Duhân Suresi

Zemahşerî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

14294. Metin

مكية، إلا قوله إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ قَلِيلًا … الآية وهي سبع وخمسون آية. وقيل تسع وخمسون [نزلت بعد سورة الزخرف] بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Mekkîdir; ancak { إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ قَلِيلًا } "Biz azabı birazcık kaldıracağız..." ayeti müstesnadır. Elli yedi ayettir. Elli dokuz [ayet] olduğu da söylenmiştir. [Zuhruf Suresi'nden sonra inmiştir.] Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

14295. Metin

[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ١ الى ٨]

[Duhân Suresi (44): Ayetler 1-8]

14296. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

14297. Metin

حم (١) وَالْكِتابِ الْمُبِينِ (٢) إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ (٣) فِيها يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ (٤)

{ حم (١) وَالْكِتابِ الْمُبِينِ (٢) إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ (٣) فِيها يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ (٤) } “Hâ Mîm. Apaçık Kitab'a andolsun ki, biz onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz biz uyarıcılarız. Onda her hikmetli iş ayırt edilir;”

14298. Metin

أَمْراً مِنْ عِنْدِنا إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ (٥) رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٦) رَبِّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَيْنَهُما إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (٧) لا إِلهَ إِلاَّ هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبائِكُمُ الْأَوَّلِينَ (٨)

{ أَمْراً مِنْ عِنْدِنا إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ (٥) رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٦) رَبِّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَيْنَهُما إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (٧) لا إِلهَ إِلاَّ هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبائِكُمُ الْأَوَّلِينَ (٨) } “Katımızdan bir emir olarak. Şüphesiz biz [peygamberler] gönderenleriz. Rabbinden bir rahmet olarak. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. Eğer kesin olarak inanıyorsanız, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. O'ndan başka ilâh yoktur; hem diriltir hem öldürür. O sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir.”

14299. Metin

الواو في وَالْكِتابِ واو القسم، إن جعلت حم تعديدا للحروف أو اسما للسورة، مرفوعا على خبر الابتداء المحذوف وواو العطف إن كانت حم مقسما بها. وقوله إِنَّا أَنْزَلْناهُ جواب القسم، والكتاب المبين القرآن. والليلة المباركة: ليلة القدر. وقيل: ليلة النصف من شعبان، ولها أربعة أسماء: الليلة المباركة، وليلة البراءة، وليلة الصكّ، وليلة الرحمة وقيل: بينها وبين ليلة القدر أربعون ليلة. وقيل في تسميتها: ليلة البراءة. والصكّ: أن البندار إذا استوفى الخراج من أهله كتب لهم البراءة، كذلك الله ﷿ يكتب لعباده المؤمنين البراءة في هذه الليلة.

{ وَالْكِتابِ } kavlindeki vav, şayet { حم } harflerin sayımı kılınırsa yahut surenin ismi olup hazfedilmiş mübtedanın haberi olarak merfu kabul edilirse yemin vavıdır; şayet { حم } kendisiyle yemin edilen olursa atıf vavıdır. { إِنَّا أَنْزَلْناهُ } kavli yeminin cevabıdır. Apaçık Kitap ise Kur'an'dır. Mübarek gece ise Kadir gecesidir. Şaban ayının yarı gecesi (Berat gecesi) olduğu da söylenmiştir; onun dört ismi vardır: Mübarek gece, Beraat gecesi, Sakk (Senet) gecesi ve Rahmet gecesi. Onunla Kadir gecesi arasında kırk gece olduğu söylenmiştir. Ona Beraat ve Sakk gecesi denilmesi hususunda şöyle denilmiştir: Vergi memuru ahaliden haracı eksiksiz aldığında onlara beraat belgesi yazar; aynı şekilde Azîz ve Celîl olan Allah da bu gecede mümin kullarına beraat yazar.

14300. Metin

وقيل: هي مختصة بخمس خصال: تفريق كل أمر حكيم وفضيلة العبادة فيها: قال رسول الله ﷺ: «من صلى في هذه الليلة مائة ركعة أرسل الله إليه مائة ملك: ثلاثون يبشرونه بالجنة، وثلاثون يؤمنون من عذاب النار، وثلاثون يدفعون عنه آفات الدنيا. وعشرة يدفعون عنه مكايد الشيطان «١» » . ونزول الرحمة: قال ﵊: «إنّ الله يرحم أمّتى «٢» في هذه

Şöyle de denilmiştir: O [gece] beş haslete (özelliğe) tahsis edilmiştir: Her hikmetli işin ayırt edilmesi; o gecede yapılan ibadetin fazileti: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kim bu gecede yüz rekât [namaz] kılarsa Allah ona yüz melek gönderir: Otuzu onu cennetle müjdeler, otuzu [onu] cehennem azabından emin kılar, otuzu dünya afetlerini ondan defeder, onu da şeytanın tuzaklarını ondan savar.»1 Rahmetin inmesi: [Peygamber] aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Şüphesiz Allah bu [gecede] ümmetime2

14301. Metin

الليلة بعدد شعر أغنام بنى كلب «١» » وحصول المغفرة: قال ﵊: «إنّ الله تعالى يغفر لجميع المسلمين في تلك الليلة إلا لكاهن أو ساحر أو مشاحن أو مدمن خمر أو عاق للوالدين، أو مصرّ على الزنا» «٢» وما أعطى فيها رسول الله ﷺ من تمام الشفاعة، وذلك أنه سأل ليلة الثالث عشر من شعبان في أمّته، فأعطى الثلث منها، ثم سأل ليلة الرابع عشر فأعطى الثلثين، ثم سأل ليلة الخامس عشر فأعطى الجميع، إلا من شرد عن الله شراد البعير. ومن عادة الله في هذه الليلة: أن يزيد فيها ماء زمزم زيادة ظاهرة، والقول الأكثر: أنّ المراد بالليلة المباركة:

Kelb kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca merhamet eder.» Mağfiretin hâsıl olması: [Peygamber] aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Muhakkak ki Allah Teâlâ o gecede kâhin, büyücü, kin güden, içki düşkünü, ana-babasına âsi olan veya zinada ısrar eden kimse hariç bütün Müslümanları bağışlar.» Ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e o gecede şefaatin tamamının verilmesi; şöyle ki o, Şaban ayının on üçüncü gecesi ümmeti hakkında [şefaat] istemiş ve ona üçte biri verilmiş; sonra on dördüncü gecesi istemiş ve üçte ikisi verilmiş; sonra on beşinci gecesi istemiş ve -devenin kaçıp ürkmesi gibi Allah'tan kaçıp uzaklaşan hariç- tamamı verilmiştir. Allah'ın bu gecedeki âdetinden biri de, Zemzem suyunu onda belirgin bir şekilde artırmasıdır. Çoğunluğun görüşü ise Mübarek Gece ile kastedilenin:

14302. Metin

ليلة القدر، لقوله تعالى إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ ولمطابقة قوله: فِيها يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ لقوله: تَنَزَّلُ الْمَلائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيها بِإِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ أَمْرٍ وقوله تعالى شَهْرُ رَمَضانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ وليلة القدر في أكثر الأقاويل في شهر رمضان. فإن قلت: ما معى إنزال القرآن في هذه الليلة؟ قلت: قالوا أنزل جملة واحدة من السماء السابعة إلى السماء الدنيا، وأمر السفرة الكرام بانتساخه في ليلة القدر وكان جبريل ﵇ ينزله على رسول الله ﷺ نجوما نجوما. فإن قلت: إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ فِيها يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ ما موقع هاتين الجملتين؟ قلت: هما جملتان مستأنفتان ملفوفتان «٣» . فسر بهما جواب القسم الذي هو قوله تعالى إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ كأنه قيل: أنزلناه، لأن من شأننا الإنذار والتحذير من العقاب، وكان إنزالنا إياه في هذه الليلة خصوصا، لأنّ إنزال القرآن من الأمور الحكيمة، وهذه الليلة مفرق كل أمر حكيم. والمباركة: الكثيرة الخير لما يتيح «٤» الله فيها من الأمور التي يتعلق بها منافع العباد في دينهم ودنياهم، ولو لم يوجد فيها إلا إنزال القرآن وحده لكفى به بركة. ومعنى يُفْرَقُ يفصل ويكتب كل أمر حكيم من أرزاق العباد وآجالهم، وجميع أمورهم منها إلى

[Mübarek geceden maksat] Kadir gecesidir; zira Allah Teâlâ: { إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ } “Şüphesiz biz onu Kadir gecesinde indirdik” buyurmuştur. Ayrıca O'nun { فِيها يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ } “Onda her hikmetli iş ayırt edilir” kavli, { تَنَزَّلُ الْمَلائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيها بِإِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ أَمْرٍ } “Melekler ve Ruh, onda Rablerinin izniyle her bir iş için peyderpey inerler” kavliyle ve Allah Teâlâ'nın { شَهْرُ رَمَضانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ } “Ramazan ayı ki Kur'an onda indirilmiştir” kavliyle mutabıktır (uyum içindedir). Çoğu görüşe göre Kadir gecesi ise Ramazan ayındadır. Eğer: “Kur'an'ın bu gecede indirilmesinin anlamı nedir?” dersen, derim ki: [Âlimler] şöyle demişlerdir: O, yedinci semadan dünya semasına bir defada toptan indirilmiş, şerefli kâtiplere (es-sefere el-kirâm) Kadir gecesinde onu istinsah etmeleri emredilmiş ve Cebrail aleyhisselâm onu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e parça parça (necm necm) indirmiştir. Eğer: “{ إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ } [ve] { فِيها يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ } bu iki cümlenin [iraptaki] konumu nedir?” dersen, derim ki: Bunlar, [öncesine] atfedilmeksizin getirilmiş (müste'nefe) [ve birbirine] meczedilmiş (melfûf)3 iki cümledir. Allah Teâlâ'nın { إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ } “Şüphesiz biz onu mübarek bir gecede indirdik” kavli olan yeminin cevabı bunlarla tefsir edilmiştir. Sanki şöyle denilmiştir: “Biz onu indirdik; zira uyarmak ve azaptan sakındırmak bizim şanımızdandır. Onu özellikle bu gecede indirmemiz ise Kur'an'ın indirilmesinin hikmetli işlerden olması ve bu gecenin de her hikmetli işin ayırt edildiği [zaman] olmasından dolayıdır.” Mübarek [gece ise], kulların din ve dünyalarındaki menfaatleriyle ilgili olarak Allah'ın onda takdir buyurduğu4 işlerden ötürü hayrı bol olandır. Onda sadece Kur'an'ın indirilmesi bulunmuş olsaydı bile bu, bereket olarak yeterdi. { يُفْرَقُ } [kelimesinin] anlamı: Kulların rızıkları, ecelleri ve bütün işlerinden her hikmetli olanın bundan [gelecek]

14303. Metin

الأخرى القابلة. وقيل: يبدأ في استنساخ ذلك من اللوح المحفوظ في ليلة البراءة، ويقع الفراغ في ليلة القدر، فتدفع نسخة الأرزاق إلى ميكائيل، ونسخه الحروب إلى جبريل، وكذلك الزلازل والصواعق والخسف، ونسخة الأعمال إلى إسماعيل صاحب سماء الدنيا وهو ملك عظيم ونسخة المصائب إلى ملك الموت. وعن بعضهم: يعطى كل عامل بركات أعماله، فيلقى على ألسنة الخلق مدحه، وعلى قلوبهم هيبته. وقرئ: يُفْرَقُ بالتشديد. ويُفْرَقُ كل على بنائه للفاعل ونصب كل، والفارق: الله ﷿، وقرأ زيد بن على رضى الله عنه: نفرق، بالنون، كل أمر حكيم:

Gelecek diğer [geceye] kadar tafsil edilip yazılmasıdır. Şöyle de denilmiştir: Bunların Levh-i Mahfuz'dan istinsah edilmesine Beraat gecesinde başlanır, bitirilmesi ise Kadir gecesinde vuku bulur; böylece rızıklar nüshası Mikâil'e, savaşlar nüshası -aynı şekilde depremler, yıldırımlar ve yer çökmeleri de- Cebrail'e, ameller nüshası dünya semasının sahibi olan büyük bir melek olan İsmail'e, musibetler nüshası da Ölüm Meleği'ne verilir. Bazı âlimlerden nakledildiğine göre: Her amel edene amelinin bereketleri verilir; yaratılmışların dillerine onun övgüsü, kalplerine de onun heybeti bırakılır. { يُفْرَقُ } şeklinde şeddeli de okunmuştur. { يُفْرَقُ كُلُّ } etken fiil olarak ve { كُلُّ } kelimesinin mensubiyetiyle de okunmuştur; ayırt eden ise Azîz ve Celîl olan Allah'tır. Zeyd b. Ali radıyallâhu anh ise nûn harfiyle { نَفْرِقُ } şeklinde okumuştur. { كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ } ifadesi:

14304. Metin

كل شأن ذى حكمة، أى: مفعول على ما تقتضيه الحكمة، وهو من الإسناد المجازى، لأنّ الحكيم صفة صاحب الأمر على الحقيقة، ووصف الأمر به مجاز أَمْراً مِنْ عِنْدِنا نصب على الاختصاص. جعل كل أمر جزلا فخما بأن وصفه بالحكيم، ثم زاده جزالة وكسبه فخامة بأن قال: أعنى بهذا الأمر أمرا حاصلا من عندنا، كائنا من لدنا، وكما اقتضاء علمنا وتدبيرنا.

Hikmet sahibi her iş, yani hikmetin gerektirdiği şekilde yerine getirilmiş olan demektir. Bu mecâz-ı aklî kabilindendir; zira "hakîm" vasfı hakikatte iş sahibinin sıfatıdır; işin bununla vasıflanması ise mecazdır. { أَمْراً مِنْ عِنْدِنا } ihtisas (belirtme) üzere mansub kılınmıştır. O, her bir işi hakîm diye niteleyerek onu metin ve azametli kılmış, ardından şöyle buyurarak metanetini artırmış ve ona azamet kazandırmıştır: Bu işle, bizim katımızdan hâsıl olan, ilmimiz ve tedbirimizin iktiza ettiği gibi huzurumuzdan meydana gelen bir emri kastediyorum.

14305. Metin

ويجوز أن يراد به الأمر الذي هو ضد النهى، ثم إما أن يوضع موضع فرقانا الذي هو مصدر يفرق، لأنّ معنى الأمر والفرقان واحد، من حيث أنه إذا حكم بالشيء وكتبه فقد أمر به وأوجبه. أو يكون حالا من أحد الضميرين في أنزلناه: إما من ضمير الفاعل، أى: أنزلناه آمرين أمرا. أو من ضمير المفعول أى أنزلناه في حال كونه أمرا من عندنا بما يجب أن يفعل فإن قلت: إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ بم يتعلق؟ قلت: يجوز أن يكون بدلا من قوله إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ ورَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ مفعولا له، على معنى: إنا أنزلنا القرآن، لأنّ من شأننا إرسال الرسل بالكتب إلى عبادنا لأجل الرحمة عليهم، وأن يكون تعليلا ليفرق. أو لقوله أَمْراً مِنْ عِنْدِنا ورحمة: مفعولا به، وقد وصف الرحمة بالإرسال كما وصفها به في قوله تعالى وَما يُمْسِكْ فَلا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِهِ أى يفصل في هذه الليلة كل أمر. أو تصدر الأوامر من عندنا، لأنّ من عادتنا أن نرسل رحمتنا. وفصل كل أمر من قسمة الأرزاق وغيرها من باب الرحمة، وكذلك الأوامر الصادرة من جهته عز وعلا، لأنّ الغرض في تكليف العباد تعريضهم للمنافع. والأصل: إنا كنا مرسلين رحمة منا، فوضع الظاهر موضع الضمير إيذانا بأنّ الربوبية تقتضي الرحمة على المربوبين، وفي قراءة زيد بن على: أمر من عندنا، على: هو أمر، وهي تنصر انتصابه على الاختصاص. وقرأ الحسن: رحمة من ربك. على: تلك رحمة، وهي تنصر انتصابها بأنها مفعول له إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ وما بعده تحقيق لربوبيته، وأنها لا تحق إلا لمن هذه أوصافه. وقرئ: رب السماوات … ربكم ورب آبائكم، بالجر بدلا من ربك. فإن قلت:

Bununla nehyin zıddı olan emir manasının kastedilmiş olması da caizdir; bu durumda ya { يُفْرَقُ } fiilinin masdarı olan "furkânan" yerine konulmuştur; çünkü bir şeye hükmedilip o yazıldığında ona emredilmiş ve o vacip kılınmış olacağı cihetle emir ile furkanın manası birdir. Yahut { أَنْزَلْناهُ } kavlindeki iki zamirden birinden hâldir: Ya failin zamirinden [hâldir], yani: Biz onu emrediciler olarak bir emir ile indirdik; ya da mefulün zamirinden [hâldir], yani: Biz onu katımızdan yapılması gereken bir emir olduğu hâlde indirdik. Şayet: { إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ } ifadesi neye taalluk eder? dersen; derim ki: { إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ } kavlinden bedel olması ve { رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ } ifadesinin de mefulün leh olması caizdir; mana şu şekildedir: Biz Kur'an'ı indirdik, zira bizim şanımız kullarımıza rahmet olsun diye kitaplarla peygamberler göndermektir. Ya da { يُفْرَقُ } fiilinin yahut { أَمْراً مِنْ عِنْدِنا } kavlinin gerekçesi (ta'lîli) olması caizdir. Rahmet ise mefulün bih olur; Allah Teâlâ'nın { وَما يُمْسِكْ فَلا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِهِ } “O'nun tuttuğunu da O'ndan sonra salıverecek yoktur” kavlinde rahmeti göndermekle vasıfladığı gibi burada da vasıflamıştır; yani: Bu gecede her iş ayırt edilir veya katımızdan emirler sadır olur; zira bizim âdetimiz rahmetimizi göndermektir. Rızıkların taksimi ve diğer hususlardaki her işin ayırt edilmesi rahmet kabilindendir. Aynı şekilde O'nun (azze ve celâ) katından sadır olan emirler de böyledir; zira kulların mükellef tutulmasındaki gaye onların menfaatlere kavuşturulmasıdır. Aslı: { إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ رَحْمَةً مِنَّا } şeklinde idi; rubûbiyetin yaratılmışlara merhameti iktiza ettiğini bildirmek üzere zamir yerine zahir isim getirilmiştir. Zeyd b. Ali'nin kıraatinde: "O bir emirdir" takdiriyle { أَمْرٌ مِنْ عِنْدِنَا } şeklindedir ki bu, kelimenin ihtisas üzere mansubiyetini destekler. Hasan ise: "Şu bir rahmettir" takdiriyle { رَحْمَةٌ مِنْ رَبِّكَ } şeklinde okumuştur ki bu da mefulün leh olarak mansubiyetini destekler. { إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ } ve devamındaki ifadeler O'nun rubûbiyetinin ve bu vasıflara sahip olandan başkasına rubûbiyetin layık olmadığının tescilidir. { رَبِّ السَّمَاوَاتِ … رَبِّكُمْ وَرَبِّ آبَائِكُمُ } şeklinde { رَبِّكَ } kelimesinden bedel olarak cer ile de okunmuştur. Şayet:

14306. Metin

ما معنى الشرط الذي هو قوله إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ؟ قلت: كانوا يقرون بأن للسماوات والأرض ربا وخالقا، فقيل لهم: إنّ إرسال الرسل وإنزال الكتب رحمة من الرب، ثم قيل: إن هذا

{ إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ } şart kavlinin manası nedir? dersen; derim ki: Onlar göklerin ve yerin bir Rabbi ve Yaratıcısı olduğunu ikrar ediyorlardı; onlara denildi ki: Peygamberler göndermek ve kitaplar indirmek Rabbin bir rahmetidir. Sonra denildi ki: Bu

14307. Metin

الرب هو السميع العليم الذي أنتم مقرون به ومعترفون بأنه رب السماوات والأرض وما بينهما إن كان إقراركم عن علم وإيقان، كما تقول: إنّ هذا إنعام زيد الذي تسامع الناس بكرمه واشتهر وإسخاؤه إن بلغك حديثه وحدثت بقصته.

Rab, şayet ikrarınız bir ilim ve yakîne dayanıyorsa, varlığını ikrar edip göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi olduğunu kabul ettiğiniz o Semî' ve Alîm olan zattır. Tıpkı şöyle demen gibi: Şayet haberi sana ulaştıysa ve kıssası sana anlatıldıysa, bu, insanların cömertliğini duyup işittiği ve cömertliği dillerde dolaşan Zeyd'in bir ihsanıdır.

14308. Metin

[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٩ الى ١٢]

[Duhân Suresi (44): Ayetler 9-12]

14309. Metin

بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ (٩) فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّماءُ بِدُخانٍ مُبِينٍ (١٠) يَغْشَى النَّاسَ هذا عَذابٌ أَلِيمٌ (١١) رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ (١٢)

{ بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ (٩) فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّماءُ بِدُخانٍ مُبِينٍ (١٠) يَغْشَى النَّاسَ هذا عَذابٌ أَلِيمٌ (١١) رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ (١٢) } “Aksine onlar şüphe içinde oynayıp duruyorlar. Göğün apaçık bir duman getireceği günü gözetle! [O duman] insanları sarıp kuşatır. Bu, can yakıcı bir azaptır. [Onlar derler ki:] Rabbimiz! Bizden azabı kaldır, doğrusu biz müminleriz.”

14310. Metin

ثم ردّ أن يكونوا موقنين بقوله بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ وأن إقرارهم غير صادر عن علم وتيقن، ولا عن جدّ وحقيقة: بل قول مخلوط بهزء ولعب يَوْمَ تَأْتِي السَّماءُ مفعول به مرتقب. يقال: رقبته وارتقبته. نحو: نظرته وانتظرته. واختلف في الدخان، فعن على بن أبى طالب رضى الله عنه وبه أخذ الحسن: أنه دخان يأتى من السماء قبل يوم القيامة يدخل في أسماع الكفرة، حتى يكون رأس الواحد منهم كالرأس الحنيذ «١» ، ويعترى المؤمن منه كهيئة الزكام، وتكون الأرض كلها كبيت أو قد فيه ليس فيه خصاص «٢» . وعن رسول الله ﷺ «أوّل الآيات: الدخان، ونزول عيسى ابن مريم، ونار تخرج من قعر عدن أبين «٣» تسوق الناس إلى المحشر «٤» «قال حذيفة: يا رسول الله، وما الدخان؟ فتلا رسول الله ﷺ الآية وقال: «يملأ ما بين المشرق والمغرب يمكث أربعين يوما وليلة.

Sonra { بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ } buyurarak onların kesin inanç sahibi kimseler olduklarını reddetmiştir ve onların ikrarlarının ilimden ve kesin bilgiden, ciddiyetten ve hakikatten kaynaklanmadığını, bilakis alay ve eğlenceyle karışık bir söz olduğunu belirtmiştir. { يَوْمَ تَأْتِي السَّماءُ } ifadesi "irtekib" fiilinin mef'ûlüdür. Tıpkı "nazartuhu ve'ntazartuhu" denildiği gibi "rakabtuhu ve'rtekabtuhu" (onu gözetledim) denilir. Duhan (duman) hususunda ihtilaf edilmiştir: Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh'tan nakledildiğine ve Hasan'ın benimsediğine göre: O, kıyamet gününden önce semadan gelecek bir dumandır; kâfirlerin kulaklarına girer, öyle ki onlardan birinin başı kızartılmış kellenin başı gibi olur; mümine ise ondan nezle hâli gibi bir durum isabet eder ve yeryüzünün tamamı içinde hiçbir yarığı/menfezi olmayan, içinde ateş yakılmış bir ev gibi olur. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet edilmiştir: «Alametlerin ilki: Duhan (duman), Meryem oğlu İsa'nın inişi ve insanları mahşere sevk eden Aden Abyen'in dibinden çıkacak bir ateştir.» Huzeyfe: 'Ey Allah'ın Resulü! Duhan nedir?' dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ayeti okudu ve şöyle buyurdu: «Doğu ile batı arasını doldurur; kırk gün ve kırk gece kalır.

14311. Metin

أما المؤمن فيصيبه كهيئة الزكمّة، وأما الكافر فهو كالسكران يخرج من منخريه وأذنيه ودبره» وعن ابن مسعود رضى الله عنه: خمس قد مضت: الروم، والدخان، والقمر، والبطشة.

Mümine ise nezle hâli gibi isabet eder; kâfire gelince o sarhoş gibi olur; [duman] onun burun deliklerinden, kulaklarından ve dübüründen çıkar.» İbn Mes'ûd radıyallâhu anh'tan şöyle rivayet edilmiştir: Beş şey geçip gitmiştir: Rum, Duhan (duman), Kamer (ayın yarılması), Batşe (şiddetli yakalama)

14312. Metin

واللزام. ويروى أنه قيل لابن مسعود: إن قاصا عند أبواب كندة يقول: إنه دخان يأتى يوم القيامة فيأخذ بأنفاس الخلق، فقال: من علم علما فليقل به، ومن لم يعلم فليقل: الله أعلم، فإن من علم الرجل أن يقول لشيء لا يعلمه: الله أعلم، ثم قال: ألا وسأحدّثكم أنّ قريشا لما استعصت على رسول الله ﷺ دعا عليهم فقال: «اللهم اشدد وطأتك على مضر، «٥»

ve Lizâm (kaçınılmaz azap/Bedir). Rivayet edildiğine göre İbn Mes'ûd'a: "Kinde kapılarının yanında bir kıssacı, kıyamet günü bir dumanın gelip insanların nefeslerini keseceğini anlatıyor." denildi. Bunun üzerine [İbn Mes'ûd] şöyle dedi: "Kim bir ilim biliyorsa onu söylesin; kim de bilmiyorsa 'Allahu a'lem (en doğrusunu Allah bilir)' desin. Zira kişinin bilmediği bir şey hakkında 'Allahu a'lem' demesi de ilimdendir." Sonra şöyle dedi: "Dikkat edin! Ben size [bunu] anlatayım: Kureyş, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e başkaldırıp isyan edince, o onların aleyhine dua edip şöyle buyurdu: « اللَّهُمَّ اشْدُدْ وَطْأَتَكَ عَلَى مُضَرَ » «Allahım! Mudar üzerindeki baskını/cezalandırmanı şiddetlendir!»5

14313. Metin

واجعلها عليهم سنين كسنى يوسف» فأصابهم الجهد حتى أكلوا الجيف «١» والعلهز، وكان الرجل يرى بين السماء والأرض الدخان، وكان يحدّث الرجل «٢» فيسمع كلامه ولا يراه من الدخان، فمشى إليه أبو سفيان ونفر معه وناشدوه الله والرحم وواعدوه إن دعا لهم وكشف عنهم أن يؤمنوا، فلما كشف عنهم رجعوا إلى شركهم بِدُخانٍ مُبِينٍ ظاهر حاله لا يشك أحد في أنه دخان يَغْشَى النَّاسَ يشملهم ويلبسهم، وهو في محل الجر صفة لدخان.

ve o yılları onların üzerine Yusuf'un [kıtlık] yılları gibi [kuraklık] yılları kıl!» dedi. Bunun üzerine onlara öyle bir darlık ve kıtlık isabet etti ki leşleri ve ılhız'ı (kanla karıştırılmış deve tüyünü) yediler. Kişi yer ile gök arasında duman görür hâle gelmişti; bir adam diğer adamla konuşur, onun sesini işitir fakat dumandan ötürü kendisini göremezdi. Bunun üzerine Ebû Süfyân ve beraberindeki bir grup ona (Hz. Peygamber'e) gittiler; ona Allah ve akrabalık adına yalvardılar ve kendileri için dua edip bu azabı onlardan kaldırırsa iman edeceklerine söz verdiler. Azap onlardan kaldırılınca ise tekrar şirklerine döndüler. { بِدُخانٍ مُبِينٍ } Hâli apaçık, duman olduğunda kimsenin şüphe etmeyeceği [bir duman]. { يَغْشَى النَّاسَ } Onları sarıp bürür ve kaplar; bu [ifade] cer mahallinde olarak dumanın sıfatıdır.

14314. Metin

وهذا عَذابٌ إلى قوله مُؤْمِنُونَ منصوب المحل بفعل مضمر، وهو: يقولون. ويقولون:

{ هذا عَذابٌ } ifadesinden { مُؤْمِنُونَ } kavline kadar olan kısım, takdir edilmiş gizli bir fiille mahallen mansubdur; o fiil de "yekûlûne" (derler) fiilidir. "Yekûlûne" fiili ise:

14315. Metin

منصوب على الحال، أى: قائلين ذلك. إِنَّا مُؤْمِنُونَ موعدة بالإيمان إن كشف عنهم العذاب.

Hâl olarak mansubdur; yani: bunu söyleyerek [derler]. { إِنَّا مُؤْمِنُونَ } sözü, kendilerinden azap kaldırıldığı takdirde iman edeceklerine dair bir vaattir.

14316. Metin

[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ١٣ الى ١٦]

[Duhân Suresi (44): Ayetler 13-16]

14317. Metin

أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرى وَقَدْ جاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌ (١٣) ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌ (١٤) إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ قَلِيلاً إِنَّكُمْ عائِدُونَ (١٥) يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ (١٦)

{ أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرى وَقَدْ جاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌ (١٣) ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌ (١٤) إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ قَلِيلاً إِنَّكُمْ عائِدُونَ (١٥) يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ (١٦) } “Onlar nerede, öğüt almak nerede? Oysa kendilerine apaçık bir elçi gelmişti. Sonra ondan yüz çevirdiler ve: '[Başkası tarafından] öğretilmiş bir delidir' dediler. Şüphesiz biz azabı birazcık kaldıracağız; ama siz yine [eski hâlinize] döneceksiniz. O en büyük yakalayışla yakalayacağımız gün, şüphesiz biz intikam alıcılarız.”

14318. Metin

أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرى كيف يذكرون ويتعظون ويفون بما وعدوه من الإيمان عند كشف العذاب وَقَدْ جاءَهُمْ ما هو أعظم وأدخل في وجوب الادّكار من كشف الدخان، وهو ما ظهر على رسول الله ﷺ من الآيات البينات من الكتاب المعجز وغيره من المعجزات، فلم يذكروا وتولوا عنه، وبهتوه «٣» بأن عداسا غلاما أعجميا لبعض ثقيف هو الذي علمه، ونسبوه إلى الجنون، ثم قال إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ قَلِيلًا إِنَّكُمْ عائِدُونَ أى ريثما نكشف عنكم العذاب تعودون إلى شرككم لا تلبثون غب الكشف على ما أنتم عليه من التضرع والابتهال. فإن قلت: كيف يستقيم على قول من جعل الدخان قبل يوم القيامة قوله إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ قَلِيلًا؟ قلت: إذا أتت السماء بالدخان تضور «٤» المعذبون به من الكفار والمنافقين وغوّثوا وقالوا رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ منيبون، فيكشفه الله عنهم بعد أربعين يوما، فريثما يكشفه عنهم يرتدون لا يتمهلون، ثم قال: يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرى يريد

{ أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرى } “Onlar nerede, öğüt almak nerede?” [Yani] azap kaldırıldığında iman edeceklerine dair verdikleri sözü nasıl hatırlayıp ibret alacaklar ve nasıl sözlerinde duracaklar? Oysa kendilerine dumanın kaldırılmasından çok daha büyük ve ibret almayı gerektirmede çok daha etkili olan bir şey gelmişti; o da Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şahsında zuhur eden mucize Kitap ve diğer apaçık mucizelerdi. Fakat onlar ibret almadılar, ondan yüz çevirdiler ve Sakîf kabilesinden bazılarının 'Addâs adındaki yabancı bir kölesinin ona [Kur'an'ı] öğrettiğini iddia ederek ona iftira attılar3 ve onu delilikle itham ettiler. Ardından [Allah Teâlâ]: { إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ قَلِيلًا إِنَّكُمْ عائِدُونَ } “Biz azabı birazcık kaldıracağız, ama siz kesinlikle [yine inkâra] döneceksiniz.” buyurdu. Yani: Biz sizden azabı kaldırır kaldırmaz şirkinize geri döneceksiniz; azap kalktıktan sonra o yalvarıp yakarma haliniz üzere kalmayacaksınız. Şayet: “Dumanı kıyametten önce [meydana gelecek bir alamet] kabul edenlerin görüşüne göre, [Allah'ın] { إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ قَلِيلًا } “Biz azabı birazcık kaldıracağız” kavli nasıl açıklanır?” dersen; derim ki: Gökyüzü dumanı getirdiği zaman, kâfir ve münafıklardan onunla azap görenler [acıdan] kıvranıp inlerler4, feryat edip yardım isterler ve: { رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ } “Rabbimiz! Azabı bizden kaldır, doğrusu biz iman edenleriz / [Sana] yönelenleriz.” derler. Bunun üzerine Allah, kırk gün sonra dumanı onlardan kaldırır; fakat O, azabı kaldırır kaldırmaz hiç beklemeden dinden dönerler. Ardından: { يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرى } “O en büyük yakalayışla yakalayacağımız gün...” buyurdu. Bununla [...] kastetmektedir.

14319. Metin

يوم القيامة، كقوله تعالى فَإِذا جاءَتِ الطَّامَّةُ الْكُبْرى. إِنَّا مُنْتَقِمُونَ أى ننتقم منهم في ذلك اليوم. فإن قلت: بم انتصب يوم نبطش؟ قلت: بما دل عليه إِنَّا مُنْتَقِمُونَ وهو ننتقم.

Allah Teâlâ'nın { فَإِذا جاءَتِ الطَّامَّةُ الْكُبْرى } kavlinde olduğu gibi kıyamet günüdür. { إِنَّا مُنْتَقِمُونَ } Yani o günde onlardan intikam alıcılarız. Şayet: { يَوْمَ نَبْطِشُ } ne ile mansub olmuştur? dersen; derim ki: { إِنَّا مُنْتَقِمُونَ } kavlinin delalet ettiği şeyle ki o da "nentakimu"dur.

14320. Metin

ولا يصح أن ينتصب بمنتقمون، لأن «إن» تحجب عن ذلك. وقرئ: نبطش، بضم الطاء.

{ مُنْتَقِمُونَ } ile mansub olması sahih değildir; zira "inne" buna engel olur. Tâ harfinin zammesiyle { نَبْطُشُ } şeklinde de okunmuştur.

14321. Metin

وقرأ الحسن: نبطش بضم النون، كأنه يحمل الملائكة على أن يبطشوا بهم البطشة الكبرى.

Hasan ise nûn harfinin zammesiyle { نُبْطَشُ } şeklinde okumuştur; sanki melekleri onları en büyük yakalayışla yakalamaya sevk etmektedir.

14322. Metin

أو يجعل البطشة الكبرى باطشة بهم. وقيل الْبَطْشَةَ الْكُبْرى: يوم بدر.

Yahut en büyük yakalayışı onları yakalayıcı kılmaktadır. { الْبَطْشَةَ الْكُبْرى } ifadesinin Bedir günü olduğu da söylenmiştir.

14323. Metin

[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ١٧ الى ٢١]

[Duhân Suresi (44): Ayetler 17-21]

14324. Metin

وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ (١٧) أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبادَ اللَّهِ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ (١٨) وَأَنْ لا تَعْلُوا عَلَى اللَّهِ إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطانٍ مُبِينٍ (١٩) وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ أَنْ تَرْجُمُونِ (٢٠) وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي فَاعْتَزِلُونِ (٢١)

{ وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ (١٧) أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبادَ اللَّهِ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ (١٨) وَأَنْ لا تَعْلُوا عَلَى اللَّهِ إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطانٍ مُبِينٍ (١٩) وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ أَنْ تَرْجُمُونِ (٢٠) وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي فَاعْتَزِلُونِ (٢١) } “Andolsun, onlardan önce Firavun kavmini de imtihan etmiştik. Onlara değerli bir elçi gelmişti: 'Allah'ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben size [gönderilmiş] güvenilir bir elçiyim.' [demişti]. 'Ve Allah'a karşı üstünlük taslamayın. Şüphesiz ben size apaçık bir delil getiriyorum.' 'Ve doğrusu ben, beni taşlamanızdan Rabbime ve Rabbinize sığındım.' 'Eğer bana inanmazsanız benden uzak durun.'”

14325. Metin

وقرئ: ولقد فتنا، بالتشديد للتأكيد. أو لوقوعه على القوم. ومعنى الفتنة: أنه أمهلهم ووسع عليهم في الرزق، فكان ذلك سببا في ارتكابهم المعاصي واقترافهم الاثام. أو ابتلاهم بإرسال موسى إليهم ليؤمنوا، فاختاروا الكفر على الإيمان. أو سلبهم ملكهم وأغرقهم كَرِيمٌ على الله وعلى عباده المؤمنين. أو كريم في نفسه، لأنّ الله لم يبعث نبيا إلا من سراة قومه وكرامهم أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ هي أن المفسرة، لأن مجيء الرسول من بعث إليهم متضمن لمعنى القول لأنه لا يجيئهم إلا مبشرا ونذيرا وداعيا إلى الله. أو المخففة من الثقيلة ومعناه: وجاءهم بأن الشأن والحديث أدّوا إلىّ وَعِبادُ الرَّحْمنِ مفعول به وهم بنو إسرائيل، يقول: أدوهم إلىّ وأرسلوهم معى، كقوله تعالى فَأَرْسِلْ مَعَنا بَنِي إِسْرائِيلَ وَلا تُعَذِّبْهُمْ ويجوز أن يكون نداء لهم على: أدوا إلىّ يا عباد الله ما هو واجب لي عليكم من الإيمان لي وقبول دعوتي واتباع سبيلي، وعلل ذلك بأنه رَسُولٌ أَمِينٌ غير ظنين قد ائتمنه الله على وحيه ورسالته وَأَنْ لا تَعْلُوا أن هذه مثل الأولى في وجهيها، أى: لا تستكبروا عَلَى اللَّهِ بالاستهانة برسوله ووحيه. أو لا تستكبروا على نبىّ الله بِسُلْطانٍ مُبِينٍ بحجة واضحة أَنْ تَرْجُمُونِ أن تقتلون. وقرئ: عت، بالإدغام. ومعناه أنه عائذ بربه متكل على أنه يعصمه منهم ومن كيدهم، فهو غير مبال بما كانوا يتوعدونه به من الرجم والقتل فَاعْتَزِلُونِ يريد: إن لم تؤمنوا لي فلا موالاة بيني وبين من لا يؤمنوا، فتنحوا عنى واقطعوا أسباب الوصلة عنى، أى: فخلوني كفافا لا لي ولا علىّ، ولا تتعرضوا لي بشركم وأذاكم، فليس جزاء من دعاكم إلى ما فيه فلاحكم ذلك.

Te'kid için yahut kavim üzerine vuku bulması sebebiyle şeddeli olarak { وَلَقَدْ فَتَّنَّا } şeklinde de okunmuştur. İmtihanın manası: Onlara mühlet vermiş ve rızıklarını genişletmiştir; bu da onların günah işlemelerine ve suç işlemelerine sebep olmuştur. Yahut iman etsinler diye onlara Musa'yı göndermek suretiyle onları imtihan etmiş, onlar ise imana karşı küfrü seçmişlerdir. Yahut mülklerini ellerinden almış ve onları boğmuştur. { كَرِيمٌ } Allah katında ve O'nun mümin kulları nezdinde kerim (şerefli) demektir. Yahut bizzat kendisinde şerefli demektir; zira Allah hiçbir peygamberi kavminin ileri gelenlerinden ve şereflilerinden başkasından göndermemiştir. { أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ } ifadesindeki "en", tefsiriyye edatıdır; zira kendilerine gönderilen peygamberin gelişi kavil (söz) manasını tazammun eder; çünkü o ancak müjdeleyici, uyarıcı ve Allah'a davet edici olarak gelir. Yahut şeddeli edattan hafifletilmiş (muhaffefe) olup manası şudur: Onlara durumun ve meselenin 'bana teslim edin' olduğunu bildirmekle geldi. { عِبادَ اللَّهِ } mefulün bihtir ve onlar İsrailoğullarıdır; yani: Onları bana teslim edin ve benimle birlikte gönderin, demektedir; nitekim Allah Teâlâ: { فَأَرْسِلْ مَعَنا بَنِي إِسْرائِيلَ وَلا تُعَذِّبْهُمْ } “İsrailoğullarını bizimle gönder ve onlara azap etme” buyurmuştur. Bunun onlara bir nida olması da caizdir, takdiri şöyledir: Ey Allah'ın kulları, bana iman etmek, davetime icabet etmek ve yoluma uymak şeklinde üzerinize vacip olan hakkımı bana teslim edin/ödeyin. Bunu ise kendisinin { رَسُولٌ أَمِينٌ } yani töhmet altında olmayan, Allah'ın vahyi ve risaleti hususunda kendisine güvendiği güvenilir bir elçi olmasıyla gerekçelendirmiştir. { وَأَنْ لا تَعْلُوا } ifadesindeki "en", her iki vechiyle de ilki gibidir; yani: Elçisini ve vahyini hafife alarak { عَلَى اللَّهِ } Allah'a karşı büyüklük taslamayın. Yahut Allah'ın peygamberine karşı büyüklük taslamayın. { بِسُلْطانٍ مُبِينٍ } Apaçık bir delille. { أَنْ تَرْجُمُونِ } Beni öldürmenizden. İdgam ile { عُتُّ } şeklinde de okunmuştur. Bunun manası şudur: O, Rabbine sığınmıştır ve O'nun kendisini onlardan ve onların tuzaklarından koruyacağına güvenmiştir; dolayısıyla kendisini tehdit ettikleri taşlama ve öldürmeye aldırış etmemektedir. { فَاعْتَزِلُونِ } Şunu murat etmektedir: Eğer bana iman etmezseniz benimle iman etmeyenler arasında bir dostluk kalmaz; öyleyse benden uzaklaşın ve benimle olan bağlarınızı kesin; yani: Ne lehimde ne aleyhimde olacak şekilde beni kendi hâlime bırakın; şerriniz ve eziyetinizle bana ilişmeyin; zira sizi kurtuluşunuzun bulunduğu şeye çağıran kimsenin mükâfatı bu değildir.

14326. Metin

[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٢٢ الى ٢٤]

[Duhân Suresi (44): Ayetler 22-24]

14327. Metin

فَدَعا رَبَّهُ أَنَّ هؤُلاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ (٢٢) فَأَسْرِ بِعِبادِي لَيْلاً إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ (٢٣) وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْواً إِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ (٢٤)

{ فَدَعا رَبَّهُ أَنَّ هؤُلاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ (٢٢) فَأَسْرِ بِعِبادِي لَيْلاً إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ (٢٣) وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْواً إِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ (٢٤) } “Bunun üzerine Rabbine: 'Doğrusu bunlar suçlu bir kavimdir' diye dua etti. [Allah buyurdu ki:] 'Kullarımı geceleyin yürüt; şüphesiz siz takip edileceksiniz. Denizi de açık ve sakin bırak; şüphesiz onlar boğulacak bir ordudur.'”

14328. Metin

أَنَّ هؤُلاءِ بأن هؤلاء، أى: دعا ربه بذلك. قيل: كان دعاؤه: اللهم عجل لهم ما يستحقونه بإجرامهم: وقيل هو قوله رَبَّنا لا تَجْعَلْنا فِتْنَةً لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ وإنما ذكر الله تعالى السبب الذي استوجبوا به الهلاك، وهو كونهم مجرمين. وقرئ: إنّ هؤلاء، بالكسر على إضمار القول، أى: فدعا ربه فقال: إن هؤلاء فَأَسْرِ قرئ بقطع الهمزة من أسرى، ووصلها من سرى.

{ أَنَّ هؤُلاءِ } yani şunların [suçlu bir kavim olduğunu belirterek], yani Rabbine bu şekilde dua etti. Duasının şöyle olduğu söylenmiştir: Allahım, cürümleri sebebiyle hak ettikleri cezayı onlar için çabuklaştır! O duanın { رَبَّنا لا تَجْعَلْنا فِتْنَةً لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ } “Rabbimiz, bizi o zalim kavim için bir imtihan kılma” kavli olduğu da söylenmiştir. Allah Teâlâ helaki hak etmelerine sebep olan şeyi, yani mücrim kimseler olmalarını zikretmiştir. Sözün gizlenmesi (hazfi) takdiriyle kesre ile { إِنَّ هؤُلاءِ } şeklinde de okunmuştur; yani: Rabbine dua edip şöyle dedi: Şunlar... { فَأَسْرِ } kelimesi "esrâ" fiilinden kat' hemzesiyle ve "serâ" fiilinden vasıl hemzesiyle [fesri şeklinde] okunmuştur.

14329. Metin

وفيه وجهان: إضمار القول بعد الفاء، فقال: أسر بعبادي. وأن يكون جواب شرط محذوف، كأنه قيل: قال إن كان الأمر كما تقول فأسر بِعِبادِي يعنى: فأسر ببني إسرائيل، فقد دبر الله أن تتقدموا ويتبعكم فرعون وجنوده، فينجى المتقدمين ويغرق التابعين. الرهو فيه وجهان، أحدهما: أنه الساكن. قال الأعشى:

Bunda iki vecih vardır: Fâ harfinden sonra sözün takdir edilmesi: 'Şöyle dedi: Kullarımla geceleyin yürü.' Diğeri ise mahzuf bir şartın cevabı olmasıdır; sanki şöyle denilmiştir: Buyurdu ki: Eğer durum dediğin gibiyse { بِعِبادِي } kullarımı geceleyin yürüt. Yani İsrailoğullarını geceleyin yürüt; muhakkak ki Allah sizin önden gitmenizi, Firavun ve ordusunun da sizi takip etmesini takdir buyurmuştur; böylece öndekileri kurtaracak, takip edenleri ise boğacaktır. "Rehv" kelimesinde iki vecih vardır; birincisi: Onun sakin olmasıdır. el-A'şâ şöyle demiştir:

14330. Metin

يمشين رهوا فلا الأعجاز خاذلة … ولا الصدور على الأعجاز تتّكل «١»

Sakin ve düzenli yürürler; ne arkadakiler geri kalır … Ne de öndekiler arkadakilere dayanıp gevşer

14331. Metin

أى مشيا ساكنا على هينة. أراد موسى لما جاوز البحر أن يضربه بعصاه فينطبق، كما ضربه فانفلق، فأمر بأن يتركه ساكنا على هيئته، قارّا على حاله: من انتصاب الماء، وكون الطريق يبسا لا يضربه بعصاه ولا يغير منه شيئا ليدخله القبط، فإذا حصلوا فيه أطبقه الله عليهم. والثاني:

Yani sükûnet içinde, telaşsız ve yavaş bir yürüyüştür.1 Mûsâ denizi geçince, [daha önce] vurduğunda yarıldığı gibi, ona asâsıyla vurup kapanmasını istedi. Ancak denizi kendi heyetinde sakin, suyun dik durması ve yolun kuru olması hâli üzere sabit bırakması emredildi; Kıptîlerin oraya girmesi için asâsıyla ona vurmaması ve ondan hiçbir şeyi değiştirmemesi [emrolundu]. İçine girdiklerinde ise Allah denizi üzerlerine kapatacaktı. İkincisi:

14332. Metin

أن الرهو الفجوة الواسعة. وعن بعض العرب: أنه رأى جملا فالجا «١» فقال: سبحان الله، رهو بين سنامين، أى: اتركه مفتوحا على حاله منفرجا إِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ وقرئ بالفتح، بمعنى: لأنهم.

Rehv'in geniş açıklık (yarığın açık kalması) olmasıdır. Araplardan birinin iki hörgüçlü bir deve görüp: 'Sübhânallah! İki hörgüç arası bir açıklık (rehv)' dediği nakledilmiştir. Yani: Onu kendi hâlinde açık ve yarılmış olarak bırak. { إِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ } "Çünkü onlar" anlamında fetha ile [ennehüm] olarak da okunmuştur.

14333. Metin

[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٢٥ الى ٢٧]

[Duhân Suresi (44): Ayetler 25-27]

14334. Metin

كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (٢٥) وَزُرُوعٍ وَمَقامٍ كَرِيمٍ (٢٦) وَنَعْمَةٍ كانُوا فِيها فاكِهِينَ (٢٧)

{ كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (٢٥) وَزُرُوعٍ وَمَقامٍ كَرِيمٍ (٢٦) وَنَعْمَةٍ كانُوا فِيها فاكِهِينَ (٢٧) } “Geride nice bahçeler, pınarlar bıraktılar! Ekinler, güzel konaklar! Ve içinde zevk ve sefa sürdükleri nice nimetler!”

14335. Metin

والمقام الكريم: ما كان لهم من المجالس والمنازل الحسنة. وقيل: المنابر. والنعمة- بالفتح- من التنعم، وبالكسر- من الإنعام. وقرئ: فاكهين وفكهين.

Makam-ı kerîm: Sahip oldukları güzel meclisler ve konaklardır. Minberler olduğu da söylenmiştir. Naim/na'me (نَعْمَة) -fetha ile- nimetlenme ve refahtan; ni'met (نِعْمَة) -kesre ile- ihsan ve nimettendir. { فَاكِهِينَ } ve { فَكِهِينَ } şeklinde de okunmuştur.

14336. Metin

[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٢٨ الى ٢٩]

[Duhân Suresi (44): Ayetler 28-29]

14337. Metin

كَذلِكَ وَأَوْرَثْناها قَوْماً آخَرِينَ (٢٨) فَما بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّماءُ وَالْأَرْضُ وَما كانُوا مُنْظَرِينَ (٢٩)

{ كَذلِكَ وَأَوْرَثْناها قَوْماً آخَرِينَ (٢٨) فَما بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّماءُ وَالْأَرْضُ وَما كانُوا مُنْظَرِينَ (٢٩) } “İşte böylece biz onları başka bir kavme miras bıraktık. Ne gök onlara ağladı ne de yer; kendilerine mühlet de verilmedi.”

14338. Metin

كَذلِكَ الكاف منصوبة على معنى: مثل ذلك الإخراج أخرجناهم منها وَأَوْرَثْناها أو في موضع الرفع على الأمر كذلك قَوْماً آخَرِينَ ليسوا منهم في شيء من قرابة ولا دين ولا ولاء، وهم بنو إسرائيل: كانوا متسخرين مستعبدين في أيديهم، فأهلكهم الله على أيديهم، وأورثهم ملكهم وديارهم. إذا مات رجل خطير قالت العرب في تعظيم مهلكه: بكت عليه السماء والأرض، وبكته الريح، وأظلمت له الشمس. وفي حديث رسول الله ﷺ: «ما من مؤمن مات في غربة غابت فيها بواكيه إلا بكت عليه السماء والأرض» «٢» وقال جرير:

{ كَذلِكَ } Kâf harfi, 'onları oradan işte böyle bir çıkarışla çıkardık' manasında mansubdur { وَأَوْرَثْناها } yahut 'durum böyledir' anlamında ref mahallindedir. { قَوْماً آخَرِينَ } Onlarla hiçbir akrabalık bağı, din ve velâ ilişkisi bulunmayan başka bir kavme; onlar da İsrailoğullarıdır: Onların elleri altında boyunduruk vurulmuş, köleleştirilmiş kimseler idiler; Allah onları onların elleriyle helak etti ve onların mülkünü ve yurtlarını kendilerine miras bıraktı. Önemli ve şerefli bir adam öldüğünde Araplar onun helakini büyütüp tazim etmek için şöyle derlerdi: 'Ona gök ve yer ağladı, rüzgâr ona ağladı ve onun için güneş karardı.' Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in hadisinde şöyle buyrulmuştur: «Ağlayanı bulunmayan bir gurbette vefat eden hiçbir mümin yoktur ki gök ve yer ona ağlamasın.» Cerîr de şöyle demiştir:

14339. Metin

تبكى عليك نجوم اللّيل والقمرا «٣»

...Gece yıldızları ve ay senin için ağlamaktadır.3

14340. Metin

وقالت الخارجية:

Hâricî kadın şair de şöyle demiştir:

14341. Metin

أيا شجر الخابور مالك مورقا … كأنّك لم تجزع على ابن طريف «١»

Ey Hâbûr'un ağacı! Sana ne oldu ki yapraklanıp duruyorsun … Sanki İbn Tarif'e hiç üzülmemiş, yanmamış gibisin

14342. Metin

وذلك على سبيل التمثيل والتخييل مبالغة في وجوب الجزع والبكاء عليه، وكذلك ما يروى عن ابن عباس رضى الله عنهما: من بكاء مصلى المؤمن، وآثاره في الأرض، ومصاعد عمله، ومهابط رزقه في السماء: تمثيل، ونفى ذلك عنهم في قوله تعالى فَما بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّماءُ وَالْأَرْضُ فيه تهكم بهم وبحالهم المنافية لحال من يعظم فقده: فيقال فيه: بكت عليه السماء والأرض. وعن الحسن: فما بكى عليهم الملائكة والمؤمنون، بل كانوا بهلاكهم مسرورين، يعنى: فما بكى عليهم

Bu ise, ona üzülüp ağlamanın gerekliliğini mübalağayla vurgulamak maksadıyla temsil ve tahyîl (canlandırma ve tasvir) yoluyladır1. İbn Abbâs’tan (radıyallâhu anhümâ) rivayet edilen; müminin namaz kıldığı yerin ve yeryüzündeki izlerinin, gökteki amellerinin yükseldiği ve rızkının indiği yerlerin ağlaması da aynı şekilde bir temsildir. Yüce Allah’ın { فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالأَرْضُ } “Gök ve yer onların üzerine ağlamadı” buyruğunda bunun onlardan nefiy (red) edilmesi, onlarla ve yokluğu büyük bir kayıp sayılan -ki hakkında 'ona gök ve yer ağladı' denilen- kimselerin durumuna zıt olan halleriyle alay etmektir (tehekküm). Hasan[-ı Basrî]’den rivayet edildiğine göre ise: 'Onlara melekler ve müminler ağlamadı; bilakis onların helakine sevindiler.' Yani: Onlara [gök ve yer ehli] ağlamadı.

14343. Metin

أهل السماء وأهل الأرض وَما كانُوا مُنْظَرِينَ لما جاء وقت هلاكهم لم ينظروا إلى وقت آخر، ولم يمهلوا إلى الآخرة، بل عجل لهم في الدنيا.

Gök ehli ve yer ehli onlara ağlamadı. { وَما كانُوا مُنْظَرِينَ } Helak vakitleri geldiğinde başka bir vakte kadar ertelenmediler ve ahirete kadar kendilerine mühlet verilmedi; aksine [cezaları] dünyada acele ettirildi.

14344. Metin

[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٣٠ الى ٣١]

[Duhân Suresi (44): Ayetler 30-31]

14345. Metin

وَلَقَدْ نَجَّيْنا بَنِي إِسْرائِيلَ مِنَ الْعَذابِ الْمُهِينِ (٣٠) مِنْ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ كانَ عالِياً مِنَ الْمُسْرِفِينَ (٣١)

{ وَلَقَدْ نَجَّيْنا بَنِي إِسْرائِيلَ مِنَ الْعَذابِ الْمُهِينِ (٣٠) مِنْ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ كانَ عالِياً مِنَ الْمُسْرِفِينَ (٣١) } “Andolsun biz, İsrailoğullarını o alçaltıcı azaptan kurtardık; Firavun'dan [kurtardık]. Şüphesiz o, haddi aşanlardan bir zorba idi.”

14346. Metin

مِنْ فِرْعَوْنَ بدل من العذاب المهين، كأنه في نفسه كان عذابا مهينا، لإفراطه في تعذيبهم وإهانتهم. ويجوز أن يكون المعنى: من العذاب المهين واقعا من جهة فرعون. وقرئ من عذاب المهين. ووجهه أن يكون تقدير قوله مِنْ فِرْعَوْنَ: من عذاب فرعون، حتى يكون المهين هو فرعون. وفي قراءة ابن عباس: من فرعون، لما وصف عذاب فرعون بالشدة والفظاعة قال: من فرعون، على معنى: هل تعرفونه من هو في عتوّه وشيطنته، ثم عرف حاله في ذلك بقوله إِنَّهُ كانَ عالِياً مِنَ الْمُسْرِفِينَ أى كبيرا رفيع الطبقة، ومن بينهم فائقا لهم، بليغا في إسرافه.

{ مِنْ فِرْعَوْنَ } ifadesi, { الْعَذابِ الْمُهِينِ } ifadesinden bedeldir; onlara azap etmede ve onları aşağılamada aşırıya gittiği için bizzat kendisi alçaltıcı bir azap gibi kılınmıştır. Anlamın 'Firavun cihetinden gelen alçaltıcı azaptan' şeklinde olması da caizdir. (مِنْ عَذَابِ الْمُهِينِ) şeklinde de okunmuştur. Bunun açıklaması şöyledir: { مِنْ فِرْعَوْنَ } ifadesinin takdiri 'Firavun'un azabından' şeklinde olur, böylece alçaltıcı olan bizzat Firavun'un kendisi kılınmış olur. İbn Abbâs'ın kıraatinde ise: (مِنْ فِرْعَوْنَ) Firavun'un azabını şiddet ve dehşetle niteleyince, 'Firavun'dan [kurtardık]' demiştir; bu da 'Onun azgınlık ve şeytanlıkta kim olduğunu biliyor musunuz?' manasındadır. Sonra onun bu durumdaki hâlini { إِنَّهُ كانَ عالِياً مِنَ الْمُسْرِفِينَ } kavliyle tanıtmıştır; yani büyük, yüksek tabakadan ve onların arasından onları aşan, aşırılığında had safhaya varan biriydi.

14347. Metin

أو عاليا متكبرا، كقوله تعالى إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلا فِي الْأَرْضِ. ومِنَ الْمُسْرِفِينَ خبر ثان، كأنه قيل: إنه كان متكبرا مسرفا.

Yahut Allah Teâlâ'nın { إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلا فِي الْأَرْضِ } kavlinde olduğu gibi 'yüksek, kibirli' anlamındadır. { مِنَ الْمُسْرِفِينَ } ise ikinci haberdir; sanki şöyle denilmiştir: 'Şüphesiz o kibirli ve haddi aşan biriydi.'

14348. Metin

[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٣٢ الى ٣٤]

[Duhân Suresi (44): Ayetler 32-34]

14349. Metin

وَلَقَدِ اخْتَرْناهُمْ عَلى عِلْمٍ عَلَى الْعالَمِينَ (٣٢) وَآتَيْناهُمْ مِنَ الْآياتِ ما فِيهِ بَلؤُا مُبِينٌ (٣٣) إِنَّ هؤُلاءِ لَيَقُولُونَ (٣٤)

{ وَلَقَدِ اخْتَرْناهُمْ عَلى عِلْمٍ عَلَى الْعالَمِينَ (٣٢) وَآتَيْناهُمْ مِنَ الْآياتِ ما فِيهِ بَلؤُا مُبِينٌ (٣٣) إِنَّ هؤُلاءِ لَيَقُولُونَ (٣٤) } “Andolsun biz onları, bir bilgiye göre âlemlerin üzerine seçkin kıldık. Onlara, içinde apaçık bir imtihan bulunan ayetler [mucizeler] verdik. Şüphesiz şunlar mutlaka şöyle derler:”

14350. Metin

الضمير في اخْتَرْناهُمْ لبنى إسرائيل. وعَلى عِلْمٍ في موضع الحال، أى: عالمين بمكان الخيرة، وبأنهم أحقاء بأن يختاروا. ويجوز أن يكون المعنى: مع علم منا بأنهم يزيغون ويفرط منهم الفرطات في بعض الأحوال عَلَى الْعالَمِينَ على عالمى زمانهم. وقيل: على الناس جميعا لكثرة الأنبياء منهم مِنَ الْآياتِ من نحو فلق البحر وتظليل الغمام وإنزال المنّ والسلوى، وغير ذلك من الآيات العظام التي لم يظهر الله في غيرهم مثلها بَلؤُا مُبِينٌ نعمة ظاهرة، لأن الله تعالى يبلو بالنعمة كما يبلو بالمصيبة. أو اختبار ظاهر لننظر كيف تعملون، كقوله تعالى وَفِي ذلِكُمْ بَلاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظِيمٌ.

{ اخْتَرْناهُمْ } lafzındaki zamir İsrailoğullarına aittir. { عَلى عِلْمٍ } ifadesi hâl (durum bildiren) konumundadır; yani: Seçilmeye layık yeri ve onların seçilmeyi hak ettiklerini bilerek [seçtik]. Anlamın şöyle olması da caizdir: 'Bazı durumlarda haktan sapacaklarını ve aşırılıklarda bulunacaklarını tarafımızdan bilmemize rağmen [seçtik]'. { عَلَى الْعالَمِينَ } Kendi zamanlarının âlemleri üzerine [seçkin kıldık]. Aralarından peygamberlerin çok çıkması sebebiyle 'bütün insanların üzerine' denildiği de söylenmiştir. { مِنَ الْآياتِ } Denizin yarılması, bulutun gölgelik yapılması, kudret helvası ile bıldırcının indirilmesi ve Allah'ın onlar dışındakilerde benzerini göstermediği diğer büyük mucizelerden [verdik]. { بَلؤُا مُبِينٌ } Apaçık bir nimet [verdik]; çünkü Allah Teâlâ musibetle imtihan ettiği gibi nimetle de imtihan eder. Yahut Allah Teâlâ'nın { وَفِي ذلِكُمْ بَلاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظِيمٌ } kavlinde olduğu gibi 'nasıl amel edeceğinizi görelim diye apaçık bir sınama' [demektir].

14351. Metin

[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٣٤ الى ٣٦]

[Duhân Suresi (44): Ayetler 34-36]

14352. Metin

إِنَّ هؤُلاءِ لَيَقُولُونَ (٣٤) إِنْ هِيَ إِلاَّ مَوْتَتُنَا الْأُولى وَما نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ (٣٥) فَأْتُوا بِآبائِنا إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ (٣٦)

{ إِنَّ هؤُلاءِ لَيَقُولُونَ (٣٤) إِنْ هِيَ إِلاَّ مَوْتَتُنَا الْأُولى وَما نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ (٣٥) فَأْتُوا بِآبائِنا إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ (٣٦) } “Şüphesiz şunlar mutlaka şöyle derler: 'Bu ancak bizim ilk ölümümüzdür ve biz yeniden diriltilecek de değiliz. Eğer doğru sözlü iseniz haydi babalarımızı getirin.'”

14353. Metin

هؤُلاءِ إشارة إلى كفار قريش فإن قلت: كان الكلام واقعا في الحياة الثانية «١» لا في الموت «٢» ، فهلا قيل: إن هي إلا حياتنا الأولى وما نحن بمنشرين؟ كما قيل: إن هي إلا حياتنا الدنيا وما نحن بمبعوثين؟ وما معنى قوله إِنْ هِيَ إِلَّا مَوْتَتُنَا الْأُولى؟ وما معنى ذكر الأولى؟

{ هؤُلاءِ } Kureyş kâfirlerine bir işarettir. Eğer: 'Söz ölüm hakkında değil, ikinci hayat «١» hakkında cereyan ediyordu «٢»; öyleyse: { إن هي إلا حياتنا الدنيا وما نحن بمبعوثين } denildiği gibi: 'Bu ancak bizim ilk hayatımızdır ve biz diriltilecek değiliz' denseydi ya? [Öyleyse] { إِنْ هِيَ إِلَّا مَوْتَتُنَا الْأُولى } “Bu ancak bizim ilk ölümümüzdür” sözünün ve 'ilki' (el-ûlâ) zikretmenin anlamı nedir?' dersen,

14354. Metin

كأنهم وعدوا موتة أخرى حتى نفوها وجحدوها وأثبتوا الأولى؟ قلت: معناه- والله الموفق للصواب-: أنه قيل لهم: إنكم تموتون موتة تتعقبها حياة، كما تقدّمتكم موتة قد تعقبتها حياة، وذلك قوله ﷿ وَكُنْتُمْ أَمْواتاً فَأَحْياكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ فقالوا إِنْ هِيَ إِلَّا مَوْتَتُنَا الْأُولى يريدون: ما الموتة التي من شأنها أن يتعقبها حياة إلا الموتة الأولى دون الموتة الثانية، وما هذه الصفة التي تصفون بها الموتة من تعقب الحياة لها إلا للموتة الأولى خاصة، فلا فرق إذا بين هذا وبين قوله إِنْ هِيَ إِلَّا حَياتُنَا الدُّنْيا في المعنى. يقال: أنشر الله الموتى ونشرهم: إذا بعثهم فَأْتُوا بِآبائِنا خطاب للذين كانوا يعدونهم النشور: من رسول الله ﷺ والمؤمنين، أى: إن صدقتم فيما تقولون فعجلوا لنا إحياء من مات من آبائنا بسؤالكم ربكم ذلك حتى يكون دليلا على أنّ ما تعدونه من قيام الساعة وبعث الموتى حق، وقيل كانوا يطلبون اليهم أن يدعوا الله وينشر لهم قصىّ بن كلاب ليشاوروه، فإنه كان كبيرهم ومشاورهم في النوازل ومعاظم الشئون.

Sanki onlara başka bir ölüm vadedilmişti de onu nefyedip inkâr ettiler ve ilkini mi ispat ettiler?' dersen, derim ki: Bunun manası —doğruya muvaffak kılan Allah'tır— şudur: Onlara, 'Tıpkı sizden önce geçen ve ardından hayat gelen bir ölüm gibi, sizin başınıza da ardından hayat gelen bir ölüm gelecektir' denilmiştir; bu da O Azîz ve Celîl olanın { وَكُنْتُمْ أَمْواتاً فَأَحْياكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ } kavlidir. Onlar da { إِنْ هِيَ إِلَّا مَوْتَتُنَا الْأُولى } dediler; yani: 'Kendisini bir hayatın takip etmesi söz konusu olan ölüm, ikinci ölüm değil, ancak ilk ölümdür. Ölüm hakkında nitelediğiniz bu hayatın onu takip etmesi sıfatı, ancak ilk ölüme mahsustur.' Dolayısıyla mana bakımından bu söz ile { إِنْ هِيَ إِلَّا حَياتُنَا الدُّنْيا } kavli arasında bir fark yoktur. [Arapçada] Ölüleri dirilttiği zaman (أَنْشَرَ اللهُ الْمَوْتَى) ve (نَشَرَهُمْ) denir. { فَأْتُوا بِآبائِنا } Kendilerine yeniden dirilmeyi vadeden Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve müminlere yönelik bir hitaptır; yani: Eğer söylediğiniz şeylerde doğru sözlü iseniz, kıyametin kopmasının ve ölülerin diriltilmesinin hak olduğuna bir delil olsun diye Rabbinizden bunu dileyerek ölen babalarımızı hemen bize diriltip getirin. Onların, Allah'a dua edip Kusayy b. Kilâb'ı kendilerine danışmak için diriltmesini istedikleri de söylenmiştir; zira o, onların büyüğü ve başa gelen mühim işlerde kendisiyle istişare ettikleri kimse idi.

14355. Metin

[سورة الدخان (٤٤) : آية ٣٧]

[Duhân Suresi (44): Ayet 37]

14356. Metin

أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ أَهْلَكْناهُمْ إِنَّهُمْ كانُوا مُجْرِمِينَ (٣٧)

{ أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ أَهْلَكْناهُمْ إِنَّهُمْ كانُوا مُجْرِمِينَ (٣٧) } “Onlar mı daha hayırlı yoksa Tübba' kavmi ve onlardan öncekiler mi? Onları helak ettik; şüphesiz onlar suçlu günahkârlardı.”

14357. Metin

هو تبع الحميري: كان مؤمنا وقومه كافرين، ولذلك ذمّ الله قومه ولم يذمّه، وهو الذي سار بالجيوش وحير الحيرة وبنى سمرقند. وقيل: هدمها وكان إذا كتب قال: بسم الله الذي ملك برّا وبحرا. وعنى النبي ﷺ «لا تسبوا تبعا فإنه كان قد أسلم» «٣» وعنه عليه الصلاة

O, Himyerî Tübba'dır: Kendisi mümin, kavmi ise kâfir idi. Bu sebeple Allah onun kavmini yermiş, kendisini yermemiştir. Ordularla sefere çıkan, Hîre'yi kuran ve Semerkant'ı inşa eden odur. [Semerkant'ı] yıktığı da söylenmiştir. Mektup yazdığı zaman: "Karaya ve denize hükmeden Allah'ın adıyla" derdi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den de: « لا تسبوا تبعا فإنه كان قد أسلم » «Tübba'a sövmeyiniz; zira o Müslüman olmuştu» 3 [hadisi rivayet edilmiştir]. Yine onun aleyhissalâtü

14358. Metin

والسلام «ما أدرى أكان تبع نبيا أو غير «١» نبى» وعن ابن عباس رضى الله عنهما: كان نبيا.

ve's-selâm: «Tübba' peygamber miydi yoksa peygamber olmayan biri «١» miydi bilmiyorum» [hadisi rivayet edilmiştir]. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan ise onun bir peygamber olduğu rivayet edilmiştir.

14359. Metin

وقيل: نظر إلى قبرين بناحية حمير قال: هذا قبر رضوى وقبر حبى بنت تبع لا تشركان بالله شيئا. وقيل: هو الذي كسا البيت. وقيل لملوك اليمن: التبابعة، لأنهم يتبعون، كما قيل: الأقيال، لأنهم يتقيلون «٢» . وسمى الظل «تبعا» لأنه يتبع الشمس. فإن قلت: ما معنى قوله تعالى أَهُمْ خَيْرٌ ولا خير في الفريقين؟ قلت: معناه أهم خير في القوّة والمنعة، كقوله تعالى أَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِنْ أُولئِكُمْ بعد ذكر آل فرعون. وفي تفسير ابن عباس رضى الله عنهما: أهم أشدّ أم قوم تبع.

Şöyle de denilmiştir: Himyer tarafında iki kabre bakıp: 'Bu Radvâ'nın, bu da Tübba'ın kızı Hubbâ'nın kabridir; Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmazlardı' demiştir. Kâbe'ye örtü giydiren ilk kişinin o olduğu da söylenmiştir. Yemen krallarına 'tebâbi'a' (Tübba'lar) denilmiştir, çünkü onlar birbirini takip ederler; nitekim 'ekyâl' de denilmiştir, çünkü onlar emir verirler «٢». Gölgeye de güneşi takip ettiği için 'tebe'' denilmiştir. Eğer: 'İki fırkada da hayır yokken, Allah Teâlâ'nın { أَهُمْ خَيْرٌ } kavlinin anlamı nedir?' dersen, derim ki: Bunun manası, Firavun hanedanı zikredildikten sonra buyrulan { أَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِنْ أُولئِكُمْ } kavlinde olduğu gibi; 'Kuvvet ve koruma/güç bakımından onlar mı daha hayırlı/üstün?' demektir. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'nın tefsirinde ise: 'Onlar mı daha çetin yoksa Tübba' kavmi mi?' şeklindedir.

14360. Metin

[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٣٨ الى ٤٢]

[Duhân Suresi (44): Ayetler 38-42]

14361. Metin

وَما خَلَقْنَا السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما لاعِبِينَ (٣٨) ما خَلَقْناهُما إِلاَّ بِالْحَقِّ وَلكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لا يَعْلَمُونَ (٣٩) إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ مِيقاتُهُمْ أَجْمَعِينَ (٤٠) يَوْمَ لا يُغْنِي مَوْلًى عَنْ مَوْلًى شَيْئاً وَلا هُمْ يُنْصَرُونَ (٤١) إِلاَّ مَنْ رَحِمَ اللَّهُ إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٤٢)

{ وَما خَلَقْنَا السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما لاعِبِينَ (٣٨) ما خَلَقْناهُما إِلاَّ بِالْحَقِّ وَلكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لا يَعْلَمُونَ (٣٩) إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ مِيقاتُهُمْ أَجْمَعِينَ (٤٠) يَوْمَ لا يُغْنِي مَوْلًى عَنْ مَوْلًى شَيْئاً وَلا هُمْ يُنْصَرُونَ (٤١) إِلاَّ مَنْ رَحِمَ اللَّهُ إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٤٢) } “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri bir oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık. Biz onları ancak hak ile yarattık; fakat onların çoğu bilmezler. Şüphesiz [hüküm ve] ayrım günü, onların hepsinin buluşma vaktidir; bir dostun bir dosta hiçbir fayda sağlayamayacağı ve yardım da görmeyecekleri gün. Ancak Allah'ın merhamet ettiği kimse müstesna. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.”

14362. Metin

وَما بَيْنَهُما وما بين الجنسين. وقرأ عبيد بن عمير: وما بينهن. وقرأ: ميقاتهم بالنصب على أنه اسم إن، ويوم الفصل: خبرها، أى: إنّ ميعاد حسابهم وجزائهم في يوم الفصل لا يُغْنِي مَوْلًى أىّ مولى كان من قرابة أو غيرها عَنْ مَوْلًى عن أى مولى كان شَيْئاً من إغناء، أى: قليلا منه وَلا هُمْ يُنْصَرُونَ الضمير للموالي، لأنهم في المعنى كثير، لتناول اللفظ على الإبهام والشياع كل مولى إِلَّا مَنْ رَحِمَ اللَّهُ في محل الرفع على البدل من الواو في يُنْصَرُونَ أى: لا لا يمنع من العذاب إلا من ﵀. ويجوز أن ينتصب على الاستثناء إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ لا ينصر منه من عصاه الرَّحِيمُ لمن أطاعه.

{ وَما بَيْنَهُما } İki cins arasındakileri [yaratmadık]. Ubeyd b. Umeyr (وَمَا بَيْنَهُنَّ) şeklinde okumuştur. 'İnne'nin ismi olarak (مِيقَاتَهُمْ) şeklinde nasb ile, { يَوْمَ الْفَصْلِ } lafzını da onun haberi olarak okumuştur; yani: 'Şüphesiz onların hesap ve ceza vakti, ayrım günündedir.' { لا يُغْنِي مَوْلًى } Akrabalık veya başka bir cihetten hangi dost olursa olsun, hiçbir dost fayda sağlayamaz { عَنْ مَوْلًى } hangi dosta olursa olsun { شَيْئاً } hiçbir şeyle savamaz; yani: Azıcık bir fayda bile sağlayamaz. { وَلا هُمْ يُنْصَرُونَ } Zamir dostlara aittir; çünkü lafız müphemlik ve yaygınlık (şüyû) yoluyla her dostu kapsadığı için mana bakımından çoğuldurlar. { إِلَّا مَنْ رَحِمَ اللَّهُ } { يُنْصَرُونَ } fiilindeki vâv'dan bedel olarak ref mahallindedir; yani: Allah'ın merhamet ettiği kimseden başkası azaptan engellenemez. İstisna üzere mansub olması da caizdir. { إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ } Kendisine isyan edenin O'nun elinden kurtarılamayacağı mutlak güç sahibidir; { الرَّحِيمُ } Kendisine itaat edene çok merhametlidir.

14363. Metin

[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٤٣ الى ٤٧]

[Duhân Suresi (44): Ayetler 43-47]

14364. Metin

إِنَّ شَجَرَةَ الزَّقُّومِ (٤٣) طَعامُ الْأَثِيمِ (٤٤) كَالْمُهْلِ يَغْلِي فِي الْبُطُونِ (٤٥) كَغَلْيِ الْحَمِيمِ (٤٦) خُذُوهُ فَاعْتِلُوهُ إِلى سَواءِ الْجَحِيمِ (٤٧)

{ إِنَّ شَجَرَةَ الزَّقُّومِ } “Şüphesiz zakkum ağacı,” (43) { طَعامُ الْأَثِيمِ } “günahkârın yiyeceğidir.” (44) { كَالْمُهْلِ يَغْلِي فِي الْبُطُونِ } “Erimiş maden gibidir; karınlarda kaynar,” (45) { كَغَلْيِ الْحَمِيمِ } “kaynar suyun kaynaması gibi.” (46) { خُذُوهُ فَاعْتِلُوهُ إِلى سَواءِ الْجَحِيمِ } “[Görevli meleklere şöyle emredilir:] 'Onu yakalayın da cehennemin ta ortasına sürükleyin!'” (47)12

14365. Metin

قرئ: إنّ شجرت الزقوم، بكسر الشين، وفيها ثلاث لغات: شجرة، بفتح الشين وكسرها وشيرة، بالياء. وروى أنه لما نزل أَذلِكَ خَيْرٌ نُزُلًا أَمْ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ قال ابن الزبعرى: إنّ أهل اليمن يدعون أكل الزبد والتمر: التزقم، فدعا أبو جهل بتمر وزبد فقال: تزقموا فإنّ هذا هو الذي يخوّفكم به محمد، فنزل إِنَّ شَجَرَةَ الزَّقُّومِ طَعامُ الْأَثِيمِ وهو الفاجر الكثير الآثام. وعن أبى الدرداء أنه كان يقرئ رجلا فكان يقول طعام اليثيم، فقال: قل طعام الفاجر «١» يا هذا.

Şîn harfinin kesresiyle (إِنَّ شِجَرَتَ الزَّقُّومِ) şeklinde de okunmuştur. Bu kelimede üç lehçe vardır: Şîn'in fethasıyla (شَجَرَة), kesresiyle (شِجَرَة) ve yâ harfiyle (شِيرَة). Rivayet edildiğine göre { أَذلِكَ خَيْرٌ نُزُلًا أَمْ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ } ayeti indiğinde İbnü'z-Ziba'râ: 'Yemen ehli yağ ile hurma yemeye tezekkum derler' demiş, bunun üzerine Ebû Cehil hurma ve yağ getirtip: 'Yiyin (tezekkum edin), Muhammed'in sizi kendisiyle korkuttuğu şey işte budur' demiştir. Bunun üzerine { إِنَّ شَجَرَةَ الزَّقُّومِ } { طَعامُ الْأَثِيمِ } ayeti inmiştir; o da çok günahkâr olan fâsık kimsedir. Ebü'd-Derdâ'nın bir adama Kur'an okuttuğu, adamın ise (طَعَامُ الْيَثِيمِ) dediği, bunun üzerine: 'Ey adam, (طَعَامُ الْفَاجِرِ) de «١»' dediği rivayet edilmiştir.

14366. Metin

وبهذا يستدل على أنّ إبدال كلمة مكان كلمة جائز إذا كانت مؤدية معناها. ومنه أجاز أبو حنيفة القراءة بالفارسية على شريطة، وهي: أن يؤدى القارئ المعاني على كمالها من غير أن يخرم منها شيئا. قالوا: وهذه الشربطة تشهد أنها إجازة كلا إجازة، لأنّ في كلام العرب خصوصا في القرآن الذي هو معجز بفصاحته وغرابة نظمه وأساليبه من لطائف المعاني والأغراض ما لا يستقل بإذائه لسان من فارسية وغيرها، وما كان أبو حنيفة ﵀ يحسن الفارسية، فلم يكن ذلك منه عن تحقق وتبصر وروى على بن الجعد عن أبى يوسف عن أبى حنيفة مثل قول صاحبيه في إنكار القراءة بالفارسية كَالْمُهْلِ قرئ بضم الميم وفتحها، وهو دردى «٢» الزيت. ويدل عليه قوله تعالى يَوْمَ تَكُونُ السَّماءُ كَالْمُهْلِ مع قوله فَكانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهانِ وقيل: هو ذائب الفضة والنحاس، والكاف رفع خبر بعد خبر، وكذلك يَغْلِي وقرئ بالتاء للشجرة، وبالياء للطعام. والْحَمِيمِ الماء الحار الذي انتهى غليانه: يقال للزبانية خُذُوهُ فَاعْتِلُوهُ فقودوه بعنف وغلظة، وهو أن يؤخذ بتلبيب «٣» الرجل فيجر إلى حبس أو قتل. ومنه: العتلّ وهو الغليظ الجافي. وقرئ بكسر التاء وضمها إِلى سَواءِ الْجَحِيمِ إلى وسطها ومعظمها. فإن قلت: هلا قيل: صبوا فوق رأسه من الحميم، كقوله تعالى يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُؤُسِهِمُ الْحَمِيمُ لأنّ الحميم هو المصبوب لا عذابه؟ قلت: إذا صب عليه الحميم فقد صب عليه عذابه وشدّته، إلا أن صب العذاب طريقة الاستعارة، كقوله:

Bununla [Ebû'd-Derdâ rivayetiyle], anlamı tam karşıladığı takdirde bir kelimenin yerine başka bir kelimenin konulmasının caiz olduğuna delil getirilir.1 Nitekim Ebû Hanîfe de bir şarta bağlı olarak Farsça kıraate bu gerekçeyle cevaz vermiştir; o şart da okuyanın, manaları hiçbir eksiltme yapmaksızın tastamam aktarmasıdır. Âlimler şöyle demiştir: "Bu şart, söz konusu cevazın aslında cevaz olmadığını gösterir. Çünkü Arap kelamında, bilhassa fesahati, nazmının ve üsluplarının eşsizliğiyle bir mucize olan Kur'an'da öyle latif manalar ve gayeler vardır ki Farsça veya başka hiçbir dil bunları tek başına karşılayamaz. Kaldı ki Ebû Hanîfe rahimehullâh Farsçayı iyi bilmezdi; dolayısıyla bu görüşü derinlemesine bir tahkik ve vukufiyete dayanmıyordu." Ali b. el-Ca'd, Ebû Yûsuf kanalıyla Ebû Hanîfe'den, Farsça kıraatin caiz olmadığını belirten iki talebesinin [Ebû Yûsuf ve Muhammed] görüşü doğrultusunda bir rivayet nakletmiştir. { كَالْمُهْلِ } “Erimiş maden gibidir” [ifadesindeki muhl lafzı], mîm harfinin zammesi ve fethasıyla (el-Mehl) da okunmuştur; o, zeytinyağının tortusudur.2 Allah Teâlâ'nın { يَوْمَ تَكُونُ السَّماءُ كَالْمُهْلِ } “O gün gökyüzü erimiş maden gibi olur” kavli ile { فَكانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهانِ } “[Gökyüzü] erimiş yağ gibi kıpkırmızı bir gül hâline gelir” kavli buna delalet eder. Bir görüşe göre ise o, eritilmiş gümüş ve bakırdır. Kâf harfi, haber üstüne haber olarak merfûdur; aynı şekilde { يَغْلِي } “Kaynar” fiili de böyledir. [Bu fiil], ağaca râci kılınarak tâ ile ({ تَغْلِي }), yiyeceğe râci kılınarak da yâ ile ({ يَغْلِي }) okunmuştur. { الْحَمِيمِ } ise kaynaması son raddeye ulaşmış sıcak sudur. Zebanilere [hitaben]: { خُذُوهُ فَاعْتِلُوهُ } “Onu tutun da sürükleyin!” denilir; yani onu şiddet ve kabalıkla çekip götürün. Bu da kişinin yakasından tutulup3 hapse veya öldürülmeye sürüklenmesidir. Kaba ve nobran kimseye 'utul' (عُتُلّ) denmesi de bundandır. Tâ harfinin kesresi ve zammesiyle (fa'tilûhu / fa'tulûhu) okunmuştur. { إِلى سَواءِ الْجَحِيمِ } “Cehennemin ta ortasına”, yani ortasına ve en şiddetli yerine [sürükleyin]. Eğer: "Allah Teâlâ'nın { يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُؤُسِهِمُ الْحَمِيمُ } “Başlarının üstünden kaynar su dökülür” kavlinde olduğu gibi, neden 'başının üstüne kaynar sudan dökün' denilmedi? Zira dökülen şey azabın kendisi değil, kaynar sudur?" dersen; derim ki: Üzerine kaynar su döküldüğünde, muhakkak ki onun azabı ve şiddeti dökülmüş olur. Ne var ki azabın dökülmesi istiare tarikiyledir; nitekim [şairin] şöyle dediği gibi:

14367. Metin

صبّت عليه صروف الدّهر من صبب «١»

Zamanın felaketleri başından aşağı döküldü «١»

14368. Metin

وكقوله تعالى أَفْرِغْ عَلَيْنا صَبْراً فذكر العذاب معلقا به الصب، مستعارا له، ليكون أهول وأهيب يقال ذُقْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْكَرِيمُ على سبيل الهزؤ والتهكم بمن كان يتعزز ويتكرم على قومه.

Ve Allah Teâlâ'nın { أَفْرِغْ عَلَيْنا صَبْراً } “Üzerimize sabır dök” kavlinde olduğu gibi. Böylece daha korkunç ve daha heybetli olsun diye 'dökme' fiili azaba taalluk ettirilerek onun için istiare kılınmıştır. Kavmine karşı büyüklük taslayıp şerefli geçinen kimseyle alay ve tehekküm yoluyla { ذُقْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْكَرِيمُ } “Tat bakalım! Hani sen çok güçlü, çok şerefliydin!” denilir.

14369. Metin

وروى أنّ أبا جهل قال لرسول الله ﷺ: ما بين جبليها أعز ولا أكرم منى، فو الله ما تستطيع أنت ولا ربك أن تفعلا بى شيئا. وقرئ: إنك، بمعنى: لأنك. وعن الحسن ابن على رضى الله عنهما أنه قرأ به على المنبر إِنَّ هذا العذاب. أو إن هذا الأمر هو ما كُنْتُمْ بِهِ تَمْتَرُونَ أى تشكون. أو تتمارون وتتلاجون.

Rivayet edildiğine göre Ebû Cehil Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e şöyle demiştir: 'Bu iki dağ arasında benden daha güçlüsü ve benden daha şereflisi yoktur; vallahi ne sen ne de Rabbin bana hiçbir şey yapamazsınız.' 'Çünkü sen' manasında (أَنَّكَ) şeklinde de okunmuştur. Hasan b. Ali radıyallâhu anhümâ'dan minberde bu kıraatle okuduğu rivayet edilmiştir. { إِنَّ هذا } 'Şüphesiz bu azap' yahut 'Şüphesiz bu durum' { ما كُنْتُمْ بِهِ تَمْتَرُونَ } “hakkında şüphe edip durduğunuz şeydir”; yani şüpheye düşüyor yahut tartışıp inatlaşıyordunuz.

14370. Metin

[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٥١ الى ٥٧]

[Duhân Suresi (44): Ayetler 51-57]

14371. Metin

إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي مَقامٍ أَمِينٍ (٥١) فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (٥٢) يَلْبَسُونَ مِنْ سُندُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ مُتَقابِلِينَ (٥٣) كَذلِكَ وَزَوَّجْناهُمْ بِحُورٍ عِينٍ (٥٤) يَدْعُونَ فِيها بِكُلِّ فاكِهَةٍ آمِنِينَ (٥٥)

{ إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي مَقامٍ أَمِينٍ (٥١) فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (٥٢) يَلْبَسُونَ مِنْ سُندُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ مُتَقابِلِينَ (٥٣) كَذلِكَ وَزَوَّجْناهُمْ بِحُورٍ عِينٍ (٥٤) يَدْعُونَ فِيها بِكُلِّ فاكِهَةٍ آمِنِينَ (٥٥) } “Şüphesiz takva sahipleri güvenli bir makamdadırlar; cennetlerde ve pınarlardadırlar. İnce ve kalın ipekten giyinirler, karşılıklı otururlar. İşte böyledir; ayrıca onları iri gözlü hurilerle evlendirmişizdir. Orada güven içinde her çeşit meyveyi isterler.”

14372. Metin

لا يَذُوقُونَ فِيهَا الْمَوْتَ إِلاَّ الْمَوْتَةَ الْأُولى وَوَقاهُمْ عَذابَ الْجَحِيمِ (٥٦) فَضْلاً مِنْ رَبِّكَ ذلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (٥٧)

{ لا يَذُوقُونَ فِيهَا الْمَوْتَ إِلاَّ الْمَوْتَةَ الْأُولى وَوَقاهُمْ عَذابَ الْجَحِيمِ (٥٦) فَضْلاً مِنْ رَبِّكَ ذلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (٥٧) } “Orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. [Rabbin] onları cehennem azabından korumuştur; Rabbinden bir lütuf olarak. İşte büyük kurtuluş budur.”

14373. Metin

قرئ: في مقام، بالفتح: وهو موضع القيام، والمراد المكان، وهو من الخاص الذي وقع مستعملا في معنى العموم. وبالضم: وهو موضع الإقامة. وأَمِينٍ من قولك: أمن الرجل أمانة فهو أمين. وهو ضد الخائن، فوصف به المكان استعارة، لأنّ المكان المخيف كأنما يخون صاحبه بما يلقى فيه من المكاره. قيل: السندس: ما رق من الديباج. والإستبرق:

Fetha ile (فِي مَقَامٍ) şeklinde okunmuştur: Bu, ayakta durulan yerdir; kastedilen ise mekândır ve bu, umum manasında kullanılmış hususi lafızlardandır. Damme ile (فِي مُقَامٍ) şeklinde de okunmuştur: Bu da ikamet edilen yerdir. { أَمِينٍ } lafzı; adam güvenilir kılındı manasındaki (أَمِنَ الرَّجُلُ أَمَانَةً فَهُوَ أَمِينٌ) sözünden gelir ve hâinin zıddıdır; bu sebeple mekân istiare yoluyla bununla nitelenmiştir, çünkü korkutucu mekân sanki içinde karşılaşılan hoşa gitmeyen şeylerle sahibine hıyanet ediyor gibidir. Sündüs'ün: İpekli kumaşın (dîbâc) ince olanı olduğu söylenmiştir. İstebrak ise:

14374. Metin

ما غلظ منه وهو تعريب استبر. فإن قلت: كيف ساغ أن يقع في القرآن العربي المبين لفظ أعجمى؟ قلت: إذا عرب خرج من أن يكون عجميا، لأن معنى التعريب أن يجعل عربيا بالتصرف فيه، وتغييره عن منهاجه، وإجرائه على أوجه الإعراب كَذلِكَ الكاف مرفوعة على:

Onun kalın olanıdır ve Farsçadaki (استبر)'in Arapçalaştırılmışıdır. Şayet: 'Açık-seçik Arapça olan Kur'an'da yabancı bir lafzın yer alması nasıl caiz olmuştur?' dersen, derim ki: Arapçalaştırıldığı zaman yabancı olmaktan çıkar; çünkü Arapçalaştırmanın manası, üzerinde tasarrufta bulunarak, kendi kalıbından değiştirerek ve onu i'rab kurallarına tabi kılarak Arapça hâle getirmektir. { كَذلِكَ } Kâf harfi 'durum böyledir' anlamında merfudur;

14375. Metin

الأمر كذلك. أو منصوب على: مثل ذلك أثبناهم وَزَوَّجْناهُمْ وقرأ عكرمة: بحور عين، على الإضافة: والمعنى: بالحور من العين، لأن العين إما أن تكون حورا أو غير حور، فهؤلاء

«Durum böyledir» [takdirinde] merfûdur. Yahut «Onlara bunun bir benzeriyle mükâfat verdik» [takdirinde] mensubdur. { وَزَوَّجْنَاهُمْ } “Ve onları evlendirdik”. İkrime ise isim tamlaması şeklinde (بِحُورِ عِينٍ) [bi-hûri ‘înin] olarak okumuştur. Bunun manası: «İri gözlü kadınların akı ak, karası kara gözlü (hûr) olanlarıyla» demektir; çünkü iri gözlü kadınlar ya hûr olur ya da hûr olmaz; işte bunlar1

14376. Metin

من الحور العين «١» لا من شهلهن مثلا. وفي قراءة عبد الله: بعيس عين: والعيساء: البيضاء تعلوها حمرة وقرأ عبيد بن عمير: لا يذاقون فيها الموت. وقرأ عبد الله: لا يذوقون فيها طعم الموت. فإن قلت: كيف استثنيت الموتة الأولى- المذوقة قبل دخول الجنة- من الموت المنفي ذوقه فيها؟ قلت: أريد أن يقال: لا يذوقون فيها الموت البتة، فوضع قوله إِلَّا الْمَوْتَةَ الْأُولى موضع ذلك لأن الموتة الماضية محال ذوقها في المستقبل، فهو من باب التعليق بالمحال، كأنه قيل: إن كانت الموتة الأولى يستقيم ذوقها في المستقبل فإنهم يذوقونها «٢» . وقرئ ووقاهم بالتشديد فَضْلًا مِنْ رَبِّكَ عطاء من ربك وثوابا، يعنى: كل ما أعطى المتقين من نعيم الجنة والنجاة من النار. وقرئ: فضل، أى. ذلك فضل.

örneğin ela gözlü olanlarından değil, iri ve kara gözlü (hûr-ı 'în) olanlarındandır «١». Abdullah'ın kıraatinde: (بِعِيسٍ عِينٍ) şeklindedir; 'aysâ', kırmızılığa çalan beyazdır. Ubeyd b. Umeyr: (لَا يُذَاقُونَ فِيهَا الْمَوْتَ) şeklinde okumuştur. Abdullah ise: (لَا يَذُوقُونَ فِيهَا طَعْمَ الْمَوْتِ) şeklinde okumuştur. Eğer: 'Cennete girmeden önce tadılmış olan ilk ölüm, cennette tadılması nefyedilen ölümden nasıl istisna edilmiştir?' dersen, derim ki: 'Orada ölümü asla tatmazlar' denilmek istenmiş, geçmişteki ölümün gelecekte tadılması imkânsız olduğu için { إِلَّا الْمَوْتَةَ الْأُولى } “İlk ölüm müstesna” kavli bunun yerine konulmuştur; bu da muhale bağlama kabilindendir; sanki: 'Eğer ilk ölümün gelecekte tadılması mümkün olsaydı onu tadarlardı' «٢» denilmiş gibidir. [Kelime] şedde ile (وَوَقَّاهُمْ) şeklinde de okunmuştur. { فَضْلًا مِنْ رَبِّكَ } Rabbinden bir ihsan ve bir sevap olarak; yani takva sahiplerine verilen cennet nimetlerinin ve cehennemden kurtuluşun tamamı [Rabbinden bir lütuftur]. (فَضْلٌ) şeklinde de okunmuştur; yani: 'Bu bir lütuftur'.

14377. Metin

[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٥٨ الى ٥٩]

[Duhân Suresi (44): Ayetler 58-59]

14378. Metin

فَإِنَّما يَسَّرْناهُ بِلِسانِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ (٥٨) فَارْتَقِبْ إِنَّهُمْ مُرْتَقِبُونَ (٥٩)

{ فَإِنَّما يَسَّرْناهُ بِلِسانِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ (٥٨) فَارْتَقِبْ إِنَّهُمْ مُرْتَقِبُونَ (٥٩) } “Öğüt alıp düşünsünler diye biz onu senin dilinle kolaylaştırdık. Artık gözetle; şüphesiz onlar da gözetlemektedirler.”

14379. Metin

فَإِنَّما يَسَّرْناهُ بِلِسانِكَ فذلكة للسورة. ومعناها: ذكرهم بالكتاب المبين فَإِنَّما يَسَّرْناهُ أى: سهلناه، حيث أنزلناه عربيا بلسانك بلغتك إرادة أن يفهمه قومك فيتذكروا فَارْتَقِبْ فانتظر ما يحل بهم إِنَّهُمْ مُرْتَقِبُونَ ما يحل بك متربصون الدوائر.

{ فَإِنَّما يَسَّرْناهُ بِلِسانِكَ } surenin hulâsasıdır (özetidir). Manası şudur: Onlara apaçık Kitap ile öğüt ver. { فَإِنَّما يَسَّرْناهُ } Yani: Kavmin anlayıp da öğüt alsınlar arzusuyla onu senin lisanınla, senin dilinle Arapça olarak indirmek suretiyle kolaylaştırdık. { فَارْتَقِبْ } Onların başına gelecekleri bekle. { إِنَّهُمْ مُرْتَقِبُونَ } Onlar da senin başına gelecekleri gözetlemekte, felaketlerin sana dönmesini kollamaktadırlar.

14380. Metin

عن رسول الله ﷺ: «من قرأ سورة حم الدخان في ليلة أصبح يستغفر له سبعون ألف ملك» «٣» وعنه ﵇:» من قرأ حم التي يذكر فيها الدخان في ليلة جمعة أصبح مغفورا له» «٤» .

Resûlullah'tan sallallâhu aleyhi ve sellem [şöyle rivayet edilmiştir]: «Kim bir gecede Hâ-Mîm ed-Duhân suresini okursa, yetmiş bin melek kendisi için istiğfar eder halde sabaha erer.»3 Yine ondan aleyhisselâm [şöyle rivayet edilmiştir]: «Kim cuma gecesinde içinde duhân (duman) zikredilen Hâ-Mîm'i okursa, bağışlanmış olarak sabaha erer.»4