Fîl Suresi

Zemahşerî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

17893. Metin

مكية، وآياتها ٥ «نزلت بعد الكافرون» بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Mekkîdir ve 5 ayettir. «Kâfirûn’dan sonra inmiştir.» Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

17894. Metin

[سورة الفيل (١٠٥) : الآيات ١ الى ٥]

[Fîl Suresi (105), Ayetler 1-5]

17895. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

17896. Metin

أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِأَصْحابِ الْفِيلِ (١) أَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فِي تَضْلِيلٍ (٢) وَأَرْسَلَ عَلَيْهِمْ طَيْراً أَبابِيلَ (٣) تَرْمِيهِمْ بِحِجارَةٍ مِنْ سِجِّيلٍ (٤)

{ أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِأَصْحابِ الْفِيلِ (١) أَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فِي تَضْلِيلٍ (٢) وَأَرْسَلَ عَلَيْهِمْ طَيْراً أَبابِيلَ (٣) تَرْمِيهِمْ بِحِجارَةٍ مِنْ سِجِّيلٍ (٤) } “(1) Rabbinin fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi? (2) Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? (3-4) Üzerlerine pişmiş balçıktan taşlar atan sürü sürü kuşlar gönderdi.”

17897. Metin

فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَأْكُولٍ (٥)

{ فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَأْكُولٍ (٥) } “(5) Nihayet onları yenmiş ekin yaprağı gibi yaptı.”

17898. Metin

روى أنّ أبرهة بن الصباح الأشرم ملك اليمن من قبل أصحمة النجاشي بنى كنيسة بصنعاء وسماها القليس «١» ، وأراد أن يصرف إليها الحاج، فخرج رجل من كنانة فقعد فيها ليلا «٢» ، فأغضبه ذلك. وقيل: أججت رفقة من العرب نارا فحملتها الريح فأحرقتها، فحلف ليهدمنّ الكعبة فخرج بالحبشة ومعه فيل له اسمه محمود، وكان قويا عظيما، واثنا عشر فيلا غيره. وقيل: ثمانية.

Rivayet edildiğine göre, Habeş Necaşisi Ashame adına Yemen hükümdarı olan Ebrehe b. es-Sabbâh el-Eşrem, San‘a’da bir kilise inşa edip ona el-Kulleys «١» adını verdi ve hacıları oraya yönlendirmek istedi. Bunun üzerine Kinâne kabilesinden bir adam çıkıp geceleyin oraya pisledi «٢»; bu durum onu öfkelendirdi. Bir rivayete göre ise, Araplardan bir yolcu kafilesi ateş yaktı, rüzgâr da onu taşıyıp kiliseyi yaktı. Bunun üzerine [Ebrehe] Kâbe’yi mutlaka yıkacağına yemin etti; Habeşlilerle ve beraberinde Mahmûd adında güçlü ve heybetli bir fil ile onun dışında on iki fille yola çıktı. Sekiz fil olduğu da söylenmiştir.

17899. Metin

وقيل: كان معه ألف فيل، وكان وحده، فلما بلغ المغمس خرج إليه عبد المطلب وعرض عليه ثلث أموال تهامة ليرجع، فأبى وعبأ جيشه وقدّم الفيل، فكانوا كلما وجهوه إلى الحرم برك ولم يبرح، وإذا وجهوه إلى اليمن أو إلى غيره من الجهات هرول، فأرسل الله طيرا سودا. وقيل خضرا وقيل: بيضا. مع كل طائر حجر في منقاره، وحجران في رجليه أكبر من العدسة وأصغر من الحمصة. وعن ابن عباس رضى الله عنهما أنه رأى منها عند أم هانئ نحو قفيز مخططة بحمرة كالجزع الظفاري، فكان الحجر يقع على رأس الرجل فيخرج من دبره، وعلى كل حجر اسم من يقع عليه، ففروا فهلكوا في كل طريق ومنهل، ودوى أبرهة «٣» فتساقطت أنامله وآرابه، وما مات حتى انصدع صدره عن قلبه. وانفلت وزيره أبو يكسوم وطائره يحلق فوقه، حتى بلغ النجاشي فقص عليه القصة، فلما أتمها وقع عليه الحجر فخر ميتا بين يديه. وقيل: كان أبرهة جدّ

Bir rivayete göre onunla birlikte bin fil vardı; [başka bir rivayete göre ise fil] yalnızca bir taneydi. [Ebrehe] el-Muğammes’e vardığında, Abdülmuttalib onun yanına çıktı ve geri dönmesi karşılığında Tihâme mallarının üçte birini ona teklif etti. Fakat [Ebrehe] reddetti; ordusunu savaş düzenine sokup fili öne sürdü. Onu Harem tarafına her yönelttiklerinde yere çöker ve yerinden kımıldamazdı; Yemen’e yahut diğer yönlere çevirdiklerinde ise koşarak giderdi. Bunun üzerine Allah siyah kuşlar gönderdi. Bir rivayette yeşil, diğer bir rivayette ise beyaz [kuşlar] olduğu söylenmiştir. Her bir kuşun gagasında bir taş, iki ayağında da mercimekten büyük, nohuttan küçük ikişer taş bulunuyordu. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre, Ümmü Hânî’nin yanında Zafâr akiki gibi kırmızı çizgili bu taşlardan yaklaşık bir kafîz (ölçek) görmüştür. Taş adamın başından giriyor, ardından çıkıyordu. Her bir taşın üzerinde kime isabet edeceğinin ismi yazılıydı. [Askerler] kaçıştılar; böylece her yolda ve su başında helak oldular. Ebrehe de hastalandı 3; parmak uçları ve uzuvları birer birer koptu ve göğsü kalbinden yarılmadıkça ölmedi. Veziri Ebû Yeksûm ise kuşu tepesinde süzülür vaziyette kaçıp kurtuldu; nihayet Necâşî’nin yanına varıp ona olayı anlattı. Anlatmayı bitirdiğinde taş onun da üzerine düştü ve [Necâşî’nin] huzurunda cansız yere serildi. Ebrehe’nin, ... dedesi olduğu da söylenmiştir.

17900. Metin

النجاشي الذي كان في زمن رسول الله ﷺ بأربعين سنة، وقيل: بثلاث وعشرين سنة «١» . وعن عائشة رضى الله عنها: رأيت قائد الفيل وسائسه أعميين مقعدين يستطعمان. وفيه أن أبرهة أخذ لعبد المطلب مائتي بعير، فخرج إليه فيها، فجهره «٢» وكان رجلا جسيما وسيما.

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem zamanındaki Necâşî’nin dedesi olduğu söylenmiştir; [bu olay da] [peygamberlikten] kırk yıl önce, bir rivayete göre ise yirmi üç yıl önce gerçekleşmiştir «١». Âişe radıyallâhu anhâ’dan rivayet edildiğine göre: 'Filin sevk edicisini ve bakıcısını kör, kötürüm bir halde dilenirken gördüm.' demiştir. Rivayette [şu da] vardır: Ebrehe, Abdülmuttalib’in iki yüz devesine el koymuştu. Abdülmuttalib bu develer için onun huzuruna çıktı; [Ebrehe] onu heybetli bulup gözünde büyüttü «٢»; zira o cüsseli ve yakışıklı bir adamdı.

17901. Metin

وقيل: هذا سيد قريش وصاحب عير مكة الذي يطعم الناس في السهل والوحوش في رؤوس الجبال، فلما ذكر حاجته قال: سقطت من عينى، جئت لأهدم البيت الذي هو دينك ودين آبائك وعصمتكم وشرفكم في قديم الدهر، فألهاك عنه ذود أخذ لك، فقال أنا رب الإبل، وللبيت رب سيمنعه، ثم رجع وأتى باب البيت فأخذ بحلقته وهو يقول:

Ona: 'Bu, Kureyş’in efendisi, Mekke kervanının sahibi, ovada insanları, dağ başlarında vahşi hayvanları doyuran kimsedir.' denildi. [Abdülmuttalib] hacetini söyleyince [Ebrehe]: 'Gözümden düştün! Ben senin ve atalarının dini, kadimden beri sığınağınız ve şerefiniz olan Beyt’i yıkmaya geldim; sense senden alınan birkaç deve yüzünden onu unuttun!' dedi. Bunun üzerine [Abdülmuttalib]: 'Ben develerin sahibiyim, Beyt’in de onu koruyacak bir Rabbi vardır.' dedi. Sonra geri dönüp Kâbe’nin kapısına geldi, halkasını tutarak şöyle dedi:

17902. Metin

لاهمّ إنّ المرء يمنع … أهله فامنع حلالك

Allahım! Kul kendi evini barkını korur, Sen de kendi haremgahını koru!

17903. Metin

لا يغلبنّ صليبهم … ومحالهم عدوا محالك

Onların haçı ve hilekâr güçleri, düşmanlık ederek Senin gücüne asla üstün gelmesin!

17904. Metin

إن كنت تاركهم وكعبتنا … فأمر ما بدا لك «٣»

Eğer onları ve Kâbe’mizi [baş başa] bırakacaksan, muhakkak ki bu Sana [hikmeti] zâhir olan bir işten ötürüdür.3

17905. Metin

يا ربّ أرجو لهم سوا كا … يا ربّ فامنع منهم حما كا «١»

Ey Rabbim! Onlara karşı Senden başkasından umudum yok, ey Rabbim, haremgahını onlardan koru! «١»

17906. Metin

فالتفت وهو يدعو فإذا هو بطير من نحو اليمن فقال: والله إنها لطير غريبة ما هي ببحرية ولا تهامية «٢» . وفيه: أنّ أهل مكة قد احتووا على أموالهم، وجمع عبد المطلب من جواهرهم وذهبهم الجور «٣» ، وكان سبب يساره. وعن أبى سعيد الخدري رضى الله عنه أنه سئل عن الطير فقال: حمام مكة منها. وقيل جاءت عشية ثم صبحتهم. وعن عكرمة: من أصابته جدّرته وهو أوّل جدري ظهر. وقرئ: ألم تر، بسكون الراء للجد في إظهار أثر الجازم: والمعنى:

O dua ederken dönüp baktı; Yemen tarafından gelen kuşları gördü ve: 'Vallahi bunlar pek garip kuşlar; ne deniz kuşuna benziyorlar ne Tihâme kuşuna!' «٢» dedi. Rivayette Mekkelilerin onların mallarını ele geçirdikleri, Abdülmuttalib’in onların mücevher ve altınlarından bolca «٣» topladığı ve bunun onun zenginleşme sebebi olduğu da geçmektedir. Ebû Saîd el-Hudrî radıyallâhu anh’a bu kuşlar sorulduğunda: 'Mekke güvercinleri onlardandır.' demiştir. [Kuşların] akşam vakti geldiği, sabahleyin de onları vurduğu söylenmiştir. İkrime’den: 'Kime isabet ettiyse onda çiçek hastalığı çıkardı; bu, [yeryüzünde] görülen ilk çiçek hastalığıdır.' [rivayeti gelmiştir]. [Ayet], cezm edatının etkisini göstermedeki ciddiyetten ötürü râ harfinin sükûnu ile { ألم تر } şeklinde de okunmuştur. Anlam şudur:

17907. Metin

أنك رأيت آثار فعل الله بالحبشة، وسمعت الأخبار به متواترة، فقامت لك مقام المشاهدة.

Sen Allah’ın Habeşlilere yaptığının izlerini gördün ve buna dair haberleri mütevatir olarak işittin; böylece bu [haberler] senin için bizzat görmüş gibi oldu.

17908. Metin

وكَيْفَ في موضع نصب بفعل ربك، لا بألم تر، لما في كَيْفَ من معنى الاستفهام فِي تَضْلِيلٍ في تضييع وإبطال. يقال: ضلل كيده، إذا جعله ضالا ضائعا. ومنه قوله تعالى وَما كَيْدُ الْكافِرِينَ إِلَّا فِي ضَلالٍ وقيل لامرئ القيس: الملك الضليل، لأنه ضلل ملك أبيه، أى. ضيعه، يعنى: أنهم كادوا البيت أوّلا ببناء القليس، وأرادوا أن ينسخوا أمره بصرف وجوه الحاج إليه، فضلل كيدهم بإيقاع الحريق فيه، وكادوه ثانيا بإرادة هدمه، فضلل بإرسال الطير عليهم أَبابِيلَ حزائق، الواحدة: إبالة. وفي أمثالهم: ضغث على إبالة، وهي: الحزمة الكبيرة، شبهت الحزقة من الطير في تضامّها بالإبالة. وقيل: أبابيل مثل عباديد، وشماطيط لا واحد لها وقرأ أبو حنيفة ﵀، يرميهم، أى الله تعالى أو الطير، لأنه اسم جمع مذكر، وإنما يؤنث على المعنى. وسجيل: كأنه علم للديوان الذي كتب فيه عذاب الكفار، كما أن سجينا علم لديوان أعمالهم، كأنه قيل: بحجارة من جملة العذاب المكتوب المدوّن، واشتقاقه من الإسجال وهو الإرسال، لأنّ العذاب موصوف بذلك، وأرسل عليهم طيرا، فأرسلنا عليهم

{ كَيْفَ } “nasıl” kelimesi, soru anlamı taşıdığı için { أَلَمْ تَرَ } “görmedin mi” fiiliyle değil, { فَعَلَ رَبُّكَ } “Rabbinin yaptığını” fiiliyle mensub kılınmıştır (mefulün bih / tümleç konumundadır). { فِي تَضْلِيلٍ } “boşa çıkarmadı mı?” [ifadesi], zayi etme ve hükümsüz kılma demektir. Bir kimsenin tuzağını hedefsiz ve boşa çıkardığında 'ضَلَّلَ كَيْدَهُ' (tuzağını boşa çıkardı) denir. Yüce Allah’ın { وَمَا كَيْدُ الْكَافِرِينَ إِلَّا فِي ضَلَالٍ } “Kâfirlerin tuzağı ancak boşa çıkmaya mahkûmdur” ayeti de bu kabildendir. İmruülkays’a, babasının mülkünü zayi edip heba ettiği için 'el-Melikü’d-Dıllîl' (mülkünü heba eden kral) denilmiştir. Yani onlar önce Kulleys kilisesini inşa ederek Beytullah’a tuzak kurdular ve hacıların yönünü oraya çevirip Kâbe’nin hükmünü/itibarını ortadan kaldırmak istediler; [Allah da] kiliseyi yakıp kül ederek onların tuzaklarını boşa çıkardı. İkinci olarak Kâbe’yi yıkmayı amaçlayarak tuzak kurdular; [Allah da] üzerlerine kuşlar göndererek [bu tuzaklarını da] boşa çıkardı. { أَبَابِيلَ } “sürü sürü” [kelimesi], fırkalar ve cemaatler demektir; tekili ibâle (إِبَالَة) gelir. Arapların atasözlerinde 'ضِغْثٌ عَلَى إِبَالَةٍ' (Demet üstüne balya / dert üstüne dert) denir. İbâle, büyük demet/balya demektir; bir araya toplanıp kenetlenen kuş fırkaları bu balyaya benzetilmiştir. 'Ebâbîl' kelimesinin, abâdîd ve şemâtît gibi tekili olmayan [çoğul] kelimelerden olduğu da söylenmiştir. Ebû Hanîfe rahimehullâh, [kuş kelimesi] müzekker bir topluluk ismi olduğu ve ancak manaya binaen müennes kabul edildiği için ya Yüce Allah’a ya da kuşlara raci olarak [yâ ile] { يَرْمِيهِمْ } şeklinde okumuştur. { سِجِّيلٍ } [kelimesi] ise, tıpkı siccîn kelimesinin kâfirlerin amellerinin yazıldığı divanın özel adı olması gibi, kâfirlere takdir edilen azabın kaydedildiği divanın özel adı gibidir. Sanki 'Yazılıp kaydedilmiş azap nevinden olan taşlarla' denilmiş gibidir. Bu kelimenin iştikakı (türeyişi), salıvermek ve göndermek anlamına gelen el-iscâl (الْإِسْجَال) kelimesindendir; zira azap bu vasıfla nitelenmiştir: { وَأَرْسَلَ عَلَيْهِمْ طَيْرًا } “üzerlerine kuşlar gönderdi”, { فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ } “biz de onların üzerlerine gönderdik” [örneklerinde olduğu gibi].

17909. Metin

الطوفان. وعن ابن عباس رضى الله عنهما: من طين مطبوخ كما يطبخ الآجر. وقيل: هو معرب من سنككل. وقيل: من شديد عذابه، ورووا بيت ابن مقبل:

الطُّوفانَ } “Biz de üzerlerine tufan gönderdik” [ayetlerinde olduğu gibi]. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ’dan: 'Tuğla gibi pişirilmiş balçıktan' [anlamındadır]. Farsça seng-i gil (senk-kil) kelimesinden Arapçalaştırıldığı da söylenmiştir. 'Şiddetli azaptan' anlamına geldiği de söylenmiştir. İbn Mukbil’in şu beytini rivayet etmişlerdir:

17910. Metin

ضربا تواصت به الأبطال سجّيلا «١»

Yiğitlerin birbirine şiddetlisini tavsiye ettiği bir vuruşla «١»

17911. Metin

وإنما هو سجينا، والقصيدة نونية مشهورة في ديوانه، وشبهوا بورق الزرع إذا أكل، أى:

Oysa bu [kelime] 'siccînen'dir ve kaside divanında meşhur nûn kafiyeli bir şiirdir. Onlar [kurtlar tarafından] yenmiş ekin yaprağına benzetilmişlerdir, yani:

17912. Metin

وقع فيه الأكال: وهو أن يأكله الدود. أو بتبن أكلته الدواب وراثته، ولكنه جاء على ما عليه آداب القرآن، كقوله كانا يَأْكُلانِ الطَّعامَ أو أريد: أكل حبه فبقى صفرا منه.

İçine kurt düşüp yenmiştir (ekkâl). Yahut hayvanların yiyip dışkıladığı saman [gibi]; ancak bu, { كانا يَأْكُلانِ الطَّعامَ } “İkisi de yemek yerlerdi” ayetinde olduğu gibi Kur'an'ın edebine uygun bir üslupla gelmiştir. Yahut tanesi yenip içi boş kalmış [ekin yaprağı] kastedilmiştir.

17913. Metin

عن رسول الله ﷺ: «من قرأ سورة الفيل أعفاه الله أيام حياته من الخسف والمسخ «٢» » .

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den rivayet edildiğine göre: «Kim Fîl suresini okursa, Allah onu hayatta olduğu müddetçe yere batırılmaktan ve şekil değiştirilmekten (mesh) muaf tutar «٢».»