Fecr Suresi

Zemahşerî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

17535. Metin

مكية، وآياتها ٣٠ وقيل ٢٩ [نزلت بعد الليل] بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Mekkîdir; 30 ayettir, 29 [ayet] olduğu da söylenmiştir. [Leyl suresinden sonra inmiştir.] Bismillâhirrahmânirrahîm.

17536. Metin

[سورة الفجر (٨٩) : الآيات ١ الى ٥]

[Fecr Suresi (89): Ayetler 1-5]

17537. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm.

17538. Metin

وَالْفَجْرِ (١) وَلَيالٍ عَشْرٍ (٢) وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ (٣) وَاللَّيْلِ إِذا يَسْرِ (٤)

{ وَالْفَجْرِ (١) وَلَيالٍ عَشْرٍ (٢) وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ (٣) وَاللَّيْلِ إِذا يَسْرِ (٤) } “Fecre, on geceye, çifte ve teke, akıp gittiği zaman geceye andolsun”

17539. Metin

هَلْ فِي ذلِكَ قَسَمٌ لِذِي حِجْرٍ (٥)

{ هَلْ فِي ذلِكَ قَسَمٌ لِذِي حِجْرٍ (٥) } “Akıl sahibi için bunlarda bir yemin [değeri] var mıdır?”

17540. Metin

أقسم بالفجر كما أقسم بالصبح في قوله وَالصُّبْحِ إِذا أَسْفَرَ، وَالصُّبْحِ إِذا تَنَفَّسَ. وقيل:

{ وَالصُّبْحِ إِذا أَسْفَرَ } “Ağardığı vakit sabaha” ve { وَالصُّبْحِ إِذا تَنَفَّسَ } “Nefes aldığı vakit sabaha” kavillerinde sabaha yemin ettiği gibi, burada da fecre yemin etmiştir. Şöyle de denilmiştir:

17541. Metin

بصلاة الفجر. أراد بالليالي العشر: عشر ذى الحجة. فإن قلت: فما بالها منكرة من بين ما أقسم به؟ قلت: لأنها ليال مخصوصة من بين جنس الليالي: العشر بعض منها. أو مخصوصة بفضيلة ليست لغيرها. فإن قلت: فهلا عرفت بلام العهد، لأنها ليال معلومة معهودة؟ قلت: لو فعل ذلك لم تستقل بمعنى الفضيلة الذي في التنكير، ولأن الأحسن أن تكون اللامات متجانسة، ليكون الكلام أبعد من الألغاز والتعمية. وبالشفع والوتر: إما الأشياء كلها شفعها ووترها، وإما شفع هذه الليالي ووترها. ويجوز أن يكون شفعها يوم النحر، ووترها يوم عرفة، لأنه تاسع أيامها وذاك عاشرها، وقد روى عن النبي ﷺ أنه فسرهما بذلك «١» .

Fecir namazına [yemin etmiştir]. On gece ile Zilhicce'nin onunu kastetmiştir. Şayet: “Yemin edilenler arasında bu [on gece] niçin belirsiz (nekre) olarak getirilmiştir?” dersen, derim ki: Çünkü bunlar, gece cinsleri arasından tahsis edilmiş gecelerdir; on [gece] onların bir kısmıdır veya başka gecelerde bulunmayan bir faziletle hususi kılınmıştır. Şayet: “Bunlar bilinen, malum geceler olduğuna göre, niçin ahd lâm-ı tarifi ile belirlenmemiştir?” dersen, derim ki: Şayet öyle yapılsaydı, belirsizlikte (tenkîrde) bulunan fazilet manasını müstakil olarak ifade edemezdi ve ayrıca lâm-ı tariflerin türdeş olması, kelamın bilmecelerden ve kapalılıktan daha uzak olması açısından daha güzeldir. Çift ve tek ile de: Ya bütün varlıkların çifti ve tekidir, ya da bu gecelerin çifti ve tekidir. Çiftinin kurban bayramı günü, tekinin de arefe günü olması caizdir; çünkü o, bu günlerin dokuzuncusu, diğeri ise onuncusudur. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den bunları böyle tefsir ettiği rivayet edilmiştir (¬١).

17542. Metin

وقد أكثروا في الشفع والوتر حتى كادوا يستوعبون أجناس ما يقعان فيه، وذلك قليل الطائل، جدير بالتلهى عنه، وبعد ما أقسم بالليالي المخصوصة أقسم بالليل على العموم إِذا يَسْرِ إذا يمضى، كقوله وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ، وَاللَّيْلِ إِذا عَسْعَسَ. وقرئ: والوتر بفتح الواو، وهما لغتان كالحبر والحبر في العدد، وفي الترة: الكسر وحده «٢» . وقرئ: الوتر بفتح الواو وكسر التاء: رواها يونس عن أبى عمرو، وقرئ: والفجر، والوتر، ويسر: بالتنوين، وهو التنوين الذي يقع بدلا من حرف الإطلاق. وعن ابن عباس: وليال عشر، بالإضافة. يريد: وليال أيام عشر. وياء يَسْرِ تحذف في الدرج، اكتفاء عنها بالكسرة. وأما في الوقف فتحذف مع

Çift ve tek (eş-şef‘ ve’l-vetr)1 konusunda [o kadar çok görüş ileri sürerek] sözü uzattılar ki neredeyse bu iki kavramın kapsamına giren her cinsi tüketmeye kalktılar. Oysa bu, pek az faydası olan ve üzerinde durulmamaya layık bir durumdur. [Cenâb-ı Hak] hususi gecelere yemin ettikten sonra genel olarak geceye yemin etmiştir: { إِذا يَسْرِ } [ifadesi], çekip gittiği zaman demektir; nitekim { وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ } “Dönüp gittiği vakit geceye” ve { وَاللَّيْلِ إِذا عَسْعَسَ } “Karardığı vakit geceye” kavillerinde olduğu gibidir. [Kelime] vâv harfinin fethasıyla { وَالْوَتْرِ } şeklinde de okunmuştur. Bunlar, sayı [ifade etme] hususunda el-hıbr (الْحِبْر) ve el-habr (الْحَبْر) gibi iki lehçedir; tire (تِرَة / kan intikamı) [kelimesinde] ise sadece kesre [kullanılır]2. Vâv harfinin fethası ve tâ harfinin kesrasıyla { الْوَتِرِ } şeklinde de okunmuştur ki bunu Yûnus, Ebû Amr'dan rivayet etmiştir. { وَالْفَجْرٍ }, { وَالْوَتْرٍ } ve { وَيَسْرٍ } şeklinde tenvinle de okunmuştur. Bu, ıtlâk harfinin yerine geçen tenvindir. İbn Abbâs'tan izâfetle [yani tamlama yapılarak] { وَلَيَالِ عَشْرٍ } şeklinde rivayet edilmiştir; [bununla] “on günün geceleri”ni kastetmektedir. { يَسْرِ } kelimesindeki yâ harfi, geçiş halinde (vasl) kesre ile yetinilerek hazfedilir. Durma halinde (vakıf) ise...

17543. Metin

الكسرة. وقيل: معنى «يسرى» يسرى فيه هَلْ فِي ذلِكَ أى فيما أقسمت به من هذه الأشياء قَسَمٌ أى مقسم به لِذِي حِجْرٍ يريد: هل يحق عنده أن تعظم بالإقسام بها. أو: هل في إقسامى بها لذي حجر، أى: هل هو قسم عظيم يؤكد بمثله المقسم عليه. والحجر: العقل، لأنه يحجر عن التهافت فيما لا ينبغي، كما سمى عقلا ونهية، لأنه يعقل وينهى. وحصاة: من الإحصاء وهو الضبط. وقال الفراء: يقال: إنه لذو حجر، إذا كان قاهرا لنفسه ضابطا لها، والمقسم عليه محذوف وهو «ليعذبن» يدل عليه قوله أَلَمْ تَرَ إلى قوله فَصَبَّ عَلَيْهِمْ رَبُّكَ سَوْطَ عَذابٍ

kesre hazfedilir. “Yesrî”nin manasının, “içinde yol alınan [gece]” olduğu da söylenmiştir. { هَلْ فِي ذلِكَ } yani bu şeylerden yemin ettiğim hususlarda [var mıdır], { قَسَمٌ } yani yemin vesilesi { لِذِي حِجْرٍ } akıl sahibi için; [bununla] onun nezdinde bunlara yemin edilmekle tazim edilmelerinin hak olup olmadığını kastetmektedir. Veya: Akıl sahibi kimse için bunlara yemin etmemde, yani üzerine yemin edilen şeyin benzeriyle pekiştirileceği büyük bir yemin var mıdır? Hicr (حِجْر) akıldır; çünkü o, uygun olmayan şeylere düşüncesizce atılmayı engeller (yahcuru); nitekim bağlayıp menettiği için ona "akl" ve "nuhye" de denilmiştir. "Hasât" (sağduyu) ise, zaptetmek manasındaki ihsâ'dandır. Ferrâ şöyle demiştir: Bir kimse nefsine hakim olup onu zaptettiğinde, "O, hicr sahibidir (innehu le-zû hicrin)" denir. Üzerine yemin edilen husus (muksemun aleyh) mahzuftur ki o da "mutlaka azap olunacaklardır" ifadesidir. Buna { أَلَمْ تَرَ } kavlinden { فَصَبَّ عَلَيْهِمْ رَبُّكَ سَوْطَ عَذابٍ } kavline kadar olan kısım delalet eder.

17544. Metin

[سورة الفجر (٨٩) : الآيات ٦ الى ١٤]

[Fecr Suresi (89): Ayetler 6-14]

17545. Metin

أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعادٍ (٦) إِرَمَ ذاتِ الْعِمادِ (٧) الَّتِي لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُها فِي الْبِلادِ (٨) وَثَمُودَ الَّذِينَ جابُوا الصَّخْرَ بِالْوادِ (٩) وَفِرْعَوْنَ ذِي الْأَوْتادِ (١٠)

{ أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعادٍ (٦) إِرَمَ ذاتِ الْعِمادِ (٧) الَّتِي لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُها فِي الْبِلادِ (٨) وَثَمُودَ الَّذِينَ جابُوا الصَّخْرَ بِالْوادِ (٩) وَفِرْعَوْنَ ذِي الْأَوْتادِ (١٠) } “Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd'a? Sütunlar sahibi İrem'e? Ki beldeler içinde onun benzeri yaratılmamıştı. Vadide kayaları oyan Semûd'a? Ve kazıklar sahibi Firavun'a?”

17546. Metin

الَّذِينَ طَغَوْا فِي الْبِلادِ (١١) فَأَكْثَرُوا فِيهَا الْفَسادَ (١٢) فَصَبَّ عَلَيْهِمْ رَبُّكَ سَوْطَ عَذابٍ (١٣) إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصادِ (١٤)

{ الَّذِينَ طَغَوْا فِي الْبِلادِ (١١) فَأَكْثَرُوا فِيهَا الْفَسادَ (١٢) فَصَبَّ عَلَيْهِمْ رَبُّكَ سَوْطَ عَذابٍ (١٣) إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصادِ (١٤) } “Ki onlar beldelerde azgınlık etmişlerdi. Oralarda fesadı çoğaltmışlardı. Bu yüzden Rabbin onların üzerine azap kamçısı yağdırdı. Şüphesiz Rabbin gözetleme yerindedir.”

17547. Metin

قيل لعقب عاد بن عوص بن إرم بن سام بن نوح عاد، كما يقال لبنى هاشم: هاشم. ثم قيل للأوّلين منهم عاد الأولى وإرم، تسمية لهم باسم جدّهم، ولمن بعدهم: عاد الأخيرة. قال ابن الرقيات:

Hâşimoğullarına "Hâşim" denildiği gibi, Âd b. Avs b. İrem b. Sâm b. Nûh'un soyuna da "Âd" denilmiştir. Sonra dedelerinin ismiyle adlandırılarak onların ilklerine "Âd-ı Ûlâ" (İlk Âd) ve "İrem", onlardan sonrakilere ise "Âd-ı Âhire" (Son Âd) denilmiştir. İbnü'r-Rukayyat şöyle demiştir:

17548. Metin

مجدا تليدا بناه أوّله … أدرك عادا وقبلها إرما «١»

Öncekilerin inşa ettiği köklü bir şan… Âd'a ve ondan önceki İrem'e yetişti (¬١)

17549. Metin

فإرم في قوله بِعادٍ إِرَمَ عطف بيان لعاد، وإيذان بأنهم عاد الأولى القديمة. وقيل إِرَمَ بلدتهم وأرضهم التي كانوا فيها ويدل عليه قراءة ابن الزبير: بعاد إرم، على الإضافة. وتقديره:

{ بِعادٍ إِرَمَ } ifadesindeki { إِرَمَ }, Âd için atf-ı beyandır ve onların kadim olan İlk Âd olduklarına bir işarettir. { إِرَمَ } kelimesinin onların beldesi ve içinde bulundukları yurtları olduğu da söylenmiştir; İbnü'z-Zübeyr'in tamlama (izafet) ile [okuduğu] { بعاد إرم } kıraati buna delalet eder. Takdiri ise:

17550. Metin

بعاد أهل إرم، كقوله وَسْئَلِ الْقَرْيَةَ ولم تنصرف قبيلة كانت أو أرضا للتعريف والتأنيث.

{ وَسْئَلِ الْقَرْيَةَ } “Kente sor” kavlinde olduğu gibi, "İrem halkı olan Âd'a" şeklindedir. İster kabile olsun ister belde, belirlilik (marifelik) ve dişillik (müenneslik) sebebiyle gayrimunsarıftır.

17551. Metin

وقرأ الحسن: بعاد أرم، مفتوحتين. وقرئ: بعاد إرم، بسكون الراء على التخفيف، كما قرئ:

Hasan, [her iki kelimenin de] fethasıyla { بعاد أرم } şeklinde okumuştur. Hafifletme (tahfif) amacıyla râ'nın sükûnu ile { بعاد إرم } şeklinde de okunmuştur; nitekim [şöyle de]

17552. Metin

بورقكم. وقرى: بعاد إرم ذات العماد، بإضافة إرم إلى ذات العماد، والإرم: العلم، يعنى: بعاد أهل أعلام ذات العماد. وذاتِ الْعِمادِ اسم المدينة. وقرئ: بعاد إرمّ ذات العماد، أى جعل الله ذات العماد رميما بدلا من فعل ربك، وذات العماد إذا كانت صفة للقبيلة، فالمعنى: أنهم كانوا بدويين أهل عمد، أو طوال الأجسام على تشبيه قدودهم بالأعمدة. ومنه قولهم: رجل معمد وعمدان: إذا كان طويلا. وقيل: ذات البناء الرفيع، وإن كانت صفة

{ بِوَرِقِكُمْ } [lafzında olduğu gibi râ'nın sükûnu ile de okunmuştur].1 [Ayrıca] { بعاد إرم ذات العماد } şeklinde, İrem [kelimesi] Zâtü'l-İmâd'a izâfe edilerek de okunmuştur. İrem (el-İrem), alamet / işaret taşı demektir; yani “Zâtü'l-İmâd işaret taşlarının halkı olan Âd'a” [demektir]. Zâtü'l-İmâd ise kentin adıdır. { بعاد إرمّ ذات العماد } şeklinde de okunmuştur; yani Rabbinin ne yaptığı [fiilinin] bedeli olarak [takdiri]: “Allah Zâtü'l-İmâd'ı çürüyüp ufalanmış kemik / toz toprak (remîm) haline getirdi” [şeklindedir]. Zâtü'l-İmâd kabilenin sıfatı olduğu takdirde mana: Onların çadır direkleri sahibi göçebeler (bedevîler) oldukları veya boyları direklere benzetilerek uzun cüsseli kimseler olduklarıdır. Nitekim uzun boylu olduğu zaman bir kimse için “Muammed ve umdân adam (رجل معمد وعمدان)” denilmesi bu kabildendir. [Zâtü'l-İmâd'ın] yüksek binalar sahibi [anlamına geldiği] de söylenmiştir. Şayet [bu ifade] sıfat ise...

17553. Metin

للبلدة فالمعنى: أنها ذات أساطين. وروى أنه كان لعاد ابنان: شداد وشديد فملكا وقهرا، ثم مات شديد وخلص الأمر لشداد، فملك الدنيا ودانت له ملوكها، فسمع بذكر الجنة فقال:

beldenin sıfatı ise manası: Sütunlar sahibi olduğudur. Rivayet edildiğine göre Âd'ın Şeddâd ve Şedîd adında iki oğlu vardı; mülk sahibi olup boyun eğdirdiler, sonra Şedîd öldü ve hâkimiyet Şeddâd'a kaldı. Dünyaya hükmetti ve krallar ona boyun eğdi. Cennetin vasfını işitince şöyle dedi:

17554. Metin

أبنى مثلها، فبنى إرم في بعض صحارى عدن في ثلاثمائة سنة، وكان عمره تسعمائة سنة: وهي مدينة عظيمة قصورها من الذهب والفضة، وأساطينها من الزبرجد والياقوت. وفيها أصناف الأشجار والأنهار المطردة، ولما تم بناؤها سار إليها بأهل مملكته، فلما كان منها على مسيرة يوم وليلة بعث الله عليهم صيحة من السماء فهلكوا. وعن عبد الله بن قلابة: أنه خرج في طلب إبل له، فوقع عليها، فحمل ما قدر عليه مما ثم، وبلغ خبره معاوية فاستحضره، فقص عليه، فبعث إلى كعب فسأله فقال: هي إرم ذات العماد «١» ، وسيدخلها رجل من المسلمين في زمانك أحمر أشقر قصير على حاجبه خال وعلى عقبه خال، يخرج في طلب إبل له، ثم التفت فأبصر ابن قلابة فقال: هذا والله ذلك الرجل لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُها مثل عاد فِي الْبِلادِ عظم أجرام وقوّة، كان طول الرجل منهم أربعمائة ذراع، وكان يأتى الصخرة العظيمة فيحملها فيلقيها على الحي فيهلكهم، أو لم يخلق مثل مدينة شدّاد في جميع بلاد الدنيا. وقرأ ابن الزبير: لم يخلق مثلها، أى: لم يخلق الله مثلها جابُوا الصَّخْرَ قطعوا صخر الجبال واتخذوا فيها بيوتا، كقوله وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبالِ بُيُوتاً قيل: أول من نحت الجبال والصخور والرخام: ثمود، وبنوا ألفا وسبعمائة مدينة كلها من الحجارة. قيل له: ذو الأوتاد، لكثرة جنوده ومضاربهم التي كانوا يضربونها إذا نزلوا، أو لتعذيبه بالأوتاد، كما فعل بماشطة بنته وبآسية الَّذِينَ طَغَوْا أحسن الوجوه فيه أن يكون في محل النصب على الذم. ويجوز أن يكون مرفوعا على: هم الذين طغوا. أو مجرورا على وصف المذكورين عاد وثمود وفرعون. يقال: صب عليه السوط وغشاه وقنعه، وذكر السوط: إشارة إلى أن ما أحله بهم في الدنيا من العذاب العظيم بالقياس إلى ما أعدّلهم في الآخرة، كالسوط إذا قيس إلى سائر ما يعذب به. وعن عمر بن عبيد: كان الحسن إذا أتى على هذه الآية قال: إن عند الله أسواطا كثيرة، فأخذهم بسوط منها. المرصاد: المكان الذي يترتب فيه الرصد «مفعال» من رصده، كالميقات من وقته. وهذا مثل لإرصاده العصاة بالعقاب وأنهم لا يفوتونه. وعن بعض العرب أنه قيل له: أين ربك؟ فقال: بالمرصاد. وعن عمرو بن عبيد ﵀ أنه قرأ هذه السورة عند بعض الظلمة حتى بلغ هذه الآية فقال: إنّ ربك لبالمرصاد يا فلان، عرّض له في هذا النداء بأنه بعض من توعد بذلك من الجبابرة، فلله درّه أىّ أسد

“[Onun] bir benzerini inşa edeceğim.” Bunun üzerine Aden çöllerinden birinde üç yüz yılda İrem’i inşa etti; ömrü ise dokuz yüz yıldı. O, sarayları altın ve gümüşten, sütunları zebercet ve yakuttan devasa bir şehirdi. İçinde türlü türlü ağaçlar ve akıp duran nehirler vardı. İnşası tamamlanınca tebaasıyla birlikte oraya doğru yola çıktı. Şehre bir gün bir gecelik mesafede bulundukları sırada Allah onların üzerine gökten korkunç bir ses (sayha) gönderdi de hepsi helak oldu. Abdullah b. Kılâbe’den rivayet edildiğine göre, o [kaybolan] develerini aramak üzere yola çıkmış ve tesadüfen bu şehre rastlamıştı. Oradan taşıyabildiği kadar eşyayı yüklenip getirdi. Haberi Muâviye’ye ulaşınca onu huzuruna çağırttı; o da olayı anlattı. Bunun üzerine [Muâviye], Ka‘b [el-Ahbâr]’a haber gönderip durumu sordu. Ka‘b: “O, İrem Zâti’l-‘imâd’dır1; senin zamanında Müslümanlardan kızıl tenli, sarışın, kısa boylu, kaşında ve topuğunda birer ben bulunan ve develerini aramak için yola çıkacak olan bir adam oraya girecektir” dedi. Sonra dönüp İbn Kılâbe’yi görünce: “Allah’a yemin olsun ki o adam işte budur!” dedi. { لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُها } “[Onun] bir benzeri yaratılmamıştı”; [yani] cüsselerinin büyüklüğü ve güçleri bakımından { فِي الْبِلادِ } “beldeler arasında” Âd kavmi gibisi yaratılmamıştı. Onlardan bir adamın boyu dört yüz arşındı; devasa bir kayaya gelir, onu kaldırıp bir kabilenin üzerine fırlatır ve onları helak ederdi. Yahut dünya beldelerinin hiçbirinde Şeddâd’ın şehri gibisi yaratılmamıştı [demektir]. İbnü’z-Zübeyr [bu ifadeyi malum fiille] “lem yahluk mislehâ” şeklinde okumuştur; yani “Allah onun bir benzerini yaratmadı” manasındadır. { جابُوا الصَّخْرَ } “Kayaları kesip oydular”; dağların kayalarını kesip içlerinde evler edindiler; nitekim { وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبالِ بُيُوتاً } “Dağlardan [ustalıkla] evler yontuyorsunuz” buyrulmuştur. Denildi ki: Dağları, kayaları ve mermerleri ilk yontanlar Semûd kavmidir; hepsi taştan bin yedi yüz şehir inşa etmişlerdir. [Firavun’a] ordularının ve konakladıklarında kurdukları çadırların çokluğundan ötürü yahut kızının berberine ve Âsiye’ye yaptığı gibi [insanlara] kazıklarla işkence ettiği için “Zü’l-evtâd” (kazıklar sahibi) denilmiştir. { الَّذِينَ طَغَوْا } “[Onlar ki] azgınlık etmişlerdi” [ifadesine gelince], bu husustaki en güzel vecih, yergi (zemm) üzere nasb mahallinde olmasıdır. “Onlar azgınlık edenlerdir” takdiriyle merfû olması da caizdir. Yahut zikredilen Âd, Semûd ve Firavun’un sıfatı olarak mecrûr olması da mümkündür. [Arapçada] “Başına kamçı yağdırdı, onu bürüdü ve kapladı” denir. Kamçının zikredilmesi, dünyada başlarına indirilen o büyük azabın ahirette kendileri için hazırlanan [azaba] nispetle, diğer işkence aletlerine kıyasla kamçı mesabesinde olduğuna işarettir. Amr b. Ubeyd’den rivayet edildiğine göre Hasan[-ı Basrî] bu ayete geldiğinde şöyle derdi: “Allah’ın katında pek çok kamçı vardır; onları bu kamçılardan biriyle yakalayıverdi.” el-Mirsâd (المرصاد): Gözetleme yapılan yerdir; “vaktini belirledi” manasındaki vakka-te (وقّته) kökünden türeyen mîkât (ميقات) gibi, “onu gözetledi” manasındaki rasade-hû (رصده) kökünden gelen “mif‘âl” veznindedir. Bu, [Allah’ın] günahkârları cezalandırmak için gözetlediğine ve onların O’ndan kaçıp kurtulamayacaklarına dair bir temsildir. Araplardan birine: “Rabbin nerede?” diye sorulduğunda: “Gözetleme yerindedir (bi’l-mirsâd)” cevabını vermiştir. Amr b. Ubeyd’den [radıyallâhu anh] rivayet edildiğine göre o, bazı zalimlerin yanında bu sureyi okumuş, bu ayete gelince: “Şüphesiz senin Rabbin gözetlemektedir, ey falan!” demiştir. Bu hitabıyla onun, bu ayetle tehdit edilen o zorbalardan biri olduğunu ima etmiştir. Allah onun mükâfatını kat kat versin; o ne [heybetli] bir aslandı...

17555. Metin

فرّاس كان بين ثوبيه، يدق الظلمة بإنكاره، ويقصع أهل الأهواء «١» والبدع باحتجاجه.

yırtıcı bir aslandı; inkârıyla zalimleri ezer, delilleriyle heva ehlinin (¬١) ve bidatçıların hakkından gelirdi.

17556. Metin

[سورة الفجر (٨٩) : الآيات ١٥ الى ١٦]

[Fecr Suresi (89): Ayetler 15-16]

17557. Metin

فَأَمَّا الْإِنْسانُ إِذا مَا ابْتَلاهُ رَبُّهُ فَأَكْرَمَهُ وَنَعَّمَهُ فَيَقُولُ رَبِّي أَكْرَمَنِ (١٥) وَأَمَّا إِذا مَا ابْتَلاهُ فَقَدَرَ عَلَيْهِ رِزْقَهُ فَيَقُولُ رَبِّي أَهانَنِ (١٦)

{ فَأَمَّا الْإِنْسانُ إِذا مَا ابْتَلاهُ رَبُّهُ فَأَكْرَمَهُ وَنَعَّمَهُ فَيَقُولُ رَبِّي أَكْرَمَنِ (١٥) وَأَمَّا إِذا مَا ابْتَلاهُ فَقَدَرَ عَلَيْهِ رِزْقَهُ فَيَقُولُ رَبِّي أَهانَنِ (١٦) } “Fakat insan, Rabbi onu sınayıp da kendisine ikramda bulunduğu ve ona nimet verdiği zaman: 'Rabbim bana ikram etti' der. Ama onu sınayıp da rızkını daralttığı vakit: 'Rabbim beni küçük düşürdü' der.”

17558. Metin

فإن قلت: بم اتصل قوله «٢» فَأَمَّا الْإِنْسانُ؟ قلت: بقوله إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصادِ كأنه قيل: إن الله لا يريد من الإنسان إلا الطاعة والسعى للعاقبة، وهو مرصد بالعقوبة للعاصي، فأما الإنسان فلا يريد ذلك ولا يهمه إلا العاجلة وما يلذه وينعمه فيها. فإن قلت: فكيف توازن قوله، فأما الإنسان، إِذا مَا ابْتَلاهُ رَبُّهُ وقوله وَأَمَّا إِذا مَا ابْتَلاهُ «٣» وحق التوازن أن يتقابل الواقعان بعد أما وأما، تقول: أما الإنسان فكفور، وأما الملك فشكور.

Şayet: “{ فَأَمَّا الْإِنْسانُ } kavli nereye bağlıdır (¬٢)?” dersen, derim ki: { إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصادِ } kavline bağlıdır. Sanki şöyle denilmiştir: Allah insandan sadece itaati ve ahiret için çalışmayı ister; O, isyankârı cezalandırmak için gözetlemektedir. İnsana gelince, o bunu istemez; onun tek derdi peşin olan [dünya] ve oradaki lezzet alıp nimetlendiği şeylerdir. Şayet: “{ فَأَمَّا الْإِنْسانُ إِذا مَا ابْتَلاهُ رَبُّهُ } kavli ile { وَأَمَّا إِذا مَا ابْتَلاهُ } kavli (¬٣) nasıl dengelenir? Oysa dengenin gereği, 'emma' ve 've-emma'dan sonra gelenlerin birbirine tekabül etmesidir. Nitekim şöyle dersin: 'İnsana gelince nankördür, meleğe gelince şükredicidir.'

17559. Metin

أما إذا أحسنت إلى زيد فهو محسن إليك، وأما إذا أسأت إليه فهو مسيء إليك؟ قلت: هما متوازنان من حيث إنّ التقدير: وأما هو إذا ما ابتلاه ربه، وذلك أن قوله فَيَقُولُ رَبِّي أَكْرَمَنِ خبر المبتدأ الذي هو الإنسان، ودخول الفاء لما في «أما» من معنى الشرط، والظرف المتوسط بين المبتدأ والخبر في تقدير التأخير، كأنه قيل: فأما الإنسان فقائل ربى أكرمن وقت الابتلاء، فوجب أن يكون فَيَقُولُ الثاني خبرا لمبتدإ واجب تقديره. فإن قلت: كيف سمى كلا الأمرين من بسط الرزق وتقديره ابتلاء؟ قلت: لأنّ كل واحد منهما اختبار للعبد، فإذا بسط له فقد اختبر حاله أيشكر أم يكفر؟ وإذا قدر عليه فقد اختبر حاله أيصبر أم يجزع؟ فالحكمة فيهما واحدة. ونحوه قوله تعالى وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً. فإن قلت:

'Zeyd'e iyilik ettiğin zaman o sana iyilik eder, ona kötülük ettiğin zaman ise o sana kötülük eder' [denir]?” dersen, derim ki: Bunlar şu açıdan dengelidir; takdiri: "Ona gelince, Rabbi onu sınadığı zaman..." şeklindedir. Çünkü { فَيَقُولُ رَبِّي أَكْرَمَنِ } ifadesi, mübteda olan "el-İnsân"ın haberidir. Fâ'nın gelişi, "emmâ"da bulunan şart manasından ötürüdür. Mübteda ile haber arasına giren zarf ise sonraya bırakılma (tehir) takdirindedir; sanki: "İnsana gelince, sınanma vaktinde 'Rabbim bana ikram etti' diyendir" denilmiştir. Dolayısıyla ikinci { فَيَقُولُ } ifadesinin, takdiri vacip olan bir mübtedanın haberi olması gerekmiştir. Şayet: “Rızkın bollaştırılması ve daraltılmasının her ikisini birden nasıl imtihan (ibtila) olarak adlandırdı?” dersen, derim ki: Çünkü her ikisi de kul için bir sınamadır; rızkı bollaştırıldığında hali sınanmış olur: Şükür mü edecek yoksa nankörlük mü? Rızkı daraltıldığında da hali sınanmış olur: Sabır mı edecek yoksa feryat mı edecek? Dolayısıyla her ikisindeki hikmet birdir. Yüce Allah'ın şu kavli de bu kabildendir: { وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً } “Sizi bir imtihan olarak şer ve hayır ile sınarız”. Şayet:

17560. Metin

هلا قال: فأهانه وقدر عليه رزقه، كما قال فأكرمه ونعمه؟ قلت: لأن البسط إكرام من الله لعبده بإنعامه عليه متفضلا من غير سابقة «٤» ، وأما التقدير فليس بإهانة له، لأنّ الإخلال بالتفضل لا يكون إهانة، ولكن تركا للكرامة، وقد يكون المولى مكرما لعبده ومهينا له، وغير مكرم ولا مهين، وإذا أهدى لك زيد هدية قلت: أكرمنى بالهدية، ولا تقول: أهاننى

[Niçin] { فَأَكْرَمَهُ وَنَعَّمَهُ } dediği gibi 'fe-ehânehu ve kadere aleyhi rızkah' (onu alçaltıp rızkını daralttı) [demedi]? Derim ki: Çünkü [rızkı] genişletmek, kulun önceden bir hakkı veya liyakati bulunmaksızın 4 Allah'ın bir lütuf olarak ona nimet vermesiyle gerçekleşen bir ikramıdır. [Rızkı] kısmaya gelince; bu bir zillet ve hakaret (ihâne) değildir. Zira fazladan lütufta bulunmamak bir hakaret sayılmaz; aksine ikramı terk etmektir. Nitekim efendi bazen kölesine ikram eden, bazen onu alçaltan, bazen de ne ikram eden ne de alçaltan konumunda olabilir. Zeyd sana bir hediye takdim ettiğinde: 'Hediye ile bana ikramda bulundu' dersin; [hediye vermediğinde ise] 'Beni alçalttı'...

17561. Metin

ولا أكرمنى إذا لم يهد لك. فإن قلت: فقد قال فَأَكْرَمَهُ فصحح إكرامه وأثبته، ثم أنكر قوله رَبِّي أَكْرَمَنِ وذمّه عليه، كما أنكر قوله أَهانَنِ وذمّه عليه. قلت: فيه جوابان، أحدهما: أنه إنما أنكر قوله ربى أكرمن وذمّه عليه، لأنه قال على قصد خلاف ما صححه الله عليه وأثبته، وهو قصده إلى أنّ الله أعطاه ما أعطاه إكراما له مستحقا مستوجبا على عادة افتخارهم وجلالة أقدارهم عندهم، كقوله إِنَّما أُوتِيتُهُ عَلى عِلْمٍ عِنْدِي «١» وإنما أعطاه الله على وجه التفضل من غير استيجاب منه له ولا سابقة مما لا يعتدّ الله إلا به، وهو التقوى دون الأنساب والأحساب التي كانوا يفتخرون بها ويرون استحقاق الكرامة من أجلها.

demezsin, "bana ikram etmedi" dersin. Şayet: “{ فَأَكْرَمَهُ } diyerek onun ikram edilişini doğrulamış ve sabitlemiştir; sonra onun { رَبِّي أَكْرَمَنِ } sözünü inkâr edip kınamıştır; nitekim { أَهانَنِ } sözünü inkâr edip kınadığı gibi?” dersen, derim ki: Buna iki cevap vardır; birincisi: Onun { ربى أكرمن } sözünü inkâr edip kınaması, Allah'ın doğrulayıp sabitlediği şeyin aksini kastetmesi sebebiyledir. O da, kibirlenme adetleri ve kendi katlarındaki değerlerinin yüceliği gereği, Allah'ın kendisine verdiklerini hak edilmiş ve layık olunmuş bir ikram olarak verdiğini kastetmesidir; nitekim { إِنَّما أُوتِيتُهُ عَلى عِلْمٍ عِنْدِي } “Bu bana bendeki bir bilgi sayesinde verildi” (¬١) kavlinde olduğu gibi. Oysa Allah onu, kulun bir hak edişi olmaksızın ve Allah'ın tek itibar ettiği şey olan takva dışında -övündükleri ve kendisi sebebiyle ikramı hak ettiklerini düşündükleri soy ve sop gibi- hiçbir geçmiş hakka dayanmaksızın sırf bir lütuf olarak vermiştir.

17562. Metin

والثاني: أن ينساق الإنكار والذّمّ إلى قوله رَبِّي أَهانَنِ يعنى أنه إذا تفضل عليه بالخير وأكرم به اعترف بتفضل الله وإكرامه، وإذا لم يتفضل عليه سمى ترك التفضل هوانا وليس بهوان، ويعضد هذا الوجه ذكر الإكرام في قوله فَأَكْرَمَهُ «٢» وقرئ: فقدر بالتخفيف والتشديد. وأكرمن، وأهانن: بسكون النون في الوقف، فيمن ترك الياء في الدرج مكتفيا منها بالكسرة.

İkincisi ise: İnkâr ve kınamanın { رَبِّي أَهانَنِ } sözüne yönelik olmasıdır. Yani ona bir hayır lütfedilip ikram olunduğunda Allah'ın lütfunu ve ikramını itiraf eder; fakat kendisine lütfedilmediğinde lütfun terkini zillet olarak adlandırır, oysa bu bir zillet değildir. { فَأَكْرَمَهُ } kavlinde (¬٢) ikramın zikredilmesi de bu vechi destekler. [Kelime] şeddesiz olarak "fe-kadere" ve şeddeli olarak "fe-kaddere" şeklinde okunmuştur. { أكرمن } ve { أهانن } [kelimeleri] vakıf halinde nûn'un sükûnu ile okunmuştur; bu, geçiş halinde (derc) kesre ile yetinip yâ harfini terk eden kimsenin kıraatidir.

17563. Metin

[سورة الفجر (٨٩) : الآيات ١٧ الى ٢٠]

[Fecr Suresi (89): Ayetler 17-20]

17564. Metin

كَلاَّ بَلْ لا تُكْرِمُونَ الْيَتِيمَ (١٧) وَلا تَحَاضُّونَ عَلى طَعامِ الْمِسْكِينِ (١٨) وَتَأْكُلُونَ التُّراثَ أَكْلاً لَمًّا (١٩) وَتُحِبُّونَ الْمالَ حُبًّا جَمًّا (٢٠)

{ كَلاَّ بَلْ لا تُكْرِمُونَ الْيَتِيمَ (١٧) وَلا تَحَاضُّونَ عَلى طَعامِ الْمِسْكِينِ (١٨) وَتَأْكُلُونَ التُّراثَ أَكْلاً لَمًّا (١٩) وَتُحبُّونَ الْمالَ حُبًّا جَمًّا (٢٠) } “Hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz. Mirası helal haram demeden alabildiğine yiyorsunuz. Malı da pek çok seviyorsunuz.”

17565. Metin

كَلَّا ردع للإنسان عن قوله. ثم قال: بل هناك شرّ من القول «٣» . وهو: أنّ الله يكرمهم بكثرة المال، فلا يؤدّون ما يلزمهم فيه من إكرام اليتيم بالتفقد والمبرّة، وحض أهله

{ كَلَّا } “Hayır!” [ifadesi], 1 insanın [bu] sözüne karşı bir caydırmadır (red'). 2 Ardından şöyle buyurmuştur: Bilakis o sözden daha şerlisi vardır. 3 O da şudur: Allah onlara bol mal vererek ikramda bulunur, fakat onlar yetimi gözetip ona ihsanda bulunarak ikram etme ve yakınlarını [teşvik etme] hususunda üzerlerine düşen görevi yerine getirmezler

17566. Metin

على طعام المسكين ويأكلونه أكل الأنعام، ويحبونه فيشحون به وقرئ: يكرمون، وما بعده بالياء والتاء. وقرئ: تحاضون، أى: يحض بعضكم بعضا: وفي قراءة ابن مسعود: ولا تحاضون بضم التاء، من المحاضة أَكْلًا لَمًّا ذا لمّ وهو الجمع بين الحلال والحرام. قال الحطيئة:

yoksulu doyurma konusunda üzerlerine düşeni yerine getirmezler; [malı] hayvanların yiyişi gibi yerler, onu sever ve onda cimrilik ederler. { يكرمون } ve sonraki [fiiller] yâ ve tâ ile okunmuştur. { تحاضون } yani: "birbirinizi teşvik ediyorsunuz" şeklinde de okunmuştur. İbn Mes'ud'un kıraatinde ise muhâdda kökünden te'nin zammesiyle { ولا تحاضون } şeklindedir. { أَكْلًا لَمًّا } toplama (lemm) özelliği olan [bir yiyiş demektir] ki o da helal ile haramı bir araya getirmektir. Hutay'e şöyle demiştir:

17567. Metin

إذا كان لمّا يتبع الذّمّ ربّه … فلا قدّس الرّحمن تلك الطّواحنا «١»

[Yiyiş] sahibini kınamaya sevk eden bir toplama (lemm) olduğu zaman… Rahman o değirmenleri mübarek kılmasın (¬١)

17568. Metin

يعنى: أنهم يجمعون في أكلهم بين نصيبهم من الميراث ونصيب غيرهم. وقيل: كانوا لا يورّثون النساء ولا الصبيان، ويأكلون تراثهم مع تراثهم. وقيل: يأكلون ما جمعه الميت من الظلمة، وهو عالم بذلك فيلم في الأكل بين حلاله وحرامه. ويجوز أن يذمّ الوارث الذي ظفر بالمال سهلا مهلا، من غير أن يعرق فيه جبينه، فيسرف في إنقاقه، ويأكله أكلا واسعا جامعا بين ألوان المشتهيات من الأطعمة والأشربة والفواكه، كما يفعل الورّاث البطالون حُبًّا جَمًّا كثيرا شديدا مع الحرص والشره ومنع الحقوق.

Yani: Onlar yemelerinde mirastaki kendi payları ile başkalarının payını bir araya getirirler. Denildi ki: Onlar kadınlara ve çocuklara miras vermezler, onların mirasını kendi miraslarıyla birlikte yerlerdi. Şöyle de denilmiştir: Ölünün zalimlerden topladığı malı, bunu bildikleri halde yerler; böylece yeme işinde onun helali ile haramını bir araya toplarlar (lemm ederler). Alnı terlemeden, kolayca ve rahatça mala kavuşan, sonra da harcamada israf edip aylak mirasçıların yaptığı gibi yiyecek, içecek ve meyvelerden canının çektiği her çeşidi bir araya getirerek hesapsızca yiyen mirasçının yerilmesi de caizdir. { حُبًّا جَمًّا } hırs, açgözlülük ve hakları engellemekle birlikte çok ve şiddetli [bir sevgi demektir].

17569. Metin

[سورة الفجر (٨٩) : الآيات ٢١ الى ٢٦]

[Fecr Suresi (89): Ayetler 21-26]

17570. Metin

كَلاَّ إِذا دُكَّتِ الْأَرْضُ دَكًّا دَكًّا (٢١) وَجاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا (٢٢) وَجِيءَ يَوْمَئِذٍ بِجَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الْإِنْسانُ وَأَنَّى لَهُ الذِّكْرى (٢٣) يَقُولُ يا لَيْتَنِي قَدَّمْتُ لِحَياتِي (٢٤) فَيَوْمَئِذٍ لا يُعَذِّبُ عَذابَهُ أَحَدٌ (٢٥)

{ كَلاَّ إِذا دُكَّتِ الْأَرْضُ دَكًّا دَكًّا (٢١) وَجاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا (٢٢) وَجِيءَ يَوْمَئِذٍ بِجَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الْإِنْسانُ وَأَنَّى لَهُ الذِّكْرى (٢٣) يَقُولُ يا لَيْتَنِي قَدَّمْتُ لِحَياتِي (٢٤) فَيَوْمَئِذٍ لا يُعَذِّبُ عَذابَهُ أَحَدٌ (٢٥) } “Hayır! Yer parça parça dağıtıldığı, Rabbinin [emri] geldiği ve melekler saf saf dizildiği zaman; o gün cehennem de getirilmiştir. O gün insan hatırlar; fakat hatırlamanın ona ne faydası var? Der ki: 'Keşke [bu] hayatım için önceden bir şeyler yapsaydım!' Artık o gün O'nun edeceği azabı kimse edemez.”

17571. Metin

وَلا يُوثِقُ وَثاقَهُ أَحَدٌ (٢٦)

{ وَلا يُوثِقُ وَثاقَهُ أَحَدٌ (٢٦) } “O'nun vuracağı bağı kimse vuramaz.”

17572. Metin

كَلَّا ردع لهم عن ذلك وإنكار لفعلهم. ثم أتى بالوعيد وذكر تحسرهم على ما فرّطوا فيه حين لا تنفع الحسرة، ويومئذ بدل من إِذا دُكَّتِ الْأَرْضُ وعامل النصب فيهما يتذكر دَكًّا دَكًّا دكا بعد دك. كقوله: حسبته بابا بابا، أى: كرّر عليها الدك حتى عادت هباء منبثا.

{ كَلَّا } onları bundan menetmek ve yaptıklarını inkâr etmektir. Sonra pişmanlığın fayda vermediği bir zamanda, kusur işledikleri şeylere karşı duyacakları hasreti zikrederek tehdit getirmiştir. "Yevmeizin", { إِذا دُكَّتِ الْأَرْضُ } ifadesinden bedeldir; her ikisinde nasb âmili "yetetezekkeru"dur. { دَكًّا دَكًّا } çarpma üstüne çarpma [demektir]; nitekim "Onu kapı kapı (bâben bâben) saydım" sözü gibidir; yani üzerine çarpma o kadar tekrarlandı ki sonunda dağılmış toz zerreleri haline geldi.

17573. Metin

فإن قلت: ما معنى إسناد المجيء إلى الله، والحركة والانتقال إنما يجوزان على من كان في جهة قلت: هو تمثيل لظهور آيات اقتداره وتبين آثار قهره وسلطانه: مثلت حاله في ذلك محال الملك إذا حضر بنفسه ظهر بحضوره من آثار الهيبة والسياسة ما لا يظهر بحضور عساكره كلها ووزرائه وخواصه عن بكرة أبيهم صَفًّا صَفًّا ينزل ملائكة كل سماء فيصطفون صفا بعد صف محدقين بالجن والإنس وَجِيءَ يَوْمَئِذٍ بِجَهَنَّمَ كقوله وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ وروى أنها لما

Eğer: “Gelmenin (meci') Allah'a isnad edilmesinin manası nedir? Oysa hareket ve intikal ancak bir yönde/mekânda bulunan kimse hakkında caizdir” dersen, derim ki: Bu, O'nun kudret alametlerinin zuhur etmesi, kahrı ve saltanatının eserlerinin açığa çıkması için bir temsildir. O'nun o andaki hali, bizzat hazır olduğunda heybet ve yönetiminin eserlerinden, bütün ordusu, vezirleri ve ileri gelenlerinin istisnasız tamamı hazır bulunduğunda dahi ortaya çıkmayacak şeylerin zahir olduğu hükümdarın haline benzetilmiştir. { صَفًّا صَفًّا } Her semanın melekleri iner, cinleri ve insanları kuşatarak saf saf dizilirler. { وَجِيءَ يَوْمَئِذٍ بِجَهَنَّمَ } “O gün cehennem de getirilir”, O'nun { وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ } “Ve cehennem açıkça ortaya konur” sözü gibidir. Rivayet edildiğine göre bu [ayet]...1

17574. Metin

نزلت تغير وجه رسول الله ﷺ وعرف في وجهه حتى اشتدّ على أصحابه، فأخبروا عليا رضى الله عنه، فجاء فاحتضنه من خلفه وقبله بين عاتقيه، ثم قال: يا نبىّ الله، بأبى أنت وأمى ما الذي حدث اليوم، وما الذي غيّرك؟ فتلا عليه الآية. فقال على: كيف يجاء بها؟ قال: يجيء بها سبعون ألف ملك يقودونها بسبعين ألف زمام، فتشرد شردة لو تركت لأحرقت أهل الجمع «١» . أى يتذكر ما فرّط فيه، أو يتعظ وَأَنَّى لَهُ الذِّكْرى ومن أين له منفعة الذكرى، لا بد من تقدير حذف المضاف، وإلا فبين: يوم يتذكر، وبين وَأَنَّى لَهُ الذِّكْرى تناف وتناقض قَدَّمْتُ لِحَياتِي هذه، وهي حياة الآخرة، أو وقت حياتي في الدنيا، كقولك: جئته لعشر ليال خلون من رجب، وهذا أبين دليل على أن الاختيار كان في أيديهم ومعلقا بقصدهم وإرادتهم، وأنهم لم يكونوا محجوبين عن الطاعات مجبرين على المعاصي، كمذهب أهل الأهواء «٢» والبدع، وإلا فما معنى التحسر؟ قرئ: بالفتح، يعذب ويوثق. وهي قراءة رسول الله ﷺ. وعن أبى عمرو أنه رجع إليها في آخر عمره. والضمير للإنسان الموصوف. وقيل هو أبىّ بن خلف أى لا يعذب أحد مثل عذابه، ولا يوثق بالسلاسل والأغلال مثل وثاقه، لتناهيه في كفره وعناده، أو لا يحمل عذاب الإنسان أحد، كقوله وَلا تَزِرُ وازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرى وقرئ بالكسر، والضمير لله تعالى، أى: لا يتولى عذاب الله أحد، لأنّ الأمر لله وحده في ذلك اليوم. أو للإنسان، أى: لا يعذب أحد من الزبانية مثل ما يعذبونه.

indiğinde Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yüzünün rengi değişti ve bu durum yüzünden öyle anlaşıldı ki ashabına çok ağır geldi. Ali'ye radıyallâhu anh haber verdiler; o da gelip [Resûlullah'ı] arkasından kucakladı, omuzlarının arasından öptü ve: "Ey Allah'ın Peygamberi! Anam babam sana feda olsun, bugün ne oldu, seni değiştiren nedir?" dedi. Bunun üzerine ona bu ayeti okudu. Ali: "O nasıl getirilir?" diye sordu. Buyurdu ki: "Onu yetmiş bin gem ile çeken yetmiş bin melek getirir. O öyle bir şahlanır ki şayet serbest bırakılsa mahşer ehlini yakıp kavururdu" (¬١). Yani ihmal ettiği şeyleri hatırlar veya ibret alır. { وَأَنَّى لَهُ الذِّكْرى } Hatırlamanın faydası ona nereden gelecek? Burada mahzuf bir muzaf takdir etmek zorunludur; aksi takdirde "insanın hatırladığı gün" ile { وَأَنَّى لَهُ الذِّكْرى } arasında bir çelişki ve zıtlık olurdu. { قَدَّمْتُ لِحَياتِي } şu hayatım, yani ahiret hayatı için; veya dünyadaki hayatım vaktinde [demektir]; nitekim "Ona Receb'den on gece geçmişken (li-aşri leyâlin) geldim" sözün gibidir. Bu durum, tercihin kendi ellerinde olduğuna, kasıt ve iradelerine bağlı bulunduğuna; heva ehli (¬٢) ve bidatçıların mezhebinde iddia edildiği gibi itaatten engellenmiş ve günahlara zorlanmış (mecbur) olmadıklarına en açık delildir; aksi takdirde bu hasretin/pişmanlığın ne anlamı olurdu? [Fiiller] fetha ile "yu'azzebu" ve "yûsaku" şeklinde okunmuştur. Bu, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in kıraatidir; Ebû Amr'dan da ömrünün sonlarında bu kıraate döndüğü rivayet edilmiştir. Zamir, vasfedilen insana aittir. Bunun Übey b. Halef olduğu da söylenmiştir. Yani küfründe ve inadındaki aşırılığından ötürü hiç kimseye onun azabı gibi azap edilmez ve hiç kimse onun zincirlere ve bukağılara vurulduğu gibi bağlanmaz; yahut { وَلا تَزِرُ وازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرى } “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” kavlinde olduğu gibi, hiç kimse o insanın azabını yüklenmez. Kesre ile ["yu'azzibu" ve "yûsiku"] şeklinde de okunmuştur; zamir Yüce Allah'a aittir, yani: O gün emir yalnızca Allah'a ait olduğu için Allah'ın azabı gibi hiç kimse azap edemez. Veya [zamir] insana aittir, yani: Zebanilerden hiçbiri onların o insana ettiği azap gibi azap edemez.

17575. Metin

[سورة الفجر (٨٩) : الآيات ٢٧ الى ٣٠]

[Fecr Suresi (89): Ayetler 27-30]

17576. Metin

يا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ (٢٧) ارْجِعِي إِلى رَبِّكِ راضِيَةً مَرْضِيَّةً (٢٨) فَادْخُلِي فِي عِبادِي (٢٩) وَادْخُلِي جَنَّتِي (٣٠)

{ يا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ (٢٧) ارْجِعِي إِلى رَبِّكِ راضِيَةً مَرْضِيَّةً (٢٨) فَادْخُلِي فِي عِبادِي (٢٩) وَادْخُلِي جَنَّتِي (٣٠) } “Ey huzura kavuşmuş nefis! Dön Rabbine, sen O'ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak! Gir kullarımın arasına! Ve gir cennetime!”

17577. Metin

يا أَيَّتُهَا النَّفْسُ على إرادة القول، أى: يقول الله للمؤمن يا أَيَّتُهَا النَّفْسُ إمّا أن يكلمه إكراما له كما كلم موسى صلوات الله عليه، أو على لسان ملك. والْمُطْمَئِنَّةُ الآمنة التي لا يستفزها خوف ولا حزن، وهي النفس المؤمنة أو المطمئنة إلى الحق التي سكنها ثلج اليقين فلا يخالجها شك، ويشهد للتفسير الأوّل: قراءة أبىّ بن كعب: يا أيتها النفس الآمنة المطمئنة. فإن قلت:

{ يا أَيَّتُهَا النَّفْسُ } sözün irade edilmesi takdirindedir; yani Allah mümine: { يا أَيَّتُهَا النَّفْسُ } buyurur. Ya Mûsâ salavâtullâhi aleyh ile konuştuğu gibi ona bir ikram olarak bizzat hitap eder ya da bir meleğin diliyle [seslenir]. { الْمُطْمَئِنَّةُ } kendisini hiçbir korku ve hüznün tedirgin etmediği güvende olan [nefistir]; o da mümin nefistir. Veya yakînin serinliği içine sinmiş olup hiçbir şüphenin ilişmediği, hakka güven duyan nefistir. Birinci tefsire Übey b. Ka'b'ın { يا أيتها النفس الآمنة المطمئنة } şeklindeki kıraati şahitlik eder. Şayet:

17578. Metin

متى يقال لها ذلك؟ قلت: إمّا عند الموت. وإمّا عند البعث، وإمّا عند دخول الجنة. على معنى:

“Bu ona ne zaman söylenir?” dersen, derim ki: Ya ölüm anında, ya diriliş anında ya da cennete giriş anında söylenir. Şu manada:

17579. Metin

ارجعي إلى موعد ربك راضِيَةً بما أوتيت مَرْضِيَّةً عند الله فَادْخُلِي فِي عِبادِي في جملة عبادي الصالحين، وانتظمى في سلكهم وَادْخُلِي جَنَّتِي معهم، وقيل: النفس الروح.

Rabb'inin vaadine dön; sana verilenlerden { راضِيَةً } “razı olarak”, Allah katında { مَرْضِيَّةً } “[kendisinden] razı olunmuş olarak”. { فَادْخُلِي فِي عِبادِي } “Artık kullarımın arasına gir”; yani salih kullarımın topluluğuna katıl, onların safına dahil ol. { وَادْخُلِي جَنَّتِي } “Ve cennetime gir”; onlarla birlikte. Bir görüşe göre nefis, ruhtur.

17580. Metin

ومعناه: فادخلي في أجساد عبادي. وقرأ ابن عباس: فادخلي في عبدى. وقرأ ابن مسعود: في جسد عبدى. وقرأ أبى: ائتى ربك راضية مرضية. ادخلى في عبدى، وقيل: نزلت في حمزة ابن عبد المطلب. وقيل: في خبيب بن عدى الذي صلبه أهل مكة وجعلوا وجهه إلى المدينة، فقال: اللهم إن كان لي عندك خير فحوّل وجهى نحو قبلتك، فحوّل الله وجهه نحوها فلم يستطع أحد أن يحوّله. والظاهر العموم.

Bunun manası ise: "Kullarımın bedenlerine girin" demektir. İbn Abbas { فادخلي في عبدى } şeklinde okumuştur. İbn Mes'ud { في جسد عبدى } şeklinde okumuştur. Übey ise { ائتى ربك راضية مرضية. ادخلى في عبدى } şeklinde okumuştur. Ayetin Hamza b. Abdilmuttalib hakkında indiği söylenmiştir. Mekke ehlinin çarmıha gerip yüzünü Medine'ye doğru çevirdikleri Hubeyb b. Adiy hakkında indiği de söylenmiştir; o vakit Hubeyb: "Allahım! Şayet senin katında benim için bir hayır varsa yüzümü kıblene çevir" demiş, Allah da onun yüzünü kıbleye çevirmiş ve hiç kimse onu döndürmeye güç yetirememiştir. Zahir olan ise [ayetin] umumi olmasıdır.

17581. Metin

عن رسول الله ﷺ: «من قرأ سورة الفجر في الليالي العشر غفر له ومن قرأها في سائر الأيام كانت له نورا يوم القيامة» «١» .

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den [rivayet edildiğine göre]: «Kim Fecr suresini on gecelerde okursa bağışlanır; kim de onu diğer günlerde okursa kıyamet gününde kendisi için bir nur olur» (¬١).