16442. Metin
مكية، وآياتها ٥٢ [نزلت بعد الملك] بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Mekkîdir ve 52 ayettir. [Mülk suresinden sonra inmiştir.] Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
16443. Metin
[سورة الحاقة (٦٩) : الآيات ١ الى ٨]
[Hâkka Suresi (69), 1 ila 8. Ayetler]
16444. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm
16445. Metin
الْحَاقَّةُ (١) مَا الْحَاقَّةُ (٢) وَما أَدْراكَ مَا الْحَاقَّةُ (٣) كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعادٌ بِالْقارِعَةِ (٤)
{ الْحَاقَّةُ (١) مَا الْحَاقَّةُ (٢) وَما أَدْراكَ مَا الْحَاقَّةُ (٣) كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعادٌ بِالْقارِعَةِ (٤) } “Gerçekleşecek olan [kıyamet]! (1) Nedir o gerçekleşecek olan? (2) O gerçekleşecek olanın ne olduğunu sana ne bildirdi? (3) Semûd ve Âd [kavimleri], o kapıyı çalacak dehşetli olayı (kıyameti) yalanladı. (4)”
16446. Metin
فَأَمَّا ثَمُودُ فَأُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ (٥) وَأَمَّا عادٌ فَأُهْلِكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عاتِيَةٍ (٦) سَخَّرَها عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيالٍ وَثَمانِيَةَ أَيَّامٍ حُسُوماً فَتَرَى الْقَوْمَ فِيها صَرْعى كَأَنَّهُمْ أَعْجازُ نَخْلٍ خاوِيَةٍ (٧) فَهَلْ تَرى لَهُمْ مِنْ باقِيَةٍ (٨)
{ فَأَمَّا ثَمُودُ فَأُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ (٥) وَأَمَّا عادٌ فَأُهْلِكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عاتِيَةٍ (٦) سَخَّرَها عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيالٍ وَثَمانِيَةَ أَيَّامٍ حُسُوماً فَتَرَى الْقَوْمَ فِيها صَرْعى كَأَنَّهُمْ أَعْجازُ نَخْلٍ خاوِيَةٍ (٧) فَهَلْ تَرى لَهُمْ مِنْ باقِيَةٍ (٨) } “Semûd'a gelince; onlar haddi aşan azgın bir felaketle helak edildiler. (5) Âd'a gelince; onlar da uğultulu, dondurucu ve azgın bir rüzgârla helak edildiler. (6) [Allah] onu, ardı arkası kesilmeksizin yedi gece sekiz gün onların üzerine musallat etti. Öyle ki o kavmi orada, sanki içi boşalmış hurma kütükleriymiş gibi yere serilmiş görürdün. (7) Şimdi onlardan geriye kalan birini görüyor musun? (8)”
16447. Metin
الْحَاقَّةُ الساعة الواجبة الوقوع الثابتة المجيء، التي هي آتية لا ريب فيها. أو التي فيها حواق الأمور من الحساب والثواب والعقاب. أو التي تحق فيها الأمور، أى: تعرف على الحقيقة، من قولك لا أحق هذا، أى: لا أعرف حقيقته. جعل الفعل لها وهو لأهلها وارتفاعها على الابتداء وخبرها مَا الْحَاقَّةُ والأصل: الحاقة ما هي، أى أىّ شيء هي تفخيما لشأنها وتعظيما لهو لها، فوضع الظاهر موضع المضمر، لأنه أهول لها وَما أَدْراكَ وأىّ شيء أعلمك ما الحاقة، يعنى: أنك لا علم لك بكنهها ومدى عظمها، على أنه من العظم والشدة بحيث لا يبلغه دراية أحد ولا وهمه، وكيفما قدرت حالها فهي أعظم من ذلك، وما في موضع الرفع على الابتداء. وأَدْراكَ معلق عنه لتضمنه معنى الاستفهام. بِالْقارِعَةِ التي تقرع الناس بالأفزاع والأهوال، والسماء بالانشقاق والانفطار، والأرض والجبال بالدك والنسف، والنجوم بالطمس والانكدار. ووضعت موضع الضمير لتدل على معنى القرع. في الحاقة: زيادة في وصف شدتها، ولما ذكرها وفخمها أتبع ذكر ذلك ذكر من كذب بها وما حل بهم بسبب التكذيب، تذكيرا لأهل مكة وتخويفا لهم من عاقبة تكذيبهم بِالطَّاغِيَةِ بالواقعة المجاوزة للحد في الشدة. واختلف فيها،
{ الْحَاقَّةُ } “Gerçekleşecek olan [kıyamet]”; vuku bulması zorunlu, gelmesi kesin olan, kendisinde hiçbir şüphe bulunmaksızın gelecek olan kıyamet vaktidir. Ya da hesap, sevap ve ceza gibi kesinleşmiş işlerin içinde cereyan ettiği vakittir. Veyahut işlerin onda hakikat kazandığı, yani gerçek mahiyetinin bilindiği gündür; nitekim senin “Bunu hakikatiyle bilmiyorum (Lâ uhıkku hâzâ)” yani mahiyetini bilmiyorum demen bu köktendir. Eylem aslında o günün ehline aitken [mecazen] o güne nispet edilmiştir. Kelimenin merfû olması mübteda (özne) oluşundandır; haberi (yüklemi) ise { مَا الْحَاقَّةُ } “Nedir o gerçekleşecek olan?” ifadesidir. Aslı ise şânını yüceltmek ve dehşetini büyütmek amacıyla “O gerçekleşecek olan, o nedir?” şeklindedir; zamir yerine açık isim konulmuştur çünkü bu onun için daha dehşet vericidir. { وَما أَدْراكَ } “Sana ne bildirdi?”; sana o kıyametin ne olduğunu hangi şey bildirdi? Yani senin onun künhüne ve azametinin derecesine dair bir bilgin yoktur; zira o, azameti ve şiddeti bakımından hiç kimsenin idrakinin veya tahayyülünün ulaşamayacağı bir derecededir. Durumunu nasıl takdir edersen et, o bundan daha büyüktür. { وَما } mübteda olarak ref konumundadır. { أَدْراكَ } ise soru anlamı içerdiğinden amelden ta'lik edilmiştir (askıya alınmıştır). { بِالْقارِعَةِ } “O kapıyı çalacak dehşetli olay ile”; insanları korku ve dehşetlerle, göğü yarılıp çatlamakla, yeri ve dağları un ufak edilip savrulmakla, yıldızları ise sönüp dökülmekle çarpan olaydır. Şiddetinin vasfında bir artış olarak { الْحَاقَّةُ } yerine çarpma (el-Kāria) anlamını göstermek üzere zamir yerine açık isim getirilmiştir. Onu zikredip yücelttiğinde, Mekke ehline bir hatırlatma ve yalanlamalarının akıbetinden onları korkutma gayesiyle bunun ardından onu yalanlayanları ve yalanlamaları sebebiyle başlarına gelenleri zikretmiştir. { بِالطَّاغِيَةِ } “Haddi aşan azgın bir felaketle”; şiddette haddi aşan olayla. Bunun mahiyetinde ihtilaf edilmiştir:
16448. Metin
فقيل: الرجفة. وعن ابن عباس: الصاعقة. وعن قتادة: بعث الله عليهم صيحة فأهمدتهم.
Bunun şiddetli sarsıntı (recfe) olduğu söylenmiştir. İbn Abbas'tan ise yıldırım (sâika) olduğu rivayet edilmiştir. Katâde'den: “Allah onların üzerine korkunç bir ses (sayha) gönderdi ve onları cansız kül yığınına çevirdi.”
16449. Metin
وقيل: الطاغية مصدر كالعافية، أى: بطغيانهم، وليس بذاك لعدم الطباق بينها وبين قوله بِرِيحٍ صَرْصَرٍ والصرصر: الشديدة الصوت لها صرصرة. وقيل: الباردة من الصر، كأنها التي كرر فيها البرد وكثر: فهي تحرق لشدة بردها عاتِيَةٍ شديدة العصف والعتوّ استعارة.
Şöyle de denilmiştir: Tâgıye (الطاغية), âfiye gibi bir masdardır; yani “azgınlıkları sebebiyle” demektir. Ancak bu görüş, { بِرِيحٍ صَرْصَرٍ } “uğultulu, dondurucu bir rüzgârla” kavli ile arasında bir mutabakat/uyum bulunmaması sebebiyle isabetli değildir. Sarsar (صرصر): Uğultusu ve gürültüsü olan çok şiddetli sesli rüzgârdır. Şöyle de denilmiştir: Sırr (صرّ) kökünden gelip dondurucu soğuk rüzgârdır; sanki onda soğuk peş peşe tekrarlanmış ve çoğalmıştır, dolayısıyla şiddetli soğuğundan ötürü yakıp kavurur. { عاتِيَةٍ } “azgın”; esişi ve kabarması son derece şiddetli olandır ve bu bir istiaredir.
16450. Metin
أو عتت على عاد، فما قدروا على ردّها بحيلة، من استتار ببناء، أو لياذ بجبل، أو اختفاء في حفرة، فإنها كانت تنزعهم من مكامنهم وتهلكهم. وقيل: عتت على خزانها، فخرجت بلا كيل ولا وزن: وروى عن رسول الله ﷺ: «ما أرسل الله سفينة من ريح إلا بمكيال ولا قطرة من مطر إلا بمكيال إلا يوم عاد ويوم نوح، فإنّ الماء يوم نوح طغى على الخزان فلم يكن لهم عليه السبيل، ثم قرأ إِنَّا لَمَّا طَغَى الْماءُ حَمَلْناكُمْ فِي الْجارِيَةِ وإن الريح يوم عاد عتت على الخزان فلم يكن لهم عليها سبيل ثم قرأ بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عاتِيَةٍ «١» ولعلها عبارة عن الشدة والإفراط فيها. الحسوم: لا يخلو من أن يكون جمع حاسم كشهود وقعود. أو مصدرا كالشكور والكفور، فإن كان جمعا فمعنى قوله حُسُوماً نحسات حسمت كل خير واستأصلت كل بركة.
Ya da Âd kavmine karşı baş kaldırmış ve onlar bir binaya sığınmak, bir dağa yaslanmak yahut bir çukurda gizlenmek gibi hiçbir çareyle onu geri çevirmeye güç yetirememişlerdir; çünkü rüzgâr onları gizlendikleri yerlerden söküp alıyor ve helak ediyordu. Şöyle de denilmiştir: Onu sevk eden [melek] bekçilerine karşı haddi aşmış ve ölçüsüz, tartısız çıkmıştır. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet edilmiştir: «Allah, Âd günü ve Nûh günü müstesna, hiçbir rüzgârı ölçüsüz ve hiçbir yağmur damlasını ölçüsüz göndermemiştir. Zira Nûh günü su, bekçilerine galebe çalıp haddi aşmış ve meleklerin ona karşı hiçbir gücü olmamıştı.» Sonra şu ayeti okudu: { إِنَّا لَمَّا طَغَى الْماءُ حَمَلْناكُمْ فِي الْجارِيَةِ } “Şüphesiz su taştığı zaman sizi gemide taşıdık.” «Âd günü ise rüzgâr bekçilerine galebe çalıp haddi aşmış ve meleklerin ona karşı hiçbir gücü kalmamıştı.» Sonra şu ayeti okudu: { بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عاتِيَةٍ } “Uğultulu, dondurucu ve azgın bir rüzgârla” (¬١) Muhtemelen bu, [rüzgârın] şiddetini ve ifratını ifade etmektedir. Husûm (الحسوم): Şuhûd ve kuûd gibi hâsim kelimesinin çoğulu olabileceği gibi şukûr ve küfûr gibi bir masdar da olabilir. Eğer çoğul ise { حُسُوماً } ifadesinin anlamı; her türlü hayrı kesip bitiren ve bütün bereketi kökünden kazıyan uğursuzluklar demektir.
16451. Metin
أو متتابعة هبوب الرياح: ما خفتت ساعة حتى أتت عليهم تمثيلا لتتابعها بتتابع فعل الحاسم في إعادة الكي على الداء، كرة بعد أخرى حتى ينحسم. وإن كان مصدرا: فإما أن ينتصب بفعله مضمرا، أى: تحسم حسوما، بمعنى تستأصل استئصالا. أو يكون صفة كقولك: ذات حسوم.
Ya da peş peşe esen rüzgârlar demektir: Onları tamamen helak edene kadar bir an bile dinmemiştir. Bunun peş peşe gelişi, dağlayan kişinin hastalığın kökünü kazıyıp kesmek için dağlamayı defalarca art arda tekrarlamasına benzetilmiştir. Şayet masdar ise; ya gizli bir fiili ile mensub kılınmıştır ki anlamı “Kökünü tamamen kazıyıp kesecek şekilde kesti” (tehsumu husûmen) yani “Kökten kazıdı” demektir. Ya da “kesip biçici/uğursuz” (zâtü husûm) demen gibi bir sıfattır.
16452. Metin
أو يكون مفعولا له، أى: سخرها عليهم للاستئصال. وقال عبد العزيز ابن زرارة الكلابي:
Veyahut mef'ûlün leh (için) olabilir; yani: “Onları kökten kazımak için üzerlerine musallat kıldı” demektir. Abdülazîz b. Zürâre el-Kilâbî şöyle demiştir:
16453. Metin
ففرّق بين بينهم زمان … تتابع فيه أعوام حسوم «٢»
Aralarını bir zaman ayırdı ki … Peş peşe gelen uğursuz/kök kazıyıcı yıllar birbirini takip etti (¬٢)
16454. Metin
وقرأ السدى: حسوما، بالفتح حالا من الريح، أى: سخرها عليهم مستأصلة. وقيل: هي أيام العجوز، وذلك أن عجوزا من عاد توارت في سرب، فانتزعتها الريح في اليوم الثامن فأهلكتها.
Süddî, { حُسُوماً } kelimesini fetha ile (hasûmen) okumuştur; bu rüzgârdan bir hal olup: “Onu kök kazıyıcı olarak üzerlerine musallat etti” demektir. Şöyle de denilmiştir: Bunlar “Eyyâmü'l-acûz”dur (kocakarı soğukları). Bu da Âd kavminden bir kocakarının bir yeraltı sığınağında gizlenmesi, sekizinci günde ise rüzgârın onu oradan çekip çıkararak helak etmesidir.
16455. Metin
وقيل: هي أيام العجز، وهي آخر الشتاء وأسماؤها: الصن والصنبر، والوبر. والآمر،
Şöyle de denilmiştir: Bunlar kışın sonu olan eyyâmü'l-acz'dir (kocakarı soğukları)12. İsimleri ise şunlardır: es-Sınn, es-Sınnebr, el-Vebr ve el-Âmir,
16456. Metin
والمؤتمر، والمعلل، ومطفئ الجمر. وقيل: مكفئ الظعن «١» ومعنى سَخَّرَها عَلَيْهِمْ سلطها عليهم كما شاء فِيها في مهابها. أو في الليالي والأيام. وقرئ: أعجاز نخيل مِنْ باقِيَةٍ من بقية أو من نفس باقية. أو من بقاء، كالطاغية: بمعنى الطغيان.
Mü'temir, Muallel ve Mutfiü'l-cemr'dir. Şöyle de denilmiştir: Mükfiü'z-za'n'dır. (¬١) { سَخَّرَها عَلَيْهِمْ } “Onu üzerlerine musallat etti” ifadesinin anlamı: Dilediği gibi onlara musallat kıldı demektir. { فِيها } “orada”; rüzgârın estiği yerlerde yahut o gecelerde ve günlerde demektir. [Ayetteki hurma kütükleri manasındaki kelime] (أعجاز نخل) yerine (أعجاز نخيل) şeklinde de okunmuştur. { مِنْ باقِيَةٍ } “geriye kalan [biri]”; geriye kalan bir topluluk yahut geriye kalan bir nefis demektir. Veya tıpkı tâgıye (الطاغية) kelimesinin tugyân (azgınlık) manasına gelmesi gibi bekā (kalıcılık) manasındadır.
16457. Metin
[سورة الحاقة (٦٩) : الآيات ٩ الى ١٠]
[Hâkka Suresi (69), 9 ila 10. Ayetler]
16458. Metin
وَجاءَ فِرْعَوْنُ وَمَنْ قَبْلَهُ وَالْمُؤْتَفِكاتُ بِالْخاطِئَةِ (٩) فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ فَأَخَذَهُمْ أَخْذَةً رابِيَةً (١٠)
{ وَجاءَ فِرْعَوْنُ وَمَنْ قَبْلَهُ وَالْمُؤْتَفِكاتُ بِالْخاطِئَةِ (٩) فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ فَأَخَذَهُمْ أَخْذَةً رابِيَةً (١٠) } “Firavun, ondan öncekiler ve altüst olmuş şehirler [halkı] da o büyük günahı işleyerek geldiler. (9) Böylece Rablerinin elçisine isyan ettiler; O da onları şiddeti kat kat artan bir yakalayışla yakaladı. (10)”
16459. Metin
وَمَنْ قَبْلَهُ يريد: ومن عنده من تباعه. وقرئ: ومن قبله، أى: ومن تقدمه. وتعضد الأولى قراءة عبد الله وأبى: ومن معه. وقراءة أبى موسى: ومن تلقاءه وَالْمُؤْتَفِكاتُ قرى قوم لوط بِالْخاطِئَةِ بالخطإ، أو بالفعلة، أو الأفعال ذات الخطإ العظيم رابِيَةً شديدة زائدة في الشدة، كما زادت قبائحهم في القبح. يقال: ربا الشيء يربو: إذا زاد لِيَرْبُوَا فِي أَمْوالِ النَّاسِ.
{ وَمَنْ قَبْلَهُ } “Ondan öncekiler” ile onun yanındakileri, yani ona tabi olanları kastetmektedir. [Kāf harfinin kesresi ile] (ومن قبله) şeklinde de okunmuştur ki; “ondan önce gelip geçenler” demektir. Birinci kıraati Abdullah ve Übeyy'in “Onunla beraber olanlar (Ve men meahû)” kıraati ile Ebû Mûsâ'nın “Onun huzurundakiler (Ve men tilkâehû)” kıraati desteklemektedir. { وَالْمُؤْتَفِكاتُ } “Altüst olmuş şehirler”; Lût kavminin şehirleridir. { بِالْخاطِئَةِ } “Büyük günahı [işleyerek]”; büyük hatayı yahut büyük hata ihtiva eden fiili veya fiilleri işleyerek demektir. { رابِيَةً } “Şiddeti kat kat artan”; onların çirkinlikleri çirkinlikte arttığı gibi, şiddetinde artan pek şiddetli [bir yakalayış]. Şey artıp çoğaldığı zaman “Rebe'ş-şey'u yerbû” denilir; { لِيَرْبُوَا فِي أَمْوالِ النَّاسِ } “insanların malları içinde artsın diye” ayetinde olduğu gibi.
16460. Metin
[سورة الحاقة (٦٩) : الآيات ١١ الى ١٢]
[Hâkka Suresi (69), 11 ila 12. Ayetler]
16461. Metin
إِنَّا لَمَّا طَغَى الْماءُ حَمَلْناكُمْ فِي الْجارِيَةِ (١١) لِنَجْعَلَها لَكُمْ تَذْكِرَةً وَتَعِيَها أُذُنٌ واعِيَةٌ (١٢)
{ إِنَّا لَمَّا طَغَى الْماءُ حَمَلْناكُمْ فِي الْجارِيَةِ (١١) لِنَجْعَلَها لَكُمْ تَذْكِرَةً وَتَعِيَها أُذُنٌ واعِيَةٌ (١٢) } “Şüphesiz su taştığı zaman sizi gemide taşıdık; (11) Onu sizin için bir öğüt kılalım ve kavrayıcı kulaklar onu kavrasın diye. (12)”
16462. Metin
حَمَلْناكُمْ حملنا آباءكم فِي الْجارِيَةِ في سفينة، لأنهم إذا كانوا من نسل المحمولين الناجين، كان حمل آبائهم منة عليهم، وكأنهم هم المحمولون، لأن نجاتهم سبب ولادتهم لِنَجْعَلَها
{ حَمَلْناكُمْ } “Sizi taşıdık”; babalarınızı taşıdık. { فِي الْجارِيَةِ } “Gemide”; bir gemide demektir. Çünkü onlar taşınan ve kurtulan kimselerin soyundan oldukları için, babalarının taşınması kendilerine bir nimettir ve sanki kendileri taşınmış gibidir; zira babalarının kurtuluşu onların doğmasının sebebidir. { لِنَجْعَلَها } “Onu kılalım diye”;
16463. Metin
الضمير للفعلة: وهي نجاة المؤمنين وإغراق الكفرة تَذْكِرَةً
Zamir fiile aittir: O da müminlerin kurtarılması ve kâfirlerin suda boğulmasıdır. { تَذْكِرَةً } “Bir öğüt”;
16464. Metin
عظة وعبرة أُذُنٌ واعِيَةٌ
Bir nasihat ve ibret [kılalım diye]. { أُذُنٌ واعِيَةٌ } “Kavrayıcı kulak”;
16465. Metin
من شأنها أن تعى وتحفظ ما سمعت به ولا تضيعه بترك العمل، وكل ما حفظته في نفسك فقد وعيته «٢» وما حفظته في غير نفسك فقد أوعيته كقولك: وعيت الشيء في الظرف. وعن النبي ﷺ أنه قال لعلىّ رضى الله عنه عند نزول هذه الآية «سألت الله أن يجعلها أذنك يا علىّ» قال علىّ رضى الله عنه: فما نسيت شيئا بعد وما كان لي أن أنسى «٣» . فإن قلت: لم قيل: أذن واعية، على التوحيد والتنكير؟ قلت: للإيذان بأن الوعاة فيهم قلة، ولتوبيخ الناس بقلة من يعي منهم، وللدلالة على أن الأذن الواحدة إذا وعت وعقلت عن الله فهي السواد الأعظم عند الله، وأن ما سواها لا يبالى بهم بالة وإن ملئوا ما بين الخافقين. وقرئ: وتعيها بسكون العين للتخفيف: شبه تعى بكبد.
1İşittiği şeyi kavrayıp ezberlemesi ve ameli terk etmek suretiyle onu zayi etmemesi kendi tabiatında/özelliğinde olan [kulak demektir]. Kendi içinde/zihninde ezberleyip koruduğun her şey için «onu kavradım/ezberledim» (وعيته) dersin;2 kendi zihninden başka bir yerde koruduğun şey için ise «onu kaba koydum/muhafaza ettim» (أوعيته) dersin; nitekim «Eşyayı kaba koyup muhafaza ettim» (وعيت الشيء في الظرف) demen böyledir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’den rivayet edildiğine göre, bu ayet indiğinde Ali radıyallâhu anh’a: « سألت الله أن يجعلها أذنك يا علىّ » «Ey Ali! Allah'tan onu senin kulağın kılmasını diledim» buyurmuştur. Ali radıyallâhu anh da: «O günden sonra hiçbir şeyi unutmadım ve artık unutmam da mümkün değildi» demiştir.3 Eğer: «Niçin tekil ve nekre (belirsiz) olarak { أُذُنٌ واعِيَةٌ } 'kavrayıcı bir kulak' buyrulmuştur?» dersen, şöyle derim: [Sözü] kavrayıp muhafaza edenlerin onların arasında pek az olduğunu bildirmek, kavrayanların azlığı sebebiyle insanları kınamak ve tek bir kulak dahi Allah'tan geleni kavrayıp idrak ettiğinde Allah katında asıl büyük çoğunluğun (es-sevâdü'l-a'zam) o olduğunu, onun dışındakilerin ise doğu ile batı arasını doldursalar bile kendilerine hiçbir değer verilmeyeceğini göstermek içindir. [Ayet], hafifletmek amacıyla 'ayn' harfinin sükûnu ile «ve te'yehâ» (وتعيها) şeklinde de okunmuştur; [böylece] 'te'î' (تَعِي), [hafifletilerek telaffuz edilen] 'kebid' (كَبِد) kelimesine benzetilmiştir.
16466. Metin
[سورة الحاقة (٦٩) : الآيات ١٣ الى ١٨]
[Hâkka Suresi (69), 13 ila 18. Ayetler]
16467. Metin
فَإِذا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ واحِدَةٌ (١٣) وَحُمِلَتِ الْأَرْضُ وَالْجِبالُ فَدُكَّتا دَكَّةً واحِدَةً (١٤) فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْواقِعَةُ (١٥) وَانْشَقَّتِ السَّماءُ فَهِيَ يَوْمَئِذٍ واهِيَةٌ (١٦) وَالْمَلَكُ عَلى أَرْجائِها وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمانِيَةٌ (١٧)
{ فَإِذا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ واحِدَةٌ (١٣) وَحُمِلَتِ الْأَرْضُ وَالْجِبالُ فَدُكَّتا دَكَّةً واحِدَةً (١٤) فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْواقِعَةُ (١٥) وَانْشَقَّتِ السَّماءُ فَهِيَ يَوْمَئِذٍ واهِيَةٌ (١٦) وَالْمَلَكُ عَلى أَرْجائِها وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمانِيَةٌ (١٧) } “Sûr'a bir tek üfleme ile üflendiği, (13) Yer ve dağlar kaldırılıp birbirine bir tek çarpışla çarpılarak darmadağın edildiği zaman, (14) İşte o gün olacak olan [kıyamet] kopmuştur. (15) Gök yarılmıştır; artık o gün o bomboş ve gevşektir. (16) Melekler de onun kenarlarındadır. O gün Rabbinin Arş'ını onların üstünde sekiz [melek] taşır. (17)”
16468. Metin
يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لا تَخْفى مِنْكُمْ خافِيَةٌ (١٨)
{ يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لا تَخْفى مِنْكُمْ خافِيَةٌ (١٨) } “O gün [hesap için] huzura arz olunursunuz; hiçbir gizliniz saklınız kalmaz. (18)”
16469. Metin
أسند الفعل إلى المصدر، وحسن تذكيره للفصل. وقرأ أبو السمال نفخة واحدة بالنصب مسندا للفعل إلى الجار والمجرور. فإن قلت: هما نفختان، فلم قيل: واحدة «١» ؟ قلت معناه أنها لا تثنى في وقتها. فإن قلت: فأى النفختين هي؟ قلت الأولى لأن عندها فساد العالم، وهكذا الرواية عن ابن عباس. وقد روى عنه أنها الثانية. فإن قلت: أما قال بعد يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ والعرض إنما هو عند النفخة الثانية؟ قلت: جعل اليوم اسما للحين الواسع الذي تقع فيه النفختان والصعقة والنشور والوقوف والحساب، فلذلك قيل يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ كما تقول:
Fiil masdara isnat edilmiştir ve aradaki fasıladan dolayı fiilin müzekker gelmesi uygun olmuştur. Ebü's-Semmâl, fiili cârr ve mecrûra isnat ederek mansub şekilde (نفخةً واحدةً) okumuştur. Eğer: “Onlar iki üflemedir, o halde niçin 'bir tek' (¬١) denilmiştir?” dersen, derim ki: Bunun manası, kendi vaktinde tekrarlanmayacağıdır. Eğer: “Peki bu iki üflemeden hangisidir?” dersen, derim ki: Birincisidir; çünkü âlemin bozulması onun anındadır ve İbn Abbas'tan gelen rivayet de böyledir. Ondan ikinci üfleme olduğuna dair rivayet de gelmiştir. Eğer: “Bunun peşinden { يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ } 'O gün arz olunursunuz' buyurmamış mıdır? Halbuki arz ancak ikinci üflemededir?” dersen, derim ki: 'Gün' kelimesi iki üflemenin, bayılmanın, dirilişin, duruşun ve hesabın meydana geldiği geniş bir vakit için isim kılınmıştır; bu sebeple tıpkı senin:
16470. Metin
جئته عام كذا، وإنما كان مجيئك في وقت واحد من أوقاته وَحُمِلَتِ ورفعت من جهاتها بريح بلغت من قوّة عصفها أنها تحمل الأرض والجبال. أو بخلق من الملائكة. أو بقدرة الله من غير سبب. وقرئ: وحملت، بحذف المحمل وهو أحد الثلاثة فَدُكَّتا فدكت الجملتان:
“Filanca yılda ona geldim” demen gibi { يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ } “O gün arz olunursunuz” denilmiştir; halbuki senin gelişin o yılın vakitlerinden yalnızca bir vakitte vuku bulmuştur. { وَحُمِلَتِ } “Kaldırıldığı [zaman]”; şiddetinin kuvveti yer ve dağları taşıyacak raddeye varan bir rüzgârla yahut meleklerden bir toplulukla yahut hiçbir sebep olmaksızın Allah'ın kudretiyle taraflarından kaldırılmıştır. Taşıyan (el-muhmil) hazfedilerek meçhul yerine mâruf sîgayla da (وَحَمَلَتْ) okunmuştur ki bu üç sebepten biridir. { فَدُكَّتا } “Birbirine çarpıldığı [zaman]”; her iki kitle,
16471. Metin
جملة الأرضين وجملة الجبال، فضرب بعضها ببعض حتى تندقّ وترجع كثيبا مهيلا وهباء منبثا. والدك أبلغ من الدق. وقيل: فبسطتا بسطة واحدة، فصارتا أرضا لا ترى فيها عوجا ولا أمتا، من قولك: اندكّ السنام إذا انفرش. وبعير أدك وناقة دكاء. ومنه: الدكان فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْواقِعَةُ فحينئذ نزلت النازلة وهي القيامة واهِيَةٌ مسترخية ساقطة القوّة جدّا بعد ما كانت محكمة مستمسكة. يريد: والخلق الذي يقال له الملك، وردّ إليه الضمير مجموعا في قوله فَوْقَهُمْ على المعنى: فإن قلت: ما الفرق بين قوله وَالْمَلَكُ، وبين أن يقال والملائكة؟
Yeryüzü kütlesi ile dağlar kütlesi birbirine çarpılmış, ufalanıp darmadağın oluncaya ve yığılmış kum tepecikleri ile savrulmuş toz zerrecikleri haline gelinceye kadar birbiriyle dövülmüştür. Dekk (دك), dakk (دق) kelimesinden daha beliğdir. Şöyle de denilmiştir: Bir tek yayılışla yayılıp düzlenmişler ve onda hiçbir eğrilik ve tümsek görmeyeceğin bir arazi haline gelmişlerdir. Bu, hörgüç yassılaşıp çöktüğü zaman kullanılan “İndekke's-sinâm” ifadesindendir. Çökük hörgüçlü erkek deveye “adak”, dişi deveye ise “dekkâ” denir. Dükkân kelimesi de buradan gelir. { فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْواقِعَةُ } “İşte o gün olacak olan kopmuştur”; işte o vakit o vuku bulacak hadise, yani kıyamet inmiştir. { واهِيَةٌ } “Gevşektir”; sağlam ve kuvvetli bir şekilde tutunmuşken artık gücü son derece düşmüş, pelteleşmiş ve zayıflamıştır. [Âyette geçen melek lafzı ile] 'el-Melek' denilen varlık türü kastedilmektedir; { فَوْقَهُمْ } “Onların üstünde” ifadesinde zamirin çoğul olarak ona döndürülmesi manaya göredir. Eğer: “{ وَالْمَلَكُ } denmesi ile 've'l-melâiketu' denmesi arasındaki fark nedir?” dersen,
16472. Metin
قلت: الملك أعمّ من الملائكة، ألا ترى أن قولك: ما من ملك إلا وهو شاهد، أعم من قولك: ما من ملائكة عَلى أَرْجائِها على جوانبها: الواحد رجا مقصور، يعنى: أنها تنشق، وهي مسكن الملائكة، فينضوون «٢» إلى أطرافها وما حولها من حافاتها «٣» ثَمانِيَةٌ أى: ثمانية
[Ben] derim ki: el-Melek (الملك) [lafzı], el-Melâike (الملائكة) [kelimesinden] daha kapsamlıdır. Görmez misin ki: “Şahit olmayan hiçbir melek (melek) yoktur” sözün, “Hiçbir melekler (melâike) yoktur” sözünden daha kapsamlıdır. { عَلى أَرْجائِها } “Onun kenarlarındadır”; [yani] etrafındadır. Tekili maksûr [elif ile yazılan] racâ (رجا) kelimesidir. Yani: Gök yarılır -ki orası meleklerin meskenidir- onlar da onun kenarlarına 2 ve etrafında yer alan uç kısımlarına 3 çekilirler. { ثَمانِيَةٌ } “Sekiz [melek]”; yani [meleklerden] sekizi...
16473. Metin
منهم. وعن رسول الله ﷺ «هم اليوم أربعة، فإذا كان يوم القيامة أيدهم الله بأربعة آخرين فيكونون ثمانية «١» » وروى: ثمانية أملاك: أرجلهم في تخوم الأرض السابعة، والعرش فوق رؤسهم، وهم مطرقون مسبحون. وقيل: بعضهم على صورة الإنسان، وبعضهم على صورة الأسد، وبعضهم على صورة الثور، وبعضهم على صورة النسر. وروى: ثمانية أملاك في خلق الأوعال، ما بين أظلافها إلى ركبها: مسيرة سبعين عاما. وعن شهر بن حوشب: أربعة منهم يقولون: سبحانك اللهم وبحمدك لك الحمد على عفوك بعد قدرتك، وأربعة يقولون:
Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet edilmiştir: «Onlar bugün dörttür. Kıyamet günü olduğunda ise Allah onları diğer dört [melek] ile destekler ve böylece sekiz olurlar.» (¬١) Şöyle de rivayet edilmiştir: Ayakları yedinci yerin derinliklerinde, Arş ise başlarının üzerinde olan, başları öne eğik ve tesbih eden sekiz melektir. Şöyle de denilmiştir: Bir kısmı insan sûretinde, bir kısmı aslan sûretinde, bir kısmı boğa sûretinde, bir kısmı da kartal sûretindedir. Yine şöyle rivayet edilmiştir: Tırnaklarından dizlerine kadar olan mesafe yetmiş yıllık yol olan dağ keçisi sûretinde sekiz melektir. Şehr b. Havşeb'den: Onlardan dördü “Allahım! Seni tenzih eder ve sana hamdederim; kudretinden sonraki affediciliğin için hamd sanadır” der, dördü ise:
16474. Metin
سبحانك اللهم وبحمدك، لك الحمد على حلمك بعد علمك. وعن الحسن: الله أعلم كم هم، أثمانية أم ثمانية آلاف؟ وعن الضحاك: ثمانية صفوف لا يعلم عددهم إلا الله. ويجوز أن تكون الثمانية من الروح، أو من خلق آخر، فهو القادر على كل خلق، سبحان الذي خلق الأزواج كلها مما تنبت الأرض ومن أنفسهم ومما لا يعلمون. العرض: عبارة عن المحاسبة والمساءلة.
“Allahım! Seni tenzih eder ve sana hamdederim; ilminin ardından gelen hilmin için hamd sanadır” der. Hasen'den rivayetle: “Onların kaç tane olduğunu Allah bilir; sekiz midir yoksa sekiz bin midir?” Dahhâk'tan: “Sayılarını ancak Allah'ın bildiği sekiz saftır.” Bu sekizin Rûh'tan yahut başka bir yaratılmış türünden olması da caizdir; zira O, her şeyi yaratmaya hakkıyla kādirdir. Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan [Allah] her türlü eksiklikten münezzehtir. Arz: Hesaba çekilmek ve sorgulanmaktan ibarettir.
16475. Metin
شبه ذلك بعرض السلطان العسكر لتعرف أحواله. وروى أنّ في يوم القيامة ثلاثة عرضات، فأما عرضتان فاعتذار واحتجاج وتوبيخ، وأما الثالثة ففيها تنشر الكتب فيأخذ الفائز كتابه بيمينه والهالك كتابه بشماله خافِيَةٌ سريرة وحال كانت تخفى في الدنيا بستر الله عليكم.
Bu, durumlarının bilinmesi için hükümdarın ordusunu teftişine benzetilmiştir. Rivayet edildiğine göre kıyamet gününde üç arz (huzura çıkarılma) vardır: İki arz özür beyan etme, delil getirme ve azarlamadır. Üçüncüsünde ise amel defterleri dağıtılır; kurtulan kimse kitabını sağından alır, helak olan ise kitabını solundan alır. { خافِيَةٌ } “Gizli [bir şey]”; dünyada Allah'ın üzerinizi örtmesiyle gizli kalmış bir sır ve durumdur.
16476. Metin
[سورة الحاقة (٦٩) : الآيات ١٩ الى ٢٤]
[Hâkka Suresi (69), 19 ila 24. Ayetler]
16477. Metin
فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هاؤُمُ اقْرَؤُا كِتابِيَهْ (١٩) إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلاقٍ حِسابِيَهْ (٢٠) فَهُوَ فِي عِيشَةٍ راضِيَةٍ (٢١) فِي جَنَّةٍ عالِيَةٍ (٢٢) قُطُوفُها دانِيَةٌ (٢٣)
{ فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هاؤُمُ اقْرَؤُا كِتابِيَهْ (١٩) إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلاقٍ حِسابِيَهْ (٢٠) فَهُوَ فِي عِيشَةٍ راضِيَةٍ (٢١) فِي جَنَّةٍ عالِيَةٍ (٢٢) قُطُوفُها دانِيَةٌ (٢٣) } “Artık kitabı sağından verilen kimseye gelince; o der ki: «Alın, okuyun kitabımı! (19) Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı kesin olarak biliyordum.» (20) Artık o, hoşnut edici bir hayat içindedir; (21) Yüce bir cennette, (22) Devşirilecek meyveleri pek yakındır. (23)”
16478. Metin
كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئاً بِما أَسْلَفْتُمْ فِي الْأَيَّامِ الْخالِيَةِ (٢٤)
{ كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئاً بِما أَسْلَفْتُمْ فِي الْأَيَّامِ الْخالِيَةِ (٢٤) } “«Geçmiş günlerde önden gönderdiklerinize karşılık afiyetle yiyin, için!» (24)”
16479. Metin
فَأَمَّا تفصيل للعرض. ها: صوت يصوت به فيفهم منه معنى «خذ» كأف وحس، وما أشبه ذلك «٢» . وكِتابِيَهْ منصوب بهاؤم عند الكوفيين، وعند البصريين باقرءوا، لأنه أقرب العاملين. وأصله: هاؤم كتابي اقرؤا كتابي، فحذف الأوّل لدلالة الثاني عليه.
{ فَأَمَّا } ifadesi arzın tafsilatıdır. Hâ (ها): Kendisinden “Al” manası anlaşılan ve tıpkı üff, hass ve benzerleri gibi ses çıkarılan bir ünlemdir. (¬٢) { كِتابِيَهْ } kelimesi Kûfelilere göre { هاؤُمُ } ile; Basralılara göre ise amil olan iki unsurdan daha yakını olduğu için { اقْرَؤُا } ile mansub kılınmıştır. Aslı: “Kitabımı alın, kitabımı okuyun” şeklindedir; ikincisinin delaleti sebebiyle birincisi hazfedilmiştir.
16480. Metin
ونظيره آتُونِي أُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْراً قالوا: ولو كان العامل الأوّل لقيل: اقرؤه وأفرغه. والهاء للسكت في كِتابِيَهْ، وكذلك في حِسابِيَهْ ومالِيَهْ وسُلْطانِيَهْ وحق هذه الهاءات أن
Bunun bir benzeri de { آتُونِي أُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْراً } “«Bana getirin de üzerine erimiş bakır dökeyim»” [ayetidir]. [Âlimler] şöyle demişlerdir: Şayet âmil olan birincisi olsaydı, [ikincisinde zamir getirilerek] “اقرؤه” [ve] “أفرغه” denilirdi. { كِتابِيَهْ } lafzındaki he (هـ), sekt he'sidir (durak harfidir). Aynı şekilde { حِسابِيَهْ }, { مالِيَهْ } ve { سُلْطانِيَهْ } kelimelerinde de böyledir. Bu he harflerinin hakkı...
16481. Metin
تثبت في الوقف وتسقط في الوصل، «١» وقد استحب إيثار الوقف إيثارا لثباتها لثباتها في المصحف.
Vakıf halinde (durulduğunda) sabit kalması, vasıl halinde (geçildiğinde) ise düşmesidir. (¬١) Mushaf'ta sabit bulunmasına hürmeten, onun sabit kalmasını tercih etmek maksadıyla vakfı tercih etmek müstehab görülmüştür.
16482. Metin
وقيل: لا بأس بالوصل والإسقاط. وقرأ ابن محيصن بإسكان الياء بغير هاء. وقرأ جماعة بإثبات الهاء في الوصل والوقف جميعا لاتباع المصحف ظَنَنْتُ علمت. وإنما أجرى الظن مجرى العلم، لأن الظن الغالب يقام مقام العلم في العادات والأحكام. ويقال: أظن ظنا كاليقين أنّ الأمر كيت وكيت راضِيَةٍ منسوبة إلى الرضا، كالدارع والنابل. والنسبة نسبتان:
Vasıl yapıp [he harfini] düşürmekte de bir beis olmadığı söylenmiştir. İbn Muhaysın, he harfi olmaksızın yâ harfinin sükûnu ile okumuştur. Bir topluluk ise Mushaf'a tabi olarak hem vasıl hem de vakıf halinde he harfini sabit tutarak okumuştur. { ظَنَنْتُ } “Bildim/kesin inandım”. Zannın ilim yerine kullanılmasının sebebi; âdetlerde ve hükümlerde galip zannın ilim makamına kaim kılınmasıdır. Nitekim: “İşin şöyle şöyle olduğuna yakin gibi bir zanla inanıyorum” denilir. { راضِيَةٍ } “Hoşnut edici”; tıpkı zırhlı (dâri') ve oklu (nâbil) kelimelerinde olduğu gibi rızaya nispet edilmiştir. Nispet iki çeşittir:
16483. Metin
نسبة بالحرف، ونسبة بالصيغة. أو جعل الفعل لها مجازا وهو لصاحبها عالِيَةٍ مرتفعة المكان في السماء. أو رفيعة الدرجات. أو رفيعة المبانى والقصور والأشجار دانِيَةٌ ينالها القاعد والنائم. يقال لهم كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئاً «٢» أكلا وشربا هنيئا. أو هنيتم هنيئا على المصدر بِما أَسْلَفْتُمْ بما قدمتم من الأعمال الصالحة فِي الْأَيَّامِ الْخالِيَةِ الماضية من أيام الدنيا.
Harf ile nispet ve sîga ile nispet. Ya da fiil aslında o hayatın sahibine aitken mecaz yoluyla hayata nispet edilmiştir. { عالِيَةٍ } “Yüce”; gökte mekânı yüksek olan. Ya da dereceleri yüksek olan. Yahut binaları, sarayları ve ağaçları yüksek olan. { دانِيَةٌ } “Pek yakın”; oturanın da yatanın da uzanıp alabileceği [meyveler]. Onlara şöyle denir: { كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئاً } (¬٢) “Afiyetle yiyin, için!”; afiyet verici bir yiyişle yiyin ve için! Yahut masdar olarak “Afiyet bulasınız” [demektir]. { بِما أَسْلَفْتُمْ } “Önden gönderdiklerinize karşılık”; takdim ettiğiniz salih ameller sebebiyle. { فِي الْأَيَّامِ الْخالِيَةِ } “Geçmiş günlerde”; dünya günlerinden gelip geçmiş olanlarda.
16484. Metin
وعن مجاهد: أيام الصيام، أى: كلوا واشربوا بدل ما أمسكتم عن الأكل والشرب لوجه الله.
Mücâhid'den rivayetle: Oruç günlerinde; yani: Allah rızası için yiyip içmekten kendinizi alıkoymanıza karşılık yiyin ve için demektir.
16485. Metin
وروى. يقول الله ﷿: يا أوليائى طالما نظرت إليكم في الدنيا وقد قلصت شفاهكم عن الأشربة، وغارت أعينكم، وخمصت بطونكم، فكونوا اليوم في نعيمكم، وكلوا واشربوا هنيئا بما أسلفتم في الأيام الخالية.
Rivayet edildiğine göre Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurur: «Ey dostlarım! Dünyada içeceklerden dudaklarınız kurumuş, gözleriniz çökmüş, karınlarınız açlıktan sırtınıza yapışmış vaziyetteyken size nice zaman baktım. Bugün artık nimetiniz içinde olun; geçmiş günlerde önden takdim ettiklerinize karşılık afiyetle yiyin ve için!»
16486. Metin
[سورة الحاقة (٦٩) : الآيات ٢٥ الى ٢٩]
[Hâkka Suresi (69), 25 ila 29. Ayetler]
16487. Metin
وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ بِشِمالِهِ فَيَقُولُ يا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتابِيَهْ (٢٥) وَلَمْ أَدْرِ ما حِسابِيَهْ (٢٦) يا لَيْتَها كانَتِ الْقاضِيَةَ (٢٧) ما أَغْنى عَنِّي مالِيَهْ (٢٨) هَلَكَ عَنِّي سُلْطانِيَهْ (٢٩)
{ وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتابَهُ بِشِمالِهِ فَيَقُولُ يا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتابِيَهْ (٢٥) وَلَمْ أَدْرِ ما حِسابِيَهْ (٢٦) يا لَيْتَها كانَتِ الْقاضِيَةَ (٢٧) ما أَغْنى عَنِّي مالِيَهْ (٢٨) هَلَكَ عَنِّي سُلْطانِيَهْ (٢٩) } “Kitabı solundan verilen kimseye gelince; o der ki: «Keşke bana kitabım verilmeseydi! (25) Hesabımın ne olduğunu hiç bilmeseydim! (26) Keşke o [ölüm] her şeyi bitirmiş olsaydı! (27) Malım bana hiçbir fayda sağlamadı. (28) Bütün saltanatım/gücüm yok olup gitti benden!» (29)”
16488. Metin
الضمير في يا لَيْتَها للموتة: يقول: يا ليت الموتة التي متها كانَتِ الْقاضِيَةَ أى القاطعة
{ يا لَيْتَها } “Keşke o” ifadesindeki zamir ölüme râcidir; [o kimse] der ki: Keşke tatmış olduğum o ölüm { كانَتِ الْقاضِيَةَ } “işi bitirici olsaydı”; yani kesip bitirici12
16489. Metin
لأمرى، فلم أبعث بعدها، ولم ألق ما ألقى. أو للحالة، أى: ليت هذه الحالة كانت الموتة التي قضت علىّ، لأنه رأى تلك الحالة أبشع وأمر مما ذاقه من مرارة الموت وشدته، فتمناه عندها ما أَغْنى نفى أو استفهام على وجه الإنكار، أى: أىّ شيء أغنى عنى ما كان لي من اليسار هَلَكَ عَنِّي سُلْطانِيَهْ ملكي وتسلطي على الناس، وبقيت فقيرا ذليلا. وعن ابن عباس:
Ondan sonra yeniden diriltilmeseydim ve karşılaştığım bu şeylerle karşılaşmasaydım! Ya da duruma aittir; yani: Keşke bu hal, işimi bitiren ölüm olsaydı! Zira o halin, ölümün acılığından ve şiddetinden tattığı şeyden daha korkunç ve daha acı olduğunu görmüş ve o anda ölümü temenni etmiştir. { ما أَغْنى } “Hiçbir fayda sağlamadı”; nefy (olumsuzluk) yahut inkâr tarzında istifhamdır (sorudur); yani: Sahip olduğum servet bana ne fayda verdi ki? { هَلَكَ عَنِّي سُلْطانِيَهْ } “Bütün saltanatım yok olup gitti benden”; mülküm ve insanlar üzerindeki tahakkümüm yok oldu, fakir ve zelil bir halde kaldım. İbn Abbas'tan rivayetle:
16490. Metin
أنها نزلت في الأسود بن عبد الأشد. وعن فناخسرة الملقب بالعضد، أنه لما قال:
Bu ayetin Esved b. Abdilesed hakkında indiği rivayet edilmiştir. 'el-Adud' lakaplı Fenâhüsrev'den rivayet edildiğine göre, o şu beyti söylediğinde:
16491. Metin
عضد الدّولة وابن ركنها … ملك الأملاك غلّاب القدر «١»
Devletin pazusu ve rüknünün oğludur … Krallar kralı, kaderi alt eden! (¬١)
16492. Metin
لم يفلح بعده وجنّ فكان لا ينطق لسانه إلا بهذه الآية. وقال ابن عباس: ضلت عنى حجتي.
Bundan sonra iflah olmadı, delirdi ve dili bu ayetten başkasını söylemez oldu. İbn Abbas da şöyle demiştir: «Hüccetim/delilim benden sapıp yok oldu.»
16493. Metin
ومعناه: بطلت حجتي التي كنت أحتج بها في الدنيا.
Bunun anlamı şudur: Dünyada kendisiyle delil getirdiğim hüccetim boşa çıktı.
16494. Metin
[سورة الحاقة (٦٩) : الآيات ٣٠ الى ٣٧]
[Hâkka Suresi (69), 30 ila 37. Ayetler]
16495. Metin
خُذُوهُ فَغُلُّوهُ (٣٠) ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ (٣١) ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُها سَبْعُونَ ذِراعاً فَاسْلُكُوهُ (٣٢) إِنَّهُ كانَ لا يُؤْمِنُ بِاللَّهِ الْعَظِيمِ (٣٣) وَلا يَحُضُّ عَلى طَعامِ الْمِسْكِينِ (٣٤)
{ خُذُوهُ فَغُلُّوهُ (٣٠) ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ (٣١) ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُها سَبْعُونَ ذِراعاً فَاسْلُكُوهُ (٣٢) إِنَّهُ كانَ لا يُؤْمِنُ بِاللَّهِ الْعَظِيمِ (٣٣) وَلا يَحُضُّ عَلى طَعامِ الْمِسْكِينِ (٣٤) } “[Meleklere şöyle emredilir:] «Tutun onu, hemen bağlayın onu! (30) Sonra cehenneme atın onu! (31) Sonra boyu yetmiş arşın olan bir zincire vurun onu! (32) Çünkü o, ulu Allah'a iman etmiyordu. (33) Yoksulu doyurmaya da önayak olmuyordu. (34)”
16496. Metin
فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هاهُنا حَمِيمٌ (٣٥) وَلا طَعامٌ إِلاَّ مِنْ غِسْلِينٍ (٣٦) لا يَأْكُلُهُ إِلاَّ الْخاطِؤُنَ (٣٧)
{ فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هاهُنا حَمِيمٌ (٣٥) وَلا طَعامٌ إِلاَّ مِنْ غِسْلِينٍ (٣٦) لا يَأْكُلُهُ إِلاَّ الْخاطِؤُنَ (٣٧) } “Bu yüzden bugün burada onun için ne bir yakın dost vardır (35) Ne de irinden başka bir yiyecek! (36) Onu günahkârlardan başkası yemez.» (37)”
16497. Metin
ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ ثم لا تصلوه إلا الجحيم، وهي النار العظمى، لأنه كان سلطانا يتعظم على الناس. يقال: صلى النار وصلاه النار. سلكه في السلسلة: أن تلوى على جسده حتى تلتف
{ ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ } “Sonra cehenneme atın onu!” Yani sonra onu ancak en büyük ateş olan cehenneme atın; zira o, insanlara karşı büyüklük taslayan bir hükümdar idi.1 Arapçada salâ'n-nâr (صلى النار) ve salâhu'n-nâr (صلاه النار) [ateşe atıldı/atıldı] denir. Selekehû fi's-silsile (سلكه في السلسلة) ise zincirin, bedenine dolanıp kat kat sarılması demektir.
16498. Metin
عليه أثناؤها، وهو فيما بينها مرهق مضيق عليه لا يقدر على حركة، وجعلها سبعين ذراعا إرادة الوصف بالطول، كما قال: إن تستغفر لهم سبعين مرة، يريد: مرات كثيرة، لأنها إذا طالت كان الإرهاق أشد. والمعنى في تقديم السلسلة على السلك: مثله في تقديم الجحيم على النصلية. أى: لا تسلكوه إلا في هذه السلسلة، كأنها أفظع من سائر مواضع الإرهاق في الجحيم. ومعنى ثُمَّ الدلالة على تفاوت ما بين الغل والتصلية بالجحيم، وما بينها وبين السلك في السلسلة، لا على تراخى المدة إِنَّهُ تعليل على طريق الاستئناف، وهو أبلغ، كأنه قيل:
O ise bu halkalar arasında hareket edemeyecek şekilde sıkıştırılmış ve baskı altına alınmıştır. [Boyunun] yetmiş arşın kılınması, [şöyle] buyurduğu gibi uzunluğu nitelemek kastıyladır: { إِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْعِينَ مَرَّةً } “Onlar için yetmiş defa bağışlanma dilesen de...”; yani çok defa demektir. Zira zincir uzadıkça baskı ve cefa daha şiddetli olur. Zincirin (es-silsile) geçirme fiilinden (es-selk) önce zikredilmesindeki mana, cehennemin ateşe atma fiilinden önce zikredilmesindeki gibidir. Yani: Onu sadece bu zincire sokun; sanki bu zincir, cehennemdeki diğer baskı ve azap türlerinden daha korkunçtur. { ثُمَّ } “sonra” [edatının] anlamı ise sürenin gecikmesine (terâhî) değil; bağlama ile cehenneme atılma arasındaki, yine bununla zincire vurulma arasındaki derece farkına delalet etmektir. { إِنَّهُ } “Çünkü o” ifadesi, isti’nâf (yeni bir başlangıç) yoluyla yapılan bir gerekçelendirmedir ve [bu üslup] daha beliğdir; sanki şöyle denilmiştir:
16499. Metin
ما له يعذب هذا العذاب الشديد؟ فأجيب بذلك. وفي قوله وَلا يَحُضُّ عَلى طَعامِ الْمِسْكِينِ دليلان قويان على عظم الجرم في حرمان المسكين، أحدهما: عطفه على الكفر، وجعله قرينة له. والثاني: ذكر الحض دون الفعل، ليعلم أنّ تارك الحض بهذه المنزلة، فكيف بتارك الفعل، وما أحسن قول القائل:
«Ona ne oldu da böyle şiddetli bir azapla cezalandırılıyor?» denilmiş ve buna bu şekilde cevap verilmiştir. { وَلا يَحُضُّ عَلى طَعامِ الْمِسْكِينِ } “Yoksulu doyurmaya da önayak olmuyordu” ayetinde, yoksulu mahrum bırakmanın ne kadar büyük bir suç olduğuna dair iki güçlü delil vardır: Birincisi, bu durumun küfre atfedilmesi ve ona denk tutulmasıdır. İkincisi, [bizzat yedirme] eyleminin değil de teşvik etmenin zikredilmesidir; ta ki teşviki terk edenin bu derecede [suçlu] olduğu bilinsin, nerede kaldı ki bizzat fiili terk eden! Şairin şu sözü ne kadar da güzeldir:
16500. Metin
إذا نزل الأضياف كان عذوّرا … على الحىّ حتّى تستقلّ مراجله «١»
Misafirler indiği vakit, kabilenin üzerine sertleşip çatar … tencereleri [ateşe] konuluncaya kadar. «١»
16501. Metin
يريد حضهم على القرى واستعجلهم وتشاكس عليهم «٢» . وعن أبى الدرداء أنه كان يحض امرأته على تكثير المرق لأجل المساكين، وكان يقول: خلعنا نصف السلسلة بالإيمان، أفلا نخلع نصفها الآخر؟ وقيل: هو منع الكفار. وقولهم: أَنُطْعِمُ مَنْ لَوْ يَشاءُ اللَّهُ أَطْعَمَهُ والمعنى على بذل طعام المسكين حَمِيمٌ قريب يدفع عنه ويحزن عليه، لأنهم يتحامونه ويفرون منه،
[Şair bununla]1 onları ziyafet vermeye teşvik etmesini, acele ettirmesini ve onlara karşı huysuzlaşıp sertleşmesini2 kastetmektedir. Ebû'd-Derdâ'dan [radıyallâhu anh] rivayet edildiğine göre o, yoksullar sebebiyle hanımını çorbanın suyunu çoğaltmaya teşvik eder ve şöyle derdi: «İmanla [cehennemdeki] zincirin yarısını çıkarıp attık; diğer yarısını da [yoksulu doyurarak] çıkarıp atmayalım mı?» [Bir görüşe göre] bu, kâfirlerin [yoksulları] engellemesi ve { أَنُطْعِمُ مَنْ لَوْ يَشاءُ اللَّهُ أَطْعَمَهُ } “Allah'ın dileseydi doyuracağı kimseyi biz mi doyuracağız?” şeklindeki sözleridir. Anlam, yoksulun yiyeceğini infak etmeye [teşvik etmeme] üzerinedir. { حَمِيمٌ } [Hâmîm ise], kendisini [azaptan] koruyacak ve haline üzülecek bir yakındır; zira onlar ondan kaçınırlar ve ondan köşe bucak kaçarlar,
16502. Metin
كقوله وَلا يَسْئَلُ حَمِيمٌ حَمِيماً. والغسلين: غسالة أهل النار وما يسيل من أبدانهم من الصديد والدم، فعلين من الغسل الْخاطِؤُنَ الآثمون أصحاب الخطايا. وخطئ الرجل: إذا تعمد الذنب «١» ، وهم المشركون: عن ابن عباس: وقرئ: الخاطيون، بإبدال الهمزة ياء، والخاطون بطرحها. وعن ابن عباس: ما الخاطون؟ كلنا نخطو. وروى عنه أبو الأسود الدؤلي:
Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { وَلا يَسْئَلُ حَمِيمٌ حَمِيماً } “Hiçbir yakın dost bir yakın dostu sormaz.” Gıslîn (el-ğıslîn); cehennem ehlinin yıkantısı, bedenlerinden akan irin ve kandır; gasl (yıkamak) kökünden fi'lîn veznindedir. { الْخاطِؤُنَ } “günahkârlar”; günah sahibi olan asilerdir. Bir kimse günahı kasten işlediğinde hati'e'r-racul (خَطِئَ الرَّجُلُ) denir «١». İbn Abbas'tan rivayetle, bunlar müşriklerdir. Bu kelime hemzenin yâ'ya dönüştürülmesiyle el-Hâtıyûn (الخاطيون) ve hemzenin tamamen atılmasıyla el-Hâtûn (الخاطون) şeklinde de okunmuştur. İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: «El-Hâtûn ne demek? Hepimiz adım atarız (nahdû).» Ebü'l-Esved ed-Düelî de ondan şöyle rivayet etmiştir:
16503. Metin
ما الخاطون؟ إنما هو الخاطئون، ما الصابون؟ إنما هو الصابئون: ويجوز أن يراد: الذين يتخطون الحق إلى الباطل، ويتعدّون حدود الله.
«El-Hâtûn nedir? Doğrusu el-Hâtiûn'dur (الخاطئون). Es-Sâbûn nedir? Doğrusu es-Sâbiûn'dur (الصابئون).» Bundan kastın, hakkı aşıp batıla geçen ve Allah'ın sınırlarını çiğneyen kimseler olması da caizdir.
16504. Metin
[سورة الحاقة (٦٩) : الآيات ٣٨ الى ٤٣]
[Hâkka Suresi (69), 38 ila 43. Ayetler]
16505. Metin
فَلا أُقْسِمُ بِما تُبْصِرُونَ (٣٨) وَما لا تُبْصِرُونَ (٣٩) إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ (٤٠) وَما هُوَ بِقَوْلِ شاعِرٍ قَلِيلاً ما تُؤْمِنُونَ (٤١) وَلا بِقَوْلِ كاهِنٍ قَلِيلاً ما تَذَكَّرُونَ (٤٢)
{ فَلا أُقْسِمُ بِما تُبْصِرُونَ (٣٨) وَما لا تُبْصِرُونَ (٣٩) إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ (٤٠) وَما هُوَ بِقَوْلِ شاعِرٍ قَلِيلاً ما تُؤْمِنُونَ (٤١) وَلا بِقَوْلِ كاهِنٍ قَلِيلاً ما تَذَكَّرُونَ (٤٢) } “Yemin ederim gördüklerinize (38) Ve görmediklerinize! (39) Şüphesiz o [Kur'an], pek şerefli bir elçinin sözüdür. (40) O, bir şairin sözü değildir; ne de az inanıyorsunuz! (41) Bir kâhinin sözü de değildir; ne de az düşünüyorsunuz! (42)”
16506. Metin
تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعالَمِينَ (٤٣)
{ تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعالَمِينَ (٤٣) } “[O], Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmedir. (43)”
16507. Metin
هو إقسام بالأشياء كلها على الشمول والإحاطة، لأنها لا تخرج من قسمين: مبصر وغير مبصر. وقيل: الدنيا والآخرة، والأجسام والأرواح، والإنس والجنّ، والخلق والخالق، والنعم الظاهرة والباطنة، إن هذا القرآن لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ أى يقوله ويتكلم به على وجه الرسالة من عند الله وَما هُوَ بِقَوْلِ شاعِرٍ ولا كاهن كما تدعون والقلة في معنى العدم. أى: لا تؤمنون ولا تذكرون ألبتة. والمعنى: ما أكفركم وما أغفلكم تَنْزِيلٌ هو تنزيل، بيانا لأنه قول رسول نزل عليه مِنْ رَبِّ الْعالَمِينَ وقرأ أبو السمال: تنزيلا، أى: نزل تنزيلا. وقيل «الرسول الكريم» جبريل ﵇، وقوله وَما هُوَ بِقَوْلِ شاعِرٍ دليل على أنه محمد ﷺ لأنّ المعنى على إثبات أنه رسول، لا شاعر ولا كاهن.
Bu, kuşatıcı ve kapsayıcı biçimde bütün varlıklar üzerine bir yemindir; çünkü varlıklar görülen ve görülmeyen olmak üzere iki kısımdan ibarettir. [Bunların] dünya ve ahiret, cisimler ve ruhlar, insanlar ve cinler, mahlûkat ve Hâlik, zahir ve batın nimetler olduğu da söylenmiştir. Şüphesiz bu Kur'an { لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ } “pek şerefli bir elçinin sözüdür”; yani onu Allah katından elçilik vazifesiyle söyler ve konuşur. İddia ettiğiniz gibi { وَما هُوَ بِقَوْلِ شاعِرٍ } “o, bir şairin sözü değildir” ve bir kâhinin sözü de değildir. Buradaki azlık (kıllet) yokluk anlamındadır. Yani: Asla inanmıyor ve asla ibret almıyorsunuz! Mana şudur: Ne kadar da kâfir ve ne kadar da gafilsiniz! { تَنْزِيلٌ } “İndirilmedir”; yani o bir indirmedir (tenzîldir); onun { مِنْ رَبِّ الْعالَمِينَ } “Âlemlerin Rabbi tarafından” kendisine indirilmiş bir elçinin sözü olduğunu açıklamak içindir. Ebü’s-Semmâl bu kelimeyi [mansub olarak] tenzîlen (تنزيلا) şeklinde okumuştur; yani [Kur'an] hakikaten bir indirmeyle indirilmiştir. «Pek şerefli elçi»nin Cebrail aleyhisselâm olduğu söylenmiştir; { وَما هُوَ بِقَوْلِ شاعِرٍ } “O, bir şairin sözü değildir” buyruğu ise onun Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem olduğuna delildir; çünkü mana onun şair veya kâhin değil, bir elçi olduğunu ispat etmeye yöneliktir.
16508. Metin
[سورة الحاقة (٦٩) : الآيات ٤٤ الى ٥٢]
[Hâkka Suresi (69), 44 ila 52. Ayetler]
16509. Metin
وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنا بَعْضَ الْأَقاوِيلِ (٤٤) لَأَخَذْنا مِنْهُ بِالْيَمِينِ (٤٥) ثُمَّ لَقَطَعْنا مِنْهُ الْوَتِينَ (٤٦) فَما مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حاجِزِينَ (٤٧) وَإِنَّهُ لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّقِينَ (٤٨)
{ وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنا بَعْضَ الْأَقاوِيلِ (٤٤) لَأَخَذْنا مِنْهُ بِالْيَمِينِ (٤٥) ثُمَّ لَقَطَعْنا مِنْهُ الْوَتِينَ (٤٦) فَما مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حاجِزِينَ (٤٧) وَإِنَّهُ لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّقِينَ (٤٨) } “Eğer o [peygamber] bize isnat ederek bazı sözler uydursaydı, (44) Kesinlikle onu sağ elinden/kuvvetle yakalardık. (45) Sonra da onun şah damarını koparırdık! (46) Hiçbiriniz de buna engel olamazdınız. (47) Doğrusu bu [Kur'an], takva sahipleri için bir öğüttür. (48)”
16510. Metin
وَإِنَّا لَنَعْلَمُ أَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّبِينَ (٤٩) وَإِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكافِرِينَ (٥٠) وَإِنَّهُ لَحَقُّ الْيَقِينِ (٥١) فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ (٥٢)
{ وَإِنَّا لَنَعْلَمُ أَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّبِينَ (٤٩) وَإِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكافِرِينَ (٥٠) وَإِنَّهُ لَحَقُّ الْيَقِينِ (٥١) فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ (٥٢) } “Şüphesiz biz içinizden yalanlayanlar bulunduğunu elbette biliyoruz. (49) Muhakkak ki o [Kur’an], kâfirler için bir pişmanlık kaynağıdır. (50) Ve kesinlikle o, tam ve kesin bir gerçektir (hakkü’l-yakîndir). (51) O halde Yüce Rabbinin adını tesbih et! (52)”1
16511. Metin
التقوّل: افتعال القول «١» ، كأن فيه تكلفا من المفتعل. وسمى الأقوال المتقولة «أقاويل» تصغيرا بها وتحقيرا، كقولك: الأعاجيب والأضاحيك، كأنها جمع أفعولة من القول. والمعنى:
Et-Tekavvul (التَّقَوُّلُ); söz uydurmaktır (if'âl babı) «١», sanki uyduran kimseden bir yapmacıklık ve zorlama taşır. Uydurulan sözlere küçümseme ve tahkir amacıyla ekāvîl (أَقَاوِيل) denilmiştir; tıpkı senin el-e'âcîb (şaşılacak uydurmalar) ve el-edâhîk (gülünç sözler) demen gibi, sanki sözden türetilmiş uf'ûle vezninin çoğuludur. Mana şudur:
16512. Metin
ولو ادعى علينا شيئا لم نقله لقتلناه صبرا، كما يفعل الملوك بمن يتكذب عليهم معاجلة بالسخط والانتقام، فصوّر قتل الصبر بصورته ليكون أهول: وهو أن يؤخذ بيده وتضرب رقبته.
Eğer söylemediğimiz bir şeyi bize isnat etseydi, kralların kendilerine yalan isnat edenlere öfke ve intikamla acelece yaptıkları gibi, onu sabren (yakalayıp hapsederek) öldürürdük. Bu sebeple sabren öldürmeyi daha dehşet verici olsun diye kendi suretiyle tasvir etmiştir: Bu da elinden tutulup boynunun vurulmasıdır.
16513. Metin
وخص اليمين عن اليسار لأن القتال إذا أراد أن يوقع الضرب في قفاه أخذ بيساره، وإذا أراد أن يوقعه في جيده وأن يكفحه بالسيف، وهو أشد على المصبور لنظره إلى السيف أخذ بيمينه.
Sol yerine sağ elin tahsis edilmesi şundandır: Çünkü cellat darbeyi ensesine vurmak istediğinde sol eliyle tutar; darbeyi boynunun önüne vurup kılıçla yüz yüze getirmek istediğinde ise —ki kılıca baktığı için bu durum öldürülen kimseye daha ağırdır— sağ eliyle tutar.
16514. Metin
ومعنى لَأَخَذْنا مِنْهُ بِالْيَمِينِ لأخذنا بيمينه، كما أن قوله لَقَطَعْنا مِنْهُ الْوَتِينَ لقطعنا وتينه، وهذا بين. والوتين: نياط القلب وهو حبل الوريد: إذا قطع مات صاحبه. وقرئ: ولو تقول على البناء للمفعول. قيل حاجِزِينَ في وصف أحد، لأنه في معنى الجماعة، وهو اسم يقع في النفي العام مستويا فيه الواحد والجمع والمذكر والمؤنث. ومنه قوله تعالى لا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ، لَسْتُنَّ كَأَحَدٍ مِنَ النِّساءِ والضمير في عنه للقتل، أى: لا يقدر أحد منكم أن يحجزه عن ذلك ويدفعه عنه. أو لرسول الله، أى: لا تقدرون أن تحجزوا عنه القاتل وتحولوا بينه وبينه، والخطاب للناس، وكذلك في قوله تعالى وَإِنَّا لَنَعْلَمُ أَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّبِينَ وهو إيعاد على التكذيب. وقيل الخطاب للمسلمين. والمعنى: أن منهم ناسا سيكفرون بالقرآن وَإِنَّهُ الضمير للقرآن لَحَسْرَةٌ على الكافرين به المكذبين له إذا رأوا ثواب المصدقين به. أو للتكذيب، وأن القرآن اليقين حق اليقين، كقولك: هو العالم حق العالم، وجدّ العالم. والمعنى:
{ لَأَخَذْنا مِنْهُ بِالْيَمِينِ } “Onu sağ elinden yakalardık” ifadesinin anlamı; onun sağ elini yakalardık demektir; nitekim { لَقَطَعْنا مِنْهُ الْوَتِينَ } “Onun şah damarını koparırdık” ifadesi de onun şah damarını keserdik anlamındadır ve bu gayet açıktır. Vetîn (el-vetîn); kalbin asılı olduğu damardır ki o şah damarıdır; kesildiği zaman sahibi ölür. [Ayet] meçhul sîgasıyla velev tukuvvile şeklinde de okunmuştur. { حاجِزِينَ } “engel olanlar” ifadesinin [tekil olan] ehad kelimesinin sıfatı olduğu söylenmiştir; çünkü ehad anlamca çoğuldur. Bu kelime genel olumsuzluk (nefiy) cümlelerinde tekil, çoğul, müzekker ve müennes için eşit olarak kullanılan bir isimdir. Nitekim Allah Teâlâ'nın { لا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ } “O'nun elçilerinden hiçbirini ayırt etmeyiz” ve { لَسْتُنَّ كَأَحَدٍ مِنَ النِّساءِ } “Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz” ayetleri de bundandır. { عَنْهُ } “buna / ondan” ifadesindeki zamir öldürme fiiline aittir; yani: Sizden hiç kimse onu bundan alıkoymaya ve bu cezayı ondan savmaya güç yetiremez. Yahut Allah'ın Resûlü'ne aittir; yani: Siz öldüren kimseyi ondan alıkoymaya ve onunla arasına girmeye güç yetiremezsiniz. Hitap insanlara yöneliktir; nitekim Allah Teâlâ'nın { وَإِنَّا لَنَعْلَمُ أَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّبِينَ } “Şüphesiz biz içinizden yalanlayanlar olduğunu elbette biliyoruz” ayetinde de böyledir ve bu yalanlamaya karşı bir tehdittir. Hitabın Müslümanlara olduğu da söylenmiştir; anlamı şudur: İçlerinden Kur'an'ı inkâr edecek kimseler olacaktır. { وَإِنَّهُ } “Şüphesiz o” ifadesindeki zamir Kur'an'a aittir; { لَحَسْرَةٌ } “bir hasrettir”; Kur'an'ı tasdik edenlerin sevabını gördüklerinde onu inkâr edip yalanlayanlar için bir pişmanlıktır. Yahut zamir yalanlamaya aittir. Kur'an ise kesin gerçeğin ta kendisidir (hakku'l-yakîn); tıpkı senin «O gerçekten tam bir âlimdir» demen gibidir. Anlamı şudur:
16515. Metin
لعين اليقين، ومحض اليقين فَسَبِّحْ الله بذكر اسمه العظيم وهو قوله: سبحان الله، واعبده شكرا على ما أهلك له من إيحائه إليك.
Yakînin ta kendisidir, katışıksız yakîndir. { فَسَبِّحْ } “O halde tesbih et”; Yüce ismini zikrederek Allah'ı tesbih et ki bu da Subhânallâh (سُبْحَانَ اللَّهِ) demektir; ve sana vahyetmekle seni ehil kıldığı şeylere şükür olarak O'na ibadet et!
16516. Metin
عن رسول الله ﷺ: «من قرأ سورة الحاقة حاسبه الله حسابا يسيرا» «٢» .
Resûlullah’tan sallallâhu aleyhi ve sellem [şöyle rivayet edilmiştir]: « مَنْ قَرَأَ سُورَةَ الْحَاقَّةِ حَاسَبَهُ اللَّهُ حِسَابًا يَسِيرًا » «Kim Hâkka sûresini okursa, Allah onu kolay bir hesapla hesaba çeker.»12