İnsân Suresi

Zemahşerî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

16915. Metin

مدنية، وآياتها ٣١ [نزلت بعد الرحمن] بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Medenîdir ve 31 ayettir. [Rahmân suresinden sonra inmiştir.] Bismillâhirrahmânirrahîm.

16916. Metin

[سورة الإنسان (٧٦) : آية ١]

[İnsân Suresi (76), Ayet 1]

16917. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

16918. Metin

هَلْ أَتى عَلَى الْإِنْسانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْئاً مَذْكُوراً (١)

{ هَلْ أَتى عَلَى الْإِنْسانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْئاً مَذْكُوراً } “İnsanın üzerinden, henüz anılmaya değer bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?” (1)

16919. Metin

هل بمعنى «قد» في الاستفهام خاصة، والأصل: أهل، بدليل قوله:

{ هَلْ } edatı, özellikle soru cümlesinde «kad» (قَدْ - muhakkak/elbette) anlamındadır; aslı ise şairin şu sözünün delaletiyle { أَهَلْ } şeklindedir:

16920. Metin

أهل رأونا بسفع القاع ذى الأكم «٣»

«Tepeleri bulunan o düzlüğün siyahlığında bizi gördüler mi?» «٣»

16921. Metin

فالمعنى: أقد أتى؟ على التقرير والتقريب جميعا، أى: أتى على الإنسان قبل زمان قريب حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ فيه شَيْئاً مَذْكُوراً أى كان شيئا منسيا غير مذكور نطفة في الأصلاب والمراد بالإنسان: جنس بنى آدم، بدليل قوله إِنَّا خَلَقْنَا الْإِنْسانَ مِنْ نُطْفَةٍ. حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ طائفة من الزمن الطويل الممتد. فإن قلت: ما محل لَمْ يَكُنْ شَيْئاً مَذْكُوراً؟ قلت: محله النصب على الحال من الإنسان، كأنه قيل: هل أتى عليه حين من الدهر غير مذكور. أو الرفع على الوصف لحين، كقوله يَوْماً لا يَجْزِي والِدٌ عَنْ وَلَدِهِ وعن بعضهم: أنها تليت عنده فقال:

Buna göre mana hem takrir (onaylatma) hem de takrib (yakınlaştırma) üzere; «Elinin altındaki yakın bir zamandan önce insanın üzerinden { حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ } içinde { شَيْئاً مَذْكُوراً } anılan bir şey olmadığı bir süre geçti» şeklindedir. Yani o, bellerde bir nutfe halindeyken unutulmuş, anılmayan bir şeydi. İnsan ile kastedilen ise; { إِنَّا خَلَقْنَا الْإِنْسانَ مِنْ نُطْفَةٍ } “Şüphesiz biz insanı bir nutfeden yarattık” kavlinin delaletiyle Âdemoğlunun cinsidir. { حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ } ise uzayıp giden uzun zamandan bir parçadır. Şayet «{ لَمْ يَكُنْ شَيْئاً مَذْكُوراً } cümlesinin iraptaki yeri nedir?» dersen; derim ki: İnsandan hal olarak nasb mahallindedir. Sanki «İnsanın üzerinden anılmadığı bir süre geçti mi?» denilmiştir. Yahut { يَوْماً لا يَجْزِي والِدٌ عَنْ وَلَدِهِ } “hiçbir babanın evladına fayda sağlamayacağı bir günden” ayetinde olduğu gibi, «hîn» (حِينٌ) kelimesine sıfat olarak ref mahallindedir. Bazılarından rivayet edildiğine göre, bu ayet yanında okununca şöyle demiştir:

16922. Metin

ليتها تمت، أراد: ليت تلك الحالة تمت، وهي كونه شيئا غير مذكور ولم يخلق ولم يكلف.

“Keşke o [durum] devam etseydi!”1 [sözüyle] şunu kastetmiştir2: Keşke o durum -ki o da anılmayan bir şey olması, yaratılmamış ve [sorumlulukla] mükellef kılınmamış olmasıdır- devam etseydi!3

16923. Metin

[سورة الإنسان (٧٦) : آية ٢]

[İnsân Suresi (76), Ayet 2]

16924. Metin

إِنَّا خَلَقْنَا الْإِنْسانَ مِنْ نُطْفَةٍ أَمْشاجٍ نَبْتَلِيهِ فَجَعَلْناهُ سَمِيعاً بَصِيراً (٢)

{ إِنَّا خَلَقْنَا الْإِنْسانَ مِنْ نُطْفَةٍ أَمْشاجٍ نَبْتَلِيهِ فَجَعَلْناهُ سَمِيعاً بَصِيراً } “Şüphesiz biz insanı, kendisini imtihan etmek için karışım olan bir nutfeden yarattık da onu işiten ve gören yaptık.” (2)

16925. Metin

نُطْفَةٍ أَمْشاجٍ كبرمة أعشار «١» ، وبرد أكياش: وهي ألفاظ مفردة غير جموع، ولذلك وقعت صفات للأفراد. ويقال أيضا: نطفة مشج، قال الشماخ:

{ نُطْفَةٍ أَمْشاجٍ } ifadesi; «burmetün a'şâr» (parçalı tencere) «١» ve «bürdün ekyâş» (desenli kumaş) gibidir. Bunlar çoğul değil tekil lafızlardır, bundan dolayı da tekil kelimelere sıfat olmuşlardır. Ayrıca «nutfetün meşic» (نطفة مشج) de denir. Şammâh şöyle demiştir:

16926. Metin

طوت أحشاء مرتجة لوقت … على مشج سلالته مهين «٢»

«Vakti gelinceye dek çalkalanan karnını, özü değersiz bir karışım üzerine dürdü.» «٢»

16927. Metin

ولا يصحّ أمشاج أن يكون تكسيرا له، بل هما مثلان في الإفراد، لوصف المفرد بهما.

«Emşâc» kelimesinin onun kırık çoğulu (cemi teksiri) olması doğru değildir; bilakis tekil kelime her ikisiyle de nitelendiği için, tekillik bakımından birbirinin benzeridirler.

16928. Metin

ومشجه ومزجه: بمعنى. والمعنى من نطفة قد امتزج فيها الماءان. وعن ابن مسعود: هي عروق النطفة. وعن قتادة: أمشاج ألوان وأطوار، يريد: أنها تكون نطفة، ثم علقة، ثم مضغة نَبْتَلِيهِ في موضع الحال، أى: خلقناه مبتلين له، بمعنى: مريدين ابتلاءه، كقولك: مررت برجل معه صقر صائدا به غدا، تريد: قاصدا به الصيد غدا. ويجوز أن يراد: ناقلين له من حال إلى حال، فسمى ذلك ابتلاء على طريق الاستعارة. وعن ابن عباس: نصرفه في بطن أمّه نطفة ثم علقة. وقيل: هو في تقدير التأخير، يعنى: فجعلناه سميعا بصيرا لنبتليه، وهو من التعسف.

«Meşacehû» (مشجه) ve «mezecehû» (مزجه) aynı anlamdadır. Mana ise; iki suyun birbirine karıştığı bir nutfedendir. İbn Mes'ûd'dan rivayetle: Onlar nutfenin damarlarıdır. Katâde'den rivayetle: { أَمْشاجٍ }, renkler ve evrelerdir; yani önce nutfe, sonra alaka, sonra mudğa olmasını kastetmektedir. { نَبْتَلِيهِ } kelimesi hal konumundadır; yani onu imtihana tabi tutarak, imtihanını murat ederek yarattık demektir. Nitekim «Yarın onunla avlanmak kastıyla, yanında doğan olan bir adama uğradım» demen gibidir. Bir halden diğer bir hale geçirdiğimiz kastedilmiş de olabilir; bu durum istiare yoluyla imtihan olarak isimlendirilmiştir. İbn Abbâs'tan rivayetle: Onu annesinin karnında önce nutfe, sonra alaka olarak evreden evreye geçiririz. Bir görüşe göre de takdim-tehir takdirindedir; yani «Onu imtihan edelim diye işiten ve gören kıldık» demektir ki bu zorlama bir yorumdur.

16929. Metin

[سورة الإنسان (٧٦) : آية ٣]

[İnsân Suresi (76), Ayet 3]

16930. Metin

إِنَّا هَدَيْناهُ السَّبِيلَ إِمَّا شاكِراً وَإِمَّا كَفُوراً (٣)

{ إِنَّا هَدَيْناهُ السَّبِيلَ إِمَّا شاكِراً وَإِمَّا كَفُوراً } “Şüphesiz biz ona yolu gösterdik; ister şükredici olsun, ister nankör.” (3)

16931. Metin

شاكرا وكفورا: حالان من الهاء في هديناه «٣» ، أى: مكناه وأقدرناه في حالتيه جميعا.

{ شاكِراً } ve { كَفُوراً } kelimeleri, { هَدَيْناهُ } fiilindeki zamirden «٣» haldir; yani her iki durumunda da onu muktedir ve yetkin kıldık.

16932. Metin

أو دعوناه إلى الإسلام بأدلة العقل والسمع: كان معلوما منه «٤» أنه يؤمن أو يكفر، لإلزام الحجة. ويجوز أن يكونا حالين من السبيل، أى: عرفناه السبيل إما سبيلا شاكرا وإما سبيلا كفورا كقوله وَهَدَيْناهُ النَّجْدَيْنِ ووصف السبيل بالشكر والكفر مجاز. وقرأ أبو السمال بفتح الهمزة

Yahut hücceti ikame etmek (delili ortaya koyup bağlayıcı kılmak) için, akıl ve nakil delilleriyle onu İslâm’a davet ettik; onun iman edeceği yahut inkâr edeceği kendisinden zaten bilinmekteydi.4 Bu iki kelimenin { السَّبِيلَ } kelimesinden hal olması da caizdir; yani: { وَهَدَيْناهُ النَّجْدَيْنِ } “Biz ona iki yolu da gösterdik” ayetinde olduğu gibi, biz ona yolu, ya şükreden bir yol yahut nankör bir yol olarak tanıttık. Yolun şükür ve küfür ile nitelenmesi mecazdır. Ebu’s-Semmâl ise [kelimeyi] hemzenin fethasıyla okumuştur...

16933. Metin

في إِمَّا وهي قراءة حسنة. والمعنى: أما شاكرا فبتوفيقنا، وأما كفورا فبسوء اختياره «١»

{ إِمَّا } kelimesini [«emma» şeklinde fethalı okumuştur] ki bu güzel bir kıraattir. Mana şudur: Şükredici olması bizim muvaffak kılmamızla, nankör olması ise kendi kötü tercihiyledir «١».

16934. Metin

[سورة الإنسان (٧٦) : آية ٤]

[İnsân Suresi (76), Ayet 4]

16935. Metin

إِنَّا أَعْتَدْنا لِلْكافِرِينَ سَلاسِلَ وَأَغْلالاً وَسَعِيراً (٤)

{ إِنَّا أَعْتَدْنا لِلْكافِرِينَ سَلاسِلَ وَأَغْلالاً وَسَعِيراً } “Şüphesiz biz, kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık.” (4)

16936. Metin

ولما ذكر الفريقين أتبعهما الوعيد والوعد. وقرئ: سلاسل، غير منون. وسلاسلا، بالتنوين «٢» . وفيه وجهان: أحدهما أن تكون هذه النون بدلا من حرف الإطلاق، ويجرى الوصل مجرى الوقف. والثاني: أن يكون صاحب القراءة به ممن ضرى برواية الشعر ومرن لسانه على صرف غير المنصرف.

İki zümreyi zikredince, hemen arkasından tehdit ve vaadi getirdi. { سلاسل } kelimesi tenvinsiz olarak da, tenvinli olarak { سلاسلا } şeklinde de okunmuştur «٢». Bunda iki yön vardır: Birincisi, bu nun harfinin ıtlak harfinden bedel olması ve vaslın (geçişin) vakıf (durak) hükmünde tutulmasıdır. İkincisi ise, bu kıraatin sahibinin şiir rivayetine alışkın olup dilinin gayrimunsarıfı munsarıf kılmaya yatkın kimselerden olmasıdır.

16937. Metin

[سورة الإنسان (٧٦) : الآيات ٥ الى ١٠]

[İnsân Suresi (76), Ayetler 5-10]

16938. Metin

إِنَّ الْأَبْرارَ يَشْرَبُونَ مِنْ كَأْسٍ كانَ مِزاجُها كافُوراً (٥) عَيْناً يَشْرَبُ بِها عِبادُ اللَّهِ يُفَجِّرُونَها تَفْجِيراً (٦) يُوفُونَ بِالنَّذْرِ وَيَخافُونَ يَوْماً كانَ شَرُّهُ مُسْتَطِيراً (٧) وَيُطْعِمُونَ الطَّعامَ عَلى حُبِّهِ مِسْكِيناً وَيَتِيماً وَأَسِيراً (٨) إِنَّما نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللَّهِ لا نُرِيدُ مِنْكُمْ جَزاءً وَلا شُكُوراً (٩)

{ إِنَّ الْأَبْرارَ يَشْرَبُونَ مِنْ كَأْسٍ كانَ مِزاجُها كافُوراً } “Şüphesiz iyiler, karışımı kâfur olan bir kadehten içerler.” (5) { عَيْناً يَشْرَبُ بِها عِبادُ اللَّهِ يُفَجِّرُونَها تَفْجِيراً } “Bir pınar ki, ondan Allah'ın kulları içer, onu fışkırttıkça fışkırtırlar.” (6) { يُوفُونَ بِالنَّذْرِ وَيَخافُونَ يَوْماً كانَ شَرُّهُ مُسْتَطِيراً } “Onlar adaklarını yerine getirirler ve kötülüğü yaygın olan bir günden korkarlar.” (7) { وَيُطْعِمُونَ الطَّعامَ عَلى حُبِّهِ مِسْكِيناً وَيَتِيماً وَأَسِيراً } “Onlar, seve seve yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler.” (8) { إِنَّما نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللَّهِ لا نُرِيدُ مِنْكُمْ جَزاءً وَلا شُكُوراً } “«Biz sizi sırf Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.»” (9)

16939. Metin

إِنَّا نَخافُ مِنْ رَبِّنا يَوْماً عَبُوساً قَمْطَرِيراً (١٠)

{ إِنَّا نَخافُ مِنْ رَبِّنا يَوْماً عَبُوساً قَمْطَرِيراً } “«Doğrusu biz, Rabbimizden, son derece asık suratlı ve çetin bir günden korkarız.»” (10)

16940. Metin

الْأَبْرارَ جمع برّ أو بارّ، كرب وأرباب، وشاهد وأشهاد. وعن الحسن: هم الذين لا يؤذون الذرّ «٣» . والكأس: الزجاجة إذا كانت فيها خمر، وتسمى الخمر نفسها: كأسا مِزاجُها ما تمزج به كافُوراً ماء كافور، وهو اسم عين في الجنة ماؤها في بياض الكافور «٤» ورائحته

{ الْأَبْرارَ } kelimesi; «rabb» (رَبّ) ve «erbâb» (أَرْبَاب), «şâhid» (شَاهِد) ve «eşhâd» (أَشْهَاد) gibi, «berr» (بَرّ) veya «bârr» (بَارّ) kelimesinin çoğuludur. Hasan'dan [rivayet edildiğine göre]: Onlar karıncaları dahi incitmeyen kimselerdir.3 { الكأس } (kadeh), içinde şarap bulunduğu takdirde sırça/cam kaptır; bizzat şarabın kendisine de «kadeh» adı verilir. { مِزاجُها } (onun karışımı), kendisiyle karıştırılan şeydir. { كافُوراً } (kâfur), kâfur suyu demektir; o, cennette suyu kâfur beyazlığında4 ve kokusunda...

16941. Metin

وبرده. وعَيْناً بدل منه. وعن قتادة: تمزج لهم بالكافور وتختم لهم بالمسك. وقيل: تخلق فيها رائحة الكافور وبياضه وبرده. فكأنها مزجت بالكافور. وعَيْناً على هذين القولين:

ve serinliğinde olan bir pınarın adıdır. { عَيْناً } kelimesi ondan bedeldir. Katâde'den rivayetle: Onlara kâfur ile karıştırılır ve misk ile mühürlenir. Bir görüşe göre de: Onda kâfurun kokusu, beyazlığı ve serinliği yaratılır; böylece sanki kâfur ile karıştırılmış gibi olur. Bu iki görüşe göre { عَيْناً } kelimesi:

16942. Metin

بدل من محل مِنْ كَأْسٍ على تقدير حذف مضاف، كأنه قيل: يشربون فيها خمرا خمر عين. أو نصب على الاختصاص. فإن قلت: لم وصل فعل الشرب بحرف الابتداء أوّلا، وبحرف الإلصاق آخرا؟ قلت: لأنّ الكأس مبدأ شربهم وأوّل غايته، وأما العين فبها يمزجون شرابهم، فكان المعنى: يشرب عباد الله بها الخمر، كما تقول: شربت الماء بالعسل يُفَجِّرُونَها يجرونها حيث شاءوا من منازلهم تَفْجِيراً سهلا لا يمتنع عليهم يُوفُونَ جواب من عسى، يقول:

Muzafın hazfi takdiriyle { مِنْ كَأْسٍ } ifadesinin irap mahallinden bedeldir; sanki «Onda bir pınarın şarabı olan şarabı içerler» denilmiştir. Yahut ihtisas üzerine mensuptur. Şayet «İçme fiili niçin önce ibtida harfiyle (min), sonra da ilsak harfiyle (bâ) sıla yapılmıştır?» dersen; derim ki: Çünkü kadeh onların içmelerinin başlangıcı ve ilk gayesidir; pınara gelince, onunla içeceklerini karıştırırlar. Dolayısıyla mana; «Suyu bal ile içtim» dediğin gibi «Allah'ın kulları onunla şarabı içerler» demektir. { يُفَجِّرُونَها }, onu konaklarından diledikleri yere akıtırlar; { تَفْجِيراً } kolaylıkla ve kendilerine hiçbir engel çıkmaksızın demektir. { يُوفُونَ } kelimesi, «Acaba onlara niçin böyle rızık veriliyor?» diye soranın cevabıdır; der ki:

16943. Metin

ما لهم يرزقون ذلك، والوفاء بالنذر مبالغة في وصفهم بالتوفر على أداء الواجبات، لأنّ من وفي بما أوجبه هو على نفسه لوجه الله كان بما أوجبه الله عليه أو في مُسْتَطِيراً فاشيا منتشرا بالغا أقصى المبالغ، من استطار الحريق، واستطار الفجر. وهو من طار، بمنزلة استنفر من نفر عَلى حُبِّهِ الضمير للطعام، أى: مع اشتهائه والحاجة إليه. ونحوه وَآتَى الْمالَ عَلى حُبِّهِ، لَنْ تَنالُوا الْبِرَّ حَتَّى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ وعن الفضيل بن عياض: على حب الله وَأَسِيراً عن الحسن: كان رسول الله صلى الله تعالى عليه وعلى آله وسلم يؤتى بالأسير فيدفعه إلى بعض المسلمين فيقول: أحسن إليه، فيكون عنده اليومين والثلاثة، فيؤثره على نفسه. وعند عامة العلماء: يجوز الإحسان إلى الكفار في دار الإسلام ولا تصرف إليهم الواجبات. وعن قتادة: كان أسيرهم يومئذ المشرك، وأخوك المسلم أحق أن تطعمه. وعن سعيد بن جبير وعطاء: هو الأسير من أهل القبلة. وعن أبى سعيد الخدري:

«Onlara ne oldu da böyle rızıklandırılıyorlar?» Adağı yerine getirmek, vacipleri eksiksiz eda etme hususundaki vasıflarında bir mübalağadır. Zira Allah rızası için kendi nefsine vacip kıldığı şeyi yerine getiren kimse, Allah'ın kendisine farz kıldığı şeyleri hayli hayli yerine getirir. { مُسْتَطِيراً } alabildiğine yayılan, dağılan ve son haddine varan demektir; nitekim «yangın yayıldı» ve «fecir yayıldı» denir. Bu kelime «uçtu» (târe - طار) kökünden olup «nefere»den (نفر) gelen «istenfere» (استنفر) gibidir. { عَلى حُبِّهِ } ifadesindeki zamir yemeğe aittir; yani ona iştah duyup ihtiyaç hissetmekle birlikte [yedirirler]. Bunun benzeri: { وَآتَى الْمالَ عَلى حُبِّهِ } “Mala olan sevgisine rağmen onu veren” ve { لَنْ تَنالُوا الْبِرَّ حَتَّى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ } “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe asla erişemezsiniz” ayetleridir. Fudayl b. İyâz'dan rivayetle: Allah sevgisi üzerine demektir. { وَأَسِيراً } kelimesi hakkında Hasan-ı Basrî'den şöyle rivayet edilmiştir: Resûlullah sallallâhu teâlâ aleyhi ve alâ âlihi ve sellem'e esir getirilir, o da onu Müslümanlardan birine verip «Ona iyi davran» buyururdu. O esir onun yanında iki-üç gün kalır, o da onu nefsine tercih ederdi. Âlimlerin geneline göre: İslâm diyarındaki kâfirlere ihsanda bulunmak caizdir, ancak farz olan zekât ve vacipler onlara verilmez. Katâde'den rivayetle: O gün onların esiri müşrikti; oysa Müslüman kardeşin doyurulmaya daha layıktır. Saîd b. Cübeyr ve Atâ'dan rivayetle: O, kıble ehlinden olan esirdir. Ebû Saîd el-Hudrî'den rivayetle:

16944. Metin

هو المملوك والمسجون. وسمى رسول الله صلى الله تعالى عليه وعلى آله وسلم الغريم:

O, köle ve mahpustur. Resûlullah sallallâhu teâlâ aleyhi ve alâ âlihi ve sellem borçluyu da

16945. Metin

أسيرا، فقال «غريمك أسيرك فأحسن إلى أسيرك» إِنَّما نُطْعِمُكُمْ على إرادة القول. ويجوز أن يكون قولا باللسان منعا لهم عن المجازاة بمثله أو بالشكر، لأن إحسانهم مفعول لوجه الله، فلا معنى لمكافأة الخلق، وأن يكون قولهم لهم لطفا وتفقيها وتنبيها، على ما ينبغي أن يكون عليه من أخلص لله. وعن عائشة رضى الله عنها أنها كانت تبعث بالصدقة إلى أهل بيت، ثم تسأل الرسول ما قالوا؟ فإذا ذكر دعاء دعت لهم بمثله ليبقى ثواب الصدقة لها خالصا عند الله.

esir olarak isimlendirmiş ve şöyle buyurmuştur: «Borçlun senin esirindir, öyleyse esirine iyi davran.» { إِنَّما نُطْعِمُكُمْ } sözü, söylenmesi murat edilmiş bir söz takdirindedir. Benzeriyle karşılık vermekten yahut teşekkürden onları men etmek amacıyla dille söylenmiş bir söz olması da caizdir; zira onların ihsanı sırf Allah rızası için yapılmıştır, dolayısıyla yaratılmışlardan bir karşılık beklemenin anlamı yoktur. Keza bu sözlerinin, Allah için ihlaslı olan kimsenin nasıl olması gerektiği hususunda onlara bir lütuf, bir fıkıh öğretimi ve bir ikaz olması da mümkündür. Hz. Âişe radıyallâhu anhâ'dan rivayet edildiğine göre, o bir ev halkına sadaka gönderir, sonra elçiye «Ne dediler?» diye sorardı; şayet bir dua zikrederse, sadakanın sevabı Allah katında sırf kendisine kalsın diye onlara aynı dua ile karşılık verirdi.

16946. Metin

ويجوز أن يكون ذلك بيانا وكشفا عن اعتقادهم وصحة نيتهم وإن لم يقولوا شيئا. وعن مجاهد:

Bu ifadenin, hiçbir şey söylememiş olsalar bile, onların inancını ve niyetlerinin sıhhatini bir beyan ve açığa çıkarma olması da caizdir. Mücâhid'den rivayetle:

16947. Metin

أما إنهم ما تكلموا به، ولكن علمه الله منهم فأثنى عليهم. والشكور والكفور: مصدران كالشكر والكفر إِنَّا نَخافُ يحتمل إن إحساننا إليكم للخوف من شدة ذلك اليوم، لا لإرادة مكافأتكم، وإنا لا نريد منكم المكافأة لخوف عقاب الله تعالى على طلب المكافأة بالصدقة.

«Onlar bunu dilleriyle konuşmadılar; fakat Allah bunu onların kalplerinden bildi de onları övdü.» «Şükûr» (الشكور) ve «kufûr» (الكفور), şükür ve küfür gibi iki masdardır. { إِنَّا نَخافُ } ifadesi şu iki manaya ihtimallidir: Size ihsanımız o günün şiddetinden korktuğumuz içindir, yoksa sizden bir karşılık murat ettiğimiz için değildir; ve sadakaya karşılık talep etmenin Allah Teâlâ'nın azabına yol açmasından korktuğumuz için sizden bir karşılık istemiyoruz.

16948. Metin

ووصف اليوم بالعبوس. مجاز على طريقين: أن يوصف بصفة أهله من الأشقياء، كقولهم:

Günün «asık suratlı» (abûs) olarak nitelenmesi iki yönden mecazdır: Ya günün ehli olan bedbahtların sıfatıyla nitelenmesidir; nitekim Arapların

16949. Metin

نهارك صائم: روى أن الكافر يعبس يومئذ حتى يسيل من بين عينيه عرق مثل القطران، وأن يشبه في شدته وضرره بالأسد العبوس أو بالشجاع الباسل: والقمطرير: الشديد العبوس الذي يجمع ما بين عينيه. قال الزجاج: يقال: اقمطرت الناقة: إذا رفعت ذنبها وجمعت قطريها وزمت بأنفها «١» ، فاشتقه من القطر وجعل الميم مزيدة. قال أسد بن ناعصة «٢»

«Gündüzün oruçludur» demeleri böyledir. Rivayet edildiğine göre kâfir o gün öyle bir yüzünü ekşitir ki, iki kaşının arasından katran gibi ter akar. Yahut şiddeti ve zararı bakımından yüzü asık bir arslana ya da gözü pek bir yiğide benzetilmesidir. «Kamtarîr» (القمطرير) ise; kaşlarını çatıp iki gözünün arasını toplayan, son derece asık suratlı kimsedir. Zeccâc şöyle demiştir: «Deve kuyruğunu kaldırıp böğürlerini topladığında ve burnunu diktiğinde ‘ikmeterretin-nâka’ (اقمطرت الناقة) denir.» «١» Zeccâc bu kelimeyi «katr» (القطر) kökünden türetmiş ve mim harfini zâit kabul etmiştir. Esed b. Nâıse «٢» şöyle demiştir:

16950. Metin

واصطليت الحروب في كلّ يوم … باسل الشّرّ قمطرير الصّباح «٣»

«Kötülüğü pek yaman, sabahı pek çetin ve dehşetli olan her günde savaşların ateşine atıldım.» «٣»

16951. Metin

[سورة الإنسان (٧٦) : الآيات ١١ الى ٢٢]

[İnsân Suresi (76), Ayetler 11-22]

16952. Metin

فَوَقاهُمُ اللَّهُ شَرَّ ذلِكَ الْيَوْمِ وَلَقَّاهُمْ نَضْرَةً وَسُرُوراً (١١) وَجَزاهُمْ بِما صَبَرُوا جَنَّةً وَحَرِيراً (١٢) مُتَّكِئِينَ فِيها عَلَى الْأَرائِكِ لا يَرَوْنَ فِيها شَمْساً وَلا زَمْهَرِيراً (١٣) وَدانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلالُها وَذُلِّلَتْ قُطُوفُها تَذْلِيلاً (١٤) وَيُطافُ عَلَيْهِمْ بِآنِيَةٍ مِنْ فِضَّةٍ وَأَكْوابٍ كانَتْ قَوارِيرَا (١٥)

{ فَوَقاهُمُ اللَّهُ شَرَّ ذلِكَ الْيَوْمِ وَلَقَّاهُمْ نَضْرَةً وَسُرُوراً } “İşte bu yüzden Allah onları o günün kötülüğünden korumuş, onlara bir parlaklık ve sevinç vermiştir.” (11) { وَجَزاهُمْ بِما صَبَرُوا جَنَّةً وَحَرِيراً } “Sabretmelerine karşılık onlara cenneti ve ipekten elbiseleri mükafat olarak vermiştir.” (12) { مُتَّكِئِينَ فِيها عَلَى الْأَرائِكِ لا يَرَوْنَ فِيها شَمْساً وَلا زَمْهَرِيراً } “Orada tahtlar üzerine yaslanırlar; orada ne yakıcı bir güneş görürler ne de dondurucu bir soğuk.” (13) { وَدانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلالُها وَذُلِّلَتْ قُطُوفُها تَذْلِيلاً } “Gölgeleri üzerlerine sarkmış, meyveleri de kolayca koparılacak şekilde emre amade kılınmıştır.” (14) { وَيُطافُ عَلَيْهِمْ بِآنِيَةٍ مِنْ فِضَّةٍ وَأَكْوابٍ كانَتْ قَوارِيرَا } “Yanlarında gümüşten kaplar ve billur gibi kadehlerle dolaşılır.” (15)

16953. Metin

قَوارِيرَا مِنْ فِضَّةٍ قَدَّرُوها تَقْدِيراً (١٦) وَيُسْقَوْنَ فِيها كَأْساً كانَ مِزاجُها زَنْجَبِيلاً (١٧) عَيْناً فِيها تُسَمَّى سَلْسَبِيلاً (١٨) وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدانٌ مُخَلَّدُونَ إِذا رَأَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤاً مَنْثُوراً (١٩) وَإِذا رَأَيْتَ ثَمَّ رَأَيْتَ نَعِيماً وَمُلْكاً كَبِيراً (٢٠)

{ قَوارِيرَا مِنْ فِضَّةٍ قَدَّرُوها تَقْدِيراً } “Gümüşten billur kaplar ki, onları kendileri ölçüp belirlemişlerdir.” (16) { وَيُسْقَوْنَ فِيها كَأْساً كانَ مِزاجُها زَنْجَبِيلاً } “Orada kendilerine, karışımı zencefil olan kadehten içirilir.” (17) { عَيْناً فِيها تُسَمَّى سَلْسَبِيلاً } “Orada ‘Selsebîl’ adı verilen bir pınardan.” (18) { وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدانٌ مُخَلَّدُونَ إِذا رَأَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤاً مَنْثُوراً } “Etraflarında ölümsüz genç hizmetçiler dolaşır; onları gördüğünde saçılmış inciler sanırsın.” (19) { وَإِذا رَأَيْتَ ثَمَّ رَأَيْتَ نَعِيماً وَمُلْكاً كَبِيراً } “Nereye baksan, bir nimet ve büyük bir mülk görürsün.” (20)

16954. Metin

عالِيَهُمْ ثِيابُ سُندُسٍ خُضْرٌ وَإِسْتَبْرَقٌ وَحُلُّوا أَساوِرَ مِنْ فِضَّةٍ وَسَقاهُمْ رَبُّهُمْ شَراباً طَهُوراً (٢١) إِنَّ هذا كانَ لَكُمْ جَزاءً وَكانَ سَعْيُكُمْ مَشْكُوراً (٢٢)

{ عالِيَهُمْ ثِيابُ سُندُسٍ خُضْرٌ وَإِسْتَبْرَقٌ وَحُلُّوا أَساوِرَ مِنْ فِضَّةٍ وَسَقاهُمْ رَبُّهُمْ شَراباً طَهُوراً } “Üzerlerinde ince ipekten yeşil elbiseler ve kalın ipek [vardır]; gümüş bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara tertemiz bir içecek içirmiştir.” (21) { إِنَّ هذا كانَ لَكُمْ جَزاءً وَكانَ سَعْيُكُمْ مَشْكُوراً } “Şüphesiz bu sizin için bir mükâfattır ve gayretiniz karşılık görmüştür.” (22)123

16955. Metin

وَلَقَّاهُمْ نَضْرَةً وَسُرُوراً أى: أعطاهم بدل عبوس الفجار وحزنهم نضرة في الوجوه وسرورا في القلوب، وهذا يدل على أنّ اليوم موصوف بعبوس أهله بِما صَبَرُوا بصبرهم على الإيثار. وعن ابن عباس رضى الله عنه: أنّ الحسن والحسين مرضا، فعادهما رسول الله ﷺ في ناس معه، فقالوا: يا أبا الحسن، لو نذرت على ولدك «١» ، فنذر علىّ وفاطمة وفضة جارية لهما إن برآ مما بهما: أن يصوموا ثلاثة أيام، فشفيا وما معهم شيء، فاستقرض علىّ من شمعون الخيبري اليهودي ثلاث أصوع من شعير، فطحنت فاطمة صاعا واختبزت خمسة أقراص على عددهم، فوضعوها بين أيديهم ليفطروا فوقف عليهم سائل فقال:

{ وَلَقَّاهُمْ نَضْرَةً وَسُرُوراً } yani günahkârların yüz ekşitmesi ve hüznü yerine onlara yüzlerde bir parlaklık, kalplerde bir sevinç bahşetti. Bu da o günün, ehlinin asık suratlılığı ile nitelendiğine delalet eder. { بِما صَبَرُوا }, başkalarını nefislerine tercih etmeye sabretmeleri sebebiyledir. İbn Abbâs radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre: Hasan ve Hüseyin hastalanmışlardı. Resûlullah ﷺ beraberindeki bazı kimselerle onları ziyarete gitti. Yanındakiler: «Ey Ebe'l-Hasan! Çocukların için adakta bulunsan ya» «١» dediler. Bunun üzerine Ali, Fâtıma ve cariyeleri Fıdda, şayet bu hastalıktan iyileşirlerse üç gün oruç tutmayı adadılar. Çocuklar şifa buldu, fakat yanlarında hiçbir yiyecek yoktu. Ali, Hayberli Yahudi Şem'ûn'dan üç sâ' arpa borç aldı. Fâtıma bir sâ' arpayı öğütüp sayılarınca beş ekmek pişirdi. İftar etmek üzere ekmekleri önlerine koyduklarında bir yoksul dikilip şöyle dedi:

16956. Metin

السلام عليكم أهل بيت محمد، مسكين من مساكين المسلمين، أطعمونى أطعمكم الله من موائد الجنة، فآثروه وباتوا لم يذوقوا إلا الماء، وأصبحوا صياما، فلما أمسوا ووضعوا الطعام بين أيديهم وقف عليهم يتيم، فآثروه، ووقف عليهم أسير في الثالثة، ففعلوا مثل ذلك، فلما أصبحوا أخذ على رضى الله عنه بيد الحسن والحسين وأقبلوا إلى رسول الله ﷺ، فلما أبصرهم وهم يرتعشون كالفراخ من شدّة الجوع قال: ما أشد ما يسوؤني ما أرى بكم، وقام فانطلق معهم فرأى فاطمة في محرابها قد التصق ظهرها ببطنها وغارت عيناها. فساءه ذلك، فنزل جبريل وقال: خذها يا محمد هنأك الله في أهل بيتك فأقرأه السورة. فإن قلت: ما معنى ذكر الحرير مع الجنة؟ قلت: المعنى وجزاهم بصبرهم على الإيثار وما يؤدّى إليه من الجوع والعرى بستانا فيه مأكل هنىّ، وحريرا فيه ملبس بهىّ. يعنى: أن هواءها معتدل، لا حرّ شمس يحمى ولا شدّة برد تؤذى. وفي الحديث: هواء الجنة سجسج «٢» ، لا حرّ ولا قرّ. وقيل: الزمهرير القمر.

«Selâm size ey Muhammed'in ev halkı! Ben Müslümanların yoksullarından bir yoksulum. Beni doyurunuz ki Allah da sizi cennet sofralarından doyursun.» Bunun üzerine ekmekleri ona verdiler ve sudan başka bir şey tatmadan gecelediler, sabahleyin de oruca niyetlendiler. Akşam olup yemeği önlerine koyduklarında bir yetim geldi, yemeği ona verdiler. Üçüncü gün bir esir geldi, yine aynısını yaptılar. Sabah olunca Ali radıyallâhu anh, Hasan ve Hüseyin'in elinden tutup Resûlullah ﷺ'in yanına geldiler. Resûlullah ﷺ onları açlığın şiddetinden kuş yavruları gibi titrer görünce: «Sizde gördüğüm bu hal beni ne kadar da üzüyor!» buyurdu ve kalkıp onlarla beraber gitti. Fâtıma'yı mihrabında karnı sırtına yapışmış, gözleri çukura kaçmış bir halde gördü. Bu durum onu çok üzdü. Derken Cibrîl indi ve «Al bunu ey Muhammed! Allah seni ev halkın hususunda kutlu kılsın» dedi ve ona bu sureyi okudu. Şayet «Cennetle birlikte ipeğin zikredilmesinin manası nedir?» dersen; derim ki: Mana; başkalarını nefislerine tercih etmeye ve bunun yol açtığı açlık ile çıplaklığa sabretmelerine karşılık, onlara içinde afiyet verici yiyecekler bulunan bir bahçe ve içinde göz alıcı giysiler bulunan ipek bahşetti demektir. Yani cennetin havası ılımandır; ne kavurucu güneş sıcağı vardır ne de eziyet veren dondurucu bir soğuk. Hadiste şöyle buyrulmuştur: «Cennetin havası secesectir (latif ve mutedildir) «٢»; ne sıcaktır ne de soğuk.» Bir görüşe göre de zemherîr aydır.

16957. Metin

وعن ثعلب: أنه في لغة طيئ. وأنشد:

Sa'leb'den rivayetle: Bu, Tayy kabilesinin lügatindedir. Şair şöyle demiştir:

16958. Metin

وليلة ظلامها قد اعتكر … قطعتها والزّمهرير ما زهر «٣»

Nice karanlığı koyulaşmış geceyi, zemherîr (ay) henüz parıldamamışken aşıp geçtim.3

16959. Metin

والمعنى: أن الجنة ضياء فلا يحتاج فيها شمس وقمر. فإن قلت: وَدانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلالُها علام عطفت؟ قلت: على الجملة التي قبلها، لأنها في موضع الحال من المجزيين، وهذه حال مثلها عنهم لرجوع الضمير منها إليهم في عليهم، إلا أنها اسم مفرد، وتلك جملة في حكم مفرد تقديره: غير رائين فيها شمسا ولا زمهريرا، ودانية عليهم ظلالها، ودخلت الواو للدلالة على أن الأمرين مجتمعان لهم، كأنه قيل: وجزاهم جنة جامعين فيها بين البعد عن الحرّ والقرّ ودنوّ الظلال عليهم وقرئ: ودانية، بالرفع، على أن ظلالها مبتدأ، ودانية خبر، والجملة في موضع الحال، والمعنى:

Buna göre mana şudur: Cennet baştan başa ışıktır, dolayısıyla orada güneşe ve aya ihtiyaç duyulmaz. Şayet «{ وَدانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلالُها } ifadesi nereye atfedilmiştir?» dersen; derim ki: Kendisinden önceki cümleye atfedilmiştir; zira o cümle mükafatlandırılanların hali konumundadır. Bu ifade de ‘aleyhim’ (عَلَيْهِمْ) içindeki zamirin onlara dönmesi sebebiyle onlar için benzer bir haldir. Şu kadar var ki bu tekil bir isim, diğeri ise tekil hükmünde bir cümledir; takdiri de şöyledir: «Orada ne bir güneş ne de bir dondurucu soğuk görmeksizin ve gölgeleri üzerlerine sarkmış olarak.» Baştaki vav harfi ise iki durumun onlar için bir arada bulunduğunu göstermek üzere dahil olmuştur. Sanki şöyle denilmiştir: «Onlara, içinde sıcaktan ve soğuktan uzak olmayı gölgelerin üzerlerine sarkmasıyla birleştirdikleri bir cennet verdi.» { دانِيَةً } kelimesi; ‘zılâluhâ’ (ظِلالُها) mübteda, ‘dâniyetün’ (دانية) haber ve cümle hal mahallinde olmak üzere ref ile de okunmuştur. Mana ise şöyledir:

16960. Metin

لا يرون فيها شمسا ولا زمهريرا، والحال أن ظلالها دانية عليهم، ويجوز أن تجعل مُتَّكِئِينَ ولا يَرَوْنَ ودانِيَةً كلها صفات لجنة. ويجوز أن يكون وَدانِيَةً معطوفة على جنة، أى:

Gölgeleri üzerlerine sarkmış bir vaziyetteyken orada ne bir güneş ne de bir zemherîr görürler. { مُتَّكِئِينَ }, { لا يَرَوْنَ } ve { دانِيَةً } ifadelerinin hepsini cennetin sıfatları yapman da caizdir. { وَدانِيَةً } kelimesinin «cennet» (جَنَّةً) kelimesine matuf olması da caizdir; yani:

16961. Metin

وجنة أخرى دانية عليهم ظلالها، على أنهم وعدوا جنتين، كقوله وَلِمَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ جَنَّتانِ لأنهم وصفوا بالخوف: إِنَّا نَخافُ مِنْ رَبِّنا. فإن قلت: فعلام عطف وَذُلِّلَتْ؟

Gölgeleri üzerlerine sarkan başka bir cennet daha [verdi] demektir. Zira onlara, { إِنَّا نَخافُ مِنْ رَبِّنا } kavliyle korkuyla nitelendikleri için { وَلِمَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ جَنَّتانِ } “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimse için iki cennet vardır” ayetinde olduğu gibi iki cennet vadedilmiştir. Şayet «Peki, { وَذُلِّلَتْ } nereye atfedilmiştir?» dersen;

16962. Metin

قلت: هي- إذا رفعت وَدانِيَةً-: جملة فعلية معطوفة على جملة ابتدائية، وإذا نصبتها على الحال، فهي حال من دانية، أى: تدنو ظلالها عليهم في حال تذليل قطوفها لهم. أو معطوفة عليها على: ودانية عليهم ظلالها، ومذللة قطوفها، وإذا نصبت وَدانِيَةً على الوصف، فهي صفة مثلها، ألا ترى أنك لو قلت: جنة ذللت قطوفها: كان صحيحا، وتذليل القطوف: أن تجعل ذللا لا تمتنع على قطافها كيف شاءوا. أو تجعل ذليلة لهم خاضعة متقاصرة، من قولهم: حائط ذليل إذا كان قصيرا قَوارِيرَا قَوارِيرَا قرئا غير منونين، وبتنوين الأول، وبتنوينهما. وهذا التنوين بدل من ألف الإطلاق، لأنه فاصلة، وفي الثاني لإتباعه الأوّل، ومعنى قوارير من فِضَّةٍ أنها مخلوقة من فضة، وهي مع بياض الفضة وحسنها في صفاء القوارير وشفيفها. فإن قلت: ما معنى كانت؟ قلت: هو من «يكون» في قوله كُنْ فَيَكُونُ أى: تكوّنت قوارير، بتكوين الله تفخيما لتلك الخلقة العجيبة الشأن، الجامعة بين صفتي الجوهرين المتباينين. ومنه كان في قوله: كان مزاجها كافورا. وقرئ: قوارير من فضة، بالرفع على: هي قوارير قَدَّرُوها صفة لقوارير من فضة. ومعنى تقديرهم لها: أنهم قدروها في أنفسهم أن تكون على مقادير وأشكال على حسب شهواتهم، فجاءت كما قدّروا. وقيل: الضمير للطائفين بها، دل عليهم قوله وَيُطافُ عَلَيْهِمْ على أنهم قدروا شرابها على قدر الري، وهو ألذ للشارب لكونه على مقدار حاجته لا يفضل عنها ولا يعجز. وعن مجاهد: لا تفيض ولا تغيض. وقرئ: قدّروها، على البناء للمفعول. ووجهه أن يكون من قدر، منقولا من قدر. تقول: قدرت الشيء وقدرنيه فلان: إذا جعلك قادرا له. ومعناه: جعلوا قادرين لها كما شاءوا. وأطلق لهم أن يقدروا على حسب ما اشتهوا، سميت العين زنجبيلا لطعم الزنجبيل فيها، والعرب تستلذه وتستطيبه.

Derim ki: { وَدانِيَةً } kelimesini ref ile okuduğunda; isim cümlesine atfedilmiş bir fiil cümlesidir. Nasb ile hal yaptığında ise { دانِيَةً } kelimesinden haldir; yani meyveleri kendilerine boyun eğdirilmiş haldeyken gölgeleri üzerlerine sarkar demektir. Yahut «Gölgeleri üzerlerine sarkmış ve meyveleri boyun eğdirilmiş olarak» takdiriyle ona matuftur. Şayet { وَدانِيَةً } kelimesini sıfat olarak nasb edersen, o da onun gibi bir sıfattır; görmez misin ki «Meyveleri boyun eğdirilmiş bir cennet» desen sahih olur. Meyvelerin boyun eğdirilmesi (tezlîl); diledikleri şekilde toplayabilmeleri için onların engelsiz ve kolay kılınmasıdır. Yahut kısa olan duvar için «hâitun zelîl» (حائط ذليل - alçak duvar) denilmesinden hareketle, onlara boyun eğmiş, itaatkâr ve alçalmış kılınmasıdır. { قَوارِيرَا } { قَوارِيرَا } kelimeleri hem tenvinsiz, hem birincisi tenvinli, hem de ikisi birden tenvinli olarak okunmuştur. Bu tenvin, durak (fâsıla) olduğu için ıtlak elifinden bedeldir; ikincisinde ise birinciye tâbi olmasından ötürüdür. { قَوارِيرَا مِنْ فِضَّةٍ } ifadesinin manası; gümüşten yaratılmış olmalarıdır; bunlar gümüşün beyazlığı ve güzelliğiyle birlikte sırça kadehlerin berraklığına ve şeffaflığına sahiptir. Şayet «{ كانَتْ } kelimesinin manası nedir?» dersen; derim ki: O, { كُنْ فَيَكُونُ } “‘Ol’ der, o da hemen oluverir” kavlindeki «yekûn» (oluş) kökündendir. Yani, birbirinden farklı iki cevherin sıfatlarını kendisinde toplayan o hayret verici yaratılışı yüceltmek için Allah'ın oldurmasıyla sırça haline geldiler demektir. { كانَ مِزاجُها كافُوراً } ayetindeki «kâne» de bu kabildendir. { قَوارِيرَا مِنْ فِضَّةٍ } ifadesi «Onlar sırça kadehlerdir» takdiriyle ref ile de okunmuştur. { قَدَّرُوها }, gümüşten sırça kapların sıfatıdır. Onların takdir etmelerinin manası ise: Kendi içlerinde arzularına göre ölçüler ve şekiller belirlemişler, onlar da tam takdir ettikleri gibi gelmiştir. Bir görüşe göre: Zamir, { وَيُطافُ عَلَيْهِمْ } kavlinin delalet ettiği hizmetçilere aittir; yani içeceği tam kanacakları miktarda takdir etmişlerdir ki bu, içenin ihtiyacı ölçüsünde olup ne artacağı ne de eksik kalacağı için içene daha lezzetlidir. Mücâhid'den rivayetle: Ne taşar ne de dibe çekilir. { قُدِّرُوها } şeklinde meçhul fiil kalıbında da okunmuştur. Bunun izahı; ‘kadere’ (قدر) kökünden ‘akkadere’ (أقدر) şeklinde nakledilmiş olmasıdır. Birisi seni bir şeye muktedir kıldığında «Kadertü'ş-şey'e ve akkaderanîhi fulân» dersin. Manası: Diledikleri gibi takdir etmeye muktedir kılındılar; arzu ettiklerine göre ölçülendirmeleri serbest bırakıldı demektir. Pınara, içindeki zencefil tadından ötürü «Zencebîl» adı verilmiştir; zira Araplar bunu pek lezzetli ve hoş bulurlar.

16963. Metin

قال الأعشى:

A'şâ şöyle demiştir:

16964. Metin

كأنّ القر نفل والزّنجبيل … باتا بفيها وأريا مشورا «١»

«Sanki karanfil ile zencefil, süzülmüş petek balıyla birlikte onun ağzında geceler.» «١»

16965. Metin

وقال المسيب بن علس «٢»

Müseyyeb b. Ales de şöyle demiştir: «٢»

16966. Metin

وكأنّ طعم الزّنجبيل به … إذ ذقته وسلافة الخمر «٣»

«Onu tattığın vakit [ağzında] sanki zencefil tadı ve şarabın en süzme olanı vardır.» «٣»

16967. Metin

وسَلْسَبِيلًا لسلاسة انحدارها في الحلق وسهولة مساغها، يعنى: أنها في طعم الزنجبيل وليس فيها لذعه، ولكن نقيض اللذع وهو السلاسة. يقال: شراب سلسل وسلسال وسلسبيل، وقد زيدت الباء في التركيب حتى صارت الكلمة خماسية. ودلت على غاية السلاسة. قال الزجاج:

Boğazdan akıp gitmesindeki yumuşaklık ve içiminin kolaylığı sebebiyle { سَلْسَبِيلًا } “selsebîl” [diye adlandırılmıştır]. Yani o, zencefil tadındadır ancak onda zencefilin yakıcılığı yoktur; aksine yakıcılığın zıddı olan bir akıcılık ve yumuşaklık vardır. [Arapçada] «Şarâbün selsele», «silsâl» ve «selsebîl» denir; kelime beş harfli oluncaya dek yapısına bâ harfi ziyade edilmiş ve akıcılığın en son derecesine delalet etmiştir. Zeccâc şöyle demiştir:

16968. Metin

السلسبيل في اللغة: صفة لما كان في غاية السلاسة. وقرئ: سلسبيل، على منع الصرف، لاجتماع العلمية والتأنيث، وقد عزوا إلى على بن أبى طالب رضى الله عنه أن معناه سل سبيلا إليها، وهذا غير مستقيم على ظاهره. إلا أن يراد أن جملة قول القائل: سل سبيلا، جعلت علما للعين، كما قيل: تأبط شرا، وذرّى حبا، وسميت بذلك لأنه لا يشرب منها إلا من سأل إليها سبيلا بالعمل الصالح، وهو مع استقامته في العربية تكلف وابتداع، وعزوه إلى مثل على رضى الله عنه أبدع.

«Dilde selsebîl, akıcılığın zirvesinde olan şeyin sıfatıdır.» Alem (özel isim) ve müennesliğin birleşmesi sebebiyle gayrimunsarif olarak «Selsebîle» şeklinde de okunmuştur. Ali b. Ebî Tâlib’e [radıyallâhu anh] bunun anlamının «Ona giden bir yol iste (sel sebîlen ileyhâ)» olduğu isnat edilmiştir; fakat bu, zahiri üzere tutarlı değildir. Meğerki konuşanın «Sel sebîlen» sözü, «Teabbata şerran» ve «Zerrâ habben» [örneklerinde] denildiği gibi pınara alem (özel isim) kılınmış olsun. Ona bu ismin verilmesi, salih amelle ona bir yol arayan kimseden başkasının ondan içemeyeceğinden ötürüdür. Bu, Arap dili kuralları açısından tutarlı olmakla birlikte zorlama ve bir bidattir; bunun Ali [radıyallâhu anh] gibi bir zata isnat edilmesi ise daha da gariptir.

16969. Metin

وفي شعر بعض المحدثين:

Muhdes şairlerden birinin şiirinde şöyle geçmektedir:

16970. Metin

سل سبيلا فيها إلى راحة النّفس … براح كأنّها سلسبيل «٤»

«Selsebîl gibi olan bir şarap ile onda nefsin rahatına doğru bir yol ara!» «٤»

16971. Metin

وعَيْناً بدل من زَنْجَبِيلًا وقيل: تمزج كأسهم بالزنجبيل بعينه. أو يخلق الله طعمه فيها.

{ عَيْناً } kelimesi { زَنْجَبِيلًا } kelimesinden bedeldir. Kadehlerine bizzat zencefil karıştırılacağı veya Allah'ın onda zencefil tadı yaratacağı da söylenmiştir.

16972. Metin

وعَيْناً على هذا القول: مبدلة من كَأْساً كأنه قيل: ويسقون فيها كأسا كأس عين. أو منصوبة على الاختصاص. شبهوا في حسنهم وصفاء ألوانهم وانبثاثهم في مجالسهم ومنازلهم باللؤلؤ المنثور

Bu görüşe göre { عَيْناً } kelimesi { كَأْساً } kelimesinden bedeldir;12 sanki şöyle denilmiş gibidir: "Onlara orada bir kadeh, [yani] bir pınar kadehi içirilir." Veya [bu kelime] ihtisâs (özel kılma) üzere mansubdur.3 [Hizmetçiler] güzellikleri, ten renklerinin berraklığı ve meclisleri ile menzillerine dağılmış olmaları bakımından saçılmış inciye benzetilmişlerdir.4

16973. Metin

وعن المأمون: أنه ليلة زفت إليه بوران بنت الحسن بن سهل وهو على بساط منسوج من ذهب وقد نثرت عليه نساء دار الخلافة اللؤلؤ. فنظر إليه منثورا على ذلك البساط، فاستحسن المنظر وقال: لله درّ أبى نواس، وكأنه أبصر هذا حيث يقول:

Me'mûn'dan rivayet edildiğine göre: Hasen b. Sehl'in kızı Bûrân ile evlendirildiği gece kendisi altından dokunmuş bir yaygı üzerindeyken hilafet sarayının kadınları üzerine inciler saçtılar. O yaygının üzerine saçılmış olan incilere baktı, bu manzarayı pek beğendi ve şöyle dedi: «Ebû Nuvâs ne güzel söylemiş! Sanki o, şunu söylerken bu manzarayı görmüş gibidir:

16974. Metin

كأنّ صغرى وكبرى من فواقعها … حصباء درّ على أرض من الذّهب «١»

‘Sanki o [kabarcıkların] küçüğü ve büyüğü, altından bir zemin üzerindeki inci çakıllarıdır.’» «١»

16975. Metin

وقيل: شبهوا باللؤلؤ الرطب إذا نثر من صدفه، لأنه أحسن وأكثر ماء رَأَيْتَ ليس له مفعول ظاهر ولا مقدر ليشيع ويعم، كأنه قيل: وإذا أوجدت الرؤية، ثم. ومعناه: أن بصر الرائي أينما وقع لم يتعلق إدراكه إلا بنعيم كثير وملك كبير. وثَمَّ في موضع النصب على الظرف، يعنى في الجنة ومن قال: معناه «ما ثم» فقد أخطأ، لأن «ثم» صلة لما، ولا يجوز إسقاط الموصول وترك الصلة كَبِيراً واسعا وهنيئا. يروى: أن أدنى أهل الجنة منزلة ينظر في ملكه مسيرة ألف عام، يرى أقصاه كما يرى أدناه. وقيل لا زوال له. وقيل: إذا أرادوا شيأ كان. وقيل: يسلم عليهم الملائكة ويستأذنون عليهم. قرئ: عاليهم، بالسكون، على أنه مبتدأ خبره «٢» ثِيابُ سُندُسٍ أى ما يعلوهم من لباسهم ثياب سندس. وعاليهم. بالنصب، على أنه حال من الضمير في يَطُوفُ عَلَيْهِمْ أو في حَسِبْتَهُمْ أى يطوف عليهم ولدان عاليا للمطوف عليهم ثياب. أو حسبتهم لؤلؤا عاليا لهم ثياب. ويجوز أن يراد: رأيت أهل نعيم وملك عاليهم ثياب. وعاليتهم: بالرفع والنصب على ذلك. وعليهم. وخضر. وإستبرق: بالرفع، حملا على الثياب بالجر على السندس.

Onların, sedefinden saçılmış taze inciye benzetildiği de söylenmiştir; zira bu, en güzel ve suyu/parlaklığı en çok olandır. { رَأَيْتَ } “gördüğün vakit” fiilinin, [anlamın] yaygınlaşıp genelleşmesi için zahir veya takdir edilmiş bir mefulü yoktur; sanki «Gözlemi orada meydana getirdiğin zaman...» denilmiştir. Manası şudur: Görenin bakışı nereye düşerse düşsün, idraki ancak bol bir nimete ve büyük bir mülke taalluk eder. { ثَمَّ } “oraya” kelimesi zarf olarak nasb mahallindedir, yani cennette demektir. Anlamının «orada olan şey» olduğunu söyleyen kimse yanılmıştır; zira «sümme/semme» mâ için sıladır; sıla cümlesini bırakıp mevzulü hazfetmek ise caiz değildir. { كَبِيراً } “büyük”; geniş ve pek hoş demektir. Rivayet edilir ki: Cennet ehlinin en alt derecesinde olanı, mülküne bin yıllık mesafeden bakar da en yakınını gördüğü gibi en uzağını da görür. [Bunun] zevali olmayan bir mülk olduğu da söylenmiştir. Bir şey dilediklerinde hemen oluvermesi olduğu da söylenmiştir. Meleklerin onlara selam verip huzurlarına girmek için izin istemeleri olduğu da söylenmiştir. «Âliyehum» { عالِيَهُمْ }, mübteda ve haberi de { ثِيابُ سُندُسٍ } “ince ipekten elbiseler” olmak üzere sükûn ile de okunmuştur «٢»; yani onların üzerlerini örten giysileri ince ipek elbiselerdir. { عالِيَهُمْ } nasb ile, { يَطُوفُ عَلَيْهِمْ } fiilindeki zamirden yahut { حَسِبْتَهُمْ } fiilindeki zamirden haldir; yani «Hizmetçiler, kendilerine hizmet edilenlerin üzerinde elbiseler bulunduğu halde onların etrafında dolaşırlar» veya «Sen onları, üzerlerinde elbiseler bulunan inciler sanırsın» demektir. «Üzerlerinde elbiseler bulunan nimet ve mülk ehlini gördün» manasının kastedilmiş olması da caizdir. «Âliyetuhum» [kıraati de] bu doğrultuda ref ve nasb iledir. «Ve aleyhim» şeklinde de okunmuştur. { خُضْرٌ } “yeşil” ve { وَإِسْتَبْرَقٌ } “ve kalın ipek” kelimeleri, «siyâb» kelimesine hamledilerek ref ile okunmuştur; «sündüs» kelimesine hamledilerek cer ile de okunmuştur.

16976. Metin

وقرئ: وإستبرق، نصبا في موضع الجر على منع الصرف لأنه أعجمى، وهو غلط لأنه نكرة يدخله حرف التعريف، تقول: الإستبرق، إلا أن يزعم ابن محيصن أنه قد يجعل علما لهذا الضرب من الثياب. وقرئ: وإستبرق، بوصل الهمزة والفتح: على أنه مسمى باستفعل من البريق، وليس بصحيح أيضا، لأنه معرب مشهور تعريبه، وأنّ أصله: استبره وَحُلُّوا عطف على وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ. فإن قلت: ذكر هاهنا أنّ أساورهم من فضة، وفي موضع آخر أنها من

Ve [kelime], gayrimunsarıf (çekimsiz) sayılarak cer makamında nasb ile { وَإِسْتَبْرَقَ } şeklinde de okunmuştur; çünkü yabancı kökenlidir (acemîdir). Fakat bu bir hatadır; zira o, başına harf-i tarif (belirlilik takısı) alan bir nekredir (belirsiz isimdir); nitekim el-İstebrak (الإستبرق) dersin. Ancak İbn Muhaysın'ın, bu kelimenin bu kumaş türü için bir özel isim (alem) kılındığını ileri sürmesi müstesnadır.1 [Yine] hemzenin vaslı (birleştirilmesi) ve üstün ile { وَاسْتَبْرَقَ } şeklinde de okunmuştur; sanki parlaklık anlamındaki el-berîk (البريق) kökünden istif'âl (استفعل) vezninde türetilmiş bir isim gibidir. Bu da doğru değildir; zira o, Arapçalaştırılmış (muarreb) olduğu ve aslının 'istebreh' olduğu meşhur olan bir kelimedir.2 { وَحُلُّوا } “ve süslenirler” [ifadesi], { وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ } “etraflarında dolaşırlar” üzerine matuftur. Eğer: «Burada onların bileziklerinin gümüşten olduğu zikredilmiş, başka bir yerde ise...

16977. Metin

ذهب. قلت: هب أنه قيل: وحلوا أساور من ذهب ومن فضة، وهذا صحيح لا إشكال فيه، على أنهم يسوّرون بالجنسين: إما على المعاقبة، وإما على الجمع، كما تزاوج نساء الدنيا بين أنواع الحلي وتجمع بينها، وما أحسن بالمعصم أن يكون فيه سواران: سوار من ذهب، وسوار من فضة شَراباً طَهُوراً ليس برجس كخمر الدنيا، لأنّ كونها رجسا بالشرع لا بالعقل، وليست الدار دار تكليف. أو لأنه لم يعصر فتمسه الأيدى الوضرة «١» ، وتدوسه الأقدام الدنسة، ولم يجعل في الدنان والأباريق التي لم يعن بتنظيفها. أو لأنه لا يئول إلى النجاسة لأنه يرشح عرقا من أبدانهم له ريح كريح المسك. أى: يقال لأهل الجنة إِنَّ هذا وهذا إشارة إلى ما تقدّم من عطاء الله لهم: ما جوزيتم به على أعمالكم وشكر به سعيكم، والشكر مجاز.

altından olduğu bildirilmiştir. Derim ki: Farz et ki «Onlar altından ve gümüşten bileziklerle süslenirler» denilmiştir; bu sahihtir ve bunda hiçbir müşkillik yoktur. Buna göre onlar iki cins ile de bileziklendirilirler: Ya nöbetleşe olarak ya da dünya kadınlarının takı çeşitlerini eşleştirip bir arada takması gibi bir arada takarak. Bilekte iki bileziğin bulunması ne kadar da güzeldir: Biri altından bir bilezik, diğeri gümüşten bir bilezik! { شَراباً طَهُوراً } “tertemiz bir içecek”; dünya şarabı gibi pis (rics) değildir, zira onun rics oluşu akılla değil şeriatledir ve [cennet] yurdu bir mükellefiyet yurdu değildir. Yahut sıkılmadığı için kirli eller ona dokunmamış, pis ayaklar onu çiğnememiş, temizliğine özen gösterilmeyen küplere ve ibriklere konulmamıştır. Yahut necaset haline gelmediği içindir; zira o, bedenlerinden kokusu misk kokusu gibi olan bir ter halinde süzülür. Yani cennet ehline şöyle denir: { إِنَّ هذا } “Şüphesiz bu”; Allah'ın daha önce zikredilen onlara bağışladığı şeylere bir işarettir: Amellerinize karşılık size verilen mükafat budur ve gayretiniz şükranla karşılanmıştır; şükür mecazdır.

16978. Metin

[سورة الإنسان (٧٦) : الآيات ٢٣ الى ٢٦]

[İnsan Suresi (76), Ayetler 23-26]

16979. Metin

إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ تَنْزِيلاً (٢٣) فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلا تُطِعْ مِنْهُمْ آثِماً أَوْ كَفُوراً (٢٤) وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَأَصِيلاً (٢٥) وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلاً طَوِيلاً (٢٦)

{ إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ تَنْزِيلاً (٢٣) فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلا تُطِعْ مِنْهُمْ آثِماً أَوْ كَفُوراً (٢٤) وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَأَصِيلاً (٢٥) وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلاً طَوِيلاً (٢٦) } “Şüphesiz Kur'an'ı sana parça parça indiren biziz, evet biz. (23) O halde Rabbinin hükmüne sabret; onlardan hiçbir günahkâra veya nankör kâfire boyun eğme! (24) Sabah akşam Rabbinin adını an! (25) Gecenin bir kısmında O'na secde et ve geceleyin uzun bir süre O'nu tesbih et! (26)”

16980. Metin

تكرير الضمير بعد إيقاعه اسما لإنّ: تأكيد على تأكيد لمعنى اختصاص الله بالتنزيل، ليتقرّر في نفس رسول الله ﷺ أنه إذا كان هو المنزل لم يكن تنزيله على أى وجه نزل إلا حكمة وصوابا، كأنه قيل: ما نزّل عليك القرآن تنزيلا مفرقا منجما إلا أنا لا غيرى، وقد عرفتني حكيما فاعلا لكل ما أفعله بدواعى الحكمة، ولقد دعتني حكمة بالغة إلى أن أنزل عليك الأمر بالمكافة والمصابرة، وسأنزل عليك الأمر بالقتال والانتقام بعد حين فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ الصادر عن الحكمة وتعليقه الأمور بالمصالح، وتأخيره نصرتك على أعدائك من أهل مكة، ولا تطع منهم أحدا قلة صبر منك على أذاهم وضجرا من تأخر الظفر، وكانوا مع إفراطهم في العداوة والإيذاء له ولمن معه يدعونه إلى أن يرجع عن أمره ويبذلون له أموالهم وتزويج أكرم بناتهم إن أجابهم. فإن قلت: كانوا كلهم كفرة، فما معنى القسمة في قوله آثِماً أَوْ كَفُوراً؟ قلت: معناه ولا تطع منهم راكبا لما هو إثم داعيا لك إليه. أو فاعلا لما هو كفر داعيا لك إليه، لأنهم إما أن يدعوه إلى مساعدتهم على فعل هو إثم أو كفر، أو غير إثم ولا كفر، فنهى أن يساعدهم على الاثنين دون الثالث. وقيل: الآثم عتبة، والكفور:

İnne’nin ismi kılındıktan sonra zamirin tekrar edilmesi, indirme fiilinin Allah'a mahsus olduğu manası için pekiştirme üstüne pekiştirmedir; tâ ki Resûlullah’ın [sallallâhu aleyhi ve sellem] nefsinde, indiren O olduğuna göre nasıl bir şekilde indirilmiş olursa olsun bunun ancak bir hikmet ve doğruluk olduğu yerleşsin. Sanki şöyle denilmiştir: Kur'an'ı sana parça parça ve peyderpey benden başkası indirmedi; sen de beni hikmet sahibi ve yaptığım her şeyi hikmet gerekleriyle yapan biri olarak bildin. Elbette üstün bir hikmet beni sana vazgeçme ve sabretme emrini indirmeye sevk etti; bir müddet sonra da sana savaş ve intikam emrini indireceğim. { فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ } “Rabbinin hükmüne sabret”; hikmetten doğan, işleri maslahatlara bağlayan ve Mekkelilerden olan düşmanlarına karşı sana yardımını tehir eden hükmüne sabret. Onların eziyetlerine sabrının azalması ve zaferin gecikmesinden ötürü canının sıkılması sebebiyle onlardan hiçbirine boyun eğme! Onlar, kendisine ve beraberindekilere yönelik aşırı düşmanlık ve eziyetlerine rağmen onu davasından dönmeye çağırıyorlar ve eğer kendilerine icabet ederse mallarını vermeyi ve en asil kızlarıyla evlendirmeyi teklif ediyorlardı. Şayet dersen ki: Onların hepsi kâfirdi, o halde { آثِماً أَوْ كَفُوراً } “günahkâr veya nankör kâfir” kavlindeki bu taksimin anlamı nedir? Derim ki: Manası, onlardan günah olan bir şeyi işleyen ve seni buna çağıran kimseye yahut küfür olan bir şeyi yapan ve seni buna çağıran kimseye boyun eğme demektir. Çünkü onlar onu ya günah yahut küfür olan bir işte veya günah ve küfür olmayan bir işte kendilerine yardım etmeye çağıracaklardı; işte o üçüncüye değil, ilk ikisine yardım etmekten menedilmiştir. Âsim'in Utbe, Kefûr'un ise

16981. Metin

الوليد، لأنّ عتبة كان ركابا للمآثم، متعاطيا لأنواع الفسوق، وكان الوليد غالبا في الكفر

[yahut] el-Velîd’dir [denilmiştir]. Çünkü Utbe günahlara dadanmış, fıskın her çeşidine dalmış biriydi; el-Velîd ise küfürde ileri gitmiş1

16982. Metin

شديد الشكيمة في العتوّ. فإن قلت: معنى أو: ولا تطع أحدهما، فهلا جيء بالواو ليكون نهيا عن طاعتهما جميعا؟ قلت: لو قيل: ولا تطعهما، جاز أن يطيع أحدهما، وإذا قيل:

azgınlıkta dik başlı ve pek sert biriydi. Şayet «{ أَوْ } edatının manası 'ikisine de boyun eğme' ise, ikisine birden itaatten nehyetmek için niçin vâv getirilmedi?» dersen; derim ki: Eğer «Ve lâ tutı'humâ (İkisine boyun eğme)» denilseydi, ikisinden birine itaat etmesi caiz olabilirdi. Fakat

16983. Metin

لا تطع أحدهما، علم أنّ الناهي عن طاعة أحدهما: عن طاعتهما جميعا أنهى. كما إذا نهى أن يقول لأبويه: أف، علم أنه منهى عن ضربهما على طريق الأولى وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَأَصِيلًا ودم على صلاة الفجر والعصر وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وبعض الليل فصل له. أو يعنى صلاة المغرب والعشاء، وأدخل مِنَ على الظرف للتبعيض، كما دخل على المفعول في قوله لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ. وَسَبِّحْهُ لَيْلًا طَوِيلًا وتهجد له هزيعا طويلا «١» من الليل:

«İkisinden birine boyun eğme» denildiğinde bilinir ki: İkisinden birine itaati nehyeden, ikisine birden itaatten evleviyetle nehyetmiştir. Tıpkı anne babaya «Öf» demesi nehyedildiğinde, onları dövmekten evleviyet yoluyla nehyedildiğinin anlaşılması gibi. { وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَأَصِيلاً } “Sabah akşam Rabbinin adını an!”; sabah ve ikindi namazlarına devam et. { وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ } “Gecenin bir kısmında O'na secde et”; gecenin bir bölümünde O'nun için namaz kıl. Yahut akşam ve yatsı namazı kastedilmiştir; { لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ } kavlinde mefulün başına teb'îz (kısmîlik) için girdiği gibi burada da zarfın başına teb'îz için «min» dâhil edilmiştir. { وَسَبِّحْهُ لَيْلًا طَوِيلًا } “ve geceleyin uzun bir süre O'nu tesbih et!”; gecenin uzun bir vaktinde «١» O'nun için teheccüd namazı kıl:

16984. Metin

ثلثيه، أو نصفه، أو ثلثه.

[Gecenin] üçte ikisinde yahut yarısında veya üçte birinde.

16985. Metin

[سورة الإنسان (٧٦) : الآيات ٢٧ الى ٢٨]

[İnsan Suresi (76), Ayetler 27-28]

16986. Metin

إِنَّ هؤُلاءِ يُحِبُّونَ الْعاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَراءَهُمْ يَوْماً ثَقِيلاً (٢٧) نَحْنُ خَلَقْناهُمْ وَشَدَدْنا أَسْرَهُمْ وَإِذا شِئْنا بَدَّلْنا أَمْثالَهُمْ تَبْدِيلاً (٢٨)

{ إِنَّ هؤُلاءِ يُحِبُّونَ الْعاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَراءَهُمْ يَوْماً ثَقِيلاً (٢٧) نَحْنُ خَلَقْناهُمْ وَشَدَدْنا أَسْرَهُمْ وَإِذا شِئْنا بَدَّلْنا أَمْثالَهُمْ تَبْدِيلاً (٢٨) } “Şüphesiz bunlar, çarçabuk geçen dünyayı severler de önlerindeki çetin bir günü arkaya bırakırlar. (27) Onları biz yarattık ve yapılarını sımsıkı bağladık. Dilediğimiz zaman da benzerlerini tamamen değiştirip [yerlerine] getiririz. (28)”

16987. Metin

إِنَّ هؤُلاءِ الكفرة يُحِبُّونَ الْعاجِلَةَ يؤثرونها على الآخرة، كقوله بَلْ تُؤْثِرُونَ الْحَياةَ الدُّنْيا. وَراءَهُمْ قدّامهم أو خلف ظهورهم لا يعبئون به يَوْماً ثَقِيلًا استعير الثقيل لشدّته وهو له، من الشيء الثقيل الباهظ لحامله. ونحوه: ثَقُلَتْ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ الأسر: الربط والتوثيق. ومنه: أسر الرجل إذا أوثق بالقدّ وهو الإسار. وفرس مأسور الخلق. وترس مأسور بالعقب «٢» . والمعنى: شددنا توصيل عظامهم بعضها ببعض، وتوثيق مفاصلهم بالأعصاب. ومثله قولهم: جارية معصوبة الخلق ومجدولته وَإِذا شِئْنا أهلكناهم وبَدَّلْنا أَمْثالَهُمْ في شدّة الأسر، يعنى: النشأة الأخرى. وقيل: معناه: بدلنا غيرهم ممن يطيع. وحقه أن يجيء بإن، لا بإذا، كقوله وَإِنْ تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ، إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ.

{ إِنَّ هؤُلاءِ } “Şüphesiz bunlar”, yani kâfirler; { يُحِبُّونَ الْعاجِلَةَ } “çarçabuk geçen dünyayı severler”, { بَلْ تُؤْثِرُونَ الْحَياةَ الدُّنْيا } “Aksine siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz” kavlinde olduğu gibi onu ahirete tercih ederler. { وَراءَهُمْ } “önlerindeki” [yahut] arkalarındaki; ona aldırış etmezler. { يَوْماً ثَقِيلاً } “çetin bir günü”; taşıyanına ağır gelen, ezici şeyden hareketle 'sakîl' (ağır) kelimesi şiddeti ve dehşeti için istiare edilmiştir. { ثَقُلَتْ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “Göklerde ve yerde ağırlaştı” kavli de böyledir. Esr (الْأَسْر); bağlamak ve pekiştirmektir. Nitekim bir adam deri iple sımsıkı bağlandığında «Üsira'r-racül» denir ki bu iptir (isâr). «Ferâsün me'sûru'l-halk» (yapısı sapasağlam bağlanmış at) ve «Türsün me'sûrun bi'l-akab» «٢» (sinirle muhkem kılınmış kalkan) denir. Manası: Kemiklerinin birbirine bağlanmasını ve eklemlerinin sinirlerle kenetlenmesini sımsıkı yaptık demektir. Nitekim onların «Câriyetün ma'sûbetü'l-halk ve mecdûletuh» (yaratılışı muhkem, sımsıkı örülmüş gibi kız) sözleri de böyledir. { وَإِذا شِئْنا } “Dilediğimiz zaman” onları helak ederiz ve yaratılışlarının sağlamlığında { بَدَّلْنا أَمْثالَهُمْ } “benzerlerini [yerlerine] getiririz”; yani diğer yaratılışı [ahireti kastediyor]. { وَإِنْ تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ } “Eğer yüz çevirirseniz, yerinize başka bir kavim getirir” ve { إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ } “Dilerse sizi yok eder” ayetlerinde olduğu gibi, bunun manasının «İtaat eden başkalarını onların yerine getiririz» olduğu da söylenmiştir; ancak bu manaya göre «izâ» ile değil «in» ile gelmesi gerekirdi.

16988. Metin

[سورة الإنسان (٧٦) : الآيات ٢٩ الى ٣١]

[İnsan Suresi (76), Ayetler 29-31]

16989. Metin

إِنَّ هذِهِ تَذْكِرَةٌ فَمَنْ شاءَ اتَّخَذَ إِلى رَبِّهِ سَبِيلاً (٢٩) وَما تَشاؤُنَ إِلاَّ أَنْ يَشاءَ اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ كانَ عَلِيماً حَكِيماً (٣٠) يُدْخِلُ مَنْ يَشاءُ فِي رَحْمَتِهِ وَالظَّالِمِينَ أَعَدَّ لَهُمْ عَذاباً أَلِيماً (٣١)

{ إِنَّ هذِهِ تَذْكِرَةٌ فَمَنْ شاءَ اتَّخَذَ إِلى رَبِّهِ سَبِيلاً } “Şüphesiz bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbine bir yol tutar.” (29) { وَما تَشاؤُنَ إِلاَّ أَنْ يَشاءَ اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ كانَ عَلِيماً حَكِيماً } “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir.” (30) { يُدْخِلُ مَنْ يَشاءُ فِي رَحْمَتِهِ وَالظَّالِمِينَ أَعَدَّ لَهُمْ عَذاباً أَلِيماً } “O, dilediğini rahmetine sokar. Zalimlere gelince, onlar için elem verici bir azap hazırlamıştır.” (31)

16990. Metin

هذِهِ إشارة إلى السورة أو إلى الآيات القريبة فَمَنْ شاءَ فمن اختار الخير لنفسه وحسن العاقبة واتخاذ السبيل إلى الله عبارة عن التقرب إليه والتوسل بالطاعة وَما تَشاؤُنَ الطاعة «١» إِلَّا أَنْ يَشاءَ اللَّهُ بقسرهم عليها «٢» إِنَّ اللَّهَ كانَ عَلِيماً بأحوالهم وما يكون منهم حَكِيماً حيث خلقهم مع علمه بهم. وقرئ: تشاؤن، بالتاء. فإن قلت: ما محل أَنْ يَشاءَ اللَّهُ؟ قلت النصب على الظرف، وأصله: إلا وقت مشيئة الله، وكذلك قراءة ابن مسعود: إلا ما يشاء الله. لأنّ ما مع الفعل كأن معه يُدْخِلُ مَنْ يَشاءُ هم المؤمنون ونصب الظَّالِمِينَ بفعل يفسره. أعدّ لهم، نحو: أوعد وكافأ، وما أشبه ذلك. قرأ ابن مسعود: وللظالمين، على: وأعدّ للظالمين وقرأ ابن الزبير: والظالمون على الابتداء، وغيرها أولى لذهاب الطباق بين الجملة المعطوفة والمعطوف عليها فيها، مع مخالفتها للمصحف.

{ هذِهِ } “bu”; sureye yahut yakın ayetlere bir işarettir. { فَمَنْ شاءَ } “Artık dileyen”; kendisi için hayrı ve güzel akıbeti seçen kimse. Allah'a bir yol tutmak, O'na yakınlaşmaktan ve itaatle vesile aramaktan ibarettir. { وَما تَشاؤُنَ } “siz dileyemezsiniz” itaati «١», { إِلَّا أَنْ يَشاءَ اللَّهُ } “Allah dilemedikçe” onları buna zorlaması suretiyle «٢». { إِنَّ اللَّهَ كانَ عَلِيماً } “Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir” onların hallerini ve kendilerinden ne sudûr edeceğini; { حَكِيماً } “tam hüküm ve hikmet sahibidir” onları kendilerini bildiği halde yaratması bakımından. «Teşâûne» tâ ile de okunmuştur. Şayet «{ أَنْ يَشاءَ اللَّهُ } ifadesinin iraptaki yeri nedir?» dersen; derim ki: Zarf olarak nasb mahallindedir, aslı şudur: «İllâ vakte meşîetillâh (ancak Allah'ın dilediği vakit)». İbn Mes'ûd'un «İllâ mâ yeşâullâh» kıraati de böyledir; zira fiille beraber «mâ», fiille beraber «en» gibidir. { يُدْخِلُ مَنْ يَشاءُ } “Dilediğini sokar”; onlar müminlerdir. { وَالظَّالِمِينَ } “Zalimlere gelince” kelimesinin nasbı, onu tefsir eden bir fiil iledir; { أَعَدَّ لَهُمْ } “onlar için hazırlamıştır” kavli, «Ev'ade» ve «Kâfee» ve benzerleri gibidir. İbn Mes'ûd «Ve li'z-zâlimîne» şeklinde «Ve e'adde li'z-zâlimîne» takdiriyle okumuştur. İbnü'z-Zübeyr ise mübteda olarak «Ve'z-zâlimûne» şeklinde okumuştur; mushafa muhalif olmasıyla birlikte, matuf cümle ile matufun aleyh arasındaki mutabakatın bu kıraatte kaybolmasından ötürü diğer kıraat daha evladır.

16991. Metin

عن رسول الله ﷺ: «من قرأ سورة هل أتى كان جزاؤه على الله جنة وحريرا» «٣» .

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den [şöyle rivayet edilmiştir]: «Kim Hel Etâ Suresi’ni okursa, onun Allah katındaki mükâfatı cennet ve ipektir.» 3