16580. Metin
مكية وآيها إِحدى وثلاثون آية
Mekkîdir ve otuz bir ayettir.
16581. Metin
[سورة الإنسان (٧٦) : الآيات ١ الى ٢]
[İnsan Suresi (76): 1-2. Ayetler]
16582. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
16583. Metin
هَلْ أَتى عَلَى الْإِنْسانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْئاً مَذْكُوراً (١) إِنَّا خَلَقْنَا الْإِنْسانَ مِنْ نُطْفَةٍ أَمْشاجٍ نَبْتَلِيهِ فَجَعَلْناهُ سَمِيعاً بَصِيراً (٢)
{ هَلْ أَتى عَلَى الْإِنْسانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْئاً مَذْكُوراً (١) إِنَّا خَلَقْنَا الْإِنْسانَ مِنْ نُطْفَةٍ أَمْشاجٍ نَبْتَلِيهِ فَجَعَلْناهُ سَمِيعاً بَصِيراً (٢) } “İnsanın üzerinden, henüz anılan bir şey olmadığı uzun bir süreden bir zaman dilimi geçti [değil mi]? Şüphesiz biz insanı, onu imtihan etmek için karışımlardan oluşan bir damla sudan yarattık da onu işiten ve gören yaptık.”
16584. Metin
هَلْ أَتى عَلَى الْإِنْسانِ استفهام تقرير وتقريب ولذلك فسر بقد وأصله أهل كقوله: أهل رَأَوْنَا بِسَفْحِ القَاعِ ذِي الأَكم. حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ طائفة محدودة من الزمان الممتد الغير المحدود. لَمْ يَكُنْ شَيْئاً مَذْكُوراً بل كان شيئاً منسياً غير مذكور بالإِنسانية كالعنصر والنطفة، والجملة حال من الْإِنْسانِ أو وصف ل حِينٌ بحذف الراجع والمراد بالإِنسان الجنس لقوله:
İfadedeki { هَلْ أَتى عَلَى الْإِنْسانِ } “İnsanın üzerinden (...) geçti [değil mi]?” takrir (onaylatma) ve takrib (yakınlaştırma) istifhamıdır. Bu sebeple 'muhakkak ki' (قد) manasıyla tefsir edilmiştir. Aslı ise şairin şu sözündeki gibi "e-hel" (أهل) şeklindedir: "Onlar bizi tepeli düzlüğün eteğinde gördüler mi?". { حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ } “uzun bir süreden bir zaman dilimi”, sınırsız ve uzayıp giden zamandan sınırlı bir parçadır. { لَمْ يَكُنْ شَيْئاً مَذْكُوراً } “henüz anılan bir şey olmadığı” [ifadesi], aksine o, unsur (toprak) ve nutfe gibi insanlığıyla anılmayan, unutulmuş bir şeydi demektir. Bu cümle { الْإِنْسانِ } “İnsanın” lafzından haldir veya ait zamiri hazfedilmiş olarak { حِينٌ } “bir zaman dilimi” kelimesinin sıfatıdır. İnsan ile kastedilen ise şu ayetten ötürü insan cinsidir:
16585. Metin
إِنَّا خَلَقْنَا الْإِنْسانَ مِنْ نُطْفَةٍ أو آدم بين أولاً خلقه ثم ذكر خلقه بنيه. أَمْشاجٍ أخلاط جمع مشج أو مشج أو مشيج من مشجت الشيء إذا خلطته، وجمع النطفة به لأن المراد بها مجموع مني الرجل والمرأة وكل منهما مختلف الأجزاء في الرقة والقوام والخواص، ولذلك يصير كل جزء منهما مادة عضو. وقيل مفرد كأعشار وأكباش. وقيل ألوان فإن ماء الرجل أبيض وماء المرأة أصفر فإذا اختلطا اخضرا، أو أطوار فإن النطفة تصير علقة ثم مضغة إلى تمام الخلقة. نَبْتَلِيهِ في موضع الحال أي مبتلين له بمعنى مريدين اختباره أو ناقلين له من حال إلى حال فاستعير له الابتلاء. فَجَعَلْناهُ سَمِيعاً بَصِيراً ليتمكن من مشاهدة الدلائل واستماع الآيات، فهو كالمسبب عن الابتلاء ولذلك عطف بالفاء على الفعل المقيد به ورتب عليه قوله:
{ إِنَّا خَلَقْنَا الْإِنْسانَ مِنْ نُطْفَةٍ } “Şüphesiz biz insanı (...) bir damla sudan yarattık” ya da [kastedilen] Âdem'dir; [Allah] önce onun yaratılışını açıklamış, sonra da çocuklarının yaratılışını zikretmiştir. { أَمْشاجٍ } “karışımlardan oluşan” [kelimesi] karışımlar demektir; bir şeyi karıştırdığında söylediğin "meşectü'ş-şey'e" (مشجت الشيء) kökünden gelip meşc (مشج), meşic (مشج) veya meşîc (مشيج) kelimesinin çoğuludur. Nutfenin bu çoğulla nitelenmesi, onunla erkeğin ve kadının menilerinin toplamının kastedilmesindendir; zira her ikisinin parçaları da incelik, kıvam ve özellik bakımından birbirinden farklıdır. Bu yüzden onların her bir parçası bir organın maddesi hâline gelir. Kelimenin a'şâr (أعشار) ve ekbâş (أكباش) gibi tekil olduğu da söylenmiştir. Renkler olduğu da söylenmiştir; çünkü erkeğin suyu beyaz, kadının suyu sarıdır, karıştıklarında yeşile dönerler. Yahut nutfenin alaka, sonra da yaratılış tamamlanıncaya kadar mudga hâline gelmesi gibi evrelerdir. { نَبْتَلِيهِ } “onu imtihan etmek için” [ifadesi] hal konumundadır; yani onu sınamak dileyerek yahut onu bir halden diğer bir hale aktararak [demektir ki] bu yüzden ibtila (imtihan) istiare edilmiştir. { فَجَعَلْناهُ سَمِيعاً بَصِيراً } “da onu işiten ve gören yaptık” [ifadesi] delilleri müşahede edebilmesi ve ayetleri işitebilmesi içindir. Bu durum, imtihandan doğan bir netice gibidir; bu sebeple kendisiyle kayıtlı olduğu fiile fâ ile atfedilmiş ve şu sözü de buna bina edilmiştir:
16586. Metin
[سورة الإنسان (٧٦) : الآيات ٣ الى ٤]
[İnsan Suresi (76): 3-4. Ayetler]
16587. Metin
إِنَّا هَدَيْناهُ السَّبِيلَ إِمَّا شاكِراً وَإِمَّا كَفُوراً (٣) إِنَّا أَعْتَدْنا لِلْكافِرِينَ سَلاسِلَ وَأَغْلالاً وَسَعِيراً (٤)
{ إِنَّا هَدَيْناهُ السَّبِيلَ إِمَّا شاكِراً وَإِمَّا كَفُوراً (٣) إِنَّا أَعْتَدْنا لِلْكافِرِينَ سَلاسِلَ وَأَغْلالاً وَسَعِيراً (٤) } “Şüphesiz biz ona yolu gösterdik; ister şükredici olsun, isterse nankör. Şüphesiz biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık.”
16588. Metin
إِنَّا هَدَيْناهُ السَّبِيلَ أي بنصب الدلائل وإنزال الآيات. إِمَّا شاكِراً وَإِمَّا كَفُوراً حالان من الهاء، وإِمَّا للتفصيل أو التقسيم أي هَدَيْناهُ في حاليه جميعاً أو مقسوماً إليهما بعضهم شاكِراً بالاهتداء والأخذ فيه، وبعضهم كفور بالإِعراض عنه، أو من السَّبِيلَ ووصفه بالشكر والكفر مجاز. وقرئ «أَمَّا» بالفتح على حذف الجواب ولعله لم يقل كافراً ليطابق قسيمه محافظة على الفواصل، وإشعاراً بأن الإِنسان لا يخلو عن كفران غالباً وإنما المؤاخذ به التوغل فيه.
{ إِنَّا هَدَيْناهُ السَّبِيلَ } “Şüphesiz biz ona yolu gösterdik” yani deliller dikerek ve ayetler indirerek. { إِمَّا شاكِراً وَإِمَّا كَفُوراً } “ister şükredici olsun, isterse nankör” [ifadeleri] zamirden iki haldir; { إِمَّا } edatı tafsil (açıklama) veya taksim (bölümlere ayırma) içindir. Yani biz ona her iki halinde birden yol gösterdik ya da insanlar bu iki kısma ayrılmış olarak [yol gösterdik]; bazısı doğru yolu bulup ona sarılarak { شاكِراً } “şükredici”, bazısı da ondan yüz çevirerek nankördür (كفور). Yahut [bu ikisi] { السَّبِيلَ } “yolu” lafzından [haldir] ve yolun şükür ve küfür ile nitelenmesi mecazdır. Cevabın hazfiyle fetha olarak "emmâ" (أَمَّا) şeklinde de okunmuştur. Ayet sonlarını (fâsıla) korumak ve insanın çoğunlukla nankörlükten hali kalmayacağını, cezaya müstahak olanın ise nankörlükte ileri gitmek olduğunu bildirmek için karşıtına uygun olarak 'kâfiran' (كافرا) denmemiş olabilir.
16589. Metin
إِنَّا أَعْتَدْنا لِلْكافِرِينَ سَلاسِلَ بها يقادون. وَأَغْلالًا بها يقيدون. وَسَعِيراً بها يحرقون، وتقديم وعيدهم وقد تأخر ذكرهم لأن الإِنذار أهم وأنفع، وتصدير الكلام وختمه بذكر المؤمنين أحسن، وقرأ نافع والكسائي وأبو بكر «سلاسلا» للمناسبة.
{ إِنَّا أَعْتَدْنا لِلْكافِرِينَ سَلاسِلَ } “Şüphesiz biz kâfirler için zincirler (...) hazırladık” ki onlarla sevk edilirler. { وَأَغْلالًا } “ve demir halkalar” ki onlarla bağlanırlar. { وَسَعِيراً } “ve alevli bir ateş” ki onunla yakılırlar. Zikirleri sonradan geldiği halde tehditlerinin öne alınması, uyarmanın daha mühim ve daha faydalı olmasındandır; söze müminlerin zikriyle başlamak ve onunla bitirmek ise daha güzeldir. Nâfi', Kisâî ve Ebû Bekr uyum gereği tenvinle "selâsilen" (سلاسلا) şeklinde okumuştur.
16590. Metin
[سورة الإنسان (٧٦) : الآيات ٥ الى ٦]
[İnsan Suresi (76): 5-6. Ayetler]
16591. Metin
إِنَّ الْأَبْرارَ يَشْرَبُونَ مِنْ كَأْسٍ كانَ مِزاجُها كافُوراً (٥) عَيْناً يَشْرَبُ بِها عِبادُ اللَّهِ يُفَجِّرُونَها تَفْجِيراً (٦)
{ إِنَّ الْأَبْرارَ يَشْرَبُونَ مِنْ كَأْسٍ كانَ مِزاجُها كافُوراً (٥) عَيْناً يَشْرَبُ بِها عِبادُ اللَّهِ يُفَجِّرُونَها تَفْجِيراً (٦) } “Şüphesiz iyiler, karışımı kâfûr olan bir kadehten içerler. Allah'ın kullarının kendisinden içtiği ve fışkırttıkça fışkırttığı bir pınardır o.”
16592. Metin
إِنَّ الْأَبْرارَ جمع بر كأرباب أو بار كأشهاد. يَشْرَبُونَ مِنْ كَأْسٍ من خمر وهي في الأصل القدح تكون فيه. كانَ مِزاجُها ما يمزج بها. كافُوراً لبرده وعذوبته وطيب عرفه وقيل اسم ماء في الجنة يشبه الكافور في رائحته وبياضه. وقيل يخلق فيها كيفيات الكافور فتكون كالممزوجة به.
{ إِنَّ الْأَبْرارَ } “Şüphesiz iyiler” [kelimesi], erbâb (أرباب) gibi berr (بر) kelimesinin veya eşhâd (أشهاد) gibi bâr (بار) kelimesinin çoğuludur. { يَشْرَبُونَ مِنْ كَأْسٍ } “bir kadehten içerler” yani şaraptan içerler. Kadeh (الكَأْس) aslında içinde [şarap] bulunan kadehtir. { كانَ مِزاجُها } “karışımı [olan]” yani onunla karıştırılan şeydir. { كافُوراً } “kâfûr” soğukluğu, tatlılığı ve güzel kokusu sebebiyledir. Cennette kokusu ve beyazlığı bakımından kâfûra benzeyen bir suyun ismi olduğu da söylenmiştir. Şarabın içinde kâfûr özellikleri yaratılacağı ve böylece onunla karıştırılmış gibi olacağı da söylenmiştir.
16593. Metin
عَيْناً بدل من كافُوراً إن جعل اسم ماء أو من محل مِنْ كَأْسٍ على تقدير مضاف، أي ماء عين أو خمرها أو نصب على الاختصاص أو بفعل يفسره ما بعدها. يَشْرَبُ بِها عِبادُ اللَّهِ أي ملتذاً بها أو ممزوجاً بها، وقيل الباء مزيدة أو بمعنى من لأن الشرب مبتدأ منها كما هو. يُفَجِّرُونَها تَفْجِيراً يجرونها حيث شاؤوا إجراء سهلا.
{ عَيْناً } “bir pınardır o” [ifadesi], bir suyun ismi kabul edilirse { كافُوراً } “kâfûr” kelimesinden bedeldir veya takdir edilen bir muzâf ile { مِنْ كَأْسٍ } “bir kadehten” ifadesinin mahallinden bedeldir; yani bir pınarın suyunu veya onun şarabını [içerler]. Yahut ihtisas üzerine veya kendisinden sonrakinin tefsir ettiği bir fiil ile mensubdur. { يَشْرَبُ بِها عِبادُ اللَّهِ } “Allah'ın kullarının kendisinden içtiği” yani onunla lezzetlenerek veya ona karıştırılarak [içtiği]; bâ harf-i cerinin zaid olduğu veya içmek onunla başladığı için 'min' (من) manasında olduğu da söylenmiştir. { يُفَجِّرُونَها تَفْجِيراً } “ve fışkırttıkça fışkırttığı” [ifadesi], onu diledikleri yere kolayca akıtırlar demektir.
16594. Metin
[سورة الإنسان (٧٦) : الآيات ٧ الى ٨]
[İnsan Suresi (76): 7-8. Ayetler]
16595. Metin
يُوفُونَ بِالنَّذْرِ وَيَخافُونَ يَوْماً كانَ شَرُّهُ مُسْتَطِيراً (٧) وَيُطْعِمُونَ الطَّعامَ عَلى حُبِّهِ مِسْكِيناً وَيَتِيماً وَأَسِيراً (٨)
{ يُوفُونَ بِالنَّذْرِ وَيَخافُونَ يَوْماً كانَ شَرُّهُ مُسْتَطِيراً (٧) وَيُطْعِمُونَ الطَّعامَ عَلى حُبِّهِ مِسْكِيناً وَيَتِيماً وَأَسِيراً (٨) } “Onlar adağı yerine getirirler ve kötülüğü her yanı saran bir günden korkarlar. Sevdikleri halde yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler.”
16596. Metin
يُوفُونَ بِالنَّذْرِ استئناف ببيان ما رزقوه لأجله كأنه سئل عنه فأجيب بذلك، وهو أبلغ في وصفهم بالتوفر على أداء الواجبات لأن من وفى بما أوَجَبه على نفسه لله تعالى كان أوفى بما أوجبه الله تعالى عليه.
{ يُوفُونَ بِالنَّذْرِ } “Onlar adağı yerine getirirler” [ifadesi], kendilerine neyin karşılığında rızık verildiğini açıklayan bir istînâftır; sanki bu durum sorulmuş da böyle cevap verilmiştir. Bu, onların vacipleri eksiksiz yerine getirme sıfatlarını daha beliğ kılar; zira Allah Teâlâ için kendi nefsine vacip kıldığı şeyi yerine getiren kimse, Allah Teâlâ'nın kendisine vacip kıldığı şeyleri hayli hayli yerine getirir.
16597. Metin
وَيَخافُونَ يَوْماً كانَ شَرُّهُ شدائده. مُسْتَطِيراً فاشيا منتشرا غاية الانتشار من استطار الحريق والفجر، وهو أبلغ من طار، وفيه إشعار بحسن عقيدتهم واجتنابهم عن المعاصي.
{ وَيَخافُونَ يَوْماً كانَ شَرُّهُ } “ve (...) bir günden korkarlar ki onun kötülüğü” yani şiddetleri, { مُسْتَطِيراً } “her yanı saran” [yani] yangının ve fecrin yayılması manasındaki 'istatâra'dan (استطار) gelip son derece yayılan ve dağılandır. Bu, 'târa' (طار) lafzından daha beliğdir. Bunda onların inançlarının güzelliğine ve günahlardan sakındıklarına bir işaret vardır.
16598. Metin
وَيُطْعِمُونَ الطَّعامَ عَلى حُبِّهِ حب الله تعالى أو الطعام أو الإِطعام. مِسْكِيناً وَيَتِيماً وَأَسِيراً يعني أسراء الكفار فإنه ﷺ كان يؤتى بالأسير فيدفعه إلى بعض المسلمين فيقول «أحسن إليه» ، أو الأسير المؤمن ويدخل فيه المملوك والمسجون،
{ وَيُطْعِمُونَ الطَّعامَ عَلى حُبِّهِ } “Sevdikleri halde yemeği (...) yedirirler” Allah Teâlâ'nın sevgisi veya yemeğin yahut yedirmenin sevgisi üzerine [yedirirler]. { مِسْكِيناً وَيَتِيماً وَأَسِيراً } “yoksula, yetime ve esire” yani kâfirlerin esirlerine [yedirirler]. Zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e esir getirildiğinde onu Müslümanlardan birine verir ve «Ona iyi davran» derdi; yahut [kastedilen] mümin esirdir ve köle ile mahpus da buna dâhildir.
16599. Metin
وفي الحديث «غريمك أسيرك فأحسن إلى أسيرك» .
Hadiste şöyle buyrulmuştur: «Borçlun senin esirindir; öyleyse esirine iyi davran.»
16600. Metin
[سورة الإنسان (٧٦) : الآيات ٩ الى ١٠]
[İnsan Suresi (76): 9-10. Ayetler]
16601. Metin
إِنَّما نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللَّهِ لاَ نُرِيدُ مِنْكُمْ جَزاءً وَلا شُكُوراً (٩) إِنَّا نَخافُ مِنْ رَبِّنا يَوْماً عَبُوساً قَمْطَرِيراً (١٠)
{ إِنَّما نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللَّهِ لاَ نُرِيدُ مِنْكُمْ جَزاءً وَلا شُكُوراً (٩) إِنَّا نَخافُ مِنْ رَبِّنا يَوْماً عَبُوساً قَمْطَرِيراً (١٠) } “«Biz sizi sırf Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. Şüphesiz biz, asık suratlı ve pek çetin bir günde Rabbimizden korkarız.»”
16602. Metin
إِنَّما نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللَّهِ على إرادة القول بلسان الحال أو المقال إزاحة لتوهم المن وتوقع المكافأة المنقصة للأجر. وعن عائشة رضي الله تعالى عنها: أنها كانت تبعث بالصدقة إلى أهل بيت ثم تسأل المبعوث ما قالوا، فإن ذكر دعاء دعت لهم بمثله ليبقى ثواب الصدقة لها خالصاً عند الله. لاَ نُرِيدُ مِنْكُمْ جَزاءً وَلا شُكُوراً أي شكراً.
{ إِنَّما نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللَّهِ } “«Biz sizi sırf Allah rızası için doyuruyoruz»” [ifadesi], başa kakma ve ecre noksanlık getiren karşılık bekleme vehmini ortadan kaldırmak için hal diliyle veya sözle söylenen bir söz kastıyladır. Âişe radıyallâhu anhâ'dan rivayet edildiğine göre o, bir haneye sadaka gönderir, sonra gönderilen kişiye onların ne dediğini sorardı. Eğer bir dua zikrederse, sadakanın sevabı Allah katında kendisi için halis kalsın diye onlara aynı şekilde dua ederdi. { لاَ نُرِيدُ مِنْكُمْ جَزاءً وَلا شُكُوراً } “«sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz»” yani bir şükür [beklemiyoruz].
16603. Metin
إِنَّا نَخافُ مِنْ رَبِّنا فلذلك نحسن إليكم أو لا نطلب المكافأة منكم. يَوْماً عذاب يوم. عَبُوساً تعبس فيه الوجوه أو يشبه الأسد العبوس في ضراوته. قَمْطَرِيراً شديد العبوس كالذي يجمع ما بين عينيه من اقمطرت الناقة إذا رفعت ذنبها وجمعت قريطها أو مشتق من القطر والميم مزيدة.
{ إِنَّا نَخافُ مِنْ رَبِّنا } “«Şüphesiz biz, (...) Rabbimizden korkarız»” bundan ötürü size iyilik ediyoruz veya sizden bir karşılık talep etmiyoruz. { يَوْماً } “bir günde” bir günün azabından [korkarız]. { عَبُوساً } “asık suratlı” [yani] içinde yüzlerin asıldığı yahut yırtıcılığında asık suratlı aslana benzeyen [bir günden]. { قَمْطَرِيراً } “ve pek çetin” yüzünü son derece asan, iki kaşının arasını çatan kimsedir; devenin kuyruğunu kaldırıp idrarını toplamasını ifade eden 'ikmetarrati'n-nâka'dan (اقمطرت الناقة) türemiştir veya 'katr' (القطر) kelimesinden türemiş olup mim harfi zaiddir.
16604. Metin
[سورة الإنسان (٧٦) : الآيات ١١ الى ١٢]
[İnsan Suresi (76): 11-12. Ayetler]
16605. Metin
فَوَقاهُمُ اللَّهُ شَرَّ ذلِكَ الْيَوْمِ وَلَقَّاهُمْ نَضْرَةً وَسُرُوراً (١١) وَجَزاهُمْ بِما صَبَرُوا جَنَّةً وَحَرِيراً (١٢)
{ فَوَقاهُمُ اللَّهُ شَرَّ ذلِكَ الْيَوْمِ وَلَقَّاهُمْ نَضْرَةً وَسُرُوراً (١١) وَجَزاهُمْ بِما صَبَرُوا جَنَّةً وَحَرِيراً (١٢) } “Bu yüzden Allah onları o günün kötülüğünden korudu ve onlara bir parlaklık ve bir sevinç bahşetti. Sabretmelerine karşılık da onları cennet ve ipekle ödüllendirdi.”
16606. Metin
فَوَقاهُمُ اللَّهُ شَرَّ ذلِكَ الْيَوْمِ بسبب خوفهم وتحفظهم عنه. وَلَقَّاهُمْ نَضْرَةً وَسُرُوراً بدل عبوس الفجار وحزنهم.
{ فَوَقاهُمُ اللَّهُ شَرَّ ذلِكَ الْيَوْمِ } “Bu yüzden Allah onları o günün kötülüğünden korudu” korkmaları ve ondan sakınmaları sebebiyle. { وَلَقَّاهُمْ نَضْرَةً وَسُرُوراً } “ve onlara bir parlaklık ve bir sevinç bahşetti” facirlerin yüz asıklığı ve hüznü yerine.
16607. Metin
وَجَزاهُمْ بِما صَبَرُوا بصبرهم على أداء الواجبات واجتناب المحرمات وإيثار الأموال. جَنَّةً بستاناً يأكلون منه. وَحَرِيراً يلبسونه.
{ وَجَزاهُمْ بِما صَبَرُوا } “Sabretmelerine karşılık da onları (...) ödüllendirdi” vacipleri eda etmeye, haramlardan sakınmaya ve mallarını başkalarına tercih etmeye sabretmeleri sebebiyle. { جَنَّةً } “cennet” içinden yiyecekleri bir bahçe ile. { وَحَرِيراً } “ve ipekle” giyecekleri [ipekle].
16608. Metin
وعن ابن عباس ﵄: أن الحسن والحسين ﵄ مرضا فعادهما رسول الله ﷺ في ناس فقالوا: يا أبا الحسن لو نذرت على ولديك، فنذر علي وفاطمة رضي الله تعالى عنهما وفضة جارية لهما صوم ثلاث إن برئا، فشفيا وما معهم شيء، فاستقرض علي من شمعون الخيبري ثلاثة أصوع من شعير فطحنت فاطمة صاعاً واختبزت خمسة أقراص فوضعوها بين أيديهم ليفطروا، فوقف عليهم مسكين فآثروه وباتوا ولم يذوقوا إلا الماء وأصبحوا صياماً، فلما أمسوا ووضعوا الطعام وقف عليهم يتيم فآثروه، ثم وقف عليهم في الثالثة أسير ففعلوا مثل ذلك، فنزل جبريل ﵇ بهذه السورة
İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Hasan ve Hüseyin radıyallâhu anhümâ hastalandılar. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem beraberindeki bazı insanlarla onları ziyaret etti ve: "Ey Hasan'ın babası! Çocukların için adakta bulunsan ya!" dediler. Bunun üzerine Ali ve Fâtıma radıyallâhu anhümâ ile cariyeleri Fıdda, iyileşirlerse üç gün oruç tutmayı adadılar. Çocuklar şifa buldu, ancak yanlarında hiçbir şey yoktu. Ali, Şem'ûn el-Hayberî'den üç sâ' arpa borç aldı. Fâtıma bir sâ' arpayı öğütüp beş ekmek yaptı. İftar etmek üzere bunları önlerine koyduklarında yanlarına bir yoksul dikildi; onlar da ekmeği ona verdiler ve sadece su içerek gecelediler, sabahleyin oruçlu oldular. Akşam olup yemeği koyduklarında yanlarına bir yetim dikildi; ekmeği ona verdiler. Üçüncü günde ise yanlarına bir esir dikildi ve yine aynısını yaptılar. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselâm bu sure ile indi
16609. Metin
وقال خذها يا محمد هناك الله في أهل بيتك.
ve şöyle dedi: «Bunu al ey Muhammed! Allah seni Ehl-i Beytin hakkında mübarek kılsın.»
16610. Metin
[سورة الإنسان (٧٦) : الآيات ١٣ الى ١٤]
[İnsan Suresi (76): 13-14. Ayetler]
16611. Metin
مُتَّكِئِينَ فِيها عَلَى الْأَرائِكِ لاَ يَرَوْنَ فِيها شَمْساً وَلا زَمْهَرِيراً (١٣) وَدانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلالُها وَذُلِّلَتْ قُطُوفُها تَذْلِيلاً (١٤)
{ مُتَّكِئِينَ فِيها عَلَى الْأَرائِكِ لاَ يَرَوْنَ فِيها شَمْساً وَلا زَمْهَرِيراً (١٣) وَدانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلالُها وَذُلِّلَتْ قُطُوفُها تَذْلِيلاً (١٤) } “Orada tahtlar üzerine yaslanmışlardır. Orada ne bir güneş [yakıcılığı] görürler ne de dondurucu bir soğuk. Üzerlerine gölgeleri sarkmış ve meyveleri devşirildikçe devşirilmeye boyun eğdirilmiştir.”
16612. Metin
مُتَّكِئِينَ فِيها عَلَى الْأَرائِكِ حال من هم في جَزاهُمْ أو صفة ل جَنَّةً. لاَ يَرَوْنَ فِيها شَمْساً وَلا زَمْهَرِيراً يحتملهما وأن يكون حالاً من المستكن في مُتَّكِئِينَ، والمعنى أنه يمر عليهم فيها هواء معتدل لا حار محم ولا بارد مؤذ، وقيل الزمهرير القمر في لغة طيئ قال راجزهم:
{ مُتَّكِئِينَ فِيها عَلَى الْأَرائِكِ } “Orada tahtlar üzerine yaslanmışlardır” [ifadesi], { جَزاهُمْ } “onları ödüllendirdi”deki zamirden haldir veya { جَنَّةً } “cennet” kelimesinin sıfatıdır. { لاَ يَرَوْنَ فِيها شَمْساً وَلا زَمْهَرِيراً } “Orada ne bir güneş görürler ne de dondurucu bir soğuk” [cümlesi] bu ikisine de ihtimali olduğu gibi, { مُتَّكِئِينَ } “yaslanmışlardır” içindeki gizli zamirden hal de olabilir. Anlamı şudur: Orada üzerlerine ne harareti basan bir sıcak ne de eziyet veren bir soğuk olmayan ılıman bir hava eser. Tayy kabilesinin lügatinde 'zemherîr'in (الزمهرير) ay olduğu da söylenmiştir; onların recez şairi şöyle demiştir:
16613. Metin
وَلَيْلَةٌ ظَلاَمُهَا قَدِ اعْتَكَر ... قَطَعْتُهَا وَالزَّمْهَرِيرُ مَا زَهَرْ
"Karanlığı çökmüş nice geceyi katettim ben, oysa ay henüz doğmamıştı."
16614. Metin
والمعنى أن هواءها مضيء بذاته لا يحتاج إلى شمس وقمر.
Manası şudur: Oranın havası bizzat aydınlıktır; güneşe ve aya muhtaç değildir.
16615. Metin
وَدانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلالُها حال أو صفة أخرى معطوفة على ما قبلها، أو عطف على جَنَّةً أي وجنة أخرى دانية على أنهم وعدوا جنتين كقوله: وَلِمَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ جَنَّتانِ وقرئت بالرفع على أنها خبر ظِلالُها والجملة حال أو صفة. وَذُلِّلَتْ قُطُوفُها تَذْلِيلًا معطوف على ما قبله أو حال من دانية، وتذليل القطوف ان تجعل سهلة التناول لا تمتنع على قطافها كيف شاؤوا.
{ وَدانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلالُها } “Üzerlerine gölgeleri sarkmış” [ifadesi] bir haldir veya öncekine atfedilmiş diğer bir sıfattır yahut { جَنَّةً } “cennet” kelimesine matuftur; yani kendilerine şu ayetteki gibi iki cennet vaad edildiğine binaen "sarkmış olan diğer bir cennet": { وَلِمَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ جَنَّتانِ } “Rabbinin makamından korkan kimse için iki cennet vardır”. { ظِلالُها } kelimesinin haberi olarak merfû da okunmuştur ki bu takdirde cümle hal veya sıfattır. { وَذُلِّلَتْ قُطُوفُها تَذْلِيلًا } “ve meyveleri devşirildikçe devşirilmeye boyun eğdirilmiştir” [ifadesi] kendisinden öncekine matuftur veya { دانِيَةً } lafzından haldir. Meyvelerin boyun eğdirilmesi, diledikleri gibi koparılmaktan imtina etmeyerek kolayca alınabilir kılınmasıdır.
16616. Metin
[سورة الإنسان (٧٦) : الآيات ١٥ الى ١٨]
[İnsan Suresi (76): 15-18. Ayetler]
16617. Metin
وَيُطافُ عَلَيْهِمْ بِآنِيَةٍ مِنْ فِضَّةٍ وَأَكْوابٍ كانَتْ قَوارِيرَا (١٥) قَوارِيرَا مِنْ فِضَّةٍ قَدَّرُوها تَقْدِيراً (١٦) وَيُسْقَوْنَ فِيها كَأْساً كانَ مِزاجُها زَنْجَبِيلاً (١٧) عَيْناً فِيها تُسَمَّى سَلْسَبِيلاً (١٨)
{ وَيُطافُ عَلَيْهِمْ بِآنِيَةٍ مِنْ فِضَّةٍ وَأَكْوابٍ كانَتْ قَوارِيرَا (١٥) قَوارِيرَا مِنْ فِضَّةٍ قَدَّرُوها تَقْدِيراً (١٦) وَيُسْقَوْنَ فِيها كَأْساً كانَ مِزاجُها زَنْجَبِيلاً (١٧) عَيْناً فِيها تُسَمَّى سَلْسَبِيلاً (١٨) } “Aralarında gümüş kaplar ve billur kadehler dolaştırılır. Gümüşten billurlar ki onları kendileri ölçüp belirlemişlerdir. Orada onlara, karışımı zencefil olan bir kadehten içirilir. Orada 'Selsebîl' diye adlandırılan bir pınardır o.”
16618. Metin
وَيُطافُ عَلَيْهِمْ بِآنِيَةٍ مِنْ فِضَّةٍ وَأَكْوابٍ وأباريق بلا عروة. كانَتْ قَوارِيرَا.
{ وَيُطافُ عَلَيْهِمْ بِآنِيَةٍ مِنْ فِضَّةٍ وَأَكْوابٍ } “Aralarında gümüş kaplar ve (...) kadehler dolaştırılır” ve kulpsuz ibrikler. { كانَتْ قَوارِيرَا } “billur olan”.
16619. Metin
قَوارِيرَا مِنْ فِضَّةٍ أي تكونت جامعة بين صفاء الزجاجة وشفيفها وبياض الفضة ولينها، وقد نون وارِيرَ
{ قَوارِيرَا مِنْ فِضَّةٍ } “Gümüşten billurlar” yani camın berraklığı ve şeffaflığı ile gümüşün beyazlığı ve yumuşaklığını kendinde toplamış olarak var edilmiştir. "Kavârîrâ" (قَوارِيرَا) kelimesini
16620. Metin
من نون «سلاسلاً» وابن كثير الأولى لأنها رأس الآية، وقرئ «قَوارِيرَ مِن فِضَّةٍ» على هي «قَوارِيرَ» .
"selâsilâ" (سَلاسِلاً) kelimesini tenvinleyen kimse tenvinlemiştir; İbn Kesîr ise ayet sonu (fâsıla) olduğu için birincisini [tenvinlemiştir]. "O billurlardır" (هِيَ قَوَارِيرُ) takdiriyle merfû olarak "kavârîru min fiddatin" (قَوارِيرُ مِن فِضَّةٍ) şeklinde de okunmuştur.
16621. Metin
قَدَّرُوها تَقْدِيراً أي قدروها في أنفسهم فجاءت مقاديرها وأشكالها كما تمنوه، أو قدروها بأعمالهم الصالحة فجاءت على حسبها، أو قدر الطائفون بها المدلول عليهم بقوله يطاف شرابها على قدر اشتهائهم، وقرئ «قَدَّرُوهَا» أي جعلوا قادرين لها كما شاؤوا من قدر منقولاً من قدرت الشيء.
{ قَدَّرُوها تَقْدِيراً } “onları kendileri ölçüp belirlemişlerdir” yani kendi içlerinde takdir etmişlerdir de miktarları ve şekilleri tam arzuladıkları gibi gelmiştir; yahut onları salih amelleriyle takdir etmişlerdir de onlara göre gelmiştir. Veyahut "dolaştırılır" (يطاف) sözünün delalet ettiği hizmetçiler, içeceğini onların iştahı ölçüsünde takdir etmişlerdir. Bir şeyi ölçülü kılmak manasındaki 'kaddertü'ş-şey'e'den nakille "kaddarûhâ" (قَدَّرُوهَا) yani diledikleri gibi ona muktedir kılındılar şeklinde de okunmuştur.
16622. Metin
وَيُسْقَوْنَ فِيها كَأْساً كانَ مِزاجُها زَنْجَبِيلًا ما يشبه الزنجبيل في الطعم وكانت العرب يستلذون الشراب الممزوج به عَيْناً فِيها تُسَمَّى سَلْسَبِيلًا لسلاسة انحدارها في الحلق وسهولة مساغها، يقال شراب سلسل وسلسال وسلسبيل، ولذلك حكم بزيادة الباء والمراد به أن ينفي عنها لذع الزنجبيل ويصفها بنقيضه، وقيل أصله سل سبيلا فسميت به كتأبط شراً لأنه لا يشرب منها إلا من سأل إليها سبيلاً بالعمل الصالح.
{ وَيُسْقَوْنَ فِيها كَأْساً كانَ مِزاجُها زَنْجَبِيلًا } “Orada onlara, karışımı zencefil olan bir kadehten içirilir” tadı zencefile benzeyen bir şeydir; Araplar onunla karıştırılmış içecekten lezzet alırlardı. { عَيْناً فِيها تُسَمَّى سَلْسَبِيلًا } “Orada 'Selsebîl' diye adlandırılan bir pınardır o” boğazdan akıp gitmesinin yumuşaklığı ve kolayca içimi sebebiyledir. Kolay içilen içecek için "selsele" (سلسل), "selsâl" (سلسال) ve "selsebîl" (سلسبيل) denir. Bu sebeple bâ harfinin zaid olduğuna hükmedilmiştir; bununla kastedilen, zencefilin yakıcılığını ondan nefyetmek ve onu zıddıyla nitelemektir. Aslının "bir yol iste" (سل سبيلا) olduğu, bu yüzden 'Teabbata Şerran' gibi adlandırıldığı da söylenmiştir; çünkü ondan ancak salih amelle ona bir yol isteyen kimse içer.
16623. Metin
[سورة الإنسان (٧٦) : الآيات ١٩ الى ٢٠]
[İnsan Suresi (76): 19-20. Ayetler]
16624. Metin
وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدانٌ مُخَلَّدُونَ إِذا رَأَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤاً مَنْثُوراً (١٩) وَإِذا رَأَيْتَ ثَمَّ رَأَيْتَ نَعِيماً وَمُلْكاً كَبِيراً (٢٠)
{ وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدانٌ مُخَلَّدُونَ إِذا رَأَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤاً مَنْثُوراً (١٩) وَإِذا رَأَيْتَ ثَمَّ رَأَيْتَ نَعِيماً وَمُلْكاً كَبِيراً (٢٠) } “Etraflarında ebedî kılınmış gençler dolaşır. Onları gördüğünde saçılmış inciler sanırsın. Nereye baksan, bir nimet ve büyük bir mülk görürsün.”
16625. Metin
وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدانٌ مُخَلَّدُونَ دائمون. إِذا رَأَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤاً مَنْثُوراً من صفاء ألوانهم وانبثاثهم في مجالسهم وانعكاس شعاع بعضهم إلى بعض.
{ وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدانٌ مُخَلَّدُونَ } “Etraflarında ebedî kılınmış gençler dolaşır” daimî [gençler]. { إِذا رَأَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤاً مَنْثُوراً } “Onları gördüğünde saçılmış inciler sanırsın” renklerinin berraklığından, meclislerine dağılmış olmalarından ve ışıklarının birbirine yansımasından ötürü. [böyle sanırsın].
16626. Metin
وَإِذا رَأَيْتَ ثَمَّ ليس له مفعول ملفوظ ولا مقدر لأنه عام معناه أن بصرك أينما وقع. رَأَيْتَ نَعِيماً وَمُلْكاً كَبِيراً واسعاً،
{ وَإِذا رَأَيْتَ ثَمَّ } “Nereye baksan” [ifadesinin] lafzen veya takdiren bir mef'ûlü yoktur; zira o geneldir, manası şudur: Gözün nereye ilişirse [ilişsin]. { رَأَيْتَ نَعِيماً وَمُلْكاً كَبِيراً } “bir nimet ve büyük bir mülk görürsün” [yani] geniş [bir mülk görürsün].
16627. Metin
وفي الحديث «أدنى أهل الجنة منزلة ينظر في ملكه مسيرة ألف عام يرى أقصاه كما يرى أدناه»
Hadiste şöyle buyrulmuştur: «Cennet ehlinin makamca en aşağısında olanı, mülküne bin yıllık mesafeden bakar; en uzağını en yakını gibi görür.»
16628. Metin
هذا وللعارف أكبر من ذلك وهو أن تنتقش نفسه بجلايا الملك وخفايا الملكوت، فيستضيء بأنوار قدس الجبروت.
Bu durum [avam içindir], ârif için ise bundan daha büyüğü vardır; o da nefsinin mülk âleminin tecellileri ve melekût âleminin gizlilikleriyle nakşolunması, böylece ceberût âleminin kutsiyet nurlarıyla aydınlanmasıdır.
16629. Metin
[سورة الإنسان (٧٦) : الآيات ٢١ الى ٢٢]
[İnsan Suresi (76): 21-22. Ayetler]
16630. Metin
عالِيَهُمْ ثِيابُ سُندُسٍ خُضْرٌ وَإِسْتَبْرَقٌ وَحُلُّوا أَساوِرَ مِنْ فِضَّةٍ وَسَقاهُمْ رَبُّهُمْ شَراباً طَهُوراً (٢١) إِنَّ هذا كانَ لَكُمْ جَزاءً وَكانَ سَعْيُكُمْ مَشْكُوراً (٢٢)
{ عالِيَهُمْ ثِيابُ سُندُسٍ خُضْرٌ وَإِسْتَبْرَقٌ وَحُلُّوا أَساوِرَ مِنْ فِضَّةٍ وَسَقاهُمْ رَبُّهُمْ شَراباً طَهُوراً (٢١) إِنَّ هذا كانَ لَكُمْ جَزاءً وَكانَ سَعْيُكُمْ مَشْكُوراً (٢٢) } “Üzerlerinde ince yeşil ipekten ve parlak atlastan elbiseler vardır. Gümüş bileziklerle süslenmişlerdir. Rableri onlara tertemiz bir içecek içirmiştir. Şüphesiz bu sizin için bir mükâfattır ve emeğinizin karşılığı verilmiştir.”
16631. Metin
عالِيَهُمْ ثِيابُ سُندُسٍ خُضْرٌ وَإِسْتَبْرَقٌ يعلوهم ثياب الحرير الخضر ما رق منها وما غلظ، ونصبه على الحال من هم في عليهم أو حَسِبْتَهُمْ، أو مُلْكاً على تقدير مضاف أي وأهل ملك كبير عاليهم، وقرأ نافع عالِيَهُمْ وحمزة بالرفع على أنه خبر ثِيابُ. وقرأ ابن كثير وأبو بكر خُضْرٌ بالجر حملاً على سُندُسٍ بالمعنى فإنه اسم جنس، وَإِسْتَبْرَقٌ بالرفع عطفاً على ثِيابُ، وقرأهما حفص وحمزة والكسائي بالرفع، وقرئ وَإِسْتَبْرَقٌ بوصل الهمزة والفتح على أنه استفعل من البريق جعل علماً لهذا النوع من الثياب. وَحُلُّوا أَساوِرَ مِنْ فِضَّةٍ عطف على وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ ولا يخالفه قوله أَساوِرَ مِنْ ذَهَبٍ لإمكان الجمع والمعاقبة والتبعيض، فإن حلي أهل الجنة تختلف باختلاف أعمالهم، فلعله تعالى يفيض عليهم جزاء لما عملوه بأيديهم حليا وأنوارا تتفاوت تفاوت الذهب والفضة، أو حال من الضمير في عالِيَهُمْ بإضمار قد، وعلى هذا يجوز أن يكون هذا للخدم وذلك للمخدومين. وَسَقاهُمْ رَبُّهُمْ شَراباً طَهُوراً يريد به نوعاً آخر يفوق على النوعين المتقدمين ولذلك أسند سقيه إلى الله ﷿، ووصفه بالطهورية فإنه يطهر شاربه عن الميل إلى اللذات الحسية والركون إلى ما سوى الحق، فيتجرد لمطالعة جماله ملتذاً بلقائه باقياً ببقائه، وهي منتهى درجات الصديقين ولذلك ختم بها ثواب الأبرار.
{ عالِيَهُمْ ثِيابُ سُندُسٍ خُضْرٌ وَإِسْتَبْرَقٌ } “Üzerlerinde ince yeşil ipekten ve parlak atlastan elbiseler vardır” [yani] üzerlerinde ince ve kalın yeşil ipek elbiseler bulunur. Mansub oluşu (عالِيَهُمْ), { عَلَيْهِمْ } veya { حَسِبْتَهُمْ } ibaresindeki "onlar" (هم) zamirinden hâl olması sebebiyledir; yahut takdirî bir muzâf ile { مُلْكاً } kelimesinden [hâldir], yani "büyük mülk ehlinin üzerinde" demektir. Nâfi ve Hamza { عالِيَهُمْ } kelimesini { ثِيابُ } kelimesinin haberi olarak merfû okumuştur. İbn Kesîr ve Ebû Bekr, cins ismi olması hasebiyle mana bakımından { سُندُسٍ } lafzına hamlederek { خُضْرٍ } şeklinde mecrûr, { وَإِسْتَبْرَقٌ } lafzını da { ثِيابُ } üzerine matuf olarak merfû okumuştur. Hafs, Hamza ve Kisâî ise her ikisini de merfû okumuştur. { وَإِسْتَبْرَقَ } şeklinde hemzenin vaslı ve fetha ile de okunmuştur ki bu, parıltıdan (el-berîk) "istef'ale" kalıbında olup bu tür elbiseler için özel isim kılınmıştır. { وَحُلُّوا أَساوِرَ مِنْ فِضَّةٍ } “Gümüş bileziklerle süslenmişlerdir” [ifadesi], { وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ } ifadesine matuftur. [Başka ayetteki] { أَساوِرَ مِنْ ذَهَبٍ } “altından bilezikler” kavli buna aykırı değildir; çünkü bir arada bulunmaları, sırayla takılmaları veya paylaştırılmaları mümkündür. Zira cennet ehlinin süsleri amellerinin farklılığına göre değişir; belki de Yüce Allah, elleriyle işlediklerinin karşılığı olarak üzerlerine altın ile gümüş arasındaki fark gibi derecelenen süsler ve nurlar bahşeder. Yahut [bu cümle], "kad" (قَدْ) takdiriyle { عالِيَهُمْ } ifadesindeki zamirden hâldir. Buna göre birinin hizmetçilere, diğerinin ise efendilere ait olması caizdir. { وَسَقاهُمْ رَبُّهُمْ شَراباً طَهُوراً } “Rableri onlara tertemiz bir içecek içirmiştir” [ifadesiyle], önceki iki türden üstün olan başka bir türü kastetmektedir. Bu sebeple içirme işi Azîz ve Celîl olan Allah'a isnat edilmiş ve "tertemiz/arındırıcı" (tahûr) olmakla nitelenmiştir. Zira o, içeni duyusal lezzetlere meyletmekten ve Hakk'tan başkasına yönelmekten arındırır; böylece O'nun cemalini müşahede etmeye odaklanır, O'na kavuşmaktan lezzet alır ve O'nun bekasıyla baki kalır. Bu da sıddîkların en üst derecesidir; bu yüzden iyi kimselerin (ebrâr) mükâfatı bununla sonlandırılmıştır.
16632. Metin
إِنَّ هذا كانَ لَكُمْ جَزاءً على إضمار القول والإِشارة إلى ما عد من ثوابهم. وَكانَ سَعْيُكُمْ مَشْكُوراً مجازى عليه غير مضيع.
{ إِنَّ هذا كانَ لَكُمْ جَزاءً } “Şüphesiz bu sizin için bir mükâfattır” [ifadesi], sözün (kavl) gizlenmesi [takdiriyle] olup işaret, onların sayılan sevaplarınadır. { وَكانَ سَعْيُكُمْ مَشْكُوراً } “ve emeğinizin karşılığı verilmiştir” karşılığı verilmiş olup zayi edilmemiştir.
16633. Metin
[سورة الإنسان (٧٦) : الآيات ٢٣ الى ٢٤]
[İnsan Suresi (76): 23-24. Ayetler]
16634. Metin
إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ تَنْزِيلاً (٢٣) فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلا تُطِعْ مِنْهُمْ آثِماً أَوْ كَفُوراً (٢٤)
{ إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ تَنْزِيلاً (٢٣) فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلا تُطِعْ مِنْهُمْ آثِماً أَوْ كَفُوراً (٢٤) } “Şüphesiz Kur'an'ı sana parça parça biz indirdik. O hâlde Rabbinin hükmüne sabret; onlardan hiçbir günahkâra veya nanköre itaat etme.”
16635. Metin
إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ تَنْزِيلًا مفرقاً منجماً لحكمةٍ اقتضته، وتكرير الضمير مع أن مزيد لاختصاص التنزيل به.
{ إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ تَنْزِيلًا } “Şüphesiz Kur'an'ı sana parça parça biz indirdik” onu gerektiren bir hikmetten ötürü kısım kısım, parça parça [indirdik]. Zamirin "inne" (إِنَّ) ile birlikte tekrar edilmesi, indirmenin O'na tahsis edilmesindeki ziyadelik içindir.
16636. Metin
فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ بتأخير نصرك على كفار مكة وغيرهم. وَلا تُطِعْ مِنْهُمْ آثِماً أَوْ كَفُوراً أي كل واحدُ من مرتكب الإِثم الداعي لك إليه ومن الغالي في الكفر الداعي لك إليه، وأو للدلالة على أنهما سيان في استحقاق العصيان والاستقلال به والتقسيم باعتبار ما يدعونه إليه، فإن ترتب النهي على الوصفين مشعر بأنه لهما وذلك يستدعي أن تكون المطاوعة في الإِثم والكفر. فإن مطاوعتهما فيما ليس بإثم ولا كفر غير محظور.
{ فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ } “O hâlde Rabbinin hükmüne sabret” Mekke kâfirlerine ve başkalarına karşı sana gelecek yardımın geciktirilmesine [sabret]. { وَلا تُطِعْ مِنْهُمْ آثِماً أَوْ كَفُوراً } “onlardan hiçbir günahkâra veya nanköre itaat etme” yani seni günaha çağıran günahkârların ve seni küfre çağıran küfürde aşırı gidenlerin her birine [itaat etme]. "Ev" (أَوْ / veya) edatı, isyanı hak etme ve bunda bağımsız olma hususunda ikisinin de eşit olduğuna ve taksimin davet ettikleri şey itibarıyla yapıldığına delalet etmek içindir. Çünkü nehyin iki vasfa bağlanması, nehyin o vasıflar sebebiyle olduğunu hissettirir; bu da itaat etmenin günah ve küfür hususunda olmasını gerektirir. Zira günah veya küfür olmayan şeylerde onlara uymak yasak değildir.
16637. Metin
[سورة الإنسان (٧٦) : الآيات ٢٥ الى ٢٦]
[İnsan Suresi (76): 25-26. Ayetler]
16638. Metin
وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَأَصِيلاً (٢٥) وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلاً طَوِيلاً (٢٦)
{ وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَأَصِيلاً (٢٥) وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلاً طَوِيلاً (٢٦) } “Sabah akşam Rabbinin adını an. Gecenin bir kısmında O'na secde et ve geceleyin uzun süre O'nu tesbih et.”
16639. Metin
وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَأَصِيلًا ودَاوم على ذكره أو دم على صلاة الفجر والظهر والعصر فإن الأصيل يتناول وقتيهما.
{ وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَأَصِيلًا } “Sabah akşam Rabbinin adını an” O'nun zikrine devam et yahut sabah, öğle ve ikindi namazlarına devam et; zira "asîl" (akşam/öğleden sonra) vakti ikisinin vaktini de kapsar.
16640. Metin
وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وبعض الليل فصل له تعالى، ولعل المراد به صلاة المغرب والعشاء وتقديم الظرف لما في صلاة الليل من مزيد الكلفة والخلوص. وَسَبِّحْهُ لَيْلًا طَوِيلًا وتهجد له طائفة طويلة من الليل.
{ وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ } “Gecenin bir kısmında O'na secde et” gecenin bir bölümünde de Yüce [Allah] için namaz kıl. Bununla kastedilen muhtemelen akşam ve yatsı namazıdır. Zarfın öne alınması, gece namazında daha fazla meşakkat ve ihlas bulunmasından ötürüdür. { وَسَبِّحْهُ لَيْلًا طَوِيلًا } “ve geceleyin uzun süre O'nu tesbih et” ve gecenin uzun bir vaktinde O'nun için teheccüde kalk.
16641. Metin
[سورة الإنسان (٧٦) : الآيات ٢٧ الى ٢٨]
[İnsan Suresi (76): 27-28. Ayetler]
16642. Metin
إِنَّ هؤُلاءِ يُحِبُّونَ الْعاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَراءَهُمْ يَوْماً ثَقِيلاً (٢٧) نَحْنُ خَلَقْناهُمْ وَشَدَدْنا أَسْرَهُمْ وَإِذا شِئْنا بَدَّلْنا أَمْثالَهُمْ تَبْدِيلاً (٢٨)
{ إِنَّ هؤُلاءِ يُحِبُّونَ الْعاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَراءَهُمْ يَوْماً ثَقِيلاً (٢٧) نَحْنُ خَلَقْناهُمْ وَشَدَدْنا أَسْرَهُمْ وَإِذا شِئْنا بَدَّلْنا أَمْثالَهُمْ تَبْدِيلاً (٢٨) } “Şüphesiz bunlar çabuk geçen dünyayı severler de önlerindeki ağır bir günü arkaya bırakırlar. Onları biz yarattık ve bağlarını sımsıkı yaptık. Dilediğimiz zaman da benzerleriyle tamamen değiştiririz.”
16643. Metin
إِنَّ هؤُلاءِ يُحِبُّونَ الْعاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَراءَهُمْ أمامهم أو خلف ظهورهم. يَوْماً ثَقِيلًا شديداً مستعار من الثقل الباهظ للحامل، وهو كالتعليل لما أمر به ونهى عنه.
{ إِنَّ هؤُلاءِ يُحِبُّونَ الْعاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَراءَهُمْ } “Şüphesiz bunlar çabuk geçen dünyayı severler de önlerindeki / arkalarındaki [ağır bir günü] bırakırlar” önlerindeki yahut arkalarındaki. { يَوْماً ثَقِيلًا } “ağır bir günü” şiddetli [bir günü]; bu, yük taşıyan kimsenin sırtındaki ağır yükten istiare edilmiştir. Bu [ifade], emredilen ve nehyedilen şeylerin bir gerekçesi gibidir.
16644. Metin
نَحْنُ خَلَقْناهُمْ وَشَدَدْنا أَسْرَهُمْ وأحكمنا ربط مفاصلهم بالأعصاب. وَإِذا شِئْنا بَدَّلْنا أَمْثالَهُمْ تَبْدِيلًا وإذا شئنا أهلكناهم وبَدَّلْنا أَمْثالَهُمْ تَبْدِيلًا في الخلقة، وشدة الأسر يعني النشأة الثانية ولذلك جيء ب إِذا أو بدلنا غيرهم ممن يطيع وَإِذا لتحقق القدرة وقوة الداعية.
{ نَحْنُ خَلَقْناهُمْ وَشَدَدْنا أَسْرَهُمْ } “Onları biz yarattık ve bağlarını sımsıkı yaptık” eklemlerinin sinirlerle olan bağını muhkem kıldık. { وَإِذا شِئْنا بَدَّلْنا أَمْثالَهُمْ تَبْدِيلًا } “Dilediğimiz zaman da benzerleriyle tamamen değiştiririz” dilediğimiz zaman onları helak eder ve yaratılışta, bağların sağlamlığında onların benzerlerini tamamen değiştiririz; yani ikinci yaratılışı [kastetmektedir]. Bu sebeple "izâ" (إِذا) getirilmiştir; yahut kudretin tahakkuku ve saikin kuvveti sebebiyle [kendilerinin yerine] itaat eden başkalarını getiririz; "izâ" [bu manadadır].
16645. Metin
[سورة الإنسان (٧٦) : الآيات ٢٩ الى ٣١]
[İnsan Suresi (76): 29-31. Ayetler]
16646. Metin
إِنَّ هذِهِ تَذْكِرَةٌ فَمَنْ شاءَ اتَّخَذَ إِلى رَبِّهِ سَبِيلاً (٢٩) وَما تَشاؤُنَ إِلاَّ أَنْ يَشاءَ اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ كانَ عَلِيماً حَكِيماً (٣٠) يُدْخِلُ مَنْ يَشاءُ فِي رَحْمَتِهِ وَالظَّالِمِينَ أَعَدَّ لَهُمْ عَذاباً أَلِيماً (٣١)
{ إِنَّ هذِهِ تَذْكِرَةٌ فَمَنْ شاءَ اتَّخَذَ إِلى رَبِّهِ سَبِيلاً (٢٩) وَما تَشاؤُنَ إِلاَّ أَنْ يَشاءَ اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ كانَ عَلِيماً حَكِيماً (٣٠) يُدْخِلُ مَنْ يَشاءُ فِي رَحْمَتِهِ وَالظَّالِمِينَ أَعَدَّ لَهُمْ عَذاباً أَلِيماً (٣١) } “Şüphesiz bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbine varan bir yol tutar. Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. O, dilediğini rahmetine dâhil eder. Zalimlere gelince, onlar için acı bir azap hazırlamıştır.”
16647. Metin
إِنَّ هذِهِ تَذْكِرَةٌ الإِشارة إلى السورة أو الآيات القريبة، فَمَنْ شاءَ اتَّخَذَ إِلى رَبِّهِ سَبِيلًا تقرب إليه بالطاعة.
{ إِنَّ هذِهِ تَذْكِرَةٌ } “Şüphesiz bu bir öğüttür” işaret, sureye veya yakındaki ayetleredir. { فَمَنْ شاءَ اتَّخَذَ إِلى رَبِّهِ سَبِيلًا } “Artık dileyen Rabbine varan bir yol tutar” O'na itaatle yakınlaşır.
16648. Metin
وَما تَشاؤُنَ إِلَّا أَنْ يَشاءَ اللَّهُ وما تشاؤون ذلك إلا وقت أن يشاء الله مشيئتكم، وقرأ ابن كثير وأبو عمرو وابن عامر يشاؤن بالياء. إِنَّ اللَّهَ كانَ عَلِيماً بما يستأهل كل أحد. حَكِيماً لا يشاء إلا ما تقتضيه حكمته.
{ وَما تَشاؤُنَ إِلَّا أَنْ يَشاءَ اللَّهُ } “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” siz bunu ancak Allah sizin dilemenizi dilediği vakit dileyebilirsiniz. İbn Kesîr, Ebû Amr ve İbn Âmir yâ harfi ile { يشاؤون } şeklinde okumuşlardır. { إِنَّ اللَّهَ كانَ عَلِيماً } “Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir” her bir kimsenin neye müstahak olduğunu [bilendir]. { حَكِيماً } “hüküm ve hikmet sahibidir” ancak hikmetinin gerektirdiği şeyi diler.
16649. Metin
يُدْخِلُ مَنْ يَشاءُ فِي رَحْمَتِهِ بالهداية والتوفيق للطاعة. وَالظَّالِمِينَ أَعَدَّ لَهُمْ عَذاباً أَلِيماً نصب الظَّالِمِينَ بفعل يفسره أَعَدَّ لَهُمْ مثل أوعد وكافأ ليطابق الجملة المعطوف عليها، وقرئ بالرفع على الابتداء.
{ يُدْخِلُ مَنْ يَشاءُ فِي رَحْمَتِهِ } “O, dilediğini rahmetine dâhil eder” hidayet vermek ve itaate muvaffak kılmak suretiyle [dâhil eder]. { وَالظَّالِمِينَ أَعَدَّ لَهُمْ عَذاباً أَلِيماً } “Zalimlere gelince, onlar için acı bir azap hazırlamıştır” { الظَّالِمِينَ } kelimesinin mansub oluşu, matuf aleyh olan cümleye uygun düşmesi için { أَعَدَّ لَهُمْ } fiilinin tefsir ettiği "tehdit etti" (ev'ade) veya "cezalandırdı" (kâfea) gibi bir fiille [nasbedilmiştir]. Mübteda olarak merfû da okunmuştur.
16650. Metin
عن النبي ﷺ «من قرأ سورة هل أتى كان جزاؤه على الله جنة وحريرا» .
Hz. Peygamber'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) [şöyle rivayet edilmiştir]: «Kim Hel Etâ suresini okursa, onun Allah katındaki mükâfatı cennet ve ipek olur.»