15388. Metin
مكية [إلا الآيات ٤٤ و ٤٥ و ٤٦ فمدنية] وآياتها ٥٥ [نزلت بعد الطارق] بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Mekkîdir [44, 45 ve 46. ayetler müstesna olup bunlar Medenîdir]. 55 ayettir. [Târık Suresi'nden sonra inmiştir]. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
15389. Metin
[سورة القمر (٥٤) : الآيات ١ الى ٣]
[Kamer Suresi (54): Ayet 1-3]
15390. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
15391. Metin
اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ (١) وَإِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ (٢) وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ وَكُلُّ أَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ (٣)
{ اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ (١) وَإِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ (٢) وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ وَكُلُّ أَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ (٣) } “Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı. Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler ve: 'Süregelen bir büyüdür' derler. Yalanladılar ve hevalarına uydular; oysa her iş kararlaştırılmış bir sona ulaşacaktır.”
15392. Metin
انشقاق القمر من آيات رسول الله ﷺ ومعجزاته النيرة. عن أنس بن مالك رضى الله عنه أن الكفار سألوا رسول الله ﷺ آية فانشق القمر مرتين «٤» .
Ayın yarılması (inşikâku'l-kamer), Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in delillerinden ve apaçık mucizelerindendir. Enes b. Mâlik radıyallâhu anh'den rivayet edildiğine göre; inkârcılar Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den bir mucize istediler, bunun üzerine ay iki parçaya ayrıldı.4
15393. Metin
وكذا عن ابن عباس وابن مسعود رضى الله عنهما، قال ابن عباس: انفلق فلقتين فلقة ذهبت وفلقة بقيت «١» . وقال ابن مسعود: رأيت حراء بين فلقتى القمر «٢» . وعن بعض الناس: أن معناه ينشق يوم القيامة، وقوله وَإِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ يردّه، وكفى به رادّا، وفي قراءة حذيفة: وقد انشق القمر، أى: اقتربت الساعة وقد حصل من آيات اقترابها أن القمر قد انشق، كما تقول: أقبل الأمير وقد جاء المبشر بقدومه. وعن حذيفة أنه خطب بالمدائن ثم قال: ألا إن الساعة قد اقتربت وإن القمر قد انشق على عهد نبيكم «٣» .
Aynı şekilde İbn Abbâs ve İbn Mes'ûd radıyallâhu anhümâ'dan da rivayet edilmiştir. İbn Abbâs şöyle demiştir: "İki parçaya ayrıldı; bir parça gitti, bir parça kaldı" «١». İbn Mes'ûd da: "Hira dağını ayın iki parçasının arasında gördüm" demiştir «٢». Bazı kimselerden ise bunun anlamının "kıyamet günü yarılacaktır" şeklinde olduğu nakledilmiştir; ancak { وَإِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ } “Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler ve: 'Süregelen bir büyüdür' derler” ayeti bunu reddetmektedir ve bu reddiye olarak kâfidir. Huzeyfe'nin kıraatinde ise: "Ve kadinşakka'l-kameru" (Ve muhakkak ki ay yarılmıştır) şeklindedir; yani: Kıyamet yaklaşmıştır ve onun yaklaştığının alametlerinden biri olarak ay gerçekten yarılmıştır. Tıpkı: "Emîr yaklaştı, gelişini müjdeleyen haberci de geldi" demen gibidir. Huzeyfe'den rivayet edildiğine göre o, Medâin'de bir hutbe vermiş ve ardından şöyle demiştir: "Bilin ki kıyamet yaklaşmıştır ve Peygamberinizin devrinde ay gerçekten yarılmıştır" «٣».
15394. Metin
مستمر: دائم مطرد، وكل شيء قد انقادت طريقته ودامت حاله، قيل فيه: قد استمرّ. لما رأوا تتابع المعجزات وترادف الآيات: قالوا: هذا سحر مستمرّ. وقيل: مستمرّ قوى محكم، من قولهم: استمر مريره «٤» . وقيل: هو من استمر الشيء إذا اشتدّت مرارته، أى: مستبشع عندنا، مرّ على لهواتنا، لا نقدر أن نسيغه كما لا يساغ المر الممقر «٥» . وقيل: مستمر مارّ، ذاهب يزول ولا يبقى، تمنية لأنفسهم وتعليلا. وقرئ: وإن يروا وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ وما زين لهم الشيطان من دفع الحق بعد ظهوره وَكُلُّ أَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ أى كل أمر لا بد أن يصير إلى غاية يستقرّ عليها، وإن أمر محمد سيصير إلى غاية يتبين عندها أنه حق، أو باطل وسيظهر لهم عاقبته. أو وكل أمر من أمرهم وأمره مستقر، أى: سيثبت ويستقر على حالة خذلان أو نصرة في الدنيا، وشقاوة أو سعادة في الآخرة. وقرئ بفتح القاف، يعنى: كل أمر ذو مستقرّ، أى:
Müstemir (مستمر): Sürekli, kesintisiz demektir. Yolu düzenli giden ve durumu süreklilik arz eden her şey hakkında "İstemerra" (قد استمرّ) [sürüp gitti] denir. Mucizelerin peş peşe geldiğini ve delillerin birbirini izlediğini gördüklerinde: "Bu, süregelen bir büyüdür" dediler. Şöyle de denilmiştir: Müstemir; güçlü, sağlam manasındadır; Arapların: "İstemerra merîruhu" (استمر مريره - İpi sağlamlaştı / gücü pekişti) «٤» sözünden gelir. Şöyle de denilmiştir: Bu kelime, bir şeyin acılığı şiddetlendiğinde söylenen "İstemerre'ş-şey'" ifadesindendir; yani: Bize göre çirkin, damağımıza acı gelen, tıpkı son derece acı şeyin yutulamadığı gibi bizim de yutamadığımız/kabul edemediğimiz bir şeydir «٥». Bir diğer görüşe göre müstemir: Geçip giden, zail olup kalıcı olmayan demektir ki bunu kendilerini avutmak ve avunma sebebi bulmak için söylemişlerdir. [Ayet] { وإن يروا } şeklinde de okunmuştur. { وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ } “ve hevalarına uydular” yani hak ortaya çıktıktan sonra onu savuşturmak hususunda şeytanın kendilerine süslü gösterdiği şeylere [uydular]. { وَكُلُّ أَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ } “oysa her iş kararlaştırılmış bir sona ulaşacaktır” yani her iş mutlaka üzerinde kararlaşıp duracağı bir nihayete varacaktır. Muhammed'in işi de en sonunda hak mı yoksa batıl mı olduğunun açıkça anlaşılacağı bir gayeye ulaşacak ve onun akıbeti onlara aşikâr olacaktır. Veya: Onların durumuna ve onun durumuna dair her iş karara bağlanacaktır; yani dünyada hezimet ya da zafer, ahirette ise bedbahtlık ya da mutluluk hallerinden biri üzere sabit kalıp neticelenecektir. [Kaf harfinin] fethasıyla (مُسْتَقَرٌّ) şeklinde de okunmuştur; yani: Her iş bir istikrar sahibidir;
15395. Metin
ذو استقرار. أو ذو موضع استقرار أو زمان استقرار. وعن أبى جعفر: مستقر، بكسر القاف والجرّ عطفا على الساعة، أى: اقتربت الساعة واقترب كل أمر مستقر يستقر ويتبين حاله.
Yani bir istikrar sahibidir. Ya da bir karar kılma yerine yahut karar kılma zamanına sahiptir. Ebû Ca'fer'den ise kaf harfinin kesresi ve cer ile { مُسْتَقِرٍّ } şeklinde, es-Sâat kelimesine atıfla okunmuştur; yani: Kıyamet yaklaştı ve karara bağlanıp durumu açıklığa kavuşacak olan her müstakar iş de yaklaştı.
15396. Metin
[سورة القمر (٥٤) : الآيات ٤ الى ٧]
[Kamer Suresi (54): Ayet 4-7]
15397. Metin
وَلَقَدْ جاءَهُمْ مِنَ الْأَنْباءِ ما فِيهِ مُزْدَجَرٌ ٤ حِكْمَةٌ بالِغَةٌ فَما تُغْنِ النُّذُرُ ٥ فَتَوَلَّ عَنْهُمْ يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ إِلى شَيْءٍ نُكُرٍ (٦) خُشَّعاً أَبْصارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْداثِ كَأَنَّهُمْ جَرادٌ مُنْتَشِرٌ (٧)
{ وَلَقَدْ جاءَهُمْ مِنَ الْأَنْباءِ ما فِيهِ مُزْدَجَرٌ } “Andolsun, onlara [kötülüklerden] vazgeçirecek nice haberler gelmiştir” 4 { حِكْمَةٌ بالِغَةٌ فَما تُغْنِ النُّذُرُ } “[Bu,] doruk noktada bir hikmettir; fakat uyarılar fayda vermiyor!” 5 { فَتَوَلَّ عَنْهُمْ يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ إِلى شَيْءٍ نُكُرٍ } “O hâlde sen de onlardan yüz çevir. O çağırıcının görülmemiş, korkunç bir şeye çağıracağı gün,” (6) { خُشَّعاً أَبْصارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْداثِ كَأَنَّهُمْ جَرادٌ مُنْتَشِرٌ } “gözleri korkudan dehşete düşmüş olarak kabirlerden çıkarlar; tıpkı etrafa yayılmış çekirgeler gibi!” (7)
15398. Metin
مِنَ الْأَنْباءِ من القرآن المودع أنباء القرون الخالية أو أنباء الآخرة، وما وصف من عذاب الكفار مُزْدَجَرٌ ازدجار أو موضع ازدجار. والمعنى: هو في نفسه موضع الازدجار ومظنة له، كقوله تعالى لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ أى هو أسوة. وقرئ مزدجر بقلب تاء الافتعال زايا وإدغام الزاى فيها حِكْمَةٌ بالِغَةٌ بدل من ما. أو على: هو حكمة.
{ مِنَ الْأَنْباءِ } “haberlerden” yani geçmiş nesillerin haberlerini veya ahiret haberlerini ve kâfirlere verilecek azabın niteliklerini ihtiva eden Kur'an'dan [gelmiştir]. { مُزْدَجَرٌ } vazgeçirme (izdicâr) veya vazgeçirme yeridir. Anlamı şudur: O, bizzat kendisi vazgeçirme yeri ve buna uygun konumdadır; tıpkı Yüce Allah'ın: { لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ } “Andolsun, Allah'ın Resûlünde sizin için güzel bir örnek vardır” yani o bizzat örnektir buyurması gibidir. İftial bâbının te'sinin zâ'ya dönüştürülmesi ve zâ'nın zâ'ya idğâm edilmesiyle (مُزَّجَرٌ) şeklinde de okunmuştur. { حِكْمَةٌ بالِغَةٌ } “doruk noktasında bir hikmettir” ifadesi { ما } kelimesinden bedeldir veya "o bir hikmettir" takdirindedir.
15399. Metin
وقرئ بالنصب حالا من ما. فإن قلت: إن كانت ما موصولة ساغ لك أن تنصب حكمة حالا، فكيف تعمل إن كانت موصوفة؟ وهو الظاهر. قلت: تخصصها الصفة: فيحسن نصب الحال عنها فَما تُغْنِ النُّذُرُ نفى أو إنكار. وما منصوبة، أى: فأى غناء تغنى النذر فَتَوَلَّ عَنْهُمْ لعلمك أن الإنذار لا يغنى فيهم. نصب يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ بيخرجون، أو بإضمار اذكر.
{ ما } kelimesinden hâl olarak nasb ile de (حِكْمَةً بالِغَةً) okunmuştur. Şayet: "Eğer 'mâ' mevsûl ise 'hikmeten' kelimesini hâl olarak nasb etmen caiz olur; fakat mevsûfe olursa –ki zâhir olan da budur– nasıl yapacaksın?" dersen, derim ki: Sıfat onu tahsis etmiştir; dolayısıyla ondan hâl nasb edilmesi güzel olur. { فَما تُغْنِ النُّذُرُ } “fakat uyarılar fayda vermiyor” cümlesi nefy (olumsuzluk) veya inkâr bildirir. 'Mâ' mansubdur, yani: "Uyarılar ne fayda sağlar ki?" demektir. { فَتَوَلَّ عَنْهُمْ } “Öyleyse onlardan yüz çevir” yani uyarmanın onlara bir fayda vermeyeceğini bildiğin için [yüz çevir]. { يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ } “o gün çağırıcı çağırır” ifadesindeki { يَوْمَ } zarfı, { يَخْرُجُونَ } fiiliyle veya gizli bir "hatırla" (izkur) fiiliyle mensuptur.
15400. Metin
وقرئ بإسقاط الياء اكتفاء بالكسرة عنها، والداعي إسرافيل أو جبريل، كقوله تعالى يَوْمَ يُنادِ الْمُنادِ. إِلى شَيْءٍ نُكُرٍ منكر فظيع تنكره النفوس لأنها لم تعهد بمثله وهو هول يوم القيامة. وقرئ: نكر بالتخفيف، ونكر بمعنى أنكر خُشَّعاً أَبْصارُهُمْ حال من الخارجين فعل للأبصار وذكر، كما تقول: يخشع أبصارهم. وقرئ: خاشعة، على: تخشع أبصارهم.
Kesreye iktifa edilerek yâ'nın hazfiyle de [يدع الداعِ] okunmuştur. Çağırıcı (dâî) İsrâfil veya Cibrîl'dir; tıpkı Yüce Allah'ın { يَوْمَ يُنادِ الْمُنادِ } “O gün çağıran çağırır” ayetinde olduğu gibi. { إِلى شَيْءٍ نُكُرٍ } “görülmedik dehşetli bir şeye” yani nefislerin benzerine alışık olmadığı için yadırgadığı korkunç ve dehşetli bir şeye [çağırır] ki bu da kıyamet gününün dehşetidir. [Kâf harfinin] tahfifiyle (نُكْرٍ) ve "daha münker/daha feci" anlamında (نُكُرٍ) şeklinde de okunmuştur. { خُشَّعاً أَبْصارُهُمْ } “gözleri zilletle öne eğilmiş olarak” kabirlerden çıkanların hâlidir; gözlere ait bir fiil olup müzekker kılınmıştır, tıpkı "yehrau ebsâruhum" (yahşau ebsâruhum) demen gibi. [Müennes olarak] "tahşau ebsâruhum" manasında { خاشعة } şeklinde de okunmuştur.
15401. Metin
وخشعا، على: يخشعن أبصارهم، وهي لغة من يقول: أكلونى البراغيث، وهم طيئ. ويجوز أن يكون في خُشَّعاً ضميرهم، وتقع أَبْصارُهُمْ بدلا عنه. وقرئ. خشع أبصارهم، على الابتداء والخبر، ومحل الجملة النصب على الحال. كقوله:
Ayrıca "yahşa'ne ebsâruhum" manasında { خُشَّعاً } şeklinde de [cem' olarak] okunmuştur ki bu, Tayy kabilesine ait olan "Ekelenî el-berâğîsu" (Beni pireler yediler) diyenlerin lügatidir. { خُشَّعاً } içinde onların zamirinin bulunması ve { أَبْصارُهُمْ } kelimesinin ondan bedel olması da caizdir. Mübteda ve haber olarak { خُشَّعٌ أَبْصارُهُمْ } şeklinde de okunmuştur; cümlenin mahalli hâl olarak nasbtır. Tıpkı şairin şu sözünde olduğu gibi:
15402. Metin
وجدته حاضراه الجود والكرم «١»
"Onu, cömertlik ve keremin iki yoldaşı olduğu halde buldum" «١»
15403. Metin
وخشوع الأبصار: كناية عن الذلة والانخزال، لأن ذلة الذليل وعزة العزيز تظهران في عيونهما. وقرئ: يخرجون من الأجداث: من القبور كَأَنَّهُمْ جَرادٌ مُنْتَشِرٌ الجراد مثل في الكثرة والتموّج. يقال في الجيش الكثير المائج بعضه في بعض: جاءوا كالجراد، وكالدبا «٢» منتشر في كل مكان لكثرته مُهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِ مسرعين مادّى أعناقهم إليه. وقيل:
Gözlerin huşû içinde olması, zillet ve eziklikten kinayedir; zira zelilin zilleti de azizin izzeti de gözlerinde belirir. Kabirlerden anlamına gelen { يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْداثِ } şeklinde de okunmuştur. { كَأَنَّهُمْ جَرادٌ مُنْتَشِرٌ } “sanki etrafa yayılmış çekirgeler gibidirler”. Çekirge, çokluk ve dalgalanma konusunda darbımeseldir. Birbirine karışıp dalgalanan kalabalık bir ordu hakkında: "Çekirge gibi geldiler, yavru çekirge (debâ) gibi geldiler" «٢» denir. Çokluğundan ötürü her tarafa yayılmıştır. { مُهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِ } “çağırıcıya doğru koşarak” boyunlarını ona doğru uzatmış şekilde aceleyle koşanlar demektir. Şöyle de denilmiştir:
15404. Metin
ناظرين إليه لا يقلعون بأبصارهم. قال:
Gözlerini [ondan] ayırmaksızın ona bakan kimseler [demektir]. [Şair] şöyle demiştir:
15405. Metin
تعبّدتى نمر بن سعد وقد أرى … ونمر بن سعد لي مطيع ومهطع «١»
"Nemir b. Sa'd bana kölelik tasladı; oysa bir zamanlar Nemir b. Sa'd'ın bana itaatkâr ve boyun eğmiş (mühtı') olduğunu görürdüm" «١»
15406. Metin
[سورة القمر (٥٤) : الآيات ٩ الى ١٧]
[Kamer Suresi (54): Ayet 9-17]
15407. Metin
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا عَبْدَنا وَقالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ (٩) فَدَعا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ (١٠) فَفَتَحْنا أَبْوابَ السَّماءِ بِماءٍ مُنْهَمِرٍ (١١) وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُوناً فَالْتَقَى الْماءُ عَلى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ (١٢) وَحَمَلْناهُ عَلى ذاتِ أَلْواحٍ وَدُسُرٍ (١٣)
{ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا عَبْدَنا وَقالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ (٩) فَدَعا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ (١٠) فَفَتَحْنا أَبْوابَ السَّماءِ بِماءٍ مُنْهَمِرٍ (١١) وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُوناً فَالْتَقَى الْماءُ عَلى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ (١٢) وَحَمَلْناهُ عَلى ذاتِ أَلْواحٍ وَدُسُرٍ (١٣) } “Onlardan önce Nûh kavmi de yalanlamıştı. Kulumuzu yalanladılar ve: 'O bir delidir' dediler ve [baskıyla] engellendi. O da Rabbine: 'Ben mağlup oldum, artık yardım et!' diye dua etti. Biz de boşalan bir su ile göğün kapılarını açtık. Yeryüzünü de pınarlar halinde fışkırttık; derken sular takdir edilmiş bir iş üzere birleşti. Onu da tahtalardan yapılmış ve çivilerle çakılmış [gemiye] bindirdik.”
15408. Metin
تَجْرِي بِأَعْيُنِنا جَزاءً لِمَنْ كانَ كُفِرَ (١٤) وَلَقَدْ تَرَكْناها آيَةً فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (١٥) فَكَيْفَ كانَ عَذابِي وَنُذُرِ (١٦) وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (١٧)
{ تَجْرِي بِأَعْيُنِنا جَزاءً لِمَنْ كانَ كُفِرَ (١٤) وَلَقَدْ تَرَكْناها آيَةً فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (١٥) فَكَيْفَ كانَ عَذابِي وَنُذُرِ (١٦) وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (١٧) } “İnkâr edilmiş olan kimseye bir mükâfat olarak gözetimimiz altında akıp gidiyordu. Andolsun ki biz onu bir ibret olarak bıraktık; peki ibret alan var mı? Benim azabım ve uyarılarım nasılmış! Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; peki öğüt alan var mı?”
15409. Metin
قَبْلَهُمْ قبل أهل مكة فَكَذَّبُوا عَبْدَنا يعنى نوحا. فإن قلت: ما معنى قوله تعالى فَكَذَّبُوا بعد قوله كَذَّبَتْ «٢» ؟ قلت: معناه: كذبوا فكذبوا عبدنا أى: كذبوه تكذيبا على عقب تكذيب، كلما مضى منهم قرن مكذب تبعه قرن مكذب. أو كذبت قوم نوح الرسل فكذبوا عبدنا، أى: لما كانوا مكذبين بالرسل جاحدين للنبوّة رأسا: كذبوا نوحا، لأنه من جملة الرسل مَجْنُونٌ هو مجنون وَازْدُجِرَ وانتهروه بالشتم والضرب والوعيد بالرجم في قولهم لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمَرْجُومِينَ وقيل: هو من جملة قيلهم، أى: قالوا هو مجنون، وقد ازدجرته الجن وتخبطته وذهبت بلبه وطارت بقلبه. قرئ: أنى، بمعنى: فدعا بأنى مغلوب. وإنى: على إرادة
{ قَبْلَهُمْ } Mekke halkından önce. { فَكَذَّبُوا عَبْدَنا } 1 Yani Nûh'u [yalanladılar]. Eğer: “Allah Teâlâ'nın { كَذَّبَتْ } buyurduktan sonra { فَكَذَّبُوا } 2 buyurmasının anlamı nedir?” dersen, derim ki: Bunun anlamı şudur: Yalanladılar da kulumuzu yalanladılar; yani onu art arda gelen yalanlamalarla yalanladılar; onlardan yalanlayıcı bir nesil gelip geçtikçe ardından onu yalanlayan başka bir nesil geldi. Yahut Nûh kavmi [genel olarak] peygamberleri yalanladı, kulumuzu da yalanlamış oldular; yani onlar peygamberleri yalanlayan ve nübüvveti kökten inkâr eden kimseler oldukları için, peygamberlerden biri olması hasebiyle Nûh'u da yalanladılar. { مَجْنُونٌ } “O bir delidir” [demektir]. { وَازْدُجِرَ } Sövgüyle, döverek ve { لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمَرْجُومِينَ } “Kesinlikle taşlananlardan olacaksın!” sözlerinde geçen taşlama tehdidiyle onu azarlayıp engellediler. Bir görüşe göre ise bu, onların sözünün devamıdır; yani şöyle dediler: “O bir delidir; cinler onu hırpalayıp aklını başından almış, dengesini bozmuş ve yüreğini hoplatmıştır.” [Bir kıraatte] “Bana galebe çalındı diye dua etti” anlamında { أَنِّي } şeklinde okunmuştur. { إِنِّي } şeklinde [kesra ile okunması ise] söz takdiri [«dedi ki:» ifadesinin gizlenmesi] üzerinedir.
15410. Metin
القول، فدعا فقال: إنى مغلوب «١» غلبني قومي، فلم يسمعوا منى واستحكم اليأس من إجابتهم لي فَانْتَصِرْ فانتقم منهم بعذاب تبعثه عليهم، وإنما دعا بذلك بعد ما طم عليه الأمر وبلغ السيل الربا «٢» ، فقد روى: أنّ الواحد من أمّته كان يلقاه فيخنقه حتى يخر مغشيا عليه. فيفيق وهو يقول: اللهم اغفر لقومي فإنهم لا يعلمون. وقرئ: ففتحنا مخففا ومشدّدا، وكذلك وفجرنا مُنْهَمِرٍ منصب في كثرة وتتابع لم ينقطع أربعين يوما وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُوناً وجعلنا الأرض كلها كأنها عيون تتفجر، وهو أبلغ من قولك: وفجرنا عيون الأرض ونظيره في النظم وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْباً. فَالْتَقَى الْماءُ يعنى مياه السماء والأرض. وقرئ: الماءان، أى: النوعان من الماء السماوي والأرضى. ونحوه قولك: عندي تمران، تريد: ضربان من التمر: برني ومعقلي. قال:
Söz iradesi üzerinedir; dua edip şöyle dedi: «١» { إِنِّي مَغْلُوبٌ } Kavmim bana galebe çaldı, beni dinlemediler ve onların bana icabet etmelerinden ümit tamamen kesildi. { فَانْتَصِرْ } Üzerlerine göndereceğin bir azap ile onlardan intikamımı al! Nûh bu duayı ancak iş çığırından çıkıp bıçak kemiğe dayandıktan (sel tepeleri aştıktan) «٢» sonra yapmıştır. Nitekim şöyle rivayet edilmiştir: Kavminden biri onunla karşılaşır, bayılıp yere düşene kadar boğazını sıkardı. Ayıldığında ise şöyle derdi: "Allah'ım, kavmimi bağışla; çünkü onlar bilmiyorlar." [Ayet] şeddesiz (فَفَتَحْنَا) ve şeddeli (فَفَتَّحْنَا) olarak okunmuştur; aynı şekilde { وفجرنا } da böyledir. { مُنْهَمِرٍ } Kırk gün boyunca kesilmeksizin bolca ve peş peşe dökülen [su]. { وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُوناً } “Yeryüzünü de pınarlar halinde fışkırttık” yani bütün yeryüzünü adeta fışkıran pınarlar haline getirdik. Bu ifade, "Ve feccernâ uyûne'l-ardı" (Yeryüzünün pınarlarını fışkırttık) demenden daha beliğdir. Nazımdaki benzeri: { وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْباً } “Baş, saçı ağarmış olarak tutuştu” ayetidir. { فَالْتَقَى الْماءُ } “derken su birleşti” yani semanın ve arzın suları bir araya geldi. [Tesniye olarak] { الماءان } (İki su) şeklinde de okunmuştur; yani semavî ve arzî olmak üzere iki su türü. Tıpkı: "Yanımda iki hurma var" deyip bununla bernî ve ma'kılî olmak üzere iki çeşit hurmayı kastetmen gibidir. Şair şöyle demiştir:
15411. Metin
لنا إبلان فيهما ما علمتم «٣»
"Bizim bildiğiniz niteliklerde iki deve sürümüz vardır" «٣»
15412. Metin
وقرأ الحسن: الماوان، بقلب الهمزة واوا، كقولهم: علباوان عَلى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ على حال قدرها الله كيف شاء. وقيل: على حال جاءت مقدّرة مستوية: وهي أن قدر ما أنزل من السماء كقدر ما أخرج من الأرض سواء بسواء. وقيل: على أمر قد قدر في اللوح أنه يكون، وهو هلاك قوم نوح بالطوفان عَلى ذاتِ أَلْواحٍ وَدُسُرٍ أراد السفينة، وهي من الصفات التي تقوم مقام الموصوفات فتنوب منابها وتودى مؤداها. بحيث لا يفصل بينها وبينها. ونحوه:
Hasan [-ı Basrî], hemzeyi vâv'a çevirerek tıpkı "ilbâvân" demeleri gibi { الماوان } şeklinde okumuştur. { عَلى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ } “takdir edilmiş bir iş üzere” yani Allah'ın dilediği şekilde takdir ettiği bir durum üzere. Şöyle de denilmiştir: Ölçülü ve birbirine denk kılınmış bir durum üzere; bu da gökten indirilen su miktarının tastamam yerden çıkarılan su miktarı kadar olmasıdır. Şöyle de denilmiştir: Levh-i Mahfuz'da gerçekleşeceği takdir edilmiş bir iş üzere ki o da Nûh kavminin tufan ile helak edilmesidir. { عَلى ذاتِ أَلْواحٍ وَدُسُرٍ } “tahtalardan yapılmış ve çivilerle çakılmış [gemiye]” gemiyi kastetmiştir; bu, mevsûfun yerine geçip onun makamına kâim olan ve onun işlevini gören sıfatlardandır. Öyle ki kendisi ile mevsûf arası ayrılmaz. Benzeri şudur:
15413. Metin
......... ولكن … قميصي مسرودة من حديد «٤»
......... Lâkin … gömleğim demirden örülmüştür. 4
15414. Metin
أراد: ولكن قميصي درع، وكذلك:
"Fakat gömleğim bir zırhtır" demek istemiştir. Aynı şekilde:
15415. Metin
ولو في عيون النّازيات بأكرع «١»
"Bacaklarıyla sıçrayanların gözlerinde olsa bile" «١»
15416. Metin
أراد: ولو في عيون الجراد. ألا ترى أنك لو جمعت بين السفينة وبين هذه الصفة، أو بين الدرع والجراد وهاتين الصفتين: لم يصح، وهذا من فصيح الكلام وبديعه. والدسر:
"Çekirgelerin gözlerinde [olsa bile]" demek istemiştir. Görmez misin ki sen gemi ile bu sıfatı veya zırh ile çekirgeyi bu iki sıfatla birlikte bir arada zikretsen sahih olmazdı. Bu, fasih ve bedî kelam türündendir. Düsür (الدسر):
15417. Metin
جمع دسار: وهو المسمار، فعال من دسره إذا دفعه، لأنه يدسر به منفذه جَزاءً مفعول له لما قدم من فتح أبواب السماء وما بعده، أى فعلنا ذلك جزاء لِمَنْ كانَ كُفِرَ وهو نوح ﵇، وجعله مكفورا لأنّ النبي نعمة من الله ورحمة. قال الله تعالى وَما أَرْسَلْناكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعالَمِينَ فكان نوح ﵇ نعمة مكفورة، ومن هذا المعنى ما يحكى أنّ رجلا قال للرشيد:
Disâr (دسار) kelimesinin çoğuludur; o da çividir. Bir şeyi ittiğinde söylenen "Deserehû" (دسره) fiilinden fia'l veznindedir; çünkü çivi girdiği yere itilerek çakılır. { جَزاءً } “bir mükâfat olarak” ifadesi, gök kapılarının açılması ve sonrasındaki fiiller için mef'ûlün leh'tir. Yani bunu { لِمَنْ كانَ كُفِرَ } “inkâr edilmiş olan kimseye bir mükâfat olarak” yaptık demektir; o da Nûh aleyhisselâm'dır. Nûh'u "küfredilen/inkâr edilen" kıldı, zira peygamber Allah'tan bir nimet ve rahmettir. Nitekim Yüce Allah: { وَما أَرْسَلْناكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعالَمِينَ } “Biz seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik” buyurmuştur. Dolayısıyla Nûh aleyhisselâm nankörlük edilmiş bir nimetti. Bu manadan hareketle bir adamın [Hârûn] er-Reşîd'e şöyle dediği rivayet edilir:
15418. Metin
الحمد لله عليك، فقال: ما معنى هذا الكلام؟ قال: أنت نعمة حمدت الله عليها. ويجوز أن يكون على تقدير حذف الجار وإيصال الفعل. وقرأ قتادة: كفر، أى جزاء للكافرين. وقرأ الحسن: جزاء، بالكسر: أى مجازاة. الضمير في تَرَكْناها للسفينة. أو للفعلة، أى: جعلناها آية يعتبر بها. وعن قتادة: أبقاها الله بأرض الجزيرة. وقيل: على الجودي دهرا طويلا، حتى نظر إليها أوائل هذه الأمة. والمدكر: المعتبر. وقرئ: مذتكر، على الأصل. ومذكر، بقلب التاء ذالا وإدغام الذال فيها. وهذا نحو: مذجر. والنذر: جمع نذير وهو الإنذار وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ أى سهلناه للادكار والاتعاظ، بأن شحناه بالمواعظ الشافية وصرفنا فيه من الوعد والوعيد فَهَلْ مِنْ متعظ. وقيل: ولقد سهلناه للحفظ وأعنا عليه من أراد حفظه، فهل من طالب لحفظه ليعان عليه. ويجوز أن يكون المعنى: ولقد هيأناه للذكر، من يسر ناقته للسفر: إذا رحلها، ويسر فرسه للغزو، إذا أسرجه وألجمه. قال:
"Senin varlığına karşılık Allah'a hamdolsun." [Halife]: "Bu sözün anlamı nedir?" diye sorunca adam: "Sen bir nimetsin, ben de sana nail olduğum için Allah'a hamdettim" demiştir. Cer harfinin hazfedilip fiilin doğrudan mef'ûle ulaşması takdiri de caizdir. Katâde { كَفَرَ } şeklinde [malum fiil olarak] okumuştur; yani kâfirlere bir ceza olarak. Hasan ise kesre ile { جِزَاءً } şeklinde okumuştur ki "cezalandırma/karşılık verme" (mücâzât) demektir. { تَرَكْناها } “biz onu bıraktık” ifadesindeki zamir gemiye veya bu fiile/hadiseye aittir; yani onu ibret alınacak bir ayet kıldık. Katâde'den rivayet edildiğine göre: Allah onu el-Cezîre topraklarında baki kılmıştır. Şöyle de denilmiştir: Cûdî [dağı] üzerinde uzun bir çağ boyunca kalmıştır, hatta bu ümmetin ilkleri onu görmüştür. Müddekir: İbret alan kimsedir. Aslı üzere { مذتكر } ve te'nin zâl'e tebdil edilip zâl'in zâl'e idğâm edilmesiyle { مذكر } şeklinde de okunmuştur; bu da "müzzecer" (مذجر) gibidir. Nüzür: Nezîr'in çoğuludur, o da uyarı (inzâr) demektir. { وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ } “Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık” yani onu şifa verici öğütlerle doldurarak ve içinde vaad ile vaidleri türlü şekillerde açıklayarak ibret alma ve vaaz alma hususunda kolaylaştırdık. { فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ } İbret alan var mı? Şöyle de denilmiştir: Biz onu ezberlemek için kolaylaştırdık ve onu ezberlemek isteyene yardım ettik; peki yardım görmek üzere onu ezberlemek isteyen var mı? Anlamın şöyle olması da caizdir: Biz onu zikir için hazırladık; tıpkı bir kimsenin devesine semer vurup sefere hazırladığında veya atını eyerleyip gemleyerek savaşa hazırladığında "devesini/atını kolaylaştırdı/hazırladı" denmesi gibi. Şair şöyle demiştir:
15419. Metin
وقمت إليه باللجام ميسرا … هنالك يجزيني الّذى كنت أصنع «٢»
[Şairin şu sözünde olduğu gibi:] 1 «Gemi hazır vaziyette ona yöneldim; işte orada bana, [vaktiyle] kendisine yaptığım iyiliğin karşılığını verecektir.» 2
15420. Metin
ويروى: أن كتب أهل الأديان نحو التوراة والإنجيل لا يتلوها أهلها إلا نظرا ولا يحفظونها ظاهرا كما القرآن.
Rivayet edilir ki Tevrat ve İncil gibi diğer din mensuplarının kitaplarını o dine mensup olanlar ancak yüzünden okurlar; Kur'an gibi onu ezberden okuyamazlar.
15421. Metin
[سورة القمر (٥٤) : الآيات ١٨ الى ٢٢]
[Kamer Suresi (54): Ayet 18-22]
15422. Metin
كَذَّبَتْ عادٌ فَكَيْفَ كانَ عَذابِي وَنُذُرِ (١٨) إِنَّا أَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ رِيحاً صَرْصَراً فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُسْتَمِرٍّ (١٩) تَنْزِعُ النَّاسَ كَأَنَّهُمْ أَعْجازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ (٢٠) فَكَيْفَ كانَ عَذابِي وَنُذُرِ (٢١) وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (٢٢)
{ كَذَّبَتْ عادٌ فَكَيْفَ كانَ عَذابِي وَنُذُرِ (١٨) إِنَّا أَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ رِيحاً صَرْصَراً فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُسْتَمِرٍّ (١٩) تَنْزِعُ النَّاسَ كَأَنَّهُمْ أَعْجازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ (٢٠) فَكَيْفَ كانَ عَذابِي وَنُذُرِ (٢١) وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (٢٢) } “Âd kavmi de yalanladı. Benim azabım ve uyarılarım nasılmış! Biz onların üstüne, uğursuzluğu sürekli bir günde dondurucu ve uğultulu bir rüzgâr gönderdik. İnsanları, sanki kökünden sökülmüş hurma kütükleriymiş gibi söküp atıyordu. Benim azabım ve uyarılarım nasılmış! Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; peki öğüt alan var mı?”
15423. Metin
وَنُذُرِ وإنذارى لهم بالعذاب قبل نزوله. أو إنذار أتى في تعذيبهم لمن بعدهم فِي يَوْمِ نَحْسٍ في يوم شؤم. وقرئ: في يوم نحس، كقوله فِي أَيَّامٍ نَحِساتٍ. مُسْتَمِرٍّ قد استمر عليهم ودام حتى أهلكهم. أو استمر عليهم جميعا كبيرهم وصغيرهم، حتى لم يبق منهم نسمة، وكان في أربعاء في آخر الشهر لا تدور. ويجوز أن يريد بالمستمر: الشديد المرارة والبشاعة تَنْزِعُ النَّاسَ تقلعهم عن أماكنهم، وكانوا يصطفون آخذين أيديهم بأيدى بعض «١» .
{ وَنُذُرِ } “ve uyarılarım” yani azap inmeden önce onları azap ile uyarmam. Veya onları azaplandırmam esnasında onlardan sonrakilere olan uyarım. { فِي يَوْمِ نَحْسٍ } “uğursuz bir günde”. { فِي أَيَّامٍ نَحِساتٍ } ayetinde olduğu gibi izafetle [في يومِ نحسٍ] şeklinde de okunmuştur. { مُسْتَمِرٍّ } “sürekli” onların üzerinde devam edip onları helak edinceye kadar süren [bir günde]. Veya büyüğünden küçüğüne hepsini içine alıp geride hiçbir fert bırakmayıncaya kadar süren; bu gün, bir ayın sonundaki dönmeyen (uğursuz sayılan) bir çarşamba günüydü. Müstemir ile son derece acı ve korkunç olanın kastedilmiş olması da caizdir. { تَنْزِعُ النَّاسَ } “İnsanları söküp atıyordu” onları bulundukları yerlerden koparıyordu; onlar ise birbirlerinin ellerinden tutarak saf bağlıyorlardı «١».
15424. Metin
ويتدخلون في الشعاب، ويحفرون الحفر فيندسون فيها فتنزعهم وتكبهم وتدق رقابهم كَأَنَّهُمْ أَعْجازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ يعنى أنهم كانوا يتساقطون على الأرض أمواتا وهم جثث طوال عظام، كأنهم أعجاز نخل وهي أصولها بلا فروع، منقعر: منقلع: عن مغارسه. وقيل: شبهوا بأعجاز النخل، لأنّ الريح كانت تقطع رؤوسهم فتبقى أجسادا بلا رؤوس. وذكر صفة نَخْلٍ على اللفظ، ولو حملها على المعنى لأنث، كما قال أَعْجازُ نَخْلٍ خاوِيَةٍ.
[ve birbirlerinin ellerini tutarak]1 dağ geçitlerine giriyorlar, çukurlar kazıp içlerine saklanıyorlardı; fakat [rüzgâr] onları söküp çıkarıyor, yüzüstü yere çarpıyor ve boyunlarını kırıyordu. { كَأَنَّهُمْ أَعْجازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ } “sanki onlar kökünden sökülmüş hurma kütükleriydi” Yani onlar, uzun ve iri cüsseleriyle, dalları olmayan hurma gövdeleri (a‘câz) gibi ölü olarak yerlere seriliyorlardı. Münka‘ır (مُنْقَعِرٍ); dikili olduğu yerden kökünden sökülmüş demektir. Şöyle de denilmiştir: Onların hurma kütüklerine benzetilmelerinin sebebi, rüzgârın başlarını koparıp geride başsız gövdeler bırakmasıdır. [Cenâb-ı Hak] lafza riayet ederek “nahl” kelimesinin sıfatını müzekker getirmiştir; şayet manaya hamletmiş olsaydı, { أَعْجازُ نَخْلٍ خاوِيَةٍ } “kovuk hurma kütükleri” kavlinde olduğu gibi müennes kılardı.
15425. Metin
[سورة القمر (٥٤) : الآيات ٢٣ الى ٣٢]
[Kamer Suresi (54): Ayet 23-32]
15426. Metin
كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِالنُّذُرِ (٢٣) فَقالُوا أَبَشَراً مِنَّا واحِداً نَتَّبِعُهُ إِنَّا إِذاً لَفِي ضَلالٍ وَسُعُرٍ (٢٤) أَأُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَيْنِنا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ (٢٥) سَيَعْلَمُونَ غَداً مَنِ الْكَذَّابُ الْأَشِرُ (٢٦) إِنَّا مُرْسِلُوا النَّاقَةِ فِتْنَةً لَهُمْ فَارْتَقِبْهُمْ وَاصْطَبِرْ (٢٧)
{ كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِالنُّذُرِ (٢٣) فَقالُوا أَبَشَراً مِنَّا واحِداً نَتَّبِعُهُ إِنَّا إِذاً لَفِي ضَلالٍ وَسُعُرٍ (٢٤) أَأُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَيْنِنا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ (٢٥) سَيَعْلَمُونَ غَداً مَنِ الْكَذَّابُ الْأَشِرُ (٢٦) إِنَّا مُرْسِلُوا النَّاقَةِ فِتْنَةً لَهُمْ فَارْتَقِبْهُمْ وَاصْطَبِرْ (٢٧) } “Semûd kavmi de uyarıları yalanladı. Dediler ki: 'Bizden bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık içinde kalmış oluruz. Vahiy aramızdan ona mı bırakıldı? Hayır, o şımarık bir yalancıdır.' Yarın bilecekler kimmiş o şımarık yalancı! Biz, kendilerini sınamak için dişi deveyi göndereceğiz. Artık onları gözetle ve sabret!”
15427. Metin
وَنَبِّئْهُمْ أَنَّ الْماءَ قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ كُلُّ شِرْبٍ مُحْتَضَرٌ (٢٨) فَنادَوْا صاحِبَهُمْ فَتَعاطى فَعَقَرَ (٢٩) فَكَيْفَ كانَ عَذابِي وَنُذُرِ (٣٠) إِنَّا أَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً واحِدَةً فَكانُوا كَهَشِيمِ الْمُحْتَظِرِ (٣١) وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (٣٢)
{ وَنَبِّئْهُمْ أَنَّ الْماءَ قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ كُلُّ شِرْبٍ مُحْتَضَرٌ (٢٨) فَنادَوْا صاحِبَهُمْ فَتَعاطى فَعَقَرَ (٢٩) فَكَيْفَ كانَ عَذابِي وَنُذُرِ (٣٠) إِنَّا أَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً واحِدَةً فَكانُوا كَهَشِيمِ الْمُحْتَظِرِ (٣١) وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (٣٢) } “Onlara, suyun aralarında paylaştırıldığını haber ver; her su nöbetine hazır bulunulacaktır. Derken arkadaşlarını çağırdılar; o da [kılıca] sarıldı ve [deveyi] kesti. Benim azabım ve uyarılarım nasılmış! Biz onların üzerlerine tek bir çığlık gönderdik de ağılcının kuru çalı çırpısı gibi oldular. Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; peki öğüt alan var mı?”
15428. Metin
أَبَشَراً مِنَّا واحِداً نصب بفعل مضمر يفسره نَتَّبِعُهُ وقرئ: أبشر منا واحد، على الابتداء. ونتبعه: خبره، والأوّل أوجه للاستفهام. كان يقول: إن لم تتبعوني كنتم في ضلال عن الحق، وسعر: ونيران، جمع سعير، فعكسوا عليه فقالوا: إن اتبعناك كنا إذن كما تقول. وقيل: الضلال: الخطأ والبعد عن الصواب. والسعر: الجنون. يقال: ناقة مسعورة. قال:
{ أَبَشَراً مِنَّا واحِداً } ifadesi, { نَتَّبِعُهُ } fiilinin tefsir ettiği gizli bir fiil ile mensuptur. Mübteda olarak { أبشرٌ منا واحدٌ } şeklinde de okunmuştur; { نَتَّبِعُهُ } onun haberidir, ancak istifham için evlâ olan birincisidir. [Sâlih onlara]: "Eğer bana uymazsanız haktan sapmış (dalâlet) ve cehennem ateşleri (su'ur) içinde kalırsınız" derdi; su'ur, saîr kelimesinin çoğuludur. Onlar ise bu sözü tersine çevirerek: "Eğer sana uyarsak o zaman senin dediğin gibi oluruz" dediler. Şöyle de denilmiştir: Dalâl: Hata ve doğrudan uzaklaşmaktır. Su'ur ise: Deliliktir. Nitekim kudurmuş/delirmiş deve için "Nâkatün mes'ûrah" denir. Şair şöyle demiştir:
15429. Metin
كأنّ بها سعرا إذا العيس هزّها … ذميل وإرخا من السّير متعب «١»
"Kızıl develeri yorucu bir yürüyüş ve gevşek bir koşu sarstığında sanki onda bir delilik (su'ur) vardır" «١»
15430. Metin
فإن قلت: كيف أنكروا أن يتبعوا بشرا منهم واحدا؟ قلت: قالوا أبشرا: إنكارا لأن يتبعوا مثلهم في الجنسية، وطلبوا أن يكون من جنس أعلى من جنس البشر وهم الملائكة «٢» ، وقالوا مِنَّا لأنه إذا كان منهم كانت المماثلة أقوى، وقالوا واحِداً إنكارا لأن تتبع الأمّة رجلا واحدا. أو أرادوا واحدا من أفنائهم «٣» ليس بأشرفهم وأفضلهم، ويدل عليه قولهم أَأُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَيْنِنا أى أأنزل عليه الوحى من بيننا وفينا من هو أحق منه بالاختيار للنبوّة أَشِرٌ بطر متكبر، حمله بطره وشطارته وطلبه التعظم علينا على ادعاء ذلك سَيَعْلَمُونَ غَداً عند نزول العذاب بهم أو يوم القيامة مَنِ الْكَذَّابُ الْأَشِرُ أصالح أم من كذبه. وقرئ: ستعلمون بالتاء على حكاية ما قال لهم صالح مجيبا لهم. أو هو كلام
Eğer: “Kendilerinden olan tek bir beşere uymayı nasıl inkâr ettiler?”1 dersen, derim ki: { أَبَشَراً } “Bir beşere mi?” sözünü, tür bakımından kendileri gibi olan birine uymayı inkâr ettikleri için söylemişler ve beşer türünden daha üstün bir türden, yani meleklerden olmasını istemişlerdir.2 { مِنَّا } “bizden [olan]” demişlerdir; çünkü o kendilerinden olursa benzerlik daha kuvvetli olur. { واحِداً } “tek bir [kişiye]” sözünü ise koca bir ümmetin tek bir adama tâbi olmasını inkâr ettikleri için söylemişlerdir. Ya da bununla kendi sıradan insanlarından/ayak takımlarından3, en şereflileri ve en faziletlileri olmayan birini kastetmişlerdir. Nitekim onların: { أَأُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَيْنِنا } “Aramızdan zikir (vahiy) ona mı bırakıldı?” yani “Aramızda peygamberlik için seçilmeye ondan daha lâyık kimseler varken vahiy bizim aramızdan [özel olarak] ona mı indirildi?” sözleri de buna delâlet eder. { أَشِرٌ } Şımarık, küstah ve kibirli demektir; şımarıklığı, hadsizliği ve bize karşı büyüklük taslama arzusu onu bu iddiada bulunmaya sevk etmiştir. { سَيَعْلَمُونَ غَداً } Azap başlarına indiğinde veya kıyamet gününde bileceklerdir: { مَنِ الْكَذَّابُ الْأَشِرُ } “Yalancı ve şımarık kimmiş?” Sâlih mi, yoksa onu yalanlayanlar mı? [Sâlih’in] onlara cevap olarak söylediği sözün aktarılması kabilinden tâ harfiyle { ستعلمون } “Bileceksiniz” şeklinde de okunmuştur. Ya da bu söz,
15431. Metin
الله تعالى على سبيل الالتفات. وقرئ: الأشر، بضم الشين، كقولهم حدث وحدث. وحذر وحذر، وأخوات لها. وقرئ: الأشر، وهو الأبلغ في الشرارة. والأخير والأشر: أصل قولهم: هو خير منه وشر منه، وهو أصل مرفوض، وقد حكى ابن الأنبارى قول العرب:
İltifat yoluyla Yüce Allah'ın kelamıdır. Şîn harfinin zammesiyle { الأُشُرُ } şeklinde de okunmuştur; nitekim "hades" ve "hudüs", "hazır" ve "huzur" ile benzerleri gibi. En şiddetli şerlilik manasında { الأَشَرُّ } şeklinde de okunmuştur. El-Ahyer ve el-Eşerr, Arapların "O ondan daha hayırlıdır (hayrun minhu) ve daha şerlidir (şerrun minhu)" sözlerinin aslıdır ki bu asıl terk edilmiştir. İbnü'l-Enbârî Arapların şu sözünü nakletmiştir:
15432. Metin
هو أخير وأشر، وما أخيره وما أشره مُرْسِلُوا النَّاقَةِ باعثوها ومخرجوها من الهضبة «١» كما سألوا فِتْنَةً لَهُمْ امتحانا لهم وابتلاء فَارْتَقِبْهُمْ فانتظرهم وتبصر ما هم صانعون وَاصْطَبِرْ على أذاهم ولا تعجل حتى يأتيك أمرى قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ مقسوم بينهم: لها شرب يوم ولهم شرب يوم. وإنما قال: بينهم، تغليبا للعقلاء مُحْتَضَرٌ محضور لهم أو للناقة. وقيل: يحضرون الماء في نوبتهم واللبن في نوبتها صاحِبَهُمْ قدار بن سالف أحيمر ثمود فَتَعاطى فاجترأ على تعاطى الأمر العظيم غير مكترث له، فأحدث العقر بالناقة. وقيل فتعاطى الناقة فعقرها، أو فتعاطى السيف صَيْحَةً واحِدَةً صيحة جبريل. والهشيم، الشجر اليابس المتهشم المتكسر. والمحتظر: الذي يعمل الحظيرة وما يحتظر به ييبس بطول الزمان وتتوطؤه البهائم فيتحطم ويتهشم. وقرأ الحسن بفتح الظاء وهو موضع الاحتظار، أى: الحظيرة.
"O daha hayırlıdır ve daha şerlidir (هو أخير وأشر); o ne kadar hayırlıdır ve ne kadar şerlidir (وما أخيره وما أشره)". { مُرْسِلُوا النَّاقَةِ } Deveyi gönderenleriz; yani istedikleri gibi onu kayadan çıkarıp var edenleriz «١». { فِتْنَةً لَهُمْ } Onlar için bir imtihan ve deneme olarak. { فَارْتَقِبْهُمْ } Artık onları gözetle, bekle ve ne yapacaklarına bak! { وَاصْطَبِرْ } Onların eziyetlerine sabret ve benim emrim sana gelinceye kadar acele etme! { قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ } “Aralarında paylaştırılmıştır” yani aralarında bölünmüştür: Bir gün devenin su içme hakkı, bir gün de onların su içme hakkıdır. Akıl sahiplerini tağlîb yoluyla { بينهم } [aralarında] demiştir. { مُحْتَضَرٌ } Kendilerinin veya devenin hazır bulunacağı [bir nöbettir]. Şöyle de denilmiştir: Kendi nöbetlerinde suya, devenin nöbetinde ise süte hazır bulunurlardı. { صاحِبَهُمْ } Arkadaşları Kudar b. Sâlif'tir; o, Semûd'un en uğursuz kızılıdır (Uheymir-i Semûd). { فَتَعاطى } Hiç aldırmaksızın o büyük cürmü işlemeye cüret etti ve deveyi boğazladı. Deveyi yakalayıp kesti veya kılıca sarıldı da denilmiştir. { صَيْحَةً واحِدَةً } Cebrail'in tek bir çığlığıdır. Heşîm: Kurumuş, ufalanmış ve kırılmış ağaç/çalıdır. Muhtezır: Ağıl (hazîra) yapan kimsedir; ağıl yapmak için kullanılan çitler zamanla kurur ve hayvanlar üstüne basarak onu kırıp ufalar. Hasan [-ı Basrî], zâ harfinin fethasıyla { الْمُحْتَظَرِ } şeklinde okumuştur ki bu da ağıl yapma yeri yani bizzat ağıldır.
15433. Metin
[سورة القمر (٥٤) : الآيات ٣٣ الى ٤٠]
[Kamer Suresi (54): Ayet 33-40]
15434. Metin
كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بِالنُّذُرِ (٣٣) إِنَّا أَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ حاصِباً إِلاَّ آلَ لُوطٍ نَجَّيْناهُمْ بِسَحَرٍ (٣٤) نِعْمَةً مِنْ عِنْدِنا كَذلِكَ نَجْزِي مَنْ شَكَرَ (٣٥) وَلَقَدْ أَنْذَرَهُمْ بَطْشَتَنا فَتَمارَوْا بِالنُّذُرِ (٣٦) وَلَقَدْ راوَدُوهُ عَنْ ضَيْفِهِ فَطَمَسْنا أَعْيُنَهُمْ فَذُوقُوا عَذابِي وَنُذُرِ (٣٧)
{ كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بِالنُّذُرِ (٣٣) إِنَّا أَرْسَلْنا عَلَيْهِمْ حاصِباً إِلاَّ آلَ لُوطٍ نَجَّيْناهُمْ بِسَحَرٍ (٣٤) نِعْمَةً مِنْ عِنْدِنا كَذلِكَ نَجْزِي مَنْ شَكَرَ (٣٥) وَلَقَدْ أَنْذَرَهُمْ بَطْشَتَنا فَتَمارَوْا بِالنُّذُرِ (٣٦) وَلَقَدْ راوَدُوهُ عَنْ ضَيْفِهِ فَطَمَسْنا أَعْيُنَهُمْ فَذُوقُوا عَذابِي وَنُذُرِ (٣٧) } “Lût kavmi de uyarıları yalanladı. Biz de onların üzerlerine taş yağdıran bir fırtına gönderdik; yalnız Lût'un ailesi müstesna. Tarafımızdan bir nimet olarak onları seher vakti kurtardık. Şükredeni biz işte böyle mükâfatlandırırız. Andolsun [Lût] onları bizim yakalayışımızla uyardı; fakat onlar uyarılar hakkında şüpheye düşüp tartıştılar. Andolsun onlar onun konuklarına da göz diktiler; biz de onların gözlerini silme kör ettik. 'Tadın azabımı ve uyarılarımı!'”
15435. Metin
وَلَقَدْ صَبَّحَهُمْ بُكْرَةً عَذابٌ مُسْتَقِرٌّ (٣٨) فَذُوقُوا عَذابِي وَنُذُرِ (٣٩) وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (٤٠)
{ وَلَقَدْ صَبَّحَهُمْ بُكْرَةً عَذابٌ مُسْتَقِرٌّ (٣٨) فَذُوقُوا عَذابِي وَنُذُرِ (٣٩) وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (٤٠) } “Andolsun, sabahleyin erkenden onları kararlaştırılmış [ve kesintisiz] bir azap bastırdı. 'Tadın azabımı ve uyarılarımı!' Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; peki öğüt alan var mı?”
15436. Metin
حاصِباً ريحا تحصبهم بالحجارة، أى: ترميهم بِسَحَرٍ بقطع من الليل، وهو السدس الأخير منه. وقيل: هما سحران، فالسحر الأعلى قبل انصداع الفجر، والآخر عند انصداعه. وأنشد:
{ حاصِباً } Onları taşlayan, yani üzerlerine taş yağdıran bir rüzgâr. { بِسَحَرٍ } Gecenin bir vaktinde; o da gecenin son altıda biridir. Şöyle de denilmiştir: İki seher vakti vardır; ilki fecrin sökmesinden önceki üst seher, diğeri ise fecrin sökmesi anındaki seherdir. Şair şöyle demiştir:
15437. Metin
مرّت بأعلى السّحرين تذأل «٢»
«[O,] iki seherin üsttekinde hızlı adımlarla geçip gitti.» 2
15438. Metin
وصرف لأنه نكرة. ويقال: لقيته سحر: إذا لقيته في سحر يومه نِعْمَةً إنعاما، مفعول له مَنْ شَكَرَ نعمة الله بإيمانه وطاعته وَلَقَدْ أَنْذَرَهُمْ لوط ﵇ بَطْشَتَنا أخذتنا بالعذاب فَتَمارَوْا فكذبوا بِالنُّذُرِ متشاكين فَطَمَسْنا أَعْيُنَهُمْ فمسحناها وجعلناها كسائر الوجه لا يرى لها شق. روى أنهم لما عالجوا باب لوط ﵇ ليدخلوا قالت الملائكة خلهم يدخلوا، إِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَنْ يَصِلُوا إِلَيْكَ فصفقهم جبريل ﵇ بجناحه صفقه فتركهم يتردّدون لا يهتدون إلى الباب حتى أخرجهم لوط فَذُوقُوا فقلت لهم: ذوقوا على ألسنة الملائكة بُكْرَةً أوّل النهار وباكره، كقوله: مشرقين، ومصبحين.
Nekre olduğu için munsarıf kılınmıştır (tenvin almıştır). [Belli bir günün seheri kastedildiğinde ise] ‘Bugünün seherinde onunla karşılaştım’ denilmek istendiğinde gayrimunsarıf olarak: لقيته سحر denilir. { نِعْمَةً } İhsan olarak; mef‘ûlün leh’tir. { مَنْ شَكَرَ } İmanı ve itaatiyle Allah’ın nimetine şükreden kimseyi. { وَلَقَدْ أَنْذَرَهُمْ } Lût aleyhisselâm onları uyardı. { بَطْشَتَنا } Azapla yakalayışımızı. { فَتَمارَوْا } Şüpheye düşüp yalanladılar. { بِالنُّذُرِ } Birbirleriyle tartışıp şüphe ederek. { فَطَمَسْنا أَعْيُنَهُمْ } Gözlerini silip yok ettik ve yüzün diğer kısımları gibi dümdüz yaptık, öyle ki bir yarık bile görülmez oldu. Rivayet edildiğine göre onlar içeri girmek için Lût’un aleyhisselâm kapısını zorladıklarında melekler: 'Bırak girsinler, { إِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَنْ يَصِلُوا إِلَيْكَ } “Biz Rabbinin elçileriyiz, sana asla dokunamazlar”' dediler. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselâm kanadıyla onlara öyle bir vurdu ki, bocalayıp kaldılar, Lût onları dışarı çıkarana kadar kapıyı dahi bulamadılar. { فَذُوقُوا } Meleklerin diliyle onlara: 'Tadın!' dedim. { بُكْرَةً } Gündüzün ilk vakti ve sabahın erken saatidir; bu tıpkı 'sabah vakti' ve 'gündoğumu vakti' denmesi gibidir.
15439. Metin
وقرأ زيد بن على رضى الله عنهما: بكرة، غير منصرفة، تقول: أتيته بكرة وغدوة بالتنوين.
Zeyd b. Ali radıyallâhu anhümâ ise gayrimunsarıf olarak { بُكْرَةَ } şeklinde okumuştur. Tenvinli olarak: ‘Ona sabahleyin ve erkenden geldim’ (أتيته بكرة وغدوة) dersin;
15440. Metin
إذا أردت التنكير، وبغيره إذا عرّفت وقصدت بكرة نهارك وغدوته عَذابٌ مُسْتَقِرٌّ ثابت قد استقرّ عليهم إلى أن يفضى بهم إلى عذاب الآخرة. فإن قلت: ما فائدة تكرير قوله فَذُوقُوا عَذابِي وَنُذُرِ وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ؟ قلت: فائدته أن يجدّدوا عند استماع كل نبا من أنباء الأوّلين ادكارا واتعاظا، وأن يستأنفوا تنبها واستيقاظا، إذا سمعوا الحث على ذلك والبعث عليه، وأن يقرع لهم العصا مرات، ويقعقع لهم الشن «١» تارات، لئلا يغلبهم السهو ولا تستولى عليهم الغفلة، وهكذا حكم التكرير، كقوله فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ عند كل نعمة عدّها في سورة الرحمن، وقوله فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ عند كل آية أوردها في سورة والمرسلات، وكذلك تكرير الأنباء والقصص في أنفسها لتكون تلك العبر حاضرة القلوب، مصورة للأذهان، مذكورة غير منسية في كل أوان.
Bu, belirsiz bir vakit (nekre) kastettiğinde böyledir. Belirli kıldığında ve bizzat o gününün erken vaktini kastettiğinde ise tenvinsiz söylersin. { عَذابٌ مُسْتَقِرٌّ } Kendilerini ahiret azabına ulaştırana kadar üzerlerine yerleşip devam eden sabit [bir azap]. Şayet dersen ki: { فَذُوقُوا عَذابِي وَنُذُرِ } ve { وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ } ifadelerinin tekrarlanmasının faydası nedir? Derim ki: Bunun faydası, geçmişlerin haberlerinden her birini işittiklerinde yeniden düşünme ve ibret almayı tazelemeleri, buna teşvik ve yönlendirmeyi işittiklerinde yeniden uyanıp kendilerine gelmeleri; gaflet ve unutkanlığın kendilerini mağlup edip istila etmemesi için uyarının onlara defalarca yapılması ve kulaklarının tekrar tekrar çınlatılmasıdır «١». Rahman Suresi'nde saydığı her nimetin ardından { فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ } demesi ve Mürselât Suresi'nde getirdiği her ayetin ardından { فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } buyurması gibi tekrarların hükmü hep böyledir. Keza bizzat haberlerin ve kıssaların tekrarlanması da bu ibretlerin kalplerde hazır bulunması, zihinlerde canlanması ve her an hatırlanıp unutulmaması içindir.
15441. Metin
[سورة القمر (٥٤) : الآيات ٤١ الى ٤٢]
[Kamer Suresi (54): Ayet 41-42]
15442. Metin
وَلَقَدْ جاءَ آلَ فِرْعَوْنَ النُّذُرُ (٤١) كَذَّبُوا بِآياتِنا كُلِّها فَأَخَذْناهُمْ أَخْذَ عَزِيزٍ مُقْتَدِرٍ (٤٢)
{ وَلَقَدْ جاءَ آلَ فِرْعَوْنَ النُّذُرُ (٤١) كَذَّبُوا بِآياتِنا كُلِّها فَأَخَذْناهُمْ أَخْذَ عَزِيزٍ مُقْتَدِرٍ (٤٢) } “Andolsun Firavun hanedanına da uyarılar gelmişti. Bütün ayetlerimizi yalanladılar. Biz de onları çok güçlü, kudretli bir yakalayışla yakalayıverdik.”
15443. Metin
النُّذُرُ موسى وهرون وغيرهما من الأنبياء، لأنهما عرضا عليهم ما أنذر به المرسلون.
{ النُّذُرُ } Musa, Harun ve diğer peygamberlerdir; zira bu ikisi, elçilerin uyarmış olduğu şeyleri onlara arz etmişlerdir.
15444. Metin
أو جمع نذير وهو الإنذار بِآياتِنا كُلِّها بالآيات التسع أَخْذَ عَزِيزٍ لا يغالب مُقْتَدِرٍ لا يعجزه شيء.
Veya nezîr kelimesinin çoğuludur ki 'uyarılar' demektir. { بِآياتِنا كُلِّها } Dokuz ayetin (mucizenin) hepsiyle. { أَخْذَ عَزِيزٍ } Asla mağlup edilemeyen [bir Azîz'in yakalayışı gibi]. { مُقْتَدِرٍ } Hiçbir şeyin kendisini aciz bırakamayacağı [bir Muktedir'in yakalayışı gibi].
15445. Metin
[سورة القمر (٥٤) : الآيات ٤٣ الى ٤٦]
[Kamer Suresi (54): Ayet 43-46]
15446. Metin
أَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِنْ أُولئِكُمْ أَمْ لَكُمْ بَراءَةٌ فِي الزُّبُرِ (٤٣) أَمْ يَقُولُونَ نَحْنُ جَمِيعٌ مُنْتَصِرٌ (٤٤) سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ (٤٥) بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَالسَّاعَةُ أَدْهى وَأَمَرُّ (٤٦)
{ أَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِنْ أُولئِكُمْ أَمْ لَكُمْ بَراءَةٌ فِي الزُّبُرِ (٤٣) أَمْ يَقُولُونَ نَحْنُ جَمِيعٌ مُنْتَصِرٌ (٤٤) سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ (٤٥) بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَالسَّاعَةُ أَدْهى وَأَمَرُّ (٤٦) } “[Ey Mekkeliler!] Sizin kâfirleriniz öncekilerden daha mı hayırlıdır? Yoksa kitaplarda sizin için bir beraat (kurtuluş belgesi) mi var? Yoksa onlar: «Biz öcünü alan, birbirine bağlı bir topluluğuz» mu diyorlar? O topluluk yakında hezimete uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır. Bilakis, asıl vadedilen buluşma vakitleri o saattir (kıyamettir); o saat ise daha dehşetli ve daha acıdır.”1
15447. Metin
أَكُفَّارُكُمْ يا أهل مكة خَيْرٌ مِنْ أُولئِكُمْ الكفار المعدودين: قوم نوح وهود وصالح ولوط وآل فرعون، أى أهم خير قوّة وآلة ومكانة في الدنيا، أو أقل كفرا وعنادا يعنى: أنّ كفاركم مثل أولئك بل شر منهم أَمْ أنزلت عليكم يا أهل مكة بَراءَةٌ في الكتب المتقدّمة.
{ أَكُفَّارُكُمْ } Ey Mekkeliler, sizin kâfirleriniz, { خَيْرٌ مِنْ أُولئِكُمْ } o sayılan kâfirlerden —yani Nuh, Hûd, Salih, Lût kavimleri ve Firavun hanedanından— daha mı hayırlıdır? Yani dünyada güç, techizat ve mevki bakımından daha mı üstündürler yoksa küfür ve inat bakımından daha mı azdırlar? Yani sizin kâfirleriniz de onlar gibidir, hatta onlardan daha şerlidir. { أَمْ } Yoksa ey Mekkeliler, size önceki kitaplarda { بَراءَةٌ } bir dokunulmazlık belgesi mi indirildi;
15448. Metin
أنّ من كفر منكم وكذب الرسل كان آمنا من عذاب الله، فأمنتم بتلك البراءة نَحْنُ جَمِيعٌ جماعة أمرنا مجتمع مُنْتَصِرٌ ممتنع لا نرام ولا نضام. وعن أبى جهل أنه ضرب فرسه يوم بدر، فتقدّم في الصف وقال: نحن ننتصر اليوم من محمد وأصحابه، فنزلت سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ عن عكرمة:
İçinizden kim inkâr edip elçileri yalanlarsa Allah'ın azabından güvendedir diye bir belge indi de o beraate güvenerek mi emniyette oldunuz? { نَحْنُ جَمِيعٌ } Biz işi bir arada olan bir topluluğuz, { مُنْتَصِرٌ } Güçlüyüz, bize kimse kastetmeye cüret edemez ve bize zulmedilemez [demektedirler]. Ebu Cehil'den rivayet edildiğine göre o, Bedir günü atını mahmuzlayıp safın önüne geçmiş ve: 'Biz bugün Muhammed'den ve arkadaşlarından intikamımızı alırız/onlara galip geliriz' demiştir; bunun üzerine { سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ } ayeti inmiştir. İkrime'den rivayet edildiğine göre:
15449. Metin
لما نزلت هذه الآية قال عمر: أى جمع يهزم، فلما رأى رسول الله ﷺ يثب في الدرع ويقول: «سيهزم الجمع» عرف تأويلها «١» وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ أى الأدبار كما قال:
Bu ayet indiğinde Ömer: 'Hangi topluluk hezimete uğratılacak ki?' demişti. Rasulullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem zırhı içinde ileri atılıp: «O topluluk hezimete uğrayacak» dediğini görünce bunun tevilini anladı «١». { وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ } Yani arkalarını dönecekler demektir; nitekim şair de şöyle demiştir:
15450. Metin
كلوا في بعض بطنكم تعفوا «٢»
“Karnınızın bir kısmıyla yetinip yiyin ki iffetli kalasınız” «٢»
15451. Metin
وقرئ: الأدبار أَدْهى أشدّ وأفظع. والداهية: الأمر المنكر لذي لا يهتدى لدوائه وَأَمَرُّ من الهزيمة والقتل والأسر. وقرئ: سنهزم الجمع.
Çoğul olarak { الأدبار } şeklinde de okunmuştur. { أَدْهى } Daha şiddetli ve daha korkunçtur. Dâhiye: Devası bulunamayan korkunç musibettir. { وَأَمَرُّ } Bozguna uğramaktan, öldürülmekten ve esir düşmekten daha acıdır. Şöyle de okunmuştur: { سنهزم الجمع } (O topluluğu hezimete uğratacağız).
15452. Metin
[سورة القمر (٥٤) : الآيات ٤٧ الى ٥٠]
[Kamer Suresi (54): Ayet 47-50]
15453. Metin
إِنَّ الْمُجْرِمِينَ فِي ضَلالٍ وَسُعُرٍ (٤٧) يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِي النَّارِ عَلى وُجُوهِهِمْ ذُوقُوا مَسَّ سَقَرَ (٤٨) إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْناهُ بِقَدَرٍ (٤٩) وَما أَمْرُنا إِلاَّ واحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ (٥٠)
{ إِنَّ الْمُجْرِمِينَ فِي ضَلالٍ وَسُعُرٍ (٤٧) يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِي النَّارِ عَلى وُجُوهِهِمْ ذُوقُوا مَسَّ سَقَرَ (٤٨) إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْناهُ بِقَدَرٍ (٤٩) وَما أَمْرُنا إِلاَّ واحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ (٥٠) } “Şüphesiz suçlular bir sapıklık ve çılgın alevler içindedirler. Yüzüstü ateşte sürüklenecekleri gün: 'Cehennemin dokunuşunu tadın!' [denir]. Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık. Bizim buyruğumuz bir tek kelimeden başka bir şey değildir; göz kırpması gibidir.”
15454. Metin
فِي ضَلالٍ وَسُعُرٍ في هلاك ونيران. أو في ضلال عن الحق في الدنيا، ونيران في الآخرة مَسَّ سَقَرَ كقولك: وجد مس الحمى وذاق طعم الضرب، لأنّ النار إذا أصابتهم بحرها ولقحتهم بإيلامها، فكأنها تمسهم مسا بذلك، كما يمس الحيوان ويباشر بما يؤذى ويؤلم. وذوقوا:
{ فِي ضَلالٍ وَسُعُرٍ } Helak ve alevli ateşler içindedirler. Ya da dünyada haktan sapıklık, ahirette ise alevli ateşler içindedirler. { مَسَّ سَقَرَ } Bu, 'hummanın dokunuşunu hissetti' ve 'dayağın tadını tattı' demen gibidir; zira ateş sıcaklığıyla onlara isabet edip acısıyla onları sardığında, eziyet verip acıtan şeyin canlıya bizzat dokunup temas etmesi gibi, ateş de onlara temas etmiş gibi olur. { ذُوقُوا } ifadesi:
15455. Metin
على إرادة القول. وسقر: علم لجهنم. من سقرته النار وصقرته إذا لوحته. قال ذو الرمّة:
[Bu], [onlara şöyle denileceği] sözünün takdiri iledir1. Sakar (سَقَر) ise cehennem için özel isimdir (alemdir). Ateş onu kavurup yaktığı zaman [söylenen] sakarathu'n-nâr (سَقَرَتْهُ النَّارُ) ve sakarathu (صَقَرَتْهُ) [ifadelerinden] gelir. Zü'r-Rimme şöyle demiştir2:
15456. Metin
إذا ذابت الشّمس اتّقى صقراتها … بأفنان مربوع الصّريمة معبل «١»
“Güneş erittiğinde (kızgınlaştığında), onun yakıcı sıcaklığından geniş yapraklı ve gür dallı çalılıklarla korunur” «١»
15457. Metin
وعدم صرفها للتعريف والتأنيث كُلَّ شَيْءٍ منصوب بفعل مضمر يفسره الظاهر «٢» .
Alem ve müennes olduğu için gayrimunsarıftır. { كُلَّ شَيْءٍ } lafzı, açıkta geçen fiilin tefsir ettiği gizli bir fiille mansuptur «٢».
15458. Metin
وقرئ: كل شيء بالرفع. والقدر والقدر: التقدير. وقرئ بهما، أى: خلقنا كل شيء مقدّرا محكما مرتبا على حسب ما اقتضته الحكمة. أو مقدّرا مكتوبا في اللوح.
Merfû olarak { كلُّ شيءٍ } şeklinde de okunmuştur. Kader ve kadr: Takdir demektir; her iki şekilde de okunmuştur. Yani: Biz her şeyi hikmetin gerektirdiği ölçüye uygun, sağlam ve düzenli olarak takdir edilmiş bir şekilde yarattık. Veya Levh'te yazılıp takdir edilmiş olarak.
15459. Metin
معلوما قبل كونه، قد علمنا حاله وزمانه وَما أَمْرُنا إِلَّا واحِدَةٌ إلا كلمة واحدة سريعة التكوين كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ أراد قوله كن، يعنى أنه إذا أراد تكوين شيء لم يلبث كونه.
Varlığa gelmesinden önce bilinmiş, durumunu ve vaktini bildiğimiz bir biçimde [yarattık]. { وَما أَمْرُنا إِلَّا واحِدَةٌ } Bizim emrimiz hızla var eden tek bir sözden ibarettir, { كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ } Göz açıp kapama gibidir; bununla 'Ol' (كُنْ) sözünü kastetmiştir, yani bir şeyin var olmasını dilediğinde onun oluşumu hiç gecikmez.
15460. Metin
[سورة القمر (٥٤) : الآيات ٥١ الى ٥٣]
[Kamer Suresi (54): Ayet 51-53]
15461. Metin
وَلَقَدْ أَهْلَكْنا أَشْياعَكُمْ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (٥١) وَكُلُّ شَيْءٍ فَعَلُوهُ فِي الزُّبُرِ (٥٢) وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ مُسْتَطَرٌ (٥٣)
{ وَلَقَدْ أَهْلَكْنا أَشْياعَكُمْ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (٥١) وَكُلُّ شَيْءٍ فَعَلُوهُ فِي الزُّبُرِ (٥٢) وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ مُسْتَطَرٌ (٥٣) } “Andolsun biz sizin benzerlerinizi helak ettik; peki öğüt alan var mı? Onların yaptıkları her şey kitaplardadır. Küçük büyük her şey satır satır yazılmıştır.”
15462. Metin
أَشْياعَكُمْ أشباهكم في الكفر من الأمم فِي الزُّبُرِ في دواوين الحفظة وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ من الأعمال ومن كل ما هو كائن مُسْتَطَرٌ مسطور في اللوح.
{ أَشْياعَكُمْ } “Sizin benzerleriniz”, geçmiş ümmetlerden küfürde sizin gibi olanlar demektir. { فِي الزُّبُرِ } “Kitaplardadır”, [yani] koruyucu meleklerin divanlarındadır1. { وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ } “Küçük ve büyük her şey”, amellerden ve meydana gelen her şeyden [küçük ve büyük olanlar] { مُسْتَطَرٌ } “satır satır yazılmıştır”, [yani] Levh[-i Mahfûz]'da yazılmıştır2.
15463. Metin
[سورة القمر (٥٤) : الآيات ٥٤ الى ٥٥]
[Kamer Suresi (54): Ayet 54-55]
15464. Metin
إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ (٥٤) فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ (٥٥)
{ إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ (٥٤) فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ (٥٥) } “Şüphesiz muttakiler cennetlerde ve ırmaklar kenarındadırlar; güçlü ve kudretli bir Melik'in katında, doğruluk meclisindedirler.”
15465. Metin
وَنَهَرٍ وأنهار، اكتفى باسم الجنس. وقيل: هو السعة والضياء من النهار. وقرئ بسكون الهاء. ونهر: جمع نهر، كأسد وأسد فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ في مكان مرضىّ. وقرئ:
{ وَنَهَرٍ } Irmaklar demektir; cins ismiyle yetinilmiştir. 'Gündüzden' (nehâr) gelen genişlik ve aydınlıktır da denilmiştir. Hâ harfinin sükûnu ile { ونَهْرٍ } şeklinde de okunmuştur. Neher, tıpkı esed ve üsd gibi nehr kelimesinin çoğuludur. { فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ } Razı olunmuş, beğenilen bir mekânda. Şöyle de okunmuştur:
15466. Metin
في مقاعد صدق عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ مقرّبين عند مليك مبهم أمره في الملك والاقتدار، فلا شيء إلا وهو تحت ملكه وقدرته، فأى منزلة أكرم من تلك المنزلة وأجمع للغبطة كلها والسعادة بأسرها.
Çoğul olarak: { في مقاعد صدق }. { عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ } Mülk ve kudretteki konumu mutlak ve ulaşılamaz olan bir Melik'in katında yakın kılınmışlar olarak; öyle ki O'nun mülkü ve kudreti altında olmayan hiçbir şey yoktur. O halde bu makamdan daha yüce, bütün gıpta edilen nimetleri ve saadetin tamamını kendisinde toplayan hangi makam olabilir!
15467. Metin
عن رسول الله ﷺ: «من قرأ سورة القمر في كل غب «١» بعثه الله يوم القيامة ووجهه مثل القمر ليلة البدر» «٢»
Rasulullah'tan sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle rivayet edilmiştir: «Kim Kamer Suresi'ni gün aşırı «١» okursa, Allah kıyamet günü onu yüzü dolunay gecesindeki ay gibi parlak olarak diriltir.» «٢»