14084. Metin
مكية وآيها سبع أو ست وثلاثون آية
Mekkîdir ve ayetleri otuz yedi veya otuz altı ayettir.
14085. Metin
[سورة الجاثية (٤٥) : الآيات ١ الى ٤]
[Câsiye Suresi (45), Ayetler 1-4]
14086. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm
14087. Metin
حم (١) تَنْزِيلُ الْكِتابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ (٢) إِنَّ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ لَآياتٍ لِلْمُؤْمِنِينَ (٣) وَفِي خَلْقِكُمْ وَما يَبُثُّ مِنْ دابَّةٍ آياتٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ (٤)
{ حم (١) تَنْزِيلُ الْكِتابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ (٢) إِنَّ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ لَآياتٍ لِلْمُؤْمِنِينَ (٣) وَفِي خَلْقِكُمْ وَما يَبُثُّ مِنْ دابَّةٍ آياتٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ (٤) } “Hâ Mîm. (1) Kitab’ın indirilmesi; Azîz, Hakîm olan Allah tarafındandır. (2) Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için ayetler vardır. (3) Sizin yaratılışınızda ve [yeryüzüne] yaydığı her canlıda da kesin olarak inanan bir topluluk için nice ayetler vardır. (4)”
14088. Metin
حم تَنْزِيلُ الْكِتابِ إن جعلت حم مبتدأ خبره تَنْزِيلُ الْكِتابِ احتجت إلى إضمار مثل ذلك تَنْزِيلُ حم، وإن جعلتها تعديداً للحروف كان تَنْزِيلُ مبتدأ خبره: مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ وقيل حم مقسم به وتَنْزِيلُ الْكِتابِ صفته وجواب القسم:
{ حم تَنْزِيلُ الْكِتابِ } “Hâ Mîm. Kitab’ın indirilmesi” [ifadesinde]; şayet { حم } lafzını mübteda (özne), haberini de { تَنْزِيلُ الْكِتابِ } kılarsan, “Bu Hâ Mîm’in indirilmesidir” şeklinde takdiri bir ifadeye ihtiyaç duyarsın. Eğer onu harflerin sayımı kabul edersen { تَنْزِيلُ } mübteda, haberi de { مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ } “Azîz, Hakîm olan Allah tarafındandır” olur. { حم } lafzının kasem (yemin) olduğu, { تَنْزِيلُ الْكِتابِ } ifadesinin onun sıfatı olduğu ve yeminin cevabının da:
14089. Metin
إِنَّ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ لَآياتٍ لِلْمُؤْمِنِينَ وهو يحتمل أن يكون على ظاهره وأن يكون المعنى إِنَّ فِي خَلْقِ السموات لقوله:
{ إِنَّ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ لَآياتٍ لِلْمُؤْمِنِينَ } “Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için ayetler vardır” olduğu da söylenmiştir. Bunun zahiri üzere olması da, şu ayetten dolayı mananın “Şüphesiz göklerin yaratılışında” olması da muhtemeldir:
14090. Metin
وَفِي خَلْقِكُمْ وَما يَبُثُّ مِنْ دابَّةٍ وَلاَ يحسن عطف ما على الضمير المجرور بل عطفه على المضاف إليه بأحد الاحتمالين، فإن بثه وتنوعه واستجماعه لما به يتم معاشه إلى غير ذلك دلائل على وجود الصانع المختار. آياتٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ محمول على محل إن واسمها، وقرأ حمزة والكسائي ويعقوب بالنصب حملا على الاسم.
{ وَفِي خَلْقِكُمْ وَما يَبُثُّ مِنْ دابَّةٍ } “Sizin yaratılışınızda ve [yeryüzüne] yaydığı her canlıda”. { ما } edatının mecrur zamire atfedilmesi uygun değildir; aksine iki ihtimalden biri üzere muzafun ileyhe atfedilir. Zira [canlıların] yayılması, çeşitliliği ve maişetlerini tamamlayan şeyleri kendisinde toplaması gibi hususlar, Fail-i Muhtar bir Yaratıcı'nın varlığına delillerdir. { آياتٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ } “kesin olarak inanan bir topluluk için nice ayetler vardır” ifadesi, { إِنَّ } ve isminin mahalline hamledilmiştir [merfudur]. Hamza, Kisâî ve Ya'kûb ise isme hamlederek nasb ile okumuşlardır.
14091. Metin
[سورة الجاثية (٤٥) : الآيات ٥ الى ٦]
[Câsiye Suresi (45), Ayetler 5-6]
14092. Metin
وَاخْتِلافِ اللَّيْلِ وَالنَّهارِ وَما أَنْزَلَ اللَّهُ مِنَ السَّماءِ مِنْ رِزْقٍ فَأَحْيا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِها وَتَصْرِيفِ الرِّياحِ آياتٌ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٥) تِلْكَ آياتُ اللَّهِ نَتْلُوها عَلَيْكَ بِالْحَقِّ فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَ اللَّهِ وَآياتِهِ يُؤْمِنُونَ (٦)
{ وَاخْتِلافِ اللَّيْلِ وَالنَّهارِ وَما أَنْزَلَ اللَّهُ مِنَ السَّماءِ مِنْ رِزْقٍ فَأَحْيا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِها وَتَصْرِيفِ الرِّياحِ آياتٌ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٥) تِلْكَ آياتُ اللَّهِ نَتْلُوها عَلَيْكَ بِالْحَقِّ فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَ اللَّهِ وَآياتِهِ يُؤْمِنُونَ (٦) } “Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, Allah’ın gökten rızık indirip onunla ölümünden sonra yeri diriltmesinde ve rüzgârları sevk edip değiştirmesinde aklını kullanan bir topluluk için deliller vardır. (5) İşte bunlar Allah’ın ayetleridir; onları sana hak ile okuyoruz. Artık Allah’tan ve O’nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? (6)”
14093. Metin
وَاخْتِلافِ اللَّيْلِ وَالنَّهارِ وَما أَنْزَلَ اللَّهُ مِنَ السَّماءِ مِنْ رِزْقٍ من مطر وسماه رزقاً لأنه سببه. فَأَحْيا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِها يبسها. وَتَصْرِيفِ الرِّياحِ باختلاف جهاتها وأحوالها، وقرأ حمزة والكسائي «وتصريف الريح» . آياتٌ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ فيه القراءتان ويلزمهما العطف على عاملين في والابتداء، أو أن إلا أن يضمر في أو ينصب آياتٌ على الاختصاص أو يرفع بإضمار هي، ولعل اختلاف الفواصل الثلاث لاختلاف الآيات في الدقة والظهور.
{ وَاخْتِلافِ اللَّيْلِ وَالنَّهارِ وَما أَنْزَلَ اللَّهُ مِنَ السَّماءِ مِنْ رِزْقٍ } “Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, Allah’ın gökten rızık indirmesinde” yani yağmur indirmesinde; ona rızık demiştir çünkü onun sebebidir. { فَأَحْيا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِها } “onunla ölümünden sonra yeri diriltmesinde” yani kurumasından sonra. { وَتَصْرِيفِ الرِّياحِ } “ve rüzgârları sevk edip değiştirmesinde” cihetlerinin ve hallerinin değişmesiyle. Hamza ve Kisâî «وتصريف الريح» şeklinde okumuştur. { آياتٌ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ } “aklını kullanan bir topluluk için deliller vardır” ifadesinde iki kıraat [merfû ve mansûb] vardır; bunlara göre { فِي } ve ibtida yahut { إِنَّ } olmak üzere iki amil üzerine atıf gerekir. Ancak { فِي } takdir edilmesi veya { آياتٌ } kelimesinin ihtisas üzere mansub yapılması ya da { هِيَ } takdiriyle merfu kılınması müstesnadır. Bu üç fasılanın farklı olması, belki de delillerin dakiklik ve açıklık yönünden farklı olmasındandır.
14094. Metin
تِلْكَ آياتُ اللَّهِ أي تلك الآيات دلائله نَتْلُوها عَلَيْكَ حال عاملها معنى الإِشارة. بِالْحَقِّ ملتبسين به أو ملتبسة به. فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَ اللَّهِ وَآياتِهِ يُؤْمِنُونَ أي بعد آيات اللهِ، وتقديم اسم اللَّهِ للمبالغة والتعظيم كما في قولك أعجبني زيد وكرمه أو بعد حديث اللَّهِ وهو القرآن كقوله تعالى: اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ وآياتِهِ دلائله المتلوة أو القرآن، والعطف لتغاير الوصفين. وقرأ الحجازيان وحفص وأبو عمرو وروح يُؤْمِنُونَ بالياء ليوافق ما قبله.
{ تِلْكَ آياتُ اللَّهِ } “İşte bunlar Allah’ın ayetleridir” yani bu ayetler O’nun delilleridir. { نَتْلُوها عَلَيْكَ } “onları sana okuyoruz” amili işaret manası olan haldir. { بِالْحَقِّ } “hak ile” ona bürünmüş olarak veya ona bürünmüş oldukları halde. { فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَ اللَّهِ وَآياتِهِ يُؤْمِنُونَ } “Artık Allah’tan ve O’nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?” yani Allah'ın ayetlerinden sonra; Allah'ın isminin öne alınması “Zeyd ve cömertliği hoşuma gitti” sözünde olduğu gibi mübalağa ve tazim içindir; yahut Allah'ın kelamından sonra ki o da Yüce Allah'ın { اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ } “Allah, sözün en güzelini indirmiştir” buyruğundaki gibi Kur’an'dır; { وآياتِهِ } ise okunan delilleri veya Kur'an'dır, atıf iki vasfın farklılığından dolayıdır. Hicazlılar (Nâfi ve İbn Kesîr), Hafs, Ebû Amr ve Ravh, öncesiyle uyumlu olması için { يُؤْمِنُونَ } kelimesini ye (ي) ile okumuşlardır.
14095. Metin
[سورة الجاثية (٤٥) : الآيات ٧ الى ١٠]
[Câsiye Suresi (45), Ayetler 7-10]
14096. Metin
وَيْلٌ لِكُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ (٧) يَسْمَعُ آياتِ اللَّهِ تُتْلى عَلَيْهِ ثُمَّ يُصِرُّ مُسْتَكْبِراً كَأَنْ لَمْ يَسْمَعْها فَبَشِّرْهُ بِعَذابٍ أَلِيمٍ (٨) وَإِذا عَلِمَ مِنْ آياتِنا شَيْئاً اتَّخَذَها هُزُواً أُولئِكَ لَهُمْ عَذابٌ مُهِينٌ (٩) مِنْ وَرائِهِمْ جَهَنَّمُ وَلا يُغْنِي عَنْهُمْ ما كَسَبُوا شَيْئاً وَلا مَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْلِياءَ وَلَهُمْ عَذابٌ عَظِيمٌ (١٠)
{ وَيْلٌ لِكُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ (٧) يَسْمَعُ آياتِ اللَّهِ تُتْلى عَلَيْهِ ثُمَّ يُصِرُّ مُسْتَكْبِراً كَأَنْ لَمْ يَسْمَعْها فَبَشِّرْهُ بِعَذابٍ أَلِيمٍ (٨) وَإِذا عَلِمَ مِنْ آياتِنا شَيْئاً اتَّخَذَها هُزُواً أُولئِكَ لَهُمْ عَذابٌ مُهِينٌ (٩) مِنْ وَرائِهِمْ جَهَنَّمُ وَلا يُغْنِي عَنْهُمْ ما كَسَبُوا شَيْئاً وَلا مَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْلِياءَ وَلَهُمْ عَذابٌ عَظِيمٌ (١٠) } “Vay haline her yalancı, günahkâr kimsenin! (7) O, kendisine okunan Allah’ın ayetlerini işitir de sonra sanki onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak [küfründe] direnir. Artık onu can yakıcı bir azapla müjdele! (8) Ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde ise onu alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. (9) Önlerinde/ardlarında cehennem vardır. Ne kazandıkları şeyler ne de Allah’ı bırakıp edindikleri dostlar onlara hiçbir fayda vermez. Onlar için büyük bir azap vardır. (10)”
14097. Metin
وَيْلٌ لِكُلِّ أَفَّاكٍ كذاب. أَثِيمٍ كثير الآثام.
{ وَيْلٌ لِكُلِّ أَفَّاكٍ } “Vay haline her yalancı... kimsenin!” yalancı. { أَثِيمٍ } “günahkâr” günahı çok olan.
14098. Metin
يَسْمَعُ آياتِ اللَّهِ تُتْلى عَلَيْهِ ثُمَّ يُصِرُّ يقيم على كفره. مُسْتَكْبِراً عن الإِيمان بالآيات وثُمَّ لاستبعاد الإِصرار بعد سماع الآيات كقوله: يَرَى غَمَرات ثُمَّ يَزُورهَا. كَأَنْ لَمْ يَسْمَعْها أي كأنه فخففت وحذف ضمير الشأن والجملة في موضع الحال، أي يصر مثل غير السامع. فَبَشِّرْهُ بِعَذابٍ أَلِيمٍ على إصراره والبشارة على الأصل أو التهكم.
{ يَسْمَعُ آياتِ اللَّهِ تُتْلى عَلَيْهِ ثُمَّ يُصِرُّ } “O, kendisine okunan Allah’ın ayetlerini işitir de sonra [küfründe] direnir” küfrü üzerinde ısrarla durur. { مُسْتَكْبِراً } “büyüklük taslayarak” ayetlere inanmaktan kibirlenerek. { ثُمَّ } (sonra) ise ayetleri işittikten sonra ısrar etmenin uzaklığını/çirkinliğini belirtmek içindir; nitekim şairin “Zorlukları görür de sonra onları ziyaret eder” sözünde olduğu gibidir. { كَأَنْ لَمْ يَسْمَعْها } “sanki onları hiç işitmemiş gibi” yani { كَأَنَّهُ } idi, tahfif edildi ve şan zamiri hazfedildi; cümle hal konumundadır, yani işitmeyen kimse gibi ısrar eder. { فَبَشِّرْهُ بِعَذابٍ أَلِيمٍ } “Artık onu can yakıcı bir azapla müjdele!” ısrarı sebebiyle [bu azap verilir]; müjdeleme ya asıl manasındadır ya da istihzadır (alay etmedir).
14099. Metin
وَإِذا عَلِمَ مِنْ آياتِنا شَيْئاً وإذا بَلغه شيء من آياتِنا وعلم أنه منها. اتَّخَذَها هُزُواً لذلك من غير أن يرى فيها ما يناسب الهزء، والضمير ل آياتِنا وفائدته الإِشعار بأنه إذا سمع كلاماً وعلم أنه من الآيات بادر إلى الاستهزاء بالآيات كلها ولم يقتصر على ما سمعه، أو لشيء لأنه بمعنى الآية. أُولئِكَ لَهُمْ عَذابٌ مُهِينٌ.
{ وَإِذا عَلِمَ مِنْ آياتِنا شَيْئاً } “Ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde ise” ayetlerimizden kendisine bir şey ulaşıp onun ayetlerden olduğunu bildiğinde. { اتَّخَذَها هُزُواً } “onu alaya alır” içinde alayı gerektirecek bir şey görmeksizin sırf bunun için [alay eder]. Zamir { آياتِنا } ifadesine racidir; bunun faydası, bir söz duyup onun ayetlerden olduğunu bildiğinde sadece duyduğuyla yetinmeyip bütün ayetlerle alay etmeye yeltendiğini hissettirmektir; yahut da { شَيْئاً } kelimesine racidir çünkü ayet manasındadır. { أُولئِكَ لَهُمْ عَذابٌ مُهِينٌ } “İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır”.
14100. Metin
مِنْ وَرائِهِمْ جَهَنَّمُ من قدامهم لأنهم متوجهون إليها، أو من خلفهم لأنها بعد آجالهم. وَلا يُغْنِي عَنْهُمْ ولا يدفع عنهم. مَّا كَسَبُوا من الأموال والأولاد. شَيْئاً من عذاب الله. وَلا مَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْلِياءَ أي الأصنام. وَلَهُمْ عَذابٌ عَظِيمٌ لا يتحملونه.
{ مِنْ وَرائِهِمْ جَهَنَّمُ } “Önlerinde/ardlarında cehennem vardır” önlerinde, çünkü onlar oraya yönelmektedirler; yahut arkalarında, çünkü o ecellerinden sonradır. { وَلا يُغْنِي عَنْهُمْ } “onlara hiçbir fayda vermez” ve onlardan savmaz. { مَّا كَسَبُوا } “kazandıkları şeyler” mallar ve evlatlar. { شَيْئاً } “hiçbir şeyi” Allah'ın azabından hiçbir şeyi. { وَلا مَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْلِياءَ } “ne de Allah’ı bırakıp edindikleri dostlar” yani putlar. { وَلَهُمْ عَذابٌ عَظِيمٌ } “Onlar için büyük bir azap vardır” dayanamayacakları [bir azap].
14101. Metin
[سورة الجاثية (٤٥) : آية ١١]
[Câsiye Suresi (45), Ayet 11]
14102. Metin
هذا هُدىً وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآياتِ رَبِّهِمْ لَهُمْ عَذابٌ مِنْ رِجْزٍ أَلِيمٌ (١١)
{ هذا هُدىً وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآياتِ رَبِّهِمْ لَهُمْ عَذابٌ مِنْ رِجْزٍ أَلِيمٌ (١١) } “Bu bir hidayettir. Rablerinin ayetlerini inkâr edenler için ise pek acı, elem dolu bir azap vardır. (11)”
14103. Metin
هذا هُدىً الإِشارة إلى القرآن ويدل عليه قوله: وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآياتِ رَبِّهِمْ لَهُمْ عَذابٌ مِنْ رِجْزٍ أَلِيمٌ وقرأ ابن كثير ويعقوب وحفص برفع أَلِيمٌ وال رِجْزٍ أشد العذاب.
{ هذا هُدىً } “Bu bir hidayettir” işaret Kur'an'adır; buna { وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآياتِ رَبِّهِمْ لَهُمْ عَذابٌ مِنْ رِجْزٍ أَلِيمٌ } “Rablerinin ayetlerini inkâr edenler için ise pek acı, elem dolu bir azap vardır” buyruğu delalet etmektedir. İbn Kesîr, Ya'kûb ve Hafs, { أَلِيمٌ } kelimesini ref ile okumuşlardır. Ricz (رِجْز) ise azabın en şiddetlisidir.
14104. Metin
[سورة الجاثية (٤٥) : الآيات ١٢ الى ١٣]
[Câsiye Suresi (45), Ayetler 12-13]
14105. Metin
اللَّهُ الَّذِي سَخَّرَ لَكُمُ الْبَحْرَ لِتَجْرِيَ الْفُلْكُ فِيهِ بِأَمْرِهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (١٢) وَسَخَّرَ لَكُمْ مَّا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ جَمِيعاً مِنْهُ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (١٣)
{ اللَّهُ الَّذِي سَخَّرَ لَكُمُ الْبَحْرَ لِتَجْرِيَ الْفُلْكُ فِيهِ بِأَمْرِهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (١٢) وَسَخَّرَ لَكُمْ مَّا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ جَمِيعاً مِنْهُ إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (١٣) } “Allah O’dur ki, emriyle gemilerin onda akıp gitmesi ve O’nun lütfundan [rızık] aramanız için denizi sizin hizmetinize verdi; umulur ki şükredersiniz. (12) Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini kendi katından bir lütuf olarak sizin hizmetinize verdi. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için deliller vardır. (13)”
14106. Metin
اللَّهُ الَّذِي سَخَّرَ لَكُمُ الْبَحْرَ بأن جعله أملس السطح يطفو عليه ما يتخلخل كالأخشاب ولا يمنع الغوص فيه. لِتَجْرِيَ الْفُلْكُ فِيهِ بِأَمْرِهِ بتسخيره وأنتم راكبوها. وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ التجارة والغوص والصيد وغيرها. وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ هذه النعم.
{ اللَّهُ الَّذِي سَخَّرَ لَكُمُ الْبَحْرَ } “Allah O’dur ki... denizi sizin hizmetinize verdi” yüzeyini düz kılarak, üzerinde tahta gibi içi boşluklu maddelerin batmadan yüzmesini sağlayıp içine dalmaya da engel kılmayarak. { لِتَجْرِيَ الْفُلْكُ فِيهِ بِأَمْرِهِ } “emriyle gemilerin onda akıp gitmesi... için” O’nun boyun eğdirmesiyle ve sizler onlara binen kimseler olarak. { وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ } “ve O’nun lütfundan [rızık] aramanız için” ticaret, dalgıçlık, avcılık ve diğer yollarla. { وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ } “umulur ki şükredersiniz” bu nimetlere.
14107. Metin
وَسَخَّرَ لَكُمْ مَّا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ جَمِيعاً بأن خلقها نافعة لكم. مِنْهُ حال من ما أي سخر هذه الأشياء كائنة منه، أو خبر لمحذوف أي هي جميعاً منه، أو ل مَا فِي السَّماواتِ وَسَخَّرَ لَكُمْ تكرير للتأكيد أو ل ما فِي الْأَرْضِ، وقرئ منه على المفعول له ومنه على أنه فاعل سَخَّرَ على الإِسناد المجازي أو خبر محذوف. إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ في صنائعه.
{ وَسَخَّرَ لَكُمْ مَّا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ جَمِيعاً } “Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini... sizin hizmetinize verdi” onları sizin için faydalı kılarak yaratarak. { مِنْهُ } “kendi katından” [ifadesi] { ما } lafzından haldir; yani bu şeyleri O'ndan var olmuş halde hizmetinize verdi; yahut mahzuf bir mübtedanın haberidir, yani 'hepsi O'ndandır'; yahut { مَا فِي السَّماواتِ } ifadesinin haberidir ve { وَسَخَّرَ لَكُمْ } tekit için tekrardır; yahut { ما فِي الْأَرْضِ } ifadesinin haberidir. { مِنْهُ } mef'ûlün leh olarak veya mecazi isnad ile { سَخَّرَ } fiilinin faili ya da mahzuf bir mübtedanın haberi olarak da okunmuştur. { إِنَّ فِي ذلِكَ لَآياتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ } “Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için deliller vardır” O’nun sanatları hakkında.
14108. Metin
[سورة الجاثية (٤٥) : الآيات ١٤ الى ١٥]
[Câsiye Suresi (45), Ayetler 14-15]
14109. Metin
قُلْ لِلَّذِينَ آمَنُوا يَغْفِرُوا لِلَّذِينَ لاَ يَرْجُونَ أَيَّامَ اللَّهِ لِيَجْزِيَ قَوْماً بِما كانُوا يَكْسِبُونَ (١٤) مَنْ عَمِلَ صالِحاً فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ أَساءَ فَعَلَيْها ثُمَّ إِلى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ (١٥)
{ قُلْ لِلَّذِينَ آمَنُوا يَغْفِرُوا لِلَّذِينَ لاَ يَرْجُونَ أَيَّامَ اللَّهِ لِيَجْزِيَ قَوْماً بِما كانُوا يَكْسِبُونَ (١٤) مَنْ عَمِلَ صالِحاً فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ أَساءَ فَعَلَيْها ثُمَّ إِلى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ (١٥) } “İman edenlere söyle: Allah’ın günlerinin [azabının] geleceğini ummayanları bağışlasınlar. Çünkü O, bir topluluğu kazandıklarıyla cezalandıracaktır/mükâfatlandıracaktır. (14) Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir; kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz. (15)”
14110. Metin
قُلْ لِلَّذِينَ آمَنُوا يَغْفِرُوا حذف المقول لدلالة الجواب عليه، والمعنى قل لهم اغفروا يغفروا أي يعفوا ويصفحوا. لِلَّذِينَ لاَ يَرْجُونَ أَيَّامَ اللَّهِ لاَ يتوقعون وقائعه بأعدائه من قولهم أيام العرب لوقائعهم، أو لا يأملون الأوقات التي وقتها الله لنصر المؤمنين وثوابهم ووعدهم بها. والآية نزلت في عمر ﵁ شتمه غفاري فهم أن يبطش به، وقيل إنها منسوخة بآية القتال. لِيَجْزِيَ قَوْماً بِما كانُوا يَكْسِبُونَ علة للأمر، والقوم هم المؤمنون أو الكافرون أو كلاهما فيكون التنكير للتعظيم أو التحقير أو الشيوع، والكسب المغفرة أو
{ قُلْ لِلَّذِينَ آمَنُوا يَغْفِرُوا } “İman edenlere söyle: bağışlasınlar” cevabın delalet etmesi sebebiyle mekul [söylenen söz] hazfedilmiştir; mana şöyledir: “Onlara ‘bağışlayın’ de, bağışlasınlar” yani affedip hoş görsünler. { لِلَّذِينَ لاَ يَرْجُونَ أَيَّامَ اللَّهِ } “Allah’ın günlerini ummayanları” Arapların savaşları için “Eyyâmü'l-Arab” (Arapların günleri) demelerinden hareketle, O’nun düşmanlarına indireceği darbeleri beklemeyenleri; yahut Allah’ın müminlere yardım ve sevap için belirlediği ve vaat ettiği vakitleri ummayanları. Bu ayet Ömer [radıyallâhu anh] hakkında inmiştir; Gıfârlı bir adam ona sövmüş, o da onu cezalandırmaya yeltenmişti. Kıtal (savaş) ayetiyle neshedildiği de söylenmiştir. { لِيَجْزِيَ قَوْماً بِما كانُوا يَكْسِبُونَ } “Çünkü O, bir topluluğu kazandıklarıyla cezalandıracaktır/mükâfatlandıracaktır” emrin gerekçesidir. Topluluk (kavm) ise müminler veya kâfirler yahut her ikisidir; bu durumda nekrelik tazim, tahkir veya umumilik içindir. Kazanç ise bağışlama veya
14111. Metin
الإساءة أو ما يعمهما. وقرأ ابن عامر وحمزة والكسائي «لنجزي» بالنون وقرئ «ليجزي قوم» و «ليجزي قوماً» أي ليجزي الخير أو الشر أو الجزاء، أعني ما يجزى به لا المصدر فإن الإسناد إليه سيما مع المفعول به ضعيف.
kötülüktür yahut her ikisini de kapsayan şeydir. İbn Âmir, Hamza ve Kisâî nûn ile «لنجزي» şeklinde okumuşlardır; ayrıca «ليجزي قوم» ve «ليجزي قوماً» şeklinde de okunmuştur; yani hayrı, şerri yahut cezayı karşılık versin anlamındadır; bununla kastedilen mastar değil, karşılığı verilen şeydir; çünkü özellikle mef'ûlün bih ile birlikte mastara isnad zayıftır.
14112. Metin
مَنْ عَمِلَ صالِحاً فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ أَساءَ فَعَلَيْها أي لها ثواب العمل وعليها عقابه. ثُمَّ إِلى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ فَيجازيكم على أعمالكم.
{ مَنْ عَمِلَ صالِحاً فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ أَساءَ فَعَلَيْها } “Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir; kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir” yani amelin sevabı onun lehine, cezası ise aleyhinedir. { ثُمَّ إِلى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ } “Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz” O da amellerinizin karşılığını size verecektir.
14113. Metin
[سورة الجاثية (٤٥) : الآيات ١٦ الى ١٧]
[Câsiye Suresi (45), Ayetler 16-17]
14114. Metin
وَلَقَدْ آتَيْنا بَنِي إِسْرائِيلَ الْكِتابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ وَرَزَقْناهُمْ مِنَ الطَّيِّباتِ وَفَضَّلْناهُمْ عَلَى الْعالَمِينَ (١٦) وَآتَيْناهُمْ بَيِّناتٍ مِنَ الْأَمْرِ فَمَا اخْتَلَفُوا إِلاَّ مِنْ بَعْدِ مَا جاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْ إِنَّ رَبَّكَ يَقْضِي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيامَةِ فِيما كانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ (١٧)
{ وَلَقَدْ آتَيْنا بَنِي إِسْرائِيلَ الْكِتابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ وَرَزَقْناهُمْ مِنَ الطَّيِّباتِ وَفَضَّلْناهُمْ عَلَى الْعالَمِينَ (١٦) وَآتَيْناهُمْ بَيِّناتٍ مِنَ الْأَمْرِ فَمَا اخْتَلَفُوا إِلاَّ مِنْ بَعْدِ مَا جاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْ إِنَّ رَبَّكَ يَقْضِي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيامَةِ فِيما كانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ (١٧) } “Andolsun biz, İsrailoğullarına Kitab’ı, hükümranlığı/hikmeti ve peygamberliği verdik; onları temiz rızıklarla rızıklandırdık ve onları âlemlere üstün kıldık. (16) Onlara din işine dair açık deliller verdik. Fakat onlar, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki çekememezlik/kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Şüphesiz Rabbin, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir. (17)”
14115. Metin
وَلَقَدْ آتَيْنا بَنِي إِسْرائِيلَ الْكِتابَ التوراة. وَالْحُكْمَ والحكمة النظرية والعملية أو فصل الخصومات.
{ وَلَقَدْ آتَيْنا بَنِي إِسْرائِيلَ الْكِتابَ } “Andolsun biz, İsrailoğullarına Kitab’ı... verdik” Tevrat’ı. { وَالْحُكْمَ } “hükümranlığı/hikmeti” nazari ve ameli hikmeti yahut davaları çözüme kavuşturmayı.
14116. Metin
وَالنُّبُوَّةَ إذ كثر فيهم الأنبياء ما لم يكثروا في غيرهم. وَرَزَقْناهُمْ مِنَ الطَّيِّباتِ مما أحل الله من اللذائذ.
{ وَالنُّبُوَّةَ } “ve peygamberliği” zira başkalarında olmadığı kadar peygamberler onların içinde çoğalmıştır. { وَرَزَقْناهُمْ مِنَ الطَّيِّباتِ } “onları temiz rızıklarla rızıklandırdık” Allah'ın helal kıldığı lezzetli şeylerden.
14117. Metin
وَفَضَّلْناهُمْ عَلَى الْعالَمِينَ حيث آتيناهم ما لم نؤت غيرهم.
{ وَفَضَّلْناهُمْ عَلَى الْعالَمِينَ } “ve onları âlemlere üstün kıldık” başkalarına vermediğimizi onlara vermek suretiyle.
14118. Metin
وَآتَيْناهُمْ بَيِّناتٍ مِنَ الْأَمْرِ أدلة في أمر الدين ويندرج فيها المعجزات. وقيل آيات من أمر النبي ﵊ مبينة لصدقه. فَمَا اخْتَلَفُوا في ذلك الأمر. إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جاءَهُمُ الْعِلْمُ بحقيقة الحال.
{ وَآتَيْناهُمْ بَيِّناتٍ مِنَ الْأَمْرِ } “Onlara din işine dair açık deliller verdik” din işine dair deliller [verdik] ki mucizeler de buna dahildir. Peygamber’in [aleyhisselâm] işine dair, onun doğruluğunu açıklayan ayetler olduğu da söylenmiştir. { فَمَا اخْتَلَفُوا } “Fakat onlar... ayrılığa düştüler” o din işinde [ayrılığa düşmediler]. { إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جاءَهُمُ الْعِلْمُ } “ancak kendilerine ilim geldikten sonra” işin hakikatine dair.
14119. Metin
بَغْياً بَيْنَهُمْ عداوة وحسداً. إِنَّ رَبَّكَ يَقْضِي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيامَةِ فِيما كانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ بالمؤاخذة والمجازاة.
{ بَغْياً بَيْنَهُمْ } “aralarındaki çekememezlik/kıskançlık yüzünden” düşmanlık ve hasetten ötürü. { إِنَّ رَبَّكَ يَقْضِي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيامَةِ فِيما كانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ } “Şüphesiz Rabbin, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir” hesaba çekerek ve cezalandırarak.
14120. Metin
[سورة الجاثية (٤٥) : الآيات ١٨ الى ١٩]
[Câsiye Suresi (45), Ayetler 18-19]
14121. Metin
ثُمَّ جَعَلْناكَ عَلى شَرِيعَةٍ مِنَ الْأَمْرِ فَاتَّبِعْها وَلا تَتَّبِعْ أَهْواءَ الَّذِينَ لا يَعْلَمُونَ (١٨) إِنَّهُمْ لَنْ يُغْنُوا عَنْكَ مِنَ اللَّهِ شَيْئاً وَإِنَّ الظَّالِمِينَ بَعْضُهُمْ أَوْلِياءُ بَعْضٍ وَاللَّهُ وَلِيُّ الْمُتَّقِينَ (١٩)
{ ثُمَّ جَعَلْناكَ عَلى شَرِيعَةٍ مِنَ الْأَمْرِ فَاتَّبِعْها وَلا تَتَّبِعْ أَهْواءَ الَّذِينَ لا يَعْلَمُونَ (١٨) إِنَّهُمْ لَنْ يُغْنُوا عَنْكَ مِنَ اللَّهِ شَيْئاً وَإِنَّ الظَّالِمِينَ بَعْضُهُمْ أَوْلِياءُ بَعْضٍ وَاللَّهُ وَلِيُّ الْمُتَّقِينَ (١٩) } “Sonra seni de bu işten bir şeriat (açık bir yol) üzere kıldık; öyleyse ona uy, bilmeyenlerin heva ve heveslerine uyma! (18) Şüphesiz onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda sağlayamazlar. Gerçek şu ki zalimler birbirlerinin dostudurlar; Allah ise takva sahiplerinin dostudur. (19)”
14122. Metin
ثُمَّ جَعَلْناكَ عَلى شَرِيعَةٍ طريقة مِنَ الْأَمْرِ من أمر الدين. فَاتَّبِعْها فاتبع شريعتك الثابتة بالحجج.
{ ثُمَّ جَعَلْناكَ عَلى شَرِيعَةٍ } “Sonra seni de bir şeriat üzere kıldık” bir yol üzere [kıldık]. { مِنَ الْأَمْرِ } “bu işten” din işinden. { فَاتَّبِعْها } “öyleyse ona uy” delillerle sabit olan şeriatına uy.
14123. Metin
وَلا تَتَّبِعْ أَهْواءَ الَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ آراء الجهال التابعة للشهوات، وهم رؤساء قريش قالوا له ارجع إلى دين آبائك.
{ وَلا تَتَّبِعْ أَهْواءَ الَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ } “bilmeyenlerin heva ve heveslerine uyma!” cahillerin şehvetlere tabi olan görüşlerine [uyma]; bunlar Kureyş'in ileri gelenleridir ki ona “Atalarının dinine dön” demişlerdi.
14124. Metin
إِنَّهُمْ لَنْ يُغْنُوا عَنْكَ مِنَ اللَّهِ شَيْئاً مما أراد بك. وَإِنَّ الظَّالِمِينَ بَعْضُهُمْ أَوْلِياءُ بَعْضٍ إذ الجنسية علة الانضمام فلا توالهم باتباع أهوائهم. وَاللَّهُ وَلِيُّ الْمُتَّقِينَ فواله بالتقى واتباع الشريعة.
{ إِنَّهُمْ لَنْ يُغْنُوا عَنْكَ مِنَ اللَّهِ شَيْئاً } “Şüphesiz onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda sağlayamazlar” O’nun senin hakkında murad ettiği şeyden hiçbir şeyi [savamazlar]. { وَإِنَّ الظَّالِمِينَ بَعْضُهُمْ أَوْلِياءُ بَعْضٍ } “Gerçek şu ki zalimler birbirlerinin dostudurlar” zira aynı cinsten olmak birbirine katılmanın illetidir (sebebidir); öyleyse hevalarına uyarak onları dost edinme. { وَاللَّهُ وَلِيُّ الْمُتَّقِينَ } “Allah ise takva sahiplerinin dostudur” öyleyse takva ve şeriata uymak suretiyle O’nu dost edin.
14125. Metin
[سورة الجاثية (٤٥) : الآيات ٢٠ الى ٢١]
[Câsiye Suresi (45), Ayetler 20-21]
14126. Metin
هذا بَصائِرُ لِلنَّاسِ وَهُدىً وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ (٢٠) أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ اجْتَرَحُوا السَّيِّئاتِ أَنْ نَجْعَلَهُمْ كَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ سَواءً مَحْياهُمْ وَمَماتُهُمْ ساءَ ما يَحْكُمُونَ (٢١)
{ هذا بَصائِرُ لِلنَّاسِ وَهُدىً وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ (٢٠) أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ اجْتَرَحُوا السَّيِّئاتِ أَنْ نَجْعَلَهُمْ كَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ سَواءً مَحْياهُمْ وَمَماتُهُمْ ساءَ ما يَحْكُمُونَ (٢١) } “Bu [Kur’an], insanlar için kalp gözlerini açan belgelerdir; kesin olarak inanan bir topluluk için de bir hidayet ve bir rahmettir. (20) Yoksa o kötülükleri işleyip duranlar, kendilerini; hayatları ve ölümleri bir olmak üzere, iman edip salih ameller işleyenler gibi kılacağımızı mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar! (21)”
14127. Metin
هذا أي القرآن أو اتباع الشريعة. بَصائِرُ لِلنَّاسِ بينات تبصرهم وجه الفلاح. وَهُدىً من الضلالة. وَرَحْمَةٌ وَنعمة من الله. لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ يطلبون اليقين.
{ هذا } “Bu” yani Kur'an yahut şeriata uymak. { بَصائِرُ لِلنَّاسِ } “insanlar için kalp gözlerini açan belgelerdir” onlara kurtuluş yolunu gösteren açık delillerdir. { وَهُدىً } “ve bir hidayettir” sapıklıktan kurtaran. { وَرَحْمَةٌ } “ve bir rahmettir” Allah'tan bir nimettir. { لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ } “kesin olarak inanan bir topluluk için” yakîne ermek isteyenler için.
14128. Metin
أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ اجْتَرَحُوا السَّيِّئاتِ
{ أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ اجْتَرَحُوا السَّيِّئاتِ } “Yoksa o kötülükleri işleyip duranlar... mı sandılar?”
14129. Metin
أَمْ منقطعة ومعنى الهمزة فيها إنكار الحسبان والاجتراح الاكتساب ومنه الجارحة. أَنْ نَجْعَلَهُمْ
{ أَمْ } munkatıdır (kesintilidir) ve buradaki hemzenin manası zannı inkâr etmektir. İctirah (اجْتِراح) ise kazanmak demektir; organ anlamına gelen câriha (el, ayak vb.) da bundandır. { أَنْ نَجْعَلَهُمْ } “kendilerini... kılacağımızı [mı sandılar]?”
14130. Metin
أن نصيرهم. كَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ
onları dönüştüreceğimizi [mi sandılar]. { كَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ } “iman edip salih ameller işleyenler gibi”
14131. Metin
مثلهم وهو ثاني مفعولي نجعل وقوله: سَواءً مَحْياهُمْ وَمَماتُهُمْ
onlar gibi [kılacağımızı]; bu da { نَجْعَلَ } fiilinin ikinci mef'ûlüdür. Yüce Allah'ın şu kavli:
14132. Metin
بدل منه إن كان الضمير للموصول الأول لأن المماثلة فيه إذ المعنى انكار أن يكون حياتهم ومماتهم سيين في البهجة والكرامة كما هو للمؤمنين، ويدل عليه قراءة حمزة والكسائي وحفص سَوَآء بالنصب على البدل أو الحال من الضمير في الكاف، أو المفعولية والكاف حال وإن كان للثاني فحال منه أو استئناف يبين المقتضى للانكار، وإن كان لهما فبدل أو حال من الثاني، وضمير الأول والمعنى إنكار أن يستووا بعد الممات في الكرامة أو ترك المؤاخذة كما استووا في الرزق والصحة في الحياة،
{ سَواءً مَحْياهُمْ وَمَماتُهُمْ } “hayatları ve ölümleri bir olmak üzere”; eğer zamir birinci ism-i mevsûle raci ise ondan bedeldir; çünkü benzetme ondadır. Zira mana, müminlerde olduğu gibi onların hayatlarının ve ölümlerinin sevinç ve keramette eşit olmasını inkâr etmektir. Hamza, Kisâî ve Hafs'ın { سَواءً } kelimesini bedel veya kâf harfindeki zamirden hal yahut mef'ûl olarak, kâf harfini de hal kılarak mansub okumaları buna delalet eder. Şayet ikinci ism-i mevsûle raci ise ondan haldir yahut inkârın gerekçesini açıklayan bir istînâftır. Şayet her ikisine birden raci ise, ikincisinden ve birincisinin zamirinden bedel veya haldir; mana ise, hayatta rızık ve sıhhatte eşit oldukları gibi ölümden sonra da ikramda veya hesaba çekilmemekte eşit olmalarını inkâr etmektir;
14133. Metin
أو استئناف مقرر لتساوي محيا كل صنف ومماته في الهدى والضلال، وقرئ «مَمَاتَهُمْ» بالنصب على أن مَحْياهُمْ وَمَماتُهُمْ
yahut her bir zümrenin hidayet ve dalalette hayatı ile ölümünün eşitliğini pekiştiren bir istînâftır. «مَمَاتَهُمْ» kelimesi, { مَحْياهُمْ وَمَماتُهُمْ } ifadesinin...
14134. Metin
ظرفان كمقدم الحاج. ساءَ مَا يَحْكُمُونَ
«hacının gelişi» terkibinde olduğu gibi iki zarftırlar. { ساءَ ما يَحْكُمُونَ } “Ne kötü hüküm veriyorlar!”
14135. Metin
ساء حكمهم هذا أو بئس شيئاً حكموا به ذلك.
Bu hükümleri ne kötüdür yahut hükmettikleri bu şey ne fenadır!
14136. Metin
[سورة الجاثية (٤٥) : آية ٢٢]
[Câsiye Suresi (45), Âyet 22]
14137. Metin
وَخَلَقَ اللَّهُ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ وَلِتُجْزى كُلُّ نَفْسٍ بِما كَسَبَتْ وَهُمْ لا يُظْلَمُونَ (٢٢)
{ وَخَلَقَ اللَّهُ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ وَلِتُجْزى كُلُّ نَفْسٍ بِما كَسَبَتْ وَهُمْ لا يُظْلَمُونَ (٢٢) } “Allah, gökleri ve yeri hak ile ve herkes kazandığının karşılığını görsün diye yarattı. Onlara haksızlık edilmez. (22)”
14138. Metin
وَخَلَقَ اللَّهُ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ كأنه دليل على الحكم السابق من حيث أن خلق ذلك بالحق المقتضي للعدل يستدعي انتصار المظلوم من الظالم، والتفاوت بين المسيء والمحسن وإذا لم يكن في المحيا كان بعد الممات. وَلِتُجْزى كُلُّ نَفْسٍ بِما كَسَبَتْ عَطف على بالحق لأنه في معنى العلة أو على علة محذوفة مثل ليدل بها على قدرته أو ليعدل وَلِتُجْزى. وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ بنقص ثواب وتضعيف عقاب، وتسمية ذلك ظلماً ولو فعله الله لم يكن منه ظلماً لأنه لو فعله غيره لكان ظلماً كالابتلاء والاختبار.
{ وَخَلَقَ اللَّهُ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ } “Allah, gökleri ve yeri hak ile... yarattı” ifadesi, adaleti gerektiren hak ile yaratılışın mazlumun zalimden hakkını almasını, kötülük yapan ile iyilik yapan arasındaki farkı icap ettirmesi ve bunun dünyada gerçekleşmemesi durumunda ölümden sonra olması cihetiyle önceki hükmün bir delili gibidir. { وَلِتُجْزى كُلُّ نَفْسٍ بِما كَسَبَتْ } “ve herkes kazandığının karşılığını görsün diye” ifadesi, illet (gerekçe) manasında olduğu için { بِالْحَقِّ } ifadesine matuftur yahut «onlarla kudretine delil getirsin diye» veya «adalet etsin ve karşılığını versin diye» şeklindeki hazfedilmiş bir illete matuftur. { وَهُمْ لا يُظْلَمُونَ } “Onlara haksızlık edilmez” sevabın eksiltilmesi ve cezanın katlanması suretiyle [zulmedilmez]. Bunun zulüm olarak adlandırılması, Allah Teâlâ bunu yapsaydı O'nun hakkında zulüm olmayacağı halde, başkası yapsaydı zulüm olacağı içindir; nitekim iptilâ ve imtihan da böyledir.
14139. Metin
[سورة الجاثية (٤٥) : الآيات ٢٣ الى ٢٥]
[Câsiye Suresi (45), Âyetler 23-25]
14140. Metin
أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلهَهُ هَواهُ وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلى بَصَرِهِ غِشاوَةً فَمَنْ يَهْدِيهِ مِنْ بَعْدِ اللَّهِ أَفَلا تَذَكَّرُونَ (٢٣) وَقالُوا ما هِيَ إِلاَّ حَياتُنَا الدُّنْيا نَمُوتُ وَنَحْيا وَما يُهْلِكُنا إِلاَّ الدَّهْرُ وَما لَهُمْ بِذلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلاَّ يَظُنُّونَ (٢٤) وَإِذا تُتْلى عَلَيْهِمْ آياتُنا بَيِّناتٍ ما كانَ حُجَّتَهُمْ إِلاَّ أَنْ قالُوا ائْتُوا بِآبائِنا إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ (٢٥)
{ أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلهَهُ هَواهُ وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلى بَصَرِهِ غِشاوَةً فَمَنْ يَهْدِيهِ مِنْ بَعْدِ اللَّهِ أَفَلا تَذَكَّرُونَ (٢٣) وَقالُوا ما هِيَ إِلاَّ حَياتُنَا الدُّنْيا نَمُوتُ وَنَحْيا وَما يُهْلِكُنا إِلاَّ الدَّهْرُ وَما لَهُمْ بِذلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلاَّ يَظُنُّونَ (٢٤) وَإِذا تُتْلى عَلَيْهِمْ آياتُنا بَيِّناتٍ ما كانَ حُجَّتَهُمْ إِلاَّ أَنْ قالُوا ائْتُوا بِآبائِنا إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ (٢٥) } “Hevasını ilah edinen, Allah'ın da bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan sonra onu kim doğru yola iletebilir? Hâlâ düşünmüyor musunuz? (23) Ve dediler ki: «Hayat, ancak bu dünyadaki hayatımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız; bizi ancak zaman helak eder.» Halbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zanda bulunuyorlar. (24) Kendilerine apaçık ayetlerimiz okunduğu zaman onların delilleri: «Eğer doğru söyleyenler iseniz, atalarımızı getirin» demekten başka bir şey olmadı. (25)”
14141. Metin
أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلهَهُ هَواهُ ترك متابعة الهدى إلى متابعة الهوى فكأنه يعبده، وقرئ «آلهة هواه» لأنه كان أحدهم يستحسن حجراً فيعبده فإذا رأى أحسن منه رفضه إليه. وَأَضَلَّهُ اللَّهُ وخذله. عَلى عِلْمٍ عالِماً بضلاله وفساد جوهر روحه. وَخَتَمَ عَلى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ فلا يبالي بالمواعظ ولا يتفكر في الآيات. وَجَعَلَ عَلى بَصَرِهِ غِشاوَةً فلا ينظر بعين الاستبصار والاعتبار، وقرأ حمزة والكسائي «غشوة» . فَمَنْ يَهْدِيهِ مِنْ بَعْدِ اللَّهِ من بعد إضلاله. أَفَلا تَذَكَّرُونَ وقرئ «تتذكرون» .
{ أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلهَهُ هَواهُ } “Hevasını ilah edinen... kimseyi gördün mü?” hidayete uymayı bırakıp hevasına uyan, sanki ona tapıyormuş gibi olan [kimse]. «آلهة هواه» şeklinde de okunmuştur; çünkü onlardan biri bir taşı güzel bulur ve ona tapardı, ondan daha güzelini görünce de ötekini bırakıp ona yönelirdi. { وَأَضَلَّهُ اللَّهُ } “ve Allah'ın... kendisini saptırdığı” ve onu yardımsız bıraktığı. { عَلى عِلْمٍ } “bir ilim üzere” onun sapıklığını ve ruh cevherinin bozukluğunu bilerek. { وَخَتَمَ عَلى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ } “kulağını ve kalbini mühürlediği” öyle ki artık öğütlere aldırış etmez ve ayetler üzerinde düşünmez. { وَجَعَلَ عَلى بَصَرِهِ غِشاوَةً } “gözüne de bir perde çektiği” artık basiret ve ibret gözüyle bakmaz. Hamza ve Kisâî «غشوة» şeklinde okumuştur. { فَمَنْ يَهْدِيهِ مِنْ بَعْدِ اللَّهِ } “Artık Allah'tan sonra onu kim doğru yola iletebilir?” Allah'ın saptırmasından sonra. { أَفَلا تَذَكَّرُونَ } “Hâlâ düşünmüyor musunuz?”; «تتذكرون» şeklinde de okunmuştur.
14142. Metin
وَقالُوا مَا هِيَ ما الحياة أو الحال. إِلَّا حَياتُنَا الدُّنْيا التي نحن فيها. نَمُوتُ وَنَحْيا أي نكون أمواتاً نطفاً وما قبلها ونحيا بعد ذلك، أو نموت بأنفسنا ونحيا ببقاء أولادنا، أو يموت بعضنا ويحيا بعضنا، أو يصيبنا الموت والحياة فيها وليس وراء ذلك حياة ويحتمل أنهم أرادوا به التناسخ فإنه عقيدة أكثر عبدة الأوثان.
{ وَقالُوا ما هِيَ } “Ve dediler ki: «...o [başka bir şey] değildir»” hayat yahut durum başka bir şey değildir. { إِلَّا حَياتُنَا الدُّنْيا } “ancak bu dünyadaki hayatımızdan ibarettir” içinde bulunduğumuz [hayattır]. { نَمُوتُ وَنَحْيا } “Ölürüz ve yaşarız” yani nutfe ve öncesinde ölüler idik, sonra dirildik; yahut bizzat kendimiz ölür, çocuklarımızın devamıyla yaşarız; yahut bir kısmımız ölür, bir kısmımız yaşar; veya ölüm ve hayat bize onda (dünyada) isabet eder, bunun ötesinde başka bir hayat yoktur. Puta tapanların çoğunun inancı olan reenkarnasyonu (tenasühü) kastetmiş olmaları da muhtemeldir.
14143. Metin
وَما يُهْلِكُنا إِلَّا الدَّهْرُ إلا مرور الزمان وهو في الأصل مدة بقاء العالم من دهره إذا غلبه. وَما لَهُمْ بِذلِكَ مِنْ عِلْمٍ يعني نسبة الحوادث إلى حركات الأفلاك وما يتعلق بها على الاستقلال، أو إنكار البعث أو كليهما.
{ وَما يُهْلِكُنا إِلَّا الدَّهْرُ } “bizi ancak zaman helak eder” ancak zamanın geçişi helak eder; Dehr (دَهْر) aslen alemin baki kalma süresidir; zamanın ona galebe çalması anlamından gelir. { وَما لَهُمْ بِذلِكَ مِنْ عِلْمٍ } “Halbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur” yani hadiseleri müstakil olarak feleklerin hareketlerine ve bunlarla ilişkili şeylere nispet etme hususunda yahut yeniden dirilişi inkâr konusunda veya her ikisinde de [bilgileri yoktur].
14144. Metin
إِنْ هُمْ إِلَّا يَظُنُّونَ إذ لا دليل لهم عليه وإنما قالوه بناء على التقليد والإِنكار لما لم يحسوا به.
{ إِنْ هُمْ إِلَّا يَظُنُّونَ } “Onlar sadece zanda bulunuyorlar” çünkü buna dair hiçbir delilleri yoktur; bunu ancak taklide ve duyu organlarıyla hissetmedikleri şeyi inkâra dayanarak söylemişlerdir.
14145. Metin
وَإِذا تُتْلى عَلَيْهِمْ آياتُنا بَيِّناتٍ واضحات الدلالة على ما يخالف معتقدهم أو مبينات له. مَّا كانَ حُجَّتَهُمْ ما كان لهم متشبث يعارضونها به. إِلَّا أَنْ قالُوا ائْتُوا بِآبائِنا إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ وإنما سماه حجة على حسبانهم ومساقهم، أو على أسلوب قولهم: تحية بَيْنَهمْ ضَرْبٌ وجِيعٌ. فإنه لا يلزم من عدم حصول الشيء حالا امتناعه مطلقا.
{ وَإِذا تُتْلى عَلَيْهِمْ آياتُنا بَيِّناتٍ } “Kendilerine apaçık ayetlerimiz okunduğu zaman” inançlarına aykırı olan hususlara delaleti açık olan yahut onu açıklayan [ayetlerimiz okunduğunda]. { ما كانَ حُجَّتَهُمْ } “onların delilleri... olmadı” ona karşı ileri sürebilecekleri sarılacakları hiçbir delil bulunmadı. { إِلَّا أَنْ قالُوا ائْتُوا بِآبائِنا إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ } “«Eğer doğru söyleyenler iseniz, atalarımızı getirin» demekten başka bir şey”; bunun hüccet (delil) olarak isimlendirilmesi, onların zannına ve sözün akışına göredir yahut «Aralarındaki selamlaşma can yakıcı bir darbedir» şeklindeki sözlerinin üslubuna göredir. Zira bir şeyin o anda meydana gelmemesi, onun mutlak olarak imkânsız olmasını gerektirmez.
14146. Metin
[سورة الجاثية (٤٥) : الآيات ٢٦ الى ٢٧]
[Câsiye Suresi (45), Âyetler 26-27]
14147. Metin
قُلِ اللَّهُ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يَجْمَعُكُمْ إِلى يَوْمِ الْقِيامَةِ لاَ رَيْبَ فِيهِ وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ (٢٦) وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَخْسَرُ الْمُبْطِلُونَ (٢٧)
{ قُلِ اللَّهُ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يَجْمَعُكُمْ إِلى يَوْمِ الْقِيامَةِ لا رَيْبَ فِيهِ وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ (٢٦) وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَخْسَرُ الْمُبْطِلُونَ (٢٧) } “De ki: «Allah sizi diriltir, sonra sizi öldürür, sonra hakkında hiçbir şüphe olmayan kıyamet gününde sizi bir araya toplar. Fakat insanların çoğu bilmezler.» (26) Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Kıyametin kopacağı gün, işte o gün batıla sapanlar hüsrana uğrayacaktır. (27)”
14148. Metin
قُلِ اللَّهُ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ على ما دلت عليه الحجج. ثُمَّ يَجْمَعُكُمْ إِلى يَوْمِ الْقِيامَةِ لا رَيْبَ فِيهِ فإن من قدر على الابتداء قدر على الإعادة، والحكمة اقتضت الجمع للمجازاة على ما قرر مراراً، والوعد
{ قُلِ اللَّهُ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ } “De ki: «Allah sizi diriltir, sonra sizi öldürür»” delillerin gösterdiği üzere. { ثُمَّ يَجْمَعُكُمْ إِلى يَوْمِ الْقِيامَةِ لا رَيْبَ فِيهِ } “sonra hakkında hiçbir şüphe olmayan kıyamet gününde sizi bir araya toplar” zira ilk defa yaratmaya güç yetiren, yeniden yaratmaya da güç yetirir. Hikmet ise defalarca açıklandığı üzere karşılık vermek için toplanmayı gerektirmiştir. Ayetlerle doğrulanan vaat,
14149. Metin
المصدق بالآيات دل على وقوعها، وإذا كان كذلك أمكن الإتيان بآبائهم لكن الحكمة اقتضت أن يعادوا يوم الجمع للجزاء. وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ لقلة تفكرهم وقصور نظرهم على ما يحسونه.
onun vuku bulacağına delalet etmiştir. Durum böyle olunca onların atalarını getirmek de mümkündür; fakat hikmet, ceza için toplanma gününde diriltilmelerini gerektirmiştir. { وَلكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ } “Fakat insanların çoğu bilmezler” az düşündükleri ve bakışlarını sadece duyularıyla algıladıkları şeylerle sınırlandırdıkları için.
14150. Metin
وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ تعميم للقدرة بعد تخصيصها. وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَخْسَرُ الْمُبْطِلُونَ أي ويخسر يوم تقوم ويَوْمَئِذٍ بدل منه.
{ وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır” kudretin tahsis edilmesinden sonra genel kılınmasıdır. { وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَخْسَرُ الْمُبْطِلُونَ } “Kıyametin kopacağı gün, işte o gün batıla sapanlar hüsrana uğrayacaktır” yani koptuğu gün hüsrana uğrayacaktır; { يَوْمَئِذٍ } ise ondan bedeldir.
14151. Metin
[سورة الجاثية (٤٥) : الآيات ٢٨ الى ٢٩]
[Câsiye Suresi (45), Âyetler 28-29]
14152. Metin
وَتَرى كُلَّ أُمَّةٍ جاثِيَةً كُلُّ أُمَّةٍ تُدْعى إِلى كِتابِهَا الْيَوْمَ تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٢٨) هذا كِتابُنا يَنْطِقُ عَلَيْكُمْ بِالْحَقِّ إِنَّا كُنَّا نَسْتَنْسِخُ ما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٢٩)
{ وَتَرى كُلَّ أُمَّةٍ جاثِيَةً كُلُّ أُمَّةٍ تُدْعى إِلى كِتابِهَا الْيَوْمَ تُجْزَوْنَ ما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٢٨) هذا كِتابُنا يَنْطِقُ عَلَيْكُمْ بِالْحَقِّ إِنَّا كُنَّا نَسْتَنْسِخُ ما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٢٩) } “Her ümmeti diz üstü çökmüş görürsün. Her ümmet kendi kitabına çağrılır: «Bugün, yapmış olduğunuz amellerin karşılığını göreceksiniz!» (28) «İşte bu, size karşı hakkı söyleyen kitabımızdır. Şüphesiz biz, yaptıklarınızı bir bir kaydediyorduk.» (29)”
14153. Metin
وَتَرى كُلَّ أُمَّةٍ جاثِيَةً مجتمعة من الجثوة وهي الجماعة، أو باركة مستوفزة على الركب. وقرئ «جاذية» أي جالسة على أطراف الأصابع لاستيفازهم. كُلُّ أُمَّةٍ تُدْعى إِلى كِتابِهَا صحيفة أعمالها. وقرأ يعقوب كُلَّ على أنه بدل من الأول وتدعى صفة أو مفعول ثان. الْيَوْمَ تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ محمول على القول.
{ وَتَرى كُلَّ أُمَّةٍ جاثِيَةً } “Her ümmeti diz üstü çökmüş görürsün” toplanmış halde; topluluk anlamına gelen Cüsvah (جُثْوَة) kelimesindendir; yahut dizlerinin üstüne çökmüş, tetikte bekleyen vaziyette. Tetikte oluşlarından ötürü parmak uçları üzerine oturmuş manasında «جاذية» olarak da okunmuştur. { كُلُّ أُمَّةٍ تُدْعى إِلى كِتابِهَا } “Her ümmet kendi kitabına çağrılır” amel defterine. Ya'kūb { كُلَّ } kelimesini birinciden bedel olarak mansub okumuştur; bu durumda { تُدْعى } sıfat veya ikinci mef'ûldür. { الْيَوْمَ تُجْزَوْنَ ما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ } “«Bugün, yapmış olduğunuz amellerin karşılığını göreceksiniz!»” söze hamledilmiştir [onlara böyle denilir].
14154. Metin
هذا كِتابُنا أضاف صحائف أعمالهم إلى نفسه لأنه أمر الكتبة أن يكتبوا فيها أعمالهم. يَنْطِقُ عَلَيْكُمْ بِالْحَقِّ يشهد عليكم بما عملتم بلا زيادة ولا نقصان. إِنَّا كُنَّا نَسْتَنْسِخُ نستكتب الملائكة. مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ أعمالكم.
{ هذا كِتابُنا } “«İşte bu, ... kitabımızdır»” yazıcılara onların amellerini oraya yazmalarını emrettiği için amel defterlerini zâtına izafe etmiştir. { يَنْطِقُ عَلَيْكُمْ بِالْحَقِّ } “size karşı hakkı söyleyen” artırma veya eksiltme olmaksızın yaptıklarınıza aleyhinizde şahitlik eden. { إِنَّا كُنَّا نَسْتَنْسِخُ } “Şüphesiz biz... kaydettiriyorduk” meleklere yazdırıyorduk. { ما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ } “yaptıklarınızı” amellerinizi.
14155. Metin
[سورة الجاثية (٤٥) : الآيات ٣٠ الى ٣١]
[Câsiye Suresi (45), Âyetler 30-31]
14156. Metin
فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فَيُدْخِلُهُمْ رَبُّهُمْ فِي رَحْمَتِهِ ذلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ (٣٠) وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا أَفَلَمْ تَكُنْ آياتِي تُتْلى عَلَيْكُمْ فَاسْتَكْبَرْتُمْ وَكُنْتُمْ قَوْماً مُجْرِمِينَ (٣١)
{ فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فَيُدْخِلُهُمْ رَبُّهُمْ فِي رَحْمَتِهِ ذلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ (٣٠) وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا أَفَلَمْ تَكُنْ آياتِي تُتْلى عَلَيْكُمْ فَاسْتَكْبَرْتُمْ وَكُنْتُمْ قَوْماً مُجْرِمِينَ (٣١) } “İman edip salih ameller işleyenlere gelince; Rableri onları rahmetine sokar. İşte apaçık kurtuluş budur. (30) İnkâr edenlere gelince: «Âyetlerim size okunmadı mıydı da siz büyüklük tasladınız ve suçlu bir topluluk oldunuz?» [denilir]. (31)”
14157. Metin
فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فَيُدْخِلُهُمْ رَبُّهُمْ فِي رَحْمَتِهِ التي من جملتها الجنة. ذلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ الظاهر لخلوصه عن الشوائب.
{ فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فَيُدْخِلُهُمْ رَبُّهُمْ فِي رَحْمَتِهِ } “İman edip salih ameller işleyenlere gelince; Rableri onları rahmetine sokar” ki Cennet de onun bir parçasıdır. { ذلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ } “İşte apaçık kurtuluş budur” şaibelerden arınmış olması sebebiyle açık olan.
14158. Metin
وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا أَفَلَمْ تَكُنْ آياتِي تُتْلى عَلَيْكُمْ أي فيقال لهم ألم يأتكم رسلي أَفَلَمْ تَكُنْ آياتِي تُتْلى عَلَيْكُمْ، فحذف القول والمعطوف عليه اكتفاء بالمقصود واستغناء بالقرينة. فَاسْتَكْبَرْتُمْ عن الإِيمان بها.
{ وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا أَفَلَمْ تَكُنْ آياتِي تُتْلى عَلَيْكُمْ } “İnkâr edenlere gelince: «Âyetlerim size okunmadı mıydı...»” yani onlara şöyle denilir: Size elçilerim gelip de ayetlerim sizlere okunmadı mıydı? Maksatla yetinilerek ve karinenin zenginliğine dayanılarak söz ve matuf aleyh hazfedilmiştir. { فَاسْتَكْبَرْتُمْ } “da siz büyüklük tasladınız” onlara inanmaktan kaçındınız.
14159. Metin
وَكُنْتُمْ قَوْماً مُجْرِمِينَ عادتكم الإِجرام.
{ وَكُنْتُمْ قَوْماً مُجْرِمِينَ } “ve suçlu bir topluluk oldunuz” âdetiniz günah işlemek idi.
14160. Metin
[سورة الجاثية (٤٥) : الآيات ٣٢ الى ٣٣]
[Câsiye Suresi (45), Âyetler 32-33]
14161. Metin
وَإِذا قِيلَ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَالسَّاعَةُ لاَ رَيْبَ فِيها قُلْتُمْ مَّا نَدْرِي مَا السَّاعَةُ إِنْ نَظُنُّ إِلاَّ ظَنًّا وَما نَحْنُ بِمُسْتَيْقِنِينَ (٣٢) وَبَدا لَهُمْ سَيِّئاتُ مَا عَمِلُوا وَحاقَ بِهِمْ مَّا كانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُنَ (٣٣)
{ وَإِذا قِيلَ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَالسَّاعَةُ لا رَيْبَ فِيها قُلْتُمْ ما نَدْرِي مَا السَّاعَةُ إِنْ نَظُنُّ إِلاَّ ظَنًّا وَما نَحْنُ بِمُسْتَيْقِنِينَ (٣٢) وَبَدا لَهُمْ سَيِّئاتُ ما عَمِلُوا وَحاقَ بِهِمْ ما كانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُنَ (٣٣) } “«Şüphesiz Allah'ın vaadi haktır ve kıyamette hiçbir şüphe yoktur» denildiği zaman: «Kıyamet nedir, bilmiyoruz! Sadece bir zanda bulunuyoruz, kesin bir bilgiye sahip değiliz» demiştiniz. (32) Yaptıklarının kötülükleri kendilerine apaçık göründü ve alay edip durdukları şey kendilerini kuşatıverdi. (33)”
14162. Metin
وَإِذا قِيلَ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ يحتمل الموعود به والمصدر. حَقٌّ كائن هو أو متعلقه لا محالة: وَالسَّاعَةُ لاَ رَيْبَ فِيها إفراد للمقصود، وقرأ حمزة بالنصب عطفاً على اسم إن. قُلْتُمْ مَّا نَدْرِي مَا السَّاعَةُ أي شيء الساعة استغراباً لها. إِنْ نَظُنُّ إِلَّا ظَنًّا أصله نظن ظناً فأدخل حرفا النفي والاستثناء لإثبات الظن ونفي ما عداه كأنه قال: ما نحن إلّا نظن ظناً، أو لنفي ظنهم فيما سوى ذلك مبالغة ثم أكده بقوله: وَما نَحْنُ بِمُسْتَيْقِنِينَ أي لإِمكانه، ولعل ذلك قول بعضهم تحيروا بين ما سمعوا من آبائهم وما تليت عليهم من الآيات في أمر الساعة.
{ وَإِذا قِيلَ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ } “...«Şüphesiz Allah'ın vaadi...» denildiği zaman”; vadedilen şeyi yahut masdarı ifade etmesi muhtemeldir. { حَقٌّ } “haktır” bizzat kendisi veya taalluk ettiği şey muhakkak gerçekleşecektir: { وَالسَّاعَةُ لا رَيْبَ فِيها } “ve kıyamette hiçbir şüphe yoktur” maksadın müstakil olarak zikredilmesidir; Hamza «إنَّ»nin ismine atıfla nasb ile okumuştur. { قُلْتُمْ ما نَدْرِي مَا السَّاعَةُ } “«Kıyamet nedir, bilmiyoruz!» demiştiniz” onu yadırgadıklarından ötürü: Kıyamet de neymiş? { إِنْ نَظُنُّ إِلَّا ظَنًّا } “Sadece bir zanda bulunuyoruz” aslı «نَظُنُّ ظَنًّا»dır; nefiy ve istisna harfleri zannı ispat etmek ve onun dışındakileri nefyetmek için dahil edilmiştir; sanki: «Biz ancak bir zanda bulunuyoruz» demiştir; yahut mübalağa kastıyla bunun dışındaki zanlarını nefyetmek içindir, sonra bunu şu kavliyle tekit etmiştir: { وَما نَحْنُ بِمُسْتَيْقِنِينَ } “kesin bir bilgiye sahip değiliz” yani onun imkânına dair; belki de bu, atalarından işittikleri ile kıyamet hususunda kendilerine okunan ayetler arasında şaşkınlığa düşen bazılarının sözüdür.
14163. Metin
وَبَدا لَهُمْ ظهر لهم. سَيِّئاتُ مَا عَمِلُوا على ما كانت عليه بأن عرفوا قبحها وعاينوا وخامة عاقبتها، أو جزاءها. وَحاقَ بِهِمْ مَّا كانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُنَ وهو الجزاء.
{ وَبَدا لَهُمْ } “kendilerine apaçık göründü” onlara zahir oldu. { سَيِّئاتُ ما عَمِلُوا } “Yaptıklarının kötülükleri” çirkinliğini anlamaları ve akıbetinin vehametini bizzat görmeleri suretiyle olduğu gibi [göründü] yahut onun cezası [göründü]. { وَحاقَ بِهِمْ ما كانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُنَ } “ve alay edip durdukları şey kendilerini kuşatıverdi” ki o da cezadır.
14164. Metin
[سورة الجاثية (٤٥) : الآيات ٣٤ الى ٣٥]
[Câsiye Suresi (45), Âyetler 34-35]
14165. Metin
وَقِيلَ الْيَوْمَ نَنْساكُمْ كَما نَسِيتُمْ لِقاءَ يَوْمِكُمْ هذا وَمَأْواكُمُ النَّارُ وَما لَكُمْ مِنْ ناصِرِينَ (٣٤) ذلِكُمْ بِأَنَّكُمُ اتَّخَذْتُمْ آياتِ اللَّهِ هُزُواً وَغَرَّتْكُمُ الْحَياةُ الدُّنْيا فَالْيَوْمَ لاَ يُخْرَجُونَ مِنْها وَلا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ (٣٥)
{ وَقِيلَ الْيَوْمَ نَنْساكُمْ كَما نَسِيتُمْ لِقاءَ يَوْمِكُمْ هذا وَمَأْواكُمُ النَّارُ وَما لَكُمْ مِنْ ناصِرِينَ (٣٤) ذلِكُمْ بِأَنَّكُمُ اتَّخَذْتُمْ آياتِ اللَّهِ هُزُواً وَغَرَّتْكُمُ الْحَياةُ الدُّنْيا فَالْيَوْمَ لا يُخْرَجُونَ مِنْها وَلا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ (٣٥) } “Ve denildi ki: «Siz bu gününüzün karşılaşmasını unuttuğunuz gibi, biz de bugün sizi unuturuz! Barınağınız ateştir ve sizin için hiçbir yardımcı da yoktur. (34) Bu, Allah'ın ayetlerini alaya almanız ve dünya hayatının sizi aldatmış olması sebebiyledir.» Artık bugün oradan çıkarılmazlar ve onların özür dilemeleri de istenmez. (35)”
14166. Metin
وَقِيلَ الْيَوْمَ نَنْساكُمْ نترككم في العذاب ترك ما ينسى. كَما نَسِيتُمْ لِقاءَ يَوْمِكُمْ هذا كما تركتم عدته ولم تبالوا به، وإضافة لقاء إلى يوم إضافة المصدر إلى ظرفه. وَمَأْواكُمُ النَّارُ وَما لَكُمْ مِنْ ناصِرِينَ يخلصونكم منها.
{ وَقِيلَ الْيَوْمَ نَنْساكُمْ } “Ve denildi ki: «...biz de bugün sizi unuturuz!»” unutulan kimsenin terk edilişi gibi sizi azapta terk ederiz. { كَما نَسِيتُمْ لِقاءَ يَوْمِكُمْ هذا } “Siz bu gününüzün karşılaşmasını unuttuğunuz gibi” ona hazırlık yapmayı terk edip aldırış etmediğiniz gibi; «likâ» (karşılaşma) kelimesinin «yevm»e (gün) izafeti, masdarın zarfına izafetidir. { وَمَأْواكُمُ النَّارُ وَما لَكُمْ مِنْ ناصِرِينَ } “Barınağınız ateştir ve sizin için hiçbir yardımcı da yoktur” sizi ondan kurtaracak.
14167. Metin
ذلِكُمْ بِأَنَّكُمُ اتَّخَذْتُمْ آياتِ اللَّهِ هُزُواً استهزأتم بها ولم تتفكروا فيها. وَغَرَّتْكُمُ الْحَياةُ الدُّنْيا فحسبتم أن لا حياة سواها. فَالْيَوْمَ لاَ يُخْرَجُونَ مِنْها وقرأ حمزة والكسائي بفتح الياء وضم الراء. وَلا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ لا يطلب منهم أن يعتبوا ربهم أي يرضوه لفوات أوانه.
{ ذلِكُمْ بِأَنَّكُمُ اتَّخَذْتُمْ آياتِ اللَّهِ هُزُواً } “Bu, Allah'ın ayetlerini alaya almanız... sebebiyledir” onlarla alay ettiniz ve üzerlerinde düşünmediniz. { وَغَرَّتْكُمُ الْحَياةُ الدُّنْيا } “ve dünya hayatının sizi aldatmış olması [sebebiyledir]” böylece ondan başka bir hayat olmadığını sandınız. { فَالْيَوْمَ لا يُخْرَجُونَ مِنْها } “Artık bugün oradan çıkarılmazlar”; Hamza ve Kisâî yâ harfinin fethası ve râ harfinin zammesiyle [lâ yahrucûne] okumuştur. { وَلا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ } “ve onların özür dilemeleri de istenmez” vakti geçtiği için Rablerini hoşnut etmeleri / rızasını aramaları kendilerinden talep edilmez.
14168. Metin
[سورة الجاثية (٤٥) : الآيات ٣٦ الى ٣٧]
[Câsiye Suresi (45), Âyetler 36-37]
14169. Metin
فَلِلَّهِ الْحَمْدُ رَبِّ السَّماواتِ وَرَبِّ الْأَرْضِ رَبِّ الْعالَمِينَ (٣٦) وَلَهُ الْكِبْرِياءُ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٣٧)
{ فَلِلَّهِ الْحَمْدُ رَبِّ السَّماواتِ وَرَبِّ الْأَرْضِ رَبِّ الْعالَمِينَ (٣٦) وَلَهُ الْكِبْرِياءُ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٣٧) } “Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. (36) Göklerde ve yerde büyüklük O'na aittir. O, Azîz'dir, Hakîm'dir. (37)”
14170. Metin
فَلِلَّهِ الْحَمْدُ رَبِّ السَّماواتِ وَرَبِّ الْأَرْضِ رَبِّ الْعالَمِينَ إذ الكل نعمة منه ودال على كمال قدرته. وَلَهُ الْكِبْرِياءُ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ إذ ظهر فيها آثارها. وَهُوَ الْعَزِيزُ الذي لا يغلب. الْحَكِيمُ فيما قدر وقضى فاحمدوه وكبروه وأطيعوا له.
{ فَلِلَّهِ الْحَمْدُ رَبِّ السَّماواتِ وَرَبِّ الْأَرْضِ رَبِّ الْعالَمِينَ } “Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur” zira her şey O'ndan bir nimettir ve O'nun kemâl-i kudretine delalet etmektedir. { وَلَهُ الْكِبْرِياءُ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “Göklerde ve yerde büyüklük O'na aittir” çünkü büyüklüğünün eserleri oralarda zuhur etmiştir. { وَهُوَ الْعَزِيزُ } “O, Azîz'dir” asla mağlup edilemeyen. { الْحَكِيمُ } “Hakîm'dir” takdir ettiği ve hükmettiği şeylerde; öyleyse O'na hamdedin, O'nu tekbir edin ve O'na itaat edin.
14171. Metin
عن النبي ﷺ «من قرأ حم الجاثية ستر الله عورته وسكن روعته يوم الحساب» .
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den: «Kim Hâ-Mîm el-Câsiye'yi okursa, Allah hesap gününde onun ayıbını örter ve korkusunu dindirir.»