Meâric Suresi

Zemahşerî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

16518. Metin

مكية، وآياتها ٤٤ [نزلت بعد الحاقة] بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Mekkîdir ve kırk dört ayettir. [Hâkka suresinden sonra inmiştir.] Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

16519. Metin

[سورة المعارج (٧٠) : الآيات ١ الى ١٨]

[Meâric Suresi (70), 1-18. Ayetler]

16520. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

16521. Metin

سَأَلَ سائِلٌ بِعَذابٍ واقِعٍ (١) لِلْكافِرينَ لَيْسَ لَهُ دافِعٌ (٢) مِنَ اللَّهِ ذِي الْمَعارِجِ (٣) تَعْرُجُ الْمَلائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كانَ مِقْدارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ (٤)

{ سَأَلَ سَائِلٌ بِعَذَابٍ وَاقِعٍ (١) لِّلْكَافِرِينَ لَيْسَ لَهُ دَافِعٌ (٢) مِّنَ اللَّهِ ذِي الْمَعَارِجِ (٣) تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ (٤) } “Bir isteyen, inecek azabı istedi; kâfirlere [inecek azabı ki] onu savacak kimse yoktur; yükselme derecelerinin sahibi olan Allah katından. Melekler ve Rûh, miktarı elli bin yıl olan bir günde O’na yükselirler.”

16522. Metin

فَاصْبِرْ صَبْراً جَمِيلاً (٥) إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيداً (٦) وَنَراهُ قَرِيباً (٧) يَوْمَ تَكُونُ السَّماءُ كَالْمُهْلِ (٨) وَتَكُونُ الْجِبالُ كَالْعِهْنِ (٩)

{ فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا (٥) إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيدًا (٦) وَنَرَاهُ قَرِيبًا (٧) يَوْمَ تَكُونُ السَّمَاءُ كَالْمُهْلِ (٨) وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ (٩) } “Şimdi sen güzel bir sabırla sabret! Onlar onu uzak görüyorlar, biz ise onu yakın görüyoruz. O gün gökyüzü erimiş maden gibi olur. Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur.”

16523. Metin

وَلا يَسْئَلُ حَمِيمٌ حَمِيماً (١٠) يُبَصَّرُونَهُمْ يَوَدُّ الْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَدِي مِنْ عَذابِ يَوْمِئِذٍ بِبَنِيهِ (١١) وَصاحِبَتِهِ وَأَخِيهِ (١٢) وَفَصِيلَتِهِ الَّتِي تُؤْوِيهِ (١٣) وَمَنْ فِي الْأَرْضِ جَمِيعاً ثُمَّ يُنْجِيهِ (١٤)

{ وَلَا يَسْأَلُ حَمِيمٌ حَمِيمًا (١٠) يُبَصَّرُونَهُمْ يَوَدُّ الْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَدِي مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍ بِبَنِيهِ (١١) وَصَاحِبَتِهِ وَأَخِيهِ (١٢) وَفَصِيلَتِهِ الَّتِي تُؤْوِيهِ (١٣) وَمَنْ فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ يُنْجِيهِ (١٤) } “Hiçbir candan dost bir candan dosta bir şey sormaz. Birbirlerine gösterilirler. Suçlu o günün azabından kurtulmak için oğullarını, eşini ve kardeşini, kendisini barındıran aşiretini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye vermek, sonra da bu [fidyenin] kendisini kurtarmasını ister.”

16524. Metin

كَلاَّ إِنَّها لَظى (١٥) نَزَّاعَةً لِلشَّوى (١٦) تَدْعُوا مَنْ أَدْبَرَ وَتَوَلَّى (١٧) وَجَمَعَ فَأَوْعى (١٨)

{ كَلَّا إِنَّهَا لَظَى (١٥) نَزَّاعَةً لِّلشَّوَى (١٦) تَدْعُوا مَنْ أَدْبَرَ وَتَوَلَّى (١٧) وَجَمَعَ فَأَوْعَى (١٨) } “Hayır! Şüphesiz o, alev alev yanan bir ateştir; derileri söküp koparandır. Sırtını dönüp gideni ve yüz çevireni, mal toplayıp kasada yığanı çağırır.”

16525. Metin

ضمن سَأَلَ معنى دعا، فعدّى تعديته، كأنه قيل: دعا داع بِعَذابٍ واقِعٍ من قولك:

{ سَأَلَ } fiili “dua etti / çağırdı” (دعا) manasını içermiştir, bu yüzden onun gibi geçişli kılınmıştır. Sanki: “Bir dua eden, { بِعَذابٍ واقِعٍ } “inecek bir azap” istedi/çağırdı” denilmiş gibidir. Bu da senin şu sözünden gelir:

16526. Metin

دعا بكذا. إذا استدعى وطلبه. ومنه قوله تعالى يَدْعُونَ فِيها بِكُلِّ فاكِهَةٍ وعن ابن عباس رضى الله عنهما: هو النضر بن الحرث: قال إن كان هذا هو الحق من عندك فأمطر علينا حجارة من السماء أو ائتنا بعذاب أليم. وقيل: هو رسول الله ﷺ، استعجل بعذاب للكافرين. وقرئ. سال سائل، وهو على وجهين: إما أن يكون من السؤال وهي لغة قريش، يقولون: سلت تسأل، وهما يتسايلان، وأن يكون من السيلان. ويؤيده قراءة ابن عباس: سال سيل، والسيل: مصدر في معنى السائل، كالغور بمعنى الغائر. والمعنى: اندفع عليهم وادى عذاب فذهب بهم وأهلكهم. وعن قتادة: سأل سائل عن عذاب الله على من ينزل وبمن يقع؟ فنزلت، وسأل على هذا الوجه مضمن معنى: عنى واهتم. فإن قلت: بم يتصل

Bir şeyi çağırdı/istediğinde “فُلَانٌ دَعَا بِكَذَا” dersin. Allah Teâlâ’nın { يَدْعُونَ فِيها بِكُلِّ فاكِهَةٍ } “Orada her türlü meyveyi isterler” ayeti de bundandır. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre bu kişi Nadr b. el-Hâris’tir; o: { إِنْ كانَ هذا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَأَمْطِرْ عَلَيْنا حِجارَةً مِنَ السَّماءِ أَوِ ائْتِنا بِعَذابٍ أَلِيمٍ } “Eğer bu senin katından gelen hak ise, üzerimize gökten taş yağdır veya bize elem verici bir azap getir” demişti. Bir görüşe göre de o, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’dir; kâfirlere azabın çabucak gelmesini istemiştir. { سَالَ سَائِلٌ } şeklinde de okunmuştur ki bu iki vecih üzeredir: Ya soru/isteme (سؤال) kökünden gelir ki bu Kureyş lehçesidir; [onlar] “سِلْتَ تَسْأَلُ” ve “هُمَا يَتَسَايَلَانِ” derler; ya da akmak (سيلان) kökünden gelir. İbn Abbâs’ın { سَالَ سَيْلٌ } kıraati de bunu destekler. [Buradaki] *seyl* (سيل), *gâir* (batan/çekilen) manasındaki *gavr* (غور) gibi, *sâil* (akan) manasında bir masdardır. Mana şöyledir: Onların üzerine bir azap vadisi aktı, onları alıp götürdü ve helak etti. Katâde’den rivayet edildiğine göre: “Bir soran, Allah’ın azabının kime ineceğini ve kime isabet edeceğini sordu” ve bunun üzerine [ayet] indi. Bu veche göre { سَأَلَ } fiili “ilgilendi ve önem verdi” (عَنَى وَاهْتَمَّ) manasını tazammun etmiştir. Şayet: “Nereye bağlıdır...

16527. Metin

قوله لِلْكافِرينَ؟ قلت: هو على القول الأوّل متصل بعذاب صفة له، أى: بعذاب واقع كائن للكافرين، أو بالفعل، أى: دعا للكافرين بعذاب واقع. أو بواقع، أى: بعذاب نازل لأجلهم، وعلى الثاني: هو كلام مبتدأ جواب للسائل، أى: هو للكافرين. فإن قلت:

...{ لِلْكافِرينَ } sözü nereye bağlıdır?” dersen, derim ki: Birinci görüşe göre azap kelimesine bağlı olup onun sıfatıdır; yani: “kâfirlere olacak, vuku bulacak bir azap”; yahut fiile bağlıdır; yani: “kâfirler aleyhine vuku bulacak bir azap istedi/dua etti”; yahut { واقِعٍ } kelimesine bağlıdır; yani: “onlar sebebiyle inecek bir azap”. İkinci görüşe göre ise: Sorana bir cevap olarak yeni bir başlangıç cümlesidir (mübteda); yani: “O [azap], kâfirler içindir”. Şayet:

16528. Metin

فقوله مِنَ اللَّهِ بم يتصل؟ قلت: يتصل بواقع، أى واقع من عنده، أو بدافع، بمعنى:

“O halde { مِنَ اللَّهِ } sözü nereye bağlıdır?” dersen, derim ki: { واقِعٍ } kelimesine bağlıdır; yani “O’nun katından vuku bulacak olan”; yahut { دافِعٌ } kelimesine bağlıdır, şu anlamda:

16529. Metin

ليس له دافع من جهته إذا جاء وقته وأوجبت الحكمة وقوعه ذِي الْمَعارِجِ ذى المصاعد جمع معرج، ثم وصف المصاعد وبعد مداها في العلو والارتفاع فقال: تَعْرُجُ الْمَلائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ إلى عرشه وحيث تهبط منه أوامره فِي يَوْمٍ كانَ مِقْدارُهُ كمقدار مدة خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ مما يعد الناس. والروح. جبريل ﵇، أفرده لتميزه بفضله. وقيل: الروح خلق هم حفظة على الملائكة، كما أنّ الملائكة حفظة على الناس. فإن قلت. بم يتعلق قوله فَاصْبِرْ؟ قلت: بسأل سائل، لأنّ استعجال النصر بالعذاب إنما كان على وجه الاستهزاء برسول الله ﷺ والتكذيب بالوحي، وكان ذلك مما يضجر رسول الله ﷺ، فأمر بالصبر عليه، وكذلك من سأل عن العذاب لمن هو، فإنما سأل على طريق التعنت، وكان من كفار مكة. ومن قرأ: سال سائل، أو سيل، فمعناه: جاء العذاب لقرب وقوعه، فاصبر فقد شارفت الانتقام، وقد جعل فِي يَوْمٍ من صلة واقِعٍ أى: يقع في يوم طويل مقداره خمسون ألف سنة من سنيكم، وهو يوم القيامة: إما أن يكون استطالة له لشدّته على الكفار، وإما لأنه على الحقيقة كذلك. قيل: فيه خمسون موطنا كل موطن ألف سنة، وما قدر ذلك على المؤمن إلا كما بين الظهر والعصر. الضمير في يَرَوْنَهُ للعذاب الواقع، أو ليوم القيامة فيمن علق فِي يَوْمٍ بواقع، أى: يستبعدونه على جهة الإحالة وَنحن نَراهُ قَرِيباً هينا في قدرتنا غير بعيد علينا ولا متعذر، فالمراد بالبعيد: البعيد من الإمكان، وبالقريب:

Vakti geldiğinde ve hikmet vukuunu gerektirdiğinde O’nun tarafından [gelen azabı] engelleyecek kimse yoktur. { ذِي الْمَعارِجِ }, yükselme derecelerinin (mesâıd) sahibidir; *ma'rec* (مَعْرَج) kelimesinin çoğuludur. Sonra yükselme derecelerini ve onların yücelik ile yükseklikteki mesafesinin uzaklığını vasfederek şöyle buyurdu: { تَعْرُجُ الْمَلائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ } Arşına ve emirlerinin indiği yere doğru yükselirler; { فِي يَوْمٍ كانَ مِقْدارُهُ } insanların saydığı yıllardan { خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ } elli bin senelik bir müddet miktarınca olan bir günde. Rûh, Cebrâîl aleyhisselâm’dır; faziletindeki üstünlük sebebiyle onu ayrıca zikretmiştir. Bir görüşe göre de Rûh, meleklerin insanlar üzerinde koruyucu/gözetici olması gibi melekler üzerinde gözetici olan bir mahluktur. Şayet: “{ فَاصْبِرْ } sözü nereye bağlıdır?” dersen, derim ki: { سَأَلَ سَائِلٌ } ifadesine bağlıdır. Çünkü Nadr’ın azabın çabucak gelmesini istemesi, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile alay etmek ve vahyi yalanlamak maksadıyla idi. Bu da Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’i sıkan/üzen bir durumdu, bu yüzden ona sabretmesi emredildi. Aynı şekilde azabın kime olduğunu soran kişi de bunu ancak inatlaşma ve zorluk çıkarma amacıyla sormuştu ve Mekke kâfirlerindendi. { سَالَ سَائِلٌ } veya { سَيْلٌ } şeklinde okuyana göre ise anlam şudur: Azabın vuku bulması yakın olduğu için gelmiştir; artık sabret, zira intikam almaya yaklaştın. { فِي يَوْمٍ } ifadesi { واقِعٍ } kelimesinin sılası (bağlantısı) kılınmıştır; yani: “Sizin yıllarınızla elli bin yıl miktarında olan uzun bir günde vuku bulacaktır.” Bu da kıyamet günüdür. Bu süre ya kâfirlere şiddetinden ötürü uzun gelmesinden dolayıdır ya da hakikatte böyledir. Denildi ki: Orada elli durak vardır, her bir durak bin yıldır. Bunun mümin için miktarı ise ancak öğle ile ikindi arası kadardır. { يَرَوْنَهُ } ayetindeki zamir vuku bulacak azaba aittir ya da { فِي يَوْمٍ } ibaresini { واقِعٍ } kelimesine bağlayanlara göre kıyamet gününe aittir. Yani: İmkânsızlık zaviyesinden onu uzak görürler. Biz ise { نَراهُ قَرِيباً } kudretimiz dahilinde onu kolay, bize uzak ve imkânsız olmayan bir şekilde [yakın] görürüz. Uzaktan maksat imkândan uzak olması, yakından maksat ise...

16530. Metin

القريب منه. نصب يَوْمَ تَكُونُ بقريبا، أى: يمكن ولا يتعذر في ذلك اليوم. أو بإضمار يقع، لدلالة واقِعٍ عليه. أو يوم تكون السماء كالمهل. كان كيت وكيت. أو هو بدل عن فِي يَوْمٍ فيمن علقه بواقع كَالْمُهْلِ كدردىّ الزيت. وعن ابن مسعود: كالفضة المذابة في تلوّنها كَالْعِهْنِ كالصوف المصبوغ ألوانا، لأنّ الجبال جدد بيض وحمر مختلف ألوانها وغرابيب سود، فإذا بست وطيرت في الجو: أشبهت العهن المنفوش إذا طيرته الريح وَلا يَسْئَلُ حَمِيمٌ حَمِيماً أى لا يسأله بكيف حالك ولا يكلمه، لأن بكل أحد ما يشغله عن المساءلة يُبَصَّرُونَهُمْ أى يبصر الأحماء الأحماء، فلا يخفون عليهم، «١» فما يمنعهم من المساءلة أنّ

...ondan yakın olanı. { يَوْمَ تَكُونُ } [ifadesinin] nasbı { قَرِيباً } ile yapılmıştır; yani o günde mümkün olur ve imkânsız olmaz. Yahut { واقِعٍ } kelimesinin ona delalet etmesinden dolayı takdiri bir *yeka'u* (يقع) [fiili] iledir. Yahut: «Göğün erimiş maden gibi olacağı gün şöyle şöyle olmuştur» [takdirindedir]. Yahut [bu ifadeyi] { واقِعٍ } kelimesine bağlayan kimseye göre { فِي يَوْمٍ } [ifadesinden] bedeldir. { كَالْمُهْلِ } “Erimiş maden gibi”, zeytinyağının tortusu gibidir. İbn Mes'ûd’dan: Renk değiştirmesi bakımından erimiş gümüş gibidir. { كَالْعِهْنِ } “Renkli yün gibi”, çeşitli renklere boyanmış yün gibidir. Çünkü dağlar beyaz, kırmızı, muhtelif renklerde yollar ve simsiyah [kayalar]dır. Dolayısıyla ufalanıp havada savrulduklarında, rüzgârın savurduğu atılmış renkli yüne benzerler. { وَلا يَسْئَلُ حَمِيمٌ حَمِيماً } “Hiçbir candan dost bir candan dosta [halini] sormaz”, yani ona «Nasılsın?» diye sormaz ve onunla konuşmaz; zira herkesin başında soru sormaktan kendini alıkoyan bir meşguliyet vardır. { يُبَصَّرُونَهُمْ } “Onlar birbirlerine gösterilirler”, yani candan dostlar candan dostları görürler, dolayısıyla birbirlerine gizli kalmazlar.1 Onları [birbirlerine hal] sormaktan alıkoyan şey...

16531. Metin

بعضهم لا يبصر بعضا، وإنما يمنعهم التشاغل: وقرئ: يبصرونهم. وقرئ: ولا يسئل، على البناء للمفعول، أى: لا يقال الحميم أين حميمك ولا يطلب منه، لأنهم يبصرونهم فلا يحتاجون إلى السؤال والطلب. فإن قلت: ما موقع يبصرونهم؟ قلت: هو كلام مستأنف، كأنه لما قال وَلا يَسْئَلُ حَمِيمٌ حَمِيماً قيل: لعله لا يبصره، فقيل: يبصرونهم، ولكنهم لتشاغلهم لم يتمكنوا من تساؤلهم. فإن قلت: لم جمع الضميران في يُبَصَّرُونَهُمْ وهما للحميمين؟ قلت: المعنى على العموم لكل حميمين لا لحميمين اثنين. ويجوز أن يكون يُبَصَّرُونَهُمْ صفة، أى: حميما مبصرين معرّفين إياهم. قرئ: يومئذ، بالجرّ والفتح على البناء للإضافة إلى غير متمكن، ومن عذاب يومئذ، بتنوين عَذابِ ونصب يَوْمِئِذٍ وانتصابه بعذاب، لأنه في معنى تعذيب وَفَصِيلَتِهِ عشيرته الأدنون الذين فصل عنهم تُؤْوِيهِ تضمه انتماء إليها، أو لياذا بها في النوائب يُنْجِيهِ عطف على يفتدى، أى: يودّ لو يفتدى، ثم لو ينجيه الافتداء. أو من في الأرض. وثم: لاستبعاد الإنجاء، يعنى: تمنى لو كان هؤلاء جميعا تحت يده وبذلهم في فداء نفسه، ثم ينجيه ذلك وهيهات أن ينجيه كَلَّا ردّ للمجرم عن الودادة، وتنبيه على أنه لا ينفعه الافتداء ولا ينجيه من العذاب، ثم قال إِنَّها والضمير للنار، ولم يجر لها ذكر، لأنّ ذكر العذاب دل عليها. ويجوز أن يكون ضميرا مبهما ترجم عنه الخبر، أو ضمير القصة.

...birbirlerini görmemeleri değil, bilakis [kendi dertleriyle] meşgul olmalarıdır. { يُبْصَرُونَهُمْ } şeklinde de okunmuştur. { وَلا يُسْأَلُ } şeklinde meçhul fiil olarak da okunmuştur; yani candan dosta: “Candan dostun nerede?” denilmez ve ondan aranmaz; çünkü onları görürler, dolayısıyla soru sormaya ve aramaya ihtiyaç duymazlar. Şayet: “{ يُبَصَّرُونَهُمْ } kelimesinin [cümledeki] yeri nedir?” dersen, derim ki: Yeni bir başlangıç cümlesidir (müste’nefe). Sanki { وَلا يَسْئَلُ حَمِيمٌ حَمِيماً } denilince: “Belki de onu görmüyordur?” denilmiş, buna karşılık: “Onlar birbirine gösterilirler, fakat meşguliyetlerinden ötürü birbirlerine bir şey sormaya imkân bulamazlar” denilmiştir. Şayet: “İki candan dosta ait oldukları halde { يُبَصَّرُونَهُمْ } kelimesindeki iki zamir niçin çoğul yapılmıştır?” dersen, derim ki: Mana, iki muayyen dosta değil, her candan dosta yönelik umum ifade eder. { يُبَصَّرُونَهُمْ } kelimesinin sıfat olması da caizdir; yani: “kendilerine gösterilmiş, tanıtılmış candan dostlar”. { يَوْمِئِذٍ } lafzı, mütemekkin olmayan kelimeye izafe edilmesinden ötürü mebni kılınarak kesre ve fetha ile [de] okunmuştur. { مِنْ عَذَابِ يَوْمَئِذٍ } şeklinde { عَذابِ } kelimesinin tenvini ve { يَوْمَئِذٍ } kelimesinin mansub oluşuyla da okunmuştur; mansub oluşu { عَذابِ } iledir, çünkü o azap etme (ta’zîb) manasındadır. { وَفَصِيلَتِهِ }, kendilerinden ayrıldığı en yakın aşiretidir. { تُؤْوِيهِ }, mensubiyet cihetiyle veya felaketlerde ona sığınması sebebiyle onu bağrına basar. { يُنْجِيهِ }, { يَفْتَدِي } fiiline matuftur; yani: Fidye vermeyi, sonra da fidyenin kendisini kurtarmasını temenni eder; yahut yeryüzündekilerin [kendisini kurtarmasını temenni eder]. { ثُمَّ } ise kurtuluşun uzaklığını ifade etmek içindir. Yani: Bütün bunların elinin altında olmasını, onları kendi canı için fidye olarak vermeyi ve sonra da bunun kendisini kurtarmasını temenni eder, fakat nerede onun kurtulması! { كَلَّا }, suçluyu bu temennisinden menetme ve fidyenin ona fayda vermeyeceğine, onu azaptan kurtarmayacağına dair bir uyarıdır. Sonra { إِنَّها } buyurdu; zamir cehennem ateşine aittir. Öncesinde açıkça zikredilmemiştir çünkü azabın zikri ona delalet etmiştir. Haberin kendisini açıkladığı mübhem bir zamir veya kıssa zamiri olması da caizdir.

16532. Metin

ولَظى علم للنار، منقول من اللظى: بمعنى اللهب. ويجوز أن يراد اللهب. ونَزَّاعَةً خبر بعد خبر لأنّ، أو خبر للظى إن كانت الهاء ضمير القصة، أو صفة له إن أردت اللهب، والتأنيث لأنه في معنى النار. أو رفع على التهويل، أى: هي نزاعة. وقرئ نزاعة، بالنصب على الحال المؤكدة، أو على أنها متلظية نزاعة، أو على الاختصاص للتهويل. والشوى: الأطراف. أو جمع شواة:

{ لَظى }, alev manasındaki *el-lezâ*dan (اللظى) aktarılmış, cehennem ateşi için özel bir isimdir. Doğrudan alevin kastedilmiş olması da caizdir. { نَزَّاعَةً }, { إِنَّ } için haberden sonra haberdir; yahut hâ zamiri kıssa zamiri ise { لَظى } kelimesinin haberidir; yahut alevi kastedersen onun sıfatıdır; müennes olması ateş manasında oluşundandır. Yahut korkunçluğu ifade etmek üzere merfudur, yani: “O, söküp koparandır” (هي نزاعة). [Ayrıca] tekit edici hâl olarak veya “alev alev yanan, söküp koparan” takdiriyle yahut korkutma amaçlı ihtisas üzere mensub olarak { نَزَّاعَةً } şeklinde de okunmuştur. *Şevâ* (الشوى), uzuvlar/uç organlar demektir; yahut *şevât*ın (شواة) çoğuludur:

16533. Metin

وهي جلدة الرأس تنزعها نزعا فتبتكها «١» ثم تعاد تَدْعُوا مجاز عن إحضارهم، كأنها تدعوهم فتحضرهم. ونحوه قول ذى الرمّة:

Bu da kafa derisidir; onu çekip koparır, parçalar «١», sonra [o deri] tekrar eski haline getirilir. { تَدْعُوا }, onları huzura getirmekten mecazdır; sanki onları çağırır da onlar da gelirler. Zü’r-Rimme’nin şu sözü de böyledir:

16534. Metin

...... تدعو أنفه الرّبب «٢»

... taze otlar onun burnunu çağırır.2

16535. Metin

وقوله:

Ve şu söz:

16536. Metin

ليالي اللهو يطبينى فأتبعه «١»

“Eğlence geceleri beni çağırır, ben de ona uyarım «١»”

16537. Metin

وقول أبى النجم:

Ebû’n-Necm’in şu sözü de böyledir:

16538. Metin

تقول للرّائد أعشبت أنزل «٢»

“[Yurt] otlak arayana: ‘Otlandım, konakla!’ der «٢»”

16539. Metin

وقيل: تقول لهم: إلىّ إلىّ يا كافر يا منافق. وقيل: تدعو المنافقين والكافرين بلسان فصيح.

Bir görüşe göre onlara: “Bana gel, bana gel ey kâfir, ey münafık!” der. Bir görüşe göre de münafıkları ve kâfirleri fasih bir dille çağırır.

16540. Metin

ثم تلتقطهم التقاط الحب، فيجوز أن يخلق الله فيها كلاما كما يخلقه في جلودهم وأيديهم وأرجلهم، وكما خلقه في الشجرة «٣» ويجوز أن يكون دعاء الزبانية. وقيل: تدعو تهلك، من قول العرب:

Sonra [kuşun] taneleri toplaması gibi onları toplar. Derilerinde, ellerinde ve ayaklarında kelamı yarattığı gibi ve ağaçta kelamı yarattığı gibi «٣» Allah’ın onda da kelam yaratması caizdir. [Ateşin çağırmasının] Zebânîlerin çağırması olması da caizdir. Bir görüşe göre de { تَدْعُوا }, helak eder demektir; bu da Arapların şu sözünden gelir:

16541. Metin

دعاك الله، أى: أهلكك. قال

“دَعَاكَ اللَّهُ” yani: “Allah seni helak etti/etsin.” Şair şöyle demiştir:

16542. Metin

دعاك الله من رجل بأفعى «٤»

“Allah seni bir adam olarak bir engerekle helak etsin «٤»”

16543. Metin

مَنْ أَدْبَرَ عن الحق وَتَوَلَّى عنه وَجَمَعَ المال فجعله في وعاء وكنزه ولم يؤدّ الزكاة والحقوق الواجبة فيه، وتشاغل به عن الدين، وزهى باقتنائه وتكبر.

Haktan yüz çevirip [ona] sırt dönen, malı toplayıp bir kapta muhafaza ederek yığan (kenz eden), onun zekâtını ve onda vacip olan hakları ödemeyen, onunla oyalanıp dinden uzaklaşan, onu elde etmekle böbürlenip kibre kapılan kimseyi [çağırır].

16544. Metin

[سورة المعارج (٧٠) : الآيات ١٩ الى ٣٥]

[Meâric Suresi (70), 19-35. Ayetler]

16545. Metin

إِنَّ الْإِنْسانَ خُلِقَ هَلُوعاً (١٩) إِذا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعاً (٢٠) وَإِذا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعاً (٢١) إِلاَّ الْمُصَلِّينَ (٢٢) الَّذِينَ هُمْ عَلى صَلاتِهِمْ دائِمُونَ (٢٣)

{ إِنَّ الْإِنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا (١٩) إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا (٢٠) وَإِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا (٢١) إِلَّا الْمُصَلِّينَ (٢٢) الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ (٢٣) } “Şüphesiz insan pek hırslı ve sabırsız yaratılmıştır. Başına bir kötülük geldiğinde feryat eder, ona bir hayır dokunduğunda ise cimrileşir; ancak namaz kılanlar müstesnadır; onlar ki namazlarında devamlıdırlar.”

16546. Metin

وَالَّذِينَ فِي أَمْوالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌ (٢٤) لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ (٢٥) وَالَّذِينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ (٢٦) وَالَّذِينَ هُمْ مِنْ عَذابِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ (٢٧) إِنَّ عَذابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍ (٢٨)

{ وَالَّذِينَ فِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌ (٢٤) لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ (٢٥) وَالَّذِينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ (٢٦) وَالَّذِينَ هُمْ مِنْ عَذَابِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ (٢٧) إِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍ (٢٨) } “Ve onlar ki mallarında isteyen ve mahrum olan için belirli bir hak vardır. Ve onlar ki ceza gününü tasdik ederler. Ve onlar ki Rablerinin azabından korkup titrerler. Şüphesiz Rablerinin azabına karşı güven içinde olunamaz.”

16547. Metin

وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حافِظُونَ (٢٩) إِلاَّ عَلى أَزْواجِهِمْ أَوْ ما مَلَكَتْ أَيْمانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ (٣٠) فَمَنِ ابْتَغى وَراءَ ذلِكَ فَأُولئِكَ هُمُ العادُونَ (٣١) وَالَّذِينَ هُمْ لِأَماناتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ راعُونَ (٣٢) وَالَّذِينَ هُمْ بِشَهاداتِهِمْ قائِمُونَ (٣٣)

{ وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ (٢٩) إِلَّا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ (٣٠) فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاءَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ (٣١) وَالَّذِينَ هُمْ لِأَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ (٣٢) وَالَّذِينَ هُمْ بِشَهَادَاتِهِمْ قَائِمُونَ (٣٣) } “Ve onlar ki mahrem yerlerini korurlar; eşleri veya sağ ellerinin malik oldukları (cariyeleri) müstesnadır; çünkü onlar kınanmazlar. Artık kim bunun ötesini ararsa, işte onlar haddi aşanlardır. Ve onlar ki emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler. Ve onlar ki şahitliklerini dosdoğru yaparlar.”

16548. Metin

وَالَّذِينَ هُمْ عَلى صَلاتِهِمْ يُحافِظُونَ (٣٤) أُولئِكَ فِي جَنَّاتٍ مُكْرَمُونَ (٣٥)

{ وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ (٣٤) أُولَئِكَ فِي جَنَّاتٍ مُكْرَمُونَ (٣٥) } “Ve onlar ki namazlarını korurlar. İşte onlar cennetlerde ağırlanırlar.”

16549. Metin

أريد بالإنسان الناس، فلذلك استثنى منه إلا المصلين. والهلع: سرعة الجزع عند مسّ المكروه وسرعة المنع عند مسّ الخير، من قولهم: ناقة هلواع سريعة السير. وعن أحمد بن يحيى قال لي محمد بن عبد الله بن طاهر: ما الهلع؟ فقلت: قد فسره الله، ولا يكون تفسير أبين من تفسيره، وهو الذي إذا ناله شر أظهر شدّة الجزع، وإذا ناله خير بخل به ومنعه الناس.

İnsan ile bütün insanlar kastedilmiştir; bu sebeple ondan { إِلَّا الْمُصَلِّينَ } istisna edilmiştir. *Hela'* (الهلع), hoşlanılmayan bir şey dokunduğunda çarçabuk feryat edip sabırsızlanmak ve bir hayır dokunduğunda çarçabuk cimrileşmektir; [bu da] onların: “نَاقَةٌ هَلْوَاعٌ” (hızlı yürüyen deve) sözünden gelir. Ahmed b. Yahyâ’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Muhammed b. Abdillâh b. Tâhir bana: “*Hela'* nedir?” dedi. Ben de dedim ki: “Allah onu tefsir etmiştir, O’nun tefsirinden daha açık bir tefsir olamaz: O, kendisine bir şer dokunduğunda aşırı sabırsızlık/feryat gösteren, kendisine bir hayır dokunduğunda ise cimrilik edip onu insanlardan esirgeyen kimsedir.”

16550. Metin

والخير: المال والغنى، والشرّ: الفقر. أو الصحة والمرض: إذا صحّ الغنى منع المعروف وشحّ بماله، وإذا مرض جزع وأخذ يوصى. والمعنى: إن الإنسان لإيثاره الجزع والمنع وتمكنهما منه ورسوخهما فيه، كأنه مجبول عليهما مطبوع «١» ، وكأنه أمر خلقي وضروري غير اختيارى، كقوله تعالى خُلِقَ الْإِنْسانُ مِنْ عَجَلٍ والدليل عليه أنه حين كان في البطن والمهد لم يكن به هلع، ولأنه ذمّ والله لا يذمّ فعله، والدليل عليه: استثناء المؤمنين الذين جاهدوا أنفسهم وحملوها على المكاره وظلّفوها عن الشهوات، «٢» حتى لم يكونوا جازعين ولا مانعين. وعن النبي ﷺ «شرّ ما أعطى ابن آدم شحّ هالع وجبن «٣» خالع» فإن قلت: كيف قال عَلى صَلاتِهِمْ دائِمُونَ ثم على صلاتهم يحافظون؟ قلت: معنى دوامهم عليها أن يواظبوا على أدائها لا يخلون بها ولا يشتغلون عنها بشيء من الشواغل، كما روى عن النبي صلى الله عليه

Hayır mal ve zenginlik, şer ise fakirliktir. Yahut sağlık ve hastalıktır: [Kişi] sağlıklı ve zengin olduğunda iyiliği engeller ve malında cimrilik eder; hastalandığında ise feryat edip sabırsızlanır ve vasiyet etmeye koyulur. [Ayetteki] anlam şudur: İnsan sabırsızlığı ve cimriliği tercih ettiği, bu iki huy onda yerleşip kökleştiği için adeta bunların üzerine yaratılmış ve fıtratına nakşedilmiş gibidir1; tıpkı Allah Teâlâ'nın { خُلِقَ الْإِنْسَانُ مِنْ عَجَلٍ } “İnsan aceleden yaratılmıştır” buyruğunda olduğu gibi, sanki bu durum iradî olmayan, fıtrî ve zorunlu bir haldir. Bunun delili, [insanın] anne karnındayken ve beşikteyken kendisinde sabırsızlık ve hırsın bulunmamasıdır. Ayrıca bu durum yerilmiştir ve Allah kendi fiilini yermez. Bunun bir diğer delili de nefisleriyle cihat eden, onları zorluklara katlanmaya alıştıran ve şehvetlerden alıkoyan2, nihayetinde ne feryat edip sabırsızlanan ne de [infaktan] kaçınan müminlerin istisna edilmesidir. Hz. Peygamber’den [sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle rivayet edilmiştir: « شَرُّ مَا أُعْطِيَ ابْنُ آدَمَ شُحٌّ هَالِعٌ وَجُبْنٌ خَالِعٌ » «Âdemoğluna verilen şeylerin en şerlisi, sabırsız kılan bir cimrilik ve canından bezdiren bir korkaklıktır.3» Eğer: “Nasıl olur da önce { عَلَى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ } “namazlarında devamlıdırlar”, ardından da { عَلَى صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ } “namazlarını korurlar” buyrulmuştur?” dersen; derim ki: Onların namazlarına devamlı olmalarının anlamı, onu aksatmadan ve hiçbir meşgale ile ondan alıkonulmadan edasına devam etmeleridir; nitekim Hz. Peygamber’den [sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle rivayet edilmiştir:

16551. Metin

وسلم «أفضل العمل أدومه وإن قلّ» «١» وقول عائشة: كان عمله ديمة «٢» . ومحافظتهم عليها:

...şöyle rivayet edilmiştir: “Amelin en faziletlisi, az da olsa en sürekli olanıdır «١».” Âişe’nin: “Onun ameli sürekliydi «٢»” sözü de böyledir. Onların namazı korumalarına gelince:

16552. Metin

أن يراعوا إسباغ الوضوء لها ومواقيتها ويقيموا أركانها ويكملوها بسنتها وآدابها، ويحفظوها من الإحباط «٣» باقتراف المآثم، فالدوام يرجع إلى أنفس الصلوات والمحافظة إلى أحوالها حَقٌّ مَعْلُومٌ هو الزكاة، لأنها مقدرة معلومة، أو صدقة يوظفها الرجل على نفسه يؤديها في أوقات معلومة. السائل: الذي يسأل وَالْمَحْرُومِ الذي يتعفف عن السؤال فيحسب غنيا فيحرم يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ تصديقا بأعمالهم واستعدادهم له، ويشفقون من عذاب ربهم.

Namaz için abdesti tastamam almaya ve vakitlerine riayet etmeleri, rükünlerini ikame edip sünnet ve edepleriyle tamamlamaları, günahlar işleyerek onu boşa çıkmaktan (ihbât) «٣» korumalarıdır. Dolayısıyla devamlılık namazların bizzat kendilerine, koruma (muhafaza) ise onların hallerine racidir. { حَقٌّ مَعْلُومٌ }, zekâttır; çünkü o belirlenmiş ve malumdur; yahut kişinin kendi üzerine koyup belirli vakitlerde ödediği sadakadır. İsteyen (es-Sâil): Dilencilik edip isteyendir. { وَالْمَحْرُومِ } ise istemekten çekinen (iffetli duran), bu yüzden zengin zannedilip mahrum bırakılan kimsedir. { يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ }, amelleriyle ve ona hazırlanmak suretiyle tasdik ederler ve Rablerinin azabından korkup titrerler.

16553. Metin

واعترض بقوله إِنَّ عَذابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍ أى لا ينبغي لأحد وان بالغ في الطاعة والاجتهاد أن يأمنه. وينبغي أن يكون مترجحا بين الخوف والرجاء. قرئ: بشهادتهم وبشهاداتهم. والشهادة من جملة الأمانات. وخصها من بينها إبانة لفضلها، لأنّ في إقامتها إحياء الحقوق وتصحيحها. وفي زيها: تضييعها وإبطالها.

{ إِنَّ عَذابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍ } sözüyle ara cümle (i'tirâz) yapılmıştır; yani itaat ve gayrette ne kadar ileri giderse gitsin hiç kimsenin ondan emin olmaması gerekir. Kişinin korku ile ümit arasında gidip gelmesi gerekir. { بِشَهَادَتِهِمْ } ve { بِشَهَادَاتِهِمْ } şeklinde okunmuştur. Şahitlik de emanetler cümlesindendir. Faziletini beyan etmek için onu emanetler arasından bilhassa zikretmiştir; çünkü onun ikame edilmesinde hakların yaşatılması ve tashih edilmesi vardır. Onun zayi edilmesinde ise [hakların] ziyan edilmesi ve iptal edilmesi söz konusudur.

16554. Metin

[سورة المعارج (٧٠) : الآيات ٣٦ الى ٤٤]

[Meâric Suresi (70), 36-44. Ayetler]

16555. Metin

فَمالِ الَّذِينَ كَفَرُوا قِبَلَكَ مُهْطِعِينَ (٣٦) عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمالِ عِزِينَ (٣٧) أَيَطْمَعُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ أَنْ يُدْخَلَ جَنَّةَ نَعِيمٍ (٣٨) كَلاَّ إِنَّا خَلَقْناهُمْ مِمَّا يَعْلَمُونَ (٣٩) فَلا أُقْسِمُ بِرَبِّ الْمَشارِقِ وَالْمَغارِبِ إِنَّا لَقادِرُونَ (٤٠)

{ فَمَالِ الَّذِينَ كَفَرُوا قِبَلَكَ مُهْطِعِينَ (٣٦) عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ عِزِينَ (٣٧) أَيَطْمَعُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ أَنْ يُدْخَلَ جَنَّةَ نَعِيمٍ (٣٨) كَلَّا إِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِمَّا يَعْلَمُونَ (٣٩) فَلَا أُقْسِمُ بِرَبِّ الْمَشَارِقِ وَالْمَغَارِبِ إِنَّا لَقَادِرُونَ (٤٠) } “O kâfirlere ne oluyor ki, sağdan ve soldan bölük bölük sana doğru koşuyorlar? Onlardan her biri Naîm cennetine sokulacağını mı umuyor? Hayır! Şüphesiz biz onları bildikleri şeyden yarattık. Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki biz elbette kadiriz;”

16556. Metin

عَلى أَنْ نُبَدِّلَ خَيْراً مِنْهُمْ وَما نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ (٤١) فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتَّى يُلاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي يُوعَدُونَ (٤٢) يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْداثِ سِراعاً كَأَنَّهُمْ إِلى نُصُبٍ يُوفِضُونَ (٤٣) خاشِعَةً أَبْصارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ ذلِكَ الْيَوْمُ الَّذِي كانُوا يُوعَدُونَ (٤٤)

{ عَلَى أَنْ نُبَدِّلَ خَيْرًا مِنْهُمْ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ (٤١) فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتَّى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي يُوعَدُونَ (٤٢) يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْدَاثِ سِرَاعًا كَأَنَّهُمْ إِلَى نُصُبٍ يُوفِضُونَ (٤٣) خَاشِعَةً أَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ ذَلِكَ الْيَوْمُ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ (٤٤) } “Onların yerine kendilerinden daha hayırlılarını getirmeye; ve bizim önümüze geçilemez. Artık bırak onları, tehdit edildikleri günlerine kavuşuncaya kadar dalsınlar ve oynayadursunlar! O gün kabirlerinden hızlıca çıkarlar, sanki dikili taşlara (putlara) doğru koşuyorlarmış gibi; gözleri yere eğilmiş, kendilerini bir zillet bürümüştür. İşte bu, tehdit edildikleri gündür!”

16557. Metin

كان المشركون يحتفون حول النبي ﷺ حلقا حلقا وفرقا فرقا، يستمعون ويستهزءون بكلامه، ويقولون: إن دخل هؤلاء الجنة كما يقول محمد فلندخلنها قبلهم، فنزلت مُهْطِعِينَ مسرعين نحوك، مادّى أعناقهم إليك، مقبلين بأبصارهم عليك عِزِينَ فرقا

Müşrikler, Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) etrafında halka halka, fırka fırka toplanıyor1, sözlerini dinleyip alay ediyor ve: “Eğer Muhammed’in dediği gibi şunlar cennete girecekse, biz onlardan önce mutlaka gireriz” diyorlardı2. Bunun üzerine [bu ayetler] indi. { مُهْطِعِينَ } boyunlarını sana doğru uzatmış, gözlerini sana dikmiş olarak sana doğru koşanlar; { عِزِينَ }3 [ise] bölük...

16558. Metin

شتى جمع عزة، وأصلها عزوة، كأن كل فرقة تعتزى إلى غير من تعتزى إليه الأخرى فهم مفترقون. قال الكميت:

...bölük, ayrı ayrı gruplardır; *‘ıze* (عزة) kelimesinin çoğuludur, aslı ise *‘ızve*dir (عزوة). Sanki her fırka diğerinin intisap ettiğinden başkasına intisap etmekte, böylece ayrılmaktadırlar. el-Kümeyt şöyle demiştir:

16559. Metin

ونحن وجندل باغ تركنا … كتائب جندل شتّى عزينا «١»

“Biz ve azgın Cendel; Cendel’in birliklerini darmadağınık, bölük bölük bıraktık «١»”

16560. Metin

وقيل: كان المستهزءون خمسة أرهط كَلَّا ردع لهم عن طمعهم في دخول الجنة، ثم علل ذلك بقوله إِنَّا خَلَقْناهُمْ مِمَّا يَعْلَمُونَ إلى آخر السورة، وهو كلام دال على إنكارهم البعث، فكأنه قال: كلا إنهم منكرون للبعث والجزاء، فمن أين يطمعون في دخول الجنة؟ فإن قلت:

Denildi ki: Alay edenler beş kişilik bir gruptu. { كَلَّا }, cennete girme konusundaki tamahlarına karşı onları menediştir (red'). Sonra bunu surenin sonuna kadar olan { إِنَّا خَلَقْناهُمْ مِمَّا يَعْلَمُونَ } sözüyle gerekçelendirmiştir; bu söz onların yeniden dirilmeyi inkâr ettiklerine delalet eden bir kelamdır. Sanki şöyle buyurmuştur: Hayır! Onlar yeniden dirilmeyi ve cezayı/mükâfatı inkâr etmektedirler, o halde nereden cennete girmeyi umuyorlar? Şayet:

16561. Metin

من أى وجه دل هذا الكلام على إنكار البعث؟ قلت: من حيث أنه احتجاج عليهم بالنشأة الأولى، كالاحتجاج بها عليهم في مواضع من التنزيل، وذلك قوله خَلَقْناهُمْ مِمَّا يَعْلَمُونَ أى من النطف، وبالقدرة على أن يهلكهم ويبدل ناسا خيرا منهم، وأنه ليس بمسبوق على ما يريد تكوينه لا يعجزه شيء، والغرض أن من قدر على ذلك لم تعجزه الإعادة. ويجوز أن يراد:

“Bu söz hangi yönden dirilmeyi inkâra delalet etmiştir?” dersen, derim ki: Kur'an'ın muhtelif yerlerinde onlara karşı ilk yaratılışla delil getirilmesi gibi, burada da ilk yaratılışla onlara karşı delil getirilmesi yönündendir. Bu da { خَلَقْناهُمْ مِمَّا يَعْلَمُونَ } yani nutfelerden yarattığımız ve onları helak edip yerlerine kendilerinden daha hayırlı insanları getirmeye kadir olduğumuz, var etmek istediği şeyde O’nun önüne geçilemeyeceği ve hiçbir şeyin O’nu aciz bırakamayacağı sözüdür. Maksat şudur: Bunlara kadir olanı, [insanı] yeniden yaratmak da aciz bırakamaz. Şunun kastedilmiş olması da caizdir:

16562. Metin

إنا خلقناهم مما يعلمون، أى: من النطفة المذرة، وهي منصبهم الذي لا منصب أوضع منه.

Şüphesiz biz onları bildikleri şeyden, yani pis/değersiz nutfeden yarattık; bu da onların kendisinden daha aşağısı olmayan menşeidir.

16563. Metin

ولذلك أبهم وأخفى: إشعارا بأنه منصب يستحيا من ذكره، فمن أين يتشرفون ويدعون التقدم ويقولون: لندخلن الجنة قبلهم. وقيل: معناه إنا خلقناهم من نطفة كما خلقنا بنى آدم كلهم، ومن حكمنا أن لا يدخل أحد منهم الجنة إلا بالإيمان والعمل الصالح، فلم يطمع أن يدخلها من ليس له إيمان وعمل. وقرئ: برب المشرق والمغرب. ويخرجون، ويخرجون. ومن الأجداث سراعا، بالإظهار والإدغام. ونصب، ونصب: وهو كل ما نصب فعبد من دون الله يُوفِضُونَ يسرعون إلى الداعي مستبقين كما كانوا يستبقون إلى أنصابهم.

Bu sebeple zikredilmesinden utanılacak bir menşe olduğunu hissettirmek için müphem bırakılmış ve üstü kapalı geçilmiştir; öyleyse nereden şereflilik taslayıp üstünlük iddia ediyorlar ve: “Biz onlardan önce cennete gireceğiz” diyorlar? Bir görüşe göre manası şudur: Biz bütün Âdemoğullarını yarattığımız gibi onları da nutfeden yarattık; bizim hükmümüz ise onlardan hiç kimsenin iman ve salih amel olmaksızın cennete giremeyeceğidir; öyleyse imanı ve ameli olmayan kimse oraya girmeyi nasıl umar? { بِرَبِّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ } şeklinde de okunmuştur. { يَخْرُجُونَ } ve { يُخْرَجُونَ } şeklinde [de okunmuştur]. { مِنَ الْأَجْدَاثِ سِرَاعًا } ifadesinde izhar ve idgam ile [okunmuştur]. { نُصُبٍ } ve { نُصْبٍ } şeklinde [okunmuştur ki] bu, dikilip de Allah’tan başka tapınılan her şeydir. { يُوفِضُونَ }, putlarına doğru yarışıp koştukları gibi çağırıcıya doğru yarışarak koşarlar.

16564. Metin

عن رسول الله ﷺ: «من قرأ سورة سأل سائل أعطاه الله ثواب الذين هم لأماناتهم وعهدهم راعون» «٢» .

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den [rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuştur]: «من قرأ سورة سأل سائل أعطاه الله ثواب الذين هم لأماناتهم وعهدهم راعون» «Kim Sâele Sâil Suresi'ni okursa, Allah ona emanetlerine ve ahitlerine riayet edenlerin sevabını verir.»2