15469. Metin
مدنية وآياتها ٧٨ [نزلت بعد الرعد] بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Medenîdir ve 78 ayettir. [Ra'd'dan sonra inmiştir.] Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
15470. Metin
[سورة الرحمن (٥٥) : الآيات ١ الى ١٣]
[Rahmân Suresi (55), 1-13. Ayetler]
15471. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
15472. Metin
الرَّحْمنُ (١) عَلَّمَ الْقُرْآنَ (٢) خَلَقَ الْإِنْسانَ (٣) عَلَّمَهُ الْبَيانَ (٤)
{ الرَّحْمنُ (١) عَلَّمَ الْقُرْآنَ (٢) خَلَقَ الْإِنْسانَ (٣) عَلَّمَهُ الْبَيانَ (٤) } “Rahmân; Kur'an'ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyânı (açıklamayı) öğretti.”
15473. Metin
الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبانٍ (٥) وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدانِ (٦) وَالسَّماءَ رَفَعَها وَوَضَعَ الْمِيزانَ (٧) أَلاَّ تَطْغَوْا فِي الْمِيزانِ (٨) وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلا تُخْسِرُوا الْمِيزانَ (٩)
{ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبانٍ (٥) وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدانِ (٦) وَالسَّماءَ رَفَعَها وَوَضَعَ الْمِيزانَ (٧) أَلاَّ تَطْغَوْا فِي الْمِيزانِ (٨) وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلا تُخْسِرُوا الْمِيزانَ (٩) } “Güneş ve ay bir hesaba göredir. Bitkiler ve ağaçlar secde ederler. Göğü yükseltti ve ölçüyü koydu; tartıda taşkınlık etmeyesiniz diye. Tartıyı adaletle doğrultun ve ölçüyü eksik kılmayın.”
15474. Metin
وَالْأَرْضَ وَضَعَها لِلْأَنامِ (١٠) فِيها فاكِهَةٌ وَالنَّخْلُ ذاتُ الْأَكْمامِ (١١) وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحانُ (١٢) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (١٣)
{ وَالْأَرْضَ وَضَعَها لِلْأَنامِ (١٠) فِيها فاكِهَةٌ وَالنَّخْلُ ذاتُ الْأَكْمامِ (١١) وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحانُ (١٢) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (١٣) } “Yeri de mahlûkat için serip yerleştirdi. Onda meyveler ve tomurcuklu (kılıflı) hurma ağaçları vardır. Yapraklı ve saplı dâneler ile hoş kokulu bitkiler vardır. O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?”
15475. Metin
عدّد الله عز وعلا آلاءه، فأراد أن يقدّم أوّل شيء ما هو أسبق قد ما من ضروب آلائه «١» وأصناف نعمائه، وهي نعمة الدين، فقدّم من نعمة الدين ما هو في أعلى مراتبها وأقصى مراقيها:
Allah Teâlâ nimetlerini saydı ve her şeyden önce nimetlerinin çeşitleri «١» ve ihsanlarının türleri arasında en öncelikli olanı öne almak istedi; o da din nimetidir. Din nimetinden de onun en yüce mertebelerinde ve en yüksek derecelerinde olanını öne geçirdi:
15476. Metin
وهو إنعامه بالقرآن وتنزيله وتعليمه، لأنه أعظم وحى الله رتبة، وأعلاه منزلة، وأحسنه في أبواب الدين أثرا، وهو سنام الكتب السماوية ومصداقها والعيار عليها، وأخر ذكر خلق الإنسان عن ذكره، ثم أتبعه إياه: ليعلم أنه إنما خلقه الدين، وليحيط علما بوحيه وكتبه وما خلق الإنسان من أجله، وكأن الغرض في إنشائه كان مقدّما عليه وسابقا له، ثم ذكر ما تميز به من سائر الحيوان من البيان، وهو المنطق الفصيح «٢» المعرب عما في الضمير والرَّحْمنُ مبتدأ، وهذه الأفعال مع ضمائرها أخبار مترادفة، وإخلاؤها من العاطف لمجيئها على نمط التعديد، كما تقول: زيد أغناك بعد فقر، أعزك بعد ذل، كثرك بعد قلة، فعل بك ما لم يفعل أحد بأحد، فما تنكر من إحسانه؟ بِحُسْبانٍ بحساب معلوم وتقدير سوىّ تَجْرِيانِ في بروجهما ومنازلهما. وفي ذلك منافع للناس عظيمة: منها علم السنين والحساب وَالنَّجْمُ والنبات الذي ينجم من الأرض لا ساق له كالبقول وَالشَّجَرُ الذي له ساق. وسجودهما: انقيادهما لله فيما خلقا له، وأنهما لا يمتنعان، تشبيها بالساجد من المكلفين في انقياده. فإن قلت: كيف اتصلت هاتان الجملتان بالرحمن؟ قلت: استغنى فيهما عن الوصل اللفظي بالوصل المعنوي، لما علم أن الحسبان حسبانه، والسجود له لا لغيره، كأنه قيل: الشمس والقمر بحسبانه، والنجم والشجر يسجدان له. فإن قلت: كيف أخل بالعاطف في الجمل الأول، ثم جيء به بعد؟ قلت:
O da Kur'an ile lütufta bulunması, onu indirmesi ve öğretmesidir. Çünkü o, Allah'ın vahyinin mertebece en büyüğü, makamca en yücesi ve din konularında etkisi en güzel olanıdır. O, semavi kitapların zirvesi, onların doğrulayıcısı ve miyarıdır. İnsanın yaratılışının zikrini Kur'an'ın zikrinden sonraya bırakıp ardından getirdi ki; [insan] bilsin ki kendisini ancak din için yaratmıştır; O'nun vahyi, kitapları ve insanın ne için yaratıldığı konusunda tam bir bilgiye sahip olsun. Sanki onun yaratılmasındaki gaye, kendisinden önce gelmiş ve ona tekaddüm etmiştir. Sonra diğer hayvanlardan ayrıldığı beyân özelliğini zikretti; o da içindekini açığa vuran fasih konuşmadır «٢». { الرَّحْمنُ } “Rahmân” mübtedadır. Bu fiiller ise zamirleriyle birlikte ardışık haberlerdir. Sıralama tarzında geldikleri için atıf harfinden arındırılmışlardır. Nitekim şöyle dersin: "Zeyd fakirlikten sonra seni zengin etti, zilletten sonra seni aziz kıldı, azlıktan sonra seni çoğalttı, sana kimsenin kimseye yapmadığını yaptı; artık onun hangi ihsanını inkâr edersin?" { بِحُسْبانٍ } “bir hesaba göredir”, yani burçlarında ve menzillerinde belirlenmiş bir hesap ve denk bir takdirle akıp giderler. Bunda insanlar için büyük faydalar vardır; yılların ve hesabın bilinmesi bunlardandır. { وَالنَّجْمُ } “Bitkiler”, yerden bitip bakliyat gibi gövdesi olmayan bitkilerdir. { وَالشَّجَرُ } “ağaçlar” ise gövdesi olanlardır. Bu ikisinin secdesi; yaratıldıkları amaç doğrultusunda boyun eğmelerinde mükellef varlıklardan secde edene benzetilerek Allah'a boyun eğmeleri ve bundan kaçınmamalarıdır. Eğer: "Bu iki cümle Rahmân'a nasıl bağlanmıştır?" dersen, derim ki: Hesabın O'nun hesabı, secdenin de başkasına değil O'na olduğu bilindiği için, lafzi bağdan vazgeçilip manevi bağ ile yetinilmiştir; sanki "Güneş ve ay O'nun hesabıyladır, bitki ve ağaç O'na secde eder" denilmiş gibidir. Eğer: "İlk cümlelerde atıf harfi terk edilmişken, sonra niçin getirilmiştir?" dersen, derim ki:
15477. Metin
بكت بتلك الجمل الأول واردة على سنن التهديد، ليكون كل واحدة من الجمل مستقلة في تقريع الذين أنكروا الرحمن وآلاءه، كما يبكت منكر أيادى المنعم عليه من الناس بتعديدها عليه في المثال الذي قدّمته، ثم ردّ الكلام إلى منهاجه بعد التبكيت في وصل ما يجب وصله للتناسب والتقارب
Tehdit üslubunda gelen bu ilk cümlelerle12 [muhatapları] susturup payladı; ta ki cümlelerin her biri, daha önce verdiğim örnekte nimet verenin iyiliklerini inkâr eden kimsenin bu iyilikler tek tek sayılarak susturulduğu gibi, Rahmân'ı ve O'nun nimetlerini inkâr edenleri azarlama hususunda müstakil olsun. Sonra bu susturmanın ardından, uygunluk ve yakınlık sebebiyle birleştirilmesi gerekenleri bağlama hususunda sözü kendi asıl yöntemine döndürdü.
15478. Metin
بالعاطف. فإن قلت: أى تناسب بين هاتين الجملتين حتى وسط بينهما العاطف؟ قلت: إنّ الشمس والقمر سماويان، والنجم والشجر أرضيان، فبين القبيلين تناسب من حيث التقابل، وأنّ السماء والأرض لا تزالان تذكران قرينتين، وأن جرى الشمس والقمر بحسبان من جنس الانقياد لأمر الله، فهو مناسب لسجود النجم والشجر وقيل: عَلَّمَ الْقُرْآنَ جعله علامة وآية.
atıf harfiyle. Eğer: "Aralarına atıf harfi girecek kadar bu iki cümle arasında ne gibi bir uygunluk vardır?" dersen, derim ki: Güneş ve ay semavidir, bitki ve ağaç ise arzidır; dolayısıyla iki grup arasında zıtlık/karşıtlık yönünden bir uygunluk vardır. Ayrıca gök ve yer sürekli birbirine denk/beraber olarak anılır. Güneş ve ayın bir hesapla akıp gitmesi de Allah'ın emrine boyun eğme türündendir; dolayısıyla bitki ve ağacın secdesine uygundur. Denildi ki: { عَلَّمَ الْقُرْآنَ } “Kur'an'ı öğretti”, onu bir alamet ve ayet kıldı demektir.
15479. Metin
وعن ابن عباس رضى الله عنه: الإنسان آدم. وعنه أيضا: محمد رسول الله ﷺ.
İbn Abbas'tan radıyallâhu anh rivayet edildiğine göre: İnsan, Âdem'dir. Yine ondan: Allah'ın Elçisi Muhammed'dir sallallâhu aleyhi ve sellem.
15480. Metin
وعن مجاهد النجم: نجوم السماء وَالسَّماءَ رَفَعَها خلقها مرفوعة مسموكة، حيث جعلها منشأ أحكامه، ومصدر قضاياه، ومتنزل أوامره ونواهيه، ومسكن ملائكته الذين يهبطون بالوحي على أنبيائه، ونبه بذلك على كبرياء شأنه وملكه وسلطانه وَوَضَعَ الْمِيزانَ وفي قراءة عبد الله: وخفض الميزان، وأراد به كل ما توزن به الأشياء وتعرف مقاديرها من ميزان وقرسطون ومكيال ومقياس، أى خلقه موضوعا مخفوضا على الأرض: حيث علق به أحكام عباده وقضاياهم وما تعبدهم به من التسوية والتعديل في أخذهم وإعطائهم أَلَّا تَطْغَوْا لئلا تطغوا. أو هي أن المفسرة. وقرأ عبد الله: لا تطغوا بغير أن، على إرادة القول وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وقوّموا وزنكم بالعدل وَلا تُخْسِرُوا الْمِيزانَ ولا تنقصوه: أمر بالتسوية ونهى عن الطغيان الذي هو اعتداء وزيادة، وعن الخسران الذي هو تطفيف ونقصان.
Mücâhid'den rivayetle en-Necm: Göğün yıldızlarıdır. { وَالسَّماءَ رَفَعَها } “Göğü yükseltti”, hükümlerinin kaynağı, kazalarının menşei, emir ve yasaklarının iniş yeri ve nebilerine vahiyle inen meleklerinin meskeni kıldığı için onu yükseltilmiş ve kalın yapılı olarak yarattı. Bununla şanının, mülkünün ve otoritesinin büyüklüğüne dikkat çekti. { وَوَضَعَ الْمِيزانَ } “ve ölçüyü koydu”. Abdullah'ın kıraatinde: "وَخَفَضَ الْمِيزَانَ" (teraziyi indirdi) şeklindedir. Bununla terazi, kantar, kile ve ölçek gibi şeylerin tartıldığı ve miktarlarının bilindiği her aleti kastetmiştir; yani onu yeryüzünde konulmuş, indirilmiş olarak yarattı: Çünkü kullarının hükümlerini, davalarını ve alıp vermelerinde denklik ve adalet sağlama konusundaki mükellefiyetlerini ona bağlamıştır. { أَلَّا تَطْغَوْا } “taşkınlık etmeyesiniz diye”, azmayasınız diyedir. Yahut buradaki "en", tefsir edatıdır. Abdullah ise sözün takdirine binaen "en" olmaksızın: "لَا تَطْغَوْا" şeklinde okumuştur. { وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ } “Tartıyı adaletle doğrultun”, tartınızı adaletle dosdoğru yapın. { وَلا تُخْسِرُوا الْمِيزانَ } “ve ölçüyü eksik kılmayın”, onu noksanlaştırmayın. [Burada] dengeyi emretmiş; tecavüz ve fazlalık olan tuğyandan, hile ve eksiltme olan hüsrandan (noksanlaştırmadan) nehyetmiştir.
15481. Metin
وكرّر لفظ الميزان: تشديدا للتوصية به، وتقوية للأمر باستعماله والحث عليه. وقرئ.
Onu tavsiye etmeyi pekiştirmek, kullanım emrini ve ona teşviki güçlendirmek için mizan lafzını tekrarladı. Şöyle de okundu:
15482. Metin
والسماء. بالرفع. ولا تخسروا بفتح التاء وضم السين وكسرها وفتحها. يقال: خسر الميزان يخسره ويخسره، وأمّا الفتح فعلى أن الأصل: ولا تخسروا في الميزان، فحذف الجار وأوصل الفعل. ووَضَعَها خفضها مدحوّة على الماء لِلْأَنامِ للخلق، وهو كل ما على ظهر الأرض من دابة. وعن الحسن: الإنس والجنّ، فهي كالمهاد لهم يتصرفون فوقها فاكِهَةٌ ضروب مما يتفكه به، والْأَكْمامِ كل ما يكم أى يغطى من ليفة وسعفة وكفرّاة «١» وكله منتفع به كما ينتفع بالمكموم من ثمره وجماره وجذوعه. وقيل الأكمام أوعية التمر: الواحد كم. بكسر الكاف. والْعَصْفِ ورق الزرع، وقيل التبن وَالرَّيْحانُ الرزق وهو اللب: أراد فيها ما يتلذذ به من الفواكه والجامع بين التلذذ والتغرى وهو ثمر النخل، وما يتغذى به وهو الحب.
{ والسماء } ref ile (ve's-semâu). { ولا تخسروا } ise te'nin fethası, sin'in dammesi, kesresi ve fethasıyla (tahsurû, tahsirû, tahsarû) okunmuştur. "خَسَرَ المِيزَانَ يَخْسُرُهُ وَيَخْسِرُهُ" denilir. Fethaya gelince, aslının "وَلَا تَخْسَرُوا فِي الْمِيزَانِ" olmasına göredir; cer harfi hazfedilmiş ve fiil doğrudan müteaddi kılınmıştır. { وَوَضَعَها } “koydu”, onu suyun üzerinde yayılmış olarak indirdi. { لِلْأَنامِ } “canlılar için”, yaratılmışlar için; yani yeryüzündeki tüm canlılar içindir. Hasan'dan rivayetle: İnsanlar ve cinler içindir; yer onlar için bir beşik gibidir, üzerinde tasarrufta bulunurlar. { فاكِهَةٌ } “meyveler”, kendisiyle keyiflenilen, tadı çıkarılan çeşitli meyvelerdir. { الْأَكْمامِ } “kılıflı”, lif, hurma dalı ve kılıf «١» gibi örten her şeydir. Meyvesinden, göbeğinden ve kütüklerinden faydalanıldığı gibi bunların tamamından da faydalanılır. Denildi ki el-Ekmâm hurma kapçıklarıdır, tekili kâf'ın kesresiyle "kimm"dir. { الْعَصْفِ } “Yapraklı”, ekin yaprağıdır, saman olduğu da söylenmiştir. { وَالرَّيْحانُ } “hoş kokulu bitkiler”, rızık olup tanedir: Kendisiyle lezzet alınan meyveleri, hem lezzet hem gıda olmayı birleştiren hurma meyvesini ve beslenilen şeyi yani daneyi kastetmiştir.
15483. Metin
وقرئ: والريحان، بالكسر. ومعناه: والحب ذو العصف الذي هو علف الأنعام، والريحان الذي هو مطعم الناس. وبالضم على: وذو الريحان. فحذف المضاف وأقيم المضاف إليه مقامه.
Şöyle de okundu: { وَالرَّيْحَانِ } kesre ile [er-reyhâni]. Anlamı şudur: Davarların yemi olan yapraklı tane ve insanların yiyeceği olan reyhan (rızık). Damme ile [okunuşu ise] "وَذُو الرَّيْحَانِ" [takdirinde olmasına] göredir; muzâf (tamlanan) hazfedilmiş ve muzâfun ileyh (tamlayan) onun yerine geçirilmiştir.
15484. Metin
وقيل: معناه وفيها الريحان الذي يشم، وفي مصاحف أهل الشأم: والحب ذو العصف والريحان، أى: وخلق الحب والريحان: أو وأخص الحب والريحان. ويجوز أن يراد: وذا الريحان، فيحذف المضاف ويقام المضاف إليه مقامه، والخطاب في رَبِّكُما تُكَذِّبانِ للثقلين بدلالة الأنام عليهما. وقوله سَنَفْرُغُ لَكُمْ أَيُّهَ الثَّقَلانِ.
Denildi ki: Bunun anlamı, orada koklanan reyhan vardır, demektir. Şam ehlinin mushaflarında: "وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانَ" [nasb ile] yer alır, yani: Tane ve reyhanı yarattı veya tane ve reyhanı tahsis ederim, demektir. "وَذَا الرَّيْحَانِ" manasının kastedilmiş olması da caizdir; muzâf hazfedilip muzâfun ileyh onun yerine geçirilir. { رَبِّكُما تُكَذِّبانِ } “Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz”daki hitap, enâm kelimesinin her ikisine delaleti sebebiyle iki ağır zümreye (insan ve cinlere) yöneliktir. { سَنَفْرُغُ لَكُمْ أَيُّهَ الثَّقَلانِ } “Ey iki ağırlık! Sizin için boşalacağız” ayeti de [buna delildir].
15485. Metin
[سورة الرحمن (٥٥) : الآيات ١٤ الى ١٦]
[Rahmân Suresi (55), 14-16. Ayetler]
15486. Metin
خَلَقَ الْإِنْسانَ مِنْ صَلْصالٍ كَالْفَخَّارِ (١٤) وَخَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مارِجٍ مِنْ نارٍ (١٥) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (١٦)
{ خَلَقَ الْإِنْسانَ مِنْ صَلْصالٍ كَالْفَخَّارِ (١٤) وَخَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مارِجٍ مِنْ نارٍ (١٥) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (١٦) } “İnsanı pişmiş çamur gibi kuru bir balçıktan yarattı. Cini de yalın bir ateş alevinden yarattı. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
15487. Metin
الصلصال: الطين اليابس له صلصلة. والفخار: الطين المطبوخ بالنار وهو الخزف. فإن قلت: قد اختلف التنزيل في هذا، وذلك قوله ﷿ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ، مِنْ طِينٍ لازِبٍ، «من تراب» . قلت: هو متفق في المعنى، ومفيد أنه خلقه من تراب: جعله طينا، ثم حمأ مسنونا، ثم صلصالا. والْجَانَّ أبو الجن. وقيل: هو إبليس. والمارج: اللهب الصافي الذي لا دخان فيه. وقيل: المختلط بسواد النار، من مرج الشيء إذا اضطرب واختلط.
Salsâl (صلصال): Çınlama sesi çıkaran kuru çamurdur. Fahhâr (فخار): Ateşte pişirilmiş çamur olup çömlektir. Eğer: "Kur'an'da bu konuda farklı ifadeler gelmiştir; nitekim Allah Azze ve Celle { مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ } “işlenebilen kara balçıktan”, { مِنْ طِينٍ لازِبٍ } “yapışkan bir çamurdan”, «من تراب» (topraktan) buyurmuştur" dersen, derim ki: Bunlar anlam bakımından uyumludur ve onu topraktan yarattığını, sonra onu çamur, sonra kokuşmuş balçık, sonra da salsâl (kuru balçık) yaptığını ifade eder. { الْجَانَّ } “Cini”, cinlerin atasıdır. İblis olduğu da söylenmiştir. Mâric (مارج): Dumansız saf alevdir. Bir şey çalkalanıp karıştığında kullanılan "merece'ş-şey'" kökünden hareketle, ateşin karasıyla karışmış [alev] olduğu da söylenmiştir.
15488. Metin
فإن قلت: فما معنى قوله مِنْ نارٍ؟ قلت: هو بيان لمارج، كأنه قيل: من صاف من نار.
Eğer: "O halde { مِنْ نارٍ } “ateşten” sözünün anlamı nedir?" dersen, derim ki: Bu, mâric kelimesinin beyânıdır (açıklamasıdır); sanki "ateşten saf bir alevden" denilmiş gibidir.
15489. Metin
أو مختلط من نار أو أراد من نار مخصوصة، كقوله تعالى فَأَنْذَرْتُكُمْ ناراً تَلَظَّى.
Yahut "ateşten karışık bir alevden" demektir. Veya Allah Teâlâ'nın { فَأَنْذَرْتُكُمْ ناراً تَلَظَّى } “Sizi alev alev yanan bir ateşle uyardım” buyruğunda olduğu gibi özel bir ateşi kastetmiştir.
15490. Metin
[سورة الرحمن (٥٥) : الآيات ١٧ الى ١٨]
[Rahmân Suresi (55), 17-18. Ayetler]
15491. Metin
رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِ (١٧) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (١٨)
{ رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِ (١٧) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (١٨) } “O, iki doğunun da Rabbidir, iki batının da Rabbidir. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
15492. Metin
قرئ: رب المشرقين ورب المغربين، بالجر بدلا من رَبِّكُما وأراد: مشرقى الصيف والشتاء ومغربيهما.
{ رَبِّكُما } kelimesinden bedel olarak cer ile: "ربّ المشرقين وربّ المغربين" (Rabbi'l-meşrikayni ve Rabbi'l-mağribeyn) şeklinde de okunmuştur. Bununla yaz ve kış doğularını ve batılarını kastetmiştir.
15493. Metin
[سورة الرحمن (٥٥) : الآيات ١٩ الى ٢٣]
[Rahmân Suresi (55), 19-23. Ayetler]
15494. Metin
مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيانِ (١٩) بَيْنَهُما بَرْزَخٌ لا يَبْغِيانِ (٢٠) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٢١) يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجانُ (٢٢) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٢٣)
{ مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيانِ (١٩) بَيْنَهُما بَرْزَخٌ لا يَبْغِيانِ (٢٠) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٢١) يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجانُ (٢٢) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٢٣) } “İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıverdi. Aralarında bir engel vardır, birbirinin sınırını aşmazlar. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? İkisinden de inci ve mercan çıkar. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
15495. Metin
مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ أرسل البحر الملح والبحر العذب متجاورين متلاقيين، لا فصل بين الماءين في مرأى العين بَيْنَهُما بَرْزَخٌ حاجز من قدرة الله تعالى لا يَبْغِيانِ لا يتجاوزان حدّيهما ولا يبغى أحدهما على الآخر بالممازجة. قرئ يخرج ويخرج من أخرج. وخرج. ويخرج:
{ مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ } “İki denizi salıverdi”, tuzlu deniz ile tatlı denizi gözle görülür bir ayrım olmaksızın yan yana ve birbirine kavuşur şekilde salıverdi. { بَيْنَهُما بَرْزَخٌ } “Aralarında bir engel vardır”, Allah Teâlâ'nın kudretinden bir engel vardır. { لا يَبْغِيانِ } “birbirinin sınırını aşmazlar”, sınırlarını aşmazlar ve biri diğerine karışarak tecavüz etmez. "يَخْرُجُ" (çıkar) ve "أَخْرَجَ"den "يُخْرَجُ" (çıkarılır) şeklinde okunmuştur. Ve "يُخْرِجُ" şeklinde de [okunmuştur]:
15496. Metin
أى الله ﷿ اللؤلؤ والمرجان بالنصب. ونخرج، بالنون. واللؤلؤ: الدرّ. والمرجان: هذا الخرز الأحمر وهو البسذ. وقيل: اللؤلؤ كبار الدرّ. والمرجان: صغاره. فإن قلت: لم قال
yani Allah Azze ve Celle nasb ile inciyi ve mercanı çıkarır { اللُّؤْلُؤَ وَالْمَرْجَانَ }. Ve nun ile "نُخْرِجُ" (çıkarırız) şeklinde de [okunmuştur]. Lü'lü' (اللؤلؤ): İncidir. Mercan (المرجان): Bu kırmızı boncuktur ki o da besseddir (kırmızı mercan). Denildi ki: Lü'lü' incinin büyükleri, mercan ise küçükleridir. Eğer: "Niçin
15497. Metin
مِنْهُمَا وإنما يخرجان من الملح «١» ؟ قلت: لما التقيا وصارا كالشىء الواحد: جاز أن يقال:
{ مِنْهُمَا } “İkisinden de” dedi, oysa bunlar ancak tuzlu sudan çıkar «١» ?" dersen, derim ki: İkisi buluşup tek bir şey gibi olunca şöyle denilmesi caiz oldu:
15498. Metin
يخرجان منهما، كما يقال يخرجان من البحر، ولا يخرجان من جميع البحر ولكن من بعضه.
"İkisinden çıkar", nitekim "denizden çıkar" denilir, oysa denizin tamamından değil bir kısmından çıkar.
15499. Metin
وتقول: خرجت من البلد وإنما خرجت من محلة من محاله، بل من دار واحدة من دوره.
Nitekim "Şehirden çıktım" dersin, oysa onun sadece bir mahallesinden, hatta mahallelerindeki tek bir evden çıkmışsındır.
15500. Metin
وقيل: لا يخرجان إلا من ملتقى الملح والعذب.
Denildi ki: Bunlar ancak tuzlu ile tatlının kavuştuğu yerden çıkar.
15501. Metin
[سورة الرحمن (٥٥) : الآيات ٢٤ الى ٢٥]
[Rahmân Suresi (55), 24-25. Ayetler]
15502. Metin
وَلَهُ الْجَوارِ الْمُنْشَآتُ فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلامِ (٢٤) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٢٥)
{ وَلَهُ الْجَوارِ الْمُنْشَآتُ فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلامِ (٢٤) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٢٥) } “Denizde dağlar gibi yükselen gemiler de O'nundur. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
15503. Metin
الْجَوارِ السفن. وقرئ: الجوار بحذف الياء ورفع الراء، ونحوه:
{ الْجَوارِ } “gemiler”, gemilerdir. Ye hazfedilip ra'nın ref'i ile "el-cevâru" şeklinde de okunmuştur, şu beyitteki gibi:
15504. Metin
لها ثنايا أربع حسان … وأربع فكلها ثمان «٢»
Güzel dört ön dişi vardır onun... ve dört tane daha, hepsi sekiz eder «٢»
15505. Metin
والْمُنْشَآتُ المرفوعات الشرع «٣» . وقرئ بكسر الشين: وهي الرافعات الشرع أو اللاتي ينشئن الأمواج بجريهنّ. والأعلام: جمع علم، وهو الجبل الطويل.
{ الْمُنْشَآتُ } “yükselen”, yelkenleri kaldırılmış olanlardır «٣». Şin'in kesresiyle [el-münşiât] de okunmuştur: Yelkenleri kaldıranlar yahut akıp gitmeleriyle dalgaları meydana getirenler demektir. El-A'lâm (الأعلام): "Alem"in çoğuludur, o da yüksek dağ demektir.
15506. Metin
[سورة الرحمن (٥٥) : الآيات ٢٦ الى ٢٨]
[Rahmân Suresi (55), 26-28. Ayetler]
15507. Metin
كُلُّ مَنْ عَلَيْها فانٍ (٢٦) وَيَبْقى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلالِ وَالْإِكْرامِ (٢٧) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٢٨)
{ كُلُّ مَنْ عَلَيْها فانٍ (٢٦) وَيَبْقى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلالِ وَالْإِكْرامِ (٢٧) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٢٨) } “Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacaktır. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin vechi (zatı) baki kalacaktır. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
15508. Metin
عَلَيْها على الأرض وَجْهُ رَبِّكَ ذاته، والوجه يعبر به عن الجملة والذات «٤» ، ومساكين مكة يقولون: أين وجه عربى كريم ينقذني من الهوان. وذُو الْجَلالِ وَالْإِكْرامِ صفة الوجه.
{ عَلَيْها } “üzerinde”, yerin üzerinde. { وَجْهُ رَبِّكَ } “Rabbinin vechi”, O'nun zatıdır; vecih kelimesi bütün ve zat için kullanılır «٤». Mekke'nin yoksulları şöyle der: "Beni bu aşağılanmaktan kurtaracak kerem sahibi bir Arap yüzü/şahsiyeti nerede?" { ذُو الْجَلالِ وَالْإِكْرامِ } “azamet ve ikram sahibi”, vech kelimesinin sıfatıdır.
15509. Metin
وقرأ عبد الله: ذى، على: صفة ربك. ومعناه: الذي يجله الموحدون عن التشبيه بخلقه وعن أفعالهم «٥» .
Abdullah [b. Mes‘ûd] ise [kelimeyi] { رَبِّكَ } “Rabbinin” [ifadesinin] sıfatı kabul ederek { ذِى } şeklinde okumuştur. Bunun manası şudur: Muvahhidlerin mahlukatına benzemekten ve onların fiillerinden tenzih edip yücelttikleri zattır5.
15510. Metin
أو الذي يقال له: ما أجلك وأكرمك. أو من عنده الجلال والإكرام للمخلصين من عباده، وهذه الصفة من عظيم صفات الله، ولقد قال رسول الله ﷺ: «ألظوا «١» بياذا الجلال والإكرام» «٢» وعنه ﵊: أنه مر برجل وهو يصلى ويقول: يا ذا الجلال والإكرام، فقال: «قد استجيب «٣» لك» . فإن قلت: ما النعمة في ذلك؟ قلت: أعظم النعمة وهو مجيء وقت الجزاء عقيب ذلك.
Yahut kendisine "Sen ne kadar yüce ve ne kadar kerimsin!" denilen zattır. Veya ihlaslı kulları için azamet ve ikram O'nun katındadır. Bu sıfat, Allah'ın yüce sıfatlarındandır. Nitekim Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «"Yâ ze'l-celâli ve'l-ikrâm" [duasına] sımsıkı sarılın «١»» «٢». Yine ondan aleyhisselâm rivayet edildiğine göre; namaz kılarken "Yâ ze'l-celâli ve'l-ikrâm" diyen bir adama rastlamış ve: «[Duana] icabet edildi «٣»» buyurmuştur. Eğer: "Bundaki nimet nedir?" dersen, derim ki: En büyük nimet, bunun hemen ardından ceza ve mükafat vaktinin gelmesidir.
15511. Metin
[سورة الرحمن (٥٥) : الآيات ٢٩ الى ٣٠]
[Rahmân Suresi (55), 29-30. Ayetler]
15512. Metin
يَسْئَلُهُ مَنْ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (٢٩) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٣٠)
{ يَسْئَلُهُ مَنْ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (٢٩) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٣٠) } “Göklerde ve yerde bulunanlar O'ndan isterler. O, her an yeni bir iştedir. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
15513. Metin
كل من أهل السماوات والأرض مفتقرون إليه، فيسأله أهل السماوات ما يتعلق بدينهم، وأهل الأرض ما يتعلق بدينهم ودنياهم كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ أى كل وقت وحين يحدث أمورا ويجدد أحوالا، كما روى عن رسول الله ﷺ أنه تلاها فقيل له: وما ذلك الشأن؟ فقال: «من شأنه أن يغفر ذنبا ويفرج كربا، ويرفع قوما ويضع آخرين» «٤» وعن ابن عيينة: الدهر عند الله تعالى يومان، أحدهما: اليوم الذي هو مدّة عمر الدنيا فشأنه فيه الأمر والنهى والإماتة والإحياء والإعطاء والمنع. والآخر: يوم القيامة، فشأنه فيه الجزاء والحساب. وقيل: نزلت في اليهود حين قالوا: إنّ الله لا يقضى يوم السبت شيئا. وسأل بعض الملوك وزيره عنها فاستمهله إلى الغد وذهب كئيبا يفكر فيها، فقال غلام له أسود:
Göklerin ve yerin ehlinden her biri O'na muhtaçtır; gök ehli O'ndan dinleriyle ilgili olanı, yer ehli ise dinleri ve dünyalarıyla ilgili olanı isterler. { كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ } “O, her an yeni bir iştedir”, yani her vakit ve zamanda yeni işler var eder, durumları yeniler. Nitekim Resûlullah'tan sallallâhu aleyhi ve sellem rivayet edildiğine göre bu ayeti okumuş, kendisine: "O iş nedir?" diye sorulunca şöyle buyurmuştur: «O'nun işinden biri, bir günahı bağışlamak, bir sıkıntıyı gidermek, bir topluluğu yükseltip diğerlerini alçaltmaktır «٤»». İbn Uyeyne'den rivayetle: Allah Teâlâ katında zaman iki gündür; biri dünya ömrünün süresi olan gündür ki O'nun bundaki işi emretmek, nehyetmek, öldürmek, diriltmek, vermek ve vermemektir. Diğeri ise kıyamet günüdür; O'nun bundaki işi karşılık vermek ve hesaba çekmektir. Denildi ki: Yahudilerin "Allah cumartesi günü hiçbir şeye hükmetmez" demeleri üzerine inmiştir. Hükümdarlardan biri vezirine bu ayeti sormuş, vezir yarına kadar mühlet isteyip düşünceli ve kederli bir şekilde gitmiş. Bunun üzerine siyahî bir kölesi ona şöyle demiş:
15514. Metin
يا مولاي، أخبرنى ما أصابك لعل الله يسهل لك على يدي، فأخبره فقال له: أنا أفسرها للملك فأعلمه، فقال: أيها الملك شأن الله أن يولج الليل في النهار ويولج النهار في الليل، ويخرج الحي
«Ey efendim! Başına ne geldiğini bana anlat; umulur ki Allah benim vesilemle sana bir çıkış yolu lütfeder.» [Vezir] durumu ona anlatınca [köle]: «Bunu hükümdara ben açıklarım, beni ona bildir» dedi. [Huzura çıktığında da] şöyle dedi: «Ey hükümdar! Allah'ın şânı (işi); geceyi gündüze sokmak, gündüzü geceye sokmak ve diriyi...
15515. Metin
من الميت ويخرج الميت من الحي، ويشفى سقيما ويسقم سليما، ويبتلى معافا ويعافى مبتلى، ويعز ذليلا ويذل عزيزا ويفقر غنيا ويغنى فقيرا، فقال الأمير: أحسنت وأمر الوزير أن يخلع عليه ثياب الوزارة فقال: يا مولاي هذا من شأن الله. وعن عبد الله بن طاهر أنه دعا الحسين ابن الفضل وقال له: أشكلت على ثلاث آيات، دعوتك لتكشفها لي: قوله تعالى فَأَصْبَحَ مِنَ النَّادِمِينَ وقد صحّ أنّ الندم توبة وقوله تعالى كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ وقد صح أنّ القلم قد جف بما هو كائن إلى يوم القيامة. وقوله تعالى وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسانِ إِلَّا ما سَعى فما بال الأضعاف؟
çıkarmak, diriden ölüyü çıkarmak, hastaya şifa vermek, sağlıklıyı hasta etmek, afiyette olanı imtihan etmek, imtihanda olana afiyet vermek, zelili aziz kılmak, azizi zelil kılmak, zengini fakir kılmak ve fakiri zengin kılmaktır" demiş. Bunun üzerine hükümdar: "Güzel söyledin" demiş ve vezire, vezirlik elbiselerini ona giydirmesini emretmiş. [Köle de]: "Ey efendim! İşte bu da Allah'ın işlerindendir" demiştir. Abdullah b. Tâhir'den rivayet edildiğine göre, o Hüseyin b. el-Fadl'ı çağırıp ona şöyle demiştir: "Üç ayet bana müşkil geldi, onları bana açıklaman için seni çağırdım: Allah Teâlâ'nın { فَأَصْبَحَ مِنَ النَّادِمِينَ } “Böylece pişman olanlardan oldu” buyruğu; oysa pişmanlığın tövbe olduğu sahih olarak sabittir. Allah Teâlâ'nın { كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ } “O, her an yeni bir iştedir” buyruğu; oysa kıyamete kadar olacak şeylerle kalemin kuruduğu sahih olarak sabittir. Ve Allah Teâlâ'nın { وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسانِ إِلَّا ما سَعى } “İnsan için ancak çalıştığı vardır” buyruğu; o halde [bire on, bire yedi yüz gibi] kat kat karşılıklar nasıldır?"
15516. Metin
فقال الحسين: يجوز أن لا يكون الندم توبة في تلك الأمّة. ويكون توبة في هذه الأمّة، لأنّ الله تعالى خص هذه الأمّة بخصائص لم يشاركهم فيها الأمم، وقيل إن ندم قابيل لم يكن على قتل هابيل، ولكن على حمله، وأما قوله وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسانِ إِلَّا ما سَعى فمعناه: ليس له إلا ما سعى عدلا، ولى أن أجزيه بواحدة ألفا فضلا، وأما قوله كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ فإنها شئون يبديها لا شئون يبتدئها: فقام عبد الله وقبل رأسه وسوّغ خراجه،
Bunun üzerine Hüseyin şöyle demiştir: "O ümmette pişmanlığın tövbe olmaması caizdir; bu ümmette ise tövbedir, çünkü Allah Teâlâ bu ümmeti diğer ümmetlerin ortak olmadığı özelliklerle seçkin kılmıştır. Kabil'in pişmanlığının Habil'i öldürdüğüne değil, onu taşıdığına dair olduğu da söylenmiştir. { وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسانِ إِلَّا ما سَعى } “İnsan için ancak çalıştığı vardır” buyruğuna gelince, bunun manası: Adalet gereği kendisi için çalıştığından başkası yoktur, fakat lütuf olarak birine bin karşılık vermem de Bana aittir, demektir. { كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ } “O, her an yeni bir iştedir” buyruğuna gelince; bunlar O'nun ilk defa başlattığı işler değil, açığa çıkardığı işlerdir." Bunun üzerine Abdullah kalkıp onun başını öptü ve ona tahsis ettiği vergiyi (tahsisi) onayladı.
15517. Metin
[سورة الرحمن (٥٥) : الآيات ٣١ الى ٣٢]
[Rahmân Suresi (55), 31-32. Ayetler]
15518. Metin
سَنَفْرُغُ لَكُمْ أَيُّهَ الثَّقَلانِ (٣١) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٣٢)
{ سَنَفْرُغُ لَكُمْ أَيُّهَ الثَّقَلانِ (٣١) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٣٢) } “Ey iki ağırlık (insanlar ve cinler)! Yakında sizin [hesabınızı görmek] için vakit ayıracağız. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
15519. Metin
سَنَفْرُغُ لَكُمْ مستعار من قول الرجل لمن يتهدده: سأفرغ لك، يريد: سأتحرّد للإيقاع بك من كل ما يشغلني عنك، حتى لا يكون لي شغل سواه، والمراد: التوفر على النكاية فيه والانتقام منه، ويجوز أن يراد: ستنتهى الدنيا وتبلغ آخرها، وتنتهي عند ذلك شئون الخلق التي أرادها بقوله كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ فلا يبقى إلا شأن واحد وهو جزاؤكم، فجعل ذلك فراغا لهم على طريق المثل، وقرئ: سيفرغ لكم، أى: الله تعالى، وسأفرغ لكم، وسنغفر بالنون مفتوحا ومكسورا وفتح الراء، وسيفرغ بالياء مفتوحا ومضموما مع فتح الراء، وفي قراءة أبىّ، سنفرغ إليكم، بمعنى: سنقصد إليكم، والثقلان: الإنس والجن، سميا بذلك لأنهما ثقلا الأرض،
{ سَنَفْرُغُ لَكُمْ } ifadesi, birini tehdit eden kişinin: "Senin için boşalacağım/vakit ayıracağım" sözünden istiaredir. Bununla: "Beni senden alıkoyan her şeyden sıyrılıp, sadece senin hakkından gelmeye yöneleceğim; öyle ki benim için bundan başka hiçbir meşgale kalmayacak" demek ister. Kastedilen: Ona zarar vermeye ve ondan intikam almaya bütünüyle yönelmektir. Şunun kastedilmiş olması da caizdir: Dünya sona erecek, nihayetine ulaşacak ve O'nun { كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ } “O, her an yeni bir iştedir” buyruğuyla kastettiği yaratılmışların işleri o vakit son bulacaktır; geriye sadece tek bir iş kalacaktır ki o da sizin cezanızdır/karşılığınızdır. İşte bu durum, temsil yoluyla onlar için bir "boşalma/vakit ayırma" olarak ifade edilmiştir. Şöyle de okunmuştur: سیفرغ لكم yani: Allah Teâlâ; سأفرغ لكم; nûn harfinin fethası ve kesresiyle ve râ harfinin fethasıyla سنغفر; yâ harfinin fethası ve dammesi ile râ'nın fethasıyla سیفرغ. Übeyy'in kıraatinde ise: سنفرغ إليكم şeklindedir ki bu, "size yöneleceğiz/kastedeceğiz" manasındadır. { الثَّقَلانِ } ise insanlar ve cinlerdir; yeryüzünün iki ağırlığı oldukları için bu şekilde isimlendirilmişlerdir.
15520. Metin
[سورة الرحمن (٥٥) : الآيات ٣٣ الى ٣٦]
[Rahmân Suresi (55), 33-36. Ayetler]
15521. Metin
يا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطارِ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ فَانْفُذُوا لا تَنْفُذُونَ إِلاَّ بِسُلْطانٍ (٣٣) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٣٤) يُرْسَلُ عَلَيْكُما شُواظٌ مِنْ نارٍ وَنُحاسٌ فَلا تَنْتَصِرانِ (٣٥) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٣٦)
{ يا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطارِ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ فَانْفُذُوا لا تَنْفُذُونَ إِلاَّ بِسُلْطانٍ (٣٣) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٣٤) يُرْسَلُ عَلَيْكُما شُواظٌ مِنْ نارٍ وَنُحاسٌ فَلا تَنْتَصِرانِ (٣٥) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٣٦) } “Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin sınırlarından çıkıp gitmeye gücünüz yetiyorsa haydi çıkın! Fakat bir güç (ve otorite) olmadıkça çıkamazsınız. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Üzerinize yalın bir ateş alevi ve duman gönderilir de kurtulamazsınız. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
15522. Metin
يا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ كالترجمة لقوله: أيها الثقلان إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أن تهربوا من قضائي وتخرجوا من ملكوتي ومن سمائي وأرضى، فافعلوا، ثم قال: لا تقدرون على
{ يا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ } hitabı, { أيها الثقلان } buyruğunun bir nevi açıklaması gibidir. { إِنِ اسْتَطَعْتُمْ } "Eğer Benim hükmümden kaçmaya, hâkimiyetimden, göğümden ve yerimden çıkmaya gücünüz yetiyorsa haydi yapın!" demektir. Sonra şöyle buyurmuştur: [Buna] güç yetiremezsiniz,
15523. Metin
النفوذ إِلَّا بِسُلْطانٍ يعنى بقوّة وقهر وغلبة، وأنى لكم ذلك، ونحوه وَما أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَلا فِي السَّماءِ وروى: أنّ الملائكة ﵈ تنزل فتحيط بجميع الخلائق، فإذا رآهم الجن والإنس هربوا، فلا يأتون وجها إلا وجدوا الملائكة أحاطت به. قرئ: شواظ ونحاس، كلاهما بالضم والكسر، والشواظ: اللهب الخالص.
Çıkıp gitmeye { إِلَّا بِسُلْطانٍ } yani bir güç, ezici bir kudret ve üstünlük olmadıkça [çıkamazsınız], sizde nerede o güç? Bunun bir benzeri: { وَما أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَلا فِي السَّماءِ } “Siz ne yerde ne de gökte [O'nu] âciz bırakamazsınız” buyruğudur. Rivayet edildiğine göre melekler aleyhimusselâm inip bütün mahlukatı kuşatırlar. Cinler ve insanlar onları görünce kaçarlar; ancak hangi tarafa yönelseler meleklerin orayı kuşattığını görürler. Her ikisi de damme ve kesre ile شواظ ve نحاس şeklinde okunmuştur. Şuvâz (شواظ), dumansız, sırf alev demektir.
15524. Metin
والنحاس: الدخان، وأنشد:
Nuhâs (النحاس) ise dumandır; nitekim [şair] şöyle demiştir:
15525. Metin
تضيء كضوء سراج السّليط … لم يجعل الله فيه نحاسا «١»
Zeytinyağı kandilinin ışığı gibi aydınlatır... ki Allah onda hiç duman (nuhâs) var etmemiştir. «١»
15526. Metin
وقيل: الصفر المذاب يصب على رءوسهم. وعن ابن عباس رضى الله عنهما: إذا خرجوا من قبورهم ساقهم شواظ إلى المحشر. وقرئ: ونحاس، مرفوعا عطفا على شواظ. ومجرورا عطفا على نار. وقرئ: ونحس: جمع نحاس، وهو الدخان، نحو لحاف ولحف. وقرئ: ونحس أى: ونقتل بالعذاب. وقرئ: نرسل عليكما شواظا من نار ونحاسا فَلا تَنْتَصِرانِ فلا تمتنعان.
Başlarına dökülen erimiş bakır olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan [şöyle rivayet edilmiştir]: Kabirlerinden çıktıklarında bir alev onları mahşere doğru sürer. { شُواظٌ } üzerine atıfla merfû olarak { ونحاسٌ } ve { نارٍ } üzerine atıfla mecrûr olarak [ve nuhâsin] şeklinde okunmuştur. { لحاف } kelimesinin çoğulunun { لُحُف } gelmesi gibi, duman anlamına gelen { نحاس } kelimesinin çoğulu olarak { ونُحُس } şeklinde de okunmuştur. { ونَحِس } şeklinde de okunmuştur ki "azapla öldürürüz" demektir. { نرسل عليكما شواظا من نار ونحاسا } şeklinde de okunmuştur. { فَلا تَنْتَصِرانِ } "Kendinizi savunamaz, kurtaramazsınız" demektir.
15527. Metin
[سورة الرحمن (٥٥) : الآيات ٣٧ الى ٤٠]
[Rahmân Suresi (55), 37-40. Ayetler]
15528. Metin
فَإِذَا انْشَقَّتِ السَّماءُ فَكانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهانِ (٣٧) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٣٨) فَيَوْمَئِذٍ لا يُسْئَلُ عَنْ ذَنْبِهِ إِنْسٌ وَلا جَانٌّ (٣٩) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٤٠)
{ فَإِذَا انْشَقَّتِ السَّماءُ فَكانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهانِ (٣٧) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٣٨) فَيَوْمَئِذٍ لا يُسْئَلُ عَنْ ذَنْبِهِ إِنْسٌ وَلا جَانٌّ (٣٩) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٤٠) } “Gök yarılıp da kızarmış bir yağ (gibi erimiş bir deri/gül kırmızısı bir yağ) gibi olduğu zaman! O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? İşte o gün ne insana ne de cinne günahından sorulmaz. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
15529. Metin
وَرْدَةً حمراء كَالدِّهانِ كدهن الزيت، كما قال: كالمهل، وهو دردىّ الزيت، وهو جمع دهن. أو اسم ما يدهن به كالحزام والإدام. قال:
{ وَرْدَةً } kırmızı bir gül gibi; { كَالدِّهانِ } zeytinyağı gibi, nitekim [Allah Teâlâ]: { كالمهل } buyurmuştur ki bu, zeytinyağının tortusudur. [Dihân], dühn (yağ) kelimesinin çoğuludur. Ya da [hizâm] ve [idâm] gibi kendisiyle yağlanılan şeyin ismidir. [Şair] şöyle demiştir:
15530. Metin
كأنّهما مزادتا متعجل … فريّان لمّا تدهنا بدهان «٢»
Sanki o ikisi 1, acele eden bir kimsenin iki su kırbası gibidir; [henüz] hiçbir yağ ile yağlanmamış, taze kesilmiş [iki kırba].2
15531. Metin
وقيل: الدهان الأديم الأحمر. وقرأ عمرو بن عبيد. وردة بالرفع، بمعنى: فحصلت سماء وردة، وهو من الكلام الذي يسمى التجريد، كقوله:
Dihân'ın (الدهان) kırmızı deri olduğu da söylenmiştir. Amr b. Ubeyd, "gül kırmızısı bir gök meydana geldi" manasında [verdetün] şeklinde ref ile okumuştur. Bu, tecrîd (soyutlama) adı verilen söz sanatındandır; nitekim şair şöyle demiştir:
15532. Metin
فلئن بقيت لأرحلنّ بغزوة … تحوى الغنائم أو يموت كريم «١»
Eğer yaşarsam, ganimetler toplayan bir sefere çıkacağım, yahut [benim gibi] cömert bir kimse ölüp gidecek. «١»
15533. Metin
إِنْسٌ بعض من الإنس وَلا جَانٌّ أريد به: ولا جن، أى: ولا بعض من الجن، فوضع الجان الذي هو أبو الجن موضع الجن، كما يقال: هاشم، ويراد ولده. وإنما وحد ضمير الإنس في قوله عَنْ ذَنْبِهِ لكونه في معنى البعض. والمعنى: لا يسألون لأنهم يعرفون بسيما المجرمين وهي سواد الوجوه وزرقة العيون. فإن قلت: هذا خلاف قوله تعالى فَوَ رَبِّكَ لَنَسْئَلَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ وقوله وَقِفُوهُمْ إِنَّهُمْ مَسْؤُلُونَ. قلت: ذلك يوم طويل وفيه مواطن، فيسألون في موطن ولا يسألون في آخر: قال قتادة: قد كانت مسألة، ثم ختم على أفواه القوم، وتكلمت أيديهم وأرجلهم بما كانوا يعملون. وقيل لا يسأل عن ذنبه ليعلم من جهته، ولكن يسأل سؤال توبيخ. وقرأ الحسن وعمرو بن عبيد: ولا جأن، فرارا من التقاء الساكنين، وإن كان على حده.
{ إِنْسٌ } insanlardan bir kimse; { وَلا جَانٌّ } bununla: "ne de cinlerden bir kimse" kastedilmiştir. Böylece cinlerin atası olan cân, tıpkı Haşim denilip onun çocuklarının kastedilmesi gibi, cinlerin yerine konulmuştur. { عَنْ ذَنْبِهِ } buyruğunda insan zamirinin tekil getirilmesi ise, onun "bazı/bir kimse" anlamında olmasındandır. Anlam şudur: Onlara sorulmaz; çünkü onlar suçluların alameti olan yüzlerin kararması ve gözlerin gövermesiyle tanınırlar. Eğer: "Bu durum Allah Teâlâ'nın: { فَوَ رَبِّكَ لَنَسْئَلَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ } “Rabbine andolsun ki onların hepsine mutlaka soracağız” ve { وَقِفُوهُمْ إِنَّهُمْ مَسْؤُلُونَ } “Onları durdurun, çünkü onlar sorguya çekileceklerdir” buyruklarına aykırı değil midir?" dersen, derim ki: O uzun bir gündür ve orada çeşitli durumlar/makamlar vardır; bir makamda sorulur, diğer bir makamda sorulmaz. Katâde şöyle demiştir: "Önce bir sorgulama oldu, ardından o topluluğun ağızları mühürlendi; elleri ve ayakları yapmış oldukları şeyleri anlattı." Onlara, kendi taraflarından bilinmek/öğrenilmek için değil, kınama ve azarlama amacıyla sorulacağı da söylenmiştir. Hasan ve Amr b. Ubeyd, kuralına uygun olmasına rağmen iki sakinin yan yana gelmesinden kaçınarak { ولا جأن } şeklinde okumuşlardır.
15534. Metin
[سورة الرحمن (٥٥) : الآيات ٤١ الى ٤٥]
[Rahmân Suresi (55), 41-45. Ayetler]
15535. Metin
يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيماهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّواصِي وَالْأَقْدامِ (٤١) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٤٢) هذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَ (٤٣) يَطُوفُونَ بَيْنَها وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ (٤٤) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٤٥)
{ يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيماهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّواصِي وَالْأَقْدامِ } “Suçlular simalarından tanınır1 da perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar.” (41) { فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ } “Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?” (42) { هذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَ } “İşte suçluların yalanladığı cehennem budur!” (43) { يَطُوفُونَ بَيْنَها وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ } “Onlar, cehennem ile son derece kaynar su arasında dönüp dolaşırlar.” (44) { فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ } “Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?” (45)
15536. Metin
فَيُؤْخَذُ بِالنَّواصِي وَالْأَقْدامِ عن الضحاك: يجمع بين ناصيته وقدمه في سلسلة من وراء ظهره وقيل تسحبهم الملائكة: تارة تأخذ بالنواصي، وتارة تأخذ بالأقدام حَمِيمٍ آنٍ ماء حار قد انتهى حرّه ونضجه، أى: يعاقب عليهم بين التصلية بالنار وبين شرب الحميم. وقيل:
{ فَيُؤْخَذُ بِالنَّواصِي وَالْأَقْدامِ } Dahhâk'tan rivayetle: Sırtının arkasından bir zincirle perçemi ile ayağı bir araya getirilir. Meleklerin onları sürüklediği: Bazen perçemlerinden, bazen de ayaklarından tuttukları da söylenmiştir. { حَمِيمٍ آنٍ } sıcaklığı ve kaynaması son noktaya ulaşmış kaynar su demektir; yani onlar ateşte yakılmak ile kaynar su içmek arasında cezalandırılırlar. Şöyle de denilmiştir:
15537. Metin
إذا استغاثوا من النار جعل غياثهم الحميم. وقيل: إن واديا من أودية جهنم يجتمع فيه صديد أهل النار فينطلق بهم في الأغلال، فيغمسون فيه حتى تنخلع أوصالهم، ثم يخرجون منه وقد أحدث الله لهم خلقا جديدا. وقرئ: يطوّفون من التطويف. ويطوّفون، أى: يتطوّفون ويطافون. وفي قراءة عبد الله: هذه جهنم التي كنتما بها تكذبان تصليان لا تموتان فيها ولا تحييان يطوفون بينها. ونعمة الله فيما ذكره من هول العذاب: نجاة الناجي منه برحمته وفضله، وما في الإنذار به من اللطف.
Ateşten feryat edip yardım istediklerinde, imdatlarına kaynar su verilir. Cehennem vadilerinden bir vadide cehennemliklerin irinlerinin toplandığı, bukağılar içinde oraya götürülüp eklemleri birbirinden ayrılıncaya kadar içine daldırıldıkları, sonra Allah onlar için yeni bir yaratılış var etmiş olarak oradan çıkarıldıkları da söylenmiştir. Şöyle de okunmuştur: Tatvîf babından { يطوّفون }; { يطوّفون } yani [yetatavvefûne] ve [yutâfûne]. Abdullah'ın kıraatinde ise şöyledir: { هذه جهنم التي كنتما بها تكذبان تصليان لا تموتان فيها ولا تحييان يطوفون بينها }. Allah'ın, azabın dehşetine dair zikrettiği hususlardaki nimeti; O'nun rahmeti ve lütfuyla bundan kurtulanın kurtuluşa ermesi ve bu uyarıda bulunan incelik ve lütuftur.
15538. Metin
[سورة الرحمن (٥٥) : الآيات ٤٦ الى ٥٥]
[Rahmân Suresi (55), 46-55. Ayetler]
15539. Metin
وَلِمَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ جَنَّتانِ (٤٦) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٤٧) ذَواتا أَفْنانٍ (٤٨) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٤٩) فِيهِما عَيْنانِ تَجْرِيانِ (٥٠)
{ وَلِمَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ جَنَّتانِ (٤٦) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٤٧) ذَواتا أَفْنانٍ (٤٨) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٤٩) فِيهِما عَيْنانِ تَجْرِيانِ (٥٠) } “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimseye iki cennet vardır. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Çeşit çeşit ağaçları ve dalları olan [iki cennet]. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? İçlerinde akıp giden iki pınar vardır.”
15540. Metin
فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٥١) فِيهِما مِنْ كُلِّ فاكِهَةٍ زَوْجانِ (٥٢) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٥٣) مُتَّكِئِينَ عَلى فُرُشٍ بَطائِنُها مِنْ إِسْتَبْرَقٍ وَجَنَى الْجَنَّتَيْنِ دانٍ (٥٤) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٥٥)
{ فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٥١) فِيهِما مِنْ كُلِّ فاكِهَةٍ زَوْجانِ (٥٢) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٥٣) مُتَّكِئِينَ عَلى فُرُشٍ بَطائِنُها مِنْ إِسْتَبْرَقٍ وَجَنَى الْجَنَّتَيْنِ دانٍ (٥٤) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٥٥) } “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? İçlerinde her meyveden iki çift (iki tür) vardır. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Astarları kalın ipekten döşeklere yaslanırlar; o iki cennetin devşirilecek meyvesi ise yakındır. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
15541. Metin
مَقامَ رَبِّهِ موقفه الذي يقف فيه العباد للحساب يوم القيامة يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعالَمِينَ ونحوه لِمَنْ خافَ مَقامِي ويجوز أن يراد بمقام ربه: أن الله قائم عليه، أى حافظ مهيمن من قوله تعالى أَفَمَنْ هُوَ قائِمٌ عَلى كُلِّ نَفْسٍ بِما كَسَبَتْ فهو يراقب ذلك فلا يجسر على معصيته. وقيل: هو مقحم كما تقول: أخاف جانب فلان، وفعلت هذا لمكانك. وأنشد:
{ مَقامَ رَبِّهِ } { يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعالَمِينَ } “İnsanların Âlemlerin Rabbi için divanda duracağı gün” buyruğunda olduğu gibi, kıyamet gününde kulların hesap için duracağı duruş yeridir. { لِمَنْ خافَ مَقامِي } “Huzuruma çıkmaktan korkan kimse için” buyruğu da böyledir. Rabbinin makamı ile: Allah Teâlâ'nın { أَفَمَنْ هُوَ قائِمٌ عَلى كُلِّ نَفْسٍ بِما كَسَبَتْ } “Her nefsin kazandığını görüp gözeten [Allah gibi midir]?” buyruğundan hareketle, O'nun kulun üzerinde gözetici ve hâkim olması kastedilmiş olabilir. Kul bunu göz önünde tutar da O'na isyan etmeye cesaret edemez. Tıpkı senin: "Falanın yanından/tavrından korkarım" ve "Bunu senin hatırın (mekânın) için yaptım" demen gibi zâit olduğu da söylenmiştir. Şair şöyle demiştir:
15542. Metin
ذعرت به القطا ونفيت عنه … مقام الذئب كالرّجل اللّعين «١»
Onunla bağırtlak kuşlarını ürküttüm ve lanetlenmiş (kovulmuş) bir adam gibi olan kurdun yerini [kurdun kendisini] ondan uzaklaştırdım.1
15543. Metin
يريد: ونفيت عنه الذئب. فإن قلت: لم قال جَنَّتانِ؟ قلت: الخطاب للثقلين، فكأنه قيل:
"Kurdun kendisini ondan uzaklaştırdım" demek istemektedir. Eğer: "Niçin { جَنَّتانِ } 'iki cennet' buyrulmuştur?" dersen, derim ki: Hitap iki ağırlığa (insan ve cinlere) yöneliktir, sanki şöyle denilmiştir:
15544. Metin
لكل خائفين منكما جنتان: جنة للخائف الإنسى، وجنة للخائف الجنى. ويجوز أن يقال: جنة لفعل الطاعات، وجنة لترك المعاصي، لأنّ التكليف دائر عليهما وأن يقال: جنة يثاب بها، وأخرى تضم إليها على وجه التفضل، كقوله تعالى لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنى وَزِيادَةٌ خص الأفنان بالذكر: وهي الغصنة «١» التي تتشعب من فروع الشجرة، لأنها هي التي تورق وتثمر، فمنها تمتد الظلال، ومنها تجتنى الثمار. وقيل: الأفنان ألوان النعم ما تشتهي الأنفس وتلذ الأعين. قال:
Sizden korkan her iki zümreye iki cennet vardır: İnsanlardan korkana bir cennet, cinlerden korkana bir cennet. Şöyle denilmesi de caizdir: İbadetleri yapmak için bir cennet, günahlardan kaçınmak için bir cennet; zira mükellefiyet bu ikisi etrafında döner. Şöyle denilmesi de mümkündür: Biri karşılık olarak verilen bir cennet, diğeri ise Allah Teâlâ'nın: { لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنى وَزِيادَةٌ } “Güzel davrananlara daha güzeli ve bir de fazlası vardır” buyruğu gibi bir lütuf olarak buna eklenen diğer bir cennet. Ağacın dallarından ayrılan küçük dallar olan efnân (الأفنان) özellikle zikredilmiştir; çünkü yapraklanan ve meyve veren bunlardır, gölgeler bunlardan uzanır ve meyveler bunlardan devşirilir. Efnân'ın, nefislerin arzuladığı ve gözlerin lezzet aldığı türlü türlü nimetler olduğu da söylenmiştir. [Şair] şöyle demiştir:
15545. Metin
ومن كل أفنان اللّذاذة والصّبا … لهوت به والعيش أخضر ناضر «٢»
Lezzetin ve gençliğin her türlüsünden (efnân)... Yaşam yemyeşil ve taptazeyken onunla eğlendim. «٢»
15546. Metin
عَيْنانِ تَجْرِيانِ حيث شاءوا في الأعالى والأسافل. وقيل: تجريان من جبل من مسك.
{ عَيْنانِ تَجْرِيانِ } Yükseklerde ve alçaklarda diledikleri yere akıp giderler. Miskten bir dağdan aktıkları da söylenmiştir.
15547. Metin
وعن الحسن: تجريان بالماء الزلال: إحداهما التسنيم، والأخرى: السلسبيل زَوْجانِ صنفان: قيل: صنف معروف وصنف غريب مُتَّكِئِينَ نصب على المدح الخائفين. أو حال منهم، لأنّ من خاف في معنى الجمع بَطائِنُها مِنْ إِسْتَبْرَقٍ من ديباج ثخين، وإذا كانت البطائن من الإستبرق، فما ظنك بالظهائر؟ وقيل: ظهائرها من سندس. وقيل: من نور دانٍ قريب يناله القائم والقاعد والنائم. وقرئ: وجنى، بكسر الجيم.
Hasan'dan [şöyle rivayet edilmiştir]: Berrak su ile akarlar; biri Tesnîm, diğeri Selsebîl'dir. { زَوْجانِ } iki çeşit: Biri bilinen, diğeri ise nâdir/garip türden olduğu söylenmiştir. { مُتَّكِئِينَ } korkanları övme (medih) üzere yahut onlardan hâl olarak mansubdur; çünkü [men hâfe] lafzı çoğul anlamındadır. { بَطائِنُها مِنْ إِسْتَبْرَقٍ } kalın ipektendir. Astarları istibraktan olunca, dış yüzeylerini sen düşün! Dış yüzeylerinin sündüsten olduğu söylenmiştir. Nurdan olduğu da söylenmiştir. { دانٍ } yakındır; ayakta duran, oturan ve yatan ona erişir. Cîm harfinin kesresiyle { وجِنى } şeklinde de okunmuştur.
15548. Metin
[سورة الرحمن (٥٥) : الآيات ٥٦ الى ٦١]
[Rahmân Suresi (55), 56-61. Ayetler]
15549. Metin
فِيهِنَّ قاصِراتُ الطَّرْفِ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلا جَانٌّ (٥٦) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٥٧) كَأَنَّهُنَّ الْياقُوتُ وَالْمَرْجانُ (٥٨) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٥٩) هَلْ جَزاءُ الْإِحْسانِ إِلاَّ الْإِحْسانُ (٦٠)
{ فِيهِنَّ قاصِراتُ الطَّرْفِ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلا جَانٌّ (٥٦) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٥٧) كَأَنَّهُنَّ الْياقُوتُ وَالْمَرْجانُ (٥٨) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٥٩) هَلْ جَزاءُ الْإِحْسانِ إِلاَّ الْإِحْسانُ (٦٠) } “Oralarda bakışlarını yalnız eşlerine dikmiş öyle kadınlar vardır ki, onlardan önce kendilerine ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Sanki onlar yakut ve mercandırlar. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? İyiliğin karşılığı iyilikten başkası mıdır?”
15550. Metin
فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٦١)
{ فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٦١) } “Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?”
15551. Metin
فِيهِنَّ في هذه الآلاء المعدودة من الجنتين والعينين والفاكهة والفرش والجنى. أو في الجنتين، لاشتمالهما على أماكن وقصور ومجالس قاصِراتُ الطَّرْفِ نساء قصرن أبصارهنّ على أزواجهنّ: لا ينظرن إلى غيرهم. لم يطمث الإنسيات منهنّ أحد من الإنس، ولا الجنيات أحد من الحن «١» وهذا دليل على أنّ الجن يطمثون كما يطمث الإنس، وقرئ: لم يطمثهنّ، بضم الميم. قيل: هنّ في صفاء الياقوت وبياض المرجان وصغار الدر: أنصع بياضا. قيل: إنّ الحوراء تلبس سبعين حلة، فيرى مخ ساقها من ورائها كما يرى الشراب الأحمر في الزجاجة البيضاء هَلْ جَزاءُ الْإِحْسانِ في العمل إِلَّا الْإِحْسانُ في الثواب. وعن محمد بن الحنفية: هي مسجلة للبر والفاجر. أى: مرسلة، يعنى: أنّ كل من أحسن أحسن إليه، وكل من أساء أسيء إليه.
{ فِيهِنَّ } İki cennet, iki pınar, meyve, döşekler ve devşirilen ürünlerden sayılan bu nimetlerin içinde; yahut mekânları, köşkleri ve meclisleri kapsadığı için o iki cennetin içinde. { قاصِراتُ الطَّرْفِ } Bakışlarını sadece eşlerine hasretmiş, onlardan başkasına bakmayan kadınlar demektir. Onlardan insan olanlarına insanlardan hiçbiri, cin olanlarına da cinlerden hiçbiri dokunmamıştır «١». Bu, insanların cinsel ilişkide bulunduğu gibi cinlerin de cinsel ilişkide bulunduğuna bir delildir. Mîm'in dammesiyle { لم يطمثْهن } şeklinde de okunmuştur. Onların yakutun berraklığında, mercanın ve küçük incilerin beyazlığında -hatta beyazlıkta daha da parlak- oldukları söylenmiştir. Hurinin yetmiş kat elbise giyeceği, beyaz şişenin içindeki kırmızı içeceğin göründüğü gibi, bu elbiselerin arkasından bacağının iliğinin görüneceği söylenmiştir. { هَلْ جَزاءُ الْإِحْسانِ } Ameldeki iyiliğin karşılığı, { إِلَّا الْإِحْسانُ } sevaptaki iyilikten başkası mıdır? Muhammed b. el-Hanefiyye'den şöyle rivayet edilmiştir: "Bu hüküm hem iyiye hem de kötüye genel kılınmıştır (mutlaktır)." Yani: Kim iyilik yaparsa ona iyilik yapılır, kim kötülük yaparsa ona kötülük yapılır.
15552. Metin
[سورة الرحمن (٥٥) : الآيات ٦٢ الى ٦٩]
[Rahmân Suresi (55), 62-69. Ayetler]
15553. Metin
وَمِنْ دُونِهِما جَنَّتانِ (٦٢) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٦٣) مُدْهامَّتانِ (٦٤) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٦٥) فِيهِما عَيْنانِ نَضَّاخَتانِ (٦٦)
{ وَمِنْ دُونِهِما جَنَّتانِ (٦٢) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٦٣) مُدْهامَّتانِ (٦٤) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٦٥) فِيهِما عَيْنانِ نَضَّاخَتانِ (٦٦) } “Bu ikisinden başka iki cennet daha vardır. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Koyu yeşil [iki cennet]. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? İçlerinde fışkıran iki pınar vardır.”
15554. Metin
فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٦٧) فِيهِما فاكِهَةٌ وَنَخْلٌ وَرُمَّانٌ (٦٨) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٦٩)
{ فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٦٧) فِيهِما فاكِهَةٌ وَنَخْلٌ وَرُمَّانٌ (٦8) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٦٩) } “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? İçlerinde her türlü meyve, hurma ve nar vardır. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
15555. Metin
وَمِنْ دُونِهِما ومن دون تينك الجنتين الموعودتين للمقربين جَنَّتانِ لمن دونهم من أصحاب اليمين مُدْهامَّتانِ قد ادهامّتا من شدّة الخضرةضَّاخَتانِ
{ وَمِنْ دُونِهِما } Mukarrebler için vadedilen o iki cennetten başka { جَنَّتانِ } onların altında olan Ashâb-ı Yemîn için iki cennet daha vardır. { مُدْهامَّتانِ } Aşırı yeşillikten kararmış gibi görünen iki cennet.
15556. Metin
فوّارتان بالماء، والنضخ أكثر من النضح، لأنّ النضح غير معجمة مثل الرش، فإن قلت: لم عطف النخل والرمان على الفاكهة وهما منها؟ قلت: اختصاصا لهما وبيانا لفضلهما، كأنهما لما لهما من المزية جنسان آخران، كقوله تعالى وَجِبْرِيلَ وَمِيكالَ أو لأن النخل ثمره فاكهة وطعام، والرمان فاكهة ودواء، فلم يخلصا للتفكه. ومنه قال أبو حنيفة ﵀: إذا حلف لا يأكل فاكهة فأكل رمانا أو رطبا: لم يحنث، وخالفه صاحباه.
{ نَضَّاخَتانِ } Su ile fışkıran demektir. Nadh (النضخ), nadf (النضح) kelimesinden daha güçlüdür; zira noktasız olan [nadf] serpinti gibidir. Eğer: "Hurma ve nar meyveden oldukları halde niçin meyve üzerine atfedilmiştir?" dersen, derim ki: Onlara özel bir önem vermek ve üstünlüklerini beyan etmek içindir; sanki taşıdıkları bu meziyetten ötürü başka iki tür gibidirler. Nitekim Allah Teâlâ'nın: { وَجِبْرِيلَ وَمِيكالَ } “Cibrîl ve Mîkâl'i...” buyruğu da böyledir. Yahut hurmanın meyvesi hem meyve hem de temel gıdadır; nar ise hem meyve hem de devadır; dolayısıyla sırf meyve olmakla sınırlı kalmamışlardır. İşte bundan dolayı Ebû Hanîfe rahimehullâh şöyle demiştir: "Bir kimse meyve yememeye yemin etse de nar veya yaş hurma yese, yemini bozulmaz." İki talebesi (İmâmeyn) ise ona muhalefet etmiştir.
15557. Metin
[سورة الرحمن (٥٥) : الآيات ٧٠ الى ٧٨]
[Rahmân Suresi (55), 70-78. Ayetler]
15558. Metin
فِيهِنَّ خَيْراتٌ حِسانٌ (٧٠) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٧١) حُورٌ مَقْصُوراتٌ فِي الْخِيامِ (٧٢) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٧٣) لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلا جَانٌّ (٧٤)
{ فِيهِنَّ خَيْراتٌ حِسانٌ (٧٠) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٧١) حُورٌ مَقْصُوراتٌ فِي الْخِيامِ (٧٢) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٧٣) لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلا جَانٌّ (٧٤) } “İçlerinde güzel huylu, güzel yüzlü kadınlar vardır. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Çadırlara kapanmış huriler... O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Onlardan önce kendilerine ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur.”
15559. Metin
فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٧٥) مُتَّكِئِينَ عَلى رَفْرَفٍ خُضْرٍ وَعَبْقَرِيٍّ حِسانٍ (٧٦) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٧٧) تَبارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلالِ وَالْإِكْرامِ (٧٨)
{ فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٧٥) مُتَّكِئِينَ عَلى رَفْرَفٍ خُضْرٍ وَعَبْقَرِيٍّ حِسانٍ (٧٦) فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُما تُكَذِّبانِ (٧٧) تَبارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلالِ وَالْإِكْرامِ (٧٨) } “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Yeşil yastıklara ve harikulade güzel döşeklere yaslanırlar. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Büyüklük ve ikram sahibi Rabbinin adı pek yücedir.”1
15560. Metin
خَيْراتٌ خيرات فخففت، كقوله ﵇ «هينون لينون» «١» وأما «خير» الذي هو بمعنى أخير، فلا يقال فيه خيرون ولا خيرات. وقرئ: خيرات على الأصل. والمعنى:
{ خَيْراتٌ } Aslı [hayyirât] (خيرات) olup, Peygamber aleyhisselâm'ın: «Uysal ve yumuşaktırlar (heyyinûne leyyinûn)» «١» hadisinde olduğu gibi hafifletilmiştir. Daha hayırlı anlamındaki [hayr] kelimesine gelince, onun çoğulu için ne [hayrûn] ne de [hayrât] denir. Aslına uygun olarak şeddeli biçimde { خَيِّراتٌ } şeklinde de okunmuştur. Anlamı şudur:
15561. Metin
فاضلات الأخلاق حسان الخلق مَقْصُوراتٌ قصرن في خدورهنّ. يقال: امرأة قصيرة وقصورة ومقصورة مخدرة. وقيل: إنّ الخيمة من خيامهنّ درّة مجوّفة قَبْلَهُمْ قبل أصحاب الجنتين، دل عليهم ذكر الجنتين مُتَّكِئِينَ نصب على الاختصاص. والرفرف: ضرب من البسط. وقيل البسط وقيل الوسائد، وقيل كل ثوب عريض رفرف. ويقال لأطراف البسط وفضول الفسطاط:
Ahlakları faziletli, yaratılışları güzel demektir. { مَقْصُوراتٌ } Köşklerine/odalarına kapanmışlardır. Örtülü ve evine bağlı kadın için: [İmraetün kasîretün, kasûratün ve maksûratün] denir. Onların çadırlarından her bir çadırın içi boşaltılmış bir inci olduğu da söylenmiştir. { قَبْلَهُمْ } İki cennet ehlinden önce demektir ki iki cennetin zikredilmesi onlara delalet etmiştir. { مُتَّكِئِينَ } İhtisas üzere mansub kılınmıştır. Rafraf (الرفرف), yaygıların/döşeklerin bir türüdür. Döşekler olduğu, yastıklar olduğu ve her geniş kumaşa rafraf dendiği de söylenmiştir. Yaygıların kenarlarına ve çadırın sarkan kısımlarına:
15562. Metin
رفارف. ورفرف السحاب: هيدبه «٢» والعبقري: منسوب إلى عبقر، تزعم العرب أنه بلد الجن، فينسبون إليه كل شيء عجيب. وقرئ: رفارف خضر بضمتين. وعباقرى، كمدائى: نسبة إلى عباقرى في اسم البلد: وروى ابو حاتم: عباقرى، بفتح القاف ومنع الصرف، وهذا لا وجه لصحته. فإن قلت: كيف تقاصرت صفات هاتين الجنتين عن الأوليين حتى قيل: ومن دونهما؟
[Refârif] denir. Bulutun refrefi ise onun sarkan saçaklarıdır «٢». Abkarî (العبقري) ise Abkar'a nispet edilmiştir. Araplar buranın cinlerin memleketi olduğunu iddia eder, böylece hayret verici her şeyi oraya nispet ederler. İki damme ile { رفارفُ خُضْرٌ } şeklinde de okunmuştur. Beldenin ismindeki abkariyye nispetle [medâinî] gibi { عباقريّ } şeklinde de okunmuştur. Ebû Hâtim, kāf harfinin fethi ve gayr-i munsarif olarak { عباقرى } şeklinde rivayet etmiştir ki bunun sıhhatinin hiçbir yönü yoktur. Eğer: "Bu iki cennetin vasıfları önceki ikisinden nasıl daha aşağıda kalmıştır ki { وَمِنْ دُونِهِما } 'bu ikisinden başka' denilmiştir?" dersen,
15563. Metin
قلت: مدهامّتان، دون ذواتا أفنان. ونضاختان دون: تجريان. وفاكهة دون: كل فاكهة.
Derim ki: { مُدْهامَّتانِ } vasfı, { ذَواتا أَفْنانٍ } vasfından daha aşağıdır. { نَضَّاخَتانِ } vasfı, { تَجْرِيانِ } vasfından daha aşağıdır. { فاكِهَةٌ } lafzı da { كُلِّ فاكِهَةٍ } lafzından daha aşağıdır.
15564. Metin
وكذلك صفة الحور والمتكأ. وقرئ: ذو الجلال صفة، للاسم.
Hurilerin ve yaslanılan yerlerin niteliği de böyledir. { ذُو الجلال } şeklinde, [ism] kelimesinin sıfatı olarak da okunmuştur.
15565. Metin
عن رسول الله ﷺ: «من قرأ سورة الرحمن أدّى شكر ما أنعم الله عليه «٣» »
Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den [şöyle rivayet edilmiştir]: « مَنْ قَرَأَ سُورَةَ الرَّحْمَنِ أَدَّى شُكْرَ مَا أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِ » «Kim Rahmân Suresi'ni okursa, Allah'ın kendisine lütfettiği nimetlerin şükrünü eda etmiş olur.»123