Nûh Suresi

Zemahşerî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

16566. Metin

مكية، وهي ثمان وعشرون آية [نزلت بعد النحل] بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Mekkîdir ve yirmi sekiz ayettir. [Nahl Suresi'nden sonra inmiştir.] Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

16567. Metin

[سورة نوح (٧١) : الآيات ١ الى ٤]

[Nûh Suresi (71), Âyetler 1-4]

16568. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm

16569. Metin

إِنَّا أَرْسَلْنا نُوحاً إِلى قَوْمِهِ أَنْ أَنْذِرْ قَوْمَكَ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ (١) قالَ يا قَوْمِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ (٢) أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاتَّقُوهُ وَأَطِيعُونِ (٣) يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرْكُمْ إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى إِنَّ أَجَلَ اللَّهِ إِذا جاءَ لا يُؤَخَّرُ لَوْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (٤)

Şüphesiz biz Nûh'u: “Kendilerine can yakıcı bir azap gelmeden önce kavmini uyar” diye kavmine gönderdik. (1) [Nûh] dedi ki: “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım; (2) Allah'a kulluk edin, O'ndan sakının ve bana itaat edin (3) ki günahlarınızı bağışlasın ve sizi belirlenmiş bir vakte kadar ertelesin. Şüphesiz Allah'ın [tayin ettiği] eceli geldiğinde ertelenmez. Keşke bilseydiniz!” (4)

16570. Metin

أَنْ أَنْذِرْ أصله: بأن أنذر، فحذف الجار وأوصل الفعل: وهي أن الناصبة للفعل، والمعنى: أرسلناه بأن قلنا له أنذر، أى: أرسلناه بالأمر بالإنظار. ويجوز أن تكون مفسّرة، لأنّ الإرسال فيه معنى القول. وقرأ ابن مسعود: أنذر بغير «أن» على إرادة القول. وأَنِ اعْبُدُوا نحو أَنْ أَنْذِرْ في الوجهين. فإن قلت: كيف قال وَيُؤَخِّرْكُمْ مع إخباره بامتناع تأخير الأجل، وهل هذا إلا تناقض؟ قلت: قضى الله مثلا أنّ قوم نوح إن آمنوا عمرهم ألف سنة، وإن بقوا على كفرهم أهلكهم على رأس تسعمائة، فقيل لهم: آمنوا يؤخركم إلى أجل مسمى، أى: إلى وقت سماه الله وضربه أمدا تنتهون إليه لا تتجاوزونه، وهو الوقت الأطول تمام الألف. ثم أخبر أنه إذا جاء ذلك الأجل الأمد لا يؤخر كما يؤخر هذا الوقت، ولم تكن لكم حيلة، فبادروا في أوقات الإمهال والتأخير.

{ أَنْ أَنْذِرْ } ifadesinin aslı "bi-en enzir" (uyarmasını söyleyerek) şeklindedir; harf-i cer hazfedilmiş ve fiil doğrudan bağlanmıştır. Buradaki "en", fiili nasbeden edattır. Anlam şudur: Onu, kendisine "Uyar!" diyerek gönderdik, yani uyarma emriyle gönderdik. Buradaki "en" edatının tefsîriyye (açıklama edatı) olması da caizdir; zira gönderme eyleminde söz manası bulunmaktadır. İbn Mes'ûd, söz manasını kastederek "en" edatı olmaksızın "enzir" şeklinde okumuştur. { أَنِ اعْبُدُوا } ifadesi de her iki ihtimal bakımından { أَنْ أَنْذِرْ } gibidir. Eğer: “Ecelin ertelenmesinin imkânsız olduğunu haber vermesine rağmen nasıl { وَيُؤَخِّرْكُمْ } demiştir? Bu bir çelişki değil midir?” dersen, derim ki: Allah Teâlâ, örneğin Nûh'un kavminin iman etmeleri durumunda bin yıl ömür sürmelerine, küfürlerinde ısrar etmeleri halinde ise dokuz yüz yılın başında helak edilmelerine hükmetmiştir. Bunun üzerine kendilerine şöyle denilmiştir: İman edin ki sizi belirlenmiş bir vakte kadar ertelesin; yani Allah'ın adını koyduğu, ötesine geçemeyeceğiniz son sınır olarak belirlediği bir vakte kadar [ömrünüzü uzatsın]. Bu ise bin yılın tamamı olan en uzun süredir. Daha sonra, o nihai ecel geldiğinde, bu vaktin ertelendiği gibi ertelenmeyeceğini ve hiçbir çarenizin kalmayacağını haber vermiştir; öyleyse mühlet ve tehir vakitlerinde [iman etmek için] acele ediniz.

16571. Metin

[سورة نوح (٧١) : الآيات ٥ الى ٢٠]

[Nûh Suresi (71), Âyetler 5-20]

16572. Metin

قالَ رَبِّ إِنِّي دَعَوْتُ قَوْمِي لَيْلاً وَنَهاراً (٥) فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعائِي إِلاَّ فِراراً (٦) وَإِنِّي كُلَّما دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا أَصابِعَهُمْ فِي آذانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيابَهُمْ وَأَصَرُّوا وَاسْتَكْبَرُوا اسْتِكْباراً (٧) ثُمَّ إِنِّي دَعَوْتُهُمْ جِهاراً (٨) ثُمَّ إِنِّي أَعْلَنْتُ لَهُمْ وَأَسْرَرْتُ لَهُمْ إِسْراراً (٩)

[Nûh] dedi ki: “Rabbim! Doğrusu ben kavmimi gece gündüz davet ettim. (5) Fakat benim davetim, onların kaçışını artırmaktan başka bir işe yaramadı. (6) Doğrusu ben, onları senin bağışlaman için her davet ettiğimde parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, [küfürde] ısrar ettiler ve büyüklendikçe büyüklendiler. (7) Sonra ben onları açıktan açığa davet ettim. (8) Sonra hem onlara açıkça ilan ettim hem de gizlice söyledim.” (9)

16573. Metin

فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ إِنَّهُ كانَ غَفَّاراً (١٠) يُرْسِلِ السَّماءَ عَلَيْكُمْ مِدْراراً (١١) وَيُمْدِدْكُمْ بِأَمْوالٍ وَبَنِينَ وَيَجْعَلْ لَكُمْ جَنَّاتٍ وَيَجْعَلْ لَكُمْ أَنْهاراً (١٢) ما لَكُمْ لا تَرْجُونَ لِلَّهِ وَقاراً (١٣) وَقَدْ خَلَقَكُمْ أَطْواراً (١٤)

“Dedim ki: Rabbinizden bağışlanma dileyin; şüphesiz O, çok bağışlayandır. (10) Üzerinize gökten bol bol yağmur yağdırsın. (11) Mallar ve oğullarla size yardım etsin, sizin için bahçeler var etsin ve sizin için ırmaklar kılsın. (12) Size ne oluyor da Allah için bir vakar ummuyorsunuz? (13) Oysa O, sizi aşama aşama yaratmıştır.” (14)

16574. Metin

أَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللَّهُ سَبْعَ سَماواتٍ طِباقاً (١٥) وَجَعَلَ الْقَمَرَ فِيهِنَّ نُوراً وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِراجاً (١٦) وَاللَّهُ أَنْبَتَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ نَباتاً (١٧) ثُمَّ يُعِيدُكُمْ فِيها وَيُخْرِجُكُمْ إِخْراجاً (١٨) وَاللَّهُ جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ بِساطاً (١٩)

“Görmediniz mi Allah yedi göğü birbiriyle uyumlu tabakalar halinde nasıl yarattı? (15) Ayı bunların içinde bir nur yaptı, güneşi de bir kandil kıldı. (16) Allah sizi yerden bir bitki gibi bitirdi. (17) Sonra sizi oraya döndürecek ve sizi tekrar çıkaracaktır. (18) Allah yeryüzünü sizin için bir sergi kıldı; (19)”

16575. Metin

لِتَسْلُكُوا مِنْها سُبُلاً فِجاجاً (٢٠)

“Geniş yollarında yürüyesiniz diye.” (20)

16576. Metin

لَيْلًا وَنَهاراً دائبا من غير فتور مستغرقا به الأوقات كلها فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعائِي جعل الدعاء فاعل زيادة الفرار. والمعنى على أنهم ازدادوا عنده فرارا، لأنه سبب الزيادة. ونحوه فَزادَتْهُمْ رِجْساً إِلَى رِجْسِهِمْ، فَزادَتْهُمْ إِيماناً لِتَغْفِرَ لَهُمْ ليتوبوا عن كفرهم فتغفر لهم، فذكر المسبب الذي هو حظهم خالصا ليكون أقبح لإعراضهم عنه. سدّوا مسامعهم عن استماع الدعوة وَاسْتَغْشَوْا ثِيابَهُمْ وتغطوا بها، كأنهم طلبوا أن تغشاهم ثيابهم، أو تغشيهم لئلا يبصروه كراهة النظر إلى وجه من ينصحهم في دين الله. وقيل: لئلا يعرفهم، ويعضده قوله تعالى أَلا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيابَهُمْ. الإصرار: من أصر الحمار على العانة «١» إذا صرّ أذنيه وأقبل عليها يكدمها ويطردها: استعير للإقبال على المعاصي والإكباب عليها وَاسْتَكْبَرُوا وأخذتهم العزة من «٢» اتباع نوح وطاعته، وذكر المصدر تأكيد ودلالة على فرط استقبالهم وعتوهم. فإن قلت: ذكر أنه دعاهم ليلا ونهارا، ثم دعاهم جهارا، ثم دعاهم في السرو العلن، فيجب أن تكون ثلاث دعوات مختلفات حتى يصح العطف. قلت: قد فعل ﵊ كما يفعل الذي يأمر بالمعروف وينهى عن المنكر:

{ لَيْلًا وَنَهاراً } Kesintisiz, gevşemeksizin ve bütün vakitleri davetle doldurarak [çağırdım]. { فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعائِي } Kaçışın artmasının faili olarak davet gösterilmiştir. Anlam ise, davet kaçışın sebebi olduğu için onların davet karşısında kaçışlarını bizzat artırdıkları yönündedir. { فَزادَتْهُمْ رِجْساً إِلَى رِجْسِهِمْ } “Onların pisliğine pislik katmıştır” ve { فَزادَتْهُمْ إِيماناً } “Onların imanını artırmıştır” ayetleri de bu kabildendir. { لِتَغْفِرَ لَهُمْ } Küfürlerinden tevbe etsinler de onları bağışlayasın diye. Yüz çevirmelerinin çirkinliğini daha da vurgulamak için doğrudan onların nihai kazanımı olan netice zikredilmiştir. Daveti duymamak için kulaklarını tıkadılar. { وَاسْتَغْشَوْا ثِيابَهُمْ } Kendilerini elbiseleriyle örttüler; sanki Allah'ın dininde kendilerine nasihat eden kimsenin yüzüne bakmayı kerih gördükleri için elbiselerinin kendilerini örtmesini veya örtünmeyi istemiş gibidirler. Kendilerini tanımasın diye böyle yaptıkları da söylenmiştir. Allah Teâlâ'nın şu ayeti de bunu desteklemektedir: { أَلا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيابَهُمْ } “Dikkat edin! Ondan gizlenmek için göğüslerini bükerler. Dikkat edin! Elbiselerine büründükleri zaman da...”. İsrâr (ısrar etmek): Bu kelime, merkebin sürüdeki dişisine kulaklarını dikip onu ısırmak ve kovalamak üzere yönelmesi manasındaki "eserra'l-himâru ale'l-âne" ifadesinden gelir. Günahlara yönelmek ve onlara ısrarla sarılmak için istiare yoluyla kullanılmıştır. { وَاسْتَكْبَرُوا } Nûh'a uymayı ve ona itaat etmeyi kibirlerine yediremediler. Mastarın zikredilmesi tekit içindir ve onların aşırı kibrine ve azgınlığına delalet eder. Eğer: “Onları gece gündüz çağırdığını, sonra açıkça çağırdığını, sonra da hem gizli hem aşikâr çağırdığını zikretmiştir. Dolayısıyla atfın sahih olabilmesi için bunların üç farklı davet olması gerekir, [bu nasıl olur?]” dersen, derim ki: Nûh aleyhisselâm, iyiliği emredip kötülükten sakındıran kimsenin yaptığı gibi davranmıştır:

16577. Metin

في الابتداء بالأهون والترقي في الأشد فالأشد، فافتتح بالمناصحة في السر، فلما لم يقبلوا ثنى بالمجاهرة، فلما لم تؤثر ثلث بالجمع بين الإسرار والإعلان. ومعنى ثُمَّ الدلالة على تباعد الأحوال، لأن الجهار أغلظ من الإسرار، والجمع بين الأمرين، أغلظ من إفراد أحدهما. وجِهاراً

[Bu sıralama,] en hafif olanla başlayıp derece derece daha zor ve daha çetin olana doğru ilerlemektir. Nitekim [Nûh] önce gizlice nasihat ederek başlamış; onlar [bunu] kabul etmeyince ikinci merhalede açıktan davete geçmiş; bu da tesir etmeyince üçüncü merhalede gizli ve açık daveti bir arada yürütmüştür. { ثُمَّ } [lafzının] manası ise hallerin birbirinden derece bakımından uzaklığını göstermektir; zira açıktan davet etmek gizlice davet etmekten daha ağırdır; iki yöntemi bir araya getirmek ise bunlardan sadece birini uygulamaktan daha ağırdır. { جِهاراً } [kelimesi]...

16578. Metin

منصوب بدعوتهم، نصب المصدر لأنّ الدعاء أحد نوعيه الجهار، فنصب به نصب القرفصاء بقعد، لكونها أحد أنواع القعود. أو لأنه أراد بدعوتهم جاهرتهم. ويجوز أن يكون صفة لمصدر دعا، بمعنى دعاء جهارا، أى: مجاهرا به. أو مصدرا في موضع الحال، أى: مجاهرا.

{ دَعَوْتُهُمْ } fiiliyle mansuptur; mastar olarak mansuptur, çünkü davetin türlerinden biri de açıkça yapılanıdır. Tıpkı "el-kurfusa" oturuşunun oturma türlerinden biri olması sebebiyle "ka'ade'l-kurfusaâ" (çömelerek oturdu) denilmesinde olduğu gibi mansup olmuştur. Yahut da "onları davet ettim" ifadesiyle "onlara açıkça hitap ettim" manasını kastettiği içindir. { دَعا } fiilinin mastarının sıfatı olması da caizdir; yani "duâen cihâran" (açık bir davetle) manasındadır. Veya hâl konumunda bir mastardır; yani "mücâhiren" (açıktan yaparak) demektir.

16579. Metin

أمرهم بالاستغفار الذي هو التوبة عن الكفر والمعاصي، وقدّم إليهم الموعد بما هو أوقع في نفوسهم وأحبّ إليهم من المنافع الحاضرة والفوائد العاجلة، ترغيبا في الإيمان وبركاته والطاعة ونتائجها من خير الدارين، كما قال وَأُخْرى تُحِبُّونَها نَصْرٌ مِنَ اللَّهِ، وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرى آمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنا عَلَيْهِمْ بَرَكاتٍ، وَلَوْ أَنَّهُمْ أَقامُوا التَّوْراةَ وَالْإِنْجِيلَ وَما أُنْزِلَ إِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ لَأَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ، وَأَنْ لَوِ اسْتَقامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ لَأَسْقَيْناهُمْ وقيل: لما كذبوه بعد طول تكرير الدعوة: حبس الله عنهم القطر وأعقم أرحام نسائهم أربعين سنة. وروى: سبعين.

Onlara küfür ve günahlardan tevbe etmek demek olan istiğfarı emretmiş; imana, onun bereketlerine, itaate ve bu iki dünyanın hayırlarından doğacak neticelere teşvik etmek maksadıyla, nefislerine daha tesirli ve kendilerine daha sevimli gelecek hazır menfaatleri ve peşin faydaları vaat etmiştir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { وَأُخْرى تُحِبُّونَها نَصْرٌ مِنَ اللَّهِ } “Seveceğiniz bir diğeri de Allah'tan bir yardım...”, { وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرى آمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنا عَلَيْهِمْ بَرَكاتٍ } “Eğer o kentlerin halkı iman edip sakınsalardı, elbette onların üzerine bereketler açardık”, { وَلَوْ أَنَّهُمْ أَقامُوا التَّوْراةَ وَالْإِنْجِيلَ وَما أُنْزِلَ إِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ لَأَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ } “Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rablerinden kendilerine indirileni gereğince uygulasalardı, elbette üstlerinden yerlerdi”, { وَأَنْ لَوِ اسْتَقامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ لَأَسْقَيْناهُمْ } “Eğer doğru yolda dosdoğru yürüselerdi, elbette onlara bol su içirirdik”. Şöyle de denilmiştir: Davetin uzun süre tekrarlanmasından sonra onu yalanladıklarında, Allah onlardan yağmuru kesti ve kadınlarının rahimlerini kırk yıl boyunca kısır bıraktı. Yetmiş yıl olduğu da rivayet edilmiştir.

16580. Metin

فوعدهم أنهم إن آمنوا رزقهم الله تعالى الخصب ودفع عنهم ما كانوا فيه. وعن عمر رضى الله عنه: أنه خرج يستسقى، فما زاد على الاستغفار، فقيل له: ما رأيناك استسقيت! فقال: لقد استسقيت بمجاديح السماء التي يستنزل بها القطر «١» . شبه الاستغفار بالأنواء الصادقة التي لا تخطئ.

Bunun üzerine iman ederlerse Allah Teâlâ'nın kendilerine bolluk ve bereket rızkı vereceğini ve içinde bulundukları sıkıntıyı defedeceğini onlara vaat etti. Ömer radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre, o yağmur duasına çıkmış ve istiğfardan başka bir şey yapmamıştı. Kendisine: “Senin yağmur istediğini görmedik!” denilince, o: “Ben kendisiyle yağmur indirilen semanın mecâdîhi (yıldız batış yerleri / yağmur vesileleri) ile yağmur istedim” demiştir. İstiğfarı, asla yanıltmayan gerçek yağmur yıldızlarına benzetmiştir.

16581. Metin

وعن الحسن: أنّ رجلا شكا إليه الجدب فقال. استغفر الله، وشكا إليه آخر الفقر، وآخر قلة النسل، وآخر قلة ريع أرضه، فأمرهم كلهم بالاستغفار، فقال له الربيع بن صبيح: أتاك رجال يشكون أبوابا ويسألون أنواعا، فأمرتهم كلهم بالاستغفار! فتلا له هذه الآية. والسماء:

Hasan[-ı Basrî]'den rivayet edildiğine göre: Bir adam ona gelip kuraklıktan şikâyet etti; o da: “Allah'tan bağışlanma dile” dedi. Başka biri fakirlikten, bir başkası çocuğunun azlığından, bir diğeri de toprağının verimsizliğinden şikâyet etti. O hepsine istiğfarı emretti. Bunun üzerine Rebî' b. Sabîh ona: “Sana farklı dertlerden şikâyet eden ve türlü şeyler isteyen adamlar geldi; sen ise hepsine istiğfarı emrettin!” deyince, Hasan ona bu ayeti okudu. { وَالسَّماءَ } kelimesine gelince:

16582. Metin

المظلة لأنّ المطر منها ينزل إلى السحاب، ويجوز أن يراد السحاب أو المطر، من قوله.

[Burada semâ] gök kubbedir; zira yağmur oradan bulutlara iner. Şairin şu sözünde olduğu gibi bulut veya yağmur kastedilmiş olması da caizdir:

16583. Metin

إذا نزل السّماء بأرض قوم «٢»

“Semâ (yağmur) bir kavmin arazisine indiği zaman...”

16584. Metin

والمدرار: الكثير الدرور، ومفعال مما يستوي فيه المذكر والمؤنث، كقولهم: رجل أو امرأة معطار ومتفال جَنَّاتٍ بساتين لا تَرْجُونَ لِلَّهِ وَقاراً لا تأملون له توقيرا أى تعظيما.

{ وَالْمِدْرارُ } Bol bol yağan demektir. "Mif'âl" vezni, müzekker ve müennes için ortak kullanılan kalıplardandır; nitekim "raculün mi'târ veya imraetün mi'târ" (güzel kokular sürünen erkek/kadın) ve "mitfâl" (koku sürünmeyen erkek/kadın) derler. { جَنَّاتٍ } Bahçeler demektir. { لا تَرْجُونَ لِلَّهِ وَقاراً } O'nun için bir saygı, yani yüceltme ummuyorsunuz.

16585. Metin

والمعنى ما لكم لا تكونون على حال تأملون فيها تعظيم الله إياكم في دار الثواب «٣» ، لِلَّهِ بيان للموقر،

Bunun anlamı şudur: Ne oluyor size de sevap yurdunda [cennette] Allah'ın sizi yüceltmesini umacağınız bir hâl üzere bulunmuyorsunuz?3 { لِلَّهِ } [ifadesi], saygı gösterilenin (yüceltilenin) kim olduğunu açıklamaktadır.

16586. Metin

ولو تأخر لكان صلة للوقار. وقوله وَقَدْ خَلَقَكُمْ أَطْواراً في موضع الحال، كأنه قال: ما لكم لا تؤمنون بالله والحال هذه وهي حال موجبة للإيمان به، لأنه خلقكم أطوارا: أى تارات: خلقكم أوّلا ترابا، ثم خلقكم نطفا، ثم خلقكم علقا، ثم خلقكم مضغا، ثم خلقكم عظاما ولحما، ثم أنشأكم خلقا آخر. أو لا تخافون لله حلما وترك معاجلة العقاب فتؤمنوا؟ وقيل: ما لكم لا تخافون لله عظمة؟ وعن ابن عباس: لا تخافون لله عاقبة، لأن العاقبة حال استقرار الأمور وثبات الثواب والعقاب، من «وقر» إذا ثبت واستقرّ. نبههم على النظر في أنفسهم أوّلا، لأنها أقرب منظور فيه منهم، ثم على النظر في العالم وما سوّى فيه من العجائب الشاهدة على الصانع الباهر قدرته وعلمه من السماوات والأرض والشمس والقمر فِيهِنَّ في السماوات، وهو في السماء الدنيا، لأنّ بين السماوات ملابسة من حيث أنها طباق «١» فجاز أن يقال: فيهنّ كذا، وإن لم يكن في جميعهنّ، كما يقال: في المدينة كذا وهو في بعض نواحيها. وعن ابن عباس وابن عمر رضى الله عنهما: أنّ الشمس والقمر وجوههما مما يلي السماء وظهورهما مما يلي الأرض «٢» وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِراجاً يبصر أهل الدنيا في ضوئها كما يبصر أهل البيت في ضوء السراج ما يحتاجون إلى إبصاره، والقمر ليس كذلك، إنما هو نور لم يبلغ قوّة ضياء الشمس. ومثله قوله تعالى هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِياءً وَالْقَمَرَ نُوراً والضياء: أقوى من النور. استعير الإنبات للإنشاء، كما يقال: زرعك الله للخير، وكانت هذه الاستعارة أدلّ على الحدوث «٣» ، لأنهم إذا كانوا نباتا كانوا محدثين لا محالة حدوث النبات: ومنه قيل للحشوية: النابتة والنوابت، لحدوث مذهبهم في الإسلام من غير أوّلية لهم فيه «٤» . ومنه قولهم: نجم فلان لبعض المارقة. والمعنى:

Eğer sonra gelseydi vakar kelimesinin sılası (bağlantısı) olurdu. { وَقَدْ خَلَقَكُمْ أَطْواراً } ifadesi hâl konumundadır; sanki şöyle demiştir: Durum bu iken -ki bu O'na imanı gerektiren bir durumdur- Allah'a ne diye iman etmiyorsunuz? Zira O sizi tavırlar, yani aşamalar halinde yaratmıştır: Önce sizi topraktan yarattı, sonra nutfeler kıldı, sonra alaka kıldı, sonra mudğa kıldı, sonra kemik ve et kıldı, sonra da bambaşka bir yaratılışla inşa etti. Yahut: Allah'ın hilminden (hemen cezalandırmayışından) ve cezayı aceleye getirmeyişinden korkmuyor musunuz ki iman edesiniz? Şöyle de denilmiştir: Size ne oluyor da Allah için bir büyüklükten korkmuyorsunuz? İbn Abbas'tan rivayetle: “Allah için bir akıbetten korkmuyorsunuz; zira akıbet işlerin karara bağlandığı, sevap ve cezanın kesinleştiği andır.” Bu mana, bir şey yerleşip sabit olduğunda kullanılan "vekara" kökünden gelir. Önce onları kendi nefislerine bakmaya yöneltti; çünkü nefisleri kendilerine en yakın bakılacak şeydir. Sonra da âleme ve kudreti ile ilmi göz kamaştıran Yaratıcı'ya şahitlik eden gökler, yer, güneş ve aydan ibaret harikalara bakmaya yöneltti. { فِيهِنَّ } Göklerde demektir; oysa ay dünya semasındadır. Ancak gökler birbiriyle tabakalar halinde irtibatlı olduğu için, hepsinde olmasa bile “onlarda şöyledir” denmesi caiz kılınmıştır; nitekim şehrin sadece bir tarafında olan bir şey için “şehirde şöyle var” denilmesi gibidir. İbn Abbas ve İbn Ömer radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre: Güneş ve ayın yüzleri semaya doğru, sırtları ise yeryüzüne doğrudur. { وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِراجاً } Dünya ehli, ev halkının kandilin ışığında ihtiyaç duydukları şeyleri gördükleri gibi güneşin ışığında görürler. Ay ise öyle değildir; o yalnızca güneşin ışık gücüne ulaşamayan bir aydınlıktır. Allah Teâlâ'nın şu buyruğu da bunun gibidir: { هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِياءً وَالْقَمَرَ نُوراً } “Güneşi bir ışık, ayı da bir aydınlık kılan O'dur”. Ziyâ (ışık), nûrdan (aydınlıktan) daha güçlüdür. İnşâ (yaratıp geliştirme) için "inbât" (bitirme) istiaresi kullanılmıştır; nitekim “Allah seni hayır için bitirdi (yetiştirdi)” denilir. Bu istiare yaratılmışlığa (hudûsa) daha kuvvetli delalet etmektedir; zira onlar bir bitki iseler, bitkinin sonradan yaratılması gibi şüphesiz sonradan yaratılmış varlıklardır. Nitekim İslâm'da önceden bir kökleri olmaksızın mezhepleri sonradan ortaya çıktığı için Haşviyye'ye "en-Nâbite" ve "en-Nevâbit" (türediler) denilmiştir. Bazı Haricîler için söylenen “Falanca zuhur etti / türedi (neceme)” sözü de buradan gelir. Anlam şudur:

16587. Metin

أنبتكم فنبتم نباتا. أو نصب بأنبتكم لتضمنه معنى نبتم ثُمَّ يُعِيدُكُمْ فِيها مقبورين ثم يُخْرِجُكُمْ يوم القيامة، وأكده بالمصدر كأنه قال يخرجكم حقا ولا محالة. جعلها بساطا مبسوطة تتقلبون عليها كما يتقلب الرجل على بساطه فِجاجاً واسعة منفجة.

{ أَنْبَتَكُمْ }1 [Sizi bir bitki olarak yetiştirdi]; siz de bir nebat gibi bittiniz. Yahut [«نَبَاتًا» lafzı], «نَبَتُّمْ» (bittiniz) anlamını içermesi sebebiyle { أَنْبَتَكُمْ } fiili ile mensub kılınmıştır.2 { ثُمَّ يُعِيدُكُمْ فِيهَا } “Sonra sizi oraya döndürecektir”; yani kabirlere konulmuş olarak [oraya iade edecektir]. Sonra kıyamet günü { يُخْرِجُكُمْ } “[oradan] sizi çıkaracaktır”. Bunu “sanki sizi kesinlikle ve kaçınılmaz olarak çıkaracaktır” dercesine masdarla tekit etmiştir.3 { جَعَلَهَا بِسَاطاً } “[Yeryüzünü] bir yaygı kıldı”; yani bir kimsenin kendi sergisi üzerinde dönüp dolaştığı gibi üzerinde dönüp dolaşacağınız şekilde serilmiş [kıldı]. { فِجَاجاً } “Geniş yollar” ise aralıklı ve geniş [yollar demektir].4

16588. Metin

[سورة نوح (٧١) : الآيات ٢١ الى ٢٤]

[Nûh Suresi (71), Âyetler 21-24]

16589. Metin

قالَ نُوحٌ رَبِّ إِنَّهُمْ عَصَوْنِي وَاتَّبَعُوا مَنْ لَمْ يَزِدْهُ مالُهُ وَوَلَدُهُ إِلاَّ خَساراً (٢١) وَمَكَرُوا مَكْراً كُبَّاراً (٢٢) وَقالُوا لا تَذَرُنَّ آلِهَتَكُمْ وَلا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلا سُواعاً وَلا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْراً (٢٣) وَقَدْ أَضَلُّوا كَثِيراً وَلا تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلاَّ ضَلالاً (٢٤)

Nûh dedi ki: “Rabbim! Doğrusu onlar bana isyan ettiler ve malı ile evladı kendisine ziyandan başka bir şey artırmayan kimseye uydular. (21) Çok büyük bir tuzak kurdular. (22) Ve dediler ki: Sakın ilahlarınızı bırakmayın; hele Vedd'i, Suvâ'ı, Yeğûs'u, Ye'ûk'u ve Nesr'i asla bırakmayın! (23) Gerçekten onlar nicelerini saptırdılar. Sen de o zalimlere şaşkınlık ve ziyandan başka bir şey artırma!” (24)

16590. Metin

وَاتَّبَعُوا رؤسهم المقدمين أصحاب الأموال والأولاد، وارتسموا ما رسموا لهم من التمسك بعبادة الأصنام، وجعل أموالهم وأولادهم التي لم تزدهم إلا وجاهة ومنفعة في الدنيا زائدة خَساراً في الآخرة، وأجرى ذلك مجرى صفة لازمة لهم وسمة يعرفون بها، تحقيقا له وتثبيتا، وإبطالا لما سواه. وقرئ: وولده بضم الواو وكسرها وَمَكَرُوا معطوف على لم يزده، وجمع الضمير وهو راجع إلى من، لأنه في معنى الجمع والماكرون: هم الرؤساء.

{ وَاتَّبَعُوا } Mal ve evlat sahibi olan önde gelen reislerine uydular ve putlara tapmaya sarılma hususunda onların kendileri için çizdikleri yola girdiler. Dünyada kendilerine yalnızca itibar ve menfaat sağlamış olan mallarını ve evlatlarını ahirette { خَساراً } (ziyanı) artıran şeyler kıldı. Bunu gerçekleştirmek, pekiştirmek ve bunun dışındakileri boşa çıkarmak maksadıyla o ziyanı kendilerine ayrılmaz bir vasıf ve kendisiyle tanındıkları bir alamet kılmıştır. { وَوَلَدُهُ } kelimesi vav harfinin zammesiyle ve kesresiyle de okunmuştur. { وَمَكَرُوا } fiili { لَمْ يَزِدْهُ } fiiline matuftur; zamir "men" lafzına döndüğü için çoğul getirilmiştir, çünkü o mana bakımından çoğuldur. Tuzak kuranlar ise o reislerdir.

16591. Metin

ومكرهم: احتيالهم في الدين وكيدهم لنوح، وتحريش الناس على أذاه، وصدّهم عن الميل إليه والاستماع منه. وقولهم لهم: لا تذرون آلهتكم إلى عبادة رب نوح مَكْراً كُبَّاراً قرئ بالتخفيف والتثقيل. والكبار: أكبر من الكبير. والكبار: أكبر من الكبار، ونحوه: طوال وطوّال وَلا تَذَرُنَّ وَدًّا كأن هذه المسميات كانت أكبر أصنامهم وأعظمها عندهم، فخصوها بعد قولهم لا تَذَرُنَّ آلِهَتَكُمْ وقد انتقلت هذه الأصنام عن قوم نوح إلى العرب، فكان ودّ لكلب، وسواع لهمدان، ويغوث لمذحج، ويعوق لمراد، ونسر لحمير، ولذلك سمت العرب بعبد ودّ وعبد يغوث. وقيل هي أسماء رجال صالحين. وقيل: من أولاد آدم ماتوا، فقال إبليس لمن بعدهم: لو صورتم صورهم فكنتم تنظرون إليهم، ففعلوا، فلما مات أولئك قال لمن بعدهم:

Onların tuzağı; dindeki hileleri, Nûh'a kurdukları komplo, insanları ona eziyet etmeye kışkırtmaları ve ona meyletmekten ve onu dinlemekten alıkoymalarıdır. Bir de onlara: “Nûh'un Rabbine ibadet etmek için ilahlarınızı terk etmeyin” demeleridir. { مَكْراً كُبَّاراً } ifadesi şeddesiz ve şeddeli olarak okunmuştur. "Kübâr", "kebîr"den daha büyüktür; "kubbâr" ise "kübâr"dan da büyüktür. "Tuvâl" ve "tuvvâl" (çok uzun) kelimeleri de bunun gibidir. { وَلا تَذَرُنَّ وَدًّا } Sanki bu adı geçenler onların en büyük ve katlarında en yüce putlarıydı; bu yüzden { لا تَذَرُنَّ آلِهَتَكُمْ } dedikten sonra bunları özellikle belirttiler. Bu putlar Nûh kavminden sonra Araplara intikal etmiştir: Vedd Kelb kabilesinin, Suvâ' Hemdân'ın, Yeğûs Mezhib'in, Ye'ûk Murâd'ın, Nesr ise Himyer'in putu olmuştur. Bu sebeple Araplar Abduvedd ve Abduyeğûs isimlerini vermişlerdir. Bunların salih adamların isimleri olduğu da söylenmiştir. Şöyle de denilmiştir: Bunlar Âdem'in vefat eden evlatlarıydı; İblis onlardan sonrakilere: “Onların suretlerini yapsanız da onlara baksanız” dedi, onlar da bunu yaptılar. Onlar vefat edince bu kez onların ardından gelenlere:

16592. Metin

إنهم كانوا يعبدونهم، فعبدوهم. وقيل: كان ودّ على صورة رجل، وسواع على صورة امرأة، ويغوث على صورة أسد، ويعوق على صورة فرس، ونسر على صورة نسر. وقرئ: ودّا، بضم الواو. وقرأ الأعمش: ولا يغوثا ويعوقا، بالصرف، وهذه قراءة مشكلة، لأنهما إن كانا عربيين أو عجميين ففيهما سببا منع الصرف: إما التعريف ووزن الفعل، وإما التعريف والعجمة، ولعله قصد الازدواج فصرفهما، لمصادفته أخواتهما منصرفات ودا وسواعا ونسرا، كما قرئ:

“Öncekiler bunlara tapıyorlardı” dedi, onlar da bunlara taptılar. Şöyle de rivayet edilmiştir: Vedd bir erkek suretinde, Suvâ' bir kadın suretinde, Yeğûs bir aslan suretinde, Ye'ûk bir at suretinde, Nesr ise bir kartal suretindeydi. "Vüdden", vav harfinin zammesiyle de okunmuştur. A'meş ise tenvinli olarak (sarfla) "ve lâ yeğûsen ve ye'ûkan" şeklinde okumuştur. Bu müşkil bir kıraattir; zira bunlar ister Arapça ister gayri arapça olsunlar gayrimunsarıf olmalarını gerektiren iki sebep taşımaktadırlar: Ya marifelik ve fiil vezninde oluş, ya da marifelik ve a'cemîlik (yabancı kökenlilik). Belki de eşleşme ve uyumu (izdivâc) gözeterek bunları munsarıf olan kardeşleri "vedden", "süvâ'an" ve "nesran" kelimelerine denk geldiği için tenvinli okumuştur; nitekim:

16593. Metin

وضحاها بالإمالة، لوقوعه مع الممالات للازدواج وَقَدْ أَضَلُّوا الضمير للرؤساء. ومعناه:

İmâleli kelimelerle birlikte uyum sağlasın diye { وَضُحاها } kelimesinin imâle ile okunması da bu kabildendir. { وَقَدْ أَضَلُّوا } Zamir reislere aittir. Manası:

16594. Metin

وقد أضلوا كَثِيراً قبل هؤلاء الموصين بأن يتمسكوا بعبادة الأصنام ليسوا بأوّل من أضلوهم. أو وقد أضلوا بإضلالهم كثيرا، يعنى أنّ هؤلاء المضلين فيهم كثرة. ويجوز أن يكون للأصنام، كقوله تعالى إِنَّهُنَّ أَضْلَلْنَ كَثِيراً مِنَ النَّاسِ. فإن قلت: علام عطف قوله

Putlara tapmaya sarılmaları tavsiye edilen bu kimselerden önce de { كَثِيراً } nicelerini saptırmışlardı; yani saptırdıkları ilk kimseler bunlar değildir. Yahut: Saptırmalarıyla pek çok kimseyi saptırdılar, yani bu saptırıcıların kendileri kalabalıktır demektir. Allah Teâlâ'nın: { إِنَّهُنَّ أَضْلَلْنَ كَثِيراً مِنَ النَّاسِ } “Şüphesiz onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar” ayetinde olduğu gibi zamirin putlara ait olması da caizdir. Eğer: “Şu ifade neye matuftur:

16595. Metin

وَلا تَزِدِ الظَّالِمِينَ؟ قلت: على قوله رَبِّ إِنَّهُمْ عَصَوْنِي على حكاية كلام نوح ﵇ بعد قالَ وبعد الواو النائبة عنه: ومعناه: قال رب إنهم عصوني، وقال: لا تزد الظالمين إلا ضلالا، أى: قال هذين القولين وهما في محل النصب، لأنهما مفعولا «قال» كقولك: قال زيد نودي للصلاة وصل في المسجد، تحكى قوليه معطوفا أحدهما على صاحبه. فإن قلت: كيف جاز أن يريد لهم الضلال ويدعو الله بزيادته؟ قلت: المراد بالضلال: أن يخذلوا «١» ويمنعوا الألطاف «٢» ، لتصميمهم على الكفر ووقوع اليأس من إيمانهم، وذلك حسن جميل يجوز الدعاء به، بل لا يحسن الدعاء بخلافه. ويجوز أن يريد بالضلال: الضياع والهلاك، لقوله تعالى وَلا تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلَّا تَباراً.

{ وَلا تَزِدِ الظَّالِمِينَ }?” dersen, derim ki: { قالَ } fiilinden sonra ve onun yerine geçen vav harfinden sonra Nûh aleyhisselâm'ın sözünün nakledilişi olarak { رَبِّ إِنَّهُمْ عَصَوْنِي } ifadesine matuftur. Manası şudur: “Rabbim! Doğrusu onlar bana isyan ettiler” dedi ve “Zalimlerin ancak sapıklığını artır” dedi. Yani bu iki sözü söylemiştir ve ikisi de "kâle" fiilinin mef'ûlü oldukları için mansup mahaldedirler; tıpkı senin: “Zeyd: Namaza çağrıldı ve mescitte namaz kıldı, dedi” diyerek onun iki sözünü birbirine matuf olarak nakletmen gibidir. Eğer: “Onlar için sapıklık istemesi ve Allah'tan bunu artırmasını talep etmesi nasıl caiz olur?” dersen, derim ki: Sapıklıktan maksat, küfürde kararlı olmaları ve iman etmelerinden ümit kesilmesi sebebiyle yardımsız bırakılmaları ve ilahî lütuflardan mahrum edilmeleridir. Bu ise yerinde ve güzel bir durum olup onunla dua etmek caizdir, hatta aksine dua etmek uygun düşmez. Allah Teâlâ'nın: { وَلا تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلَّا تَباراً } “Zalimlere ancak helak artır” buyruğu gereğince dalâletten maksadın zayiat ve helak olması da caizdir.

16596. Metin

[سورة نوح (٧١) : الآيات ٢٥ الى ٢٧]

[Nûh Suresi (71), Âyetler 25-27]

16597. Metin

مِمَّا خَطِيئاتِهِمْ أُغْرِقُوا فَأُدْخِلُوا ناراً فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْصاراً (٢٥) وَقالَ نُوحٌ رَبِّ لا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكافِرِينَ دَيَّاراً (٢٦) إِنَّكَ إِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبادَكَ وَلا يَلِدُوا إِلاَّ فاجِراً كَفَّاراً (٢٧)

Günahları yüzünden suda boğuldular, ardından ateşe sokuldular. Kendilerine Allah'tan başka yardımcılar da bulamadılar. (25) Nûh dedi ki: “Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden yurt tutan hiçbir kimse bırakma! (26) Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar ve ancak ahlaksız, nankör [evlatlar] doğururlar.” (27)

16598. Metin

تقديم مِمَّا خَطِيئاتِهِمْ لبيان أن لم يكن إغراقهم بالطوفان، فإدخالهم النار إلا من أجل خطيئاتهم، وأكد هذا المعنى بزيادة «ما» وفي قراءة ابن مسعود: من خطيئاتهم ما أغرقوا، بتأخير الصلة، وكفى بها مزجرة لمرتكب الخطايا، فإن كفر قوم نوح كان واحدة من خطيئاتهم، وإن كانت كبراهنّ. وقد نعيت عليهم سائر خطيئاتهم كما نعى عليهم كفرهم، ولم يفرق بينه وبينهن في استيجاب العذاب، لئلا يتكل المسلم الخاطئ على إسلامه، ويعلم أنّ معه ما يستوجب به العذاب وإن خلا من الخطيئة الكبرى. وقرئ: خطيئاتهم بالهمزة. وخطياتهم بقلبها ياء وإدغامها. وخطاياهم. وخطيئتهم. بالتوحيد على إرادة الجنس. ويجوز أن يراد الكفر فَأُدْخِلُوا ناراً جعل دخولهم النار في الآخرة كأنه متعقب لإغراقهم، لاقترابه، ولأنه كائن لا محالة، فكأنه قد كان. أو أريد عذاب القبر. ومن مات في ماء أو في نار أو أكلته السباع والطير: أصابه ما يصيب المقبور من العذاب. وعن الضحاك: كانوا يغرقون من جانب ويحرقون من جانب. وتنكير النار إما لتعظيمها، أو لأن الله أعد لهم على حسب خطيئاتهم نوعا من النار فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْصاراً تعريض باتخاذهم آلهة من دون الله وأنها غير قادرة

{ مِمَّا خَطِيئاتِهِمْ } [ifadesinin] öne alınması, onların tufanda boğulmalarının ve ardından ateşe sokulmalarının sırf günahları sebebiyle olduğunu beyan etmek içindir. Bu anlam, [zâid] "mâ" (ما) edatıyla pekiştirilmiştir. İbn Mes‘ûd’un kıraatinde sıla [cümlesi] tehir edilerek (sonraya bırakılarak) "min hatî'âtihim mâ uğrikû" (من خطيئاتهم ما أغرقوا) şeklindedir. Bu [ifade], günah işleyen kimse için büyük bir caydırıcıdır. Zira Nûh kavminin inkârı, günahlarının en büyüğü olsa da neticede günahlarından sadece biriydi. İnkârları kınandığı gibi diğer bütün günahları da kınanmış ve azabı hak etme hususunda küfür ile diğer günahlar arasında bir ayrım yapılmamıştır; ta ki günahkâr bir Müslüman sırf İslâm’ına güvenip bel bağlamasın ve büyük günahtan uzak olsa bile kendisinde azabı gerektirecek şeylerin bulunduğunu bilsin. Ayet; hemze ile { خطيئاتهم } (hatî'âtihim), hemzenin yâ harfine dönüştürülüp idgâm edilmesiyle { خطياتهم } (hatiyyâtihim), [çoğul olarak] { خطاياهم } (hatâyâhum) ve cins kastıyla müfret olarak { خطيئتهم } (hatî'etihim) şeklinde de okunmuştur. [Müfret ile] küfrün kastedilmiş olması da caizdir. { فَأُدْخِلُوا ناراً } [ifadesinde], onların ahirette ateşe girişleri, [zamanın] yakınlığı ve mutlaka gerçekleşecek olması sebebiyle sanki suda boğulmalarının hemen akabinde vuku bulmuş gibi takdim edilmiştir; zira [kesin olarak] vuku bulacak şey sanki gerçekleşmiş gibidir. Ya da bununla kabir azabı kastedilmiştir. Suda veya ateşte ölen ya da kendisini yırtıcı hayvanlar ile kuşların yediği kimseye de kabre konulan kimseye isabet eden azap isabet eder. Dahhâk’tan şöyle rivayet edilmiştir: “Onlar bir taraftan boğuluyor, diğer taraftan da yakılıyorlardı.” Ateşin belirsiz (nekre) getirilmesi; ya onun büyüklüğünü ve dehşetini ifade etmek içindir ya da Allah'ın onlara günahlarına göre özel bir ateş türü hazırlamış olmasındandır. { فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْصاراً } “Kendilerine Allah'tan başka yardımcılar da bulamadılar” [ifadesi], Allah’tan başka ilahlar edinmelerine ve o ilahların yardım etmeye güç yetiremeyeceğine üstü kapalı bir dokundurmadır (tarizdir).12

16599. Metin

على نصرهم، وتهكم بهم، كأنه قال: فلم يجدوا لهم من دون الله آلهة ينصرونهم ويمنعونهم من عذاب الله، كقوله تعالى أَمْ لَهُمْ آلِهَةٌ تَمْنَعُهُمْ مِنْ دُونِنا. دَيَّاراً من الأسماء المستعملة في النفي العام، يقال: ما بالدار ديار وديور، كقيام وقيوم، وهو فيعال من الدور. أو من الدار، أصله ديوار، ففعل به ما فعل بأصل سيد وميت، ولو كان فعالا لكان دوّارا. فإن قلت: بم علم أن أولادهم يكفرون، وكيف وصفهم بالكفر عند الولادة؟ قلت: لبث فيهم ألف سنة إلا خمسين عاما، فذاقهم وأكلهم وعرف طباعهم وأحوالهم، وكان الرجل منهم ينطلق بابنه إليه، ويقول: احذر هذا، فإنه كذاب، وإن أبى حذرنيه فيموت الكبير وينشأ الصغير على ذلك، وقد أخبره الله ﷿ أنه لن يؤمن من قومك إلا من قد آمن، ومعنى لا يَلِدُوا إِلَّا فاجِراً كَفَّاراً لا يلدوا إلا من سيفجر ويكفر. فوصفهم بما يصيرون إليه، كقوله ﵇ «من قتل قتيلا فله سلبه» «١»

ve onlarla alay etmektir; sanki: “Allah'tan başka kendilerine yardım edecek ve onları Allah'ın azabından koruyacak ilahlar bulamadılar” demiştir. Nitekim Allah Teâlâ: { أَمْ لَهُمْ آلِهَةٌ تَمْنَعُهُمْ مِنْ دُونِنا } “Yoksa onları bize karşı koruyacak ilahları mı var?” buyurmuştur. { دَيَّاراً } Genel nefy (olumsuzluk) cümlelerinde kullanılan isimlerdendir; tıpkı kıyâm ve kayyûm gibi "mâ bi'd-dâri deyyârun ve düyyûrun" (evde hiçbir kimse yok) denilir. "Devr" veya "dâr" kökünden gelip "fey'âl" veznindedir; aslı "deywâr"dır, "seyyid" ve "meyyit" kelimelerinin asıllarına yapılan işlem buna da yapılmıştır; eğer "fa''âl" vezninde olsaydı "devvâr" olurdu. Eğer: “Çocuklarının küfre sapacağını nereden bildi ve doğdukları anda onları nasıl küfürle niteledi?” dersen, derim ki: İçlerinde elli yılı hariç bin yıl kaldı; onları bizzat tecrübe etti, denedi, tabiatlarını ve hallerini öğrendi. Onlardan bir adam oğlunu alıp Nûh'a götürür ve: “Bundan sakın, çünkü bu yalancıdır; babam da beni bundan sakındırmıştı” derdi; böylece yaşlı olan ölür, küçük olan da bu anlayışla yetişirdi. Nitekim Allah Azze ve Celle de ona: “Kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başkası asla iman etmeyecek” diye bildirmişti. { لا يَلِدُوا إِلَّا فاجِراً كَفَّاراً } ifadesinin manası: “Ancak ileride ahlaksızlaşacak ve küfre sapacak kimseleri doğururlar” demektir. Dolayısıyla Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: “Kim birini öldürürse, öldürdüğü kimsenin üzerindeki eşyası onundur” hadisinde olduğu gibi, ileride alacakları hâl ile onları nitelendirmiştir.

16600. Metin

[سورة نوح (٧١) : آية ٢٨]

[Nûh Suresi (71), Âyet 28]

16601. Metin

رَبِّ اغْفِرْ لِي وَلِوالِدَيَّ وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِيَ مُؤْمِناً وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ وَلا تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلاَّ تَباراً (٢٨)

“Rabbim! Beni, ana babamı, evime mümin olarak giren kimseyi, mümin erkekleri ve mümin kadınları bağışla; zalimlerin de ancak helakini artır!” (28)

16602. Metin

وَلِوالِدَيَّ أبوه لمك بن متوشلخ، وأمه شمخا بنت أنوش: كانا مؤمنين. وقيل. هما آدم وحواء. وقرأ الحسين بن على: ولولدي، يريد: ساما وحاما بَيْتِيَ منزلي. وقيل:

{ وَلِوالِدَيَّ } Babası Lemek b. Metûşelah ve annesi Şamhâ bint Enûş mümin idiler. Onların Âdem ve Havvâ olduğu da söylenmiştir. Hüseyin b. Ali ise Sâm ve Hâm'ı kastederek "ve li-veledî" (çocuğuma) şeklinde okumuştur. { بَيْتِيَ } Evime. Şöyle de denilmiştir:

16603. Metin

مسجدى. وقيل: سفينتي، خص أوّلا من يتصل به، لأنهم أولى وأحق بدعائه، ثم عم المؤمنين والمؤمنات تَباراً هلاكا. فإن قلت: ما فعل صبيانهم حين أغرقوا؟ قلت: غرقوا معهم لا على وجه العقاب «٢» ، ولكن كما يموتون بالأنواع من أسباب الموت، وكم منهم من يموت بالغرق والحرق، وكأن ذلك زيادة في عذاب الآباء والأمّهات إذا أبصروا أطفالهم يغرقون.

[Bir diğer görüşe göre:] Mescidime. “Gemime” de denilmiştir. [Nûh], önce kendisiyle bağı olan kimseleri zikretti; çünkü onlar onun duasına en layık ve en hak sahibi olanlardır. Sonra da mümin erkekler ile mümin kadınları genel olarak kapsayacak şekilde [dua etti]. { تَباراً } Helak [demektir]. Eğer, “Onlar boğuldukları vakit çocuklarının durumu ne oldu?” dersen, derim ki: Onlar da bir ceza kabilinden olmaksızın2 onlarla birlikte boğuldular; lakin ölüm sebeplerinin türlü çeşitleriyle vefat ettikleri gibi [öldüler]. Zira onlardan nicesi boğulma ve yanma suretiyle ölmektedir. Bu durum, anne ve babaların çocuklarının boğulduğunu gördüklerinde [yaşadıkları] azabın artması kabilindendir.

16604. Metin

ومنه قوله ﵇ «يهلكون مهلكا واحدا ويصدرون مصادر شتى» «١» وعن الحسن:

Peygamber aleyhisselâm'ın şu hadisi de bu kabildendir: “Hepsi tek bir helakle helak olurlar, [ahirette ise amellerine göre] ayrı ayrı yerlere sevk edilirler.” Hasan[-ı Basrî]'den rivayet edildiğine göre:

16605. Metin

أنه سئل عن ذلك فقال: علم الله براءتهم فأهلكهم بغير عذاب. وقيل: أعقم الله أرحام نسائهم وأيبس أصلاب آبائهم قبل الطوفان بأربعين أو سبعين سنة، فلم يكن معهم صبى حين أغرقوا.

Ona bundan sorulunca şöyle demiştir: Allah onların masumiyetini bildi de onları bir azap olmaksızın helak etti. Şöyle de denilmiştir: Allah tufandan kırk veya yetmiş yıl önce kadınlarının rahimlerini kısırlaştırdı ve babalarının bellerini kuruttu; bu yüzden boğuldukları sırada aralarında hiçbir çocuk yoktu.

16606. Metin

عن رسول الله ﷺ: «من قرأ سورة نوح كان من المؤمنين الذين تدركهم دعوة نوح ﵇» «٢» .

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet edilmiştir: “Kim Nûh Suresi'ni okursa, Nûh aleyhisselâm'ın duasının eriştiği müminlerden olur.”