Bürûc Suresi

Zemahşerî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

17398. Metin

مكية، وآياتها ٢٢ [نزلت بعد الشمس] بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Mekkîdir ve 22 ayettir. [Şems Suresi'nden sonra inmiştir.] Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

17399. Metin

[سورة البروج (٨٥) : الآيات ١ الى ٣]

[Bürûc Suresi (85), Âyetler 1-3]

17400. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

17401. Metin

وَالسَّماءِ ذاتِ الْبُرُوجِ (١) وَالْيَوْمِ الْمَوْعُودِ (٢) وَشاهِدٍ وَمَشْهُودٍ (٣)

{ وَالسَّماءِ ذاتِ الْبُرُوجِ (١) وَالْيَوْمِ الْمَوْعُودِ (٢) وَشاهِدٍ وَمَشْهُودٍ (٣) } “Burçlara sahip göğe, vaad olunan güne, şahitlik edene ve şahitlik edilene andolsun ki!”

17402. Metin

هي البروج الاثنا عشر، وهي قصور السماء على التشبيه. وقيل: الْبُرُوجِ النجوم التي هي منازل القمر. وقيل: عظام الكواكب. سميت بروجا لظهورها. وقيل: أبواب السماء وَالْيَوْمِ الْمَوْعُودِ يوم القيامة وَشاهِدٍ وَمَشْهُودٍ يعنى وشاهد في ذلك اليوم ومشهود فيه.

Bunlar on iki burçtur; teşbih yoluyla göğün köşkleridir. Şöyle de denilmiştir: Burçlar (el-Bürûc), ayın menzilleri olan yıldızlardır. Büyük yıldızlar olduğu da söylenmiştir. Açıkça göründükleri için burçlar diye isimlendirilmişlerdir. Göğün kapıları olduğu da söylenmiştir. Vaad olunan gün (el-Yevmü'l-Mev'ûd), kıyamet günüdür. Şahitlik eden ve şahitlik edilen (Şâhid ve Meşhûd) ise; o gündeki bir şahide ve onda şahitlik edilen şeye [yemin olsun] demektir.

17403. Metin

والمراد بالشاهد: من يشهد فيه من الخلائق كلهم، وبالمشهود: ما في ذلك اليوم من عجائبه.

Şahitten maksat; o gün hazır bulunup şahitlik edecek olan bütün yaratılmışlardır. Meşhuttan maksat ise; o günde gerçekleşecek olan harika hallerdir.

17404. Metin

وطريق تنكيرهما: إما ما ذكرته في قوله عَلِمَتْ نَفْسٌ ما أَحْضَرَتْ كأنه قيل: وما أفرطت كثرته من شاهد ومشهود. وإما الإبهام في الوصف، كأنه قيل: وشاهد مشهود لا يكتنه وصفهما. وقد اضطربت أقاويل المفسرين فيهما، فقيل: الشاهد والمشهود: محمد ﷺ، ويوم القيامة. وقيل: عيسى. وأمّته. لقوله وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيداً ما دُمْتُ فِيهِمْ وقيل:

Her ikisinin de nekire (belirsiz) kılınış sebebi: Ya { عَلِمَتْ نَفْسٌ ما أَحْضَرَتْ } “Her nefis ne hazırladığını bilecektir” ayetinde zikrettiğim gibi, sanki 'şahit ve şahit olunandan ne kadar da aşırı çok olanlar!' denilmiş gibidir. Ya da nitelemedeki kapalılıktır (müphem kılmaktır); sanki 'niteliklerinin künhüne varılamayacak nice şahit ve nice şahit olunana [andolsun]' denilmiş gibidir. Müfessirlerin bu ikisi hakkındaki görüşleri çeşitlilik göstermiştir: Şahidin Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem, meşhudun ise kıyamet günü olduğu söylenmiştir. Şahidin İsa, meşhudun ise onun ümmeti olduğu da söylenmiştir; nitekim { وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيداً ما دُمْتُ فِيهِمْ } “Aralarında bulunduğum müddetçe onlar üzerine şahittim” buyrulmuştur. Şöyle de denilmiştir:

17405. Metin

أمّة محمد، وسائر الأمم: وقيل: يوم التروية، ويوم عرفة. وقيل: يوم عرفة، ويوم الجمعة.

Hz. Muhammed'in ümmeti ve diğer ümmetler. Bir görüşe göre: Terviye günü ve Arefe günü. Bir görüşe göre: Arefe günü ve Cuma günü.

17406. Metin

وقيل. الحجر الأسود، والحجيج. وقيل: الأيام والليالي، وبنو آدم. وعن الحسن: ما من يوم إلا وينادى: إنى يوم جديد وإنى على ما يعمل فىّ شهيد، فاغتمنى، فلو غابت شمسي لم تدركني إلى يوم القيامة: وقيل: الحفظة وبنو آدم. وقيل: الأنبياء ومحمد ﵇.

Bir görüşe göre: Hacerülesved ve hacılar. Bir görüşe göre: Gündüzler ile geceler ve Âdemoğulları. Hasan[-ı Basrî]'den şöyle rivayet edilmiştir: 'Hiçbir gün yoktur ki şöyle seslenmesin: Ben yeni bir günüm ve bende işlenen amellere şahidim. O halde beni ganimet bil; zira güneşim batarsa kıyamet gününe kadar bana bir daha erişemezsin.' Bir görüşe göre: Hafaza melekleri ve Âdemoğulları. Bir görüşe göre de: Peygamberler ve Hz. Muhammed aleyhisselâm'dır.

17407. Metin

[سورة البروج (٨٥) : الآيات ٤ الى ٩]

[Bürûc Suresi (85), Âyetler 4-9]

17408. Metin

قُتِلَ أَصْحابُ الْأُخْدُودِ (٤) النَّارِ ذاتِ الْوَقُودِ (٥) إِذْ هُمْ عَلَيْها قُعُودٌ (٦) وَهُمْ عَلى ما يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ (٧) وَما نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلاَّ أَنْ يُؤْمِنُوا بِاللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ (٨)

{ قُتِلَ أَصْحابُ الْأُخْدُودِ (٤) النَّارِ ذاتِ الْوَقُودِ (٥) إِذْ هُمْ عَلَيْها قُعُودٌ (٦) وَهُمْ عَلى ما يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ (٧) وَما نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلاَّ أَنْ يُؤْمِنُوا بِاللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ (٨) } “Kahrolsun o hendek sahipleri! O çıralı ateşin [sahipleri]! Hani onlar onun başında oturmuşlar, müminlere yaptıklarını seyrediyorlardı. Onlardan, yalnızca Azîz ve Hamîd olan Allah'a iman etmelerinden ötürü intikam alıyorlardı.”

17409. Metin

الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَاللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (٩)

{ الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَاللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (٩) } “O [Allah] ki, göklerin ve yerin mülkü O'nundur ve Allah her şeye şahittir.”

17410. Metin

فإن قلت: أين جواب القسم؟ قلت: محذوف يدل عليه قوله قُتِلَ أَصْحابُ الْأُخْدُودِ كأنه قيل: أقسم بهذه الأشياء أنهم ملعونون، يعنى كفار قريش كما لعن أصحاب الأخدود، وذلك

Eğer: 'Yeminin cevabı nerede?' dersen, derim ki: { قُتِلَ أَصْحابُ الْأُخْدُودِ } “Kahrolsun o hendek sahipleri!” sözünün delalet ettiği mahzuf (gizli) bir cevaptır. Sanki: 'Bu şeylere yemin ederim ki, Ashâb-ı Uhdûd lânetlendiği gibi onlar da -yani Kureyş kâfirleri de- lânetlenmişlerdir' denilmektedir. Şöyle ki;

17411. Metin

أن السورة وردت في تثبيت المؤمنين وتصبيرهم على أذى أهل مكة، وتذكيرهم بما جرى على من تقدّمهم: من التعذيب على الإيمان. وإلحاق أنواع الأذى، وصبرهم وثباتهم، حتى يأنسوا بهم ويصبروا على ما كانوا يلقون من قومهم، ويعلموا أن كفارهم عند الله بمنزلة أولئك المعذبين المحرقين بالنار، ملعونون أحقاء بأن يقال فيهم: قتلت قريش، كما قيل: قتل أصحاب الأخدود وقتل: دعاء عليهم، كقوله قُتِلَ الْإِنْسانُ ما أَكْفَرَهُ وقرئ: قتل، بالتشديد. والأخدود:

Bu sure, müminlerin sebatını artırmak, Mekkelilerin eziyetlerine karşı onlara sabır aşılamak ve kendilerinden öncekilerin imandan ötürü uğradıkları işkenceleri, maruz kaldıkları türlü eziyetleri, buna karşılık onların sabır ve sebatlarını hatırlatmak için nazil olmuştur. Tâ ki onlarla teselli bulsunlar, kavimlerinden gördükleri eziyetlere sabretsinler ve kendi kâfirlerinin de Allah katında [müminleri] ateşte yakan o işkenceciler gibi lânetli olduklarını ve haklarında Ashâb-ı Uhdûd için 'Kahrolsun hendek sahipleri' dendiği gibi 'Kahrolsun Kureyş' denilmeye müstahak olduklarını bilsinler. { قُتِلَ } ifadesi, { قُتِلَ الْإِنْسانُ ما أَكْفَرَهُ } “Kahrolası insan, ne kadar da nankördür!” ayetinde olduğu gibi onlara yönelik bir bedduadır. Şeddeli olarak 'kuttile' şeklinde de okunmuştur. Uhdûd ise;

17412. Metin

الخدّ في الأرض وهو الشق، ونحوهما بناء ومعنى: الخق والأخقوق. ومنه فساخت قوائمه في أخاقيق جرذان «١» . روى عن النبي ﷺ أنه قال: كان لبعض الملوك ساحر، فلما كبر ضمّ إليه غلاما ليعلمه السحر، وكان في طريق الغلام راهب: فسمع منه، فرأى في طريقه ذات يوم دابة قد حبست الناس. فأخذ حجرا فقال: اللهم إن كان الراهب أحبّ إليك من الساحر فاقتلها، فقتلها، فكان الغلام بعد ذلك يبرئ الأكمه والأبرص، ويشفى من الأدواء، وعمى جليس للملك فأبرأه فأبصره الملك فسأله فقال: من ردّ عليك بصرك؟ فقال: ربى، فغضب فعذبه. فدل على الغلام فعذبه، فدل على الراهب، فلم يرجع الراهب عن دينه، فقدّ بالمنشار وأبى الغلام فذهب به إلى جبل ليطرح من ذروته، فدعا فرجب بالقوم، فطاحوا ونجا، فذهب به إلى قرقور «٢» فلججوا به ليغرقوه، فدعا فانكفأت بهم السفينة، فغرقوا ونجا، فقال للملك:

Yerdeki yarıktır, çukurdur. Yapı ve anlam bakımından 'hah' (الخق) ve 'uhkûk' (الأخقوق) kelimeleri de bunun gibidir. 'Onun ayakları tarla farelerinin yarıklarına/deliklerine battı' «١» sözü de bundandır. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet edilmiştir: Hükümdarlardan birinin bir büyücüsü vardı. Büyücü yaşlanınca, kendisine sihri öğretmesi için yanına bir çocuk verildi. Çocuğun yolu üzerinde bir rahip vardı; çocuk ondan [sözler] dinledi. Bir gün yolunda insanların geçişini engelleyen bir canavar gördü. Bir taş alıp: 'Allahım! Eğer rahibin işi sana büyücünün işinden daha sevimli ise şu hayvanı öldür' dedi ve onu vurup öldürdü. Çocuk bundan sonra anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiriyor, hastalıklara şifa veriyordu. Hükümdarın meclis arkadaşlarından biri kör olmuştu; çocuk onu iyileştirdi. Hükümdar onu [görür vaziyette] görünce sordu: 'Gözünü sana kim geri verdi?' O da: 'Rabbim' dedi. Hükümdar öfkelenip ona işkence etti; o da çocuğu haber verdi. Çocuğa işkence edince o da rahibi haber verdi. Rahip dininden dönmedi ve testereyle ikiye biçildi. Çocuk da dininden dönmeyi reddetti; bunun üzerine zirvesinden atılmak üzere bir dağa götürüldü. Çocuk dua etti, dağ sarsıldı; adamlar yuvarlanıp helak oldu, çocuk ise kurtuldu. Sonra onu büyük bir gemiye «٢» bindirip boğmak üzere denizin açığına götürdüler. Çocuk dua etti, gemi alabora oldu; adamlar boğuldu, çocuk ise kurtuldu. Sonra krala dedi ki:

17413. Metin

لست بقاتلي حتى تجمع الناس في صعيد وتصلبني على جذع وتأخذ سهما من كنانتي وتقول:

'İnsanları düz bir alanda toplamadıkça, beni bir kütüğe asmadıkça, sadakımdan bir ok alıp şöyle demedikçe beni öldüremezsin:

17414. Metin

بسم الله رب الغلام، ثم ترميني به. فرماه فوقع في صدغه فوضع يده عليه ومات، فقال الناس: آمنا برب الغلام، فقيل للملك. نزل بك ما كنت تحذر، فأمر بأخاديد في أفواه السكك وأو قدت فيها النيران فمن لم يرجع منهم طرحه فيها حتى جاءت امرأة معها صبى فتقاعست «٣» أن تقع فيها، فقال الصبى:

Çocuğun Rabbi olan Allah'ın adıyla, sonra da o oku bana atmadıkça.' Kral oku attı, ok çocuğun şakağına isabet etti. Çocuk elini şakağına koydu ve vefat etti. Bunun üzerine insanlar: 'Çocuğun Rabbine iman ettik' dediler. Krala: 'Korktuğun şey başına geldi' denildi. Kral sokak başlarına hendekler kazılmasını emretti ve içlerinde ateşler yakıldı. Onlardan kim dininden dönmezse onu ateşe attı. Nihayet kucağında bir bebek olan bir kadın geldi ve ateşe düşmekten çekinip geri durdu «٣». Bunun üzerine bebek dedi ki:

17415. Metin

يا أماه، اصبري فإنك على الحق، فاقتحمت. وقيل: قال لها قعى ولا تنافقى. وقيل: قال لها ما هي إلا غميضة فصبرت «٤» . وعن على رضى الله عنه: أنهم حين اختلفوا في أحكام المجوس قال: هم أهل كتاب وكانوا متمسكين بكتابهم، وكانت الخمر قد أحلت لهم، فتناولها بعض ملوكهم فسكر، فوقع على أخته فلما صحا ندم وطلب المخرج، فقالت له: المخرج أن تخطب الناس فتقول: يا أيها الناس، إنّ الله أحل نكاح الأخوات، ثم تخطبهم بعد ذلك فتقول: إن الله حرّمه، فخطب فلم يقبلوا منه

«Ey anneciğim! Sabret, zira sen hak üzeresin!» dedi. Bunun üzerine [kadın kendini ateşe] attı. Şöyle de denilmiştir: [Çocuk] ona: «Düş [ateşe], münafıklık etme!» demiştir. Yine şöyle de denilmiştir: Ona: «Bu ancak bir göz yumup açma kadardır» demiş ve kadın da sabretmiştir4. Ali radıyallâhu anh'tan nakledildiğine göre, Mecûsîlerin hükümleri hususunda ihtilafa düştükleri vakit o şöyle demiştir: "Onlar ehl-i kitaptı ve kitaplarına sımsıkı bağlıydılar. İçki kendilerine helal kılınmıştı. Hükümdarlarından biri içki içip sarhoş oldu ve kız kardeşine yaklaştı (cinsel ilişkide bulundu). Ayılınca pişman olup bir çıkış yolu aradı. Kız kardeşi ona: 'Çıkış yolu, insanlara hitap edip: Ey insanlar! Şüphesiz Allah kız kardeşlerle evlenmeyi helal kıldı, demen; sonra da onlara hitap edip: Şüphesiz Allah bunu haram kıldı, demendir' dedi. Hükümdar hitap etti fakat insanlar bunu ondan kabul etmediler.

17416. Metin

فقالت له: ابسط فيهم السوط، فلم يقبلوا، فقالت له: ابسط فيهم السيف، فلم يقبلوا، فأمرته بالأخاديد وإيقاد النيران وطرح من أبى فيها، فهم الذين أرادهم الله بقوله قُتِلَ أَصْحابُ الْأُخْدُودِ «١» وقيل: وقع إلى نجران رجل ممن كان على دين عيسى ﵇، فدعاهم فأجابوه فسار إليهم ذو نواس اليهودي بجنود من حمير، فخيرهم بين النار واليهودية فأبوا، فأحرق منهم اثنى عشر ألفا في الأخاديد. وقيل: سبعين ألفا «٢» ، وذكر أنّ طول الأخدود: أربعون ذراعا وعرضه اثنا عشر ذراعا «٣» . وعن النبي ﷺ أنه كان إذا ذكر أصحاب الأخدود تعوّذ من جهد البلاء «٤» النَّارِ بدل اشتمال من الأخدود ذاتِ الْوَقُودِ وصف لها بأنها نار عظيمة لها ما يرتفع به لهبها من الحطب الكثير وأبدان الناس، وقرئ: الوقود، بالضم إِذْ ظرف لقتل، أى لعنوا حين أحدقوا بالنار قاعدين حولها. ومعنى عَلَيْها على ما يدنو منها من حافات الأخدود، كقوله:

Bunun üzerine kız kardeşi: 'Aralarında kamçıyı yürüt (kırbaçlat)' dedi, yine kabul etmediler. 'Aralarında kılıcı yürüt (kılıçtan geçir)' dedi, yine kabul etmediler. Sonunda hendekler kazdırıp ateşler yakmasını ve kabul etmeyeni ateşe atmasını emretti. İşte Allah'ın { قُتِلَ أَصْحابُ الْأُخْدُودِ } “Kahrolsun o hendek sahipleri!” buyruğuyla kastettikleri bunlardır «١». Şöyle de denilmiştir: Necran'a İsa aleyhisselâm'ın dini üzere olan bir adam geldi ve onları [bu dine] davet etti; onlar da icabet ettiler. Bunun üzerine Yahudi olan Zû Nüvâs, Himyer ordularıyla onların üzerine yürüdü ve onları ateş ile Yahudilik arasında muhayyer bıraktı; onlar reddettiler. Bunun üzerine onlardan on iki bin kişiyi hendeklerde yaktı. Yetmiş bin kişi olduğu da söylenmiştir «٢». Hendeğin uzunluğunun kırk arşın, genişliğinin ise on iki arşın olduğu zikredilmiştir «٣». Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in Ashâb-ı Uhdûd anıldığı zaman dayanılmaz beladan (cehdü'l-belâ) Allah'a sığındığı rivayet edilmiştir «٤». { النَّارِ }, 'el-Uhdûd' kelimesinden bedel-i iştimaldir. { ذاتِ الْوَقُودِ } ise onun; bol odun ve insan bedenleriyle alevi yükselen büyük bir ateş oluşunun nitelenmesidir. 'Vukûd' zammeyle de (vukûd/yakıt anlamında) okunmuştur. { إِذْ } lafzı 'kutile' fiilinin zarfıdır; yani etrafında oturarak ateşi kuşattıkları vakit lânetlenmişlerdir. { عَلَيْها } ifadesinin anlamı; hendeğin kenarlarında ateşe yakın olan yerlerin üzerinde demektir; nitekim şöyle denmiştir:

17417. Metin

وبات على النّار النّدى والمحلّق «٥»

«Cömertlik ve Muhallık ateşin başında geceledi.» «٥»

17418. Metin

وكما تقول: مرت عليه، تريد: مستعليا لمكان يدنو منه، ومعنى شهادتهم على إحراق المؤمنين:

Nitekim ona yakın bir yerin üzerinde olduğunu kastederek 'ona uğradım' demen gibidir. Müminlerin yakılmasına şahit olmalarının anlamı ise şudur:

17419. Metin

أنهم وكلوا بذلك وجعلوا شهودا يشهد بعضهم لبعض عند الملك أنّ أحدا منهم لم يفرط فيما أمر به وفوض إليه من التعذيب. ويجوز أن يراد: أنهم شهود على ما يفعلون بالمؤمنين، يؤدّون شهادتهم يوم القيامة يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ بِما كانُوا يَعْمَلُونَ.

Onlar bu işle görevlendirilmiş ve kralın yanında içlerinden hiçbirinin emredilen ve kendilerine havale edilen işkencede gevşeklik göstermediğine birbirleri lehine şahitlik eden şahitler kılınmışlardır. Şunun kastedilmiş olması da caizdir: Onlar müminlere yaptıklarına bizzat şahittirler ve { يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ بِما كانُوا يَعْمَلُونَ } “O gün dilleri, elleri ve ayakları yapmış oldukları şeylere karşı aleyhlerinde şahitlik edecektir” gününde, yani kıyamet gününde bu şahitliklerini yerine getireceklerdir.

17420. Metin

وَما نَقَمُوا مِنْهُمْ وما عابوا منهم وما أنكروا إلا الإيمان، كقوله:

{ وَما نَقَمُوا مِنْهُمْ } “Onlardan intikam almadılar / ayıplamadılar”, yani imandan başka ayıplayacak ve inkâr edecek hiçbir şey bulamadılar; nitekim şöyle denmiştir:

17421. Metin

ولا عيب فيهم غير أنّ سيوفهم «٦»

«Onlarda kılıçlarının [çentikli olmasından] başka hiçbir kusur yoktur.» «٦»

17422. Metin

قال ابن الرقيات:

İbnü'r-Rukayyat şöyle demiştir:

17423. Metin

ما نقموا من بنى أميّة إلّا … أنّهم يحلمون إن غضبوا «٧»

«Onlar Emevîoğulları'nda, öfkelendiklerinde hilim göstermelerinden başka [kusur bulup] ayıplayacak bir şey bulamadılar.»7

17424. Metin

وقرأ أبو حيوة: نقموا، بالكسر، والفصيح: هو الفتح. وذكر الأوصاف التي يستحق بها أن يؤمن به ويعبد، وهو كونه عزيزا غالبا قادرا يخشى عقابه حميدا منعما. يجب له الحمد على نعمته ويرجى ثوابه لَهُ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ فكل من فيهما تحق عليه عبادته والخشوع له تقديرا، لأن ما نَقَمُوا مِنْهُمْ هو الحق الذي لا ينقمه إلا مبطل منهمك في الغىّ، وإن الناقمين أهل لانتقام الله منهم بعذاب لا يعدله عذاب وَاللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ وعيد لهم، يعنى أنه علم ما فعلوا، وهو مجازيهم عليه.

Ebû Hayve kesre ile 'nekimû' şeklinde okumuştur; fasih olan ise fetha ile okuyuştur. [Ayetlerde] O'na iman edilmeyi ve ibadet olunmayı hak ettiği vasıflar zikredilmiştir; O'nun Azîz (üstün, galip ve azabından korkulan kadir), Hamîd (nimetine şükredilmesi vacip olan ve sevabı umulan ihsan sahibi) olmasıdır. { لَهُ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “Göklerin ve yerin mülkü O'nundur”; binaenaleyh her ikisinde bulunan herkese O'na ibadet etmek ve O'nun huzurunda boyun eğmek vaciptir. Zira onların kınayıp intikam aldıkları şey, ancak sapıklığa batmış batıl ehlinin kınayabileceği hakkın ta kendisidir. İntikam almaya kalkanlar ise Allah'ın hiçbir azabın denk olamayacağı bir azapla kendilerinden intikam almasına layıktırlar. { وَاللَّهُ عَلى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ } “Ve Allah her şeye şahittir” ifadesi onlara bir tehdittir; yani yaptıklarını bilmektedir ve onları bununla cezalandıracaktır.

17425. Metin

[سورة البروج (٨٥) : الآيات ١٠ الى ١١]

[Bürûc Suresi (85), Âyetler 10-11]

17426. Metin

إِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذابُ الْحَرِيقِ (١٠) إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ ذلِكَ الْفَوْزُ الْكَبِيرُ (١١)

{ إِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِناتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذابُ الْحَرِيقِ (١٠) إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ ذلِكَ الْفَوْزُ الْكَبِيرُ (١١) } “Şüphesiz mümin erkeklerle mümin kadınlara işkence edip sonra da tövbe etmeyenler var ya, işte onlar için cehennem azabı vardır ve onlar için yakıcı yangın azabı vardır. İman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş budur.”

17427. Metin

ويجوز أن يريد بالذين فتنوا: أصحاب الأخدود خاصة، وبالذين آمنوا: المطروحين في الأخدود. ومعنى فتنوهم: عذبوهم بالنار وأحرقوهم فَلَهُمْ في الآخرة عَذابُ جَهَنَّمَ بكفرهم وَلَهُمْ عَذابُ الْحَرِيقِ وهي نار أخرى عظيمة تتسع كما يتسع الحريق بإحراقهم المؤمنين. أو لهم عذاب جهنم في الآخرة، ولهم عذاب الحريق في الدنيا، لما روى أن النار انقلبت عليهم فأحرقتهم. ويجوز أن يريد: الذين فتنوا المؤمنين، أى: بلوهم بالأذى على العموم، والمؤمنين: المفتونين، وأن للفاتنين عذابين في الآخرة: لكفرهم، ولفتنتهم.

'Fitneye düşürenler / işkence edenler' ifadesiyle özellikle Ashâb-ı Uhdûd'un, 'iman edenler' ifadesiyle de hendeklere atılanların kastedilmiş olması caizdir. Onlara işkence etmelerinin manası: Onlara ateşle azap edip onları yakmalarıdır. { فَلَهُمْ } “Onlar için” ahirette küfürleri sebebiyle { عَذابُ جَهَنَّمَ } “cehennem azabı vardır”, { وَلَهُمْ عَذابُ الْحَرِيقِ } “ve onlar için yakıcı yangın azabı vardır”; bu da müminleri yakmalarına karşılık, yangın gibi genişleyen bir başka büyük ateştir. Ya da; rivayet edildiği üzere ateş tersine dönüp onları yaktığı için, ahirette onlar için cehennem azabı, dünyada ise yangın azabı vardır. 'Müminleri fitneye uğratanlar' ile genel olarak onları eziyetle sınayanların, 'müminler' ile de fitneye/eziyete uğratılanların kastedilmiş olması; işkence edenler için ahirette biri inkârları, diğeri de fitne ve işkenceleri sebebiyle olmak üzere iki azabın bulunması da caizdir.

17428. Metin

[سورة البروج (٨٥) : الآيات ١٢ الى ١٦]

[Bürûc Suresi (85), Âyetler 12-16]

17429. Metin

إِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ لَشَدِيدٌ (١٢) إِنَّهُ هُوَ يُبْدِئُ وَيُعِيدُ (١٣) وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُ (١٤) ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ (١٥) فَعَّالٌ لِما يُرِيدُ (١٦)

{ إِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ لَشَدِيدٌ (١٢) إِنَّهُ هُوَ يُبْدِئُ وَيُعِيدُ (١٣) وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُ (١٤) ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ (١٥) فَعَّالٌ لِما يُرِيدُ (١٦) } “Şüphesiz Rabbinin yakalaması pek çetindir. Şüphesiz O, ilkin yaratır ve tekrar diriltir. O, çok bağışlayandır, çok sevendir. Arş'ın sahibidir, yücedir. Dilediğini hakkıyla yapandır.”

17430. Metin

البطش: الأخذ بالعنف، فإذا وصف بالشدة فقد تضاعف وتفاقم: وهو بطشه بالجبابرة والظلمة، وأخذهم بالعذاب والانتقام إِنَّهُ هُوَ يُبْدِئُ وَيُعِيدُ أى يبدئ البطش ويعيده، يعنى: يبطش بهم في الدنيا وفي الآخرة. أو دل باقتداره على الإبداء والاعادة على شدة بطشه.

Batş (yakalama); şiddetle tutup yakalamaktır. Şiddetle nitelendiğinde ise katmerleşmiş ve dayanılmaz hale gelmiş olur. Bu, O'nun zorbaları ve zalimleri yakalaması, onları azap ve intikamla derdest etmesidir. { إِنَّهُ هُوَ يُبْدِئُ وَيُعِيدُ } “Şüphesiz O, ilkin yaratır ve tekrar diriltir”; yani yakalamayı başlatır ve tekrarlar; dünyada da ahirette de onları şiddetle yakalar demektir. Yahut ilk defa yaratmaya ve tekrar diriltmeye olan kudretiyle yakalamasının şiddetine delalet etmiştir.

17431. Metin

وأوعد الكفرة بأنه يعيدهم كما أبدأهم ليبطش بهم إذ لم يشكروا نعمة الإبداء وكذبوا بالاعادة.

İlk yaratılış nimetine şükretmedikleri ve yeniden dirilmeyi yalanladıkları için, kâfirleri kendilerini ilk kez var ettiği gibi tekrar diriltip şiddetle yakalayacağı konusunda tehdit etmiştir.

17432. Metin

وقرئ: يبدأ الْوَدُودُ الفاعل بأهل طاعته ما يفعله الودود: من إعطائهم ما أرادوا.

'Yübdi'ü' kelimesi 'yebde'ü' şeklinde de okunmuştur. { الْوَدُودُ }; itaat ehline, çok seven bir kimsenin yaptıklarını yapan, yani onlara dilediklerini verendir.

17433. Metin

وقرئ: ذى العرش، صفة لربك. وقرئ: المجيد، بالجر صفة للعرش. ومجد الله: عظمته.

'Zü'l-Arş' ifadesi, 'Rabbike' kelimesinin sıfatı olarak cer ile 'zi'l-arşi' şeklinde de okunmuştur. 'El-Mecîd' kelimesi de cer ile 'el-mecîdi' okunarak Arş'ın sıfatı yapılmıştır. Allah'ın mecdi: O'nun azametidir.

17434. Metin

ومجد العرش: علوه وعظمته فَعَّالٌ خبر مبتدأ محذوف. وإنما قيل: فعال، لأنّ ما يريد ويفعل في غاية الكثرة «١» .

Arş'ın mecdi ise: Yüceliği ve azametidir. { فَعَّالٌ } mahzuf mübtedanın haberidir. 'Fa''âl' (çokça yapan) denilmesi, O'nun dilediği ve yaptığı şeylerin son derece çok olmasından dolayıdır «١».

17435. Metin

[سورة البروج (٨٥) : الآيات ١٧ الى ٢٢]

[Bürûc Suresi (85), Âyetler 17-22]

17436. Metin

هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ الْجُنُودِ (١٧) فِرْعَوْنَ وَثَمُودَ (١٨) بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي تَكْذِيبٍ (١٩) وَاللَّهُ مِنْ وَرائِهِمْ مُحِيطٌ (٢٠) بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَجِيدٌ (٢١)

{ هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ الْجُنُودِ (١٧) فِرْعَوْنَ وَثَمُودَ (١٨) بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي تَكْذِيبٍ (١٩) وَاللَّهُ مِنْ وَرائِهِمْ مُحِيطٌ (٢٠) بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَجِيدٌ (٢١) } “O orduların haberi sana geldi mi? Firavun ve Semûd'un [haberi]? Hayır, o inkâr edenler bir yalanlama içindedirler. Oysa Allah onları arkalarından kuşatmıştır. Hayır, o şerefli bir Kur'an'dır.”

17437. Metin

فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ (٢٢)

{ فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ (٢٢) } “Levh-i Mahfûz'dadır.”

17438. Metin

فِرْعَوْنَ وَثَمُودَ بدل من الجنود. وأراد بفرعون إياه وآله، كما في قوله مِنْ فِرْعَوْنَ وَمَلَائِهِمْ والمعنى: قد عرفت تكذيب تلك الجنود الرسل وما نزل بهم لتكذيبهم بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا من قومك فِي تَكْذِيبٍ أىّ: تكذيب واستيجاب للعذاب، والله عالم بأحوالهم وقادر عليهم وهم لا يعجزونه. والاحاطة بهم من ورائهم: مثل لأنهم لا يفوتونه، كما لا يفوت فائت الشيء المحيط به. ومعنى الاضراب: أن أمرهم أعجب من أمر أولئك، لأنهم سمعوا بقصصهم وبما جرى عليهم، ورأوا آثار هلاكهم ولم يعتبروا، وكذبوا أشد من تكذيبهم بَلْ هُوَ أى بل هذا الذي كذبوا به قُرْآنٌ مَجِيدٌ شريف عالى الطبقة في الكتب وفي نظمه وإعجازه. وقرئ: قرآن مجيد، بالاضافة، أى: قرآن رب مجيد. وقرأ يحيى بن يعمر:

{ فِرْعَوْنَ وَثَمُودَ } lafzı 'el-cünûd' kelimesinden bedeldir. Firavun ile kendisini ve kavmini kastetmiştir; nitekim { مِنْ فِرْعَوْنَ وَمَلَائِهِمْ } “Firavun ve ileri gelenlerinden” ayetinde de böyledir. Anlam şudur: Sen o orduların peygamberleri yalanlamasını ve bu yalanlamaları yüzünden başlarına gelenleri bildin. { بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا } “Aksine o inkâr edenler” -yani kavminden inkâr edenler- { فِي تَكْذِيبٍ } “bir yalanlama içindedirler”; yani ne büyük bir yalanlama ve azabı hak ediş içindedirler! Allah onların hallerini bilendir, onlara güç yetirendir ve onlar O'nu aciz bırakamazlar. Onları arkalarından kuşatması; kuşatılan bir şeyin kendisini kuşatandan kaçamayacağı gibi, onların da O'ndan kaçıp kurtulamayacakları hususunda bir temsildir. İdrâbın (fikir değiştirip 'bilakis' demenin) anlamı şudur: Bunların durumu öncekilerin durumundan daha şaşırtıcıdır; çünkü onlar öncekilerin kıssalarını ve başlarına gelenleri duymuş, helak edilişlerinin kalıntılarını görmüş ama ibret almamış ve onlardan daha şiddetli bir şekilde yalanlamışlardır. { بَلْ هُوَ } “Hayır, o” -yani yalanladıkları bu şey- { قُرْآنٌ مَجِيدٌ } “şerefli bir Kur'an'dır”; kitaplar arasında, nazmında ve mucizeliğinde pek şerefli ve üstün bir mertebededir. İzafetle 'Kur'ânu mecîdin' şeklinde de okunmuştur; yani 'şerefli ve yüce bir Rabbin Kur'an'ı' demektir. Yahyâ b. Ya'mer ise şöyle okumuştur:

17439. Metin

في لوح. واللوح: الهواء «٢» ، يعنى: اللوح فوق السماء السابعة الذي فيه اللوح مَحْفُوظٍ من وصول الشياطين إليه. وقرئ: محفوظ، بالرفع صفة القرآن.

'Fî levhin' şeklinde okumuştur. 'Levh' burada hava/boşluk demektir «٢»; yani Levh'in bulunduğu yedinci kat semanın üzerindeki havadır. { مَحْفُوظٍ } şeytanların ona ulaşmasından korunmuştur. Merfû olarak 'mahfûzun' şeklinde de okunmuştur ki bu takdirde Kur'an'ın sıfatı olur.

17440. Metin

عن رسول الله ﷺ: «من قرأ سورة البروج أعطاه الله بعدد كل يوم جمعة وكل يوم عرفة يكون في الدنيا عشر حسنات «٣» » .

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den [rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuştur]: « مَن قرأ سُورَةَ البُرُوجِ أَعْطاهُ الله بعدَدِ كُلِّ يَوْمِ جُمُعَةٍ وَكُلِّ يَوْمِ عَرَفَةَ يَكُونُ فِي الدُّنْيا عَشْرَ حَسَناتٍ » «Kim Burûc suresini okursa, Allah ona dünyada bulunan her cuma ve her Arefe günü sayısınca on sevap verir.»3