Tekvîr Suresi

Zemahşerî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

17225. Metin

مكية، وآياتها ٢٩ [نزلت بعد المسد] بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Mekkîdir ve yirmi dokuz ayettir. [Mesed Suresi'nden sonra inmiştir.] Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

17226. Metin

[سورة التكوير (٨١) : الآيات ١ الى ١٤]

[Tekvîr Suresi (81): 1 ila 14. Ayetler]

17227. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

17228. Metin

إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ (١) وَإِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْ (٢) وَإِذَا الْجِبالُ سُيِّرَتْ (٣) وَإِذَا الْعِشارُ عُطِّلَتْ (٤)

{ إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ (١) وَإِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْ (٢) وَإِذَا الْجِبالُ سُيِّرَتْ (٣) وَإِذَا الْعِشارُ عُطِّلَتْ (٤) } “Güneş dürüldüğü zaman, yıldızlar döküldüğü zaman, dağlar yürütüldüğü zaman, doğumu yaklaşmış develer başıboş bırakıldığı zaman,”

17229. Metin

وَإِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْ (٥) وَإِذَا الْبِحارُ سُجِّرَتْ (٦) وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ (٧) وَإِذَا الْمَوْؤُدَةُ سُئِلَتْ (٨) بِأَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْ (٩)

{ وَإِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْ (٥) وَإِذَا الْبِحارُ سُجِّرَتْ (٦) وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ (٧) وَإِذَا الْمَوْؤُدَةُ سُئِلَتْ (٨) بِأَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْ (٩) } “Yabani hayvanlar bir araya toplandığı zaman, denizler kaynatıldığı zaman, nefisler eşleştirildiği zaman, diri diri toprağa gömülen kıza hangi günahtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman,”

17230. Metin

وَإِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ (١٠) وَإِذَا السَّماءُ كُشِطَتْ (١١) وَإِذَا الْجَحِيمُ سُعِّرَتْ (١٢) وَإِذَا الْجَنَّةُ أُزْلِفَتْ (١٣) عَلِمَتْ نَفْسٌ ما أَحْضَرَتْ (١٤)

{ وَإِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ (١٠) وَإِذَا السَّماءُ كُشِطَتْ (١١) وَإِذَا الْجَحِيمُ سُعِّرَتْ (١٢) وَإِذَا الْجَنَّةُ أُزْلِفَتْ (١٣) عَلِمَتْ نَفْسٌ ما أَحْضَرَتْ (١٤) } “Amel defterleri açıldığı zaman, gökyüzü sıyrılıp koparıldığı zaman, cehennem alevlendirildiği zaman, cennet yaklaştırıldığı zaman; her nefis [önceden] ne hazırladığını bilip öğrenecektir.”

17231. Metin

في التكوير وجهان: أن يكون من كوّرت العمامة إذا لففتها، أى: يلف ضوءها لفا فيذهب

Tekvîr (تكوير) [kelimesi] hakkında iki vecih vardır: [Birincisi], sarığı doladığında söylenen kevvertü'l-‘imâmete (كوّرت العمامة) [ifadesinden türemiş] olmasıdır; yani [güneşin] ışığı sarılıp dürülür ve böylece...12

17232. Metin

انبساطه وانتشاره في الآفاق، وهو عبارة عن إزالتها والذهاب بها، لأنها ما دامت باقية كان ضياؤها منبسطا غير ملفوف. أو يكون لفها عبارة عن رفعها وسترها، لأنّ الثواب إذا أريد رفعه لف وطوى، ونحوه قوله يَوْمَ نَطْوِي السَّماءَ وأن يكون من طعنه فجوّره وكوّره: إذا ألقاه، أى: تلقى وتطرح عن فلكها، كما وصفت النجوم بالانكدار. فإن قلت: ارتفاع الشمس على الابتداء أو الفاعلية؟ قلت: بل على الفاعلية رافعها فعل مضمر يفسره كوّرت، لأنّ «إذا» يطلب الفعل لما فيه من معنى الشرط انْكَدَرَتْ انقضت. قال:

ufuklardaki yayılması ve saçılması yok olur gider. Bu da onun giderilmesi ve yok edilmesinden kinayedir; zira güneş var olduğu sürece ışığı dürülmeksizin yayılmış durumdadır. Yahut onun dürülmesi, kaldırılıp gizlenmesinden kinayedir; çünkü bir elbise kaldırılmak istendiğinde dürülüp katlanır. Nitekim Allah Teâlâ'nın { يَوْمَ نَطْوِي السَّماءَ } “Göğü düreceğimiz gün...” buyruğu da böyledir. İkincisi ise, birine mızrak saplayıp yere yıktığın ve fırlattığın zaman söylenen "Ta'anehû fe-cevverahû ve kevverahû" (طعنه فجوّره وكوّره) ifadesinden gelmesidir; yani tıpkı yıldızların dökülmeyle nitelendiği gibi, o da yörüngesinden atılır ve fırlatılır. Şayet: "Güneş (الشمس) kelimesinin merfû oluşu mübteda (özne) olmasından mıdır yoksa fâil (özne) olmasından mıdır?" dersen, derim ki: Bilakis fâildir; onu ref eden ise { كُوِّرَتْ } fiilinin tefsir ettiği gizli bir fiildir. Çünkü { إِذَا }, şart manası taşıdığı için fiil talep eder. { انْكَدَرَتْ } döküldü, düşüp gitti demektir. Şair şöyle demiştir:

17233. Metin

أبصر خربان فضاء فانكدر «١»

"Açık arazideki erkek keklikleri gördü de üzerlerine süzülüp indi." «١»

17234. Metin

ويروى في الشمس والنجوم: أنها تطرح في جهنم ليراها من عبدها، كما قال إِنَّكُمْ وَما تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ. سُيِّرَتْ أى على وجه الأرض وأبعدت. أو سيرت في الجوّ تسيير السحاب كقوله وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحابِ. والعشار في جمع عشراء، كالنفاس في جمع نفساء:

Güneş ve yıldızlar hakkında, kendilerine tapanlar onları görsün diye cehenneme atılacakları rivayet edilmiştir; nitekim Allah Teâlâ: { إِنَّكُمْ وَما تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ } “Şüphesiz siz ve Allah'tan başka taptıklarınız cehennem yakıtısınız.” buyurmuştur. { سُيِّرَتْ } yani yeryüzünün üzerinden yürütülüp uzaklaştırıldı [demektir]. Yahut { وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحابِ } “Onlar bulutların geçişi gibi geçerler.” buyruğunda olduğu gibi gök boşluğunda bulutların yürütüldüğü gibi yürütüldü. Işâr (العشار), nufesâ (نفساء) kelimesinin çoğulunun nifâs (نفاس) gelmesi gibi, uşerâ (عشراء) kelimesinin çoğuludur.

17235. Metin

وهي التي أتى على حملها عشرة أشهر، ثم هو اسمها إلى أن تضع لتمام السنة، وهي أنفس ما تكون عند أهلها وأعزها عليهم عُطِّلَتْ تركت مسيبة مهملة. وقيل: عطلها أهلها عن الحلب والصر، لاشتغالهم بأنفسهم. وقرئ: عطلت، بالتخفيف حُشِرَتْ جمعت من كل ناحية. قال قتادة:

Bu da gebeliğinin üzerinden on ay geçmiş devedir; daha sonra tam bir yılı tamamlayıp doğuruncaya kadar bu isimle anılır. Bu develer, sahipleri katında en kıymetli ve en değerli mallardır. { عُطِّلَتْ } başıboş, sahipsiz ve terk edilmiş halde bırakıldı. Kendi dertlerine düştükleri için sahipleri onları sağmaktan ve memelerini bağlamaktan vazgeçti de denilmiştir. Şeddesiz olarak "utılet" (عطلت) şeklinde de okunmuştur. { حُشِرَتْ } her taraftan bir araya toplandı demektir. Katâde şöyle demiştir:

17236. Metin

يحشر كل شيء حتى الذباب للقصاص. وقيل: إذا قضى بينها ردّت ترابا فلا يبقى منها إلا ما فيه سرور لبنى آدم وإعجاب بصورته، كالطاوس ونحوه. وعن ابن عباس رضى الله عنهما: حشرها موتها.

"Kısas için sineğe varıncaya kadar her şey toplanır." Denildi ki: Aralarında hüküm verildikten sonra toprağa dönüştürülürler; tavus kuşu ve benzeri gibi insanoğluna neşe veren ve suretiyle hayranlık uyandıranlar dışında hiçbir şey kalmaz. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan gelen rivayette ise onların toplanması ölümleridir.

17237. Metin

يقال: إذا أجحفت السنة بالناس وأموالهم حشرتهم السنة. وقرئ: حشرت، بالتشديد سُجِّرَتْ قرئ بالتخفيف والتشديد، من سجر التنور: إذا ملأه بالحطب، أى: ملئت وفجر بعضها إلى بعض حتى تعود مجرا واحدا. وقيل: ملئت نيرانا تضطرم لتعذيب أهل النار. وعن الحسن:

Kıtlık yılı insanları ve mallarını kırıp geçirdiğinde "haşerethümü's-sene" (حشرتهم السنة) denilir. Şeddeli olarak "huşşirat" (حشرت) şeklinde de okunmuştur. { سُجِّرَتْ } hem şeddesiz hem de şeddeli olarak okunmuştur; tandırı odunla doldurduğunda söylenen "secere't-tennûr" (سجر التنور) ifadesindendir. Yani [denizler] su ile dolduruldu ve tek bir akıntı haline gelinceye kadar birbirine akıtılıp patlatıldı. Bir diğer görüşe göre, cehennemliklere azap etmek için alev alev yanan ateşlerle dolduruldu. Hasan[-ı Basrî]'den nakledildiğine göre ise:

17238. Metin

يذهب ماؤها فلا تبقى فيها قطرة زُوِّجَتْ قرنت كل نفس بشكلها. وقيل: قرنت الأرواح

[Hasan-ı Basrî'den gelen rivayette ise]: Suyu çekilip gider de içinde bir damla dahi kalmaz.1 { زُوِّجَتْ } Her nefis kendi benzeriyle eşleştirildi. Şöyle de denilmiştir: Ruhlar

17239. Metin

بالأجساد. وقيل بكتبها وأعمالها. وعن الحسن: هو كقوله وَكُنْتُمْ أَزْواجاً ثَلاثَةً وقيل:

bedenlerle eşleştirildi. Kitapları ve amelleriyle eşleştirildi de denilmiştir. Hasan[-ı Basrî]'den gelen rivayete göre bu, { وَكُنْتُمْ أَزْواجاً ثَلاثَةً } “Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman...” buyruğu gibidir. Şöyle de denilmiştir:

17240. Metin

نفوس المؤمنين بالحور، ونفوس الكافرين بالشياطين. وأد يئد مقلوب من آد يئود: إذا أثقل. قال الله تعالى وَلا يَؤُدُهُ حِفْظُهُما لأنه إثقال بالتراب: كان الرجل إذا ولدت له بنت فأراد أن يستحييها: ألبسها جبة من صوف أو شعر ترعى له الإبل والغنم في البادية، وإن أراد قتلها تركها حتى إذا كانت سداسية فيقول لأمها: طيبيها وزينيها، حتى أذهب بها إلى أحمائها، وقد حفر لها بئرا في الصحراء، فيبلغ بها البئر فيقول لها: انظري فيها، ثم يدفعها من خلفها ويهيل عليها، حتى تستوي البئر بالأرض. وقيل: كانت الحامل إذا أقربت حفرت حفرة فتمخضت على رأس الحفرة، فإذا ولدت بنتا رمت بها في الحفرة، وإن ولدت ابنا حبسته. فإن قلت:

Müminlerin nefisleri hurilerle, kâfirlerin nefisleri ise şeytanlarla eşleştirildi. Ve'ede ye'idü (وأد يئد), ağırlaştırdı manasındaki âde yeûdü (آد يئود) fiilinin maklûbudur (harf dizilişi değişmiş halidir). Allah Teâlâ: { وَلا يَؤُدُهُ حِفْظُهُما } “Her ikisini de koruyup gözetmek O'na ağır gelmez.” buyurmuştur; çünkü bu, [çocuğu] toprakla ağırlaştırmaktır. Bir adamın kız çocuğu doğduğunda, eğer onu yaşatmak isterse, çölde kendisi için deve ve koyun gütsün diye ona yünden veya kıldan bir cübbe giydirirdi. Eğer onu öldürmek isterse, altı yaşına gelinceye kadar dokunmaz, [o yaşa gelince] annesine: "Onu güzel kokularla donat ve süsle, onu hısımlarına götüreyim." derdi. Oysa çölde onun için bir kuyu kazmış olurdu. Kıza kuyuya varınca: "Kuyunun içine bak." der, sonra onu arkasından iter ve kuyu yerle bir oluncaya kadar üzerine toprak yığardı. Denildi ki: Hamile kadın doğum vakti yaklaştığında bir çukur kazar, çukurun başında sancı çekerdi; şayet kız doğurursa onu çukura atar, erkek doğurursa yanında tutardı. Şayet:

17241. Metin

ما حملهم على وأد البنات؟ قلت: الخوف من لحوق العار بهم من أجلهنّ. أو الخوف من الإملاق، كما قال الله تعالى وَلا تَقْتُلُوا أَوْلادَكُمْ خَشْيَةَ إِمْلاقٍ وكانوا يقولون: إن الملائكة بنات الله، فألحقوا البنات به، فهو أحق بهنّ. وصعصعة بن ناجية ممن منع الوأد، فبه افتخر الفرزدق في قوله:

"Onları kız çocuklarını diri diri gömmeye sevk eden neydi?" dersen, derim ki: Onlar sebebiyle kendilerine ar ve utanç bulaşması korkusudur. Yahut Allah Teâlâ'nın: { وَلا تَقْتُلُوا أَوْلادَكُمْ خَشْيَةَ إِمْلاقٍ } “Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin.” buyurduğu gibi, fakirlik korkusudur. Bir de meleklerin Allah'ın kızları olduğunu söylerler, kız çocuklarını O'na nispet eder ve "O, kızlara daha layıktır." derlerdi. Sa'saa b. Nâciye kız çocuklarının diri diri gömülmesini engelleyenlerdendir; Ferazdak da şu sözünde onunla övünmüştür:

17242. Metin

ومنّا الّذى منع الوائدات … فأحيا الوئيد فلم توأد «١»

"Kız çocuklarını diri diri gömenleri engelleyen, böylece diri gömüleni yaşatıp gömülmekten kurtaran kişi bizdendir." «١»

17243. Metin

فإن قلت: فما معنى سؤال الموؤدة عن ذنبها الذي قتلت به، وهلا سئل الوائد عن موجب قتله لها؟ قلت: سؤالها وجوابها تبكيت لقاتلها نحو التبكيت في قوله تعالى لعيسى أَأَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ … إلى قوله … سُبْحانَكَ ما يَكُونُ لِي أَنْ أَقُولَ ما لَيْسَ لِي بِحَقٍّ وقرئ: سألت، أى:

Şayet: "Diri diri gömülen kıza hangi günahtan ötürü öldürüldüğünün sorulmasının manası nedir; onu gömene öldürme gerekçesi sorulsa ya?" dersen, derim ki: Ona sorulması ve onun cevap vermesi, katilini azarlamak ve utandırmak içindir; tıpkı Allah Teâlâ'nın İsa'ya: { أَأَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ } “İnsanlara sen mi söyledin?...” buyruğundan { سُبْحانَكَ ما يَكُونُ لِي أَنْ أَقُولَ ما لَيْسَ لِي بِحَقٍّ } “Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz.” sözüne kadar olan yerdeki azarlama ve utandırma gibi. "Se'elet" (سألت) şeklinde [etken fiille] de okunmuştur; yani:

17244. Metin

خاصمت عن نفسها، وسألت الله أو قاتلها، وإنما قيل قُتِلَتْ بناء على أن الكلام إخبار عنها، ولو حكى ما خوطبت به حين سئلت. فقيل: قتلت. أو كلامها حين سئلت لقيل: قتلت. وقرأ ابن عباس رضى الله عنهما: قتلت، على الحكاية. وقرئ: قتلت، بالتشديد. وفيه دليل بين على أن أطفال المشركين لا يعذبون، وعلى أن التعذيب لا يستحق إلا بالذنب، وإذا بكت الله الكافر ببراءة الموؤدة من الذنب: فما أقبح به، وهو الذي لا يظلم مثقال ذرّة أن يكرّ

[Kendi adına] davacı oldu ve Allah'a yahut kendisini öldürene [hesap] sordu demektir. { قُتِلَتْ } “[Hangi günahtan ötürü] öldürüldüğü” şeklinde buyrulması, ifadenin onun hakkında bir haber verme esasına dayanmasındandır. Şayet sorulduğu anda kendisine yöneltilen hitap aktarılsaydı: "Öldürüldün" denirdi; yahut sorulduğunda onun kendi sözü aktarılsaydı: "Öldürüldüm" denirdi. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ, hikâye üslubuyla [Kutiltü / Öldürüldüm şeklinde] okumuştur. Şeddeli olarak [Kuttilet] şeklinde de okunmuştur. Bunda, müşriklerin [küçük yaşta ölen] çocuklarına azap edilmeyeceğine ve azabın ancak bir günah sebebiyle hak edileceğine dair açık bir delil vardır. Allah Teâlâ, diri diri gömülen kızın günahtan berî olduğunu belirterek kâfiri kınayıp susturduğuna göre1 -ki O, zerre ağırlığınca dahi zulmetmez- [O'nun tekrar]

17245. Metin

عليها بعد هذا التبكيت فيفعل بها ما تنسى عنده فعل المبكت من العذاب الشديد السرمد. وعن ابن عباس رضى الله عنهما أنه سئل عن ذلك، فاحتجّ بهذه الآية نُشِرَتْ قرئ بالتخفيف والتشديد، يريد: صحف الأعمال تطوى صحيفة الإنسان عند موته، ثم تنشر إذا حوسب. عن قتادة: صحيفتك يا ابن آدم تطوى على عملك، ثم تنشر يوم القيامة، فلينظر رجل ما يملى في صحيفته.

bu kınama ve susturmadan sonra kıza yönelip ona azarlanan katilin fiilini unutturacak şiddetli ve ebedî bir azap uygulaması ne kadar çirkin ve O'nun şanına aykırı olurdu! İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre kendisine bu konu sorulmuş, o da bu ayeti delil getirmiştir. { نُشِرَتْ } hem şeddesiz hem de şeddeli olarak okunmuştur; kastedilen amel defterleridir. İnsanın amel defteri ölümüyle dürülür, sonra hesaba çekildiğinde açılır. Katâde'den rivayetle: "Ey âdemoğlu! Defterin amelin üzerine dürülür, sonra kıyamet günü açılır; kişi defterine ne yazdırdığına baksın!" [denilmiştir].

17246. Metin

وعن عمر رضى الله عنه أنه كان إذا قرأها قال: إليك يساق الأمر يا ابن آدم. وعن النبي ﷺ أنه قال: «يحشر الناس عراة حفاة» فقالت أمّ سلمة: كيف بالنساء؟ فقال: شغل الناس يا أمّ سلمة» قالت: وما شغلهم؟ قال: نشر الصحف فيها مثاقيل الذرّ ومثاقيل الخردل «١» ويجوز أن يراد: نشرت بين أصحابها، أى فرقت بينهم. وعن مرثد بن وداعة: إذا كان يوم القيامة تطايرت الصحف من تحت العرش، فتقع صحيفة المؤمن في يده في جنة عالية، وتقع صحيفة الكافر في يده في سموم وحميم أى مكتوب فيها ذلك، وهي صحف غير صحف الأعمال كُشِطَتْ كشفت وأزيلت، كما يكشط الإهاب عن الذبيحة، والغطاء عن الشيء. وقرأ ابن مسعود: قشطت. واعتقاب الكاف والقاف كثير. يقال: لبكت الثريد ولبقته، والكافور والقافور سُعِّرَتْ أو قدت إيقادا شديدا. وقرئ: سعرت بالتشديد للمبالغة. قيل: سعرها عضب الله تعالى وخطايا بنى آدم أُزْلِفَتْ أدنيت من المتقين، كقوله تعالى وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ غَيْرَ بَعِيدٍ قيل: هذه اثنتا عشرة خصلة. ست منها في الدنيا، وست في الآخرة.

Ömer radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre, o bu ayeti okuduğunda: "İş sana sevk ediliyor ey âdemoğlu!" derdi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuştur: «İnsanlar çıplak ve yalınayak haşredileceklerdir.» Ümmü Seleme: "Kadınların hali nasıl olacak?" deyince, «İnsanların meşguliyeti çok büyüktür ey Ümmü Seleme!» buyurdu. Ümmü Seleme: "Meşguliyetleri nedir?" diye sordu. Buyurdu ki: «İçinde zerrelerin ve hardal tanelerinin ağırlıklarının yer aldığı amel defterlerinin açılmasıdır.» «١» Bununla sahipleri arasında yayılması, yani aralarında dağıtılması da kastedilmiş olabilir. Mersed b. Vedâa'dan rivayet edildiğine göre: Kıyamet günü olduğunda amel defterleri Arş'ın altından uçar; müminin defteri yüce bir cennette eline düşer, kâfirin defteri ise yakıcı bir rüzgâr ve kaynar su içinde eline düşer; yani içinde bunlar yazılıdır ve bunlar amel defterlerinden farklı sahifelerdir. { كُشِطَتْ } kurbanlıktan derinin, bir şeyin üzerinden de örtüsünün sıyrılıp açılması gibi açıldı ve kaldırıldı. İbn Mes'ûd "kaşatat" (قشطت) şeklinde okumuştur. Kâf ile kaf harflerinin birbirinin yerine geçmesi pek çoktur; nitekim "Lebektü's-serîde ve lebahtühû" (لبكت الثريد ولبقته), kâfûr ve kâfûr (الكافور والقافور) denilir. { سُعِّرَتْ } şiddetle tutuşturuldu. Mübalağa bildirmesi için şeddeli olarak "su'ırat" (سعرت) şeklinde de okunmuştur. Denildi ki: Onu Allah Teâlâ'nın gazabı ve âdemoğullarının günahları tutuşturmuştur. { أُزْلِفَتْ } Allah Teâlâ'nın: { وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ غَيْرَ بَعِيدٍ } “Cennet, takva sahiplerine uzak olmayacak şekilde yaklaştırılmıştır.” buyruğunda olduğu gibi muttakilere yaklaştırıldı. Denildi ki: Bunlar on iki haslettir; altısı dünyada, altısı da ahirettedir.

17247. Metin

وعَلِمَتْ: هو عامل النصب في إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ وفيما عطف عليه. فإن قلت: كل نفس تعلم ما أحضرت، كقوله يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ ما عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَراً لا نفس واحدة. فما معنى قوله عَلِمَتْ نَفْسٌ؟ قلت: هو من عكس كلامهم الذي يقصدون به الإفراط فيما بعكس عنه. ومنه قوله ﷿: رُبَما يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ كانُوا مُسْلِمِينَ ومعناه: معنى كم وأبلغ منه. وقول القائل:

{ عَلِمَتْ } fiili, { إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ } ayetinde ve ona atfedilenlerde nasb âmilidir. Şayet: "{ يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ ما عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَراً } “Her nefsin yaptığı hayrı hazır bulduğu gün...” buyruğunda olduğu gibi, sadece bir nefis değil her nefis ne hazırladığını bilecektir; öyleyse { عَلِمَتْ نَفْسٌ } buyruğunun manası nedir?" dersen, derim ki: Bu, [Arapların] bir şeyin zıddını söyleyerek o şeyde aşırılığı kastettikleri tersine anlatım tarzındandır. Aziz ve Celil olan Allah'ın: { رُبَما يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ كانُوا مُسْلِمِينَ } “İnkâr edenler nice kereler keşke Müslüman olsaydık diye arzu ederler.” buyruğu da bu kabildendir; buradaki manası "kem" (كم / nice, ne çok) manasındadır ve ondan daha beliğdir. Şairin şu sözü de böyledir:

17248. Metin

قد أترك القرن مصفرّا أنامله «٢»

"Nice hasmı parmak uçları sararmış [cansız] halde terk etmişimdir." «٢»

17249. Metin

وتقول لبعض قوّاد العساكر: كم عندك من الفرسان؟ فيقول: رب فارس عندي. أولا تعدم عندي فارسا، وعنده المقانب «٣» ، وقصده بذلك التمادي في تكثير فرسانه، ولكنه أراد

[Yine] ordu komutanlarından birine: "Yanında ne kadar süvari var?" dersin de o: "Yanımda belki bir süvari bulunur" yahut "Yanımda bir süvariden mahrum kalmazsın" der; oysa yanında atlı birlikler (mıknebler)3 vardır. Bununla kastı süvarilerini alabildiğine çok göstermektir; fakat o

17250. Metin

إظهار براءته من التزيد، وأنه ممن يقلل كثير ما عنده، فضلا أن يتزيد، فجاء بلفظ التقليل، ففهم منه معنى الكثرة على الصحة واليقين. وعن ابن مسعود رضى الله عنه أنّ قارئا قرأها عنده، فلما بلغ عَلِمَتْ نَفْسٌ ما أَحْضَرَتْ قال: وانقطاع ظهرياه.

abartıdan uzak olduğunu, abartmak şöyle dursun yanındaki çokluğu bile az gösteren kimselerden olduğunu belirtmek istemiştir. Böylece azlık bildiren lafız getirmiş, ancak ondan kesin ve şüphesiz olarak çokluk manası anlaşılmıştır. İbn Mes'ûd radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre, bir okuyucu onun yanında bu sureyi okumuş, { عَلِمَتْ نَفْسٌ ما أَحْضَرَتْ } ayetine gelince İbn Mes'ûd: "Ah, belim kırıldı!" demiştir.

17251. Metin

[سورة التكوير (٨١) : الآيات ١٥ الى ١٨]

[Tekvîr Suresi (81): 15 ila 18. Ayetler]

17252. Metin

فَلا أُقْسِمُ بِالْخُنَّسِ (١٥) الْجَوارِ الْكُنَّسِ (١٦) وَاللَّيْلِ إِذا عَسْعَسَ (١٧) وَالصُّبْحِ إِذا تَنَفَّسَ (١٨)

{ فَلا أُقْسِمُ بِالْخُنَّسِ (١٥) الْجَوارِ الْكُنَّسِ (١٦) وَاللَّيْلِ إِذا عَسْعَسَ (١٧) وَالصُّبْحِ إِذا تَنَفَّسَ (١٨) } “Hayır, yemin ederim geri dönen [yıldızlara], akıp gidip yuvalarına girenlere, kararmaya yüz tuttuğunda geceye ve nefes aldığı zaman sabaha!”

17253. Metin

بِالْخُنَّسِ الرواجع، بينا ترى النجم في آخر البرج إذ كرّ راجعا إلى أوله. والْجَوارِ السيارة. والْكُنَّسِ «١» الغيب من كنس الوحشي: إذا دخل كناسه. قيل: هي الدراري

el-Hunnes (بِالْخُنَّسِ), geri dönenler [demektir]; zira sen yıldızı burcun sonunda görürken birdenbire burcun başına doğru geri dönüverir. el-Cevâr (الْجَوارِ), akıp gidenler [demektir]. el-Künnes (الْكُنَّسِ)1 ise gözden kaybolanlar [demektir]; bu ifade, yaban hayvanının yuvasına girmesini anlatan "yaban hayvanı yuvasına girdi" (كنس الوحشي) sözünden gelir. Denildi ki: Bunlar parlak [yıldızlar]dır (ed-dürârî)

17254. Metin

الخمسة: بهرام «١» ، وزحل، وعطارد، والزهرة، والمشترى: تجرى مع الشمس والقمر، وترجع حتى تخفى تحت ضوء الشمس، فخنوسها رجوعها: وكنوسها: اختفاؤها تحت ضوء الشمس. وقيل: هي جميع الكواكب، تخنس بالنهار فتغيب عن العيون، وتكنس بالليل:

Behrâm (Merih) «١», Zühal, Utârid, Zühre ve Müşteri. Bunlar güneş ve ayla birlikte akıp gider, sonra dönüp güneş ışığının altında gizlenirler. Bunların hunûsu (خُنُوس) geri dönmeleri, künûsu (كُنُوس) ise güneş ışığı altında gizlenmeleridir. Bir diğer görüşe göre bunlar bütün yıldızlardır; gündüzün sinip gözlerden kaybolurlar (hunûs ederler), geceleyin ise yuvalarına girerler (künûs ederler):

17255. Metin

أى تطلع في أماكنها، كالوحش في كنسها. عسعس الليل وسعسع: إذا أدبر. قال العجاج:

yani tıpkı yaban hayvanlarının yuvalarında belirmesi gibi kendi yerlerinde doğup ortaya çıkarlar. "As'ase'l-leylu ve sa'sa'a" (عسعس الليل وسعسع), gece dönüp gittiğinde söylenir. Accâc şöyle demiştir:

17256. Metin

حتّى إذا الصّبح لها تنفّسا … وانجاب عنها ليلها وعسعسا «٢»

"Nihayet sabah onun için nefes alıp aydınlandığında, gecesi de üzerinden sıyrılıp dönüp gittiğinde..." «٢»

17257. Metin

وقيل: عسعس: إذا أقبل ظلامه. فإن قلت: ما معنى تنفس الصبح؟ قلت: إذا أقبل الصبح:

Denildi ki: { عَسْعَسَ }, karanlığı bastığı zaman demektir. Şayet: "Sabahın nefes almasının manası nedir?" dersen, derim ki: Sabah geldiğinde,

17258. Metin

أقبل بإقباله روح ونسيم، فجعل ذلك نفسا له على المجاز. وقيل: تنفس الصبح.

onun gelişiyle birlikte bir ferahlık ve tatlı bir esinti gelir; mecaz yoluyla bu durum sabah için bir nefes kılınmıştır. Sabah aydınlandı da denilmiştir.

17259. Metin

[سورة التكوير (٨١) : الآيات ١٩ الى ٢١]

[Tekvîr Suresi (81): 19 ila 21. Ayetler]

17260. Metin

إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ (١٩) ذِي قُوَّةٍ عِنْدَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍ (٢٠) مُطاعٍ ثَمَّ أَمِينٍ (٢١)

{ إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ (١٩) ذِي قُوَّةٍ عِنْدَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍ (٢٠) مُطاعٍ ثَمَّ أَمِينٍ (٢١) } “Şüphesiz o [Kur'an], şerefli bir elçinin sözüdür. [O elçi] güç sahibidir, Arş'ın Sahibi katında pek itibarlıdır; orada kendisine itaat edilendir, güvenilirdir.”

17261. Metin

إِنَّهُ الضمير للقرآن لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ هو جبريل صلوات الله عليه «٣» ذِي قُوَّةٍ

{ إِنَّهُ }12 [ayetindeki] zamir Kur'an'a aittir. { لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ } [ifadesindeki elçi] Cebrail'dir (salavâtullâhi aleyh)3. { ذِي قُوَّةٍ }

17262. Metin

كقوله تعالى شَدِيدُ الْقُوى ذُو مِرَّةٍ لما كانت حال المكانة على حسب حال الممكن، قال:

Allah Teâlâ'nın: { شَدِيدُ الْقُوى ذُو مِرَّةٍ } “Çok güçlü, üstün akıl sahibidir.” buyruğu gibidir. Makamın durumu, mekânı verenin durumuna göre olduğundan:

17263. Metin

عِنْدَ ذِي الْعَرْشِ ليدل على عظم منزلته ومكانته ثَمَّ إشارة إلى الظرف المذكور، أعنى:

mertebesinin ve makamının yüceliğine delalet etsin diye { عِنْدَ ذِي الْعَرْشِ } buyurmuştur. { ثَمَّ } zikredilen zarfa, yani:

17264. Metin

عند ذى العرش، على أنه عند الله مطاع في ملائكته المقرّبين يصدرون عن أمره ويرجعون إلى رأيه. وقرئ: ثم، تعظيما للأمانة، وبيانا لأنها أفضل صفاته المعدودة.

Arş'ın Sahibi katına işarettir; yani o, Allah katında mukarreb (yakın kılınmış) melekler arasında kendisine itaat edilen biridir; melekler onun emriyle hareket eder ve onun görüşüne başvururlar. Güvenilirliğin büyüklüğünü vurgulamak ve sayılan sıfatlarının en faziletlisi olduğunu beyan etmek üzere [fethalı "semme" yerine] "sümme" (ثم) şeklinde de okunmuştur.

17265. Metin

[سورة التكوير (٨١) : آية ٢٢]

[Tekvîr Suresi (81): 22. Ayet]

17266. Metin

وَما صاحِبُكُمْ بِمَجْنُونٍ (٢٢)

{ وَما صاحِبُكُمْ بِمَجْنُونٍ (٢٢) } “Arkadaşınız [Muhammed] asla bir deli değildir.”

17267. Metin

وَما صاحِبُكُمْ يعنى: محمدا ﷺ بِمَجْنُونٍ كما تبهته الكفرة «١» ، وناهيك بهذا دليلا على جلالة مكان جبريل ﵇ وفضله على الملائكة، ومباينة منزلته «٢» أفضل الإنس محمد ﷺ: إذا وازنت بين الذكرين حين قرن بينهما، وقايست بين قوله إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ ذِي قُوَّةٍ عِنْدَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍ مُطاعٍ ثَمَّ أَمِينٍ وبين قوله وَما صاحِبُكُمْ بِمَجْنُونٍ.

{ وَما صاحِبُكُمْ } “Arkadaşınız...” yani Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem; { بِمَجْنُونٍ } “bir deli değildir”, kâfirlerin ona iftira attığı gibi.1 Birbiri ardınca zikredildiklerinde bu iki anılışı tarttığında ve Allah Teâlâ'nın { إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ ذِي قُوَّةٍ عِنْدَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍ مُطاعٍ ثَمَّ أَمِينٍ } “Şüphesiz o [Kur'an], çok şerefli, Arş'ın sahibi katında güçlü, itibarlı, orada kendisine itaat edilen ve güvenilir bir elçinin sözüdür” kavli ile { وَما صاحِبُكُمْ بِمَجْنُونٍ } “Arkadaşınız asla bir deli değildir” kavlini kıyasladığında; bu durum, Cebrail aleyhisselâm'ın makamının yüceliğine, melekler arasındaki üstünlüğüne ve mertebesinin insanların en faziletlisi olan Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'den farklı/üstün oluşuna2 bir delil olarak sana yeter.

17268. Metin

[سورة التكوير (٨١) : الآيات ٢٣ الى ٢٥]

[Tekvîr Suresi (81): 23 ila 25. Ayetler]

17269. Metin

وَلَقَدْ رَآهُ بِالْأُفُقِ الْمُبِينِ (٢٣) وَما هُوَ عَلَى الْغَيْبِ بِضَنِينٍ (٢٤) وَما هُوَ بِقَوْلِ شَيْطانٍ رَجِيمٍ (٢٥)

{ وَلَقَدْ رَآهُ بِالْأُفُقِ الْمُبِينِ (٢٣) وَما هُوَ عَلَى الْغَيْبِ بِضَنِينٍ (٢٤) وَما هُوَ بِقَوْلِ شَيْطانٍ رَجِيمٍ (٢٥) } “Andolsun ki onu apaçık ufukta gördü. O, gayb hakkında [vahyi tebliğde] cimri / itham altında değildir. O [Kur'an], kovulmuş bir şeytanın sözü de değildir.”

17270. Metin

وَلَقَدْ رَآهُ ولقد رأى رسول الله ﷺ جبريل بِالْأُفُقِ الْمُبِينِ بمطلع الشمس الأعلى وَما هُوَ وما محمد على ما يخبر به من الغيب من رؤية جبريل والوحى إليه وغير ذلك بِضَنِينٍ بمتهم من الظنة وهي التهمة. وقرئ: بضنين، من الضنّ وهو البخل أى: لا يبخل بالوحي فيزوى بعضه غير مبلغه، أو يسأل تعليمه فلا يعلمه، وهو في مصحف عبد الله بالظاء، وفي مصحف أبىّ بالضاد. وكان رسول الله ﷺ يقرأ بهما.

{ وَلَقَدْ رَآهُ } Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Cebrail'i gördü. { بِالْأُفُقِ الْمُبِينِ } güneşin doğduğu en yüksek ufukta [gördü]. { وَما هُوَ } Muhammed, Cebrail'i görmesi, kendisine gelen vahiy ve benzeri gaybî haberler hususunda { بِضَنِينٍ } itham edilen biri değildir; zanna (الظنة) yani töhmet kelimesindendir. Cimrilik manasına gelen dıdn (الضن) kökünden "bi-danîn" (بضنين) [dat harfiyle] şeklinde de okunmuştur; yani vahiy konusunda cimrilik edip de bir kısmını tebliğ etmeyerek saklamaz yahut kendisine öğretilmesi istendiğinde öğretmemezlik etmez. Bu kelime Abdullah [b. Mes'ûd]'un mushafında zı (ظ) ile, Übeyy'in mushafında ise dat (ض) iledir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem her iki kıraatle de okurdu.

17271. Metin

وإتقان الفصل بين الضاد والظاء: واجب. ومعرفة مخرجيهما مما لا بد منه للقارئ، فإنّ أكثر العجم لا يفرّقون بين الحرفين، وإن فرقوا ففرقا غير صواب، وبينهما بون بعيد، فإن مخرج الضاد من أصل حافة اللسان وما يليها من الأضراس من يمين اللسان أو يساره، وكان عمر بن الخطاب رضى الله عنه أضبط يعمل بكلتا يديه، وكان يخرج الضاد من جانبي لسانه، وهي أحد الأحرف الشجرية أخت الجيم والشين، وأما الظاء فمخرجها من طرف اللسان وأصول الثنايا العليا، وهي أحد الأحرف الذولقية أخت الذال والثاء. ولو استوى الحرفان لما ثبتت في هذه الكلمة قراءتان اثنتان واختلاف بين جبلين من جبال العلم والقراءة، ولما اختلف المعنى والاشتقاق والتركيب فإن قلت: فإن وضع المصلى أحد الحرفين مكان صاحبه. قلت: هو كواضع الذال مكان الجيم، والثاء مكان الشين، لأن التفاوت بين الضاد والظاء كالتفاوت بين أخواتهما وَما هُوَ وما القرآن بِقَوْلِ شَيْطانٍ رَجِيمٍ أى بقول بعض المسترقة للسمع، وبوحيهم إلى أوليائهم من الكينة.

Dat (ض) ile zı (ظ) harflerini birbirinden titizlikle ayırmak vaciptir. Bu iki harfin mahreçlerini bilmek okuyucu için kaçınılmazdır. Zira Arap olmayanların çoğu bu iki harfi ayıramamakta, ayırsalar bile doğru bir şekilde ayıramamaktadırlar; oysa ikisi arasında çok büyük bir fark vardır: Dat harfinin mahreci, dil kenarının kökünden ve onun bitişiğindeki azı dişlerinden olup dilin sağından veya solundandır. Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh iki elini de eşit kullanan biri (esbat) idi ve dat harfini dilinin her iki yanından da çıkarırdı; o, cîm ve şîn'in kardeşi olan şeceriyye harflerinden biridir. Zı harfine gelince, onun mahreci dilin ucundan ve üst ön dişlerin diplerindendir; o, zâl ve sâ'nın kardeşi olan zevlakıyye harflerinden biridir. Şayet bu iki harf eşit olsaydı, bu kelimede iki ayrı kıraat ile ilim ve kıraatin iki büyük zirvesi arasında bir ihtilaf sabit olmazdı; mana, iştikak ve kelime yapısı da farklılaşmazdı. Şayet: "Namaz kılan kimse bu harflerden birini diğerinin yerine koysa [ne olur]?" dersen, derim ki: O kimse cîm yerine zâl, şîn yerine sâ koyan kimse gibidir; çünkü dat ile zı arasındaki fark, bunların kardeşleri arasındaki fark gibidir. { وَما هُوَ } Kur'an asla { بِقَوْلِ شَيْطانٍ رَجِيمٍ } kovulmuş bir şeytanın sözü değildir; yani kulak hırsızlığı yapanların ve kâhinlerden olan dostlarına fısıldadıkları vahyin sözü değildir.

17272. Metin

[سورة التكوير (٨١) : الآيات ٢٦ الى ٢٩]

[Tekvîr Suresi (81): 26 ila 29. Ayetler]

17273. Metin

فَأَيْنَ تَذْهَبُونَ (٢٦) إِنْ هُوَ إِلاَّ ذِكْرٌ لِلْعالَمِينَ (٢٧) لِمَنْ شاءَ مِنْكُمْ أَنْ يَسْتَقِيمَ (٢٨) وَما تَشاؤُنَ إِلاَّ أَنْ يَشاءَ اللَّهُ رَبُّ الْعالَمِينَ (٢٩)

{ فَأَيْنَ تَذْهَبُونَ (٢٦) إِنْ هُوَ إِلاَّ ذِكْرٌ لِلْعالَمِينَ (٢٧) لِمَنْ شاءَ مِنْكُمْ أَنْ يَسْتَقِيمَ (٢٨) وَما تَشاؤُنَ إِلاَّ أَنْ يَشاءَ اللَّهُ رَبُّ الْعالَمِينَ (٢٩) } “Öyleyse nereye gidiyorsunuz? O [Kur'an], âlemler için, içinizden dosdoğru olmak isteyenler için ancak bir öğüttür. Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.”

17274. Metin

فَأَيْنَ تَذْهَبُونَ استضلال لهم كما يقال لتارك الجادّة اعتسافا أو ذهابا في بنيات الطريق «١» :

{ فَأَيْنَ تَذْهَبُونَ } onların sapkınlıklarını yüzlerine vurmaktır; nitekim ana yolu rastgele terk eden veya tali yollara sapan kimseye şöyle denilir «١» :

17275. Metin

أين تذهب، مثلت حالهم بحاله في تركهم الحق وعدولهم عنه إلى الباطل لِمَنْ شاءَ مِنْكُمْ بدل من العالمين وإنما أبدلوا منهم لأنّ الذين شاءوا الاستقامة بالدخول في الإسلام هم المنتفعون بالذكر، فكأنه لم يوعظ به غيرهم وإن كانوا موعظين جميعا وَما تَشاؤُنَ الاستقامة يا من

“Nereye gidiyorsun?”1 [denildiği gibi]. Hakkı terk etmeleri ve haktan bâtıla meyletmeleri bakımından onların durumu bu kimsenin durumuna benzetilmiştir. { لِمَنْ شاءَ مِنْكُمْ } “İçinizden [dosdoğru olmak] dileyenler için” [ifadesi], { لِلْعالَمِينَ } “âlemler için” [ifadesinden] bedeldir. Onlardan bedel kılınmasının sebebi şudur: İslâm'a girerek istikameti (dosdoğru olmayı) dileyen kimseler, bu öğütten bizzat faydalananlardır. Dolayısıyla -her ne kadar hepsi uyarılmış olsa da- sanki bu [Kitap'la] onlardan başkasına vaaz edilip öğüt verilmemiş gibidir. { وَما تَشاؤُنَ } [ifadesine gelince: İstikameti] ey...

17276. Metin

يشاؤها إلا بتوفيق الله «١» ولطفه. أو: وما تشاؤنها أنتم يا من لا يشاؤها إلا بقسر الله وإلجائه.

ancak Allah'ın muvaffak kılması «١» ve lütfuyla [dileyebilirsiniz]. Yahut: Ey onu ancak Allah'ın zorlaması ve mecbur kılmasıyla dileyebilecek olanlar, siz onu [kendi başınıza] dileyemezsiniz!

17277. Metin

عن رسول الله ﷺ: «من قرأ سورة إذا الشمس كورت أعاذه الله أن يفضحه حين تنشر صحيفته» «٢» .

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den [rivayet edildiğine göre]: “Kim İze'ş-Şemsu Kuvviret suresini okursa, amel defteri açıldığı zaman Allah onu rezil rüsva olmaktan korur.” «٢»