Teğâbün Suresi

Zemahşerî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

16127. Metin

مختلف فيها، وهي ثمان عشرة آية [نزلت بعد التحريم] بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Hakkında ihtilaf edilmiştir; on sekiz ayettir [Tahrîm'den sonra inmiştir]. RAHMÂN VE RAHÎM OLAN ALLAH'IN ADIYLA

16128. Metin

[سورة التغابن (٦٤) : الآيات ١ الى ٤]

[Teğâbün Suresi (64): 1-4. Ayetler]

16129. Metin

﷽

﷽

16130. Metin

يُسَبِّحُ لِلَّهِ ما فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١) هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ فَمِنْكُمْ كافِرٌ وَمِنْكُمْ مُؤْمِنٌ وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (٢) خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ وَصَوَّرَكُمْ فَأَحْسَنَ صُوَرَكُمْ وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ (٣) يَعْلَمُ ما فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَيَعْلَمُ ما تُسِرُّونَ وَما تُعْلِنُونَ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ (٤)

{ يُسَبِّحُ لِلَّهِ ما فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١) هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ فَمِنْكُمْ كافِرٌ وَمِنْكُمْ مُؤْمِنٌ وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (٢) خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ وَصَوَّرَكُمْ فَأَحْسَنَ صُوَرَكُمْ وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ (٣) يَعْلَمُ ما فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَيَعْلَمُ ما تُسِرُّونَ وَما تُعْلِنُونَ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ (٤) } “Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ı tesbih eder. Mülk O'nundur, hamd O'nadır ve O, her şeye kadirdir. (1) Sizi O yarattı; böyle iken kiminiz kâfirdir, kiminiz mümin. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir. (2) Gökleri ve yeri hak ile yarattı, size şekil verdi ve şekillerinizi güzel yaptı. Dönüş de O'nadır. (3) Göklerde ve yerde olanları bilir; gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir. Allah, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir. (4)”

16131. Metin

قدم الظرفان ليدل بتقديمهما على معنى اختصاص الملك والحمد بالله ﷿، وذلك لأنّ الملك على الحقيقة له، لأنه مبدئ كل شيء ومبدعه، والقائم به، والمهيمن عليه، وكذلك الحمد، لأنّ أصول النعم وفروعها منه. وأما ملك غيره فتسليط منه واسترعاء، وحمده اعتداد بأن نعمة الله جرت على يده هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ فَمِنْكُمْ كافِرٌ وَمِنْكُمْ مُؤْمِنٌ يعنى: فمنكم آت بالكفر وفاعل له «٢»

1İki zarf [olan { لَهُ } ibareleri], öne alınmalarıyla mülk ve hamdin Allah azze ve celle'ye has olduğu anlamını göstermek üzere takdim edilmiştir. Zira mülk gerçek manada O'nundur; çünkü O, her şeyin ilk var edicisi, eşsiz yaratıcısı, her şeyi ayakta tutanı ve her şeyi görüp gözetendir. Hamd de böyledir; zira nimetlerin asılları da ayrıntıları da O'ndandır. O'ndan başkasının mülkü ise ancak O'nun yetki vermesi ve gözetici kılması iledir; başkasına teşekkür edilmesi de Allah'ın nimetinin onun eliyle cereyan ettiğini itiraf etmekten ibarettir. { هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ فَمِنْكُمْ كافِرٌ وَمِنْكُمْ مُؤْمِنٌ } “Sizi yaratan O'dur. Buna rağmen kiminiz kâfirdir, kiminiz de mümin.” Yani: Kiminiz küfrü ortaya koyan ve onu bizzat işleyendir2

16132. Metin

ومنكم آت بالإيمان «١» وفاعل له، كقوله تعالى وَجَعَلْنا فِي ذُرِّيَّتِهِمَا النُّبُوَّةَ وَالْكِتابَ، فَمِنْهُمْ مُهْتَدٍ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فاسِقُونَ والدليل عليه قوله تعالى وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ أى عالم بكفركم وإيمانكم اللذين هما من عملكم. والمعنى: هو الذي تفضل عليكم بأصل النعم الذي هو الخلق والإيجاد عن العدم، فكان يجب أن تنظروا النظر الصحيح، وتكونوا بأجمعكم عبادا شاكرين، فما فعلتم مع تمكنكم، بل تشعبتم شعبا، وتفرقتم أمما، فمنكم كافر ومنكم مؤمن، وقدم الكفر لأنه الأغلب عليهم والأكثر فيهم. وقيل: هو الذي خلقكم فمنكم كافر بالخلق وهم الدهرية، ومنكم مؤمن به.

Kiminiz de imanı getiren «١» ve onu işleyendir; nitekim Allah Teâlâ'nın: { وَجَعَلْنا فِي ذُرِّيَّتِهِمَا النُّبُوَّةَ وَالْكِتابَ، فَمِنْهُمْ مُهْتَدٍ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فاسِقُونَ } “Her ikisinin zürriyetine peygamberliği ve kitabı verdik. Onlardan doğru yolda olanlar da vardır, fakat birçoğu yoldan çıkmıştır.” buyruğunda olduğu gibidir. Bunun delili de Allah Teâlâ'nın: { وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ } “Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” buyruğudur. Yani kendi ameliniz olan küfrünüzü ve imanınızı bilendir. Anlam şudur: Nimetlerin aslı olan yaratma ve yokluktan var etme lütfunda bulunan O'dur. Dolayısıyla doğru bir şekilde düşünmeniz ve hepinizin şükreden kullar olması gerekirdi. Fakat imkânınız varken bunu yapmadınız; bilakis fırkalara ayrıldınız, millet millet bölündünüz; kiminiz kâfir oldu, kiminiz mümin. İnsanların çoğunda ve ekseriyetinde baskın olan durum bu olduğu için küfür öne alınmıştır. Şöyle de denilmiştir: Sizi O yarattı; kiminiz -ki onlar Dehrîlerdir- yaratılışı inkâr eden kâfirdir, kiminiz de ona inanan mümindir.

16133. Metin

فإن قلت: نعم، إن العباد هم الفاعلون للكفر، ولكن قد سبق في علم الحكيم أنه إذا خلقهم لم يفعلوا إلا الكفر ولم يختاروا غيره، فما دعاه إلى خلقهم مع علمه بما يكون منهم؟ وهل خلق القبيح وخلق فاعل القبيح إلا واحد؟ وهل مثله إلا مثل من وهب سيفا باترا لمن شهر بقطع السبيل وقتل النفس المحرّمة فقتل به مؤمنا؟ أما يطبق العقلاء على ذم الواهب وتعنيفه والدق في فروته «٢» كما يذمون القاتل؟ بل إنحاؤهم باللوائم على الواهب أشد؟ قلت: قد علمنا أنّ الله حكيم عالم بقبح القبيح عالم بغناه عنه، فقد علمنا أن أفعاله كلها حسنة، وخلق فاعل القبيح فعله، فوجب أن يكون حسنا، وأن يكون له وجه حسن، وخفاء وجه الحسن علينا لا يقدح في حسنه، كما لا يقدح في حسن أكثر مخلوقاته جهلنا بداعي الحكمة إلى خلقها بِالْحَقِّ بالغرض الصحيح والحكمة البالغة، وهو أن جعلها مقارّ المكلفين ليعملوا فيجازيهم وَصَوَّرَكُمْ فَأَحْسَنَ صُوَرَكُمْ وقرئ: صوركم بالكسر، لتشكروا. وإليه مصيركم فجزاؤكم على الشكر والتفريط فيه. فإن قلت. كيف أحسن صورهم؟ قلت: جعلهم أحسن الحيوان كله وأبهاه، بدليل أن الإنسان لا يتمنى أن تكون صورته على خلاف ما يرى من سائر الصور. ومن حسن صورته

Eğer: “Evet, küfrü işleyen kulların kendileridir; fakat Hakîm olan Allah'ın ezelî ilminde, onları yarattığı takdirde sadece küfrü işleyecekleri ve ondan başkasını seçmeyecekleri zaten sabit idi. O hâlde onlardan neyin sâdır olacağını bildiği hâlde onları yaratmaya sevk eden sebep neydi? Hem çirkin olanı yaratmak ile çirkinliği işleyeni yaratmak aynı şey değil midir? Bunun misali, yol kesmesiyle ve cana kıymasıyla tanınan bir kimseye keskin bir kılıç hediye eden ve onun da o kılıçla bir mümini öldürdüğü kimsenin misali gibi değil midir? Akıl sahipleri, katili kınadıkları gibi kılıcı hediye edeni de kınamak, azarlamak ve canını yakacak şekilde paylamak2 hususunda ittifak etmezler mi? Hatta hediyeyi verene yönelttikleri kınama daha şiddetli değil midir?” dersen, derim ki: Şüphesiz biz Allah'ın hakîm olduğunu, çirkin olanın çirkinliğini bildiğini ve O'nun bundan müstağni olduğunu bildik. Dolayısıyla O'nun bütün fiillerinin güzel olduğunu ve çirkinliği işleyeni yaratmanın da O'nun bir fiili olduğunu bildik. Bu durumda bu yaratmanın da güzel olması ve onun da güzel bir yönünün bulunması zorunludur. Güzel olan bu yönün bize gizli kalması ise, tıpkı yaratılışındaki hikmetin gerekçesini bilmeyişimizin O'nun mahlûkatının çoğunun güzelliğine halel getirmediği gibi, onun güzelliğine de bir halel getirmez. [Gökleri ve yeri] { بِالْحَقِّ } [yani] doğru bir maksat ve üstün bir hikmetle [yarattı]; bu [hikmet] de oraları amel edip kendilerini mükâfatlandırsın diye mükelleflerin barınağı kılmasıdır. { وَصَوَّرَكُمْ فَأَحْسَنَ صُوَرَكُمْ } “Size şekil verdi ve şekillerinizi en güzel yaptı”; şükredesiniz diye [böyle yaptı]. “Süvereküm” kelimesi kesre ile “Sivereküm” şeklinde de okunmuştur. { وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ } “Dönüş de ancak O'nadır”; yani şükretmenizin ve bunda kusur etmenizin karşılığı [O'na aittir]. Eğer: “Onların sûretlerini nasıl güzel kıldı?” dersen, derim ki: İnsanın sûretinin diğer sûretlerden gördüğü şeylerin aksine olmasını temenni etmemesi deliliyle, onları bütün hayvanların en güzeli ve en gösterişlisi kıldı. Kişinin sûretinin güzelliğindendir ki

16134. Metin

أنه خلق منتصبا غير منكب، كما قال ﷿ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ. فإن قلت: فكم من دميم مشوّه الصورة سمج الخلقة تقتحمه العيون؟ قلت: لا سماجة ثم ولكن الحسن كغيره من المعاني على طبقات ومراتب، فلانحطاط بعض الصور عن مراتب ما فوقها انحطاطا بينا وإضافتها إلى الموفى «١» عليها لا تستملح، وإلا فهي داخلة في حيز الحسن غير خارجة عن حدّه. ألا ترى أنك قد تعجب بصورة وتستملحها ولا ترى الدنيا بها، ثم ترى أملح وأعلى في مراتب الحسن منها فينبو عن الأولى طرفك، وتستثقل النظر إليها بعد افتتانك بها وتهالكك عليها. وقالت الحكماء: شيئان لا غاية لهما: الجمال، والبيان. نبه بعلمه ما في السماوات والأرض، ثم بعلمه ما يسره العباد ويعلنونه، ثم بعلمه ذوات الصدور: أنّ شيئا من الكليات والجزئيات غير خاف عليه ولا عازب عنه، فحقه أن يتقى ويحذر ولا يجترأ على شيء مما يخالف رضاه. وتكرير العلم في معنى تكرير الوعيد، وكل ما ذكره بعد قوله تعالى فَمِنْكُمْ كافِرٌ وَمِنْكُمْ مُؤْمِنٌ كما ترى في معنى الوعيد على الكفر، وإنكار أن يعصى الخالق ولا تشكر نعمته فما أجهل من يمزج الكفر بالخلق «٢» ويجعله من جملته، والخلق: أعظم نعمة من الله على عباده، والكفر: أعظم كفران من العباد لربهم.

O, aziz ve celil olan Allah'ın: { فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ } “En güzel kıvamda” buyurduğu gibi, iki büklüm değil, dik olarak yaratılmıştır. Eğer: “Gözlerin bakmaktan kaçındığı nice çirkin, sûreti bozuk, hilkati nahoş kimse var?” dersen, derim ki: Orada bir nahoşluk yoktur; fakat güzellik de diğer manalar gibi mertebe ve derecelere ayrılır. Bazı sûretlerin kendisinin üstündeki mertebelerden belirgin bir şekilde aşağıda kalması ve daha üstün «١» olanla kıyaslanması sebebiyle güzel bulunmaz; yoksa o da güzellik dairesi içerisindedir, onun sınırının dışına çıkmış değildir. Görmez misin ki bir sûreti beğenip tatlı bulursun ve gözün dünyayı görmez; sonra ondan daha tatlı ve güzellik mertebelerinde daha üstün birini görürsün de gözün ilkinden kayar, ona tutulup vurulduktan sonra yüzüne bakmak sana ağır gelir. Hikmet ehli şöyle demiştir: İki şeyin sonu yoktur: Güzellik ve beyan. [Allah], göklerde ve yerde olanı bilmesiyle, sonra kulların gizlediklerini ve açığa vurduklarını bilmesiyle, sonra da göğüslerin özünü bilmesiyle; küllî ve cüz'î hiçbir şeyin Kendisine gizli kalmayacağını ve ilminden uzak olmayacağını bildirmiştir. Dolayısıyla O'ndan sakınılması, korkulması ve rızasına aykırı hiçbir şeye cüret edilmemesi O'nun hakkıdır. İlmin tekrarlanması tehdidin tekrarlanması anlamındadır. Gördüğün gibi, Allah Teâlâ'nın: { فَمِنْكُمْ كافِرٌ وَمِنْكُمْ مُؤْمِنٌ } “kiminiz kâfirdir, kiminiz mümin” buyruğundan sonra zikrettiği her şey, küfür üzerindeki tehdit ve Yaratan'a isyan edilip O'nun nimetine şükredilmemesini kınama anlamındadır. Yaratma eylemi Allah'ın kullarına en büyük nimeti, küfür ise kulların Rablerine en büyük nankörlüğü iken; küfrü yaratılış ile harmanlayıp «٢» onu da bunun bir parçası kılan kimse ne kadar da cahildir!

16135. Metin

[سورة التغابن (٦٤) : الآيات ٥ الى ٦]

[Teğâbün Suresi (64): 5-6. Ayetler]

16136. Metin

أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُ فَذاقُوا وَبالَ أَمْرِهِمْ وَلَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ (٥) ذلِكَ بِأَنَّهُ كانَتْ تَأْتِيهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّناتِ فَقالُوا أَبَشَرٌ يَهْدُونَنا فَكَفَرُوا وَتَوَلَّوْا وَاسْتَغْنَى اللَّهُ وَاللَّهُ غَنِيٌّ حَمِيدٌ (٦)

{ أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُ فَذاقُوا وَبالَ أَمْرِهِمْ وَلَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ (٥) ذلِكَ بِأَنَّهُ كانَتْ تَأْتِيهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّناتِ فَقالُوا أَبَشَرٌ يَهْدُونَنا فَكَفَرُوا وَتَوَلَّوْا وَاسْتَغْنَى اللَّهُ وَاللَّهُ غَنِيٌّ حَمِيدٌ (٦) } “Daha önce inkâr edip de işlerinin vebalini tadanların haberi size gelmedi mi? Onlar için elem verici bir azap vardır. (5) Bu, peygamberlerinin kendilerine apaçık delillerle gelmesi, onların da: ‘Bizi bir insan mı doğru yola iletecek?’ deyip inkâr etmeleri ve yüz çevirmeleri sebebiyledir. Allah da [onlara] muhtaç olmadığını gösterdi. Allah zengindir, övülmeye lâyıktır. (6)”

16137. Metin

أَلَمْ يَأْتِكُمْ الخطاب لكفار مكة. وذلِكَ إشارة إلى ما ذكر من الوبال الذي ذاقوه في الدنيا وما أعدّلهم من العذاب في الآخرة بِأَنَّهُ بأنّ الشأن والحديث كانَتْ تَأْتِيهِمْ رُسُلُهُمْ...... أَبَشَرٌ يَهْدُونَنا أنكروا أن تكون الرسل بشرا، ولم ينكروا أن يكون الله حجرا وَاسْتَغْنَى اللَّهُ أطلق ليتناول كل شيء، ومن جملته إيمانهم وطاعتهم. فإن قلت: قوله وَتَوَلَّوْا وَاسْتَغْنَى اللَّهُ يوهم وجود التولي والاستغناء معا «٣» ، والله تعالى لم يزل غنيا. قلت: معناه: وظهر استغناء الله حيث لم يلجئهم إلى الإيمان ولم يضطرهم إليه مع قدرته على ذلك.

{ أَلَمْ يَأْتِكُمْ } “Size gelmedi mi?” hitabı Mekke kâfirlerinedir. { وذلِكَ } “İşte bu” [ifadesi], dünyada tattıkları zikredilen vebale ve ahirette onlar için hazırlanan azaba işarettir. { بِأَنَّهُ } “şunun içindir ki” [ifadesi], durum ve hadise şudur ki [anlamındadır]. { كانَتْ تَأْتِيهِمْ رُسُلُهُمْ } “Elçileri onlara geliyordu...” { أَبَشَرٌ يَهْدُونَنا } “‘Bizi bir beşer mi doğru yola iletecek?’” [diyerek] elçilerin beşer olmasını inkâr ettiler; oysa Allah'ın taş [yani put] olmasını inkâr etmemişlerdi. { وَاسْتَغْنَى اللَّهُ } “Allah ise hiçbir şeye muhtaç olmadığını gösterdi”; her şeyi, bu meyanda onların iman ve itaatlerini de kapsasın diye mutlak bırakılmıştır. Eğer: “O'nun { وَتَوَلَّوْا وَاسْتَغْنَى اللَّهُ } ‘Yüz çevirdiler, Allah da hiçbir şeye muhtaç olmadığını gösterdi’ buyruğu, yüz çevirme ile müstağni kalmanın aynı anda var olduğu vehmini doğurmaktadır3; oysa Yüce Allah ezelden beri Ganîdir (hiçbir şeye muhtaç değildir)” dersen, Ben de derim ki: Bunun anlamı şudur: Allah, buna gücü yettiği halde onları imana mecbur bırakmayarak ve buna zorlamayarak istiğnasını (onların imanına muhtaç olmadığını) ortaya koymuştur.

16138. Metin

[سورة التغابن (٦٤) : الآيات ٧ الى ٨]

[Teğâbün Suresi (64): 7-8. Ayetler]

16139. Metin

زَعَمَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنْ لَنْ يُبْعَثُوا قُلْ بَلى وَرَبِّي لَتُبْعَثُنَّ ثُمَّ لَتُنَبَّؤُنَّ بِما عَمِلْتُمْ وَذلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ (٧) فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَالنُّورِ الَّذِي أَنْزَلْنا وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ (٨)

{ زَعَمَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنْ لَنْ يُبْعَثُوا قُلْ بَلى وَرَبِّي لَتُبْعَثُنَّ ثُمَّ لَتُنَبَّؤُنَّ بِما عَمِلْتُمْ وَذلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ (٧) فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَالنُّورِ الَّذِي أَنْزَلْنا وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ (٨) } “İnkâr edenler, kesinlikle diriltilmeyeceklerini iddia ettiler. De ki: ‘Hayır! Rabbime andolsun ki mutlaka diriltileceksiniz, sonra da yaptıklarınız size mutlaka haber verilecektir. Bu, Allah'a göre kolaydır.’ (7) Artık Allah'a, Resulüne ve indirdiğimiz nura iman edin. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. (8)”

16140. Metin

الزعم: ادعاء العلم: ومنه قوله ﵇ «زعموا مطية الكذب» «١» وعن شريح: الكل شيء كنية وكنية الكذب «زعموا» ويتعدّى إلى المفعولين تعدّى العلم. قال:

Zaim (الزعم), bilgi iddiasında bulunmaktır. Nitekim Peygamber aleyhisselâm'ın: «“İddia ettiler” [sözü], yalanın biniti olmuştur» «١» hadisi bundandır. Şurayh'tan da şöyle rivayet edilmiştir: «Her şeyin bir künyesi vardır; yalanın künyesi de “iddia ettiler”dir.» İlmin geçişli olması gibi iki mef'ûle (nesneye) geçişli olur. [Şair] şöyle demiştir:

16141. Metin

… ولم أزعمك عن ذاك معزلا «٢»

... Ve seni bundan uzak saymadım «٢»

16142. Metin

وإن مع ما في حيزه قائم مقامهما. والذين كفروا. أهل مكة. وبَلى إثبات لما بعد لن، وهو البعث وَذلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ أى لا يصرفه عنه صارف. وعنى برسوله والنور: محمدا ﷺ والقرآن.

{ أَنْ } edatı ile onun alanında olan ifade, o iki mef'ûlün yerine geçmiştir. “İnkâr edenler” Mekke halkıdır. { بَلى } “Hayır!” ise { لَنْ } edatından sonrasını, yani dirilişi ispat etmektir. { وَذلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ } “Bu, Allah'a göre kolaydır.” yani hiçbir engelleyici O'nu bundan alıkoyamaz. “Resulü ve nur” ile de Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i ve Kur'an'ı kastetmiştir.

16143. Metin

[سورة التغابن (٦٤) : الآيات ٩ الى ١٠]

[Teğâbün Suresi (64): 9-10. Ayetler]

16144. Metin

يَوْمَ يَجْمَعُكُمْ لِيَوْمِ الْجَمْعِ ذلِكَ يَوْمُ التَّغابُنِ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَيَعْمَلْ صالِحاً يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّئاتِهِ وَيُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ خالِدِينَ فِيها أَبَداً ذلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (٩) وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآياتِنا أُولئِكَ أَصْحابُ النَّارِ خالِدِينَ فِيها وَبِئْسَ الْمَصِيرُ (١٠)

{ يَوْمَ يَجْمَعُكُمْ لِيَوْمِ الْجَمْعِ ذلِكَ يَوْمُ التَّغابُنِ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَيَعْمَلْ صالِحاً يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّئاتِهِ وَيُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ خالِدِينَ فِيها أَبَداً ذلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (٩) وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآياتِنا أُولئِكَ أَصْحابُ النَّارِ خالِدِينَ فِيها وَبِئْسَ الْمَصِيرُ (١٠) } “Toplanma günü için sizi toplayacağı gün; işte o, kâr ve zararın ortaya çıkacağı (aldanma) günüdür. Kim Allah'a inanır ve yararlı iş yaparsa, Allah onun kötülüklerini örter ve onu altından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere koyar. İşte büyük kurtuluş budur. (9) İnkâr edenler ve ayetlerimizi yalanlayanlar ise, cehennemliklerdir; orada ebedî kalacaklardır. Ne kötü varış yeridir! (10)”

16145. Metin

وقرئ: نجمعكم. ونكفر. وندخله، بالياء والنون. فإن قلت: بم انتصب الظرف؟ قلت بقوله: لتنبؤن، أو بخبير، لما فيه من معنى الوعيد، كأنه قيل: والله معاقبكم يوم يجمعكم. أو بإضمار «اذكر» لِيَوْمِ الْجَمْعِ ليوم يجمع فيه الأوّلون والآخرون. التغابن: مستعار من تغابن القوم في التجارة، وهو أن يغبن بعضهم بعضا، لنزول السعداء منازل الأشقياء التي كانوا ينزلونها لو كانوا سعداء، ونزول الأشقياء منازل السعداء التي كانوا ينزلونها لو كانوا أشقياء. وفيه تهكم بالأشقياء، لأنّ نزولهم ليس بغبن. وفي حديث رسول الله ﷺ «ما من عبد يدخل الجنة إلا أرى مقعده من النار لو أساء، ليزداد شكرا. وما من عبد يدخل النار إلا أرى مقعده من

[Bu kelimeler] yâ ve nûn ile necmau'küm (نَجْمَعُكُمْ), nükeffir (نُكَفِّرْ) ve nüdhılhu (نُدْخِلْهُ) şeklinde [de] okunmuştur. Eğer: «[Ayetin başındaki] zarf ne ile mansub olmuştur?» dersen, derim ki: { لَتُنَبَّؤُنَّ } [kelimesi] ile veya [bir önceki ayetteki] { خَبِيرٌ } ile [mansub olmuştur]; zira onda bir tehdit anlamı vardır. Sanki: «Allah, sizi toplayacağı gün cezalandıracaktır» denilmiş gibidir. Yahut takdirî bir «hatırla» (uzkür) [fiili] iledir. { لِيَوْمِ الْجَمْعِ } «Toplanma günü için»: Öncekilerin ve sonrakilerin kendisinde toplanacağı gün için [demektir]. Teğâbün (التغابن) [kavramı], insanların ticarette birbirini aldatıp kâr-zarara uğratmasından (teğâbün) istiare edilmiştir; bu da bazılarının diğerlerini zarara uğratmasıdır. [Buradaki istiare], bahtiyar kimselerin (müminlerin), bedbaht kimseler (kâfirler) şayet bahtiyar olsalardı yerleşecekleri konaklara yerleşmeleri; bedbahtların ise bahtiyarlar şayet bedbaht olsalardı yerleşecekleri konaklara yerleşmeleri sebebiyledir. Bunda bedbahtlarla (kâfirlerle) bir alay (tehekküm) vardır; zira onların [cehenneme] yerleşmeleri bir aldanma/kâr-zarar değildir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in hadisinde [şöyle buyrulmuştur]: «Cennete giren hiçbir kul yoktur ki, şayet kötülük yapsaydı [gideceği] cehennemdeki yeri, şükrü artsın diye kendisine gösterilmesin. Cehenneme giren hiçbir kul da yoktur ki, ona...»

16146. Metin

الجنة لو أحسن، ليزداد حسرة» «١» ومعنى ذلِكَ يَوْمُ التَّغابُنِ- وقد يتغابن الناس في غير ذلك اليوم-: استعظام له وأن تغابنه هو التغابن في الحقيقة، لا التغابن في أمور الدنيا وإن جلت وعظمت صالِحاً صفة للمصدر، أى: عملا صالحا.

hasreti artsın diye, şayet iyilik yapsaydı cennetteki yeri gösterilir.» «١» İnsanlar o günden başka günlerde de birbirini aldatıp kâr-zarara uğrayabilirken, { ذلِكَ يَوْمُ التَّغابُنِ } “işte o, kâr ve zararın ortaya çıkacağı (aldanma) günüdür” buyruğunun manası: O günü yüceltmek ve asıl aldanmanın, ne kadar büyük ve mühim olursa olsun dünya işlerindeki aldanma değil, hakiki aldanmanın ancak o günün aldanması olduğunu bildirmektir. { صالِحاً } “yararlı” kelimesi mastarın sıfatıdır; yani: Salih bir amel [yaparsa demektir].

16147. Metin

[سورة التغابن (٦٤) : آية ١١]

[Teğâbün Suresi (64): 11. Ayet]

16148. Metin

ما أَصابَ مِنْ مُصِيبَةٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللَّهِ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ يَهْدِ قَلْبَهُ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (١١)

{ ما أَصابَ مِنْ مُصِيبَةٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللَّهِ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ يَهْدِ قَلْبَهُ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (١١) } “Allah'ın izni olmaksızın hiçbir musibet isabet etmez. Kim Allah'a inanırsa, O onun kalbini doğru yola iletir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir. (11)”

16149. Metin

إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ إلا بتقديره ومشيئته، كأنه أذن للمصيبة أن تصيبه يَهْدِ قَلْبَهُ يلطف به ويشرحه للازدياد من الطاعة والخير. وقيل: هو الاسترجاع عند المصيبة. وعن الضحاك:

{ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ } “Allah'ın izni olmaksızın” ancak O'nun takdiri ve dilemesiyle [olur]; sanki musibetin ona isabet etmesine izin vermiştir. { يَهْدِ قَلْبَهُ } “onun kalbini doğru yola iletir” ona lütufta bulunur ve itaat ile hayrı artırması için kalbini ferahlatır. Şöyle de denilmiştir: O, musibet anında istircâda bulunmaktır (İnnâ lillâh demektir). Dahhâk'tan şöyle rivayet edilmiştir:

16150. Metin

يهد قلبه حتى يعلم أنّ ما أصابه لم يكن ليخطنه. وما أخطأه لم يكن ليصيبه. وعن مجاهد: إن ابتلى صبر، وإن أعطى شكر، وإن ظلم غفر. وقرئ. يهد قلبه، على البناء للمفعول، والقلب:

Başına gelenin kendisinden sapmayacağını ve kendisinden sapanın da başına gelmeyeceğini bilsin diye kalbini hidayete erdirir. Mücâhid'den: Bir belaya uğrarsa sabreder, verilirse şükreder, haksızlığa uğrarsa bağışlar. [Ayet], meçhul fiil (edilgen) olarak { يُهْدَ قَلْبُهُ } şeklinde de okunmuştur; bu durumda el-kalb kelimesi

16151. Metin

مرفوع أو منصوب. ووجه النصب: أن يكون مثل سفه نفسه، أى: يهد في قلبه. ويجوز أن يكون المعنى: أنّ الكافر ضال عن قلبه بعيد منه، والمؤمن واجد له مهتد إليه، كقوله تعالى لِمَنْ كانَ لَهُ قَلْبٌ وقرئ: نهد قلبه، بالنون. ويهد قلبه، بمعنى: يهتد. ويهدأ قلبه: يطمئن.

merfû (ötreli) veya mansub (üstünlü) olur. Mansub olmasının yönü, { سَفِهَ نَفْسَهُ } misali gibi olmasıdır; yani: Kalbinde hidayete erdirilir demektir. Mananın şöyle olması da caizdir: Kâfir kalbinden sapmış ve ondan uzaklaşmıştır; mümin ise onu bulmuş ve ona yol bulmuştur; nitekim Allah Teâlâ'nın: { لِمَنْ كانَ لَهُ قَلْبٌ } “Kalbi olan kimse için” buyruğunda olduğu gibidir. Nûn ile { نَهْدِ قَلْبَهُ }, 'yehtedî' (hidayete erer) manasında { يَهْدِ قَلْبُهُ } ve 'yatmainnu' (huzur bulur) manasında { يَهْدَأْ قَلْبُهُ } şeklinde de okunmuştur.

16152. Metin

ويهد. ويهدا على التخفيف وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ يعلم ما يؤثر فيه اللطف من القلوب مما لا يؤثر فيه فيمنحه ويمنعه.

Hemzenin hafifletilmesiyle { يَهْدِ } ve { يَهْدَا } şeklinde de okunmuştur. { وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ } “Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” Lütfun kalplerden hangisinde tesir edeceğini, hangisinde tesir etmeyeceğini bilir; böylece onu [dilediğine] verir, [dilediğinden de] engeller.

16153. Metin

[سورة التغابن (٦٤) : الآيات ١٢ الى ١٣]

[Teğâbün Suresi (64): 12-13. Ayetler]

16154. Metin

وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ فَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَإِنَّما عَلى رَسُولِنَا الْبَلاغُ الْمُبِينُ (١٢) اللَّهُ لا إِلهَ إِلاَّ هُوَ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ (١٣)

{ وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ فَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَإِنَّما عَلى رَسُولِنَا الْبَلاغُ الْمُبِينُ (١٢) اللَّهُ لا إِلهَ إِلاَّ هُوَ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ (١٣) } “Allah'a itaat edin, Peygamber'e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki elçimize düşen apaçık bir tebliğdir. (12) Allah ki, O'ndan başka ilâh yoktur. Müminler yalnız Allah'a tevekkül etsinler. (13)”

16155. Metin

فَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ فلا عليه إذا توليتم، لأنه لم يكتب عليه طاعتكم، إنما كتب عليه أن يبلغ ويبين فحسب وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ بعث لرسول الله صلى الله تعالى عليه وآله وسلم على التوكل عليه والتقوّى به في أمره، حتى ينصره على من كذبه وتولى عنه.

{ فَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ } “Eğer yüz çevirirseniz” yüz çevirdiğinizde ona bir sorumluluk yoktur; zira ona sizin itaat etmeniz yazılmamış, sadece tebliğ edip apaçık açıklaması yazılmıştır. { وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ } “Müminler yalnız Allah'a tevekkül etsinler.” Kendisini yalanlayan ve kendisinden yüz çeviren kimseye karşı ona yardım edinceye kadar, işinde O'na tevekkül etmesi ve O'nunla güç bulması hususunda Allah Teâlâ'nın Resulü sallallahu teâlâ aleyhi ve âlihi ve sellem'i teşvik etmesidir.

16156. Metin

[سورة التغابن (٦٤) : الآيات ١٤ الى ١٥]

[Teğâbün Suresi (64): 14-15. Ayetler]

16157. Metin

يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ مِنْ أَزْواجِكُمْ وَأَوْلادِكُمْ عَدُوًّا لَكُمْ فَاحْذَرُوهُمْ وَإِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (١٤) إِنَّما أَمْوالُكُمْ وَأَوْلادُكُمْ فِتْنَةٌ وَاللَّهُ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ (١٥)

{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ وَأَوْلَادِكُمْ عَدُوًّا لَكُمْ فَاحْذَرُوهُمْ وَإِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ } “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır; onlardan sakının! Yine de affeder, kusurlarını görmezden gelir ve bağışlarsanız, şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (14) { إِنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌ وَاللَّهُ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ } “Mallarınız ve çocuklarınız ancak bir imtihandır; büyük mükâfat ise Allah'ın katındadır.” (15)1

16158. Metin

إنّ من الأزواج أزواجا يعادين بعولتهنّ ويخاصمنهم ويجلبن عليهم، ومن الأولاد أولادا يعادون آباءهم ويعقونهم ويجرعونهم الغصص والأذى فَاحْذَرُوهُمْ الضمير للعدوّ أو للأزواج والأولاد جميعا. أى: لما علمتم أن هؤلاء لا يخلون من عدوّ، فكونوا منهم على حذر ولا تأمنوا غوائلهم وشرهم وَإِنْ تَعْفُوا عنهم إذا اطلعتم منهم على عداوة ولم تقابلوهم بمثلها، فإن الله يغفر لكم ذنوبكم ويكفر عنكم. وقيل: إنّ ناسا أرادوا الهجرة عن مكة، فثبطهم أزواجهم وأولادهم وقالوا: تنطلقون وتضيعوننا فرقوا لهم ووقفوا، فلما هاجروا بعد ذلك ورأوا الذين سبقوهم قد فقهوا في الدين: أرادوا أن يعاقبوا أزواجهم وأولادهم، فزين لهم العفو. وقيل: قالوا لهم: أين تذهبون وتدعون بلدكم وعشيرتكم وأموالكم، فغضبوا عليهم وقالوا: لئن جمعنا الله في دار الهجرة لم نصبكم بخير، فلما هاجروا منعوهم الخير، فحثوا أن يعفوا عنهم ويردّوا إليهم البر والصلة. وقيل: كان عوف بن مالك الأشجعى ذا أهل وولد، فإذا أراد أن يغزو تعلقوا به وبكوا إليه ورققوه، فكأنه همّ بأذاهم، فنزلت تْنَةٌ

Eşlerden öyleleri vardır ki kocalarına düşmanlık eder, onlarla çekişir ve onlara karşı başkalarını kışkırtırlar; çocuklardan da öyleleri vardır ki babalarına düşmanlık eder, onlara itaatsizlik eder, onlara keder ve eziyet yuttururlar. { فَاحْذَرُوهُمْ } “onlardan sakının” Zamir 'düşman' kelimesine veya eşler ile çocukların hepsine aittir. Yani: Bunların içerisinde bir düşmanın bulunabileceğini bildiğinizde, onlara karşı dikkatli olun, onların hile ve şerlerinden emin olmayın. { وَإِنْ تَعْفُوا } “Eğer affederseniz” onlardan bir düşmanlık gördüğünüzde onları affeder ve onlara aynıyla karşılık vermezseniz, muhakkak ki Allah da sizin günahlarınızı bağışlar ve kötülüklerinizi örter. Şöyle de denilmiştir: Mekke'den hicret etmek isteyen birtakım kimseleri eşleri ve çocukları engellemiş ve: “Gidip bizi ziyan mı edeceksiniz?” demişlerdi; onlar da onlara acıyıp kalmışlardı. Daha sonra hicret edip kendilerinden önce gidenlerin dinde derinleştiğini gördüklerinde, eşlerini ve çocuklarını cezalandırmak istediler; bunun üzerine onlara affetmek süslü gösterildi. Şöyle de denilmiştir: Onlara: “Nereye gidiyorsunuz da memleketinizi, aşiretinizi ve mallarınızı bırakıyorsunuz?” demişlerdi; onlar da bunlara öfkelenip: “Eğer Allah bizi hicret yurdunda bir araya getirirse size hiçbir hayır dokundurmayacağız!” demişlerdi. Hicret ettiklerinde ise onlara hayrı kestiler; bunun üzerine onları affetmeye, onlara iyilik ve ihsanı yeniden ulaştırmaya teşvik edildiler. Şöyle de denilmiştir: Avf b. Mâlik el-Eşcaî çoluk çocuk sahibiydi; savaşa gitmek istediğinde ona sarılır, önünde ağlaşır ve kalbini yumuşatırlardı, o da sanki onlara eziyet etmek istemişti de bu ayet indi. { فِتْنَةٌ } “bir imtihandır”

16159. Metin

بلاء ومحنة، لأنهم يوقعون في الإثم والعقوبة، ولا بلاء أعظم منهما، ألا ترى إلى قوله اللَّهُ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ

bela ve mihnettir; çünkü onlar günaha ve cezaya sürüklerler; bu ikisinden daha büyük bir bela da yoktur. Baksana Allah Teâlâ'nın: { وَاللَّهُ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ } “Büyük mükâfat ise Allah'ın yanındadır.” buyruğuna!

16160. Metin

وفي الحديث «يؤتى برجل يوم القيامة فيقال: أكل عياله حسناته» «١» وعن بعض السلف: العيال سوس الطاعات. وعن النبي ﷺ أنه كان يخطب، فجاء الحسن والحسين وعليهما قميصان أحمران يعثران ويقومان، فنزل إليهما فأخذهما «٢» ووضعهما في حجره على المنبر فقال: «صدق الله نَّما أَمْوالُكُمْ وَأَوْلادُكُمْ فِتْنَةٌ

Hadiste şöyle buyrulmuştur: «Kıyamet günü bir adam getirilir de: “Çoluk çocuğu onun sevaplarını yedi” denilir.» «١» Selef-i sâlihînden bazısından: «Çoluk çocuk, itaatlerin kurdudur (güvesidir)» rivayeti gelmiştir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den [rivayet edildiğine göre], o hutbe okurken üzerlerinde kırmızı gömlek bulunan Hasan ve Hüseyin takılıp düşerek ve kalkarak geldiler; bunun üzerine [Resûlullah] onların yanına inip ikisini aldı «٢» ve minberde kucağına oturttu, sonra da şöyle buyurdu: «Allah doğru söyledi: { إِنَّما أَمْوالُكُمْ وَأَوْلادُكُمْ فِتْنَةٌ } “Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız bir imtihandır.”

16161. Metin

رأيت هذين الصبيين فلم أصبر عنهما» ثم أخذ في خطبته. وقيل: إذا أمكنكم الجهاد والهجرة فلا يفتننكم الميل إلى الأموال والأولاد عنهما.

Bu iki çocuğu gördüm de onlara dayanamadım.» Sonra hutbesine devam etti. Şöyle de denilmiştir: Cihad ve hicret imkânı bulduğunuzda, mallara ve çocuklara olan meyil sizi bu ikisinden alıkoyup fitneye düşürmesin.

16162. Metin

[سورة التغابن (٦٤) : آية ١٦]

[Teğâbün Suresi (64): 16. Ayet]

16163. Metin

فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَاسْمَعُوا وَأَطِيعُوا وَأَنْفِقُوا خَيْراً لِأَنْفُسِكُمْ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (١٦)

{ فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَاسْمَعُوا وَأَطِيعُوا وَأَنْفِقُوا خَيْراً لِأَنْفُسِكُمْ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (١٦) } “O halde gücünüz yettiğince Allah'tan korkun, dinleyin, itaat edin ve kendi nefsinizin hayrına infakta bulunun. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (16)”

16164. Metin

مَا اسْتَطَعْتُمْ جهدكم ووسعكم، أى: ابذلوا فيها استطاعتكم وَاسْمَعُوا ما توعظون به وَأَطِيعُوا فيما تأمرون به وتنهون عنه وَأَنْفِقُوا في الوجوه التي وجبت عليكم النفقة فيها

{ مَا اسْتَطَعْتُمْ } “gücünüz yettiğince” gücünüz ve takatiniz [yettiğince], yani: Bu hususta gücünüzü sarf edin.1 { وَاسْمَعُوا } “ve dinleyin” size verilen öğütleri, { وَأَطِيعُوا } “ve itaat edin” emrolunduğunuz ve yasaklandığınız hususlarda, { وَأَنْفِقُوا } “ve infakta bulunun” üzerinize infakı vacip kılınan yerlerde.2

16165. Metin

خَيْراً لِأَنْفُسِكُمْ نصب بمحذوف، تقديره: ائتوا خيرا لأنفسكم، وافعلوا ما هو خير لها وأنفع، وهذا تأكيد للحث على امتثال هذه الأوامر، وبيان لأنّ هذه الأمور خير لأنفسكم من الأموال والأولاد وما أنتم عاكفون عليه من حب الشهوات وزخارف الدنيا.

{ خَيْراً لِأَنْفُسِكُمْ } “kendi nefsinizin hayrına” Mahzuf bir fiille mansubdur, takdiri: “Kendi nefsiniz için hayır getirin ve onun için daha hayırlı ve faydalı olanı yapın” şeklindedir. Bu, söz konusu emirlere uymaya teşvik için bir pekiştirme ve bu hususların, mallardan, çocuklardan ve düşkünü olduğunuz şehvet sevgisi ile dünya süslerinden nefsiniz için daha hayırlı olduğunu bir beyandır.

16166. Metin

[سورة التغابن (٦٤) : الآيات ١٧ الى ١٨]

[Teğâbün Suresi (64): 17-18. Ayetler]

16167. Metin

إِنْ تُقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضاً حَسَناً يُضاعِفْهُ لَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللَّهُ شَكُورٌ حَلِيمٌ (١٧) عالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهادَةِ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (١٨)

{ إِنْ تُقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضاً حَسَناً يُضاعِفْهُ لَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللَّهُ شَكُورٌ حَلِيمٌ (١٧) عالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهادَةِ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (١٨) } “Eğer Allah'a güzel bir borç verirseniz, O bunu sizin için kat kat artırır ve sizi bağışlar. Allah şükrün karşılığını verendir, cezada acele etmeyendir (halîmdir). (17) Görünmeyeni ve görüneni bilendir; üstündür, hikmet sahibidir. (18)”

16168. Metin

وذكر القرض: تلطف في الاستدعاء يُضاعِفْهُ لَكُمْ يكتب لكم بالواحدة عشرا وأو سبعمائة إلى ما شاء من الزيادة. وقرئ: يضعفه شَكُورٌ مجاز، أى: يفعل بكم ما يفعل المبالغ في الشكر من عظيم الثواب، وكذلك حَلِيمٌ يفعل بكم ما يفعل من يحلم عن المسيء، فلا يعاجلكم بالعقاب مع كثرة ذنوبكم.

Borçtan bahsedilmesi, [itaate] davette bir nezakettir. { يُضاعِفْهُ لَكُمْ } “O bunu sizin için kat kat artırır” sizin için bire on veya yedi yüz, dilediği fazlasına kadar yazar; { يُضَعِّفْهُ } şeklinde de okunmuştur. { شَكُورٌ } “şükrün karşılığını veren” ifadesi mecazdır; yani büyük sevap vermek suretiyle şükürde ileri giden birinin yaptığını size yapar; aynı şekilde { حَلِيمٌ } “halîm olan” da günahlarınızın çokluğuna rağmen size hemen ceza vermeyip kötülük yapana yumuşak davranan birinin yaptığını size yapar demektir.

16169. Metin

عن رسول الله ﷺ «من قرأ سورة التغابن رفع عنه موت الفجأة» «١» .

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayetle: «Kim Teğâbün Suresini okursa, ansızın ölüm ondan kaldırılır.» «١»