(32) Secde Suresi

Kâdî Beyzâvî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

11715. Metin

مكية وآيها ثلاثون آية وقيل تسع وعشرون آية

Mekkîdir ve otuz ayettir; yirmi dokuz ayet olduğu da söylenmiştir.

11716. Metin

[سورة السجده (٣٢) : الآيات ١ الى ٣]

[Secde Suresi (32), Âyetler 1-3]

11717. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

11718. Metin

الم (١) تَنْزِيلُ الْكِتابِ لا رَيْبَ فِيهِ مِنْ رَبِّ الْعالَمِينَ (٢) أَمْ يَقُولُونَ افْتَراهُ بَلْ هُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ لِتُنْذِرَ قَوْماً مَّا أَتاهُمْ مِنْ نَذِيرٍ مِنْ قَبْلِكَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ (٣)

{ الم (١) تَنْزِيلُ الْكِتابِ لا رَيْبَ فِيهِ مِنْ رَبِّ الْعالَمِينَ (٢) أَمْ يَقُولُونَ افْتَراهُ بَلْ هُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ لِتُنْذِرَ قَوْماً مَّا أَتاهُمْ مِنْ نَذِيرٍ مِنْ قَبْلِكَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ (٣) } “Elif. Lâm. Mîm. Bu Kitab'ın indirilişi -ki onda asla şüphe yoktur- âlemlerin Rabbi tarafındandır. Yoksa «Onu uydurdu» mu diyorlar? Hayır, o senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı gelmemiş bir kavmi uyarman için Rabbinden [gelen] haktır; umulur ki doğru yolu bulurlar.”

11719. Metin

الم إن جعل اسماً للسورة أو القرآن فمبتدأ خبره:

{ الم } şayet surenin veya Kur'an'ın bir ismi kabul edilirse mübtedadır, haberi ise şudur:

11720. Metin

تَنْزِيلُ الْكِتابِ على أن التنزيل بمعنى المنزل، وإن جعل تعديداً للحروف كان تَنْزِيلُ خبر مبتدأ محذوف أو مبتدأ خبره: لاَ رَيْبَ فِيهِ فيكون مِنْ رَبِّ الْعالَمِينَ حالاً من الضمير في فِيهِ لأن المصدر لا يعمل فيما بعد الخبر، ويجوز أن يكون خبراً ثانياً ولا رَيْبَ فِيهِ حال من الْكِتابِ، أو اعتراض والضمير فيه لمضمون الجملة ويؤيده قوله:

{ تَنْزِيلُ الْكِتابِ } “Tenzîl” lafzının “münezzel” (indirilen) anlamında olması esasına göredir. Eğer harflerin sayımı kılınırsa, { تَنْزِيلُ } mahzuf bir mübtedanın haberi veya haberi { لاَ رَيْبَ فِيهِ } olan bir mübteda olur. Bu durumda { مِنْ رَبِّ الْعالَمِينَ }, { فِيهِ } içindeki zamirden hâl olur; zira masdar, haberden sonraki ögede amel etmez. İkinci bir haber olması da caizdir. { لا رَيْبَ فِيهِ } ise { الْكِتابِ } lafzından hâldir veya itiraziyye (ara cümle) olup içindeki zamir cümlenin mazmununa racidir. Şu buyruk da bunu destekler:

11721. Metin

أَمْ يَقُولُونَ افْتَراهُ فإنه إنكار لكونه من رب العالمين وقوله: بَلْ هُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فإنه تقرير له، ونظم الكلام على هذا أنه أشار أولاً إلى إعجازه، ثم رتب عليه أن تنزيله من رب العالمين، وقرر ذلك بنفي الريب عنه، ثم أضرب عن ذلك إلى ما يقولون فيه على خلاف ذلك إنكاراً له وتعجيباً منه، فإن أَمْ منقطعة ثم أضرب عنه إلى إثبات أنه الحق المنزل من الله وبين المقصود من تنزيله فقال: لِتُنْذِرَ قَوْماً مَّا أَتاهُمْ مِنْ نَذِيرٍ مِنْ قَبْلِكَ إذ كانوا أهل الفترة. لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ بإنذارك إياهم.

{ أَمْ يَقُولُونَ افْتَراهُ } zira bu, onun âlemlerin Rabbinden olduğunu inkâr etmektir. { بَلْ هُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ } buyruğu ise bunu pekiştirmektir. Buna göre kelâmın dizilişi şöyledir: Önce onun mucizeliğine işaret etmiş, ardından indirilişinin âlemlerin Rabbinden olması hükmünü buna bağlamış ve bunu da ondan şüpheyi nefyederek pekiştirmiştir. Sonra inkâr ve taaccüp maksadıyla, buna aykırı olarak söyledikleri söze geçmiş -çünkü { أَمْ } munkatıadır-, sonra da bundan vazgeçip onun Allah'tan indirilmiş hak olduğunu ispata dönmüş ve indirilmesindeki maksadı beyan ederek şöyle buyurmuştur: { لِتُنْذِرَ قَوْماً مَّا أَتاهُمْ مِنْ نَذِيرٍ مِنْ قَبْلِكَ } çünkü onlar fetret ehli idiler. { لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ } senin onları uyarmanla doğru yolu bulsunlar diye.

11722. Metin

[سورة السجده (٣٢) : آية ٤]

[Secde Suresi (32), Âyet 4]

11723. Metin

اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلا شَفِيعٍ أَفَلا تَتَذَكَّرُونَ (٤)

{ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلا شَفِيعٍ أَفَلا تَتَذَكَّرُونَ (٤) } “Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratan, sonra da Arş'a istivâ eden Allah'tır. O'ndan başka sizin için ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır. Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız?”

11724. Metin

اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ مر بيانه في «الأعراف» . مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلا شَفِيعٍ مَا لَكُمْ إذا جاوزتم رضا الله أحد ينصركم ويشفع لكم، أو مَا لَكُمْ سواه ولي ولا شفيع بل هو الذي يتولى مصالحكم وينصركم في مواطن نصركم على أن الشفيع متجوز به للناصر، فإذا خذلكم لم يبق لكم ولي ولا ناصر. أَفَلا تَتَذَكَّرُونَ بمواعظ الله تعالى.

{ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ } açıklaması el-A'râf Suresi'nde geçmişti. { مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلا شَفِيعٍ } Allah'ın rızasının dışına çıkarsanız, size yardım edecek ve şefaat edecek kimseniz yoktur; veya O'ndan başka sizin ne bir dostunuz ne de bir şefaatçiniz vardır; bilakis işlerinizi üstlenen ve yardım mevzilerinde size yardım eden O'dur. Şefaatçi kelimesinin mecazen yardımcı anlamında kullanılmasına binaen, O sizi yardımsız bırakırsa sizin için hiçbir dost ve yardımcı kalmaz. { أَفَلا تَتَذَكَّرُونَ } Allah Teâlâ'nın öğütleriyle ibret almaz mısınız?

11725. Metin

[سورة السجده (٣٢) : الآيات ٥ الى ٦]

[Secde Suresi (32), Âyetler 5-6]

11726. Metin

يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مِنَ السَّماءِ إِلَى الْأَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كانَ مِقْدارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ (٥) ذلِكَ عالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهادَةِ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٦)

{ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مِنَ السَّماءِ إِلَى الْأَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كانَ مِقْدارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ (٥) ذلِكَ عالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهادَةِ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٦) } “Gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir; sonra da O'nun katına, sizin saydıklarınızdan bin yıl kadar olan bir günde yükselir. İşte gaybı da görünen âlemi de bilen, Azîz ve Rahîm olan O'dur.”

11727. Metin

يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مِنَ السَّماءِ إِلَى الْأَرْضِ يدبر أمر الدنيا بأسباب سماوية كالملائكة وغيرها نازلة آثارها إلى الأرض. ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ ثم يصعد إليه ويثبت في علمه موجوداً. فِي يَوْمٍ كانَ مِقْدارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ في برهة من الزمان متطاولة يعني بذلك استطالة ما بين التدبير والوقوع، وقيل يدبر الأمر بإظهاره في اللوح فينزل به الملك ثم يعرج إليه في زمان هو كألف سنة، لأن مسافة نزوله وعروجه مسيرة ألف سنة فإن ما بين

{ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مِنَ السَّماءِ إِلَى الْأَرْضِ } Melekler ve benzeri semavi sebeplerle, eserleri yere inen dünya işini sevk ve idare eder. { ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ } sonra O'na yükselir ve O'nun ilminde var olmuş olarak sabit kalır. { فِي يَوْمٍ كانَ مِقْدارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ } uzun bir zaman diliminde [olur], bununla takdir ile vuku bulması arasındaki sürenin uzunluğunu kastetmektedir. Bir görüşe göre, işi Levh-i Mahfuz'da izhar ederek tedbir eder, melek onunla iner, sonra da bin yıl gibi olan bir sürede O'na yükselir; çünkü iniş ve yükseliş mesafesi bin yıllık yoldur, zira

11728. Metin

السماء والأرض مسيرة خمسمائة سنة. وقيل يقضي قضاء ألف سنة فينزل به الملك ثم يعرج بعد الألف لألف آخر. وقيل يدبر الأمر إلى قيام الساعة ثم يعرج إليه الأمر كله يوم القيامة. وقيل يدبر المأمور به من الطاعات منزلاً من السماء إلى الأرض بالوحي، ثم لا يعرج إليه خالصاً كما يرتضيه إلا في مدة متطاولة لقلة المخلصين والأعمال الخلص، وقرئ «يَعْرُجُ» و «يَعْدُونَ» .

gök ile yer arası beş yüz yıllık mesafedir. Bir görüşe göre, bin yıllık bir hükmü kaza eder, melek onunla iner, sonra da o bin yıldan sonra bir diğer bin yıl için yükselir. Bir görüşe göre, kıyamete kadar işi sevk ve idare eder, sonra kıyamet gününde bütün iş O'na yükselir. Bir görüşe göre de, semadan yere vahiy ile indirilerek emredilen taatleri tedbir eder; sonra ihlaslı kimselerin ve halis amellerin azlığından ötürü, O'nun razı olacağı şekilde tam olarak ancak uzun bir sürede O'na yükselir. «يَعْرُجُ» ve «يَعْدُونَ» şeklinde de okunmuştur.

11729. Metin

ذلِكَ عالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهادَةِ فيدبر أمرهما على وفق الحكمة. الْعَزِيزُ الغالب على أمره. الرَّحِيمُ على العباد في تدبيره، وفيه إيماء بأنه يراعي المصالح تفضلاً وإحساناً.

{ ذلِكَ عالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهادَةِ } her ikisinin işini de hikmete uygun olarak sevk ve idare eder. { الْعَزِيزُ } işinde mutlak galip olandır. { الرَّحِيمُ } sevk ve idaresinde kullarına merhamet edendir. Bunda, maslahatları bir lütuf ve ihsan olarak gözettiğine dair bir ima vardır.

11730. Metin

[سورة السجده (٣٢) : الآيات ٧ الى ٩]

[Secde Suresi (32), Âyetler 7-9]

11731. Metin

الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنْسانِ مِنْ طِينٍ (٧) ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِنْ سُلالَةٍ مِنْ ماءٍ مَهِينٍ (٨) ثُمَّ سَوَّاهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلاً ما تَشْكُرُونَ (٩)

{ الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنْسانِ مِنْ طِينٍ (٧) ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِنْ سُلالَةٍ مِنْ ماءٍ مَهِينٍ (٨) ثُمَّ سَوَّاهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلاً ما تَشْكُرُونَ (٩) } “O ki, yarattığı her şeyi güzel kıldı ve insanın yaratılışına çamurdan başladı. Sonra onun neslini değersiz bir suyun özünden kıldı. Sonra onu şekillendirip içine ruhundan üfledi; sizin için işitme, görme duyuları ve kalpler yarattı. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!”

11732. Metin

الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ خلقة موفراً عليه ما يستعد له ويليق به على وفق الحكمة والمصلحة، وخلقه بدل من كل بدل الاشتمال وقل علم كيف يخلقه من قولهم قيمة المرء ما يحسنه أي يحسن معرفته، وخَلَقَهُ مفعول ثان. وقرأ نافع والكوفيون بفتح اللام على الوصف فالشيء على الأول مخصوص بمنفصل وعلى الثاني بمتصل. وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنْسانِ يعني آدم. مِنْ طِينٍ.

{ الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ } yaratılışını, hikmet ve maslahata uygun olarak istidatlı ve layık olduğu şeyleri kendisine tastamam vererek [güzel kıldı]. “Halkahu”, “küll” kelimesinden iştimal bedelidir. Onların «Kişinin değeri, ihsan ettiği (iyi bildiği) şeydir» sözünden hareketle, “onu nasıl yaratacağını bildi” anlamında olduğu da söylenmiştir; bu durumda { خَلَقَهُ } ikinci mef'ul olur. Nâfi ve Kûfeliler lâm harfinin fethasıyla (halakahû) sıfat olarak okumuşlardır; bu durumda birinciye göre “şey”, muttasıl olmayanla tahsis edilmiş, ikinciye göre ise muttasıl olanla tahsis edilmiştir. { وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنْسانِ } yani Âdem'in [yaratılışını]. { مِنْ طِينٍ }

11733. Metin

ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ ذريته سميت بذلك لأنها تنسل منه أي تنفصل. مِنْ سُلالَةٍ مِنْ ماءٍ مَهِينٍ ممتهن.

{ ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ } zürriyetini; ondan ayrılıp süzüldüğü için bu isim verilmiştir. { مِنْ سُلالَةٍ مِنْ ماءٍ مَهِينٍ } hakir görülen [bir sudan].

11734. Metin

ثُمَّ سَوَّاهُ قَوَّمَّهُ بتصوير أعضائه على ما ينبغي. وَنَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ إضافة إلى نفسه تشريفاً له وإشعاراً بأنه خلق عجيب، وأن له شأناً له مناسبة ما إلى الحضرة الربوبية ولأجله قيل من عرف نفسه فقد عرف ربه. وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصارَ وَالْأَفْئِدَةَ خصوصاً لتسمعوا وتبصروا وتعقلوا. قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ تشكرون شكرا قليلا.

{ ثُمَّ سَوَّاهُ } uzuvlarını olması gerektiği gibi şekillendirerek onu düzgün kıldı. { وَنَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ } ona şeref vermek ve onun hayret verici bir yaratılış olduğunu, rubûbiyyet makamıyla bir nevi münasebeti bulunan bir şana sahip olduğunu bildirmek için [ruhu] zâtına izafe etti; bu sebeple «Nefsini bilen Rabbini bilir» denilmiştir. { وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصارَ وَالْأَفْئِدَةَ } özellikle işitesiniz, göresiniz ve akledesiniz diye [bunları var etti]. { قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ } çok az şükrediyorsunuz.

11735. Metin

[سورة السجده (٣٢) : الآيات ١٠ الى ١١]

[Secde Suresi (32), Âyetler 10-11]

11736. Metin

وَقالُوا أَإِذا ضَلَلْنا فِي الْأَرْضِ أَإِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ بَلْ هُمْ بِلِقاءِ رَبِّهِمْ كافِرُونَ (١٠) قُلْ يَتَوَفَّاكُمْ مَلَكُ الْمَوْتِ الَّذِي وُكِّلَ بِكُمْ ثُمَّ إِلى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ (١١)

{ وَقالُوا أَإِذا ضَلَلْنا فِي الْأَرْضِ أَإِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ بَلْ هُمْ بِلِقاءِ رَبِّهِمْ كافِرُونَ (١٠) قُلْ يَتَوَفَّاكُمْ مَلَكُ الْمَوْتِ الَّذِي وُكِّلَ بِكُمْ ثُمَّ إِلى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ (١١) } “Ve dediler ki: «Biz toprakta kaybolup gittiğimiz zaman, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?» Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr edenlerdir. De ki: «Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.»”

11737. Metin

وَقالُوا أَإِذا ضَلَلْنا فِي الْأَرْضِ أي صرنا ترابا مخلوطا بتراب الأرض لا نتميز منه، أو غبنا فيها.

{ وَقالُوا أَإِذا ضَلَلْنا فِي الْأَرْضِ } yani toprağa karışıp ondan ayırt edilemez bir toprak haline geldiğimiz veya onun içinde kaybolduğumuz zaman.

11738. Metin

وقرئ «ضَلَلْنَا» بالكسر من ضل يضل «وصللَنا» من صل اللحم إذا أنتن، وقرأ ابن عامر «إذا» على الخبر والعامل فيه ما دل عليه. أَإِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ وهو: نبعث أو يجدد خلقنا. وقرأ نافع والكسائي ويعقوب «أنا» على الخبر، والقائل أبي بن خلف وإسناده إلى جميعهم لرضاهم به. بَلْ هُمْ بِلِقاءِ رَبِّهِمْ بالبعث أو بتلقي ملك الموت وما بعده. كافِرُونَ جاحدون.

Lâm harfinin kesresiyle ضلَّ يضلُّ kökünden «ضَلِلْنَا» ve et koktuğu zaman kullanılan صلَّ اللحم kökünden «صَلَلْنَا» şeklinde de okunmuştur. İbn Âmir «إذا» kelimesini haber (soru edatsız) olarak okumuştur; bunda amel eden ise delalet ettiği şeydir. { أَإِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ } o da: «Diriltilecek miyiz veya yaratılışımız yenilenecek mi?» demektir. Nâfi, Kisâî ve Ya'kûb «إنَّا» şeklinde haber olarak okumuşlardır. Sözü söyleyen Übey b. Halef'tir; onların da buna razı olmalarından dolayı söz hepsine isnad edilmiştir. { بَلْ هُمْ بِلِقاءِ رَبِّهِمْ } yeniden dirilişi veya ölüm meleğiyle ve sonrasıyla karşılaşmayı. { كافِرُونَ } inkâr edenlerdir.

11739. Metin

قُلْ يَتَوَفَّاكُمْ يستوفي نفوسكم لا يترك منها شيئاً ولا يبقي منكم أحداً، والتفعل والإِستفعال يلتقيان كثيراً كتقصيته واستقصيته وتعجلته واستعجلته. مَلَكُ الْمَوْتِ الَّذِي وُكِّلَ بِكُمْ بقبض أرواحكم وإحصاء آجالكم. ثُمَّ إِلى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ للحساب والجزاء.

{ قُلْ يَتَوَفَّاكُمْ } canlarınızı eksiksiz alır; onlardan hiçbir şey bırakmaz ve sizden geriye hiçbir fert kalmaz. “Tefa''ul” ve “istif'al” vezinleri, “tekassaytuhu” ve “istaksaytuhu”, “teacceltuhu” ve “iste'celtuhu” örneklerinde olduğu gibi birbirinin yerine çokça kullanılır. { مَلَكُ الْمَوْتِ الَّذِي وُكِّلَ بِكُمْ } ruhlarınızı kabzetmek ve ecellerinizi sayıp tespit etmekle görevlendirilen [ölüm meleği]. { ثُمَّ إِلى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ } hesap ve ceza/mükâfat için.

11740. Metin

[سورة السجده (٣٢) : آية ١٢]

[Secde Suresi (32), Âyet 12]

11741. Metin

وَلَوْ تَرى إِذِ الْمُجْرِمُونَ ناكِسُوا رُؤُسِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ رَبَّنا أَبْصَرْنا وَسَمِعْنا فَارْجِعْنا نَعْمَلْ صالِحاً إِنَّا مُوقِنُونَ (١٢)

{ وَلَوْ تَرى إِذِ الْمُجْرِمُونَ ناكِسُوا رُؤُسِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ رَبَّنا أَبْصَرْنا وَسَمِعْنا فَارْجِعْنا نَعْمَلْ صالِحاً إِنَّا مُوقِنُونَ (١٢) } “O günahkârların, Rableri huzurunda başlarını öne eğerek: «Rabbimiz! Gördük ve işittik, bizi geri döndür de salih amel işleyelim; artık kesin olarak inandık» dediklerini bir görsen!”

11742. Metin

وَلَوْ تَرى إِذِ الْمُجْرِمُونَ ناكِسُوا رُؤُسِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ من الحياء والخزي. رَبَّنا قائلين ربنا. أَبْصَرْنا ما وعدتنا. وَسَمِعْنا منك تصديق رسلك. فَارْجِعْنا إلى الدنيا. نَعْمَلْ صالِحاً إِنَّا مُوقِنُونَ إذ لم يبق لنا

{ وَلَوْ تَرى إِذِ الْمُجْرِمُونَ ناكِسُوا رُؤُسِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ } utançtan ve zilletten. { رَبَّنا } «Ey Rabbimiz!» diyerek. { أَبْصَرْنا } bize vaat ettiğin şeyi. { وَسَمِعْنا } senden, elçilerini tasdik ettiğini. { فَارْجِعْنا } bizi dünyaya [geri döndür]. { نَعْمَلْ صالِحاً إِنَّا مُوقِنُونَ } çünkü gördüğümüz şeylerden ötürü artık bizim için hiçbir

11743. Metin

شك بما شاهدنا، وجواب لَوْ محذوف تقديره لرأيت أمراً فظيعاً، ويجوز أن تكون للتمني والمضي فيها وفي إِذِ لأن الثابت في علم الله بمنزلة الواقع، ولا يقدر ل تَرى مفعول لأن المعنى لو يكون منك رؤية في هذا الوقت، أو يقدر ما دل عليه صلة إذ والخطاب للرسول ﷺ أو لكل أحد.

şüphe kalmadı. { لَوْ } edatının cevabı mahzuftur, takdiri ise: «Korkunç bir şey görürdün» şeklindedir. Temenni için olması da caizdir; Allah'ın ilminde sabit olan vuku bulmuş mesabesinde olduğu için onda ve { إِذِ } edatında geçmiş zaman manası bulunur. { تَرى } fiili için bir mef'ul takdir edilmez, zira mana: «Şayet bu vakitte senden bir görme vaki olsaydı» şeklindedir; yahut { إذ } edatının sılasının delalet ettiği şey mef'ul takdir edilir. Hitap ise Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e veya herkesedir.

11744. Metin

[سورة السجده (٣٢) : الآيات ١٣ الى ١٤]

[Secde Suresi (32), Âyetler 13-14]

11745. Metin

وَلَوْ شِئْنا لَآتَيْنا كُلَّ نَفْسٍ هُداها وَلكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنِّي لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ (١٣) فَذُوقُوا بِما نَسِيتُمْ لِقاءَ يَوْمِكُمْ هذا إِنَّا نَسِيناكُمْ وَذُوقُوا عَذابَ الْخُلْدِ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (١٤)

{ وَلَوْ شِئْنا لَآتَيْنا كُلَّ نَفْسٍ هُداها وَلكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنِّي لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ (١٣) فَذُوقُوا بِما نَسِيتُمْ لِقاءَ يَوْمِكُمْ هذا إِنَّا نَسِيناكُمْ وَذُوقُوا عَذابَ الْخُلْدِ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (١٤) } “Eğer dileseydik herkese hidayetini verirdik; fakat benden: «Cehennemi mutlaka cinlerden ve insanlardan bütünüyle dolduracağım» sözü hak olmuştur. Öyleyse bu gününüze kavuşmayı unutmanız sebebiyle tadın [azabı]! Şüphesiz biz de sizi unuttuk. Yapmakta olduklarınız sebebiyle ebedî azabı tadın!”

11746. Metin

وَلَوْ شِئْنا لَآتَيْنا كُلَّ نَفْسٍ هُداها ما تهتدي به إلى الإيمان والعمل الصالح بالتوفيق له. وَلكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنِّي ثبت قضائي وسبق وعيدي وهو لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ وذلك تصريح بعدم إيمانهم لعدم المشيئة المسبب عن سبق الحكم بأنهم من أهل النار، ولا يدفعه جعل ذوق العذاب مسبباً عن نسيانهم العاقبة وعدم تفكرهم فيها بقوله:

{ وَلَوْ شِئْنا لَآتَيْنا كُلَّ نَفْسٍ هُداها } muvaffak kılmak suretiyle imana ve salih amele hidayet bulacağı şeyi [verirdik]. { وَلكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنِّي } fakat hükmüm kesinleşti ve tehdidim önceden tahakkuk etti; o da: { لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ } sözüdür. Bu, onların cehennemlik olduklarına dair hükmün önceden verilmesinden kaynaklanan dilememe sebebiyle iman etmeyeceklerinin açık bir ifadesidir. Azabın tadılmasının, şu buyrukla akıbeti unutmaları ve onu düşünmemelerine bağlanmış olması buna engel değildir:

11747. Metin

فَذُوقُوا بِما نَسِيتُمْ لِقاءَ يَوْمِكُمْ هذا فإنه من الوسائط والأسباب المقتضية له. إِنَّا نَسِيناكُمْ تركناكم من الرحمة، أو في العذاب ترك المنسي وفي استئنافه وبناء الفعل على أن واسمها تشديد في الانتقام منهم.

{ فَذُوقُوا بِما نَسِيتُمْ لِقاءَ يَوْمِكُمْ هذا } zira bu da onu gerektiren vasıtalar ve sebepler cümlesindendir. { إِنَّا نَسِيناكُمْ } sizi rahmetten mahrum bıraktık veya unutulmuş gibi azap içinde bıraktık. Cümlenin istinaf kılınmasında ve fiilin inne ile ismine dayandırılmasında onlardan intikam almanın şiddeti [ifade edilmektedir].

11748. Metin

وَذُوقُوا عَذابَ الْخُلْدِ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ كرر الأمر للتأكيد ولما نيط به من التصريح بمفعوله وتعليله بأفعالهم السيئة من التكذيب والمعاصي كما علله بتركهم تدبر أمر العاقبة والتفكر فيها دلالة على أن كلاً منهما يقتضي ذلك.

{ وَذُوقُوا عَذابَ الْخُلْدِ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ } Tekit için ve mef'ulünün açıkça zikredilmesine ve yalanlama ile günahlardan ibaret kötü amelleriyle illetlendirilmesine bağlı olarak emir tekrarlandı; nitekim her ikisinin de bunu gerektirdiğine delalet etmek üzere, akıbet işini düşünmeyi terk edip kafa yormamalarıyla da illetlendirmişti.

11749. Metin

[سورة السجده (٣٢) : الآيات ١٥ الى ١٦]

[Secde Suresi (32), Âyetler 15-16]

11750. Metin

إِنَّما يُؤْمِنُ بِآياتِنَا الَّذِينَ إِذا ذُكِّرُوا بِها خَرُّوا سُجَّداً وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لا يَسْتَكْبِرُونَ (١٥) تَتَجافى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفاً وَطَمَعاً وَمِمَّا رَزَقْناهُمْ يُنْفِقُونَ (١٦)

{ إِنَّما يُؤْمِنُ بِآياتِنَا الَّذِينَ إِذا ذُكِّرُوا بِها خَرُّوا سُجَّداً وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لا يَسْتَكْبِرُونَ (١٥) تَتَجافى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفاً وَطَمَعاً وَمِمَّا رَزَقْناهُمْ يُنْفِقُونَ (١٦) } “Ayetlerimize ancak o kimseler inanırlar ki, kendilerine onlar hatırlatıldığı zaman secdeye kapanırlar ve büyüklük taslamaksızın Rablerini hamd ile tesbih ederler. Yanları yataklardan uzaklaşır; korku ve umutla Rablerine dua ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.”

11751. Metin

إِنَّما يُؤْمِنُ بِآياتِنَا الَّذِينَ إِذا ذُكِّرُوا بِها وعظوا بها. خَرُّوا سُجَّداً خوفاً من عذاب الله. وَسَبَّحُوا نزهوه عما لا يليق به كالعجز عن البعث. بِحَمْدِ رَبِّهِمْ حامدين له شكراً على ما وفقهم للإسلام وآتاهم الهدى. وَهُمْ لاَ يَسْتَكْبِرُونَ عن الإيمان والطاعة كم يفعل من يصر مستكبراً.

{ إِنَّما يُؤْمِنُ بِآياتِنَا الَّذِينَ إِذا ذُكِّرُوا بِها } kendilerine onlarla öğüt verildiğinde. { خَرُّوا سُجَّداً } Allah'ın azabından korkarak [secdeye kapanırlar]. { وَسَبَّحُوا } O'nu yeniden diriltmekten âciz olmak gibi şanına yakışmayan şeylerden tenzih ederler. { بِحَمْدِ رَبِّهِمْ } kendilerini İslam'a muvaffak kıldığı ve hidayet verdiği için şükrederek O'na hamdederler. { وَهُمْ لاَ يَسْتَكْبِرُونَ } büyüklük taslayarak direnen kimsenin yaptığı gibi imandan ve itaatten yüz çevirip büyüklenmezler.

11752. Metin

تَتَجافى جُنُوبُهُمْ ترتفع وتتنحى. عَنِ الْمَضاجِعِ الفرش ومواضع النوم. يَدْعُونَ رَبَّهُمْ داعين إياه. خَوْفاً من سخطه وَطَمَعاً في رحمته.

{ تَتَجافى جُنُوبُهُمْ } yükselir ve uzaklaşır. { عَنِ الْمَضاجِعِ } döşeklerden ve uyku yerlerinden. { يَدْعُونَ رَبَّهُمْ } O'na dua ederek. { خَوْفاً } O'nun gazabından korkarak { وَطَمَعاً } ve rahmetini umarak.

11753. Metin

وعن النبي ﷺ في تفسيرها «قيام العبد من الليل» .

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den bu ayetin tefsirinde şöyle rivayet edilmiştir: «Kulun geceleyin kalkıp namaz kılmasıdır.»

11754. Metin

وعنه ﵊ «إذا جمع الله الأولين والآخرين في صعيد واحد جاء منادٍ ينادي بصوت يسمع الخلائق كلهم: سيعلم أهل الجمع اليوم من أولى بالكرم، ثم يرجع فينادي: ليقم الذين كانت تتجافى جنوبهم عن المضاجع فيقومون وهم قليل، ثم يرجع فينادي: ليقم الذين كانوا يحمدون الله في السراء والضراء فيقومون وهم قليل، فيسرحون جميعاً إلى الجنة ثم يحاسب سائر الناس»

Yine ondan aleyhisselâm şöyle rivayet edilmiştir: «Allah öncekileri ve sonrakileri tek bir düzlükte topladığı zaman bir münadi gelir ve bütün mahlukatın işiteceği bir sesle şöyle seslenir: 'Bu toplanma ehli bugün kimin ikrama daha layık olduğunu bilecektir!' Sonra döner ve şöyle seslenir: 'Yanları yataklarından uzaklaşanlar ayağa kalksın!' Onlar da kalkarlar, fakat sayıları pek azdır. Sonra döner ve şöyle seslenir: 'Bollukta da darlıkta da Allah'a hamdedenler ayağa kalksın!' Onlar da kalkarlar, fakat sayıları pek azdır. Hep birlikte cennete salıverilirler, sonra da diğer insanlar hesaba çekilir.»

11755. Metin

وقيل كان أناس من الصحابة يصلون من المغرب إلى العشاء فنزلت فيهم. وَمِمَّا رَزَقْناهُمْ يُنْفِقُونَ في وجوه الخير.

Sahabeden bir grubun akşam ile yatsı arasında namaz kıldıkları ve ayetin onlar hakkında indiği de söylenmiştir. { وَمِمَّا رَزَقْناهُمْ يُنْفِقُونَ } hayır yollarına harcarlar.

11756. Metin

[سورة السجده (٣٢) : آية ١٧]

[Secde Suresi (32), Âyet 17]

11757. Metin

فَلا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَّا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزاءً بِما كانُوا يَعْمَلُونَ (١٧)

{ فَلا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَّا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزاءً بِما كانُوا يَعْمَلُونَ (١٧) } “Yaptıklarına bir karşılık olarak onlar için ne göz aydınlıklarının saklandığını hiç kimse bilemez.”

11758. Metin

فَلا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَّا أُخْفِيَ لَهُمْ لا ملك مقرب ولا نبي مرسل. مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ مما تقر به عيونهم.

{ فَلا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَّا أُخْفِيَ لَهُمْ } ne mukarreb bir melek ne de gönderilmiş bir peygamber bilir. { مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ } gözlerinin aydın olacağı şeylerden.

11759. Metin

وعنه ﵊ «يقول الله: أعددت لعبادي الصالحين ما لا عين رأت ولا أذن سمعت ولا خطر على قلب بشر، بَلْهَ ما أطلعتهم عليه، اقرءوا إن شئتم فَلا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَّا أُخْفِيَ لَهُمْ» .

Yine ondan aleyhisselâm şöyle rivayet edilmiştir: «Allah Teâlâ buyurur ki: Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbinden geçmeyen şeyler hazırladım; sizin muttali kılındıklarınız bir yana! Dilerseniz şu ayeti okuyun: { فَلا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَّا أُخْفِيَ لَهُمْ } “Onlar için ne göz aydınlıklarının saklandığını hiç kimse bilemez.”»

11760. Metin

وقرأ حمزة ويعقوب أُخْفِيَ لَهُمْ على أنه مضارع أخفيت، وقرئ «نخفي» و «أخفي» والفاعل للكل هو الله، «وقرأت أَعْيُنِ»

Hamza ve Ya'kûb { أُخْفِيَ لَهُمْ } kısmını “ahfeytü” (sakladım) fiilinin muzarisi (ahfî) olarak okumuşlardır. «نخفي» ve «أخفي» şeklinde de okunmuştur ve hepsinde de fail Allah'tır. «أَعْيُنِ» şeklinde de okunmuştur,

11761. Metin

لاختلاف أنواعها والعلم بمعنى المعرفة وما موصوله أو استفهامية معلق عنها الفعل. جَزاءً بِما كانُوا يَعْمَلُونَ أي جزوا جزاء أو أخفي للجزاء فإن إخفاءه لعلو شأنه. وقيل هذا لقوم أخفوا أعمالهم فأخفى الله ثوابهم.

türlerinin farklılığından ötürüdür. İlim marifet anlamındadır; “mâ” ise mevsul yahut fiilin kendisinden ta'lik edildiği istifham edatıdır. { جَزاءً بِما كانُوا يَعْمَلُونَ } yani mükâfatlandırıldılar veya mükâfat olsun diye saklandı; zira onun saklanması şanının yüceliğindendir. Bunun, amellerini gizli tutan ve bu yüzden Allah'ın da sevaplarını gizlediği bir topluluk hakkında olduğu da söylenmiştir.

11762. Metin

[سورة السجده (٣٢) : الآيات ١٨ الى ١٩]

[Secde Suresi (32), Âyetler 18-19]

11763. Metin

أَفَمَنْ كانَ مُؤْمِناً كَمَنْ كانَ فاسِقاً لا يَسْتَوُونَ (١٨) أَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوى نُزُلاً بِما كانُوا يَعْمَلُونَ (١٩)

{ أَفَمَنْ كانَ مُؤْمِناً كَمَنْ كانَ فاسِقاً لا يَسْتَوُونَ (١٨) أَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوى نُزُلاً بِما كانُوا يَعْمَلُونَ (١٩) } “Mümin olan kimse, fasık olan kimse gibi midir? Onlar eşit olmazlar. İman edip salih ameller işleyenlere gelince, yapmakta olduklarına karşılık bir konaklama yeri olarak onlar için Me'vâ cennetleri vardır.”

11764. Metin

أَفَمَنْ كانَ مُؤْمِناً كَمَنْ كانَ فاسِقاً خارجاً عن الإِيمان لاَّ يَسْتَوُونَ في الشرف والمثوبة تأكيد وتصريح والجمع للحمل على المعنى.

{ أَفَمَنْ كانَ مُؤْمِناً كَمَنْ كانَ فاسِقاً } imandan çıkmış kimse gibi midir? { لاَّ يَسْتَوُونَ } şeref ve mükâfatta [eşit olmazlar]; bu bir tekit ve açık beyandır; çoğul kipi ise manaya hamledilmesindendir.

11765. Metin

أَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوى فإنها المأوى الحقيقي والدنيا منزل مرتحل عنها لا محالة، وقيل المأوى جنة من الجنان. نُزُلًا سبق في سورة «آل عمران» . بِما كانُوا يَعْمَلُونَ بسبب أعمالهم أو على أعمالهم.

{ أَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوى } zira orası gerçek barınaktır, dünya ise kaçınılmaz olarak terk edilecek bir konaktır. Me'vâ'nın cennetlerden bir cennet olduğu da söylenmiştir. { نُزُلًا } Âl-i İmrân Suresi'nde geçmişti. { بِما كانُوا يَعْمَلُونَ } amelleri sebebiyle veya amellerine karşılık olarak.

11766. Metin

[سورة السجده (٣٢) : الآيات ٢٠ الى ٢١]

[Secde Suresi (32), Âyetler 20-21]

11767. Metin

وَأَمَّا الَّذِينَ فَسَقُوا فَمَأْواهُمُ النَّارُ كُلَّما أَرادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْها أُعِيدُوا فِيها وَقِيلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذابَ النَّارِ الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ (٢٠) وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذابِ الْأَدْنى دُونَ الْعَذابِ الْأَكْبَرِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ (٢١)

{ وَأَمَّا الَّذِينَ فَسَقُوا فَمَأْواهُمُ النَّارُ كُلَّما أَرادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْها أُعِيدُوا فِيها وَقِيلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذابَ النَّارِ الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ (٢٠) وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذابِ الْأَدْنى دُونَ الْعَذابِ الْأَكْبَرِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ (٢١) } “Yoldan çıkanlara gelince, onların barınağı ateştir. Ne zaman oradan çıkmak isteseler, oraya geri döndürülürler ve onlara: «Yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını tadın!» denir. Biz onlara, belki dönerler diye o en büyük azaptan önce daha yakın azaptan da mutlaka tattıracağız.”

11768. Metin

وَأَمَّا الَّذِينَ فَسَقُوا فَمَأْواهُمُ النَّارُ مكان جنة المأوى للمؤمنين. كُلَّما أَرادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْها أُعِيدُوا فِيها عبارة عن خلودهم فيها. وَقِيلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذابَ النَّارِ الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ إهانة لهم وزيادة في غيظهم.

{ وَأَمَّا الَّذِينَ فَسَقُوا فَمَأْواهُمُ النَّارُ } müminlerin me'vâ cenneti yerine. { كُلَّما أَرادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْها أُعِيدُوا فِيها } orada ebedî kalışlarından kinayedir. { وَقِيلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذابَ النَّارِ الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ } onları aşağılamak ve öfkelerini artırmak içindir.

11769. Metin

وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذابِ الْأَدْنى عذاب الدنيا يريد ما محنوا به من السنة سبع سنين والقتل والأسر.

{ وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذابِ الْأَدْنى } dünya azabından; bununla yedi yıllık kıtlık, öldürülme ve esirlikle imtihan edildikleri şeyleri kastetmektedir.

11770. Metin

دُونَ الْعَذابِ الْأَكْبَرِ عذاب الآخرة. لَعَلَّهُمْ لعل من بقي منهم. يَرْجِعُونَ يتوبون عن الكفر. روي أن الوليد بن عقبة فاخر عليا ﵁ يوم بدر فنزلت هذه الآيات.

{ دُونَ الْعَذابِ الْأَكْبَرِ } ahiret azabından önce. { لَعَلَّهُمْ } umulur ki onlardan geride kalanlar, { يَرْجِعُونَ } küfürden tövbe ederler. Rivayet edildiğine göre Velîd b. Ukbe, Bedir günü Ali'ye radıyallâhu anh karşı övündü de bu ayetler indi.

11771. Metin

[سورة السجده (٣٢) : الآيات ٢٢ الى ٢٤]

[Secde Suresi (32), Âyetler 22-24]

11772. Metin

وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِآياتِ رَبِّهِ ثُمَّ أَعْرَضَ عَنْها إِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ مُنْتَقِمُونَ (٢٢) وَلَقَدْ آتَيْنا مُوسَى الْكِتابَ فَلا تَكُنْ فِي مِرْيَةٍ مِنْ لِقائِهِ وَجَعَلْناهُ هُدىً لِبَنِي إِسْرائِيلَ (٢٣) وَجَعَلْنا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنا لَمَّا صَبَرُوا وَكانُوا بِآياتِنا يُوقِنُونَ (٢٤)

{ وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِآياتِ رَبِّهِ ثُمَّ أَعْرَضَ عَنْها إِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ مُنْتَقِمُونَ (٢٢) وَلَقَدْ آتَيْنا مُوسَى الْكِتابَ فَلا تَكُنْ فِي مِرْيَةٍ مِنْ لِقائِهِ وَجَعَلْناهُ هُدىً لِبَنِي إِسْرائِيلَ (٢٣) وَجَعَلْنا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنا لَمَّا صَبَرُوا وَكانُوا بِآياتِنا يُوقِنُونَ (٢٤) } “Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Şüphesiz biz, suçlulardan intikam alıcıyız. Andolsun ki biz Musa'ya Kitap verdik; sakın sen ona kavuşmaktan şüphe içinde olma! Ve onu İsrailoğullarına bir hidayet rehberi kıldık. Sabrettikleri ve ayetlerimize kesin olarak inandıkları zaman, içlerinden emrimizle doğru yola ileten önderler kıldık.”

11773. Metin

وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِآياتِ رَبِّهِ ثُمَّ أَعْرَضَ عَنْها فلم يتفكر فيها، وثُمَّ لاستبعاد الإعراض عنها مع فرط وضوحها وإرشادها إلى أسباب السعادة بعد التذكير بها عقلاً كما في بيت الحماسة.

{ وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِآياتِ رَبِّهِ ثُمَّ أَعْرَضَ عَنْها } onlar üzerinde hiç düşünmedi. { ثُمَّ } ise, Hamâse beytinde olduğu gibi, aklen kendisiyle hatırlatıldıktan sonra son derece açık olmasına ve mutluluk sebeplerine rehberlik etmesine rağmen ondan yüz çevirmeyi uzak/garip görmek içindir:

11774. Metin

وَلاَ يَكْشِفُ الغُمَاءَ إِلاَّ ابْن حرَّة ... يَرَى غَمَرَاتِ المَوْتِ ثُمَّ يَزُورها

Sıkıntıyı ancak hür bir kimsenin oğlu defeder; / Ölümün şiddetli dalgalarını görür de sonra ona dalar.

11775. Metin

إِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ مُنْتَقِمُونَ فكيف ممن كان أظلم من كل ظالم.

{ إِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ مُنْتَقِمُونَ } her zalimden daha zalim olandan [nasıl intikam almayız]!

11776. Metin

وَلَقَدْ آتَيْنا مُوسَى الْكِتابَ كما آتيناك. فَلا تَكُنْ فِي مِرْيَةٍ في شك. مِنْ لِقائِهِ من لقائك الكتاب كقوله: وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ فإنا آتيناك من الكتاب مثل ما آتيناه منه فليس ذلك ببدع لم يكن قط حتى ترتاب فيه، أو من لقاء موسى الكتاب أو من لقائك موسى.

{ وَلَقَدْ آتَيْنا مُوسَى الْكِتابَ } sana verdiğimiz gibi. { فَلا تَكُنْ فِي مِرْيَةٍ } şüphe içinde olma. { مِنْ لِقائِهِ } senin Kitap ile buluşmandan; nitekim { وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ } “Şüphesiz Kur'an sana verilmektedir.” buyrulmuştur. Zira biz sana, ona verdiğimiz gibi kitaptan verdik; dolayısıyla bu, hakkında şüpheye düşeceğin hiç görülmemiş yeni bir şey değildir. Yahut Musa'nın Kitap ile buluşmasından veya senin Musa ile karşılaşmandan [şüphe etme].

11777. Metin

وعنه ﵊ «رأيت ليلة أسري بي موسى ﷺ رجلاً آدم طوالاً جعداً كأنه من رجال شنوءة» .

Yine ondan aleyhisselâm rivayet edildiğine göre: «İsra gecesinde Musa'yı aleyhisselâm esmer, uzun boylu, kıvırcık saçlı, sanki Şenûe kabilesi erkeklerinden biriymiş gibi gördüm.»

11778. Metin

وَجَعَلْناهُ أي المنزل على موسى. هُدىً لِبَنِي إِسْرائِيلَ.

{ وَجَعَلْناهُ } yani Musa'ya indirilen Kitab'ı, { هُدىً لِبَنِي إِسْرائِيلَ } İsrailoğullarına bir hidayet rehberi [kıldık].

11779. Metin

وَجَعَلْنا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ الناس إلى ما فيه من الحكم والأحكام. بِأَمْرِنا إياهم به أو بتوفيقنا له.

{ وَجَعَلْنا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ } insanları onun içerisindeki hikmetlere ve hükümlere ileten önderler [kıldık]. { بِأَمْرِنا } onlara emretmemizle veya onları buna muvaffak kılmamızla.

11780. Metin

لَمَّا صَبَرُوا وقرأ حمزة والكسائي ورويس لَمَّا صَبَرُوا أي لصبرهم على الطاعة أو عن الدنيا. وَكانُوا بِآياتِنا يُوقِنُونَ لإمعانهم فيها النظر.

{ لَمَّا صَبَرُوا } Hamza, Kisâî ve Ruveys «لِمَا صَبَرُوا» şeklinde okumuşlardır; yani itaate veya dünyaya karşı sabrettikleri için. { وَكانُوا بِآياتِنا يُوقِنُونَ } onlar üzerinde derinlemesine düşündükleri için.

11781. Metin

[سورة السجده (٣٢) : الآيات ٢٥ الى ٢٦]

[Secde Suresi (32), Âyetler 25-26]

11782. Metin

إِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيامَةِ فِيما كانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ (٢٥) أَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ أَهْلَكْنا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ فِي مَساكِنِهِمْ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ أَفَلا يَسْمَعُونَ (٢٦)

{ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيامَةِ فِيما كانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ (٢٥) أَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ أَهْلَكْنا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ فِي مَساكِنِهِمْ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ أَفَلا يَسْمَعُونَ (٢٦) } “Şüphesiz Rabbin, ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir. Kendilerinden önce yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri helak etmiş olmamız, onları doğru yola iletmedi mi? Şüphesiz bunda ibretler vardır. Hâlâ işitmiyorlar mı?”

11783. Metin

إِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيامَةِ يقضي فيميز الحق من الباطل بتمييز المحق من المبطل. فِيما كانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ من أمر الدين.

{ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيامَةِ } haklıyı haksızdan ayırarak hakkı batıldan ayırt edip hüküm verir. { فِيما كانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ } din konusunda.

11784. Metin

أَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ الواو للعطف على منوي من جنس المعطوف والفاعل ضمير ما دل عليه. كَمْ أَهْلَكْنا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْقُرُونِ أي كثرة من أهلكناهم من القرون الماضية، أو ضمير الله بدليل القراءة بالنون.

{ أَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ } vav harfi matufun cinsinden takdir edilen bir şeye atıftır, fail ise { كَمْ أَهْلَكْنا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْقُرُونِ } ifadesinin delalet ettiği şeyin zamiridir; yani geçmiş nesillerden helak ettiklerimizin çokluğudur; yahut nun ile olan kıraatin delaletiyle Allah'ın zamiridir.

11785. Metin

يَمْشُونَ فِي مَساكِنِهِمْ يعني أهل مكة يمرون في متاجرهم على ديارهم، وقرئ «يَمْشُونَ» بالتشديد. إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ أَفَلا يَسْمَعُونَ سماع تدبر واتعاظ.

{ يَمْشُونَ فِي مَساكِنِهِمْ } yani Mekkeliler ticaretlerinde onların yurtlarına uğrarlar. «يَمَّشُّونَ» şeklinde şeddeli de okunmuştur. { إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ أَفَلا يَسْمَعُونَ } düşünüp ibret alacak şekilde bir işitmeyle [işitmiyorlar mı]?

11786. Metin

[سورة السجده (٣٢) : آية ٢٧]

[Secde Suresi (32), Âyet 27]

11787. Metin

أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَسُوقُ الْماءَ إِلَى الْأَرْضِ الْجُرُزِ فَنُخْرِجُ بِهِ زَرْعاً تَأْكُلُ مِنْهُ أَنْعامُهُمْ وَأَنْفُسُهُمْ أَفَلا يُبْصِرُونَ (٢٧)

{ أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَسُوقُ الْماءَ إِلَى الْأَرْضِ الْجُرُزِ فَنُخْرِجُ بِهِ زَرْعاً تَأْكُلُ مِنْهُ أَنْعامُهُمْ وَأَنْفُسُهُمْ أَفَلا يُبْصِرُونَ (٢٧) } “Görmediler mi ki biz, suyu çorak toprağa sevk ediyoruz da onunla hem hayvanlarının hem de kendilerinin yediği bir ekin çıkarıyoruz? Hâlâ görmüyorlar mı?”

11788. Metin

أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَسُوقُ الْماءَ إِلَى الْأَرْضِ الْجُرُزِ التي جرز نباتها أي قطع وأزيل لا التي لا تنبت لقوله:

{ أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَسُوقُ الْماءَ إِلَى الْأَرْضِ الْجُرُزِ } bitkisi kesilip yok edilmiş toprağa; yani hiç bitki bitirmeyen değil, şu buyruktan ötürü:

11789. Metin

فَنُخْرِجُ بِهِ زَرْعاً وقيل اسم موضع باليمن. تَأْكُلُ مِنْهُ من الزرع. أَنْعامُهُمْ كالتين والورق.

{ فَنُخْرِجُ بِهِ زَرْعاً } Yemen'de bir yerin adı olduğu da söylenmiştir. { تَأْكُلُ مِنْهُ } o ekinden. { أَنْعامُهُمْ } saman ve yaprak gibi.

11790. Metin

وَأَنْفُسُهُمْ كالحب والثمر. أَفَلا يُبْصِرُونَ فيستدلون به على كمال قدرته وفضله.

{ وَأَنْفُسُهُمْ } tane ve meyve gibi. { أَفَلا يُبْصِرُونَ } ki bununla O'nun kudretinin ve lütfunun kemaline delil getirsinler.

11791. Metin

[سورة السجده (٣٢) : الآيات ٢٨ الى ٢٩]

[Secde Suresi (32), Âyetler 28-29]

11792. Metin

وَيَقُولُونَ مَتى هذَا الْفَتْحُ إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ (٢٨) قُلْ يَوْمَ الْفَتْحِ لاَ يَنْفَعُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِيمانُهُمْ وَلا هُمْ يُنْظَرُونَ (٢٩)

{ وَيَقُولُونَ مَتى هذَا الْفَتْحُ إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ (٢٨) قُلْ يَوْمَ الْفَتْحِ لاَ يَنْفَعُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِيمانُهُمْ وَلا هُمْ يُنْظَرُونَ (٢٩) } “Ve derler ki: «Eğer doğru söylüyorsanız bu fetih ne zaman?» De ki: «Fetih günü inkâr edenlere imanları fayda vermez ve onlara mühlet de tanınmaz.»”

11793. Metin

وَيَقُولُونَ مَتى هذَا الْفَتْحُ النصر أو الفصل بالحكومة من قوله رَبَّنَا افْتَحْ بَيْنَنا إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ في الوعد به.

{ وَيَقُولُونَ مَتى هذَا الْفَتْحُ } zafer yahut { رَبَّنَا افْتَحْ بَيْنَنا } kavlinden hareketle hükümle ayırt etme ne zaman? { إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ } vaat edilen şeyde.

11794. Metin

قُلْ يَوْمَ الْفَتْحِ لاَ يَنْفَعُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِيمانُهُمْ وَلا هُمْ يُنْظَرُونَ وهو يوم القيامة فإنه يوم نصر المؤمنين على الكفرة والفصل بينهم. وقيل يوم بدر أو يوم فتح مكة، والمراد بالذين كفروا المقتولون منهم فيه فإنهم لا ينفعهم إيمانهم حال القتل ولا يمهلون وانطباقه جواباً على سؤالهم من حيث المعنى باعتبار ما عرف من غرضهم، فإنهم لما أرادوا به الاستعجال تكذيباً واستهزاء أجيبوا بما يمنع الاستعجال.

{ قُلْ يَوْمَ الْفَتْحِ لاَ يَنْفَعُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِيمانُهُمْ وَلا هُمْ يُنْظَرُونَ } o kıyamet günüdür; zira o gün, müminlerin kâfirlere karşı zafer günüdür ve aralarındaki hüküm günüdür. Bedir günü veya Mekke'nin fethi günü olduğu da söylenmiştir; inkâr edenlerden kasıt ise orada öldürülenlerdir; çünkü öldürülme anında imanları kendilerine fayda vermez ve onlara mühlet verilmez. Bunun onların sorusuna mana bakımından bir cevap olarak tam uygun düşmesi, onların maksadının bilinmesi sebebiyledir. Zira onlar yalanlama ve alay yoluyla onun acele gelmesini istediklerinde, kendilerine acele istemeyi engelleyecek bir cevap verilmiştir.

11795. Metin

[سورة السجده (٣٢) : آية ٣٠]

[Secde Suresi (32), Âyet 30]

11796. Metin

فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ وَانْتَظِرْ إِنَّهُمْ مُنْتَظِرُونَ (٣٠)

{ فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ وَانْتَظِرْ إِنَّهُمْ مُنْتَظِرُونَ (٣٠) } “Artık onlardan yüz çevir ve bekle; şüphesiz onlar da beklemektedirler.”

11797. Metin

فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ ولا تبال بتكذيبهم، وقيل هو منسوخ بآية السيف. وَانْتَظِرْ النصرة عليهم. إِنَّهُمْ مُنْتَظِرُونَ الغلبة عليك، وقرئ بالفتح على معنى أنهم أحقاء بأن ينتظر هلاكهم أو أن الملائكة ينتظرونه.

{ فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ } ve onların yalanlamalarına aldırma; kılıç ayetiyle neshedildiği de söylenmiştir. { وَانْتَظِرْ } onlara karşı zaferi. { إِنَّهُمْ مُنْتَظِرُونَ } sana karşı galip gelmeyi [beklemektedirler]. Fetha ile «مُنْتَظَرُونَ» şeklinde de okunmuştur ki helaklerinin beklenmeye layık olduğu veya meleklerin bunu beklediği anlamındadır.

11798. Metin

عن النبي ﷺ من قرأ «ألم تنزيل، وتبارك الذي بيده الملك أعطي من الأجر كأنما أحيا ليلة القدر» .

Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem: «Kim Elif-lâm-mîm Tenzîl ve Tebârekellezî bi-yedihi'l-mülk surelerini okursa, Kadir gecesini ihya etmiş gibi kendisine ecir verilir.»

11799. Metin

وعنه «من قرأ «ألم تنزيل في بيته لم يدخل الشيطان بيته ثلاثة أيام» .

Yine ondan: «Kim evinde Elif-lâm-mîm Tenzîl suresini okursa, şeytan üç gün boyunca o eve girmez.»