir. el-Ahfeş zâbin (زَابِنٌ), Ebû Ubeyde ise zibniye (زِبْنِيَةٌ) demiştir. Zebânî (زَبَانِيٌّ) de denilmiştir. Bunun ebâbîl ve ebâdîd gibi ismi cem (topluluk ismi) olduğu da söylenmiştir. Katâde şöyle demiştir: Onlar Arapların dilinde polistir/muhafızdır. Bu, defetmek/itmek anlamına gelen ez-zebn (الزَّبْنُ) kelimesinden türemiştir; alışverişteki müzâbene «3» de bu köktendir. Onlara zebâniye denilmesinin sebebinin, elleriyle yaptıkları gibi ayaklarıyla da iş görmeleri olduğu söylenmiştir; bunu Ebü'l-Leys es-Semerkandî -rahimehullâh- aktarmış ve şöyle demiştir: Haberde rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bu sureyi okuyup Yüce Allah'ın: { لَنَسْفَعاً بِالنَّاصِيَةِ } kavline ulaştığında, Ebû Cehil: "Ben kavmimi çağırırım da seni senin Rabbinden korurlar" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah: { فَلْيَدْعُ نادِيَهُ سَنَدْعُ الزَّبانِيَةَ } “O hemen meclisini çağırsın! Biz de zebânîleri çağıracağız!” buyurdu. Ebû Cehil zebânîlerin zikrini duyunca korku içinde geri döndü. Ona: "Ondan mı korktun?" denildi. O: "Hayır! Fakat onun yanında beni zebânîlerle tehdit eden bir süvari gördüm. Zebânîlerin ne olduğunu da bilmiyorum. O süvari bana doğru yöneldi ve beni yemesinden korktum" dedi. Haberlerde geçtiğine göre, zebânîlerin başları gökte, ayakları ise yerdedir; onlar kâfirleri cehenneme iterler. Onların yaratılışça meleklerin en büyüğü, yakalayış bakımından en şiddetlisi oldukları da söylenmiştir. Araplar bu ismi yakalayışı ve şiddeti çetin olan kimseler için kullanırlar. Şair şöyle demiştir:
25055. Metin
مَطَاعِيمُ فِي الْقُصْوَى مَطَاعِينُ فِي الْوَغَى ... زَبَانِيَةٌ غُلْبٌ عظام حلومها «٤»
Darlıkta çokça yedirip doyuran, savaşta [düşmana] çokça mızrak vuran; zebânîler (sert ve zorlu adamlar), kalın boyunlu [ve] akılları pek büyük [kimselerdir].4
25056. Metin
وَعَنْ عِكْرِمَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: سَنَدْعُ الزَّبانِيَةَ قَالَ: قَالَ أَبُو جَهْلٍ: لَئِنْ رَأَيْتُ مُحَمَّدًا يُصَلِّي لَأَطَأَنَّ عَلَى عُنُقِهِ. فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ: [لَوْ فَعَلَ لَأَخَذَتْهُ الْمَلَائِكَةُ عِيَانًا [. قَالَ أَبُو عِيسَى: هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ غَرِيبٌ. وَرَوَى عِكْرِمَةُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: مَرَّ أَبُو جَهْلٍ عَلَى النَّبِيِّ ﷺ وَهُوَ يُصَلِّي عِنْدَ الْمَقَامِ، فَقَالَ: أَلَمْ أَنْهَكَ عَنْ هَذَا يَا مُحَمَّدُ! فَأَغْلَظَ لَهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ، فقال أبو جهل: بأي شي تُهَدِّدُنِي يَا مُحَمَّدُ! وَاللَّهِ إِنِّي لَأَكْثَرُ أَهْلِ الْوَادِي هَذَا نَادِيًا، فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﷿: فَلْيَدْعُ نادِيَهُ. سَنَدْعُ الزَّبانِيَةَ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: وَاللَّهِ لَوْ دَعَا نَادِيَهُ لَأَخَذَتْهُ زَبَانِيَةُ الْعَذَابِ مِنْ سَاعَتِهِ. أَخْرَجَهُ التِّرْمِذِيُّ بِمَعْنَاهُ، وَقَالَ: حَسَنٌ غَرِيبٌ صَحِيحٌ. وَالنَّادِي فِي كَلَامِ الْعَرَبِ: الْمَجْلِسُ الَّذِي يَنْتَدِي فِيهِ الْقَوْمُ، أَيْ يَجْتَمِعُونَ، وَالْمُرَادُ أَهْلُ النَّادِي، كَمَا قَالَ جَرِيرٌ:
İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan rivayetle: { سَنَدْعُ الزَّبانِيَةَ } hakkında şöyle demiştir: Ebû Cehil: "Eğer Muhammed'i namaz kılarken görürsem mutlaka boynuna basacağım" dedi. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: "Eğer bunu yapsaydı, melekler onu göz göre göre yakalayıverirdi" buyurdu. Ebû Îsâ: "Bu hadis hasen, sahih, gariptir" demiştir. İkrime'nin İbn Abbâs'tan rivayetine göre o şöyle demiştir: Ebû Cehil, Makam'ın yanında namaz kılarken Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanından geçti ve: "Seni bundan men etmemiş miydim ey Muhammed!" dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona sert karşılık verdi. Bunun üzerine Ebû Cehil: "Beni neyle tehdit ediyorsun ey Muhammed! Vallahi ben bu vadide meclisi (taraftarı) en çok olan kimseyim!" dedi. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle: { فَلْيَدْعُ نادِيَهُ سَنَدْعُ الزَّبانِيَةَ } “O hemen meclisini çağırsın! Biz de zebânîleri çağıracağız!” [ayetlerini] indirdi. İbn Abbâs: "Vallahi eğer meclisini çağırsaydı, azap zebânîleri onu hemen o anda yakalayıverirdi" demiştir. Bunu Tirmizî manasıyla rivayet etmiş ve: "Hasen, garip, sahihtir" demiştir. Arapların dilinde nâdî (النَّادِي); kavmin toplandığı, bir araya geldiği meclistir; kastedilen ise meclis ehlidir. Nitekim Cerîr şöyle demiştir:
25057. Metin
لَهُمْ مَجْلِسٌ صهب السبال أذلة «١»
Onların öyle bir meclisi vardır ki, bıyıkları kızıl, kendileri zelildirler «1»
25058. Metin
وقال زهير:
Züheyr de şöyle demiştir:
25059. Metin
وفيهم مقامات حسان وجوههم «٢»
Ve onların içinde yüzleri güzel makamlar (meclis ehli) vardır «2»
25060. Metin
وقال آخر:
Bir başkası da şöyle demiştir:
25061. Metin
وَاسْتَبَّ بَعْدكَ يَا كُلَيْبُ الْمَجْلِسُ «٣»
Senden sonra meclis (halkı) birbirine sövdü ey Kuleyb! «3»
25062. Metin
وَقَدْ نَادَيْتُ الرَّجُلَ أُنَادِيهِ إِذَا جَالَسْتُهُ. قَالَ زُهَيْرٌ:
Bir kimseyle oturduğum zaman: { نَادَيْتُ الرَّجُلَ أُنَادِيهِ } denilir. Züheyr şöyle demiştir:
25063. Metin
وَجَارُ الْبَيْتِ وَالرَّجُلُ الْمُنَادِي ... أَمَامَ الْحَيِّ عَقْدُهُمَا سَوَاءُ
Ev komşusu ile kabilenin önünde mecliste oturan kimsenin [himaye] ahdi eşittir.123
25064. Metin
[سورة العلق (٩٦): آية ١٩]
[Alak Suresi (96): Ayet 19]
25065. Metin
كَلاَّ لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ (١٩)
{ كَلاَّ لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ (١٩) } “Hayır! Sakın ona uyma; secde et ve yakınlaş!” (19)
25066. Metin
(كَلَّا) أَيْ لَيْسَ الْأَمْرُ عَلَى مَا يَظُنُّهُ أَبُو جَهْلٍ. (لَا تُطِعْهُ) أَيْ فِيمَا دَعَاكَ إِلَيْهِ مِنْ تَرْكِ الصَّلَاةِ. (وَاسْجُدْ) أَيْ صَلِّ لِلَّهِ (وَاقْتَرِبْ) أَيْ تَقَرَّبْ إِلَى اللَّهِ جَلَّ ثَنَاؤُهُ بِالطَّاعَةِ وَالْعِبَادَةِ. وَقِيلَ: الْمَعْنَى: إِذَا سَجَدْتَ فَاقْتَرِبْ مِنَ اللَّهِ بِالدُّعَاءِ. رَوَى عَطَاءٌ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: [أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ، وَأَحَبُّهُ إِلَيْهِ، جَبْهَتُهُ فِي الْأَرْضِ سَاجِدًا لِلَّهِ [. قَالَ عُلَمَاؤُنَا: وَإِنَّمَا] كَانَ [ذَلِكَ لِأَنَّهَا نِهَايَةُ الْعُبُودِيَّةِ وَالذِّلَّةِ، وَلِلَّهِ غَايَةُ الْعِزَّةِ، وَلَهُ الْعِزَّةُ الَّتِي لَا مِقْدَارَ لَهَا، فَكُلَّمَا بَعُدْتَ مِنْ صِفَتِهِ، قَرُبْتَ مِنْ جَنَّتِهِ، وَدَنَوْتَ مِنْ جِوَارِهِ فِي دَارِهِ. وَفِي الْحَدِيثِ الصَّحِيحِ: أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: [أَمَّا الرُّكُوعُ فَعَظِّمُوا فِيهِ الرَّبَّ. وَأَمَّا السُّجُودُ فَاجْتَهِدُوا فِي الدُّعَاءِ، فَإِنَّهُ قَمِنٌ «١» أَنْ يُسْتَجَابَ لَكُمْ [. وَلَقَدْ أَحْسَنَ مَنْ قَالَ:
{ كَلَّا } “Hayır!”; yani durum Ebû Cehil'in zannettiği gibi değildir. { لَا تُطِعْهُ } “Ona uyma”; yani seni namazı terk etmeye çağırdığı hususta. { وَاسْجُدْ } “ve secde et”; yani Allah için namaz kıl. { وَاقْتَرِبْ } “ve yakınlaş!”; yani itaat ve ibadetle övgüsü yüce olan Allah'a yakınlaş. Şöyle de denilmiştir: Anlamı; secde ettiğin vakit dua ile Allah'a yakınlaş demektir. Atâ, Ebû Hüreyre'den rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Kulun Rabbine en yakın olduğu ve O'na en sevimli bulunduğu an, alnı yerde Allah'a secde eder vaziyette olduğu andır." Âlimlerimiz şöyle demiştir: Bu ancak kulluğun ve zilletin son noktası olduğu için böyledir; Allah için ise izzetin gayesi vardır ve O'nun miktarı olmayan bir izzeti vardır. Dolayısıyla sen O'nun sıfatından (büyüklük taslamaktan) ne kadar uzaklaşırsan, O'nun cennetine o kadar yaklaşırsın ve O'nun yurdunda O'na o kadar komşu olursun. Sahih hadiste geçtiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Rükûya gelince, onda Rabbi tazim edin. Secdeye gelince, onda da duaya gayret edin; zira o, [duanızın] kabul olunmasına pek layıktır «1»." Şu sözü söyleyen ne güzel söylemiştir:
25067. Metin
وَإِذَا تَذَلَّلَتِ الرِّقَابُ تَوَاضُعًا ... مِنَّا إِلَيْكَ فَعِزُّهَا فِي ذُلِّهَا
Bizden Sana doğru boyunlar tevazu ile eğildiğinde... Onların izzeti işte o zilletindedir
25068. Metin
وَقَالَ زَيْدُ بْنُ أَسْلَمَ: اسْجُدْ أَنْتَ يَا مُحَمَّدُ مُصَلِّيًا، وَاقْتَرِبْ أَنْتَ يَا أَبَا جَهْلٍ مِنَ النَّارِ. وَقَوْلُهُ تَعَالَى: وَاسْجُدْ هَذَا مِنَ السُّجُودِ. يَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ بِمَعْنَى السُّجُودِ فِي الصَّلَاةِ، وَيَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ سُجُودَ التِّلَاوَةِ فِي هَذِهِ السُّورَةِ. قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ:" وَالظَّاهِرُ أَنَّهُ سُجُودُ الصَّلَاةِ" لِقَوْلِهِ تَعَالَى: أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهى عَبْداً إِذا صَلَّى- إِلَى قَوْلِهِ- كَلَّا لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ، لَوْلَا مَا ثَبَتَ فِي الصَّحِيحِ مِنْ رِوَايَةِ مُسْلِمٍ وَغَيْرِهِ مِنَ الْأَئِمَّةِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّهُ قَالَ: سَجَدْتُ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فِي إِذَا السَّماءُ انْشَقَّتْ [الانشقاق: ١]، وفي اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ [العلق: ١] سَجْدَتَيْنِ، فَكَانَ هَذَا نَصًّا عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ سُجُودَ التِّلَاوَةِ. وَقَدْ رَوَى ابْنُ وَهْبٍ، عَنْ حماد ابن زَيْدٍ، عَنْ عَاصِمِ بْنِ بَهْدَلَةَ، عَنْ زِرِّ بْنِ حُبَيْشٍ، عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ ﵁، قَالَ: عَزَائِمُ السُّجُودِ أَرْبَعٌ: الم وحم تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ والنَّجْمُ واقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ.
Zeyd b. Eslem şöyle demiştir: "[Ey Muhammed!] Sen namaz kılarak secde et; sen de ey Ebû Cehil, ateşe yaklaş!"1 Yüce Allah'ın: { وَاسْجُدْ } “ve secde et” buyruğu sücûd (secde etmek) kökünden gelmektedir. Bunun namazdaki secde anlamına gelmesi muhtemel olduğu gibi, bu suredeki tilavet secdesi olması da muhtemeldir. İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: "Müslim ve diğer imamların rivayetiyle Sahîh'te Ebû Hureyre'den sabit olan rivayet bulunmasaydı; Yüce Allah'ın { أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهَى * عَبْدًا إِذَا صَلَّى } “Gördün mü o engel olanı, namaz kıldığı zaman bir kulu?” ayetinden { كَلَّا لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ } “Hayır! Ona uyma, secde et ve yakınlaş!” kavline kadar olan ifadeleri sebebiyle zahir olan, bunun namaz secdesi olduğuydu. [Ebû Hureyre] şöyle demiştir: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte { إِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ } [el-İnşikâk: 1] ve { اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ } [el-Alak: 1] surelerinde iki secde yaptım.» İşte bu rivayet, kastedilenin tilavet secdesi olduğuna dair açık bir delil (nass) teşkil etmiştir." İbn Vehb; Hammâd b. Zeyd'den, o Âsım b. Behdele'den, o Zirr b. Hubeyş'ten, o da Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh'tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Kesin secdeler (azâimu's-sücûd) dörttür: Elif-lâm-mîm [Tenzîl / es-Secde], Hâ-mîm Tenzîl mine'r-Rahmâni'r-Rahîm [Fussilet], en-Necm ve İkra' bismi Rabbik [el-Alak]."
25069. Metin
وَقَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَهَذَا إِنْ صَحَّ يَلْزَمُ عَلَيْهِ السُّجُودُ الثَّانِي مِنْ سُورَةِ" الْحَجِّ"، وَإِنْ كَانَ مُقْتَرِنًا بِالرُّكُوعِ، لِأَنَّهُ يَكُونُ مَعْنَاهُ ارْكَعُوا فِي مَوْضِعِ الرُّكُوعِ، وَاسْجُدُوا فِي مَوْضِعِ السُّجُودِ. وَقَدْ قَالَ ابْنُ نَافِعٍ وَمُطَرِّفٌ: وَكَانَ مَالِكٌ يَسْجُدُ فِي خَاصَّةِ نَفْسِهِ بِخَاتِمَةِ هَذِهِ السُّورَةِ مِنْ اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ وَابْنُ وَهْبٍ يَرَاهَا مِنَ الْعَزَائِمِ. قُلْتُ: وَقَدْ رُوِّينَا مِنْ حَدِيثِ مَالِكِ بْنِ أَنَسٍ عَنْ رَبِيعَةَ بْنِ أَبِي عَبْدِ الرَّحْمَنِ عَنْ نَافِعٍ عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: لَمَّا أَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ [العلق: ١] قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ لِمُعَاذٍ: [اكْتُبْهَا يَا مُعَاذُ [فَأَخَذَ مُعَاذٌ اللَّوْحَ وَالْقَلَمَ وَالنُّونَ- وَهِيَ الدَّوَاةُ- فَكَتَبَهَا مُعَاذٌ، فَلَمَّا بَلَغَ كَلَّا لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ سَجَدَ اللَّوْحُ، وَسَجَدَ الْقَلَمُ، وَسَجَدَتِ النُّونُ، وَهُمْ يَقُولُونَ: اللَّهُمَّ ارْفَعْ بِهِ ذِكْرًا، اللَّهُمَّ احْطُطْ بِهِ وِزْرًا، اللَّهُمَّ اغْفِرْ بِهِ ذَنْبًا. قَالَ مُعَاذٌ: سَجَدْتُ، وَأَخْبَرْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ، فَسَجَدَ. خُتِمَتِ السُّورَةُ. وَالْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى مَا فَتَحَ وَمَنَحَ وَأَعْطَى. وَلَهُ الْحَمْدُ وَالْمِنَّةُ.
İbnü'l-Arabî şöyle demiştir: "Eğer bu sahih ise, Hac suresindeki ikinci secdeyi de -rükû ile birlikte zikredilmiş olsa bile- gerekli kılar; çünkü bunun anlamı: Rükû yerinde rükû edin, secde yerinde secde edin demek olur." İbn Nâfi ve Mutarrif şöyle demişlerdir: Mâlik, { اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ } suresinin sonundaki bu ayette şahsı adına secde ederdi. İbn Vehb ise bunu azimetlerden (kesin secdelerden) saymaktadır. Derim ki: Bize Mâlik b. Enes'in hadisinden, Rebîa b. Ebî Abdirrahmân'dan, Nâfi'den, o da İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Yüce Allah { اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ } [Alak: 1] suresini indirdiğinde Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Muâz'a: "Bunu yaz ey Muâz!" buyurdu. Muâz levhayı, kalemi ve nûn'u -ki divittir- aldı. Muâz onu yazdı; { كَلَّا لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ } kısmına ulaştığında levha secde etti, kalem secde etti ve divit secde etti. Onlar şöyle diyorlardı: "Allah'ım! Bununla şanını yücelt; Allah'ım! Bununla günah yükünü indir; Allah'ım! Bununla günahını bağışla." Muâz dedi ki: "Ben secde ettim ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e haber verdim, o da secde etti." Sure sona erdi. Açtığı, lütfettiği ve verdiği nimetler için Allah'a hamdolsun. Hamd ve minnet yalnız O'nadır.